YARDIMLAŞMA KANUNU

“Nübüvvetin hayat-ı içtimaiyedeki düsturî neticelerinden ve şems ve kamerden tut, tâ nebâtât hayvânâtın imdadına ve hayvânât insanın imdadına, hattâ zerrât-ı taamiye hüceyrât-ı bedenin imdadına ve muavenetine koşturulan düstur-u teâvün, kanun-u kerem, namus-u ikram nerede? …”(1)

Üstat Bediüzzaman Hazretleri bu dersinde, âlemde hükmeden yardımlaşma kanununun en geniş daireden en küçük daireye kadar her şeyde ve her yerde hükmettiğini nazara veriyor.

İnsan yaratılışı itibariyle yardımı, ihsanı, adaleti, merhameti sever. Bunun en açık delili, hiçbir insanın zalimleri, merhametsizleri sevmemesidir. Fakire yardım eden birini herkes sever, onun elindekini kapan kimseden ise herkes nefret eder.

Güneş, bulut, hava gibi şuursuz eşya birbirine yardımcı olarak çalışırken, bizler hayatı bir mücadele olarak göremeyiz; toplum hayatımızda birbirimizle çatışamaz, birbirimizin hakkına tecavüz edemeyiz. Kâinattaki fıtrat kanununa aykırı olan böyle zalim bir davranış yahut sapık bir anlayış insana yakışmaz.

“Hayat bir mücadeledir.” diyenler, genellikle hayvanlar âleminden deliller getirirler. Halbuki insanlar, vahşi hayvanları değil, kâmil insanları örnek almalıdırlar. Kaldı ki, yırtıcı hayvanların avlarını parçalamaları hayatın bir mücadele olduğunu kesinlikle göstermez. Burada canlıların rızık taksimatındaki mükemmel bir nizam söz konusudur.

Cenab-ı Hak, hayvanları et yiyenler ve otyiyenler olmak üzere iki ana gruba ayırmış, rızıklarını böylece takdir etmiştir. Hepsi ot yeselerdi bütün hayvanların cenazeleri ortada kalacak, dünya yaşanılmaz hale gelecektir. Hepsi et yeseler kısa süre sonra etler tükenecek ve büyük çoğunluk açlıktan öleceklerdi.

İnsanın emrine verilen atların, sığırların, koyunların,.., otla beslenmeleri ne büyük bir rahmet ve ne muazzam bir hikmet tablosudur!..

Yırtıcı hayvanların dişlerinden, midelerine, pençelerinden güç ve kuvvetlerine kadar her şeylerinin rızıkları olan hayvanlardan faydalanmalarına en uygun şekilde takdir edilmiş olması da ayrı bir hikmet tablosudur. Meselâ, kaplanın her şeyi ceylanı yemesine göre takdir edildiği gibi, ceylana da kaplana yakalanmamak için ayrı özellikler takılmıştır. Böylece ömrünü yıllarca emniyetle geçiren bir ceylan, sonunda her canlı gibi ölümü tadacak ve buna da bir kaplan vesile olacaktır. Ömrü boyunca Rezzâk isminin hikmetli ve rahmetli tecellileriyle beslenen bu güzel hayvan, sonunda kaplana rızık olmakla Rezzâk ismine ayrı bir şekilde ayna olacak ve bedeninin bu alemle ilgisi böylece kesilecek; ruhu ise bütün ruhlar gibi baki kalacak ve dünyadaki fıtrî ibadet ve tesbihatına karşılık, On Yedinci Söz’de ifade edildiği gibi kendine layık “bir çeşit mükâfat-ı ruhaniye ve bir nevi ücret-i maneviye” alacaktır.

O ceylanın bedenindeki bütün organların şekilleri, yerleri, sayıları, büyüklükleri ve özellikleri en güzel şekilde takdir edildiği gibi, bu güzelliklere bir yenisi daha eklenmiş, kendiliğinden ölüp kokuşmak yerine bir kaplanın eliyle bu dünyadaki vazifesinden terhis edilmiştir.

Hayatı mücadele olarak görmek isteyenlerin en çok istimal ettikleri “Büyük balık, küçük balığı yer.” sözü, bir yönüyle de büyük bir hikmet dersi vermektedir. Şöyle ki;

Canlılardaki rızık taksimatının çok ibretli bir tecellisini balıklar âleminde seyrediyoruz. İnsan insanı yemez, koyun koyunu yemez, deve deveyi yemez. Ama balık balığı yer. Aksi olsaydı, denizlerin yüzü balık cenazeleriyle dolup taşacaktı.

(1) bk. Sözler, Otuzuncu Söz.

Kategorileri:
Okunma sayısı : 1.239
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...