Mİ’RACI AKILLARINA SIĞIŞTIRAMAYANLAR

“Mi’rac meselesi, erkân-ı imaniyenin usulünden sonra terettüp eden bir neticedir.”(1)

Üstat Bediüzzaman Hazretleri;

“Mi’rac meselesi, erkân-ı imaniyenin usulünden sonra terettüp eden bir neticedir. Ve erkân-ı imaniyenin nurlarından medet alan bir nurdur. Erkân-ı imaniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı, elbette bizzât ispat edilmez.”(2)

buyurmuş ve Mi’rac Risalesinde Allah’a iman eden, ancak mi’rac mucizesini aklına sığıştıramadığından vesveseye düşen bir mümini muhatap almıştır.

Bu hal gösteriyor ki, mi’racın kabul edilmemesinin altında “istib’ad” hastalığı yatmaktadır. Hasta midelerin hazımda zorlanmaları gibi bozulmuş akıllar da hakikatleri idrakte güçlük çekerler. İşte bu ikinci hazımsızlık hastalığına, "istib’ad" deniliyor. İstib’ad, yâni akıldan uzak görüp inkâra sapmak...

Böyle bir mümin şöyle düşünse istib’ad hastalığından kurtulur:

"Benim hangi mucizeye aklım eriyor ki, mi’rac meselesinde istib’ada düşüyorum. Resulullah’ın parmaklarından suyun akmasını mı, az bir taamla bir ordunun doyurulmasını mı, bir parmağının işaretiyle kamerin iki parça olmasını mı aklım rahatlıkla anlıyor?!. Zaten mucize aklın anlamaktan aciz kaldığı hadiselere denir ve yine mucize Üstad Bedizzaman Hazretlerinin beyan ettiği gibi “Allah’ın fiilidir.”

Nurlarda sıkça nazara verilen şu ifade bu noktada büyük bir irşat kapısıdır: Mucize-i kudret.

Çekirdeğin ağaç olup meyve vermesi de yumurtanın hayat bulup semâlarda tayeran etmesi de nutfenin insan haline gelip görmesi, işitmesi, anlaması da hep birer kudret mucizesidir. Her an böyle sonsuz mucizeler sergileyen bir kudretten, en sevgili bir kulunu mi’rac ile semâlarda gezdirmesi uzak görülemez.

Kâinatta hükmeden İlâhî icraatlar sonsuz, insan aklı ise sınırlıdır. Sınırlının sonsuzu kavraması mümkün olmadığından, insanın önüne iki yol açılıyor. Birisi, bu işlerin bütün sıfatları sonsuz olan Allah’ın irade ve kudretiyle meydana geldiği… Bu hakikate eren bir müminin kalbinde Allah’ı tesbih ve tekbir etme manaları hayat bulur.

Diğer yol ise, aklın almadığını inkâr etmek. Bu ise gözün görmediğini inkâr etmekten çok daha ileri bir cehalettir. İnsan, henüz aklının bile ne olduğunu, nasıl çalıştığını, işittiği cümleleri nasıl anladığını, anladığı şeyi hafızasında nasıl koruduğunu, gerektiğinde bu bilgileri nasıl hatırladığını bile izah edemeyen o sönük aklıyla, kâinattaki sonsuz icraatları elbette tam olarak idrak edemez. Anlamamayı olmamaya delil göstermek ise selim akılların işi değildir.

İstib’ad hastalığına tutulanlar ikiye ayrılıyor: Ehl-i dalâlet ve bazı İslâm felsefecileri.

Şu var ki, İslâm felsefecileri mi’rac ayetlerini inkâr etmek yerine tevil yoluna gitmiş, cisim ve ruhun birlikte urucunu akıllarına sığıştıramadıklarından mi’racın sadece ruhanî olduğunu iddia etmişlerdir. Onlar, bu dünya hayatında, bütün insanların beden ve ruhları ile güneş etrafında her an seyahat ettiklerini düşünselerdi, bu olayın bir başka boyutu olan mi’racı tevile zorlanmazlardı. Bu zatların bir kısmı da mi’racı başkalarına daha rahat kabul ettirebilmek niyetiyle bu yanlış yola girmişlerdir. Hâlbuki o gibi kimseleri irşad etmenin yolu mi’racı tevil etmek değil, onların kalplerine iman hakikatlerini tahkikî bir sûrette yerleştirmekten geçer.

Dionotlar:

(1) bk. Sözler, Otuz Birinci Söz.
(2) bk. age.

Yükleniyor...