İKİ CİHAN SAADETİ

"Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe’ni, 'saadet-i dareyn'dir..."(1)

Kemal; noksanlığın zıddıdır.

İmansızlık en büyük bir noksanlık; iman ve marifet ise en büyük bir kemaldir.

Bilgisizlik bir noksanlık, ilim ise bir kemaldir.

Aynı şekilde, kibirlenmek noksanlıktır, tevazu ise “kemal”dir. Hayâsızlık noksanlıktır, edep ve haya ise “kemal”dir. Zulüm noksanlıktır; adalet ise “kemal”dir.

İşte Kur’ân, insanları bütün bu kemal sıfatlara sevk eder.

“Evet, hakiki terakki ise; insana verilen kalb, sır, ruh, akıl hatta hayal ve saire kuvvelerin, hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubûdiyet ile meşgul olmaktadır.”(2)

Kur’ân nurundan mahrum görüşlerin ve sistemlerin kemal anlayışları çok sönük ve sınırlıdır. Dünyanın bütün kemallerinin ahiretteki tecelliler yanında “gölge” gibi zayıf kalacağı düşünülürse, imana zıt bir yolda gidenlerin sonu ebedî bir hüsran ve “asıllar” âleminden ebediyen mahrumiyettir.

Kur’ân şakirtleri de kalp ve ruhlarını kemale erdirmeleri yanında, dünyanın meşru zevklerinden, servet ve makamlarından da faydalanırlar. Ama çok iyi bilirler ki, bütün bu kemaller, ahirete nisbet edildiklerinde, rüya âlemindeki güzelliklere ve kemallere benzerler.

Gerçek saadet ve kemal ise “Ahiret daha hayırlı ve daha devamlıdır.” (A’la, 87/17) âyet-i kerîmesiyle ve “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.”(3) hadis-i şerifiyle haber verilen ahiret âlemindedir.

Bilindiği gibi, her türlü terakki iki temele dayanır: Menfaati celp ve zararları def.

Yani, insan bir taraftan kazancını artırmaya çalışırken, öte yandan da kaybetmemenin tedbirlerini almalıdır.

Üstadımız, “her zaman def-i şerrin celb-i nef’a racih olduğunu,” yani şerleri gidermenin, hayır elde etmekten daha önce geldiğini kaydeder.

Önce engeller ortadan kaldırılacak, sonra yol alınacaktır.

Bir menzile ulaşmak için atına binen kişinin yapacağı ilk iş atını gemlemek, zapt altına almak, onun başka yönlere gitmesini engellemektir. Bundan sonra sıra, atını süratle koşturmaya gelir.

Kur’ân-ı Kerîmde Yûsuf aleyhisselamın dilinden bize çok önemli bir mesaj verilmektedir:

“Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis şiddetle kötülüğü emreder.” (Yûsuf, 12/53)

İşte kötülüğü emreden bu nefsi gemlemekle bağlamak, onun yanlış yöne gitmesini engellemek insanın manevî terakkisinin ilk adımı ve ön şartıdır. Ticarî hayatımızdan örnek verecek olursak, bir tüccarın ilk işi nefsine haram kazanç yollarını kapatması, o nefse; “zengin olacaksın ama faize, ihtikâra, yalana, aldatmaya girmemek şartıyla” diyerek yasak bölgeleri ve vazgeçilmez doğruları iyice belletmesidir.

Bunu başaran tüccar, nefsini gemlemiş demektir. Bundan sonra sıra, meşru kazanç için çalışmaya, gerekli sebeplere teşebbüs etmeye ve bu yolda olanca gücüyle çalışmaya gelir.

Manevî ticaret ve zenginlik de buna benzer.

Bu konuda bütün maneviyat büyüklerinin takip ettikleri şaşmaz bir sıra vardır. Manen terakki etmek isteyenler için bu sıraya aynen uymak vazgeçilemez bir şarttır. Şöyle ki;

- Önce bütün haramlar terk edilecektir.

- Sonra bütün şüphelilerden vazgeçilecektir.

- En sonunda da helal kazancın harcanmasında israftan kaçınılacaktır. Yani, kazanılan mal ve servet ölçüsüzce harcanmayacak, muhtaçların imdadına koşulacak, onlara sadaka verilerek ahiret ticareti için önemli bir yatırım yapılacaktır.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, On İkinci Söz.
(2) bk. age., Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.
(3) vk. el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, II, 29.

Yükleniyor...