SEMANIN SAKİNLERİ
“Hakikat kat’iyyen iktiza eder ve hikmet yakînen ister ki; zemin gibi, semavatın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuur sekeneleri olsun ve o sekeneler, o semavata münasib bulunsun.”(1)
Hakikat ve hak kelimeleri yakın mâna taşırlar. Hakikatin zıddı “yanlış, safsata”; hakkın zıddı ise “batıl”dır.
Hikmet; “fayda, maslahat, gaye” gibi mânalara gelir; zıddı “abesiyet”tir.
Zeminin küçüklüğüyle birlikte canlılarla dolu olduğu halde, semanın sakinlerden hali olduğunu düşünmek hakikat değildir, yanlış bir fikirdir ve batıl bir inançtır.
“Semavatın sekeneleri” tabiriyle semaların boş olmayıp sakinlerle dolu olduğu ders veriliyor. Zaten, melekler nurdan yaratıldıklarından, onların maddî hanelere ihtiyaçları olmadığı açıktır. Ancak o hanelerde vazife yaptıkları, onların tesbihlerini temsil ettikleri için bu ifadeler kullanılmıştır.
Dünyamızı bakterilerden, karıncalardan, ceylanlara, aslanlara kadar üç milyondan fazla canlı türleriyle dolduran Cenab-ı Hak, elbette bu uçsuz bucaksız sema âlemini boş bırakmaz, o âlemleri de onlara münasip canlılarla şenlendirmiştir.
“O mahlûklar dahi, ins ve cin gibi, şu saray-ı âlemin seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalaacıları ve şu saltanat-ı rububiyetin dellâllarıdırlar.”
Bu ifadelerle kâinatın üç önemli yönü nazara veriliyor:
- Seyrine doyum olmaz güzel bir saray.
- Her şeyi ilim ve hikmet dolu bir kitap.
- Her mahlûku Allah’ın rububiyetini ilân eden bir dellâl.
İşte o güzellikleri seyretmek, o mânalara vâkıf olmak ve o dellallara kulak vererek hayran olmak şerefi üç grup mahlûka ihsan edilmiştir: İnsanlar, cinler ve melekler.
Dellâl kelimesini iki şekilde anlayabiliriz. Birisi hal diliyle ilan... Süleymaniye Camii, kendisini seyreden herkese Sinan’ın büyük bir mimar olduğunu durmadan ilan etmektedir. Çiçeklerden yıldızlara kadar her İlâhî sanat eseri de hal diliyle bu ilanatı yapmaktadır.
Diğeri ise, doğrudan konuşarak ilan etmek. Kâinatı tefekkür eden ilim ve irfan sahipleri; ondaki ince manaları sözlü veya yazılı olarak ilan ediyor, ders veriyorlar.
Kâinat sayılamayacak kadar çok İlâhî eserlerle dolu. Bu eserler çok ince sanatlarla yapılmış, çok güzel süslendirilmiş ve çok faydalarla donatılmışlar. İnsanlar bunların çok az bir kısmını, inceliklerine fazla nüfuz edemeden seyrediyorlar. Kaldı ki çoğu eserler hiç görünmüyor ve bilinmiyorlar bile. Bir dağdaki sayısız çiçekler, o harika güzellikleriyle ve ince sanatlarıyla bir süre görünüp sonra solup gidiyorlar. O çiçeklerden binden birisi bile seyredilemiyor.
Bir çiçekteki ince sanatları; ancak bir botanik hocası, bir derece bilebilir. O da sadece incelediği çiçek üzerinde düşünür, diğer bütün çiçekler yine seyircisiz kalırlar. İşte bu hal gösteriyor ki, bütün çiçekleri seyredecek, güzelliklerine hayran olacak, ince sanatlarını takdir edecek başka varlıklar gerekmektedir. Onlar da Üstadımızın ifadesiyle “nihayetsiz melaike envaı”dır.
Yeryüzünde durum böyle iken, gökyüzündeki İlâhî sanatları beşer çok uzaklardan bir derece seyretmekte, yıldızlar âleminin az bir kısmını görebilmektedir.
Yaratılan her şey hem çok güzeldir, hem de çok ince sanat harikalarını sergilemektedir. Kendi varlığımıza bakalım. Her organımız ne kadar mükemmel ve ne kadar güzeldir!
Örnek olarak gözümüzü düşünelim. Bizim göz hakkında bildiklerimiz çok özet bir bilgidir. Ondaki ince sanatı anlamak için uzun bir tıp tahsili yapmak gerekiyor. Göz üzerinde ihtisas yapan kimseler bile, gözü sürekli düşünüyor değillerdir.
İnsan kendi vücudunu bile çok az tefekkür ettiğine göre, bütün hayvan nevilerinin sayısız fertlerindeki ince sanatların tefekkür edilmesi için elbette “nihayetsiz melaike envaı” lazımdır.
Arştan, levh-i mahfuzdan, bütün sema tabakalarına, güneş sistemimizdeki bütün gezegenlere kadar; denizlerdeki sayısız balıklardan, karalardaki milyonlarca tür canlıya kadar bütün varlık âlemini ne hakkıyla bilmemiz mümkündür, ne de tamamını birden görmemiz… Bu vazifeyi ancak sonsuz denecek kadar çok melekler yerine getirebilirler.
Öte yandan bu varlıkların birbirinden farklılıkları da “nihayetsiz melâike envaı”nı ister. Üstadımızın buyurduğu gibi; bir yağmur tanesine müekkel olan melek, arşa müekkel melek cinsinden değildir. Bu hakikati kendi varlığımızda bir derece tefekkür edelim. Bedenimizin tamamı bir tek eser gibi görünse de her bir organımız, her bir sistemimiz ayrı bir âlemdir. Bunların her biri için ayrı ilim dalları teşekkül etmiştir ve her birinde yüzlerce, binlerce bilim adamı görev yapmaktadır.
İnsan nevinin büyük kısmı imandan yoksun, batıl görüşlere sapmış sefih ve ahlâksız kimselerdir. Sözü edilen ulvî görevleri yapacak olanlar ancak müminlerdir. Onların da her birinin belli bir meşgalesi vardır. Ancak namazlarda ve ilmî sohbetlerde bu ulvî hakikatler hatırlarına gelir. Zaten günlerinin bir kısmı da uykuyla geçmektedir.
İnsanın bu yaratılışı gösteriyor ki; vazifesi sadece ibadet, tesbih ve tefekkür olan bir başka varlık nevi olacaktır. İşte o nuranî varlıklar meleklerdir.
Kaldı ki yerküremiz ve içindeki bütün varlıklar; kâinat içinde bir nokta kadar küçük kalıyorlar. Henüz, ışığı dünyamıza ulaşmayan yıldızlar bulunduğuna göre, bu akıl almaz derecede büyük sahadaki İlâhî icraatları temaşa ve tefekkür vazifesini ancak melekler görebilir.
İnsan ahsen-i takvimde yaratılmış olduğundan; mahiyeti itibariyle cinlerden de meleklerden de üstündür. Ancak, insan bu uçsuz bucaksız âlemi ve ondaki bütün varlıkları görmekten ve bilmekten mahrumdur. Zira insan sadece yeryüzünde yaşamakta, bütün bu âlemlerden çok uzak bulunmaktadır. Bu hal gösteriyor ki; bu nihayetsiz âlemin tefekkürü ve temaşası için “nihayetsiz melaike envaı” lazımdır.
(1) bk. Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz.