SERTİ DELEN YUMUŞAK
“Her bir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları 'Bismillâh' der, sert olan taş ve toprağı deler, geçer. 'Allah nâmına, Rahmânnâmına' der; her şey ona musahhar olur.”(1)
Sertin tabiatında yumuşağa galip gelme vardır. Burada ise bu tabiat kanunun tam tersi bir icraat görülüyor. Demek ki, tabiat hakiki fail değil!
Bu hikmet dünyasında İlâhî icraatların çoğu sebepler vasıtasıyla yapılmaktadır. Allah meyveyi ağaca, anne babayı bebeğe, tavuğu yumurtaya sebep kıldığı gibi, sert taşın delinmesine de enzimleri sebep kılabilir. Biz sebeplerin gerçek fail olmadıklarını ve bütün bu işlerin Müsebbibü’l-Esbab olan Allah’ın iradesiyle ve kudretiyle gerçekleştiğini biliyoruz. Enzimlerin görevi de bu manada değerlendirilmelidir.
Sert olan toprağın delinmesi için ağacın sert kısımlarına görev düşebilirdi. Havada ise yumuşak kökler daha rahatlıkla intişar edebilirlerdi. Hilkatte bunun aksi bir tecelli ile karşılaşılıyor ve İlâhî kudrete nispeten büyük küçük, az çok fark etmediği gibi, sertle yumuşağın da fark etmediğini görüyoruz. Bu ise sebeplerin gerçek tasarruf sahibi olmadığının ayrı bir delili …
Üstat Hazretleri yumuşak köklerin katı taşı delmelerini Âsa-yı Mûsâ mucizesine, yaprakların şiddetli hararete mukavemet etmelerini de İbrahim aleyhisselamın ateşte yanmaması mucizesine benzetmekle, kâinattaki sonsuz denecek kadar çok kudret mucizelerine dikkatimizi çekmiş oluyor.
Bilindiği gibi, muciz, aciz bırakan demektir. İnsanlar, peygamberlerin (as.) eliyle gerçekleşen bu harika işleri yapmaktan acizdirler.
Üstad’ımızın ifade ettiği gibi, “Mucize doğrudan doğruya Allah’ın fiilidir.” Peygamberlerin eliyle icra edilen bu mucizelerle insanların hidayete gelmeleri, Allah’ı bilmeleri ve peygamberi tasdik etmeleri murat edildiği gibi, şu varlık âleminde de nice mucizeler sergilenmektedir. Bunları seyreden insan, aczini idrak eder ve o kudret mucizelerini yaratan Rabbini bulur. Meselâ, her meyve bir mucizedir. Meyve yapmaktan aciz olan insan, ilimsiz, şuursuz, iradesiz ağaçların bu işi yapamayacağını çok iyi bilir. Ağaçlarda sergilenen bu kudret mucizelerini doğru değerlendiren insanlar Allah’a iman ederler.
Asr-ı saadete kavuşamayan insanlar, “Biz de mucize görsek iman ederdik; biz bu nimetten mahrum kalmışız.” derlerse, onlara şu kâinatta sergilenen kudret mucizeleri gösterilir ve denir ki, bu kadar mucize karşısında kâinatın yaratıcısını tanımayan kişiler, peygamber mucizelerine de şahit olsalar, yine inatlarında devam ederlerdi. Nitekim öyle de oldu. Bine yakın mucizeye şahit olan birtakım müşriklerin imana gelmemiş olması bunun açık delilidir.
Üstadımız, köklerin katı taşı ve toprağı delmesini, yaprakların şiddetli hararete rağmen yaş kalmalarını tabiatperestlere birer tokat olarak değerlendiriyor.
Tabiat, aslında, “yaratılış, fıtrat” manasına gelir. Öte yandan, kâinatın tümü için de bu tabir kullanılmaktadır. Sert olan bir cismin tabiatında yumuşağı ezmek, ona yol vermemek vardır. Aynı şekilde sıcaklığın ve ateşin tabiatı da kurutmak, yakmak, kül etmektir. Bir kıvılcımın nice ormanları yakıp kül etmesi bunun açık delilidir.
Fizikçiler maddeyi; “enerjinin kesifleşmiş, katılaşmış hali” şeklinde tarif ederler. Atomun parçalandığında enerjiye dönüşmesini de buna delil gösterirler. Enerjinin tabiatına “maddeye dönüşmeyi,” maddenin tabiatına da parçalandığında yeniden “enerjiye dönüşmeyi” koyan Allah’tır. Bunlar kendi tabiatlarını kendileri belirlemediklerine göre, onlara güvenmek yerine, onların sahibine tevekkül etmek gerekir.
Allah, gözün tabiatına görmeyi, elin tabiatına tutmayı, kulağın tabiatına işitmeyi koymuştur. Akıl ve vicdan, onlara bu özellikleri koyan yaratıcıya inanmayı, bu mucize eserlere hayret etmeyi ve bu büyük nimetlere şükretmeyi emreder.
İşte tabiatçılar, bunu başaramayıp maddede boğulan, Allah’a tevekkül etmek yerine tabiatlara güvenen zavallı kişilerdir.
(1) bk. Sözler, Birinci Söz.