Akla güvenmenin; müspet veya menfi tarafları nelerdir?
Değerli Kardeşimiz;
Her azanın kendine mahsus bir vazifesi olduğu gibi, her hissin, her duygunun, akıl ve kalp gibi latifelerin de kendilerine has vazifeleri vardır. Ve yine bir organın işini bir başka organ yapamadığı gibi, aklın işini hafıza, kalbin işini akıl göremez.
Akıl; kavrayış, zekâ, idrak etme ve düşünme aletidir.
Akıl, ruh gibi hakikati ve mahiyeti tam olarak anlaşılmayan ilahî bir sırdır. Akıl, insanı zararlı şeylerden muhafaza için verilen bir cevher-i nurani ve bir burhan-ı rabbanidir. Akıl, hak ve batılı, hayır ve şerri, kemal ve noksanı, faydalıyı ve zararlıyı birbirinden tefrik edip insanı doğru yola sevk eden İlahî bir nur, Rabbanî bir mürşit ve manevi bir kuvvettir.
Bir saadet anahtarı olan akıl, Cenab-ı Hakk’ın kâinatta tecelli eden sonsuz azamet ve kudretini, rahmet ve inayetini, lütuf ve keremini müşahede eder. Zaten aklın en birinci ve en mühim vazifesi de budur.
Akıl, Cenab-ı Hakk’ın varlığını, birliğini ve yaratılış sırrını idrak ettiğinden, onun değerine paha biçilmez.
Akıl, bu varlık âleminin ve içindeki eşyanın ne olduğu ve ne vazife gördüğü konusunda söz söyleme kabiliyetine sahiptir. Bu görevi hakkıyla yerine getiren bir akıl, bu hikmetli varlıkları ilim ve irade sahibi bir zatın yapmış olduğuna hükmeder.
Bu bilginin imânâ dönüşmesi için kalbin devreye girmesi gerekir.
Aklın görevi anlamaktır; sevmek, muhabbet etmek, inanmak, hoşlanmak, hayret etmek kalbin sahasına girer.
Akıl, nelerden ne gibi zararlar geleceğini tespit eder; korkmak, sığınmak, yardım dilemek de kalbin vazifesidir.
İşte ruh ve kalbi hasta olan insanlar, bu vazifeleri de aklın yapacağını sanır, her şeyi aklın halledebileceği vehmine kapılırlar. Bu yanlış yol, onların ruhlarını doyurmaz, kalplerini tatmin etmez. Bu defa, tatmin olmanın yolunu yine aklî ilimlere dalmakta ve keşfettikleri bazı ilmî gerçeklerle övünmekte, insanlara üstünlük taslamakta, gururda, kibirde bulurlar.
Bunlar ise zaten başlı başına birer hastalıktır.
Nur Külliyatında ‘felsefe’ kelimesi, çoğu zaman, ‘aklî ilimler’ mânâsına kullanılır. Kâinat kitabını Allah’ın eseri bilerek araştıran ve ondaki İlâhî sırları keşfetmeye çabalayan bir bilim adamı, bu gayretinin her safhasında hayret ve muhabbet yolunda durmadan ilerler; imanı, irfanı inkişaf eder. Bu zatta, kalp ile akıl birlikte yola çıkmışlar ve bu hayırlı arkadaşlıktan iki taraf da fayda görmüşlerdir.
Bu değerli insanların, diğerlerinden ayrı düşünülmesi gerektiği şu ifadelerle ortaya konulur.
“Risale-i Nur’un şiddetli tokat vurduğu ve hücum ettiği felsefe ise mutlak değildir, belki muzır kısmınadır.” (Emirdağ Lahikası-I, 134.Mektup)
Her şeyi ve her hâdiseyi akılla açıklamaya çalışan kişiler, çoğu zaman çıkmaz sokaklarla karşılaşırlar. Akıllarının bir mânâ veremediği yahut inceliklerine eremediği işler, onları manevî hastalığın da eşiğine getirir. Bunları hikmetsiz ve mânâsız zannetmek bu hastalığın ilk alametidir. Bunu, yanlış bir hüküm takip eder. Sonunda, “bu işlerin tesadüfe bağlı, karışık şeyler olduğu” kuruntusu baş gösterir.
Bu kimseler şu gerçeği unutmuşlardır:
Onların faydasız sandığı bir şey yahut bir hâdise, bir başka varlık için büyük önem arz edebilir. İnsan, yeryüzünün halifesidir, ama o ülkedeki her şeyden sadece halife istifade etmez. Şu var ki, başkalarının faydalanmaları da genellikle onun hesabına geçer.
Bu kişiler, sınırlı bir akılla, sadece bir sahada derinlik kazanmaya çalıştıkları için, bir milyonu aşkın bitki ve bir o kadar hayvan türünün bütün özelliklerine, görevlerine ve insan hayatına yaptıkları dolaylı hizmetlere çoğu zaman inemezler.
Bir insan ne kadar zeki, kabiliyetli, ince anlayışlı, ilim ve irfanda ileri olursa olsun yine de peygambere ve kitaba ihtiyacı vardır. Kur'an ve sünnete tabi olmayan akıl yanılır, yanıltır, aldanır ve aldatır.
Akıl da bir mahlûktur, idraki mahduttur ve sınırlıdır. Göz her şeyi göremediği gibi akıl da her şeyi anlayamaz. İdraki sınırlı olan bir akıl, Cenab-ı Hakk’ın sonsuz kudretini, ilmini, büyüklüğünü ve iradesini hakkıyla kavrayamaz ve lâyıkıyla bilemez.
Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği gibi;
“Hakikat-ı mutlaka, mukayyed enzar ile ihata edilmez.”
Tevhid akidesi, eşyanın hakikati, insanın ve kâinatın yaratılış gayesi gibi ulvi hakikatler, ilahi hikmetler, âli maksatlar ve derin sırlar ancak mukaddes kitaplar, “Yüksek dellal, doğru keşşaf, muhakkik Üstad ve sadık muallim” olan peygamberler sayesinde bilinir ve anlaşılır. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur: "Biz bir Peygamber göndermedikçe, hiç kimseye azap edecek değiliz." (İsra Suresi, 17/15)
İnsan, aklı ile Cenab-ı Hakk’ın varlığını bilse dahi, O Zât-ı Akdes'in kudsî sıfatlarını, esmasını, mevcudatın nereden gelip, nereye gittiklerini, hadiselerin iç yüzünü, ölüm ötesi hayatı bilemezler. Başta Kur’an ve Resul-i Ekrem Efendimiz olmak üzere diğer semavî kitaplar ve bütün peygamberler, bütün bu hakikatleri bir harita gibi insan aklının önüne koymuşlardır.
Peygambere ve kitaba tabi olmayan bir akıl, sırat-ı müstakimde yürüyemez, her şeyi kavrayamaz. Çünkü akıl da bir mahlûktur, idraki sınırlıdır. Hz. İbrahim bile şöyle demişti: "Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşen topluluktan olurdum." (Enam Suresi, 6/77)
Sadece akıl ile hareket eden Aristo ve Eflatun gibi üstün zekâ sahibi dâhiler, Allah’a iman ettikleri halde, tekrar dirilmenin ruhen olacağına inanmışlar ve bedenin de dirilmesini akıllarına sığıştıramamışlardır.
Vahiy, enbiyaların ve onların yolundan giden müçtehid, mürşit ve mücedditlerin yoludur. Sadece akıl ile hareket edenler kendi aklına güvenenler, vahiy ve hikmetin tezgâhından gelmeyenler istikamet üzre yaşayamazlar dalalete saparlar. Akıl, hak ile batılı, hayır ve şerri, iyilik ve kötülüğü ancak vahiy sayesinde ayırabilir.
Kalplerin nurlanması ve akılların irşadı için başta hidayet güneşi olan Habib-i Kibriya Efendimize (sav.), mürşit ve mücedditlere ihtiyaç vardır.
Akıl ile alakalı malumat için Otuzuncu Söz, "Ene" bahsini müstakil bir risale olarak gösterebiliriz.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü