MÜKEMMEL NİZAM VE AHİRET

“Dikkat edilse, şu kâinatın umumunda bir nizam-ı ekmel, bir intizam-ı kasdî vardır. …"

"İşte, eğer saadet-i ebedîye olmazsa, şu esaslı nizam, bir suret-i zaife-i vâhiyeden ibaret kalır. Yalancı, esassız bir nizam olur..."(1)

Bu kâinattaki mükemmel nizam ve intizam, her şeyin sonsuz bir ilim ve hikmetle yapılmış olmasından doğmuştur. Bu ise kendi kendine yahut tesadüfen değil, Allah’ın iradesiyledir. Her şeyin ve her işin kasd ve irade ile yaratıldığının en büyük delili de bu mükemmel nizamdan hâsıl olan faydalı neticelerdir. Güneşin büyüklüğü, özellikleri, dünyaya olan uzaklığı, yerküresinin yapısı, kendi etrafında ve güneş etrafındaki dönüş hızları, eğimi ve daha sayılamayacak kadar çok faktörün bir arada bulunmasıyla yerküremiz insanların ve hayvanların yaşamalarına uygun bir hale gelmiştir.

Bu Risalenin bir bölümünde şu harika tespite yer verilir: “Başka bir âlemin mahsulâtının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor.”

Bir fabrika düşünelim. Bu fabrikanın motorlarından en küçük cıvatalarına kadar her şeyi mükemmel bir nizam ile çalışsınlar ve istenen mamul maddeyi meydana getirsinler. Daha sonra, bu mamuller ikinci bir muameleden geçirilerek yeniden ilk ham maddelerine dönüştürülsünler. Böyle bir fabrika boşuna çalışmış olacağından, ondaki mükemmel nizamın da bir mânası kalmaz. Üstadımızın ifadesiyle; “Yalancı, esassız bir nizam olur.”

Bu kâinat fabrikasının çarkları âhiret namına dönmektedir. Kıyamet hadisesiyle bu fabrikanın görevine son verilecek ve bütün neticeler âhiret âleminde toplanacaktır. Eğer âhiret olmasa şöyle tuhaf bir manzarayla karşılaşırız: Bu mükemmel fabrikada elementler terakki ettirilerek hücreler ve organlar haline getirilmekte, daha sonra ölüm kanunuyla bütün hücreler yeniden elementlere dönüşmektedirler. “Eğer saadet-i ebedîye olmazsa” o zaman, insanı netice veren bu mükemmel nizam da “yalancı ve esassız” olmuş olur.

Bir sonraki cümlede aynı mesaja yeni bir kuvvet veriliyor:

"Nizam ve intizamın ruhu olan mâneviyat ve revâbıt ve niseb, hebâ olup gider."

Bu cümle hem kâinat, hem de insan için ayrı ayrı yorumlanabilir. Kâinattaki nizam ve intizamın ruhu, “eşyanın birbiriyle rabıtaları, gezegenlerin güneşe, atomların çekirdeklere bağlanmaları ve aralarındaki münasebetin hikmetle konulmasıdır.”

İnsan için düşündüğümüzde, “maneviyat” denilince ilk akla gelen onun iman, ibadet ve ahlâk dünyasıdır. Son nefese kadar insanın kalbindeki iman inkişaf eder, akıl ve fikri yeni şeyler öğrenmekle ilmi inkişaf eder. Sonunda insan ölümü tatmakla bütün bu kazandıklarını geride bırakır. Eğer ebedî bir saadet olmazsa bunların hiçbir mânası kalmaz. İmanlıyla imansız, âlim ile cahil, iffetliyle ahlaksız, âdil ile zalim arasında bir fark olmaz.

Öte yanda insanın toplum hayatını da nizama koyan “manevî değerler, rabıtalar, nisbetler” vardır. Büyüklere hürmet manevî bir değer ve bir rabıtadır. Bir insan babasına nisbeten çocuk, evladına nisbeten baba, devletine nisbetin vatandaş, amirine nisbeten memurdur. Keza, servet ve makam yönünden de insanlar arasında çok nisbetler vardır. Bunların her biri dünya imtihanının ayrı birer sorusu gibidirler. Her birinde insanların ayrı mükellefiyetleri vardır. Ebedî bir hayat olmadığı ve bu mükellefiyetleri yerine getirenlerle getirmeyenler ölümle eşitlendiği takdirde, bu maneviyatların, rabıtaların, nisbetlerin hepsi mânasız ve abes olurlar. Ne hürmetin, ne muhabbetin, ne dürüstlüğün, ne cömertliğin, ne şükrün, ne de merhametin bir manası kalmayınca kâinattaki nizam, bu yönüyle de, “esassız ve yalancı bir nizam” olmuş olur.

Kâinattaki nizam insanı netice vermekte ve insanın; “cennete layık bir kıymet” almasıyla da kâinat bir mâna kazanmaktadır. Aksi halde, kâinattaki nizam, esassız ve mânasız olur.

Kâinat ağacının meyvesi olan insan, bu dünya için yaratılmış olamaz. Çünkü meyve, ağaç ötesi içindir. Âhiret olmasa, bu insan meyvesi, kendi ağacı içinde defnedilmiş gibi olur.

(1) bk. Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz.

Yükleniyor...