Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ABA': Kaba, ahmak kişi.
ABA: Ekseriyetle yünden yapılmış, bol giyimli bir libas, elbise. (Peygamber Efendimiz de (A.S.M.) bu libası giyerlerdi.)
ÂBÂ: (Eb. C.) Babalar, pederler.
Mc : Mürşidler, ileri gelenler.
ÂBÂ VE ECDÂD: Analar, babalar, dedeler.
ÂBAB: Otu bol olan yerler, çayırlar, otlaklar, mer'alar.
ABAB: (Abb) Suyu nefes almadan içmek.
Işık, nur, ziyâ.
ABAD: Ebedler. Sonsuz gelecek zamanlar.
ABAD: f. Mâmur, şen.
Çok dolu.
ABADAN: f. Mâmur, şen. İmâr edilmiş.
ABADÎ: Bayındırlık, mâmurluk, şenlik.
İmar edilmiş olan.
Hindistan'ın Devlet-âbad şehrinde ipekden yapılmış bir yazı kağıdı.
ABÂDİLE: Abdullah isimliler.
ABÂDİLE-İ SEB'A: Meşhur olan yedi Abdullah isimli sahabe-i kiram (R.A.) (Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Mes'ud, Abdullah İbn-i Ravâha, Abdullah İbn-i Selam, Abdullah bin Amr bin As, Abdullah bin ebi Evfâ (R.A.) (Asr-ı saadette Abdullah ismiyle anılan ikiyüz yirmi sahabe-i kiram hazerâtı vardı.)
ABAJUR: Fr. Lamba siperi.
ABAK: İcab etmek. Lâzım olmak.
Yapışmak.
ABAKİYE: Lâzım olmak.
Yapışmak.
Zahmet.
ÂBAL: Develer.
ABAL: Dağ kili.
ABALET: Ağırlık.
ABA: Kule.
ABAM: şişman kimse.
ABA-PUŞ: f. Aba giyen, derviş.
Fakir.
ÂBAR: (Bi'r. C.) Kuyular. Su kuyuları.
f. Hesap defteri.
ABAT: Koltuk altları.
ABA-PUŞ: f. Aba giyen, derviş.
Fakir.
İçerisinde 'ÂBÂ' geçenler
ABA': Kaba, ahmak kişi.
ÂBÂ VE ECDÂD: Analar, babalar, dedeler.
ÂBAB: Otu bol olan yerler, çayırlar, otlaklar, mer'alar.
ABAB: (Abb) Suyu nefes almadan içmek. * Işık, nur, ziyâ.
ABAD: Ebedler. Sonsuz gelecek zamanlar.
ABAD: f. Mâmur, şen. * Çok dolu.
ABADAN: f. Mâmur, şen. İmâr edilmiş.
ABADÎ: Bayındırlık, mâmurluk, şenlik. * İmar edilmiş olan. * Hindistan'ın Devlet-âbad şehrinde ipekden yapılmış bir yazı kağıdı.
ABÂDİLE: Abdullah isimliler.
ABÂDİLE-İ SEB'A: Meşhur olan yedi Abdullah isimli sahabe-i kiram (R.A.) (Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Mes'ud, Abdullah İbn-i Ravâha, Abdullah İbn-i Selam, Abdullah bin Amr bin As, Abdullah bin ebi Evfâ (R.A.) (Asr-ı saadette Abdullah ismiyle anılan ikiyüz yirmi sahabe-i kiram hazerâtı vardı.)
ABAJUR: Fr. Lamba siperi.
ABAK: İcab etmek. Lâzım olmak. * Yapışmak.
ABAKİYE: Lâzım olmak. * Yapışmak. * Zahmet.
ÂBAL: Develer.
ABAL: Dağ kili.
ABALET: Ağırlık.
ABAM: şişman kimse.
ABA-PUŞ: f. Aba giyen, derviş. * Fakir.
ÂBAR: (Bi'r. C.) Kuyular. Su kuyuları. * f. Hesap defteri.
ABAT: Koltuk altları.
ADEM-ÂBÂD: f. Yokluk. Yokluk alemi.
AĞTABAKA: Tıb: Görme sinirlerinin göz yuvarlağı içinde dağılmasından meydana gelen zar.
AKRABA: Aralarında soyca, nesebce yakınlık olanlar. Yakınlar.
ÂL-İ ABÂ: Hz. Peygamberin (A.S.M.) kendisi ile beraber, kızı Hz. Fâtıma Validemiz, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den (R.A.) müteşekkil hey'et. "Hamse-i âl-i abâ" da denir. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) giydiği abâsını mezkur sahabe-i güzin hazeratının üzerine örterek hususi dua ettiğinden bu isimle anılmaları meşhurdur.(Bediüzzaman Hazretlerinin "Lem'alar" adlı eserinin Ondördüncü Lem'asında bu meseleye dair izahat vardır.)
ALABALIK: t. Akıntısı sert olan soğuk ve tatlı sularda bulunan bir cins leziz balık.
ALABANDA: İtl. Gemilerde dümeni tam sancağa veya iskeleye kırma, yahut geminin bir tarafındaki toplara ateş etme kumandası. * Mc:Şiddetle kınama ve azarlama.
ALÂKABAHŞ: f. İlgi uyandıran. Alâka uyandıran.
ÂLEM-İ SABAVET: Çocukluk dünyası.
ALE-S-SABAH: Erkenden, sabahın ilk saatlerinde.
ÂL-İ ABA: (Bak: Âl)
AZM-İ KASABA: Tıb: Baldır kemiği.
ABA-PUŞ: f. Aba giyen, derviş. * Fakir.
BABA-YI ÂLEM: Hz. Adem (A.S.)
BABA-YI ATİK: Babaeski. (Trakya'da bir şehir)
BABACAN: Biraz kalender davranışlı, cana yakın.
BABAYAN: (Baba. C.) f. Tarikat babaları, şeyhleri. Bektaşi şeyhleri.
BABAYİĞİT: Yetişmiş delikanlı, tam bedenî kuvvetini almış genç. Cesur, yiğit.
BÂD-I SABÂ: Baharda esen hafif ve hoş rüzgar, seher yeli.
BEVVABAN: (Bevvâb. C.) Kapıcılar.
BEYABAN: f. Çöl. Sahra. * İmar olunmamış arazi. * Kır.
CEVABAT: (Cevâb. C.) Cevablar. Sorulan sorulara verilen karşılıklar. Mukabil sözler.
DABAR (DIBÂR): (C: Debabir) Cemaat, topluluk.
DARABAN: Vurma, vuruş. Çarpış, çarpıntı, çarpma.
DARABAN-I KALB: Kalb çarpıntısı, kalbin vuruşu.
DARABÂT: (Darbe. C.) Vuruşlar. Çarpmalar. Vurmalar.
DARABÂT-I ANİFE: Şiddetli vuruşlar.
DEVLET-ABADÎ: f. Hindistan'ın Devlet-âbâd şehrinde imal edilen ve güzel san'atlarda kullanılan bir çeşit kâğıt.
DÜZTABAN: t. Tıb: Ayak tabanı düz olan kimse. Böyle kişiler çabuk yorulurlar ve hızlı yürüyemezler.
EBED-ÜL-ÂBÂD: Tükenmez, ebedî hayat. Sonsuzluk. * Cennet.
ERKABAN: Uzun boyunlu.
ESB-İ SABÂ-REFTER: f. Rüzgâr gibi giden at.
FENN-İ TABAKAT-ÜL ARZ: Jeoloji ilmi.
Fİ-MABA'D: Bundan böyle, bundan sonra, bundan itibaren, bir daha.
FİRUZ ABADÎ: (Mecdüddin Muhammed) (Hi: 729 - 817) İran'ın Şiraz Eyâletinde Firuzâbad isimli beldenin Kâzrun kasabasında doğmuştur. Büyük âlimlerdendir. Yedi yaşında Kur'anı hıfzetmişlerdi. Çok seyahat etmiştir. Bursa'ya geldiğinde Yıldırım Bayezid Han tarafından kendisine fevkalâde ikrâm olundu. En meşhur eseri olan altmış ciltten müteşekkil El-Lâmi lügat kitabından hülâsa ettiği Kamus'tur. Yemen'de kadı iken vefat etmiştir. (R. Aleyh)
ÇABA: Cehd. Gayret, herhangi bir işi yapmak için harcanan güç.
GABANE: Kişinin fikir ve tedbirinin zayıf ve eksik olması.
GABARİ: Fr. Kara nakil vasıtalarındaki yükün yükseklik ölçüsü.
GABAVET: Ahmaklık, anlayışsızlık, bönlük, kalın kafalılık. (Fıtnetin zıddı)
GABAVET-İ MÜCESSEME: Büyük ahmaklık.
GAMM-ABAD: f. Keder ve hüznü bol. Gamlı.
GULYABANİ: İnsanı felâkete attığına itikad edilen vahşi bir mahluk ismi.
HABAB: (Habâbe) Son derece muhabbet. * Su üzerindeki hava kabarcığı.
HABAİB: (Habibe. C.) Habibeler, sevgili kadınlar.
HABAİK: (Habike. C.) Kehkeşanlar, samanyolları. * Çizgiler.
HABAİL: (Hibale. C.) Ağ, tuzak, bağ, kement.
HABAİL-İ MEVT: Ölümün sebepleri.
HABAİL-ÜŞ ŞEYTAN: Şeytanın tuzakları. * Kadınlar.
HABAİS: (Habise. C.) Kötülükler. Murdar ve pis şeyler.
HABAK: f. Mandıra, ağıl. * Dört yanı bir duvar veya set ile çevrilmiş yer, avlu.
HABAL: Bozulma, düzensizlik. Karma karışıklık. * Sıkıntı, hüzün, keder, üzüntü.
HABALA: (Hublâ. C.) Gebeler.
HABALEYAT: (Habâlâ. C.) Hâmileler, gebeler.
HABAR: (C.: Habârât) İmzâ. Mühür, damga.
HABARAT: (Habâr. C.) İmzâlar. * Damgalar.
HABARÎR: (Hıbrîr. C.) Dağçiçekleri. Dağda yetişen çiçekler.
HABASET: (Hubs) Murdarlık, pislik, kötülük.
HABAT: Vücuttaki bir yara iyileştikten veya vücuda bir sopa ile vurulduktan sonra bedende kalan iz. * Davarın çok yemekten dolayı karnının şişmesi.
HABAYA: Gizli işler, gizli şeyler. * Defineler.
HABAZ: Hareket. * Bâtıl olmak. * Eksilmek.
HAMSE-İ ÂL-İ ABÂ: (Bak: Âl-i Abâ)
HARAB-ABAD: f. Harabiyetle dolu olan yer. Tam harabe.
HARABAT: Harabeler. Viraneler. Meyhâneler.
HATABAHŞ: f. Kabahatleri affeden, kusurları bağışlayan.
HAVABAT: (Bak: Havbâvât)
HEM-SABAK: f. Ders arkadaşı. Aynı dersi okuyanların beheri.
HENGÂM-I SABAVET: Çocukluk zamanı.
HERÇİ BAD ABAD: f. Her ne olursa olsun. İster istemez.
HIYABAN: f. Cadde. İki tarafı ağaç dikili yol. Bahçe yolu. İki tarafı ağaçlı muntazam yol. * Ortasından su akan ağaçlık yer. * Tahrân'da büyük bir caddenin adı.
HİCABAT: (Hicab. C.) Perdeler. * Tılsımlar.
HİSABA ÇEKMEK: Hesap sormak, hesap aramak.
HOKKABAZ: Elçabukluğu ile birtakım şaşırtıcı oyunlar göstermeyi kendine meslek edinmiş kişi. * Mc: Başkalarını aldatarak yalan ve hile ile iş çeviren kimse.
İCABAT: İcablar. Gerekenler. Lüzum edenler.
İGTİSABAT: (İgtisab. C.) Gasbetmeler, başkasının malını elinden zorla almalar.
İK'AR-I ÂBÂR: Kuyuların derinleştirilmesi.
İKTİSABAT: (İktisab. C.): İktisablar, kazanmalar, elde etmeler ve edinmeler.
İLM-İ TABAKAT-ÜL ARZ: Arzın tabakalarından bahseden ilim. Jeoloji.
İLTİHABAT: (İltihab. C.) İltihablar, alevlenmeler.
İNKILÂBÂT: İnkılâblar, değişmeler.
İNTİHABAT: (İntihab. C.) Yağmalar, talan etmeler, kapışmalar.
İNTİHABAT: (İntihab. C.) Seçilmeler, seçmeler. * Seçimler.
IZTIRABAT: (Iztırâb. C.) Elemler, acılar, sıkıntılar, azablar. Vesveseler.
KABA': (C.: Akbiye) Üste giyilen elbise. Kaftan, cübbe.
KABA-YI ÂHENİN: Demirden yapılmış elbise. Zırh.
KABAÇE: f. Entari. Hafif giyecek.
KABADAYI: Mc: Cesur, kahraman, cengâver. Eskiden kabadayılar ağırbaşlı, fenalıktan kaçınır, iyiliği sever insanlar oldukları için muhitlerinde hürmet görürlerdi. (O.T.D.S.) * Kimseden korkmaz görünerek şuna buna meydan okuyan kimse, yiğit taslağı.
KABAHÂT: (Kabahat. C.) Kusurlar, kabahatler. Suçlar, çirkin hareketler.
KABAHAT: Kusur, çirkin iş, tekdir edilmeğe müstehak hareket.
KABAİH: (Kabayih) (Kabiha. C.) Kabahatlar. Çirkin işler, kabih haller.
KABAİL: (Kabile. C.) Kabileler. Bir soydan türemiş cemaatler, silsileler.
KABAİL-İ ARAB: Arap kabileleri.
KABAKULAK: Tıb: Daha ziyade tükrük bezlerini şişiren bulaşıcı ve ateşli bir hastalık.
KABALE: Kadı'nın (hâkimin) verdiği hüccet. * Toptan, götürü ile yapılan satış. * Yahudilerin kendi cemaatlarına verdikleri vergi.
KABAS: Ciğer hastalığı. * Yüksek ve kalın. * Hafiflik. * Neşat, sevinç.
KABA'SER: (C.: Kabâis) Büyük, kuvvetli, sağlam. Zayıf deve yavrusu. * Deniz canavarlarından bir canavar.
KABATÎ: (Kıbtî. C.) Çingeneler.
KABAZA: Hız. Sür'at.
KABKABA: Haykırma, kükreme. (Deve ve arslan hakkında kullanılan bir tâbirdir.)
KABKABA-İ İBİL: Devenin bağırması.
KABKABA-İ ŞİR: Arslanın kükremesi.
KALTABAN: f. Namussuz. Pezevenk.
KARABASAN: t. Kâbus. Sıkıntılı ve korkunç rüya. * Bir kimsenin içine düştüğü pek sıkıntılı ruh durumu.
KARTABAN: Karısı ile nâmahrem kimseyi gördüğü hâlde aldırış etmeyen.
KASABA: (C.: Kasabât) Akciğerdeki nefes borularından herbiri. Bronş. * Küçük şehir. Çarşısı olan büyük köy. * Ahalisi beş-on bin raddelerinde olan mâmure.
KASABAT: (Kasaba. C.) Bronşlar. * Kasabalar.
KAYKABAN: İğde yemişi gibi akça yemişi olan bir ağaç.
LÜVAB (LÜVABÂ): Susamak. * Kulpsuz bardak.
MABA'Dİ: (Mâbadi) Sonrası. Bundan sonrası.
MABAKİ: Geri kalan, kalan, artan.
MAH-İ TÂBÂN: (Meh-i tâbân) Parlayan ay. Parlak ay.
MAKZABA: Yonca ekilen yer.
MANEND-ÂBÂD: Ölümle kıyamet arasında geçen zaman.
MASABAK: (Bak: Masebak)
MASTABA: (C.: Masâtıb) Sedir, peyke.
MERHABA: Şâdlık, neşeli oluş. * Genişlik, vüs'at. * Müslümanlar arasında bir nevi selâmlaşma kelimesi olup, "rahat olunuz, serbest olun, hoş geldiniz" mânasında söylenir. * Nazımda medholunan kimseye hitâb olarak kullanılır.
MISTABA: (C.: Mesâtıb) Peyke, sedir.
MISTABANİŞİN: f. Sedirde oturan.
MİHNET-ÂBÂD: f. Keder, mihnet ve gam dolu olan yer. * Mc: Dünya.
MUHABA: Korku, perva, havf, çekingenlik.
MUHATABA: Birbirine söz söyleme, hitabetme. * Mc: Çekişme.
MUHATABAT: (Muhâtaba. C.) Konuşmalar.
MURABAA: Yazlığa çıkmak üzere mukavele yapma.
MURABAHA: Bir malı kâr ile satmak. * Bir miktar ilâve ederek ödünç para alıp vermek. * Fâiz ile para alıp vermek.
MURABATA: Düşmanla karşılaşılacak yerlerde gözetip sebatla nöbet beklemek. * Mülâzemet etmek. * Bağlamak.
MUSAHABAT: (Musahebe. C.) (Sohbet. den) Sohbetler, konuşup görüşmeler.
MUTABAAT: Karşılıklı anlaşma. Uyma tâbi olma. Bir şeye uyup muvafakat etme.
MUTABAKAT: Uygunluk. Muhalif ve mugayir olmayıp, uygun ve muvafık olmak. * Man: Lâfzın, mevzuu olduğu mânânın tamamına delâleti.
MUTABASSIR: Açıkgöz.
MUY-TÂBÂN: (Muy-tâb. C.) Kıldan eşya yapanlar, kıl dokuyanlar.
MÜNTEHABÂT: Güzideler, seçilmiş olan şeyler.
MÜRABAHA: (Bak: Murabaha)
MÜRABATA: Bağlamak. * Düşman gelecek yerleri gözleyip sakınmak.
MÜSABAKA: Karşılıklı yarışma. Hangisinin ileride olduğunu anlamak için yapılan tecrübe, imtihan. Bir şeyde derece anlama için iki veya daha çok şahıslar arasında bazı şartlarla yapılan tecrübe.
MÜSABAKAT: Yarış, yarışma, müsâbaka.
MÜTABAAT: Birine tâbi olmak, uymak. Birini takib etmek.
MÜZABAK: Civa sürülmüş akça.
NABAZAN: Nabız atması, damar vurması.
RAGABAT: Rağbetler, istekler, istekle karşılamalar.
RAKABAT: (Rakabe. C.) Boyunlar. Ense kökleri. * Köleler, câriyeler. Kullar.
RUKABA': (Rakib. C.) Bekçiler.
SABA: Gün doğusundan esen hoş ve lâtif rüzgâr.
SABA: Hevâ ve nefsine meyletme. Delikanlılık.
SABA-BERABER: f. Sabâ rüzgârı gibi lâtif ve hafif.
SABABET: Şiddetli sevgi. Âşıklık.
SABAE: Bir dinden bir dine geçmek.
SABAH: Gün doğmasına yakın vakitten, öğle vaktine kadar olan zaman.
SABAHAT: Yüz güzelliği. Güzellik, hüsün ve cemâl.
SABAHAT-I SİMA: Yüz güzelliği.
SABAHGÂH: f. Sabah vakti.
SABAREFTAR: f. (En fazla at için kullanılan bir tâbirdir) Rüzgâr gibi çabuk ve hafif giden. * Hoş ve lâtif yürüyüşlü.
SABARET: Kefalet.
SABAT: (C.: Sevâbıt-Sâbâtât) Pazar sokağı, iki duvar arasının örtüsü (altı yol olur.)
SABAVET: Çocukluk, sabilik.
SABAYA: (Sabiyye. C.) Büluğ çağına varmamış küçük kızlar. Kız çocukları.
SABSABA: Dövmek. * Ateş etmek. * Kahramanlık göstermek, bahadırlık etmek. * Çok inceltmek.
SUBA (SABÂ): (C.: Esbâ) Gece ile gündüz eşit olduğunda gündoğusundan esen rüzgâr.
ŞABAŞ: f. Alkış etme, alkışlama. Aferin deme. Bir hareketi güzel bulmaktan dolayı alkışlamak veya hediye vermek.
ŞABAŞHÂN: f. Beğenip alkışlayan.
ŞAKLABAN: Şen şatır, hoppa. Avutucu, aldatıcı. Güldürücü, soytarı.
ŞEBABANE: f. Genç ve yiğit olarak. Genç gibi, yiğitçesine.
ŞEMS-ABAD: f. Güneşi bol yer. Günlük güneşlik yer.
ŞUABAT: (Şu'be. C.) Şubeler, kısımlar, takımlar, bölükler. Dallar.
ŞEMS-ABAD: f. Güneşi bol yer. Günlük güneşlik yer.
TABA': Bulaşmak. * Kir. * Demirin paslanması.
TABABET: Hekimlik. Doktorluk.
TABAH: Kuvvet.
TABAHAT: Aşçılık. Yemek pişirme san'atı.
TABAHECE: Etli ve yumurtalı kalye. (Bazı yerde kaygana diye söylenir.)
TABAK: (C.: Etbâk) Örtü. * Hâl. * Cemaat, topluluk. * Kabile.
TABAK: (Bak: Debbag)
TABAKA: Kat. Katmer. * Sınıf, topluluk. * Sigara paketi. * Bir veya iki yapraklı kâğıt.
TABAKA-İ HAYAT: Hayat tabakası. Kabirdeki hayat, dünya hayatı gibi. (Bak: Meratib-i hayat)
TABAKA-İ MESTURİYET: Gizlilik tabakası. Örtülü oluş.
TABAKA-İ SEVÂBİT: Sabit bilinen yıldızlar tabakası.
TABAKA': Kelâmdan âciz kimse, konuşamayan kişi. * Cimaı yerince yapamayan kimse.
TABAKAT: Tabakalar. Katlar. Gruplar. Dereceler.
TABAK-ÇE: f. Küçük tabak.
TABAKHANE: Ham derilerin işlendiği yer. (Aslı: Debbağhane) (Bak: Debbağ)
TABAN: f. Işıklı. Parlak. * Parlayan güneş.
TABANÇE: f. El ayası, avuç içi.
TABANKEŞ: f. Yaya yürüyen piyade.
TABASBUS: Yaltaklanmak. Kendini küçülterek riyakârlıkla kendini beğendirmeğe çalışmak.
TABASBUSÂT: (Tabasbus. C.) Tabasbuslar, alçakça yalvarmalar, yaltaklanmalar.
TABASSUR: (Basar. dan) Dikkatle bakıp, esasını kavrama. Dikkatle gözetiş.
TABAŞİR: "Hind hıyarı" denilen bir deva.
TABAVER: (Tâb-âver) f. Güçlü, kuvvetli. Dayanıklı. Dayanan.
TABAYİ': Mizaçlar, tabiatlar, huylar. Yaratılışlar.
TABAYİ'-İ ESASİYE: Temel ve esas olan tabiatlar, karakterler, yaradılışlar. * Toprak, su, hava gibi veya oksijen, hidrojen karbon, azot gibi unsurların hususiyetleri.
TABAYİ'-İ ZİRUH: Ruhlu mahlukatın yaratılışları.
TÂ-BE-SABAH: Sabaha kadar.
TABTABA: Su çağıltısı. * Tıpırtı.
TABANKEŞ: f. Yaya yürüyen piyade.
ÜMM-ÜL HABÂİS: Şarap, rakı gibi haram olan içki.
VAHŞET-ÂBÂD: f. Issız, korku ve ürkeklik veren yer.
YABAN: f. Çöl, sahra.
YABANİ: Yabana mensub. Issız yerlerde yaşıyan. Yabancı, alışmamış.
ZABAB: Rutubetli duman. Sis.
ZABAZIB: Devenin çok acıktığında karnının ötmesi.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ABA' : Kaba, ahmak kişi.
AB : f. Su. * Mc : Yağmur. * Letâfet, güzellik. * İtibar. * Irz, nâmus. * Vakar. * Cilâ. *Keskinlik.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...