Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
AD: İsim, nam, şöhret, şan, itibar, haysiyet.
ÂD: (Âdet. C) Âdetler.
ÂD: Hz. Hud Peygambere (A.S.) isyan ettiklerinden gazab-ı İlâhiyyeye uğrayan ve helâk olan, Yemen tarafında yaşamış bir kavmin adı.(Şirk ve küfür cinayeti, kâinatın bütün kemalâtına ve ulvi hukuklarına ve kudsi hakikatlarına bir tecavüz olduğu cihetledir ki, ehl-i şirk ve küfre karşı kâinat kızıyor ve semavat ve arz hiddet ediyor ve onların mahvına anâsır ittifak edip, kavm-i Nuh (Aleyhisselam) ve Âd ve Semud ve Fir'avun gibi ehl-i şirki boğuyor, gark ediyor. $ âyetinin sırriyle cehennem dahi ehl-i şirk ve küfre öyle kızıyor ve kızışıyor ki, parçalanmak derecesine geliyor. ş.)
ADA: Gr : Kendinden sonra gelen ismi cerreder. Harf-i cerr'dir. "...den başka, ...den gayrı" mânasına gelir. (Bak: Mâadâ)
ADA: Etrafı su ile çevrili kara parçası.
Etrafı yollarla çevrili arsa ve binalar takımı.
ÂDÂB: (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir."Edipler edepli olmalı" yani yazarlar, edebiyatçılar dine, ahlâka ve terbiyeye uymalı. Aksi halde edebiyatçı adına lâyık olamazlar, edepsiz olurlar.(Sünnet-i Seniyyenin meratibi var. Bir kısmı vâciptir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı Garrâ'da tafsilâtiyle beyan edilmiş. Onlar muhkemattır. Hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da, nevâfil nevindendir. Nevâfil kısmı da iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tâbi Sünnet-i Seniyye kısımlarıdır. Onlar dahi Şeriat kitablarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid'attır. Diğer kısmı, "âdâb" tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniyye kitablarında zikredilmiş. Onlara muhalefete, bid'a denilemez. Fakat âdâb-ı Nebevi'ye bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakiki edebden istifade etmemektir. Bu kısım ise (örf ve âdât), muamelât-ı fıtriyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tevâtürle malum olan harekâtına ittiba etmektir. Meselâ: Söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taalluk eden çok Sünnet-i Seniyyeler var. Bu nevi Sünnetlere "âdâb" tabir edilir. Fakat o âdâba ittiba eden, âdâtını ibadete çevirir. O âdâbdan mühim bir feyz alır. En küçük bir âdâbın mürââtı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı tahattur ettiriyor; kalbe bir nur veriyor. Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimi İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taalluk eden Sünnetlerdir. Şeâir, âdeta hukuk-u umumiye nev'inden cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyle o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes'ul olur. Bu nevi şeâire riya giremez ve ilân edilir. Nâfile nev'inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir. Sünnet-i Seniyye, edebdir. Hiçbir mes'elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: $ Yâni : "Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş." Evet Siyer-i Nebeviyyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, kat'iyyen anlar ki: Edebin envâını, Cenab-ı Hak, Habibinde cem'etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terkeden, edebi terkeder. L.)
ÂDÂB-I MİLLİYE: Millete ait edep ve terbiyeler.
ÂDÂB-I MUAŞERET: Beraber yaşayışta, hoş ve İslâmca yaşama ve geçinme usulleri. Peygamberin (A.S.M.) sünnetine uygun olan hareket. İnsanlara karşı edebli olma, insanca ve İslâmca yaşama âdâbı. Adâba dair sünnet-i peygamberiyeye uymak.(... İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muâmele etmektir. M.)
ÂDÂB-I UMUMİYE: Umumi ahlâk kaideleri.
ÂDÂB U ERKÂN: Edebler, kaideler ve rükünler. Ahlâk ve terbiye kaideleri.
ADAHİ: (Udhiye. C.) Kurbanlar.
ADAHİK: (Udhuke. C.) Şakalar, gülünç şeyler.
ADAK: Nezredilen şey. (Bak: Nezr)
ADAKK: İnce, dakik.
ADAL: Gümüşü az olan para.
ADALAT: (Adale. C.) Adaleler.
ADALE: Tıb: Bedenin hareketini icra eden ve birbirinden, ince bir perde ile ayrılan sinirli et kısımlarından her biri. Hepsine birden et (Lahm) tâbir edilir.
ADALET: Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek. Suçluya Allah'ın emrini icra etmek.(Adâlet iki şıktır. Biri mübet, diğeri menfidir. Müsbet ise; hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım adâlet; bu dünyada bedahet derecesinde ihâtası vardır. Çünkü her şeyin istidat lisaniyle ve ihtiyac-ı fıtrî lisaniyle ve ıztırar lisaniyle Fâtır-ı Zülcelâl'den istediği bütün matlubatını ve vücut ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu mahsus mizanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşahede veriyor. Demek adâletin şu kısmı, vücut ve hayat derecesinde kat'i vardır. İkinci kısım menfidir ki: Haksızları terbiye etmektir. Yâni, haksızların hakkını, tâzib ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise; çendan tamamiyle şu dünyada tezahür etmiyor. Fakat, o hakikatın vücudunu ihsas edecek bir surette hadsiz işarat ve emarat vardır. Ezcümle: Kavm-i Âd ve Semud'dan tut, tâ şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i te'dib ve tâziyâne-i ta'zib, gayet âli bir adâletin hükümran olduğunu hads-i kat'i ile gösteriyor. S.) (Bak: Fâtih Sultan Mehmed)
ADÂLET-İ İLÂHİYE: Allah'ın adaleti.
ADÂLET-İ İZAFİYE: İzafi adalet veya adâlet-i nisbiye de denir. Küll'ün selâmeti için, cüz'ü feda eden adalet usulüdür.(Cemaat için ferdin hakkını nazara almaz, "ehvenüş-şer" diye bir nevi adalet-i izâfiyeyi yapmağa çalışır. Fakat adalet-i mahza kabil-i tatbik ise "adalet-i izafiye"ye gidilmez, gidilse zulümdür. M.)
ADÂLET-İ MAHZA: Adaletin tam hakikisi, tam adalet. (Adâlet-i mahza ile adalet-i izafiyenin izahı şudur ki: $ âyetin mâna-yı işarisi ile : Bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir fert dahi umumun selâmeti için feda edilemez. Cenab-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak, haktır. Küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük büyük için iptal edilemez. Bir cemaatin selâmeti için bir ferdin rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet nâmına, rızası ile olsa o başka meseledir. M.)(... Adâlet-i İlâhiyenin tam mânâsı ile tecelli etmesi için haşre ve Mahkeme-i Kübrâ'ya lüzum vardır ki, biri cezasını, diğeri mükâfatını görsün. İ.İ.)
ADALETKÂR: f. Adaletli, insaflı, adalet sahibi.
ADÂLETKÂRANE: f. Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette.
ADALETPENAH: f. Adâletli.
ADALL: Çok sapık, çok dalâlette.
ADAM: İnsan.
Erkek kişi.
Birinin tarafını tutan kimse.
İyi ve terbiyeli yetişmiş insan.
ADAMET: Ahmaklık, akılsızlık.
ADAN: Deniz kenarı.
ADAPTASYON: Fr. Tatbik etme işi. Bir şeyin bir başkasına göre ayarlanması. Bir canlının, yaşadığı muhite uyması işi.
Yabancı dilde yazılmış bir eseri yerli adlar ile ve yerli hayata uydurarak çevirme.
ADAPTE: Fr. Adaptasyonu yapılmış, tamamlanmış.
ADARR: En zararlı.
ÂDAT: Âdetler. (Bak: Âdet)
ADAVET: Husumet, düşmanlık. Kin. buğz. Garaz.(Adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mâna-yı hakikisinde olarak beraber cem olmazlar. Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalbde hakiki bulunsa, o vakit adâvet mecazi olur; acımak suretine inkılâb eder. Evet mümin, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için nass-ı hadis ile: "Üç günden fazla, mü'min mü'mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek." Eğer esbâb-ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatıyla bir kalbde bulunsa; o vakit muhabbet mecâzi olur; tasannu ve temelluk suretine girer. M.)
ADAY: (Bak: Namzed)
ADB: Kılıç.
Kesmek.
Sövmek.
Yardımcı.
ADCEM: Eğri burunlu.
ÂDD: Kuvvet, salâbet.
ADD: Hesablamak. Saymak. Sayılmak. İtibar etmek.
ADDAR: Denizci, gemici taifesi.
ADDETMEK: Saymak. İtibar etmek. İttihaz etmek.
ÂDE: Âdet kelimesinin arabca terkiblerdeki kısalmış şekli. Meselâ: Harikulâde, alelâde, fevkalâde.
ADED: Sayı. Tane. Rakam. Miktar.
ADEDEN: Sayı bakımından, sayıca.
ADEDÎ: (Adediye) Adede yani miktar ve rakama, sayıya mensub.
ÂDEM: İnsan. İlk insan ve ilk peygamber (A.S.)Allah ilk insan olarak Âdem'i, sonra eşi Havva'yı yaratmıştır. Bugünkü insanlar onlardan türeyip çoğalmıştır. Bazı dine tâbi olmıyanlar, insanın maymun soyundan bir hayvandan türediğini iddia ederler. Bu iddia kasıtlıdır, çünki ilmî isbatı yapılamamıştır. Lâboratuarlarda küçük canlılar üzerinde yapılan çalışmalar göstermiştir ki, canlının genetik yapısında meydana gelen değişiklik sonucu türeyen yeni canlı, ana-babasından daha mükemmel değil; dejenere olmuş, soysuzlaşmış, bozuk bir şekil almıştır. İnsan ise en mükemmel mahluktur. Kaldı ki bu güne kadar bir canlının değişip başka bir canlı haline geldiğini kimse görmemiştir. Bugünkü maymunlar da hâlâ insan olmamışlardır. Bugünün psikoloji ve felsefi antropolojisi insanın mahiyetçe, özce hayvandan farklı olduğunu kabul etmiştir. $ Yani: Cenâb-ı Hak, Âdem'i (A.S.) bütün kemalâtın mebadisini tazammun eden âli bir fıtratla tasvir etmiştir ve bütün maâlinin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir istidat ile halketmiştir ve mevcudatı ihata eden ulvi bir vicdan ve ihatalı on duygu ile teçhiz etmiştir; ve bu üç meziyet sayesinde, bütün hakaik-ı eşyayı öğretmeye hazırlamıştır, sonra bütün esmayı kendisine öğretmiştir. Âdem'i halketti, tesviye etti, cesedine nefh-i ruh etti, terbiye etti, sonra esmâyı tâlim etti ve hilâfete namzed kıldı. Sonra vakta ki Âdem'i melâikeye tercih etmekle rüchan mes'elesinde ve hilâfet istihkakında ilm-i esmâ ile mümtaz kıldı. İ.İ.)(Hz. Âdem'in (A.S.) Cennet'ten ihracı ve bir kısım beni-âdemin Cehennem'e idhali ne hikmete mebnidir?Elcevap: Hikmeti, tavziftir... Öyle bir vazife ile me'mur edilerek gönderilmiştir ki, bütün terakkkiyat-ı mâneviye-i beşeriyenin ve bütün istidâdât-ı beşeriyenin inkişaf ve inbisatları ve mâhiyet-i insaniyenin bütün Esmâ-i İlâhiyeye bir âyine-i câmia olması, o vazifenin netayicindendir. Eğer Hz. Adem Cennette kalsaydı; melek gibi makamı sâbit kalırdı, istidâdât-ı beşeriye inkişaf etmezdi. Halbuki yeknesak makam sâhibi olan melâikeler çoktur, o tarz ubudiyet için insana ihtiyaç yok. Belki hikmet-i İlâhiye, nihayetsiz makamatı kat' edecek olan insanın istidadına muvafık bir dâr-ı teklifi iktiza ettiği için, melâikelerin aksine olarak mukteza-yı fıtratları olan mâlum günahla Cennet'ten ihraç edildi. Demek Hazret-i Adem'in Cennet'ten ihracı, ayn-ı hikmet ve mahz-ı rahmet olduğu gibi; küffarın da Cehennem'e idhalleri haktır ve adâlettir. M.) (Bak: Terakkiyat)
ADEM: Yokluk, olmama, bulunmama.
Fakirlik. (Vücudun zıddı)(Bir zaman -küçüklüğümde- hayalimden sordum: "Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâki, fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?" dedim. Baktım ikincisini arzulayıp birincisinden "Âh!" çekti. "Cehennem de olsa beka isterim." dedi. R.N.)(Eğer sen dalâlette boğulup çıkamıyorsan; yine cehennemin vücudu bin derece idam-ı ebediden hayırlıdır. Ve kâfirlere de bir nevi merhamettir. Çünkü insan, hattâ yavrulu hayvanat dahi, akrabasının ve evlâdının ve ahbabının lezzetleriyle ve saadetleriyle lezzetlenir, bir cihette mes'ud olur. Şu halde, sen ey mülhid, dalâletin itibariyle ya idam-ı ebedi ile ademe düşeceksin veya cehenneme gireceksin! Şerr-i mahz olan adem ise, senin bütün sevdiklerin ve saadetleriyle memnun ve bir derece mes'ud olduğun umum akraba ve asl ve neslin, seninle beraber idam olmasından, binler derece cehennemden ziyâde senin ruhunu ve kalbini ve mâhiyet-i insaniyeni yandırır. Çünkü cehennem olmazsa cennet de olmaz; herşey senin küfrün ile ademe düşer. Eğer sen cehenneme girsen, vücud dâiresinde kalsan, senin sevdiklerin ve akrabaların ya cennette mes'ud veya vücud dâirelerinde bir cihette merhametlere mazhar olurlar. Demek, herhalde cehennemin vücuduna taraftar olmak sana lâzımdır. Cehennem aleyhinde bulunmak ademe taraftar olmaktır ki; hadsiz dostlarının saadetlerinin hiç olmasına taraftarlıktır. Evet cehennem ise, hayr-ı mahz olan dâire-i vücudun Hakim-i zülcelâlinin hakimâne ve âdilâne bir hapishâne vazifesini gören dehşetli ve celâlli bir mevcud ülkesidir. Hapishâne vazifesini de görmekle beraber, başka pek çok vazifeleri var. Ve pek çok hikmetleri ve âlem-i bekâya âit hizmetleri var. Ve zebâni gibi pek çok zihayatın celâldarâne meskenleridir. Ş.)
ADEM-ÂBÂD: f. Yokluk. Yokluk alemi.
ADEM-İ ABESİYYET: Abes olmayış. Faydasız ve boş olmamak.
ADEM-İ BASİRET: Basiretsizlik, görüşsüzlük.
ADEM-İ DİKKAT: Dikkatsizlik.
ADEM-İ EMNİYET: Emniyetsizlik. Güvensizlik.
ADEM-İ HÂRİCÎ: İlm-i İlâhide mevcud olup, maddi vücudu olmayan.(Adem-i mutlak zaten yoktur; çünkü bir ilm-i muhit var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, bir şey ona atılsın. Dâire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i hâricidir ve vücud-u ilmiye perde olmuş bir ünvandır. Hatta bu mevcudat-ı ilmiyeye bazı ehl-i tahkik "A'yan-ı sâbite" tabir etmişler. Öyle ise, fenaya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u mâneviye ve ilmîye girmektir. Yani, hâlik ve fani olanlar, vücud-u hâricîyi bırakıp; mâhiyetleri bir vücud-u mânevi giyer, dâire-i kudretten çıkıp dâire-i ilme girer. M.)
ADEM-İ İHTİLÂF: Birlik. Beraberlik. Uyuşma. Anlaşma.
ADEM-İ İKTİDAR: İktidarsızlık. Güçsüzlük. Kuvvetsizlikten gelen hastalık.
ADEM-İ İMKÂN: İmkânsızlık. Mümkün olmayış.
ADEM-İ İNKÂR: İnkâr etmeme. İnkârsızlık.
ADEM-İ İSTİMA': Huk: Mahkemede dâvanın dinlenmemesi.
ADEM-İ İTÂAT: İtâatsizlik, emri dinlememek.
ADEM-İ İTİKAD: İtikatsızlık.
ADEM-İ İTİLÂF: Ülfetsizlik, anlaşmazlık.
ADEM-İ İTTİFAK: İttifaksızlık. Uyuşmazlık.
ADEM-İ KABUL: İsbatı tasdik etmemek. Şek, hükümsüzlük. İman hükümlerini lâkaydlıkla karşılamak, nefy ve inkâr etmek, kabul etmemek, göz kapamak gibi câhilâne bir hükümsüzlük. Bir terk, bir cehl-i mutlak. (Kabul etmemek başkadır. İnkâr etmek başkadır. Adem-i kabul, bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu surette, çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı, onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise: O adem-i kabul değil, belki o kabul-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı, hareket etmeye mecburdur. M.) (Bak: Kabul-i adem)
ADEM-İ KİFÂYET: Kifâyet etmeme, kâfi gelmeme, yetmezlik.
ADEM-İ MERKEZİYYET: Bir idâri taksimattaki parçaların (vilâyet, belediye ve köy) muayyen hususlarda kendi kendilerine idare yetkileri. Bir yere bağlı olmaksızın veya bir yerden idare edilmeksizin olan muamele. Bütün kısım ve şubelerin kendi kendilerini idare tarzı.
ADEM-İ MES'ULİYET: Mes'uliyetsizlik, sorumsuzluk.
ADEM-İ MEVCUDİYYET: Yokluk. Olmama.
ADEM-İ MUVAFAKAT: Râzı olmayış, muvâfakat etmeme.
ADEM-İ MÜBÂLÂT: Dikkatsizlik.
ADEM-İ MÜDÂHALE: Karışmamazlık.
ADEM-İ MÜSÂADE: İzinsizlik, müsaadesizlik
ADEM-İ SALÂHİYET: Salâhiyetsizlik, yetkisizlik.
ADEM-İ SIRF: Yokluk. Mutlak yokluk.
ADEM-İ TAHAYYÜZ: Boşlukta yer kaplamamak. Mekândan münezzeh oluş. Yer ile bağlı olmamak. Hacmi olmayış.
ADEM-İ TAKAYYÜD: Kayıtsızlık. Bir şeye bağlı olmayış. Kıymet vermemek. Üzerine almamak.
ADEM-İ TA'KİB: Takibsizlik.
Huk: Muhakemeye lüzum görmemek.
ADEM-İ TE'DİYE: Borcunu ödememe.
ADEMÎ: Yokluğa ait. Ademle ilgili (Bak: Vukuât)
ÂDEMÎ: İnsanlardan olan, insana âit, insana dair ve müteallik.
ÂDEMİYÂN: (Âdem. C.) İnsanlar.
ÂDEMİYÂT: (Adem. C.) Yokluklar. Ademler.
ÂDEMİYYET: İnsanlık. Namuslu bir insana yakışır hâl ve tavır.
ÂDEM-KÜŞ: f. Adam öldüren, katil.
ADER: Yel inmekle hayası şişen kimse.
ADER: Çok su.
ADES: (C. Adâs) Mercimek.
ADESE: Mercimek.
Mercek. Uzağı yakın veya yakını uzakta görmeğe yarayan dürbün veya mikroskop camı.
ADESE-İ AYNİYYE: Gözleme merceği.
ADESE-İ MÜTEKARİB: Yakınlaştıran mercek.
ADESÎ: Mercimeğe benziyen şey.
ÂDET: Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde âdetler de İslâmî olur, İslâma uygun olur. Müslüman, İslâma aykırı âdetlere uymaz. Cemiyetin yabancı âdetlerle bozulmamasına gayret gösterir.
ADETÂ: Âdet olduğu üzere, her vakitki gibi, alelâde. Bayağı surette, âdi bir suretle. Düpedüz.
ADETEN: Görenek şekliyle, âdet olarak.
ÂDET-İ AGNÂM: Keçi ve koyunlar için alınan vergi.
ÂDETULLAH: (Sünnetullah da denir.) Tabiatta canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirliyen Allah'ın emirleri, O'nun koyduğu değişmez düzen. Meselâ oksijenle hidrojenin birleşmesinden su meydana gelir. Işık, geldiği açıya eşit bir açı ile yansır ki, bunlar birer âdetullahdır. "Âdetullah" yerine "tabiat kanunu" demek yanlıştır.(... Esbab-ı tabiiyyenin üss-ül-esası hükmünde olan cüz-ü lâyetecezzadaki kuvve-i câzibe ve kuvve-i dâfianın ictimalarının hortumu üzerinde bir muhaliyet damgası var. Fakat caizdir ki, herbir şeyin esası zannettikleri olan cezb, def, hareket, kuva gibi emirler, âdâtullahın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabiîliğe ve zihnîlikten hâricîliğe ve itibarîden hakikata ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabul ederiz. M.N.)
ADEVÂN (ADV): Sür'atle koşmak.
ADF: Yemek.
ADGÂS: (Dags. C.) Desteler, demetler.
Karışık rüyalar.
Karışık söylentiler.
ADGÂSU AHLÂM: Karışık rüyâlar. Tâbire değmeyen rüyâlar.
ADHÂ: Kurbanlar. Kuşluk vakti kesilen kurbanlar. Kuşluk vakti. (Bak: Îd)
ADHAM: Yoğun, kaba.
İri cüsseli adam.
ÂDÎ: Üstünlük farkı olmayan. Kıymetsiz.
Her zamanki.
Âd kavmine âid.
ADİD: Ağaç kesmek.
ADİD: Kesilmiş ağaç.
Tepesine el yetişen hurma ağacı.
ADİD: (Adide) Çok. Bir çok sayı. Çok şeyler. Müteaddid. Birinin dengi.
ADİD: Hasım.
Arkadaş.
Isırma. Bir ısırımlık lokma. (Bak: Adûd)
ÂDİH: Sihirbaz.
Soktuğu saat öldüren yılan.
ADİHE: Bühtan, yalan.
ÂDİL: (Âdile) Adâlet eden. Allah'ın emirlerini noksansız tatbik eden. Doğru. Doğruluk gösteren. Adâlet sahibi. (Bak: Adâlet)(Meselâ bir hükümdâr-ı âdil, ihkak-ı hak için mazlumların hakkını zâlimlerden almakla ve fakirleri kavilerin şerrinden muhafaza etmekle ve herkese müstahak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması; hükümdarlığın ve adaletin bir kaide-i esasiyesi olduğundan elbette Hâkim-i Hakim, Adl-i Âdil olan Zât-ı Hayy-ı Kayyumun bütün mahlukatına, hususan zihayatlara "hukuk-u hayat" tabir edilen şerait-i hayatiyeyi vermekle.. ve hayatlarını muhafaza için onlara cihazat ihsan etmekle ve zaifleri kavilerin şerrinden Rahimane himaye etmekle.. ve umum zihayatlarda bu dünyada ihkak-ı hak etmek nev'i tamamen; ve haksızlara ceza vermek nev'i ise, kısmen sırr-ı adâletin icrasından olmakla.. ve bilhassa Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşirde adalet-i ekberin tecellisinden hasıl olan ve tabirinde âciz olduğumuz şuunât-ı Rabbaniye ve maâni-i kudsiyedir ki, kâinatta bu faaliyet-i daimeyi iktiza ediyor. L.)
ÂDİLÂNE: Adalet sahibi bir adama yakışır surette.
ADİL: Eş, denk, akran, benzeri. Ölçüde, miktarda eşit olan.
ADÎM: Mâlik ve sahib olmayan. Yok olan. Birşeyi olmayan. Fakir.
ADÎM-ÜL İMKÂN: İmkânsız. Olamaz.
ADÎM-ÜN NAZÎR: Eşi, benzeri olmayan. Eşsiz. Benzersiz.
ÂDİN: Otlakta bulunan dişi deve.
ÂDİNE: Cuma günü.
ÂDİŞ: f. Ateş, nar.
ÂDİYAT: (Âdi. C.) Her zaman meydana gelen hârikulâde ve birer mu'cize-i kudret olmakla beraber, insanlarca alışılmış olduğundan kuymeti bilinmeyen hâdiseler.
Kıymetsiz şeyler. (Kur'an, âyetleriyle insanların nazarını me'lüfatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler, atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havârık-ul âdât mu'cizeleri o âdiyat içerisinde gösterir. M.N.)
ÂDİYÂT-I UMÛR: Günlük işler, her zamanki değersiz işler.
ÂDİYÂT: (Adiv. den ism-i faildir) Hızla koşmak, seyirtmek. (At, deve v.s. koşanların hepsine ıtlak olunabilir.)
Mc: Düşmanlık, zulüm.
Dâima muharebeye koşup hücum eden cemaat.
Uzaklık. (Kamus)
ÂDİYAT SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 100. suresinin ismi olup, Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
ÂDİYE: (C: Âdiyat) Gaza yolunda seğirten at.
ÂDİYEN: Her zamanki gibi. Adice. Fevkalâde olmayarak.
ÂDİYYE: İtiyad edilmiş. Alışılmış.
ÂDİYYET: Adilik. Aşağılık.
ADK: Vurmak, darp.
ADL: Hakkaniyet. Adâlet üzere oluş. Cevr ve zulüm etmeyip nefislerde ve akıllarda istikameti kaim ve mâlum olan emir ve hâleti icra etmek. Doğruluk.
Her şeyi yerli yerince yapmak, beraber etmek.
Meyletmek. (Bak: Adâlet)(Hem istidâd lisanıyla, ihtiyac-ı fıtri lisanıyla, ıztırar lisanıyla sual edilen ve istenilen herşeye daimi cevap vermek; nihayet derecede bir adl ü hikmeti gösteriyor. S.)
ADL-PENAH: Adâletin barındığı yer, adâlete sığınan kimse.
ADL: Mâni olmak. Men etmek.
ADLA': (Azla') (Dıl'. C.) Kaburgalar.
Mat : Geometrik şekillerin kenarları, sayı kökleri.
ADLÎ: Adâlete mensup, adâletle alâkalı, ilgili.
Sultan II. Bayezid'in şiirlerinde kullandığı mahlası.
ADLİYE: Mahkeme. Muhakeme işleriyle uğraşan daire. (Adliyede, adalet hakikatı ve müracaat eden herkesin hukukunu bilâ-tefrik muhafazaya, sırf hak namına çalışmak vazifesi hükmettiğine binaendir ki; İmam-ı Ali (RA), hilafeti zamanında bir yahudi ile beraber mahkemede oturup, muhakeme olmuşlar. Ş.)
ADM: Gazap etmek, öfkelenmek.
ADM: (C: İdâm) Yay tutamağı.
Deve kuyruğu.
Saban eğiği ki, ucunda demiri vardır.
Harman savurdukları yaba.
ADMER: Arslan.
Şedit, şiddetli.
Belâ.
Çirkin yüzlü şişman kadın.
ADN: Vatan tutmak ve mukim olmak.
Cennette bir makam adı. (Bak: Cennet)
ADRAHŞ: f. Yıldırım.
Gökgürültüsü.
Şimşek.
ADRAS: (Dırs. C.) Arka dişler, dişler.
ADREFUT: Kelerden büyük bir hayvan.
ADRENALİN: Fr. Tıb: Böbrek üstü salgısından çıkarılan bir hormon. Sentetik olarak da yapılır. Damar daraltmak ve kanamayı önlemekte kullanılır.
ADRENG: Fr. Keder, mihnet, sıkıntı.
ADRET: Kaşları olmayan kimse.
ADUB: Yardımcı.
ADUD: Pazı. Kolun omuzdan dirseğe kadar olan kısmı.
Mc: Yardımcı. İstinadgâh.
ADUD: Zalim. Iztırab veren. Hunhar.
Bir lokma.
Isırıcı köpek veya at.
Yavuz kişi.
Dar ve derin olan kuyu. (Bak: Adîd)
ADUDE: Yumuşaklık. Tazelik.
ADUDÎ: Pazı kemiği ile ilgili.
ADULÎ: Gemici, mellah.
ADÜVV: Düşman, hasım.
ADÜVV-İ CÂN: Can düşmanı.
ADÜVV-ÜD DİN: Din düşmanı.(Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâl'in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünudundan öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük âciz mahlukları, belki farz-ı muhal olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsaydınız arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şuvazlı nühasları size atabilirler, sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, o kanun ile öyleler bağlıdır, eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze çarpar, gülleler gibi küreniz misillü yıldızları üstünüze yağdırabilirler. S.)
ADÜVV-İ KADİM: Eski düşman.
ADV: Yelmek. Seğirtmek.
Hazırlamak.
ADVA: Hastalık başkasına bulaşmak.
ADVAN: Çok koşan kimse.
ADYA': Boynuzu ufak koyun.
Nebiyyi Zişân Aleyhisselam Efendimizin devesinin adı.
ADYE: Koğuculuk, dedikoduculuk.
Yalan söylemek.
Sövmek.
ÂDEM-KÜŞ: f. Adam öldüren, katil.
ADRAHŞ: f. Yıldırım.
Gökgürültüsü.
Şimşek.
İçerisinde 'ÂD' geçenler
AB-I ADÂLET: Doğruluğun ve adaletin feyz ve bereketi.
AB-I BÂDE-RENG: Kanlı göz yaşı.
ÂBÂ VE ECDÂD: Analar, babalar, dedeler.
ABAD: Ebedler. Sonsuz gelecek zamanlar.
ABAD: f. Mâmur, şen. * Çok dolu.
A'BAD: Köleler.
ABADAN: f. Mâmur, şen. İmâr edilmiş.
ABADÎ: Bayındırlık, mâmurluk, şenlik. * İmar edilmiş olan. * Hindistan'ın Devlet-âbad şehrinde ipekden yapılmış bir yazı kağıdı.
ABÂDİLE: Abdullah isimliler.
ABÂDİLE-İ SEB'A: Meşhur olan yedi Abdullah isimli sahabe-i kiram (R.A.) (Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Mes'ud, Abdullah İbn-i Ravâha, Abdullah İbn-i Selam, Abdullah bin Amr bin As, Abdullah bin ebi Evfâ (R.A.) (Asr-ı saadette Abdullah ismiyle anılan ikiyüz yirmi sahabe-i kiram hazerâtı vardı.)
ABDULKADİR: Allah'ın kulu.
ABDULKADİR-İ GEYLANÎ: (Bak: Geylânî)
ADA: Gr : Kendinden sonra gelen ismi cerreder. Harf-i cerr'dir. "...den başka, ...den gayrı" mânasına gelir. (Bak: Mâadâ)
ADA: Etrafı su ile çevrili kara parçası. * Etrafı yollarla çevrili arsa ve binalar takımı.
ÂDÂB: (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir."Edipler edepli olmalı" yani yazarlar, edebiyatçılar dine, ahlâka ve terbiyeye uymalı. Aksi halde edebiyatçı adına lâyık olamazlar, edepsiz olurlar.(Sünnet-i Seniyyenin meratibi var. Bir kısmı vâciptir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı Garrâ'da tafsilâtiyle beyan edilmiş. Onlar muhkemattır. Hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da, nevâfil nevindendir. Nevâfil kısmı da iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tâbi Sünnet-i Seniyye kısımlarıdır. Onlar dahi Şeriat kitablarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid'attır. Diğer kısmı, "âdâb" tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniyye kitablarında zikredilmiş. Onlara muhalefete, bid'a denilemez. Fakat âdâb-ı Nebevi'ye bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakiki edebden istifade etmemektir. Bu kısım ise (örf ve âdât), muamelât-ı fıtriyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tevâtürle malum olan harekâtına ittiba etmektir. Meselâ: Söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taalluk eden çok Sünnet-i Seniyyeler var. Bu nevi Sünnetlere "âdâb" tabir edilir. Fakat o âdâba ittiba eden, âdâtını ibadete çevirir. O âdâbdan mühim bir feyz alır. En küçük bir âdâbın mürââtı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı tahattur ettiriyor; kalbe bir nur veriyor. Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimi İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taalluk eden Sünnetlerdir. Şeâir, âdeta hukuk-u umumiye nev'inden cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyle o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes'ul olur. Bu nevi şeâire riya giremez ve ilân edilir. Nâfile nev'inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir. Sünnet-i Seniyye, edebdir. Hiçbir mes'elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: $ Yâni : "Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş." Evet Siyer-i Nebeviyyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, kat'iyyen anlar ki: Edebin envâını, Cenab-ı Hak, Habibinde cem'etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terkeden, edebi terkeder. L.)
ÂDÂB-I MİLLİYE: Millete ait edep ve terbiyeler.
ÂDÂB-I MUAŞERET: Beraber yaşayışta, hoş ve İslâmca yaşama ve geçinme usulleri. Peygamberin (A.S.M.) sünnetine uygun olan hareket. İnsanlara karşı edebli olma, insanca ve İslâmca yaşama âdâbı. Adâba dair sünnet-i peygamberiyeye uymak.(... İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muâmele etmektir. M.)
ÂDÂB-I UMUMİYE: Umumi ahlâk kaideleri.
ÂDÂB U ERKÂN: Edebler, kaideler ve rükünler. Ahlâk ve terbiye kaideleri.
A'DAD: (Adud ve Adad. C.) Bazular. Kollar. * Havuzun çevre kenarına konan taş.
A'DAD: İnce ve kısa kollu adam.
A'DAD: (Aded. C.) Adetler. Sayılar.
ADAHİ: (Udhiye. C.) Kurbanlar.
ADAHİK: (Udhuke. C.) Şakalar, gülünç şeyler.
ADAK: Nezredilen şey. (Bak: Nezr)
ADAKK: İnce, dakik.
ADAL: Gümüşü az olan para.
ADALAT: (Adale. C.) Adaleler.
ADALE: Tıb: Bedenin hareketini icra eden ve birbirinden, ince bir perde ile ayrılan sinirli et kısımlarından her biri. Hepsine birden et (Lahm) tâbir edilir.
ADALET: Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek. Suçluya Allah'ın emrini icra etmek.(Adâlet iki şıktır. Biri mübet, diğeri menfidir. Müsbet ise; hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım adâlet; bu dünyada bedahet derecesinde ihâtası vardır. Çünkü her şeyin istidat lisaniyle ve ihtiyac-ı fıtrî lisaniyle ve ıztırar lisaniyle Fâtır-ı Zülcelâl'den istediği bütün matlubatını ve vücut ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu mahsus mizanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşahede veriyor. Demek adâletin şu kısmı, vücut ve hayat derecesinde kat'i vardır. İkinci kısım menfidir ki: Haksızları terbiye etmektir. Yâni, haksızların hakkını, tâzib ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise; çendan tamamiyle şu dünyada tezahür etmiyor. Fakat, o hakikatın vücudunu ihsas edecek bir surette hadsiz işarat ve emarat vardır. Ezcümle: Kavm-i Âd ve Semud'dan tut, tâ şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i te'dib ve tâziyâne-i ta'zib, gayet âli bir adâletin hükümran olduğunu hads-i kat'i ile gösteriyor. S.) (Bak: Fâtih Sultan Mehmed)
ADÂLET-İ İLÂHİYE: Allah'ın adaleti.
ADÂLET-İ İZAFİYE: İzafi adalet veya adâlet-i nisbiye de denir. Küll'ün selâmeti için, cüz'ü feda eden adalet usulüdür.(Cemaat için ferdin hakkını nazara almaz, "ehvenüş-şer" diye bir nevi adalet-i izâfiyeyi yapmağa çalışır. Fakat adalet-i mahza kabil-i tatbik ise "adalet-i izafiye"ye gidilmez, gidilse zulümdür. M.)
ADÂLET-İ MAHZA: Adaletin tam hakikisi, tam adalet. (Adâlet-i mahza ile adalet-i izafiyenin izahı şudur ki: $ âyetin mâna-yı işarisi ile : Bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir fert dahi umumun selâmeti için feda edilemez. Cenab-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak, haktır. Küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük büyük için iptal edilemez. Bir cemaatin selâmeti için bir ferdin rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet nâmına, rızası ile olsa o başka meseledir. M.)(... Adâlet-i İlâhiyenin tam mânâsı ile tecelli etmesi için haşre ve Mahkeme-i Kübrâ'ya lüzum vardır ki, biri cezasını, diğeri mükâfatını görsün. İ.İ.)
ADALETKÂR: f. Adaletli, insaflı, adalet sahibi.
ADÂLETKÂRANE: f. Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette.
ADALETPENAH: f. Adâletli.
ADALL: Çok sapık, çok dalâlette.
ADAM: İnsan. * Erkek kişi. * Birinin tarafını tutan kimse. * İyi ve terbiyeli yetişmiş insan.
ADAMET: Ahmaklık, akılsızlık.
ADAN: Deniz kenarı.
ADAPTASYON: Fr. Tatbik etme işi. Bir şeyin bir başkasına göre ayarlanması. Bir canlının, yaşadığı muhite uyması işi. * Yabancı dilde yazılmış bir eseri yerli adlar ile ve yerli hayata uydurarak çevirme.
ADAPTE: Fr. Adaptasyonu yapılmış, tamamlanmış.
ADARR: En zararlı.
ÂDAT: Âdetler. (Bak: Âdet)
ADAVET: Husumet, düşmanlık. Kin. buğz. Garaz.(Adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mâna-yı hakikisinde olarak beraber cem olmazlar. Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalbde hakiki bulunsa, o vakit adâvet mecazi olur; acımak suretine inkılâb eder. Evet mümin, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için nass-ı hadis ile: "Üç günden fazla, mü'min mü'mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek." Eğer esbâb-ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatıyla bir kalbde bulunsa; o vakit muhabbet mecâzi olur; tasannu ve temelluk suretine girer. M.)
ADAY: (Bak: Namzed)
ADB: Kılıç. * Kesmek. * Sövmek.* Yardımcı.
ADCEM: Eğri burunlu.
ÂDD: Kuvvet, salâbet.
ADD: Hesablamak. Saymak. Sayılmak. İtibar etmek.
ADDAR: Denizci, gemici taifesi.
ADDETMEK: Saymak. İtibar etmek. İttihaz etmek.
ÂDE: Âdet kelimesinin arabca terkiblerdeki kısalmış şekli. Meselâ: Harikulâde, alelâde, fevkalâde.
ADED: Sayı. Tane. Rakam. Miktar.
ADEDEN: Sayı bakımından, sayıca.
ADEDÎ: (Adediye) Adede yani miktar ve rakama, sayıya mensub.
ÂDEM: İnsan. İlk insan ve ilk peygamber (A.S.)Allah ilk insan olarak Âdem'i, sonra eşi Havva'yı yaratmıştır. Bugünkü insanlar onlardan türeyip çoğalmıştır. Bazı dine tâbi olmıyanlar, insanın maymun soyundan bir hayvandan türediğini iddia ederler. Bu iddia kasıtlıdır, çünki ilmî isbatı yapılamamıştır. Lâboratuarlarda küçük canlılar üzerinde yapılan çalışmalar göstermiştir ki, canlının genetik yapısında meydana gelen değişiklik sonucu türeyen yeni canlı, ana-babasından daha mükemmel değil; dejenere olmuş, soysuzlaşmış, bozuk bir şekil almıştır. İnsan ise en mükemmel mahluktur. Kaldı ki bu güne kadar bir canlının değişip başka bir canlı haline geldiğini kimse görmemiştir. Bugünkü maymunlar da hâlâ insan olmamışlardır. Bugünün psikoloji ve felsefi antropolojisi insanın mahiyetçe, özce hayvandan farklı olduğunu kabul etmiştir. $ Yani: Cenâb-ı Hak, Âdem'i (A.S.) bütün kemalâtın mebadisini tazammun eden âli bir fıtratla tasvir etmiştir ve bütün maâlinin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir istidat ile halketmiştir ve mevcudatı ihata eden ulvi bir vicdan ve ihatalı on duygu ile teçhiz etmiştir; ve bu üç meziyet sayesinde, bütün hakaik-ı eşyayı öğretmeye hazırlamıştır, sonra bütün esmayı kendisine öğretmiştir. Âdem'i halketti, tesviye etti, cesedine nefh-i ruh etti, terbiye etti, sonra esmâyı tâlim etti ve hilâfete namzed kıldı. Sonra vakta ki Âdem'i melâikeye tercih etmekle rüchan mes'elesinde ve hilâfet istihkakında ilm-i esmâ ile mümtaz kıldı. İ.İ.)(Hz. Âdem'in (A.S.) Cennet'ten ihracı ve bir kısım beni-âdemin Cehennem'e idhali ne hikmete mebnidir?Elcevap: Hikmeti, tavziftir... Öyle bir vazife ile me'mur edilerek gönderilmiştir ki, bütün terakkkiyat-ı mâneviye-i beşeriyenin ve bütün istidâdât-ı beşeriyenin inkişaf ve inbisatları ve mâhiyet-i insaniyenin bütün Esmâ-i İlâhiyeye bir âyine-i câmia olması, o vazifenin netayicindendir. Eğer Hz. Adem Cennette kalsaydı; melek gibi makamı sâbit kalırdı, istidâdât-ı beşeriye inkişaf etmezdi. Halbuki yeknesak makam sâhibi olan melâikeler çoktur, o tarz ubudiyet için insana ihtiyaç yok. Belki hikmet-i İlâhiye, nihayetsiz makamatı kat' edecek olan insanın istidadına muvafık bir dâr-ı teklifi iktiza ettiği için, melâikelerin aksine olarak mukteza-yı fıtratları olan mâlum günahla Cennet'ten ihraç edildi. Demek Hazret-i Adem'in Cennet'ten ihracı, ayn-ı hikmet ve mahz-ı rahmet olduğu gibi; küffarın da Cehennem'e idhalleri haktır ve adâlettir. M.) (Bak: Terakkiyat)
ADEM: Yokluk, olmama, bulunmama. * Fakirlik. (Vücudun zıddı)(Bir zaman -küçüklüğümde- hayalimden sordum: "Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâki, fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?" dedim. Baktım ikincisini arzulayıp birincisinden "Âh!" çekti. "Cehennem de olsa beka isterim." dedi. R.N.)(Eğer sen dalâlette boğulup çıkamıyorsan; yine cehennemin vücudu bin derece idam-ı ebediden hayırlıdır. Ve kâfirlere de bir nevi merhamettir. Çünkü insan, hattâ yavrulu hayvanat dahi, akrabasının ve evlâdının ve ahbabının lezzetleriyle ve saadetleriyle lezzetlenir, bir cihette mes'ud olur. Şu halde, sen ey mülhid, dalâletin itibariyle ya idam-ı ebedi ile ademe düşeceksin veya cehenneme gireceksin! Şerr-i mahz olan adem ise, senin bütün sevdiklerin ve saadetleriyle memnun ve bir derece mes'ud olduğun umum akraba ve asl ve neslin, seninle beraber idam olmasından, binler derece cehennemden ziyâde senin ruhunu ve kalbini ve mâhiyet-i insaniyeni yandırır. Çünkü cehennem olmazsa cennet de olmaz; herşey senin küfrün ile ademe düşer. Eğer sen cehenneme girsen, vücud dâiresinde kalsan, senin sevdiklerin ve akrabaların ya cennette mes'ud veya vücud dâirelerinde bir cihette merhametlere mazhar olurlar. Demek, herhalde cehennemin vücuduna taraftar olmak sana lâzımdır. Cehennem aleyhinde bulunmak ademe taraftar olmaktır ki; hadsiz dostlarının saadetlerinin hiç olmasına taraftarlıktır. Evet cehennem ise, hayr-ı mahz olan dâire-i vücudun Hakim-i zülcelâlinin hakimâne ve âdilâne bir hapishâne vazifesini gören dehşetli ve celâlli bir mevcud ülkesidir. Hapishâne vazifesini de görmekle beraber, başka pek çok vazifeleri var. Ve pek çok hikmetleri ve âlem-i bekâya âit hizmetleri var. Ve zebâni gibi pek çok zihayatın celâldarâne meskenleridir. Ş.)
ADEM-ÂBÂD: f. Yokluk. Yokluk alemi.
ADEM-İ ABESİYYET: Abes olmayış. Faydasız ve boş olmamak.
ADEM-İ BASİRET: Basiretsizlik, görüşsüzlük.
ADEM-İ DİKKAT: Dikkatsizlik.
ADEM-İ EMNİYET: Emniyetsizlik. Güvensizlik.
ADEM-İ HÂRİCÎ: İlm-i İlâhide mevcud olup, maddi vücudu olmayan.(Adem-i mutlak zaten yoktur; çünkü bir ilm-i muhit var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, bir şey ona atılsın. Dâire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i hâricidir ve vücud-u ilmiye perde olmuş bir ünvandır. Hatta bu mevcudat-ı ilmiyeye bazı ehl-i tahkik "A'yan-ı sâbite" tabir etmişler. Öyle ise, fenaya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u mâneviye ve ilmîye girmektir. Yani, hâlik ve fani olanlar, vücud-u hâricîyi bırakıp; mâhiyetleri bir vücud-u mânevi giyer, dâire-i kudretten çıkıp dâire-i ilme girer. M.)
ADEM-İ İHTİLÂF: Birlik. Beraberlik. Uyuşma. Anlaşma.
ADEM-İ İKTİDAR: İktidarsızlık. Güçsüzlük. Kuvvetsizlikten gelen hastalık.
ADEM-İ İMKÂN: İmkânsızlık. Mümkün olmayış.
ADEM-İ İNKÂR: İnkâr etmeme. İnkârsızlık.
ADEM-İ İSTİMA': Huk: Mahkemede dâvanın dinlenmemesi.
ADEM-İ İTÂAT: İtâatsizlik, emri dinlememek.
ADEM-İ İTİKAD: İtikatsızlık.
ADEM-İ İTİLÂF: Ülfetsizlik, anlaşmazlık.
ADEM-İ İTTİFAK: İttifaksızlık. Uyuşmazlık.
ADEM-İ KABUL: İsbatı tasdik etmemek. Şek, hükümsüzlük. İman hükümlerini lâkaydlıkla karşılamak, nefy ve inkâr etmek, kabul etmemek, göz kapamak gibi câhilâne bir hükümsüzlük. Bir terk, bir cehl-i mutlak. (Kabul etmemek başkadır. İnkâr etmek başkadır. Adem-i kabul, bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu surette, çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı, onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise: O adem-i kabul değil, belki o kabul-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı, hareket etmeye mecburdur. M.) (Bak: Kabul-i adem)
ADEM-İ KİFÂYET: Kifâyet etmeme, kâfi gelmeme, yetmezlik.
ADEM-İ MERKEZİYYET: Bir idâri taksimattaki parçaların (vilâyet, belediye ve köy) muayyen hususlarda kendi kendilerine idare yetkileri. Bir yere bağlı olmaksızın veya bir yerden idare edilmeksizin olan muamele. Bütün kısım ve şubelerin kendi kendilerini idare tarzı.
ADEM-İ MES'ULİYET: Mes'uliyetsizlik, sorumsuzluk.
ADEM-İ MEVCUDİYYET: Yokluk. Olmama.
ADEM-İ MUVAFAKAT: Râzı olmayış, muvâfakat etmeme.
ADEM-İ MÜBÂLÂT: Dikkatsizlik.
ADEM-İ MÜDÂHALE: Karışmamazlık.
ADEM-İ MÜSÂADE: İzinsizlik, müsaadesizlik
ADEM-İ SALÂHİYET: Salâhiyetsizlik, yetkisizlik.
ADEM-İ SIRF: Yokluk. Mutlak yokluk.
ADEM-İ TAHAYYÜZ: Boşlukta yer kaplamamak. Mekândan münezzeh oluş. Yer ile bağlı olmamak. Hacmi olmayış.
ADEM-İ TAKAYYÜD: Kayıtsızlık. Bir şeye bağlı olmayış. Kıymet vermemek. Üzerine almamak.
ADEM-İ TA'KİB: Takibsizlik. * Huk: Muhakemeye lüzum görmemek.
ADEM-İ TE'DİYE: Borcunu ödememe.
ADEMÎ: Yokluğa ait. Ademle ilgili (Bak: Vukuât)
ÂDEMÎ: İnsanlardan olan, insana âit, insana dair ve müteallik.
ÂDEMİYÂN: (Âdem. C.) İnsanlar.
ÂDEMİYÂT: (Adem. C.) Yokluklar. Ademler.
ÂDEMİYYET: İnsanlık. Namuslu bir insana yakışır hâl ve tavır.
ÂDEM-KÜŞ: f. Adam öldüren, katil.
ADER: Yel inmekle hayası şişen kimse.
ADER: Çok su.
ADES: (C. Adâs) Mercimek.
ADESE: Mercimek. * Mercek. Uzağı yakın veya yakını uzakta görmeğe yarayan dürbün veya mikroskop camı.
ADESE-İ AYNİYYE: Gözleme merceği.
ADESE-İ MÜTEKARİB: Yakınlaştıran mercek.
ADESÎ: Mercimeğe benziyen şey.
ÂDET: Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde âdetler de İslâmî olur, İslâma uygun olur. Müslüman, İslâma aykırı âdetlere uymaz. Cemiyetin yabancı âdetlerle bozulmamasına gayret gösterir.
ADETÂ: Âdet olduğu üzere, her vakitki gibi, alelâde. Bayağı surette, âdi bir suretle. Düpedüz.
ADETEN: Görenek şekliyle, âdet olarak.
ÂDET-İ AGNÂM: Keçi ve koyunlar için alınan vergi.
ÂDETULLAH: (Sünnetullah da denir.) Tabiatta canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirliyen Allah'ın emirleri, O'nun koyduğu değişmez düzen. Meselâ oksijenle hidrojenin birleşmesinden su meydana gelir. Işık, geldiği açıya eşit bir açı ile yansır ki, bunlar birer âdetullahdır. "Âdetullah" yerine "tabiat kanunu" demek yanlıştır.(... Esbab-ı tabiiyyenin üss-ül-esası hükmünde olan cüz-ü lâyetecezzadaki kuvve-i câzibe ve kuvve-i dâfianın ictimalarının hortumu üzerinde bir muhaliyet damgası var. Fakat caizdir ki, herbir şeyin esası zannettikleri olan cezb, def, hareket, kuva gibi emirler, âdâtullahın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabiîliğe ve zihnîlikten hâricîliğe ve itibarîden hakikata ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabul ederiz. M.N.)
ADEVÂN (ADV): Sür'atle koşmak.
ADF: Yemek.
ADGÂS: (Dags. C.) Desteler, demetler. * Karışık rüyalar. * Karışık söylentiler.
ADGÂSU AHLÂM: Karışık rüyâlar. Tâbire değmeyen rüyâlar.
ADHÂ: Kurbanlar. Kuşluk vakti kesilen kurbanlar. Kuşluk vakti. (Bak: Îd)
ADHAM: Yoğun, kaba. * İri cüsseli adam.
ÂDÎ: Üstünlük farkı olmayan. Kıymetsiz. * Her zamanki. * Âd kavmine âid.
ADİD: Ağaç kesmek.
ADİD: Kesilmiş ağaç. * Tepesine el yetişen hurma ağacı.
ADİD: (Adide) Çok. Bir çok sayı. Çok şeyler. Müteaddid. Birinin dengi.
ADİD: Hasım. * Arkadaş. * Isırma. Bir ısırımlık lokma. (Bak: Adûd)
ÂDİH: Sihirbaz. * Soktuğu saat öldüren yılan.
ADİHE: Bühtan, yalan.
ÂDİL: (Âdile) Adâlet eden. Allah'ın emirlerini noksansız tatbik eden. Doğru. Doğruluk gösteren. Adâlet sahibi. (Bak: Adâlet)(Meselâ bir hükümdâr-ı âdil, ihkak-ı hak için mazlumların hakkını zâlimlerden almakla ve fakirleri kavilerin şerrinden muhafaza etmekle ve herkese müstahak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması; hükümdarlığın ve adaletin bir kaide-i esasiyesi olduğundan elbette Hâkim-i Hakim, Adl-i Âdil olan Zât-ı Hayy-ı Kayyumun bütün mahlukatına, hususan zihayatlara "hukuk-u hayat" tabir edilen şerait-i hayatiyeyi vermekle.. ve hayatlarını muhafaza için onlara cihazat ihsan etmekle ve zaifleri kavilerin şerrinden Rahimane himaye etmekle.. ve umum zihayatlarda bu dünyada ihkak-ı hak etmek nev'i tamamen; ve haksızlara ceza vermek nev'i ise, kısmen sırr-ı adâletin icrasından olmakla.. ve bilhassa Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşirde adalet-i ekberin tecellisinden hasıl olan ve tabirinde âciz olduğumuz şuunât-ı Rabbaniye ve maâni-i kudsiyedir ki, kâinatta bu faaliyet-i daimeyi iktiza ediyor. L.)
ÂDİLÂNE: Adalet sahibi bir adama yakışır surette.
ADİL: Eş, denk, akran, benzeri. Ölçüde, miktarda eşit olan.
ADÎM: Mâlik ve sahib olmayan. Yok olan. Birşeyi olmayan. Fakir.
ADÎM-ÜL İMKÂN: İmkânsız. Olamaz.
ADÎM-ÜN NAZÎR: Eşi, benzeri olmayan. Eşsiz. Benzersiz.
ÂDİN: Otlakta bulunan dişi deve.
ÂDİNE: Cuma günü.
ÂDİŞ: f. Ateş, nar.
ÂDİYAT: (Âdi. C.) Her zaman meydana gelen hârikulâde ve birer mu'cize-i kudret olmakla beraber, insanlarca alışılmış olduğundan kuymeti bilinmeyen hâdiseler. * Kıymetsiz şeyler. (Kur'an, âyetleriyle insanların nazarını me'lüfatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler, atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havârık-ul âdât mu'cizeleri o âdiyat içerisinde gösterir. M.N.)
ÂDİYÂT-I UMÛR: Günlük işler, her zamanki değersiz işler.
ÂDİYÂT: (Adiv. den ism-i faildir) Hızla koşmak, seyirtmek. (At, deve v.s. koşanların hepsine ıtlak olunabilir.) * Mc: Düşmanlık, zulüm. * Dâima muharebeye koşup hücum eden cemaat. * Uzaklık. (Kamus)
ÂDİYAT SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 100. suresinin ismi olup, Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
ÂDİYE: (C: Âdiyat) Gaza yolunda seğirten at.
ÂDİYEN: Her zamanki gibi. Adice. Fevkalâde olmayarak.
ÂDİYYE: İtiyad edilmiş. Alışılmış.
ÂDİYYET: Adilik. Aşağılık.
ADK: Vurmak, darp.
ADL: Hakkaniyet. Adâlet üzere oluş. Cevr ve zulüm etmeyip nefislerde ve akıllarda istikameti kaim ve mâlum olan emir ve hâleti icra etmek. Doğruluk. * Her şeyi yerli yerince yapmak, beraber etmek. * Meyletmek. (Bak: Adâlet)(Hem istidâd lisanıyla, ihtiyac-ı fıtri lisanıyla, ıztırar lisanıyla sual edilen ve istenilen herşeye daimi cevap vermek; nihayet derecede bir adl ü hikmeti gösteriyor. S.)
ADL-PENAH: Adâletin barındığı yer, adâlete sığınan kimse.
ADL: Mâni olmak. Men etmek.
ADLA': (Azla') (Dıl'. C.) Kaburgalar. * Mat : Geometrik şekillerin kenarları, sayı kökleri.
ADLÎ: Adâlete mensup, adâletle alâkalı, ilgili.* Sultan II. Bayezid'in şiirlerinde kullandığı mahlası.
ADLİYE: Mahkeme. Muhakeme işleriyle uğraşan daire. (Adliyede, adalet hakikatı ve müracaat eden herkesin hukukunu bilâ-tefrik muhafazaya, sırf hak namına çalışmak vazifesi hükmettiğine binaendir ki; İmam-ı Ali (RA), hilafeti zamanında bir yahudi ile beraber mahkemede oturup, muhakeme olmuşlar. Ş.)
ADM: Gazap etmek, öfkelenmek.
ADM: (C: İdâm) Yay tutamağı. * Deve kuyruğu. * Saban eğiği ki, ucunda demiri vardır. * Harman savurdukları yaba.
ADMER: Arslan. * Şedit, şiddetli. * Belâ. * Çirkin yüzlü şişman kadın.
ADN: Vatan tutmak ve mukim olmak. * Cennette bir makam adı. (Bak: Cennet)
ADRAHŞ: f. Yıldırım. * Gökgürültüsü. * Şimşek.
ADRAS: (Dırs. C.) Arka dişler, dişler.
ADREFUT: Kelerden büyük bir hayvan.
ADRENALİN: Fr. Tıb: Böbrek üstü salgısından çıkarılan bir hormon. Sentetik olarak da yapılır. Damar daraltmak ve kanamayı önlemekte kullanılır.
ADRENG: Fr. Keder, mihnet, sıkıntı.
ADRET: Kaşları olmayan kimse.
ADUB: Yardımcı.
ADUD: Pazı. Kolun omuzdan dirseğe kadar olan kısmı. * Mc: Yardımcı. İstinadgâh.
ADUD: Zalim. Iztırab veren. Hunhar. * Bir lokma. * Isırıcı köpek veya at. * Yavuz kişi. * Dar ve derin olan kuyu. (Bak: Adîd)
ADUDE: Yumuşaklık. Tazelik.
ADUDÎ: Pazı kemiği ile ilgili.
ADULÎ: Gemici, mellah.
ADÜVV: Düşman, hasım.
ADÜVV-İ CÂN: Can düşmanı.
ADÜVV-ÜD DİN: Din düşmanı.(Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâl'in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünudundan öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük âciz mahlukları, belki farz-ı muhal olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsaydınız arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şuvazlı nühasları size atabilirler, sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, o kanun ile öyleler bağlıdır, eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze çarpar, gülleler gibi küreniz misillü yıldızları üstünüze yağdırabilirler. S.)
ADÜVV-İ KADİM: Eski düşman.
ADV: Yelmek. Seğirtmek. * Hazırlamak.
ADVA: Hastalık başkasına bulaşmak.
ADVAN: Çok koşan kimse.
ADYA': Boynuzu ufak koyun. * Nebiyyi Zişân Aleyhisselam Efendimizin devesinin adı.
ADYE: Koğuculuk, dedikoduculuk. * Yalan söylemek. * Sövmek.
AGMAD: (Gımd. C.) Bıçak ve kılıç kınları.
ÂHÂD: Birler. Birden dokuza kadar olan sayılar.
ÂHÂD-I NÂS: Avam, halktan birisi.
AHAD: (Bak: Ehad)
AHADD: (Hadd. den) Pek keskin.
AHADÎ: Tek, yalnız. Birlere âid, birlere mensub.
AHADİD: Sopa ve kamçı gibi şeylerin vücudda bıraktığı izler. (Bak: Uhdud)
AHADÎ HADİS: Rivâyet eden bir veya iki koldan olan veya mütevatir mertebesinde olmayan hadis demetir. İştihar haddine yetişmeyen hadistir. Şartları tamam olursa zann-ı galib ifade eder, muktezası ile amel vâcib olur. (Muvazzah İlm-i Kelâm)
AHADİS: (Bak: Ehâdis)
AHADİYYET: (Bak: Ehadiyyet)
AHFAD: Torunlar. Hafidler. Evlâd oğulları. Yardımcılar.
AHKAD: (Hukd. C.) Kinler, garezler.
AHKÂM-I ADLİYE: Adaletle alâkalı hükümler, emirler. * Adliye nezaretinin eski ismi.
AHKAR-UL İBÂD: Kulların en hakiri.
AHMAS-ÜL KADEM: Ayak tabanı.
AHRAD: Pek tamahkâr cimri.
AHU-Yİ MÂDE: f. Dişi ceylan.
AHZAD: Eğrilip bükülen, esnek.
AKADEMİ: yun. Yüksek mekteb. * Âlimler, edebiyatçılar heyeti. * Eflatun'un vaktiyle talebesine ders verdiği yer. * Çıplak modelden yapılan insan resmi. * Belli bir ilmin gelişme ve ilerlemesini te'min maksadı ile müşterek tetebbularda veya serbest tedrisatta bulunan salâhiyetli kimseler topluluğu. (Huk. L.)
ÂKİLET-ÜL EKBÂD: Ciğerler yiyen kadın. * Uhud harbinde şehid olan Hz. Hamza'nın (R.A.) göğsünü yararak ciğerlerini yiyen Ebu Süfyanın karısı Hind.
AKL-I MAAD (MEAD): İrfan ve ilimle terbiye olan âhiretini düşünen akıl. Geleceği kavrayan akıl.
AKMADDE: Anatomi: Omuriliğin dış; beynin iç tabakasını meydana getiren sinir lifleri. Beyin hücrelerinin çoğunu, akmadde teşkil eder.
AKRAD: Emir, bey.
AKS-İ SADÂ: Sesin bir yere çarpıp geri gelmesi. Yankı. Çok evvelden söylenen bir hakikatın sonradan tekrar edilmesi.
AKSÂ-YI BİLÂD: Bir memleketin sınır bölgeleri, hudut beldeleri.
AKSAD: Kırık şey.
ALÂKADAR: Alâkalı, münâsebetdar.
ALÂ-KADR-İL-İMKAN: Olabildiği kadar. İmkânı nisbetinde.
ALÂ-KADR-İL-İSTİTAA: Elden geldiği kadar, güç yettiği nisbetinde.
ALÂ-KADR-İT-TAKA: Güç yettiği kadar.
ALÂ-RUUS-İLEŞHAD: Aleme karşı. Herkesin gözü önünde. Halkın önünde.
ÂLÂT-I RASADİYYE: Meteoroloji ve astronomi araştırmalarında kullanılan âlet ve cihazlar.
ALE-L-ADE: Adet olduğu üzere. * Bayağı, basbayağı.
ALE-L-HADİSE: Gölge hâdise. (fr. epiphenomene)
ALE-L-İNFİRAD: Ferd olarak. Birer birer.
ÂLEM-İ KEVN Ü FESAD: Cismani âlem. Bir taraftan vücuda gelip, diğer taraftan da harab olan fâni âlem.
ÂLEM-İ ŞAHADET: Şahâdet âlemi. Bu dünya. Cenâb-ı Hakkın âyetlerine ve emirlerine imân edenlerin, hakka, hakikate şahadette bulundukları ve Allah'a itaat ve ibadetle mükellef oldukları dünya âlemi.(Âlem-i şahadet, avâlim-i guyub üstünde tenteneli bir perdedir. M.)
ÂLİ-KADR: Çok takdir edilen. Yüksek değer sahibi. Kadr ü kıymeti yüksek. * Meşhur bir çeşit lale.
ÂLİM-ÜL-GAYB VE-Ş-ŞEHÂDE: Görüleni ve görülmeyeni bilen. Allah.
ÂMÂDE: f. Hazırlanmış, hazır.
ÂMÂDE-GÎ: f. Hazırlık, âmâdelik.
AMUCAZADE: f. Amca oğlu.
ANÂDİL: (Andelib. C.) Bülbüller.
ARADÎN: (Bak: Eradîn)
ARÂZİ-İ MUKADDESE: Mukaddes yerler. Kudsi topraklar.
ARMADOR: İtl. Direk, seren, ip ve yelken gibi şeylerle gemiyi donatan usta.
ARRADE: (C: Arrâdât) Küçük bir çeşit mancınık ki, hareket eden tekerlek üzerine konurdu. * Dişi çekirge.
ARŞ-I EHADİYET: Allahın ehadiyet tecellisinin arşı ve âlemi. Allahın, ehadiyet tecellisini gösteren âlem.
ARZ-I MUKADDES: Kudsi, mübarek yer. Eski peygamberlerin çok eseri bulunan Kudüs, Filistin. (Arz-ı mukaddes: Temiz yer (arz-ı mutahher) ve mübarek yer demektir ki, Beyt-i Makdis'in bulunduğu yerdir. Vaktiyle birçok enbiyanın makarrı olduğundan böyle tesmiye olunmuştur. Bir rivayete göre İbrahim (A.S.) Lübnan Dağına çıktığı zaman, Allah Teâlâ: "Bak, gözün nereye kadar yetişirse orası mukaddestir ve zürriyetine mirastır." buyurmuştur. Bunun tâyin ve tahdidinde tur yani cebel ve havalisi denilmiş. Dimeşk, Filistin ve Ürdün'ün bir kısmı denilmiş, Arz-ı Şam da denilmiştir. Hz. Musa, Mısır'dan çıktıktan sonra Şamda iskân vadedildiği ve Beni İsrâil'in buna Arz-ı Mevaid dedikleri de söylenmiştir. E.T.)
ÂSAD: (Esed. C.) Esedler, arslanlar.
ASFAD: (Safed. C.) Suçluların el ve ayaklarına takılan kelepçeler.
ASİL-ZADE: f. Sülâlesi ve ailesi görgülü, temiz ve asil olan.
ASİL-ZÂDEGÂN: (Asil-zâde. C.) Asilzâdeler, soylu kişiler.
ASLÂD: Sert, katı ve düz. (Çakmak taşı hakkında). Ateşsiz. * Cimri, hasis, pinti.
ASR-I SAÂDET: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) peygamber olarak dünyada bulunduğu devir. (Bu sıdk ve kizb; küfür ve iman kadar birbirinden uzak. Asr-ı Saadet'te sıdk vâsıtasıyla Muhammed'in (A.S.M.) âlâ-yı illiyyine çıkması ve o sıdk anahtarıyla hakaik-ı imaniye ve hakaik-ı kâinat hazinesi açılması sırrıyla, içtimaiyat-ı beşeriye çarşısında sıdk, en revaçlı bir mal ve satın alınacak en kıymetli bir meta' hükmüne geçmiş. Ve kizb vasıtasıyla Müseylime-i Kezzâbın emsâli, esfel-i sâfiline sukut etmiş. Ve kizb o zamanda küfriyat ve hurafatın anahtarı olduğunu o inkılâb-ı azîm gösterdiğinden, kâinat çarşısında en fena, en pis bir mal olup; o malı satın almak değil; herkes nefret etmesi hükmüne geçen kizb ve yalana, elbette o inkılâb-ı azîmin saff-ı evveli olan ve fıtratlarında en revaçlı ve medâr-ı iftihar şeyleri almak ve en kıymetli ve revaçlı mallara müşteri olmak fıtratında bulunan Sahabeler; elbette şüphesiz bilerek ellerini yalana uzatmazlar. Kizb ile kendilerini mülevves etmezler. Müseylime-i Kezzâb'a kendilerini benzetemezler. Belki, bütün kuvvetleriyle ve meyl-i fıtriyeleriyle en revaçlı mal ve en kıymettar meta' ve hakikatların anahtarı Muhammed'in (A.S.M.) âlâ-yı illiyyîne çıkmasının basamağı olan sıdk ve doğruluğa müşteri olup, mümkün olduğu kadar sıdktan ayrılmamağa çalıştıklarından, ilm-i Hadisce ve ulema-i şeriat içinde bir kaide-i mukarrere olan "Sahabeler, daima doğru söylerler. Onlardaki rivâyet, tezkiyeye muhtaç değil. Peygamberden (A.S.M.) rivayet ettikleri Hadisler bütün sahihtir." diye ehl-i şeriat ve ehl-i hadisin ittifakına kat'î hüccet bu mezkûr hakikattır. H.)
ASTÂNE-İ SAÂDET: Saadet eşiği. Sultan sarayı, İstanbul.
ASVAD: (C.: Asâvid) Büyük emir.
ATAD: İşe yarayan âletlerin takımı. * Büyük kadeh. * Hazırlık.
ATEH KABL-EL MİÂD: Erken bunama.
ATVAD: (Tavd. C.) Dağlar.
AVAD: Ud çalan kimse.
AVADANCI: Tar: Osmanlı sarayında bir hademe sınıfı.
AVADİ: (Adiye. C.) Zulmedenler, zâlimler.
AVRUPAZÂDE: f. Avrupa'dan doğan. Avrupa te'siri ile olan. Avrupalıyı taklid eden.
A'YAD: (İd. C.) Bayramlar.
AYB-I HÂDİS: Huk: Satılan eşya müşteri elinde iken ârız olan ayıb. (Müşterinin satın aldığı kumaşı kesip biçmesiyle meydana gelen hâl gibi)
AYİNE-İ EHADİYET: Ehadiyetin ayinesi. Cenab-ı Hakk'ın ekser isimlerinin tecellisine mazhar olan şey.(Hayat birşeye girdiği vakit, o cesedi bir âlem hükmüne getirir; cüz ise küll gibi, cüz'iye dahi külli gibi bir câmiiyyet verir. Evet hayatın öyle bir câmiiyyeti var; âdeta umum kâinata tecelli eden ekser Esmâ-i Hüsnayı kendinde gösteren bir câmi âyine-i ehadiyettir. Bir cisme hayat girdiği vakit, küçük bir âlem hükmüne getirir, âdeta kâinat şeceresinin bir nevi fihristesini taşıyan bir nevi çekirdeği hükmüne geçiyor. Nasıl ki, bir çekirdek, onun ağacını yapabilen bir kudretin eseri olabilir; öyle de: En küçük bir zihayatı halkeden, elbette umum kâinatın Hâlıkıdır. L.)
AZAD: f. Serbest. Hür. Kimseye bağlı olmayan. Kölelikten kurtulmuş olan. * Dünya alâkasından kesilmiş. * Serbest fikirli.
AZAD: Kısa ve sık olarak dikilmiş.
AZADE: f. Bağlardan kurtulmuş. Serbest. Kayıtsız. Hür. Sâlim. Müberrâ.
AZADE-DİL: f. Gönlü bir şeye bağlı olmayan.
AZADE-GÂN: f. (Azâde. C.) Azadeler. Bağımsız, serbest ve hür olanlar.
AZADE-GÎ: f. Hürlük, âzâdelik, serbestlik.
AZADE-HÂTIR: f. Başı dinç, gönlü hoş olan.
AZADE-HAYAT: f. Hayattan kurtulmuş. Ölmüş.
AZADE-SER: Başı boş. Hür.
AZADÎ: Serbestlik. Hürriyet. * şükür.
AZDAD: (Bak: Ezdâd)
AZM-İ ADESÎ: Tıb: Mercimek kemiği.
AZM-İ ADUD: Tıb: Pazı kemiği.
ÂDEM-KÜŞ: f. Adam öldüren, katil.
ADRAHŞ: f. Yıldırım. * Gökgürültüsü. * Şimşek.
BAAD: Helâk olmak.
BÂB-I SAADET: Saadet kapısı. * Sultanın sarayı. * İstanbul şehri.
BÂD: f. Yel. Rüzgâr. Soluk. Nefes.
BÂD-I BERÎN: Sabah rüzgârı. * Lâtif hava.
BÂD-I CEM: Hz. Süleyman Peygamberin hükmettiği yel, rüzgar.
BÂD-I CENUBÎ: Güney rüzgârı.
BÂD-I HAZÂN: Sonbahar rüzgârı.
BÂD-I HEVÂ: Hevâ ve heves. Eğlence. Bedava. Boş.
BÂD-I PÜRGÛ: Devamlı sesler çıkaran, ıslık çalan rüzgar.
BÂD-I SABÂ: Baharda esen hafif ve hoş rüzgar, seher yeli.
BÂD-I SEMÛM: Çölde, sıcakta gündüz esen sıcak yel. Sam yeli. Zehirli rüzgâr.
BÂD-I SUBH: Sabah rüzgârı.
BÂD-I ŞİMALÎ: f. Kuzey rüzgârı. * Nefes, soluk. * Ah sesi, ah çekme. * Allah'ın inâyeti. * Medih. * Söz. * Büyüklük taslama, kibirlilik. * şarap.
BÂD-I TECELLİ: Tecelli rüzgârı. * Kader.
BÂDÎ: Rüzgâra ait. * Muvakkat. Geçici.
BÂD: f. "Olsun, ola, olaydı" mânasına gelir ve kelimelerin sonuna getirilir. Meselâ: Aferin bâd $ : Aferin olsun. Çok yaşa. Afiyet bâd $ : Afiyet olsun.
BAD': Kesmek. Yarmak. * Suya kanmak.
BAD'A: (C.: Bida') Et parçası.
BA-DAD: f. Adaletli, âdil, sâdık, doğru.
BADAM: f. Badem.
BADAME: f. İpek kurdu. * Zincir halkası. * Et beni. * Nazarlık. * Süslü şey. * Eski hırka.
BADAŞ: f. Mükâfat.
BAD-BAN: f. Yelken. * Gemi sereni.
BAD-BAZ: f. Yelpaze.
BAD-BEDEST: f. Elinde avucunda birşey bulunmayan. İflas etmiş.
BAD-BER: f. Uçurtma. * Daima kendini methettiği halde elinden bir iş gelmiyen kimse.
BAD-BİZ: f. Yelpaze.
BADD: Az az akmak. * Nazik deri.
BAD-DAR: f. Mağrur, kibirli. * Divane, deli. * İri vücut, şişman. * Hiç bir işle alâkası bulunmayan kişi.
BÂDE: f. şarap, içki. Kadeh. (İçkinin her çeşiti haramdır, büyük günahtır. İnsan sağlığına zararları ilmî bir gerçektir. Aile, cemiyet hayatı ve ahlâk için de yıkıcıdır. İçkiden ve içenlerden uzak durmak gerekir.)
BÂDE-İ İKBAL: İkbal şarabı. Yüksek mevkide bulunmanın verdiği geçici neşe ve keyif.
BAD-EFRA(H): f. Mücazât, ceza. * Bir çeşit fırıldak.
BÂDEKEŞ: İçki içen.
BA'DEL MİLAD: (Ba'de-l milâd) Milâddan sonra. Tarih başlangıcı kabul ettikleri seneden sonra.
BADEMCİK: Tıb: Boğazın iki tarafında, badem biçimindeki bezler.
BADEN: Semiz, iri gövdeli kimse.
BAD-GÂN: f. Bekçi, gözetici, gözeten. * Hazinedar.
BAD-GÂNE: f. Kafesli pencere.
BAD-GERD: f. Kasırga.
BAD-GÎR: f. Vantilatör. * Baca. * Semaver ve nargilenin başlığı.
BAD-HERZE: f. Büyü, sihirbazlık. * Letâfet, güzellik.
BADİ': Deniz içinde olan ada. * Et. * Deri.
BADİ: f. Geçici. * Havaya veya rüzgâra âit.
BADİ: Sebeb. İllet. Mûcib. Vesile. * Zâhir ve âşikâr olan. * Halkeden. Hâlık. Yaratan.
BADİA: Derisini ve etini yarıp kanatmış olan, fakat kanı çıkmayıp akmayan baş yarası.
BADİH: (Bâdihe) Beklenmedik ziyaret. * Erkek ziyaretçi. * Birden bire gelen ilham. * Ansızın, âniden.
BADİLE: (C.: Bâdil) Koltukla meme arasında olan et.
BADİN: Şişman, bedeni büyük, iri vücutlu.
BADİNC: f. Hindistan cevizi.
BADİNCAN: f. Patlıcan.
BADİR: Hemen yapmak isteyen. * Birdenbire vuku bulan. * Dolunay. * Büyümüş (çocuk). * Olgun (meyva).
BADİRE: Birdenbire meydana gelen hâl. Felâket. Musibet. * Kabahat. * Birden, zahmetsizce söylenen söz. * Kılıcın, namlunun veya her çeşit nebatın ucu. * Zor geçit.
BÂDİYE: f. Kır. Ova. * Sahrâ. Çöl.
BÂDİYET-ÜŞ-ŞAM: Fırat ve Dicle nehirlerinin birleşip denize döküldükleri yerden, batıya doğru uzanan çöl.
BADK: Tükürmek.
BAD-NÜMA: f. Rüzgârın esme istikametini gösteren âlet. * Fırıldak.
BAD-PA(Y): f. Ayağı çabuk olan (at ve sâire).
BAD-PER: f. Kağıttan yapılmış olan uçurtma. * Hodbin, kendini beğenen ve öven kimse. * Kamçı topacı.
BAD-PEYMA: f. Başıboş, boş gezen, âvâre, serseri.
BAD-REFTAR: f. Rüzgâr gibi hızlı yürüyen. Çabuk ve hızlı koşan, sür'atli.
BAD-SENE: f. Kibirli, mağrur. Büyüklük taslıyan. * Kötü niyetli.
BAD-SER: f. Mağrur, kibirli. * Serkeş, isyânkar, âsi. * Taassub ehli, mutaassıb.
BAD-SEYR: f. Hızlı yürüyen, rüzgâr gibi koşan, ayağına çabuk.
BAD-SÜVAR: f. Koşu atı, hızlı yürüyen at. * Hızlı giden atlı.
BAD-ZEHR: f. Panzehir.
BAD-ZEN: f. Yelpâze.
BAĞDADÎ: Bağdad şehrine mensub. Bağdad ahalisinden olan. Bağdadlı. * Dar, ensiz tahta pervazlarından yapılmış ve üstü sıvanmış bölme veya tavan.
BAHADIR: f. Kahraman. Cesur. Yiğit. Dilâver.
BAHADIRANE: f. Yiğitçesine, kahramana yakışır surette.
BAHADIRÎ: f. Yiğitlik, bahadırlık, kahramanlık.
BAHT-I BÎDÂD: Kötü şans, insafsız tâlih.
BÂLÂDEST: f. Galip, eli üstün.
BÂLÂDESTÎ: f. El üstünlüğü, galibiyet. * Zulüm.
BAMDAD(AN): f. Sabah, sabahleyin, seher vakti. Tan yeri.
BAMDADÎ: f. Seher vakti, erken.
BAST-I MUKADDEMAT: Asıl maksada girmeden önce bir şeyler söyleme.
BEDÂD: Gözükme, zahir olmak. * Sayış, sayma. * Fırka. * Savaşacak akran. * Nasib, hisse, pay.
BEDÂDÂN: Eyerin iki yanı.
BEDNİHAD: f. Kötü huylu.
BELAD(E): Kötü kimse. Müzevir, günahkâr. Fena ve kötü şey.
BELADET: Ahmaklık, sersemlik, kalınkafalılık. Budalalık.
BELADİR: f. Kadınların kullandıkları altun, gümüş, zümrüt, yakut, elmas gibi süs eşyası. * Belâyı def etmek için verilen sadaka.
BELYAD: f. Nakışsız, sade kostüm.
BENADIK: (Bunduk. C.) Yuvarlak kurşunlar. * Fındıklar.
BENADİR: (Bender. C.) Ticaret yerleri. Ticareti işlek limanlar.
BENÂT-ÜS SADR: Endişe. * Hayal. * Kederler.
BENDE-ZADE: f. Köle çocuğu. * Mc: Çocuğunu onun kölesi yerinde tutup mütevâzi muâmelede bulunan.
BENÎ ÂDEM: Âdem oğlu. İnsan. Âdem oğulları.
BERBAD: f. Harap. Kötü. Virâne. Bozuk. Perişan. Telef ve helâk olmuş.
BERMURAD: f. Emeline kavuşan, arzusu yerine gelen, dileğine eren.
BERMU'TAD: f. Her zamanki gibi. Âdet olduğu üzere, alışıldığı gibi.
BERRADE: Suyu soğutmaya ait kap, buzdolabı, karlık. * Bardak asacak yer.
BER-VECH-İ MÛTAD: f. Adet olduğu gibi.
BEVADİ: (Bâdiye. C.) Bâdiyeler, sahralar, çöller.
BEVADİR: (Bâdire. C.) Bâdireler, olagelen hâdiseler.
BEYAD: Mahvolma, yok olma, hiç olma.
BEYADIKA: (Beyâzıka) (Beydak ve Beyzak. C.) Küçük yapılı, bodur boylu ve çabuk yürüşlü adamlar, paytaklar. * Satranç oyununda paytaklar, piyadeler.
BEYADİR: Harmanlar.
BEYYİNE-İ ÂDİLE: Huk: Adaletli kimselerin şehadetleri.
BEYZADE: Osmanlı Sultanlarının oğulları. * Bey oğlu. Babası reis veya âmir olan. * Soylu, asil, necib.
BEZADÎ: Mavimsi bir cins değerli taş. Küçük yakut.
BIDADA: Derinin nazik ve yumuşak olması.
BÎ-ADD: Sayısız.
BÎ-ADİL: Eşsiz. Eşi olmayan.
BÎ-BÜNYAD: f. Esassız, temelsiz.
BİCAD: Hz. Abdullah'ın lâkabı. * Çizgili olarak yol yol dokunmuş aba, kilim, halı.
BİCAD: f. Yakuttan daha az değerli kırmızı bir taş. * Kırmızı dudak.
BİCADE: Alaca boncuk.
BÎ-DAD: Zâlimlik. Zulüm. İşkence. Adaletsizlik.Ne mümkün zulm ile bî-dâd ile imhâ-yı hakikat.Çalış, kalbi kaldır muktedirsen âdemiyyetten.
BÎ-DADGER: f. Gaddar, zâlim, hain.
BÎ-DADGERÎ: f. Gaddarlık, hainlik, zâlimlik.
BÎ-DADÎ: Adaletsizlik. Zâlimlik.
BİHASEB-İL ÂDE: Âdet kabilinden, âdet kabul ederek.
BÎ-İDAD: Sayısız. * Eşsiz, benzersiz. * Denksiz.
BİLÂ-ADDİN: f. Sayısız. Adetsiz.
BİLÂD: (Belde. C.) Beldeler. Diyarlar. Memleketler. Şehirler.
BİLÂD-I ÂMİRE: İmar edilmiş, yapılmış beldeler. * Devlet idaresindeki yerler.
BİLÂD-I CESİME: Büyük ülkeler.
BİLÂD-I SELÂSE: Eskiden İstanbul, Edirne ve Bursa'nın üçüne birden verilen isim.
BİLADE: f. Müzevvir, fâsid, fesatçı, ispiyon eden.
BİLHADS: Hads ile. Son derece bir sür'at-i intikal ile. (Bak: Hads)
BİLHADSİSSÂDIK: Doğru bir hads ile. (Bak: Hads)
BİNT-İ MEHAD: İki yaşına girmiş olan dişi deve.
BİRAD: f. İhtiyar, pir. Dermansız, güçsüz kimse.
BİRADER: (Berâder) f. Kardeş.
BİRADER-İ MANEVÎ: Din veya âhiret kardeşi.
BİRADER-İ RIDAÎ: Süt kardeşi.
BİRADERANE: f. Dostça, kardeşçe.
BİRADERÎ: f. Kardeşle ilgili. Kardeşlik.
BİRADERZADE: f. Kardeş oğlu. (Yeğen: Kızkardeşin oğludur.)
BÜDAD: Nasip, hisse, pay. * Nihayet, son.
BÜNDAD: f. Temel. Binanın esası. * Destek, payanda. Duvar, set.
BÜNLAD: f. Destek, payanda, duvar, set. * Temel. Esas, bina.
BÜNYAD: f. Temel, esas. Yapı, binâ.
BÜRAD: Soğuk.
BÜRADE: Eğeden çıkan talaş ki, "bürâde-i zeheb, bürâde-i fizza ve bürâde-i hadid" denir.
BADAŞ: f. Mükâfat.
CAADET: Etli, semiz ve kıllı kişi. * Su kenarında biter bir ot. * Bir kabile adı.
CAADET: Kıvırcıklık.
CADD: (Câdde) Ciddi, çalışkan, azimli.CA'D : Kıvırcık saç, şa're.
CADDE: Geniş, işlek, büyük yol. Anayol. şah-rah.
CADDE-İ KÜBRA: Büyük cadde. * Mc: En selâmetli yol. Kur'an yolu. Sahabe ve Peygamber vârisi olan büyük zatların, müçtehidlerin yolu.
CADI: Avrupa'da putperestlik çağından beri gelen bir inanca göre, şeytanın gücünü kullanarak büyü yolu ile insanlara kötülük eden, felâketler getiren kadın. Bu bâtıl inanç yüzünden birçok yaşlı masum kadın, cadı diye Hristiyanların kurduğu Engizisyon mahkemeleri kararıyla yakılmıştır.
CADİ: f. Safran.
CADİ: (C. Cüdât) Sâil, dilenci.
CADİB(E): Kusur görücü. Başkalarının noksan taraflarını gören.
CADİL: Gürbüz, kuvvetli, kavi, metin.
CADİS(E): Viran, harap, yıkık. * Çorak, kurak, işlenmemiş, ekilmemiş toprak, gelir getirmeyen boş arazi.
CADU: f. Büyücü, cadı. * Hortlak, gulyabani. * Acuze, çirkin kocakarı. * Çok güzel söz.
CADU-FENN: f. Büyücü, sihirbaz.
CADU-GER: f. Büyücü, sihirbaz.
CADU-SUHEN: f. Sihirlercesine söz söyleyen.CA'F : Atmak, yere vurmak.
CA'FER-İ SÂDIK: (Bak: İmam-ı Cafer-i Sâdık)CA'FERİYYE : Caferî tarikatı.
CANDADE: f. Bir şeye candan bağlanmış. Can vermiş, candan bağlanan.
CEHAD: Sağlam, katı yer.
CEHAD: Nimet az olmak. * Ot uzamayıp kalmak. * Su az olmak.
CEHADET: Tezlik, acelecilik.
CEL'AD: Yoğun gövdeli şişman, kaba kimse.
CELADET: Yiğitlik. Bahadırlık. Kuvvet ve şiddetlilik. Muhkemlik. Salâbet, metânet.
CELLAD: İdama mahkûm olanları idam etmeğe vazifeli olan adam. * Mc: Merhametsiz.
CEMAAT-İ HADEME-İ EHL-İ HİREF: Tar: Saray işlerini yapmakla vazifelendirilmiş sanatkârlar zümresi.
CEMAD: Cansız ve kurumuş olmak. * Yağmur yağmayan yer. * Sütü olmayan deve. * Donmuş, katı cisim.
CEMADAT: Katı cisimler, cansızlar.
CEMADÎ: f. Ruhu olmayan, cansız madde. Câmid cisim.
CEM-İ EZDAD: Birbirine zıd şeylerin bir arada bulunması.
CEMR-ÜL GADA: Ateşi çok devam eden ağacın ateşinin koru.
CENADİF: Şişman, kısa boylu kimse.
CENNÂT-I ADN: Adn cennetleri. Hulûd üzere ikamet ve temekkün edilen cennetler. (Kamus Tercümesi.)
CERAD: Çekirge. * Mc: Yağmacılar gürûhu.
CERADE: (C.: Cerâd) Çekirge.
CERİDE-İ HAVÂDİS: 1840'da Çörçil ismindeki bir İngiliz tarafından çıkarılan ilk hususî gazete.
CEVAD: (Cevvad) Çok çok ihsan eden. Çok cömert.
CEVADD: (Câdde. C.) Caddeler, büyük ve işler yollar, tarikler.
CEVVAD: (Bak: Cevâd)
CEYVAD: f. İttika', günahtan sakınma.
CİDAD: Hurma kesecek vakit.
CİHAD: (Cehd. den) Düşman ile muharebe. İlim ve imanla, sözle, fiile, mal ve canla bütün kuvvetini sarf etmek. Allah (C.C.) yolunda muharebe. Din için çalışmak. Erkân-ı imâniye ve esasât-ı diniyeyi muhafaza ve imânı takviye için cehd ve gayret etmek. Şeriat-ı Garrâ'nın ahkâmını muhafaza, Kelimetullah'ı i'lâ, küfr-ü mutlakın ve küffarın (süfyan ve deccalın) fitnelerini def ile hâkimiyet-i Hakkı te'min eylemek. (Bu mücahede, zamanımızda kılıçla değildir. Kılıçla olan cihad, din hükümlerinin câri olduğu dar-ı İslâmın hâricinde yapılabilir. Bununla berâber bu mezkur maddî ve mânevî cihad, değişen şartlara bağlıdır.)Kur'an-ı Kerim'de 9. sûrenin 24. âyetinin çok kısa bir meâli şöyledir:"De ki: Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, zevceleriniz, akraba ve kabileniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve hoşunuza giden meskenleriniz, evleriniz size Allah ve Resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise, artık Allahın emri (lâyık olduğunuz cezası ve felâketi) gelinceye kadar bekleyin. Allah öyle fâsıklar güruhunu hidâyete erdirmez."Cihada dair pekçok âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler vardır.(Cihâd-ı diniye farzdır; bu zamanda muzaaf farz-ı ayndır. M.)(Cihad, mertebe-i şehadetin merdivenidir. Lemeât.)(Bütün ümmet için ve bilhassa, İslâm ve Kur'an hizmetinde fedakâr ve sebatkâr çalışan mücâhidler için dâima tazeliğini koruyan Tebük Seferindeki bir hâdiseyi, bazı kısımlarını aynen alıyoruz.Bu hâdisede, çok çeşitli ders ve ibretler vardır. Ezcümle: Maddi ve manevi cihadda, bir tekâsül ve ihmâlin bilhassa kendi şahsi hayatına temâyül gösterip özürsüz olarak cihaddan geri kalmakla, mücâhid cemaatin cihad ruhuna ve fedakârâne sebatına fütur getirmek ve kuvve-i mâneviyeyi kırmağa sebep olmak gibi büyük mes'uliyetler bulunduğundan, cihad ruhuna zararlı düşen bu gibi fiil ve hareketler, cemaatça ve bilhassa ileri gelen kimseler tarafından takbih edilerek, bu tarz hissiyatların inkişafına meydan vermemek.Hem ihlâs ile ve sadece Allah rızası için çalışmanın şiddetli imtihanlarından geçmekle azami sadakat dersini vermek gibi ehemmiyetli çok hikmetleri ihtivâ eder:(...Resulullah ile müslümanlar, gaza hazırlığıyla meşgul oldular. Ben de onlarla beraber yola hazırlanmak için sabahleyin evden çıkıp dolaşırdım. Hiçbir iş görmeden akşam üzeri döner gelirdim. Ve kendi kendime: "Hazırlanmağa kudretim, vaktim müsaittir." derdim. Bu ihmâlcilik bende durmayıp devam etmişti.Resulüllah gazaya gittikten sonra çarşıya, pazara çıktığım ve halk arasında dolaştığım sıra beni en fazla mahzun ve mükedder eden bir şey vardı. O da halk arasında (imanı yerinde, vücudu zinde kimse) görmemekliğim; ancak ya nasiyesine nifak damgası vurulmuş kimselerden bir kişi yahut da mâlül olup da Allah Teâlâ'nın mazur gördüğü bir mü'min görürdüm.Sonra Resulüllah bir sabah Medine'ye teşrif buyurdu. Resulüllah bir seferden geldiğinde ilk iş olarak mescide girmek ve orada iki rekât namaz kılmak, sonra halkın: Hoş geldiniz temennilerini kabul etmek için oturmak itiyadında idi. Bu defa da bu âdetini yerine getirip mescidde oturunca Tebük Seferi'ne gitmeyip arda kalanlar Resulüllah'a gelerek özür dilemeye ve yemin ile özürlerini te'yid etmeğe başladılar. Bunlar seksen kadar er kişiydiler. Resulüllah bunların hallerine göre özürlerini ve biatlerini kabul ve onlar için istiğfar buyurdu. Ve bunların iç yüzünü ve hakikatını Allah Tealâ'ya havale eyledi. Bu arada ben de huzura geldim. Ve Resulüllah'a selâm verince gazablı bir tebessümle gülümsedi. Sonra bana: Gel dedi. Ben de yürüyüp vardım, tâ önünde oturdum. Bana: "Seni nasıl bir mâni geri bıraktı? Sen Akabe'de arkana biat almış değil mi idin?" buyurdu. Ben de şöyle cevap verdim: "Evet, vallahi, Ya Resulüllah! Size nusret etmeğe söz verdim. Vallahi benim seferden tahallüfüm hakkında arzedecek hiç özrüm yoktur. Vallahi ben sizden geri kaldığım zamanki kadar hiçbir vakit daha kuvvetli ve daha suhûletli değildim." Bu maruzatım üzerine Resulüllah (A.S.M.) "Hakikaten bu, doğru söyledi. Ey Ka'b! Haydi kalk; Allah hakkında hükmedinceye kadar bekle!" buyurdu.Resulüllah, kendisinden seferde geri kalanlardan bizim işte şu üçümüzle konuşmaktan müslümanları nehyetti. Halk da bizden çekindiler ve bize yüzlerini ekşittiler. Hatta bana yeryüzü yabancılaştı, bu hakidan benim bildiğim toprak değildi. Bu hâl üzere elli gün kaldık. İki arkadaşım halktan çekildiler ve evlerinde oturup ağlamakla vakit geçirdiler. Fakat, ben onların daha genci ve daha salâbetlisi idim. Bu cihetle ben evimden çıkardım. Ve mescide gidip müslümanlarla beraber namazda hazır bulunurdum. Ve sokaklarda, çarşıda dolaşırdım. Halbuki hiçbir kimse bana söz söylemezdi. Namazdan sonra Resulüllah'ın meclisine varır ve kendine selâm verirdim. Ve içimden: Acaba Resulüllah selâmıma mukabele ederek dudaklarını oynattı mı, yoksa oynatmadı mı? derdim. Sonra namazı Resulüllah'ın yakınında kılardım da gizlice onu gözetlerdim. Namazıma yöneldiğim sıra o bana doğru dönerdi. Fakat ben onun tarafına bakınca da yüzünü çevirirdi. Nihayet halkın cefasından ıztırab çektiğim bu hâl uzayınca bir gün gittim. Tâ Ebu Katâde'nin bahçe duvarından aştım. Ebu Katâde, amcam oğlu ve halk arasında beni en çok seven bir zat idi. Vardım, ona selâm verdim. Vallahi selâmımı almadı. Ben: "Ey Ebu Katâde! Allah adına and vererek sana sorarım: Benim Allah'ı ve Resulüllah'ı sevdiğimi bilir misin?" dedim. Sustu, cevap vermedi. Tekrar and verdim. Allah aşkına sordum. Yine sükut etti. Üçüncü bir daha Allah adına and verdim. Bu defa: "Allah ve Resulü daha iyi bilir!" dedi. Bunun üzerine gözlerimden yaş boşandı. Artık döndüm, duvardan aştım.Kâ'b bin Mâlik rivayetine devam ederek der ki: Birgün Medine çarşısında gidiyordum. Medine'ye zahire satmağa gelen Şam ahalisinden nebeti bir fellâh, bir ekinci: "Ka'b bin Malik'i bulmağa bana kim delâlet eder?" diye soruyordu. Bunun üzerine halk ona beni göstermeğe başladılar. Nihayet nebeti kişi bana geldi. Ve Gassan Meliki'nden bir mektup verdi. Bakınca: (Emma ba'dü) den sonra bu mektupta şöyle yazıldığını gördüm: Haber aldığıma göre sahibin (Peygamber), sana cefa ve eza ediyormuş. Allah seni hakaret görecek ve hakkın zayi olacak bir mevkide tahkir ve tezlil için yaratmamıştır. Orada durma, bize gel! Sana şânına lâyık bir surette hürmet ve ihsanda bulunuruz. Bu mektubu okuyunca, bu da öbürüsü gibi bir belâdır, dedim. Hemen bu sayfayı ocağa attım, ocakta yaktım.Nihayet bu elemli elli günden kırk günü geçtiğinde bir gün baktım ki Resulüllah'ın gönderdiği bir zat, (Huzeyme bin Sâbit) bana geliyor. Huzeyme gelip, bana: "Resülullah sana kadınından ayrılmanı emrediyor!" dedi. Ben de: "Kadınımı boşayacak mıyım, yoksa ne yapacağım?" dedim. O da: "Hayır, boşama, yalnız ondan ayrı bulun, kadınına yaklaşma." dedi.Resulüllah, Huzeyme ile iki arkadaşım Murar ile Hilâl'e de bunun gibi emir göndermişti. Bu emir üzerine kadınıma, haydi ehline (baban ailesi yanına) git, Allah bu iş hakkında hükmedinceye kadar, onların yanında bulun! dedim.Bundan sonra on gün daha durdum. Tâ ki Resulüllah'ın bizimle halkı görüşmekten menettiği tarihten itibaren elli günümüz dolmuştu. Vakta ki ellinci günün sabahında sabah namazını kıldım. Ve evlerimizden birinin damı üzerinde bulunuyordum. Öyle bir hâlde bulunuyordum ki, Allah Telâlanın (Tevbe sûresinde) zikrettiği vechile hayatım bana güçleşmişti. Ve yeryüzü bütün genişliği ile başıma dar gelmişti. İşte bu sırada Sili dağı üzerinde en yüksek sesiyle: "Ey Ka'b bin Mâlik, müjde!." diye olanca kuvvetiyle bağıran birisinin sesini işittim. Hemen secdeye kapandım. Ve anladım ki darlık gitmiş, genişlik gelmiştir. Ve Resulüllah sabah namazını kıldığı zaman Allah'ın bizim üzerimize tevbesini (nedametlerimizin kabulünü) ilân etmiştir de, halk bize müjdelemeğe koşmuştur. Arkadaşlarım tarafına da bir takım müjdeciler gitmişlerdi. Bana da bir kişi (Zübeyr bin Avvam) müjdelemek üzere atını sürmüştü. Ve Eslem kabilesinden bir müjdeci (Hamza bin Amr) da koşup Sili dağının üstüne çıkmıştı. Bunun sesi attan sür'atli idi. Sevimli sesini işittiğim bu müjdeci bana gelince üzerimdeki iki kat elbisemi hemen çıkarıp müjdelik olarak ona giydirdim. Vallahi o gün bundan başka elbisem yoktu. (Ebu Katade'den) iğreti iki kat elbise alıp giydim. Hemen Resulüllah'a (A.S.M.) koştum. Ashab, beni takım takım karşıladılar. Tevbemin kabulünü (günahtan beraatimi) tebrik ediyorlar ve: Allahın, tevbeni kabul buyurması sana kutlu olsun! diyorlardı.Ka'b rivayetine devam ederek der ki: Nihayet mescide girdim. Resulüllah oturmuştu. Etrafında ashab çevrelenmişti. Hem Talha bin Ubeydullah kalktı, koşarak geldi, musafaha etti, elimi sıktı ve beni tebrik etti. Vallahi muhacirlerden Talhadan başka kimse bana ayağa kalkmadı. Talha'nın bu lütfunu unutmam.Ka'b der ki: Vaktaki Resulüllah'a (A.S.M.) selâm verdim. Mübârek yüzü meserretten şimşek çakar gibi şakır bir hâlde bana: "Bir günün hayır ve saâdeti ile müjde sana ey Ka'b ki, annen doğurduğu günden beri yaşadığın günlerin en hayırlısı!" buyurdu. Ben: "Yâ Resulallah! Bu tebşir, tarafınızdan mı, yoksa Allah tarafından mı?" dedim. Resulullah: Hayır, benim tarafımdan değil, doğrudan Allah tarafından! buyurdu. Esasen Resul-ü Ekrem, taraf-ı İlâhiden tesrir buyurulduğu zaman mübarek yüzü parlardı, hatta o, bir ay parçasına benzerdi. Biz de meserretli bir vahiy geldiğini onun bu sevimli simasından anlardık.Vaktaki Resulüllah'ın huzurunda oturdum. - Ya Resulallah, Allah ve Resulullah'ın rızası için halis sadaka olmak üzere malımdan sıyrılıp çıkmak ve malımın hepsini fukaraya dağıtmak istiyorum. Bu istek, tevbemin kabulü icabındandır dedim. Resulullah (A.S.M.): "Hayır, malının bir kısmını kendine alıkoy. Bu senin için daha hayırlıdır!" buyurdu. Ben de "Şu Hayber'deki hissemi alıkorum" dedim.) (S.B.M.)
CİHAD-I ASGAR: Küçük savaş. İslâm müdâfaası için silahla savaşma.
CİHAD-I EKBER: Nefis ile mücadele.
CİHAD-I MANEVÎ: İlim, fikir, istiğfar gibi manevi unsurlarla din düşmanlarına karşı koymak.
CİHADÎ: (Cihadiyye) Cihada mensub, savaş işleriyle alâkalı. * II. Sultan Mahmud devrinde harp masraflarına mukabil olmak üzere kesilmiş olan sikke.
CİHET-ÜL VAHDET-İ İTTİHAD: Birleşmenin birlik ciheti. Yani birleştiren temel unsur. Birleştiren ve birleşilen esas.
CİLVE-İ İRÂDE: İrâde ve kasdı gösteren tezahür ve tecelli. Cenab-ı Hakkın kendi bizzat isteği ve iradesiyle yaptığını gösteren oluş ve intizam, mükemmeliyet. (İnsanın nasıl ruhu bütün cesedine özel bir münasebeti var ki: Bütün âzâsını ve eczasını birbirine yardım ettirir. Yani: İrade-i İlâhiye cilvesi olan evâmir-i tekviniyeye ve o emirden vücud-u haricî giydirilmiş bir kanun-u emrî ve lâtife-i Rabbaniye olan ruh onların idaresinde onların manevî seslerini hissetmesinde ve hâcatlarını görmesinde birbirine mâni olmaz, ruhu şaşırtmaz. S.)
CİSAD: Kan. Safran.
CİYADET: Tazelik, yenilik. * İyilik, güzellik.
CUMHUR-U MUHADDİSÎN: Hadis alimleri sınıfı.
CÜDAD: Çulha yumağı. * Eski kaftan. * Küçük ağaç.
CÜMÂDE: Arabi ayların beşinci ve altıncısının adı.
CÜMÂD-EL-ÂHİRE: Arabi ayların altıncısının adı.
CÜMÂD-EL-ÛLÂ: Arabi ayların beşincisi. Cemazi-yel-evvel.
CÜNEYD-İ BAĞDADÎ: (Hicri: 207-298) Şafii Hz.lerinin talebesinden ders almıştır. Zamanın kutbu sayılmıştır. 30 defa yaya olarak hacca gitmiştir. Büyük velilerdendir. (K.S.)
CÜRADE: Soyulmuş nesne.
CÜSAD: Karın ağrısı.
CÜVAD: Susamak.
CÜZ-İ İRADE: İradeden bir cüz. Allah tarafından insana verilen irade. (Bak: İrâde)
DAD: Osmanlı alfabesinin onyedinci harfidir. * Ebced hesabında sekizyüz sayısına karşı gelir.
DÂD: f. Adâlet. Hak, doğruluk. * İnsaf. * Vergi, ihsan, atiyye. * Ömür. * Sızlanma. (Adâletle dâd arasında fark vardır; adâlet, binefsihi adâlet edip zulmetmemektir. Dâd ise, başkasının zulmünü def ve izâle eylemektir. L.R.)
DÂD-I HAK: Hak vergisi, Cenab-ı Hakk'ın lütf u ihsanı.
DÂD-I HAK RÂ KABİLİYYET ŞART NİST: Cenab-ı Hakk'ın lütf u ihsanında kabiliyyet şart değildir.
DÂD U SİTED: Alış veriş.
DAD: Doldurmak.
DAD: Oyun, lehv.
DADA: f. Halayık. Çocuk bakıcı. Dadı.
DADAN: Kesmez kılıç. * Fakir, muhtaç kişi.
DADAR: f. Allah (C.C.) * Adaletli, âdil, doğru olan hükümdar.
DADAŞ: Delikanlı, babayiğit kimse. * Erkek kardeş.
DÂD-ÂVER: f. Doğru, adaletli.
DÂD-BAHŞ: f. Hakkı yerine getiren, adaletli.
DÂDE: f. Verilmiş, vergi.
DÂDEN: f. Vermek.
DÂDENDER: f. Erkek üvey kardeş.
DÂDER: f. Karındaş, kardeş, birâder.
DÂDER-ENDER: f. Üvey kardeş.
DÂDGÂH: Adliye. Hak yeri, adâlet yeri.
DÂD-GER: f. Doğru, insaflı.
DADH: Yemen baklası.
DÂDHAH: f. Adalet isteyen.
DÂDİSTAN: f. Bir işte ortak olma. * Bir işe razı olma.
DÂDRAD: f. Allah (C.C.), Cenab-ı Hak.
DÂD-RES: f. Yardımcı, yardıma yetişen.
DAFADİ: Kurbağa.
DAİRE-İ EHADİYET: Allah'ın ehadiyetle tecelli ettiği dâire. (Bak: Ehadiyet)
DAMMAD: Hastalara efsun okuyan kimse.
DÂR-ÜL CİHAD: İslâm sınırlarının haricindeki ülkeler.
DÂR-ÜS SAÂDE: Saâdet yeri, saray.
DEFADI': (Dıfda. C.) Kurbağalar.
DEHADAR: f. Uyanıklık, zeki ve çok akıllı oluş.
DEMADEM: f. Zaman zaman. An be an. Sık sık. Her vakit.
DERBAR-I SAADET-KARAR: İstanbul. (Osmanlılar devrinde İstanbul hilâfet merkezi olduğu için saadet kapısı diye tavsif edilirdi.)
DER-SAADET: f. Saadet kapısı. İstanbul'un eski ismi.
DEST-İ İSTİBDAD: İstibdadın verdiği azap, istibdadın eli.
DESTE-DAD: f. El veren, yardım eden.
DESTE-DAD-I TESLİM: f. Teslim elini veren, itaat eden, uyan.
DEVADAR: f. Devâlı, devâ verici, iyileştiren.
DEVLET-ABADÎ: f. Hindistan'ın Devlet-âbâd şehrinde imal edilen ve güzel san'atlarda kullanılan bir çeşit kâğıt.
DIMAD: Yara üstüne yapılan yakı ve bağlanan bez.
DİL-AZAD: f. Gönlü rahat, gönlü bir şeyle ilgili olmıyan.
DİL-DADE: f. Gönül vermiş, âşık.
DİL-ŞAD: f. Sevinmiş. Kalbi hoş olmuş.
DİVAN-I AHKÂM-I ADLİYE: Huk: Kanunlara göre, bakılacak dâvalarla ilgilenmek üzere 1284 yılında kurulan ilk nizâmiye mahkemesi.
DİV-BAD: f. Şiddetli rüzgâr, kasırga, fırtına. * Divanelik, delilik, cinnet.
DÜNYADÂR: f. Dünya işleriyle uğraşan, mal ve mülk sahibi olan. Dünya hayatına fazla meyilli olan.
DÂD-I HAK RÂ KABİLİYYET ŞART N: Cenab-ı Hakk'ın lütf u ihsanında kabiliyyet şart değildir.
EADİ: (Adüv. C.) Düşmanlar. Hasımlar.
EB'AD: Çok uzak, en uzak, daha uzak.
EB'ÂD: (Bu'd. C.) Mesafeler, uzaklıklar.
EB'ÂD-I BÎNİHAYE: Sonsuz uzaklıklar.
EB'ÂD-I NÂMAHDUD: Hudutsuz uzaklıklar ve mekânlar.
EB'ÂD-I SELÂSE: Üç uzaklık ki bunlar : En, boy, yükseklik (derinlik).
EBADİD: Müteferrik, dağınık.
EBED-ÜL-ÂBÂD: Tükenmez, ebedî hayat. Sonsuzluk. * Cennet.
EBLAD: Eser.
EBNÂ-İ ÂDEM: Adem oğulları. İnsanlar.
EBU KATADE HARİS BİN RİB'İY (R.A.): Ensardan ve Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süvarilerindendir. 170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uhud Gazvesinden itibaren bütün muharebelere iştirak etmiş bir kahraman olup 74 tarihinde 80 yaşında iken Medine'ye avdetinde vefat etmiştir. (R.A.)
EBU-L FADL: Altun.
EBU ZİYAD: Eşek, hımar.
ECDAD: (Cedd. C.) Dedeler. Babalar. Büyük babalar.
ECLAD: (Cild. C.) Hayvan derileri.
ECNAD: (Cünd. C.) Cündler, askerler, erler, neferler, taburlar.
ECSAD: (Cesed. C.) Cesedler. Cisimler. Tenler. Vücudlar.
ECVAD: (Cevad. C.) Sahiler. Cömertler. Eli açıklar.
ECYAD: (Cîd. C.) Uzun boyunlar.
EFADIL: (Efâzıl) Faziletliler, iyiliksever ve temiz kimseler.
EFNAD: (Fened. C.) Bunaklar, yaşlarının ilerlemesinden bunamış olanlar.
EFRAD: (Ferd. C.) Fertler. Askerler.
EFRAD-I ADÎDE: Çok kalabalık fertler.
EHAD: Bir. Tek. İnfiradla muttasıf sıfât-ı kâmileyi cami' olan. (Bak: Ehadiyyet)
EHAD-ÜL-ÂHÂD: Eşsiz, tek, emsalsiz. Teklerin teki, bir tek.
EHADD: (Hadd. den) Çok keskin.
EHADD-İ SÜYUF: Kılıçların en keskini.
EHADİD: (Bak: Ahadid)
EHADİS: Hadisler. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) sözleri, hareketleri ve emirlerini bildiren hakikatler. (Bak: Hadis)
EHADİS-İ KUDSİYE: (Bak: Hadis-i Kudsî)
EHADİS-İ MERFUA: (Bak: Hadis-i Mürsel)
EHADİS-İ MEVZUA: (Bak: Hadis-i Mevzu')
EHADİS-İ MÜRSELE: (Bak: Hadis-i Mürsel)
EHADİS-İ SAHİHA: (Bak: Hadis-i Sahih)
EHADİYYET: (Ahadiyet) Allah'ın (C.C.) her bir şeyde kendine âit birlik tecellisi. (Ehadiyyet, her bir şeyde Halik-ı Külli Şey'in ekser esmâsı tecelli ediyor demektir. Meselâ: Güneşin ziyası, bütün zemin yüzünü ihata ettiği haysiyeti ile vahidiyyet misâlini gösterir ve her bir şeffaf cüz'de ve su katrelerinde, güneşin ziyası ve harareti ve ziyasındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi bulunması ehadiyyet misâlini gösterir. Ve her bir şeyde, hususan zi-hayatta ve bilhassa her bir insanda o Sani'in ekser esması onda tecelli ettiği cihetle ehadiyeti gösterir. M.) (Bak: Rahmaniyyet)
EHADÜ HÜMA: Onlardan biri. Her ikisinden biri.
EHL-İ HADARET: şehirlerde yaşayan. Medeni.
EHL-İ İLHAD: f. Doğru meslek ve dinden, Hak yolundan çıkıp bâtıl yola sapan, imansızlar, dinsizler.
EHL-İ VEBER VE BÂDİYE: Çadırda oturan bedevi Arab, çöl ahalisi.
EKADİH: (Kıdh. C.) Kıdhlar, oklar.
EKASİ-İ BİLÂD: Uzak beldeler, en uzak şehirler.
EKBAD: (Kebed ve Kebid. C.) Kebedler, ciğerler.
EKRAD: Kürdler.
EKTAD: Cemaatler, topluluklar, kalabalıklar, bölükler, takımlar. * Misaller, temsiller, örnekler.
ELVAN-I İBADET: İbadet renkleri. * Mc: İbadet çeşitleri.(Nasılki insan, şu âlem-i kebirin bir misal-i musaggarıdır ve Fâtiha-i Şerife, şu Kur'an-ı Azîmüşşan'ın bir timsal-i münevveridir. Namaz dahi bütün ibadatın envâını şâmil bir fihriste-i nuraniyedir ve bütün esnaf-ı mahlukatın elvan-ı ibadetlerine işaret eden bir harita-i kudsiyedir. S.)
EMÂKİN-İ MUKADDESE: Mukaddes yerler, kutsal mekânlar.
EMCAD: (Mecid. C.) şeref, onur ve haysiyet sahibleri.
EMR-İ ADEMÎ: Olması mümkün olan birşeyin sebeblerinden bir veya birkaçını yapmamakla o şeyin olmamasına sebep olmak.
ENADİD: Perişan, saçılmış, dağılmış, pejmürde şeyler. Perakende.
ENCAD: (Necd. C.) Yüksek yerler, yüce mekânlar.
ENDAD: (Nidd. C.) Benzerler. Emsâller. * Misiller. şerikler, eşler.(Vahdaniyet ve kudret-i İlâhiye bu kadar âyât-ı fiiliye ve kavliyesiyle zâhir ve bâhir iken, buna karşı insanlardan bazıları vardır ki, Allah'a karşı denkler, nazirler tutarlar ki onları Allah gibi severler. Emirlerine, yasaklarına, arzularına itaat ederler de Allah'a isyan ederler. Şübhe yok ki böyle yapmak gerek Allah'ı inkâr ederek olsun ve gerek olmasın, mâna-yı uluhiyette onları Allaha ortak yapmaktır. Bunların bir kısmı bu şirki açığa vururlar. Firavunlara, nemrutlara yapıldığı gibi onlara açıktan açığa ilâh, mâbud nâmını vermekten çekinmezler, Rabbimiz, tanrımız derler. Ve hatta İlâhlarının tevellüd ve tevâlüdüne kail olarak onlara aynı cinsten, mâbud payesinde oğullar, kızlar tasavvur ve isnad ederler. Diğer bir kısmı da tasrih etmeden aynı muameleyi yaparlar, onları Allah sever gibi severler, veliyy-i nimet tanırlar, onların muhabbetini mebde-i hareket ittihaz ederler. Allah'a yapılacak şeyleri onlara yaparlar. Allah rızasını düşünmeden onların rızalarını kazanmağa çalışırlar. Allah'a isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler.İnsanlar tarafından böyle muhabbet ile mâbud pâyesi verilen endâd o kadar çeşitlidir ki; bir taş, bir mâden parçasından, bir ot, bir ağaçtan tut, tâ, yıldızlara, ruhlara, meleklere kadar çıkar.Filvaki servet, haşmet, kuvvet, câh u ikbâl, güzellik, hüsün gibi herhangi bir ümide sebep sayılan dilberler, kahramanlar, hükümdarlar gibi insanları, Allah gibi seven ve onun uğrunda herşeyi göze alan nice kimseler vardır ki bu nokta-i şirkin putperestlik esasını, beşeriyetin en büyük yarasını teşkil eder.Hasılı, reislerini ve büyüklerini Allah sever gibi sevenler ve onları, Allahın emirlerine muhalif olan emirlerini dinliyerek Allah'a isyan edenler; bunları Allah'a nazir ve emsâl kabul etmiş olurlar ki, bütün putperestlik esası, bu muhabbet tarzındadır. E.T.) (Bak: Put, Sanemperest)
ENDAD Ü EZDAD: Benzerler ve zıtlar.
ENKAD: Bir alaca kuşun adı.
ENZAD: (Nazad. C.) Şanlı, şerefli, namlı ve tertibli kimseler. * Toprak tabakaları.
ERADÎN: (Arz. C.) Yerler. Arzlar, dünyalar.
ERGAD: Maişetçe daha ferahlık. Geniş maişet.
ERSAD: (Rasad. C.) Rasadlar, gözlemler, gözetlemeler, gözlemeler.
ESABİ-ÜL KADEM: Ayak parmakları.
ES'AD: Daha mes'ud, en bahtiyar. Daha said olan. En mes'ud.
ESADD: Menedici.
ESFAD: (Safd. C.) Atiyye ve ihsanlar.
ESNA-İ TESADÜM: Ask: Çarpışma anı, müsademe zamanı, vuruşma esnası.
EŞHAD: Şevâhidler. Şâhitler. (Bak: Alâ-ruûs-il eşhâd)
EŞK-İ ŞÂDİ: Sevinçle ağlayış. Sevinçten dökülen gözyaşı.
ETLAD: Evde doğan câriyeler. * Eski mal. * Damızlık denilen doğurucu hayvan.
ETRAD: Kaşları kılsız olan kimse.
EVDAD: (Vedid. C.) Sevgililer, sevilenler.
EVFAD: Çeşitli fırkalar.
EVGAD: (Vagd. C.) Ahmaklar, eblehler, salaklar, bönler, akılsızlar.
EVHAD: Vahid. Tek.
EVLÂD: (Veled. C.) Veledler. Çocuklar.
EVLÂD-I VATAN: Vatan çocukları.
EVLÂD-I ZÜKUR: Erkek çocuklar.
EVLADİYET: Evlâda mahsus, evladlık, bünüvvet.
EVLADİYYE: Evlatlık, evlada mahsus. * Mc: Çok sağlam ve dayanıklı ev veya eşya.
EVLAD Ü IYAL: Çoluk çocuk. Evlâdlar ve karısı.
EVRAD: Virdler. (Bak: Vird)
EVRAK-I HAVÂDİS: Cerideler, gazeteler.
EVTAD: (Veted. C.) Direkler. Kazıklar. * Ricâlullahtan birine verilen isim.
EVTAD-ÜL ARZ: Tepeler. Dağlar. Arzın direkleri.
EYADİ: (Eydi) (Yed. C.) Eller. * Mc: Sebepler. Nimetler.
EYADİ-İ KESİRE: Çok eller. Çok sebebler.
EYMAN-I SÂDIKA: Doğru yeminler.
EYMEN VÂDİSİ: Musa'nın (A.S.) tecelliye mazhar olduğu Tûr Dağı'ndaki vadi.
EYYAM-I ÂDİYYE: Tâtil günlerinin haricindeki günler.
EZ'AF-ÜL İBAD: Kulların en zayıf olanı.
EZBAD: (Zebed. C.) Paslar. * Dörtte birler, çeyrekler. * Köpükler.
EZDAD: Zıdlar. Mukabil ve muhalif olan şeyler. Birbirinin tersi veya zıddı olanlar.(Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış: Hayır şer, güzel çirkin, nef zarar, kemâl noksan, ziya zulmet, hidayet dalâlet, nur nâr, imân küfür, tâat isyan, havf muhabbet gibi âsârlariyle, meyveleriyle şu kâinatta ezdad, birbiriyle çarpışıyor. Daima tagayyür ve tebeddülâta mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsulâtının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor. Elbette o iki unsurun birbirine zıd olan dalları ve neticeleri, ebede gidecek; temerküz edip birbirinden ayrılacak. O vakit, Cennet - Cehennem suretinde tezahür edecektir. Madem âlem-i beka, şu âlem-i fenâdan yapılacaktır. Elbette anasır-ı esasiyesi, bekaya ve ebede gidecektir. Evet, Cennet - Cehennem; şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden dalının iki meyvesidir ve şu silsile-i kâinatın iki neticesidir ve şu seyl-i şuunatın iki mahzenidir, ve ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudatın iki havzıdır ve lütuf ve kahrın iki tecelligâhıdır ki; dest-i kudret bir hareket-i şedide ile kâinatı çalkaladığı vakit, o iki havuz, münasip maddelerle dolacaktır.Şu remizli nüktenin sırrı şudur ki:Hakîm-i Ezeli, inayet-i sermediyye ve hikmet-i ezeliyyenin iktizası ile, şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve esmâ-i hüsnâsına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için yaratmış. Ve tecrübe ve imtihan ise neşvünemaya sebeptir. O neşvünema ise, istidatların inkişafına sebeptir. O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezahürüne sebeptir. O kabiliyetlerin tezahürü ise, hakaik-ı nisbiyenin zuhuruna sebeptir. Hakaik-ı nisbiyyenin zuhuru ise, Sâni-i Zülcelâl'in esmâ-i hüsnâsının nukuş-u tecelliyatını göstermesine ve kâinatı mektubat-ı Samedaniyye suretine çevirmesine sebeptir. İşte şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki: Ervâh-ı âliyenin elmas gibi cevherleri, ervâh-ı sâfilenin kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.İşte, bu mezkur sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, âli hikmetler için, âlemi bu surette irade ettiğinden şu âlemin tegayyür ve tahavvülünü dahi o hikmetler için irade etti. Tahavvül ve tegayyür için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi. Zararları menfaatlara mezcederek, şerleri hayırlara idhal ederek, çirkinlikleri güzelliklerle cem ederek, hamur gibi yoğurarak şu kâinatı tebeddül ve tagayyür kanununa ve tehavvül ve tekâmül düsturuna tâbi kıldı. Vaktaki meclis-i imtihan kapandı. Tecrübe vakti bitti, esmâ-i hüsnâ hükmünü icra etti. Kalem-i kader, mektubatını tamamiyle yazdı. Kudret, nukuş-u san'atını tekmil etti. Mevcudat, vezaifini ifa etti. Mahlukat, hizmetlerini bitirdi. Herşey, mânasını ifade etti. Dünya âhiret fidanlarını yetiştirdi. Zemin, Sâni-i Kadirin bütün mu'cizat-ı kudretini, umum havarik-ı san'atını teşhir edip gösterdi. Şu âlem-i fena, sermedi manzaraları teşkil eden levhaları zaman şeridine taktı. O Sâni-i Zülcelâl'in hikmet-i sermediyyesi ve inayet-i ezeliyyesi; o imtihan neticelerini, o tecrübenin neticelerini, o esmâ-i hüsnânın tecellilerinin hakaikını, o kalem-i kader mektubâtının hakaikını, o nümûne-misâl nukuş-u san'atının asıllarını, o vezaif-i mevcudatın faidelerini, gayelerini, o hidemat-ı mahlukatın ücretlerini ve o kelimat-ı kitab-ı kâinatın ifade ettikleri mânaların hakikatlarını ve istidat çekirdeklerinin sünbüllenmesini ve bir mahkeme-i kübra açmasını ve dünyadan alınmış misali manzaraların göstermesini ve esbab-ı zâhiriyenin perdesinin yırtmasını ve herşey doğrudan doğruya Hâlık-ı Zülcelâline teslim etmesi gibi hakikatları iktiza etti ve o mezkur hakikatları iktiza ettiği için, kâinatı dağdağa-i tagayyür ve fenadan tahavvül ve zevalden kurtarmak ve ebedileştirmek için o zıtların tasfiyesini istedi ve tegayyürün esbabını ve ihtilâfatın maddelerini tefrik etmek istedi. Elbette kıyâmeti koparacak ve o neticeler için tasfiye edecek. İşte şu tasfiyenin neticesinde cehennem, ebedî ve dehşetli bir suret alıp, taifeleri $ tehdidine mazhar olacak. Cennet ebedî, haşmetli bir suret giyerek ehil ve ashabı $ hitabına mazhar olacak. Hakîm-i Ezelî, şu iki hanenin sekenelerine, kudret-i kâmilesiyle ebedi ve sabit bir vücut verir ki; hiç inhilâl ve tagayyüre ve ihtiyarlığa ve inkıraza mâruz kalmazlar. Çünki inkıraza sebebiyet veren tagayyürün esbabı bulunmaz. S.)
EZ-KADİM: f. Eskiden, önceleri.
EZMİNE-İ KADİME: Eski zamanlar.
EBU KATADE HARİS BİN RİB'İY (R.A): Ensardan ve Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süvarilerindendir. 170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uhud Gazvesinden itibaren bütün muharebelere iştirak etmiş bir kahraman olup 74 tarihinde 80 yaşında iken Medine'ye avdetinde vefat etmiştir. (R.A.)
FADIL: (Bak: Fâzıl)
FADIR: (C: Füdr) Zayıf. * Âciz, güçsüz. * Yaşlı dağ keçisi.
FAKAD: Beş parmak dedikleri otun tohumu.
FARKADAN: (Bak: Ferkadan)
FASSAD: (Fasd. dan) Kan alıcı, kan alan. * Cerrah.
FECR-İ SÂDIK: Sabaha karşı şark ufkunda yayılmaya başlayan beyaz bir aydınlık. Bunun mukabili birinci fecirdir ki, bir aydınlıktan sonra tekrar aydınlık gider. Bu birinci aydınlığa fecr-i kâzib denir. Sabah namazının vakti, fecr-i sâdıkta başlar.
FEDDAD: şiddetli ses. Ekinci. * Çoban.
FEHHAD: Parsa av öğreten.
FERADÎS: (Firdevs. C.) Cennetler, firdevsler. * Bahçeler.
FERKADAN: Şimâl kutbuna yakın parlak ve küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet bulmağa yarayan, sık sık karşı karşıya gelen iki yıldız (İkizler mânasına).
FERKADE: Sergerde kimse.
FERRUH-ZÂD: f. Mübarek evlât, uğurlu çocuk. * Hayırlı, kutlu, mübarek.
FERYAD: f. Bağırıp çağırma. Yüksek sesle medet istemek. Figan.
FERYAD-I ANDELİB: Bülbülün feryâdı, ötmesi. * Yirmiiki martta olan bir fırtına.
FERYAD-BAHŞA: f. Feryâd ettiren, bağırttıran.
FERYAD-HAN: f. Yardım isteyen.
FERYAD-RES: f. Feryâd edenin imdâdına koşan, yardımına gelen.
FESAD: Bozuk ve fenalık. Karışıklık. Haddi tecavüz edip zulmetmek. (Zıddı: Salâh'tır.)( $ Evet fıskla bozulan bir adam, bataklığa düşüp çıkamayan bir şahıs gibi çokların da o bataklığa düşmelerini istiyor ki, maruz kaldığı o dehşetli hâlet, bir parça hafif olsun. Çünkü musibet umumi olursa, hafif olur. Ve keza, bir şahsın kalbinde bir ihtilal, bir fenalık hissi uyanırsa; yüksek hissiyatı, kemalâtı sukut etmeye başlar; kalbinde tahribata, fenalığa bir meyil, bir zevk peyda olur. Yavaş yavaş o meyil kalbinde büyür; sonra o şahıs; bütün lezzetini, zevkini tahribatta, fenalıkta bulur. İşte o vakit, o şahıs, tam mânasiyle arzda yırtıcı bir hayvan, ihtilali çıkarıp büyüten bir belâ, fesadı durmayıp karıştıran bir âfet kesilir. İ.İ.)
FESAD-I AHLÂK: Ahlâk bozukluğu.
FESAD-I DİMAĞ: Akıl bozukluğu, delilik.
FESAD-I Mİ'DE: Mide fesadı, mide bozukluğu.
FESAD-I TE'LİF: Edb: Bir cümlede yapılan tertibin mâna çıkmayacak derecede bozuk ve karışık oluşu.
FESAD-AMİZ: f. Oyunbozanlık eden, fesat karıştıran.
FESADAT: (Fesad. C.) Bozukluklar. Kötülükler. Karışıklıklar.
FESAD-ENGİZ: Fesad koparan. Fesad çıkaran. Karışıklık çıkaran.
FETH-İ BİLAD: Beldelerin istilâsı, şehirlerin zabtı.
FEVKALÂDE: Âdetin fevkinde. Ayrıca, hususi surette. Bilinenlerin üstünde. Müstesna ve yüksek bir surette.
FEVKALHAD: (Fevk-al had) Huduttan ileride. Sınırsız. Hudutsuz.
FEVKALMU'TÂD: (Fevk-al mu'tâd) Her zamankinden üstün. Âdetin fevkinde.
FEYYAD: Erkek baykuş. * Çok yiyen adam.
FISAD: Kan alma, hacamet.
FİKR-İ İNFİRADÎ: Tek başına olmak fikri, istişâresiz iş yapmak. Bir şeyi sâde kendine mal etmek fikri, hodgâmlık. (Bak: Himmet)
FİRAD: (Ferd. C.) Fertler, kişiler.
FİRİSTADE: (C.: Firistâdegân) f. Elçi, gönderilmiş. * Peygamber.
FİRSAD: Kırmızı dut. * Böğürtlen.
FİRUZ ABADÎ: (Mecdüddin Muhammed) (Hi: 729 - 817) İran'ın Şiraz Eyâletinde Firuzâbad isimli beldenin Kâzrun kasabasında doğmuştur. Büyük âlimlerdendir. Yedi yaşında Kur'anı hıfzetmişlerdi. Çok seyahat etmiştir. Bursa'ya geldiğinde Yıldırım Bayezid Han tarafından kendisine fevkalâde ikrâm olundu. En meşhur eseri olan altmış ciltten müteşekkil El-Lâmi lügat kitabından hülâsa ettiği Kamus'tur. Yemen'de kadı iken vefat etmiştir. (R. Aleyh)
FUAD: Kalb, gönül, yürek.
FUADÎ: Gönül ve kalble alâkalı.
FULAD: Çelik.
FÜRADE: Yalnızlık.
FÜRU-NİHADE: f. İndirilmiş, tenzil edilmiş.
FÜŞÜRDE-KADEM: f. Ayak direyen, inad eden, ısrar eden.
FÜTADE: (C.: Fütâdegân) f. Mübtelâ, tutkun. * Biçare, zavallı. * Düşkün, düşmüş.
ÇADER-İ KUHLÎ: Sema, gök. * Karanlık gece.
ÇUHADAR: Ayak hizmetinde bulunan çuha elbiseli yahut çuhadan olan perdenin haricinde emre hazır bulunan hademe.
GAD: (Gadâ, gaden) Yarın, ertesi.
GAD: Gelen, gelici.
GADA: (Gazâ) (Gadat. C.) Dağ armudu ağaçları. Dikenli ağaçlar. * Ateşi uzun müddet devam eden seksek ağacı.
GADA: Öğle yemeği. (Bak: Gıda)
GADAB: (Bak: Gazab)
GADAİR: (Gadire. C.) Saç örgüleri.
GADAK: Çok fazla, bol, kesir.
GADARÎF: (Gudruf. C.) Kıkırdak kemikleri, kıkırdaklar.
GADAT: Sabahın erken zamanı. Sabah vakti.
GADDAR: Kahredici, öldürücü. Ahdine vefâ etmeyip hıyânet eden. Hâin, zâlim, çok zulmeden.
GADDARANE: f. Acımadan, merhametsizcesine, zulmedercesine.
GADDARE: Arapların cenbiyesine benzer pala nev'inden bir silâh.
GADE: Bedeni yumuşak olan kadın.
GADEN: Yarın, yarınki gün.
GADİR: (A, uzun okunur) Gadreden, fenalık eden, zulmeden, hıyanet eden.
GADİR-İ NEFS: Nefse fenalık eden.
GADÎR: Durgun su, gölcük, sel suyu birikintisi.
GADÎRE: (C: Gadâir) Saç örgüsü. * Çulha çukuru.
GADİRÎ: (Gadiriyye) Gölde yaşayan hayvan veya bitki.
GADİYYE: (C.: Gadiyyât) Tan ağarmasıyla güneş doğması arası, sabahın erken saatleri.
GADN: Sarkık ve sülpük olmak.
GADR: Hâinlik, vefâsızlık, merhametsizlik. Muâmelede aldatmak.
GADR-I MUTLAK: Mutlak gadr, zulüm.
GADRDÎDE: f. Gadir görmüş, kendisine haksızlık edilmiş olan.
GADVE: Sabahtan öğle vaktine kadar yürümek.
GAMM-ABAD: f. Keder ve hüznü bol. Gamlı.
GAMZE-İ CÂDU: Büyüleyen gamze. Süzgün bakış.
GAMZE-İ CELLÂD: Cana kıyan yan bakış.
GARKAD: Bir dikenli ağaç. * Medine-i Münevvere'de olan kabristana "Baki-ul Garkad" denir.
GAVADÎ: Sabah bulutu.
GERDEN-DÂDE: (Bak: Gerdenbeste)
GIBB-EŞ ŞEHÂDE: Şâhitlikten sonra.
GİRAN-KADR: f. Kadr u itibar sahibi. Hürmet edilen kimse.
GİRİT MADALYASI: Tar: Biri Sultan Aziz diğeri Sultan II.Abdülhamid devrinde olmak üzere ihdas olunan madalyalar. Her ikisinin de altun ve gümüş olmak üzere iki türlüsü vardı. Girit işinde hizmeti görünen devlet ricaline altun, ikinci derecedeki memurlarla halka, gümüş olanı verilirdi. (O.T.D.S.)
GİRYE-İ ŞÂDÎ: Sevinçten dolayı olan ağlama. Sevinç gözyaşı.
GLADYATÖR: Eskiden Roma sirklerinde vahşi hayvanlarla veya birbirleriyle boğuşan kimse.
GUSSADÂR: f. Kederli, tasalı. Kaygılı. Gussalı.
GÜNBED-İ HADRA: Yeşil kubbe. * Mc: Gökyüzü, sema.
GÜRGZADE: f. Kurt yavrusu.
GÜŞAD: f. Açılış, açılma, açma. * Bir cins ok atma şekli.
GÜŞAD-I DİL: Gönül açılması. Gönlün refaha kavuşması.
GÜŞADE: f. Ferah, şen, Açılmış, açık.
GÜŞADE-DEST: (C: Güşadedestân) f. Civanmert, cömert, eli açık.
GÜŞADE-DESTÂN: (Güşadedest. C.) f. Cömertler, civanmertler, eli açıklar.
GÜŞADE-DİL: f. Gönlü şen.
GÜŞADE-EBRU: f. Güler yüzlü. Mütebessim. şen.
GÜŞADE-HATIR: f. Gönlü rahat.
GÜŞADNAME: f. Padişah fermanı. * Boşanma vesikası.
GÜŞADE-EBRU: f. Güler yüzlü. Mütebessim. Şen.
GÜŞADE-HATIR: f. Gönlü rahat.
HÂB-I ADEM: Ölüm uykusu.
HABER-İ SÂDIK: Doğru haber. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sözü. Hadis.
HABNADİDE: (Hâb-nâdide) f. Büluğa ermemiş çocuk. Erginlik çağına gelmemiş erkek veya kız.
HACC-I İFRAD: Umreye niyet etmeksizin yalnız başına yapılan farz, vâcib veya nâfile hacdır ki, ihrama girerken yalnız hacca niyet edilmiş olur. Bunu yapana "müfrid" denir.
HAD: f. Çaylak kuşu.HAD' $ (Hıd') : Aldatmak. * Dühul etmek, girmek. * Kurumak.
HAD': Baş aşağı eğmek. * Tevâzu etmek.
HAD'A: Kamçıdan çıkan ses.
HADAA: (Hâdı'. C.) Hileciler, hilekârlar, aldatıcılar, dalavereciler.
HADACİR: Sırtlan.
HADAD: Mürekkep. * Nakış. * Akılsız, ahmak adam. * Kolay.
HADAD: Küçük, beyaz boncuk.
HADADE: Hamâkat, ahmaklık.
HADAE: İki yüzlü balta.
HADAFİL: Eski kaftanlar, eski elbiseler.
HADAİ': (Hadîa. C.) Hileler, dalavereler, aldatmalar, yalanlar.
HADAİC: (Hidâce. C.) Deveye yüklenen yükler.
HADAİD: (Hadîd. C.) Demirden yapılmış şeyler. Sert şeyler.
HADAİK: (Hadîka. C.) Bahçeler.
HADAİK-I HÂSSA: Saray bahçeleri. Bunlar biri saray içinde, diğeri saray dışında olmak üzere iki kısımdı. Saray içindeki bahçe ve bostan işleriyle meşgul olanlara "Has Bahçe Bostancıları"; saray dışındakilere ise "Hassa Bostancıları" denilirdi. Saray dışı bahçe ve bostanların bazıları şunlardı: Kadıköy bağı, Davut Paşa bahçesi, Beşiktaş bahçesi, Dolmabahçe, Paşa bahçeşi, Florya, Fenerbahçe, Alibeyköyü, Hasköy bahçeleri ve daha birçok bahçe ve bostanlar. (O.T.D.S.)
HADAK: Patlıcan.
HADAKA: Elmas. * Her görüp beğendiğini aldırmak için kocasına teklif eden kadın.
HADALET: Baldırı ve kolu etli olma.
HADAN: Necid'de bir dağ.
HADANE: Çocuk beslemek.
HADAR: Suyu çok olan süt.
HADAR: Mukim olmak, ikâmet etmek, oturmak.
HADAR: Çabuk yetişen ot.
HADARET: Bir şeyin yanında bulunmak. * Huzur. Yakında olmak. * Hazır etmek. Hazır olmak. * Medeniyet.
HADASET: Gençlik. Yenilik. Tazelik. Yeniden oluş. Bir şeyin evveli, ibtidası.
HADB: şefaat etmek.
HADB: Vurmak, darb etmek. * Deriyi etiyle ayırmak. * Isırmak. * Yalan söylemek. * Uzunluk.
HADBA': (C.: Hudeb) Kalçaları sıyrılıp çıkan zayıf dişi deve.
HADBA': Uzun boylu akılsız kadın. * Yumuşak gönüllülük.
HADBE: Arka yumruluğu, kamburluk.
HADC: Deve palanı.
HADD: Hudut. Çizgi. Sınır. * Cürüm. * Salahiyyet. * Şeriatça verilen ceza. * Derece. Son derece. Münteha. * İnsana ârız olan şiddet ve titizlik. * Def etme. Men etmek. * Keskin. Sivri. * Sert. Gergin. * Man: Üç tasavvurdan ibaret olan kıyas. * Ekşi. * Tesirli, müessir.
HADD-İ ASGAR: Man: Bir hükmün veya neticenin mevzuu. Küçük kaziye.
HADD-İ BÜLUĞ: Büluğa erme yaşı. Teklif-i İlâhînin başladığı, namaz ve oruç gibi dinî emirleri ifaya başlanılan yaş.
HADD-İ EKBER: Man: Bir hükmün veya neticenin mahmulü, yani sıfatı veya hali, oluşu. Büyük kaziye.
HADD-İ EVSAT: Man: Hadd-i asgar ile hadd-i ekberden çıkartılan diğer bir hüküm veya netice. Meselâ: Âlem hâdistir. Bunu, bu dâvayı isbat için: "Çünkü: Âlem mütegayyerdir ve her mütegayyer hâdistir" dediğimizde: Âlem, "hadd-i asgar"; hâdis, "hadd-i ekber", mütegayyer, "hadd-i evsat" olur.
HADD-İ İ'CAZ: Edb: Fasahatın mu'cize şeklinde olanı. (Bak: İ'caz)
HADD-İ İMKÂN: Mümkünün son haddi. Olabilirlilik. İmkân nisbetinde olan.
HADD-İ İTTİSAL: Bitişme noktası.
HADD-İ KAT'-İ TARÎK: Huk: Yolkesenlere verilecek ceza.
HADD-İ KAZİF: Nâmuslu bir kadına zina isnad edene karşı verilen şer'î ceza.
HADD-İ KEMAL: Olgunluk hâli. Kemalât haddi.
HADD-İ KİFAYE: Kifâyet derecesi, yeterlik derecesi.
HADD-İ KUSVA: Son derece. Son had.
HADD-İ MA'RUF: şeriatça bilinen, makbul olan had. Emredilen, müsaade edilen hudud.
HADD-İ MÜNTEHA: Son nokta.
HADD-İ MÜŞTEREK: Ortak derece.
HADD-İ SEKR: Fık: Şarap haricindeki diğer içkilerin bil'ihtiyar içilmesinden hâsıl olan sarhoşluğun icab ettirdiği ceza.
HADD-İ ŞER'Î: Şeriat kanunlarıyla verilen ceza.
HADD-İ ŞÜRB: Fık: Az veya çok miktarda şarap (alkollü içki) içilmesinden dolayı uygulanacak ceza.
HADD-İ TE'DİB: Bir suç işleyeni başkalarına örnek olacak şekilde cezalandırmak. Darp ve ta'zir gibi.
HADD-İ ZÂTINDA: Aslında. Yaradılışında.
HADD-İ ZİNA: Zinâ suçu işleyene verilen ceza.
HADD: Gürültülü bir sesle çağıran. * Denizden gelen gürültülü dalga sesi. * Gürültü ile yıkılan.
HADD: Yol. * İnsan cemaatı. * Bir şeye tesir ederek iz bırakmak. * Yanak, yüz, vecih. * Yeri kazmak, yeri yarmak.
HADDA': (Hud'a. dan) Aldatıcı, hilekâr, dalavereci.
HADDA: Deve çobanı.
HADDAD: Demir işleri yapan usta, demirci, çilingir. * Muhâfız, bekçi, gardiyan. * Kapıcı.
HADDADÎ: Demircilik.
HADDAM: Muvaffakiyetli kişi. * İşlerinde başarılı ve becerikli kimse. * Çalışkan ve gayretli olan. * Hademe, hizmetçi.
HADDAN: İki yanak.
HADDAS: (Hads. den) Anlayışlı, zeki, çabuk kavrayan.
HADDE: Erimiş madeni döküp tel yapmağa mahsus delikli maden levha.
HADDE-İ TEDKİK: İnceden inceye araştırmak.
HADD-NA-ŞİNAS: f. Haddini bilmez.
HADEB: Kambur olma, kamburluk.
HADEB: Uzun boylu, akılsız kimse.
HADEBE: Kambur, yumru. * Vücuttaki kamburluk.
HADEBİYYET: Yumruluk, kamburluk.
HADED: Engel, mâni, set.
HADEKA: Gözün siyahlığı, gözbebeği.
HADEKA-İ AYN: Göz güllesi, göz hadakası.
HADEMAT: Hademeler. Hizmetçiler.
HADEME: Hizmetçiler, hâdimler. * (C.: Hıdâm) Halhal. * Devenin ayağını bağladıkları kayış.
HADENG: (Hadenk) f. Kayın ağacı. * Kayın ağacından yapılmış ok.
HADER: Uyuşma.
HADER-İ UMUMÎ: Bütün vücudu kaplayan uyuşukluk.
HADERNAK: Örümcek.
HADES: Yeni olmak. Eskiden olmayıp sonradan görülmek. * Taze. Yiğit. Genç. * Fık: Abdest almayı icabettiren hal. Bazı ibadetlerin yapılmasına mâni olan ve necaset-i hükmiye sayılan hal. * Pislik.
HADES-İ ASGAR: Fık: Taharet-i suğra ile, yani yalnız abdest ile giden taharetsizlik hali. Bevletmek, kan gelmek sebebi ile hasıl olan hades gibi.
HADES-İ EKBER: Fık: Taharet-i kübra ile, yani gusül abdesti ile giderilen taharetsizlik halidir.
HADES: (Hads) Sür'atle idrak etmek. Zan ve tahmin eylemek. Fikrini, re'yini bildirmek. Bir sözün mâna ve mefhumunda, bir hususun vaz' ve üslubunda başka tarz tasavvur eylemek. (Bak: Hads)
HADESAN: Şanssızlık, kısmetsizlik, talihsizlik. * Kaza.
HADESAT: (Hades. C.) Hadesler. Pislikler. (Bak: Hades)
HADEYAN: Yelmek.
HADF: Yürüme hızı.
HADI': Alçaltıcı. * Gönül alçaklığı ve huzu ile muttasıf.
HADIL: Yumuşak taze ot. * Islanmış, nemlenmiş.
HADIM AĞASI: (Bak: Hâdim ağası)
HADINE: Süt nine.
HADIR: Tembel, uyuşuk, uyumuş.
HADIYD: (Hazîz) Oturaklı, mütemekkin, yer. * Dağ eteği. Zir. Alçak yer. * Koz: Ayın veya başka bir seyyarenin mahreki üzerinde dünyaya en yakın bir mesafede bulunan nokta. Dünya ile diğer seyyarelerin güneşin merkezinden en uzak oldukları bir nokta.
HADÎ: Birinci. * Mazluma yardım eden. * Deveyi şarkı söyleyerek süren.
HADİ': Hileci, aldatıcı. * Bozuk, fena.
HÂDÎ: Hidayete ermiş. Mürşid. Rehber, delil. Hidayet yolunu gösteren. Hidayete, doğruluğa eriştiren. Önde giden.
HÂDİY-ÜT TARİK: Hidayet yoluna sevkeden, mürşid. Doğru yolda giden.
HADÎA: (C.: Hadâyi') Ustalıklı bir şekilde aldatma, oyun yapma.
HADÎA: Davarın karnından gelen ses.
HADİÂNE: f. Hile ile, hile yaparak.
HADÎ AŞER: Onbirinci.
HADÎB: Kınalı, kına yapılmış. * Boyalı, boyanmış.
HADİC(E): Vaktinden evvel doğan erkek veya kız çocuğu.
HADİD: Demir, çelik. Sert, kavi olan. * Çabuk kavrayışlı, keskin, öfkeli, hiddetli, titiz. * Hudut ve sınır komşusu.
HADİD-ÜL BASAR: Gözü keskin.
HADİD-ÜL MİZÂC: Öfkeli, çabuk kızan.
HADİD-ÜN NAZAR: Görüşü keskin olan.
HADİD SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 57. suresi.
HADÎD: Dağ eteği. * İçinde yağmur suyu biriken alçak çukur. * Arz, yer, dünya.
HÂDİFE: Halktan bir kısım.
HADÎKA: Etrafı duvarla çevrilmiş bahçe. Sulu, ağaçlı bahçe.
HADÎKA-YI FERAHFEZA: İç açan bahçe. Gönüle ferahlık veren bahçe.
HÂDİL: (Hadl. den) Aşağıya sarkıtılmış. * Gözlerinde ve ağzında çıban olan deve yavrusu.
HADÎLE: Çayır, çimen.
HÂDİM: (Hidmet. den) (C.: Huddâm) Hademe, hizmetçi, hizmet eden, işe yarayan. * İmân ve İslâmiye'te ve millete faydalı olmağa çalışan. * Erkekliği yok edilmiş olanlar. Bunlardan saraylarla büyük kişilerin konaklarında çalışanlara Hadim ağası denilirdi. Osmanlı İmparatorluğunda bunlardan, büyük mevkilere yükselenler olmuştur. Hattâ sadrazam olanlar bile vardır.
HÂDİM-ÜL FUKARA: Fakirlere hizmet eden.
HÂDİM-ÜL HAREMEYN-İŞ ŞERİFEYN: Hilâfeti haiz olmaları hasebiyle Osmanlı Padişahlarına verilen ünvandır. Haremeyn; Mekke ile Medine'ye denilir. İslâm âleminin bu iki şehre hürmet-i mahsusaları sebebiyle ve daha fazla tâzim kasdiyle şerif sıfatını da ilâve ederek "Haremeyn-iş şerifeyn" denilmiştir. Haremeyn'in Hâdimi mânasına gelen bu tâbir ise ilk evvel Yavuz Sultan Selim hakkında kullanılmış, daha sonra bütün padişahlar hakkında istimal olunmuştur. Yavuz Sultan Selim Han Halep'i fethettiği haftanın ilk cum'a namazını Melik Zâhir camiinde eda ederken, hatib hutbede "Malik-ül Haremeyn-iş Şerifeyn" şeklinde adını anar anmaz, Yavuz Selim derhal yerinden kalkarak: "Haremeyn'in maliki olmak ne haddimdir. Ben Haremeyn'in hizmetkârı olmakla iftihar ederim." demek suretiyle tevazu göstermiş ve bu tabir ondan sonra, hutbelerde o suretle söylenmiştir.
HÂDİM: Yıkıcı olan, yıkan, tahrib eden.
HÂDİM-ÜL LEZZAT: Lezzetleri mahveden, yıkan. (Ölüm)
HADİM AĞASI: Erkekliği yok edilmiş olan. Böyle kimselere "Tavaşi" de denilirdi. Bu gibiler, yabancı erkekler için mahrem sayılan harem dairesine girip çıktıkları ve muhafaza ile beraber harem hizmetini de gördükleri için kendilerine "Hâdim Ağası" adı verilirdi. (O.T.D.S.)
HADİME: (Hâdim. den) Kadın hizmetçi.
HADÎME: Su içinde eriyince pişmiş olan buğday.
HADÎN: (C.: Hudenâ) Sâdık dost, vefadar arkadaş.
HADÎN-İ KADÎM: Eski dost.
HADİN: Bir kuş cinsidir. (Hiç doymak bilmez, yediğini hemen hazmedip yine yemek ister, yüksek yerleri sever, değme yer üstüne konmaz, ağaç başlarına konup bütün yemişini yer, yemişleri kalmazsa başka yerlere gider.)
HADİR: Öten güvercin. Kişneyen at. * Üstü koyu, altı sulu olan yoğurt.
HADİR: (C.: Hadere) Şişen aza, yumrulanan organ.
HADİR: Gevşek, tembel, uyuşuk.
HADÎRE: Kalabalık olmayan topluluk. * Yaranın içinde toplanan kan ve irin.
HADÎRE: Hurması gök iken dökülen hurma ağacı.
HÂDİS: Yeni. Sonradan olan şey. Değişen. Hudus eden.
HÂDİS-ÜS SİNN: Yaşı taze. Genç delikanlı.
HADÎS: Her söylenişinde yeni haber gibi dinlenmeğe lâyık. Peygamberimizin (A.S.M.) sözü, emri ve hareketi. Sünnet-i Nebeviyye. Hadisten bahseden ilim. (Bak: Tevâtür)
HADÎS-İ Bİ-L MA'NA: Kelâm itibarı ile değil de mânaca doğru olan hadis.
HADÎS-İ KUDSÎ: Mânası Peygamberimiz'e (A.S.M.) vahy veya ilham edilen, kelimesi kendisinden sudur eden kudsî kelâm.
HADÎS-İ MEŞHUR: (Bak: Meşhur)
HADÎS-İ MEVZU': Başkası tarafından söylendiği hâlde Peygamberimize (A.S.M.) isnad edilen hadis. Muan'an veya senedlerle tesbit edilmemiş hadistir. Manası yanlış demek değildir.
HADÎS-İ MUALLAK: Senedinin yalnız ibtidasından bir veya birkaç ravisi hazf edilmiş olan hadistir. Meselâ: Bir zat kendi şeyhini ve şeyhinin şeyhini zikr etmeksizin onların fevkindeki râvilerden itibaren senedi zikr etse ta'likte bulunmuş olur. (Ist. Fık.K.)
HADÎS-İ MÜRSEL: Peygamberimiz'den (A.S.M.) işitildiği bildirilen hadis-i şerif.
HADÎS-İ MÜTEVATİR: Kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmayan cemaatlerin birbirinden ve ilk cemaatin de bizzat Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmdan rivâyet ettiği Hadis-i şeriftir. (İlm-i yakîni ifade eder. "Bu hadis-i şerif Peygamber'den (A.S.M.) sâdır olmuş mu?" demeğe imkân kalmaz).
HADÎS-İ SAHÎH: Hakkında şüphe edilemiyen ve doğru senetlere ve râvilere isnad edilerek müsbet olarak kat'i bilinen hadis-i nebevidir.
HADÎS-İ ŞEYHEYN: En muteber ve büyük hadis âlimlerinden İmam-ı Buharî ve İmam-ı Müslim'den rivayet edilen hadis-i şerif.
HÂDİSAT: (Hâdise. C.) Yeni olan şeyler. Hâdiseler.
HÂDİSE: (C.: Hâdisat, Havadis) Vâkıa, olay. Yeni bir şey, ilk defa olan. Haber.
HÂDİŞE: Derisi parçalandığı halde kan çıkmayan yara.
HÂDİYE: Değnek, asâ, sopa. * Su içinden sivrilerek yükselen kaya.
HADL: Meyletmek, yönelmek.
HADLEKA: şiddetle bakmak.
HADM: Birşeyi ağzına koyup, bir lokmada çiğneyip yemek.
HADMA': Beyaz koyun.
HADME: Ateş gürültüsü.
HADR: Evmek, acele etmek. * Vücutta bir organın şişip yumrulaşması. * Men etmek, engel olmak. * Saçak bükmek.
HADRA: (Müennestir) Yeşillik. * Sebze. En yeşil. Pek yeşil.
HADRAVAT: (Hadrevât) (Hadrâ. C.) Yeşillikler, yeşillik.
HADRE: Yüz yüze olmak.
HADREBAN: Feryadı şiddetli olan, çok fazla bağıran.
HADRECE: Bükmek. * Sağlam yapmak, sağlamlaştırmak.
HADS: Uzun düşünce ve delile ihtiyaç kalmadan hâsıl olan ilim. Sür'at-i intikal. Ani ve doğru idrâk. Delilden neticeye çabuk varmak.(Akıl tâtil-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de onu görür. Onu düşünür. Ona müteveccihtir. Hads ki, şimşek gibi sür'at-i intikaldir, dâima onu tahrik eder. Hadsin muzâafı olan ilham, onu dâima tenvir eder. Meyelânın muzâafı olan arzu ve onun muzâafı olan iştiyak ve onun muzâafı olan aşk-ı İlâhi, onu dâima mârifet-i Zülcelâle sevkeder. Şu fıtrattaki incizab ve cezbe, bir hakikat-ı câzibedarın cezbiyledir. M.N.)(.... Hem hiç mümkün müdür ki: O hads-i kat'î, o yakîn-i şuhudî hadsiz emarelerden ve o emareler, hadsiz müşahedat vak'ıalarından ve o müşahedat vakı'aları, şeksiz ve şüphesiz mebâdi-i zaruriyeye istinad etmesin. Öyle ise, şu ehl-i edyandaki bu itikadât-ı umumiyenin sebebi ve senedi, tevatür-ü mânevi kuvvetini ifade eden pek çok kerrat ile melâike müşahedelerinden ve ruhanilerin rü'yetlerinden hâsıl olan mebâdi-i zaruriyedir, esasat-ı kat'iyyedir. S.)
HADS-İ SÂDIK: Tam, doğru ve şüphesiz idrâk etme ve bilme.
HADSEN: Sezmekle. Sür'atle intikal ve idrâk etmekle.
HADSÎ: Hadsle. Hadse dâir ve müteallik.
HADSİYYAT: Mümkün olan şeyler. Olması ihtimali olan nesneler. Mümkinat.
HADSİZ: Hesapsız, sayısız. Belirli olmayan, çok.
HADŞ: Kaşımak. * Tırmalamak.
HADŞE: (C.: Hadeşât) Vesvese, kuruntu, merak, ye's, üzüntü, hüzün.
HADŞE-İ DERUN: İç sıkıntısı, gönül üzüntüsü.
HADŞE-AVER: f. Rahatsızlık veren, insanı sıkıntıya koyan.
HADŞE-NİSAR: f. Merak veren, vesvese.
HADUN: Memesinden biri diğerinden uzun olan koyun.
HADUR: Yemen diyarında bir şehrin adı.
HADUR: İniş. * Alçak yer.
HADUŞ: Pire. Sinek.
HADV: Sürmek.
HADY: Evmek, acele etmek. * Rüzgârın esmesi.
HAHER-ZADE: f. Hemşirezade, kızkardeş çocuğu. Yeğen.
HAKÎ-NİHAD: f. Mütevazi, kibirsiz, alçak gönüllü.
HALK-I EZDAD: Birbirine zıd halleri bir şeyde yaratmak. Meselâ: Bir zerrede hem def edici hem de cezb edici (çekici) kuvvetin bulunmasını yaratmak.
HALLÂL-ÜL UKAD: Düğümleri çözen. * Mc: Zorlukları yenen.
HAM MADDE: Bir şeyin meydana getirilmesi için işlenilen ana maddelerden her biri.
HAMMADUN: Çok hamdedenler. Çok çok şükür ve duâ edenler.
HANADIK: (Handek. C.) Hendekler. Bir mekânın etrafına kazılan geniş ve derin çukurlar.
HANADIR: Görme kabiliyeti kuvvetli olan.
HANADİS: (Hındıs. C.) Musibetler. * Karanlık geceler. * Şiddetli hâller.
HANDEMU'TAD: f. Devamlı gülmeye alışmış olan, her zaman gülme alışkanlığı olan.
HANE-ZAD: f. Efendisinin evinde dünyaya gelmiş olan köle veya cariye çocuğu.
HARAB-ABAD: f. Harabiyetle dolu olan yer. Tam harabe.
HARAM-ZADE: Gayr-ı meşru münasebetten doğmuş çocuk. Piç.
HÂRIK-I ÂDE: Âdeti yırtan, âdetin dışarısında, hârikulâde.
HÂRİKULÂDE: Fevkalâde, âdetin hâricinde bulunan şey, eser. Görülmedik derecede. Son derece kıymet ve ehemmiyeti hâiz olan şey.
HASAD: Ekin biçmek. Ekin biçme mevsimi.
HASADET: Hasedcilik, kıskançlık. Çekememezlik.
HASB-EL KADER: (Bak: HASBEL KADER)
HASBEL KADER: (Hasb-el kader) Kader cihetiyle.
HASSAD: Orakçı, ekin biçen.
HATA-YI ADLÎ: f. Adalet dairesine âit hata, yanlışlık.
HÂTEM-İ SADARET: Padişahın sadrazamlarda bulunan mührü. Buna "hâtem-i vekâlet", "hâtem-i şerif" veya "mühr-i hümayun" da denilirdi. İlk zamanlar yüzük şeklinde idi ve parmağa takılırdı. Sonraları zincire bağlı olarak sadrazamlar, boyunlarına asarlardı. Bundan ayrılmak, vazifeden azledilmek demek olduğu için; mühürü hamamda bile boyunlarında taşıyan sadrazamlar vardı. (O.T.D.S.)
HATIR-I NÂ-ŞÂD: Tasalı ve kederli gönül.
HATIR-ZAD: f. Akla gelen, hatıra doğan.
HAVADİS: (Hâdise. C.) Yeni hâdiseler, yeni sözler. * Alâka ile karşılanan haberler.
HAVARIK-I ÂDE: Fevkalâde olaylar, hârika hâdiseler.
HAYADAR: f. Utangaç, çekingen, mahcub.
HAYADİD: (Haydud. C.) Haydutlar, eşkiyalar.
HAYL-İ ADÜV: Düşman sürüsü, düşman güruhu.
HAZAD: Yaş ağaçtan kesilmiş budak ve diken.
HEDAD: Yemen'de bir kabile.
HEFTÂD: f. Yetmiş. 70
HELAL-ZADE: Helâl doğmuş, meşru ve nikâhlı ana-babadan dünyaya gelmiş çocuk. * İyi adam, fenalık yapmaktan çekinen. Sâlih, afif, nâmuskâr.
HEM-KADD: f. Boyları birbirine eşit olan, uzunlukları aynı olan.
HEM-RAD: f. Kahramanlık ve cömertlikte müsavi olan kimseler.
HEMŞİRE-ZÂDE: f. Kızkardeş çocuğu.
HERÇİ BAD ABAD: f. Her ne olursa olsun. İster istemez.
HEŞTAD: f. Seksen.
HEVADAR: f. Hevalı. Nefsine uymuş. Küstah. * Etrafı açık, havalı yer.
HEVADE: Yavaşlık. * Yumuşaklık. * Kavmin içinde salah ve muvâfakata sebep olması mümkün olan kimse.
HEVADÎ: (Hâdî. C.) Rehberler, deliller, kılavuzlar. * Hidayet edenler, istikametli ve selâmetli yolu gösterenler.
HEVADİC: (Hevdec. C.) Kadınların binip oturmaları için devenin üzerine konulan küçük mahfeler.
HEYÂKİL-İ KADÎME: Eski heykeller.
HIFZ-I BİLAD U İBAD: Şehirlerin ve şehir ahalisinin korunması.
HIRKA-İ SAADET: Cenab-ı Peygamber'in (A.S.M.) İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda gümüş sandık içinde muhafaza edilen hırkasıdır. Mısır'ın fethi üzerine Mekke Şerifi tarafından diğer emanat-ı mübareke ile beraber Yavuz Sultan Selim Han'a hediye edilmiştir. Hırka-i Şerif de denir. (O.T.D.S.)
HIRKA-İ SAADET DAİRESİ: İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda "mukaddes emanetlerin" bulunduğu yer. Burada yüzyıllardan beri, başta Peygamberimiz Hz.Muhammed'in (A.S.M.) hırkaları olmak üzere İslâmî nitelikte birçok mukaddes eşya saklanmaktadır. Bu eşya Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından, Mısır'ın fethinden (1517) sonra İstanbul'a getirilmiştir.
HIRPADAK: Birdenbire, hemencecik. * Uygun bir şekilde, münâsib bir tarzda. Tıpatıp.
HIZAD: Dikensiz ağaç.
HİCAZ DEMİRYOLU MADALYASI: Şam-Hicaz demiryolunun yapımı için para yardımı bulunanlarla, demiryoluna ait işlerde hizmetleri görülenlere verilmek üzere II.Abdülhamid tarafından çıkartılan üç ayrı madalya. 16.9.1902 tarihli nizamname ile çıkarılan bu madalyanın bir tarafında "Hamidiye Hicaz demiryoluna hizmet eden hamiyyetmendâna mahsus madalyadır." ibaresi; diğer yüzünde defne dalında bir çelenk içinde Abdülhamid II'in "El-gazi" tuğrası, altta ise lokomotif şekli vardı. Bu madalyalar: Altun, gümüş ve nikel olmak üzere üç çeşitti.
HİDAD: Dul olan bir kadının mâtem tutup süsten vazgeçmesi.
HİDADET: Demircilik.
HİKMET-İ MADDE: İşin hikmeti.
HİLAF-I ÂDE: Âdet ve kaidenin aksine. Kaide ve nizama aykırı.
HİLAF-ÜL-ÂDE: Kaide ve usule karşı.
HİSS-İ SÂDİS: Altıncı hiss, altıncı duygu.(Kalb ile vicdan, mahall-i iman. Hads ile ilham, delil-i iman. Bir hiss-i sâdis, tarik-ı iman. Fikr ile dimağ, bekçi-i iman) (Lemaat. dan)
HİYADE: Evmek. * Tevbe etmek.
HOŞKADEM: f. Uğurlu ayağı olan, ayağı uğurlu.
HOŞNİHAD: f. İyi yaradılışlı, güzel huylu.
HUDADAD: f. Allah vergisi. Mevhibe-i İlâhî.
HUKUK-U İBAD: Fık: Akidler ve muamelelerle alâkalı hukuk. İnsanlarla olan muamelelerimizdeki haklar. Ferde ait olan hususi haklar. (Bak: Musibet-i amme)
HUSSAD: Hased edenler. Kıskananlar.
HÜBUT-U ÂDEM: Hz. Âdem'in (A.S.) Cennet'ten dünyaya inmesi.
HÜCCET-İ MÜTEADDİYE: Taraflara münhasır olmayıp başkalarını da alâkalandıran delil.
HÜCRE-İ SAÂDET: Saâdetli oda. Fahr-i Kâinat Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) odası.
HÜKEMÂ-İ KADİME: Eski filozoflar.
HÜKKÂM-I ADLİYYE: Adliye hâkimleri.
HÜKM-İ ÂDİL: Huk: Adalet üzere verilmiş olan hüküm.
HÜKÛMET-İ ÂDİLE: Âdil hükümet.
HÜKÛMET-İ ADL: Huk: Miktarı şer'an muayyen olmayıp ehl-i vukufun (bilirkişinin) usulü dairesinde takdir ve tayin edeceği diyettir. Buna hükm-ü adl de denir.
HÜSN-Ü ÂDÂB: (Hüsn-i âdâb) Güzel ve iyi edeblilik. Güzel terbiye. İslâmi terbiye.
HÜŞAD: Suyu emmeyen sert arâzi.
HÜVE-L EHAD: O Allah birdir. (Bak: Ehad)
HADD-İ MÜŞTEREK: Ortak derece.
HADÎ AŞER: Onbirinci.
HADÎS-İ MEŞHUR: (Bak: Meşhur)
HADŞE: (C.: Hadeşât) Vesvese, kuruntu, merak, ye's, üzüntü, hüzün.
HADUŞ: Pire. Sinek.
HEŞTAD: f. Seksen.
HÜŞAD: Suyu emmeyen sert arâzi.
İAD: Korkutmak, tehdit etmek. Vaidde bulunmak.
İADE: Geri vermek. Eski haline getirme. * Mukabilini yapma. Karşılığını yapma. * Avdet ettirmek. * Edb: Bir mısraın veya beytin son kelimesini, kendisinden sonra gelen mısra veya beytin ilk kelimesi olarak kullanma sanatı. İade'li şiire "muâd" da denmektedir.Ey vücud-u kâmilin esrar-ı hikmet masdarıMasdarı zatın olan eşyâ sıfatın mazharıMazharı her hikmetin sensin ki kilk-i kudretinSafha-i eflâke nakşetmiş hutut-ı ahteriAhteri mes'ud olan oldur ki tâb-ı pâkinin Kabil-i feyz ola nutkundan safâ-yı cevheriCevheri ma'yub olan nâkıs benim kim muttasılSadedir hattın hayalinden zamirim defteriDefter-i a'malimin hattı hatadandır siyâhKan döker çeşmim hayâl ettikçe hevl-i mahşeriMahşeri eşkim verir seylâba ger ruz-i cezaOlmasa makbul-i dergâhın sirişkin gevheri Gevheridir ışık bahrinin Fuzulî ab-ı çeşmLiyk bir gevher ki Lütf-u Hak ânadır müşteri.Fuzulî gazelinde olduğu gibi.
İADE-İ ÂFİYET: Hastalıktan sonra âfiyetin iadesi. İyileşme.
İADE-İ İTİBAR: Ticarette iflâstan kurtulma. * Kaybedilen itibarı tekrar kazanma. Şerefini kurtarma.
İADE-İ MÜCRİMÎN: Suçluların kendi memleketlerine iade edilmesi.
İADE-İ ZİYARET: Ziyarete gelenin ziyaretine gitmek.
İADETEN: Geri vermek üzere.
İANE-İ CİHADİYE: Muharebe zamanında harbin icab ettirdiği fazla masrafları karşılamak ve yardım olmak için halktan alınan paralar. Miktarı, her mahallin iktidarı derecesine göre kaza ve liva üzerine merkezden tertib ve "tevzi defterleri"ne maktu' miktar olarak konulurdu. Bu çeşit vergi ve ianeler Tanzimat'tan sonra kaldırılmıştır.
İB'AD: Uzaklaştırmak. Sürmek. Kovmak.
İBAD: Tıb: Bacaklarda diz mafsalının iç kısmındaki büyük damar.
İBAD: (Abd. C.) Kullar. Allah'ın kulları.
İBAD: Devenin ayağını bağladıkları ip.
İ'BAD: Kul etmek, köle yapmak.
İBADAT: (İbâdet. C.) İbâdetler.
İBADE: Helâk etmek.
İBADET: Allah'ın (C.C.) emirlerini yerine getirmek ve nehiylerinden kaçmak. Yapılmasında sevab olup, ihlâsla yapılan herhangi bir amel. Şeriatta bildirildiği gibi Allah'a kulluk etmek. Kâinatın ve dolayısıyla insanların hilkatindeki hikmet ve gaye. (Bak: Târik-üs-salât)(... İbadet'in ruhu ihlâstır. İhlâs ise yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse o ibadet bâtıldır. Faydalar, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar. İ.İ.)(İbadetin mânası şudur ki: Dergâh-ı İlâhîde abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemal-i rububiyyetin ve kudret-i Samedaniyyenin ve rahmet-i İlâhiyyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir. Yâni, rububiyetin saltanatı, nasılki ubudiyeti ve itaati ister; rububiyetin kudsiyeti, pâklığı dahi ister ki: Abd, kendi kusurunu görüp istiğfar ile ve Rabbini bütün nekaisten pâk ve müberra ve ehl-i dalâletin efkâr-ı bâtılasından münezzeh ve muallâ ve kâinatın bütün kusuratından mukaddes ve muarrâ olduğunu, tesbih ile Sübhanallah ile ilân etsin.Hem de rububiyetin kemal-i kudreti dahi ister ki: Abd, kendi za'fını ve mahlukatın aczini görmekle kudret-i Samedaniyyenin azamet-i âsârına karşı istihsan ve hayret içinde Allahu Ekber deyip huzu ile rükua gidip O'na iltica ve tevekkül etsin.Hem rububiyetin nihayetsiz hazine-i rahmeti de ister ki: Abd, kendi ihtiyacını ve bütün mahlukatın fakr ve ihtiyâcâtını sual ve dua lisaniyle izhar ve Rabbinin ihsan ve in'âmatını, şükür ve sena ile ve Elhamdülillâh ile ilân etsin. Demek, namazın ef'âl ve akvâli, bu mânaları tazammun ediyor ve bunlar için taraf-ı İlâhîden vaz'edilmişler. S.)
İBADETGÂH: f. Kanunlarla tanınmış bir dine, bir mezhebe ait ibadetlerin icrasına tahsis olunan yerler. Mabet, ibadethane.
İBADETHANE: f. İbadetgâh. Allah'a ibadet edilen yer.
İBADETKÂR: f. İbadet yapan. İbadete düşkün.
İBADULLAH: Allah'ın kulları.
İBDAD: Uzaklaştırma, teb'id. * Bir şeyi uzatma.
İBRAD: Güçsüzleştirme, âciz bırakma. * Soğutma.
İBTİDAD: İki kişinin bir şeyi bir tarafından tutup kavraması.
İBTİRAD: Duş yapma, soğuk su ile banyo yapma. * Serinlemek için soğuk su içme.
İCAD: Vücuda getirmek. Yeniden bir şey meydana getirmek. Yoktan var etmek. (Bak: İbda')(şu zamanda çok ileri giden feylesoflar diyorlar ki: "Hiçten, hiçbirşey icad edilmiyor ve hiçbirşey idam edilmiyor; yalnız bir terkip bir tahlildir ki, Kâinat fabrikasını işlettiriyor."Elcevap : Nur-u Kur'an ile mevcudata bakmayan feylesofların en ileri gidenleri bakmışlar ki, tabiat ve esbab vasıtasiyle bu mevcudatın teşekkülât ve vücudlarını -sabıkan isbat ettiğimiz tarzda- imtina derecesinde müşkilâtlı gördüklerinden, iki kısma ayrıldılar.Bir kısmı, Sofestaî olup, insanın hassası olan akıldan istifa ederek, ahmak hayvanlardan daha aşağı düşerek, Kâinatın vücudunu inkâr etmeyi; hatta kendilerinin vücudlarını dahi inkâr etmesini.. dalâlet mesleğinde esbab ve tabiatın icad sahibi olmalarından daha ziyade kolay gördüklerinden; hem kendilerini, hem Kâinatı inkâr edip, cehl-i mutlaka düşmüşler.İkinci güruh bakmışlar ki; dalâlette esbab ve tabiat mucid olmak noktasında, bir sinek ve bir çekirdeğin icadı, hadsiz müşkilâtı var. Ve tavr-ı aklın haricinde bir iktidar iktiza ediyor. Onun için bilmecburiye icadı inkâr ediyorlar, "yoktan var olmaz" diyorlar ve idamı da muhal görüyorlar, "var yok olmaz" hükmediyorlar. Yalnız, harekât-ı zerrât ile, tesadüf rüzgârlariyle bir terkib ve tahlil ve dağılmak ve toplanmak suretinde bir vaziyet-i i'tibariye tahayyül ediyorlar... İşte sen gel, ahmaklığın ve cehaletin en aşağı derecesinde, en yüksek akıllı kendini zanneden adamları gör; ve dalâlet, insanı ne kadar maskara ve süfli ve echel yaptığını bil; ibret al! Acaba her senede, dört yüzbin envâı birden zemin yüzünde icad eden ve Semavat ve Arzı altı günde halkeden ve altı haftada, her baharda, kâinattan daha san'atlı, hikmetli zihayat bir kâinatı inşa eden bir Kudret-i Ezeliye, bir İlm-i Ezelî'nin dairesinde, plânları ve mikdarları taayyün eden mevcudat-ı ilmiyeyi göze göstermiyen bir ecza ile yazılan ve görünmeyen bir yazıyı göstermek için sürülen bir ecza misillü, gayet kolay o mâdumât-ı hâriciye olan mevcudat-ı ilmiyeye vücud-u hârici vermeği o Kudret-i Ezeliyeden uzak görmek ve icadı inkâr etmek; evvelki güruh olan Sofestâilerden daha ziyade ahmakane ve cahilânedir. Bu bedbahtlar, âciz-i mutlak ve yalnız bir cüz-i ihtiyariden başka ellerinde olmayan; firavunlaşmış kendi nefisleri, hiçbir şeyi idam ve yok edemediklerinden ve hiçbir zerreyi, bir maddeyi, hiçten, yoktan icad edemediklerinden ve güvendikleri esbab ve tabiatın ellerinde hiçten icad gelmediği cihetle, ahmaklıklarından diyorlar: "Yoktan var olmaz, var da yok olmaz" deyip, bu bâtıl ve hatâ düsturu, Kadir-i Mutlak'a teşmil etmek istiyorlar. Evet, Kadir-i Zülcelâl'in iki tarzda icadı var. Biri; ihtira ve ibda' iledir. Yâni; hiçten, yoktan vücud veriyor; ve ona lâzım her şey'i de hiçten icad edip eline veriyor. Diğeri; inşâ ile, san'at iledir. Yâni; kemal-i hikmetini ve çok esmasının cilvelerini göstermek gibi, çok dakik hikmetler için, kâinatın anasırından bir kısım mevcudatı inşa ediyor. Her emrine tâbi olan zerratları ve maddeleri, Rezzakıyet kanunuyla onlara gönderir ve onlarda çalıştırır. Evet Kadir-i Mutlak'ın, iki tarzda; hem ibda' hem inşâ suretinde icadı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek; en kolay, en sühuletli, belki daimî, umumî bir kanunudur. Bir baharda, üçyüz bin envâ-i zihayat mahlukatın şekillerini, sıfatlarını, belki zerratlarından başka bütün keyfiyat ve ahvallerini hiçten var eden bir kudrete karşı, "yoğu var edemez!" diyen adam, yok olmalı!...L.)(Eğer desen: "Delil-i İhtiraî i'tâ-i vücuddur. İ'tâ-i vücud ise; i'dam-ı mevcudun refikidir. Halbuki: Adem-i sırftan vücudu ve vücud-u mahzdan adem-i sırf-ı aklımız tasavvur etemiyor." Cevaben derim: Yahu!. Sizin bu istis'âbınız ve şu mes'elenin tasavvurundaki istiğrabınız, bir kıyas-ı hâdi'in netice-i vahimesidir. Zira icad ve ibda-i İlâhiyi, abdin san'at ve kesbine kıyas edersiniz. Halbuki abdin elinden bir zerreyi imate veyahut icad etmek gelmez. Belki yalnız umur-u itibariye ve terkibiyede bir san'at ve kesbi vardır. Evet, bu kıyas aldatıcıdır, insan kendini ondan kurtaramıyor.Elhasıl : İnsan kâinatta mümkinatın öyle bir kuvvet ve kudretini görmemiş ki, icad-ı sırf ve i'dam-ı mahz etsin. Halbuki hükm-i aklîsi de daima üss-ül-esası, müşahedattan neş'et eder. Demek âsâr-ı İlâhiyeye mümkinat tarafından bakıyor. Halbuki: Hayret-efza âsârıyla müsbet olan kudret-i Sâni'in canibinden temaşa etmek gerektir. Demek ibadın ve kâinatın umur-u itibariyeden başka tesiri olmayan kuvvet ve kudretlerin cinsinden olan bir kudret-i mevhume içinde Sânii farz ederek o noktadan şu mes'eleye temaşa ediyor. Halbuki Vacibü'l-vücud'un canibinden, kudret-i tâmmesi nokta-i nazarından bu mes'eleye temaşa etmek gerektir. R.N.)
İCAD: (Ücâd) Kapı ve pencerelerin üstlerinde bulunan kemer.
İCADE: İyi yapma, iyi işleme.
İCADGERDE: f. İcad olunmuş.
İCHAD: Eziyet çekme, elem ve sıkıntıya mâruz bırakılma. * Gayret etme.
İCMAD: Dondurma, câmidleştirme.
İCMAD-I MÂ: Suyun dondurulması. Suyun buz haline getirilmesi.
İCTİHAD: Kudret ve kuvvetini tam kullanarak çalışmak. Gayret etmek. Çalışmak. * Anlayış. * Kanaat. * Fık: Şeriatın fer'î mes'elelerine âit hükümleri, İslâm müçtehidlerinin, usulüne uygun olarak, Kur'an ve Hadis-i Şeriflerden çıkarmaları ve bunun için tam gayret etmiş olmaları. Böyle içtihad eden zâtlara Müçtehid denir.(Mesail-i diniyeden olan içtihad kapısı, açıktır. Fakat, şu zamanda oraya girmeğe altı mâni vardır:Birincisi : Nasılki, kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapılar açmak hiç bir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasılki, büyük bir selin hücumunda tâmir için duvarlarda delikler açmak gark olmağa vesiledir. Öyle de: Şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid'aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarında muharriplerin girmesine vesile olacak olan delikler açmak İslâmiyete cinâyettir...İkincisi : Dinin zaruriyatı ki içtihad onlara giremez. Çünki kat'i ve muayyendirler. Hem o zaruriyat, kut ve gıda hükmündedirler, şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti onların ikamesine ve ihyâsına sarfetmek lâzım gelirken, İslâmiyetin nazariyat kısmında ve selefin içtihadat-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle bütün zamanların hacatına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp, heveskârane yeni içtihadlar yapmak bid'atkârâne bir hıyânettir.Üçüncüsü : Her zamanın insanlarınca kıymetli addedilerek efkârı celbeden câzibedar bir metâ merguptur. Meselâ: Bu zamanda en rağbetli, en iftiharlı, siyâsetle iştigal ve dünya hayatını te'min etmektir. Selef-i sâlihin asrında ve o zaman çarşısında en mergup metâ, Hâlik-ı semâvat ve arzın marziyatlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbat etmek ve nur-u Nübüvvet ve Kur'an ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak ve vesâilini elde etmek idi. Bu itibarla, o zamanlarda bütün fikirler, kalbler, ruhlar marziyat-ı İlâhiyeyi bilmek ve öğrenmeğe müteveccih idi. Bunun için istidat ve iktidarı olanlar o zamanlarda vukua gelen bütün ahvâl ve vukuat ve muhâverattan ders almakla, içtihadlara zemin teşkil eden yüksek istidatlar vücuda gelirdi.Şimdi ise, fikir ve kalblerin teşettütü, inâyet ve himmetlerin zâfiyeti, insanların siyaset ve felsefeye iptilâ ve rağbetleri yüzünden bütün istidatlar fünun-u hâzıra ve hayat-ı dünyeviyeye müteveccihtir. Ahkâm-ı diniyeye sarfedilecek müstakim bir içtihad yoktur.Dördüncüsü : İçtihad kapısından İslâmiyete girip mesâilini genişlendirmeğe meyleden adamın maksadı, zaruriyata imtisal ile takva ve kemale mazhariyet ise güzeldir. Amma zaruriyatı terk ve hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı uhreviyeye tercih eden adam ise, onun içtihada meyli, meyl-üt-tahribdir. Tekliften çıkıp kaçmak için bir yol bulmaktır.Beşincisi : Her şeyin, her hükmün vücuda gelmesi bir illete binaen olduğu gibi, bir maslahata dahi tâbidir. Fakat maslahat illet değildir. Ancak tercih edici bir hikmettir. Bu zamanın efkârı, bizzat saadet-i dünyaya müteveccihtir. Şeriatın nazarı ise, bizzat saadet-i uhreviyeye müteveccih olup, bittabi dünyaya da nâzırdır. Çünki, dünya âhirete vesiledir.Umumi bir beliyye olan ve nâsın ona müptelâ olduğu çok işler vardır ki zaruriyattan olmuştur. O gibi işler su-i ihtiyar ile gayr-i meşru meyillerden doğmuş olduklarından, mahzuratı ibâhe eden zaruriyattan değildir. Ve ruhsat ve müsaade-i şer'iyenin şümulüne dâhil olamazlar. Meselâ: Bir adam su-i ihtiyâriyle haram bir tarzda kendini sarhoş etse, hâl-i sekirde yaptığı tasarrufatta mâzur olamaz. Bu zamanda bu gibi içtihadlar, semavî değil ancak arzî içtihadlardır. Bu gibi içtihadlar ile Hâlik-ı Semavat ve Arz'ın hükümlerinde yapılan tasarrufat merduttur.Meselâ : Bazı gafiller, hutbenin Türkçe okunmasını istihsan ediyorlar ki, halkın bilhassa siyasî ahvalden haberleri olsun. Halbuki bu gibi ahval-i siyasiye yalandan, hileden, şeytani fikirlerden hâli değildir. Hutbe makamı ise, ahkâm-ı İlâhiyenin tebliği için ittihaz edilmiş bir makamdır.Sual : Avâm-ı nâs Arabiden haberdar değildir, fehmedemez?Cevap : Avâm-ı nâs, zaruriyat ve müsellemat-ı diniyeye muhtaçtır. Ve hutbe makamı da bu gibi hükümlerin tebliği içindir. Bu hükümler kisve-i Arabiye içinde tafsilen değilse de icmalen avâm-ı nâsa mâlum ve mâruftur. Maahaza lisan-ı Arabda bulunan şehamet, yükseklik, meziyet, satvet diğer lisanlarda yoktur... M.N.)
İCTİHADÂT: (İctihad. C.) İçtihadlar.
İCTİHADÎ: İçtihada müteallik. İçtihada dair. İçtihada ait.
İÇTİHAD: (Bak: İctihad)
ÎD-İ ADHÂ: Kurban Bayramı.
İDAD: Saymak. Sayı. Hesab etmek. * Ölüm vakti. * Fark. Vergi. * Bahşiş. * Küfüv. Denk, hemtâ. * Delilik emâresi. * Parmakla hesab etmek.
İDAD: (İded) Üstünlük, galibiyet, zafer. * Kuvvet, zor.
İ'DAD: Hazırlama. Yetiştirme. Geliştirme.
İD'AD: Korkutmak.
İDADE: Kol bağı.
İ'DADİYE: Hazırlığa ait. Hazırlığa mahsus. * Orta tahsili veren okullar. Vaktiyle rüşdiyeden sonra gidilip yüksek mekteblere girebilmek için lâzım gelen bilgileri öğreten okul. Sultaniyelerden aşağı olan mekteb.
İDHAD: İptal etmek, hükümsüz bırakmak.
İFAD: Bir kimseyi elçilik (sefirlik) vazifesiyle gönderme.
İFADAT: (İfâde. C.) Anlatmalar. İfadeler.
İFADAT-I LÂZİME: Gerekli ifadeler.
İFADE: Anlatmak. Söylemek. * Fayda vermek, fayda tutmak.
İFADE-İ CEBRİYYE: Zoraki ifade. * Mat: Cebir işaretleri ile maksadını anlatma.
İFADE-İ MERAM: Dilek ve maksadını anlatmak.
İFADE-İ ŞİFAHİYYE: Ağızdan söyleyerek, şifahî olarak ifade ederek.
İFADE-İ TAHRİRİYE: Yazı ile anlatış.
İFKAD: Kaybettirme, kazandırmama.
İFRAD: Tek olarak söylemek. * Ayırmak. * Göndermek. Yollamak.
İFSAD: Bozmak. Azdırmak. Fesada uğratmak. Fitne salmak. Karıştırmak.
İFSAD-I Mİ'DE: Mideyi bozma.
İFSADAT: (İfsad. C.) İfsadlar, kargaşalıklar, fesada uğratmalar.
İFTİHAR MADALYASI: Padişaha sadakat gösterenlere, tarım ve san'atın ilerlemesine çalışanlara, yangın ve sâri hastalık anında devlet ve millete büyük hizmetleri dokunanlara verilmek üzere II. Abdülhamid'in irade-i seniyesiyle altın ve gümüşten olmak üzere çıkarılan madalya. (1886 ve 1887) Madalyanın ön yüzünde yukarı kısmında şualar içinde tuğra ve alt kısmında Osmanlı arması; diğer yüzünde defne dalı arasında bir boş saha vardır. Buraya, madalyanın sahibi olacak şahsın adı yazılırdı. Kırmızı renkli kurdele ile göğsün sol tarafına takılırdı. Sahibinin ölümünde vereseye intikal etmez, hükümete geri verilirdi.
İFTİKAD: Arayıp sormak. * Kaybolmak.
İFTİSAD: Neşter ile kan aldırma.
İGMAD: Kınına sokma, kılıfına koyma. * Birçok şeyleri bir yere tıkma.
İGMAD-I SEYF: Kılıcı kınına sokma.
İGRAD: Yüksek ve güzel sesle şarkı söyleme.
İGTİMAD: (Gamd. dan) (Kılıç) kılıfına girme. * Karanlıkta görünmez olmak.
İHDAD: (Gövdenin) derisi şişme.
İHDAD: Keskinleştirme.
İHKAD: Başka bir kimsede garaz ve kin uyandırma.
İHMAD: Ateşin alevini söndürmek.
İHSAD: Ekin veya ot biçme veya biçtirme. Hasâd etme.
İHŞAD: (Halk) Birikme, toplanma, cem' olma.
İHTİDAD: Keskinleşmek. * Hızlanmak. * Azmak. * Hiddetlenmek.
İHTİFAD: Acele yapma, sür'atle ve çabuk olarak işleme.
İHTİSAD: Hasad etme, biçme.
İHTİSAD-I MEZRUAT: Ekinlerin biçilmesi.
İHTİŞAD: Toplanmak, birikmek, yığılmak.
İK'AD: Bir hükümdarın tahta oturtulması. Oturtmak.
İKAD: Ateş yakma, tutuşturma.
İKAD-I KANADİL: Kandillerin yakılması.
İ'KAD: Düğümlemek. Bağlamak. Bend etmek.
İKAD: Kuvvetlendirme, sağlam kılma.
İKSAD: (Kesad. dan) Kesada düşürme, kesatlandırma.
İKTİSAD: Tutum, biriktirme. Her hususta itidal üzere bulunmak. Lüzumundan fazla veya noksan sarfiyattan kaçınmak. * Edb: Beyit veya kasideyi birbirine vasl ile uzatmak.(İktisad ve hıssetin çok farkı var. Tevâzu, nasıl ki ahlâk-ı seyyieden olan tezellülden mânen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memduhadır. Ve vakar, nasıl ki kötü hasletlerden olan tekebbürden mânen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memduhadır. Öyle de: Ahlâk-ı âliye-i Peygamberiyeden olan ve belki kâinattaki nizâm-ı hikmet-i İlâhiyye'nin medarlarından olan iktisad ise, sefillik ve bahillik ve tama'kârlık ve hırsın bir halitası olan hısset ile hiç münasebeti yok. Yalnız, sureten bir benzeyiş var. Bu hakikatı te'yid eden bir vâkıa:Sahabenin abâdile-i seb'a-yı meşhuresinden olan Abdullah İbn-i Ömer Hazretleri ki: Halife-i Resulullah olan Fâruk-u Azam Hazret-i Ömer'in (R.A.) en mühim ve büyük mahdumu ve sahabe âlimlerinin içinde en mümtazlarından olan o zat-ı mübârek çarşı içinde, alış verişte, kırk paralık bir meseleden iktisad için ve ticaretin medarı olan emniyet ve istikameti muhafaza için şiddetli münakaşa etmiş. Bir sahabe ona bakmış. Ruy-i zeminin Halife-i Zişânı olan Hazret-i Ömer'in mahdumunun kırk para için münakaşasını acip bir hısset tevehhüm ederek o imamın arkasına düşüp, ahvâlini anlamak ister. Baktı ki Hazret-i Abdullah hâne-i mübârekine girdi. Kapıda bir fakir adam gördü. Bir parça eğlendi; ayrıldı, gitti. Sonra hanesinin ikinci kapısından çıktı, diğer bir fakiri orada da gördü. Onun yanında da bir parça eğlendi; ayrıldı, gitti. Uzaktan bakan o sahabe merak etti. Gitti o fakirlere sordu: "İmam sizin yanınızda durdu, ne yaptı?" Herbirisi dedi: "Bana bir altın verdi." O sahabe dedi: "Fesübhânallah... Çarşı içinde kırk para için böyle münakaşa etsin de, sonra hanesinde ikiyüz kuruşu kimseye sezdirmeden kemâl-i rıza-yı nefisle versin!" diye düşündü, gitti, Hazret-i Abdullah İbn-i Ömer'i gördü. Dedi: "Ya İmam! Bu müşkülümü hallet. Sen çarşıda böyle yaptın, hanende de şöyle yapmışsın." Ona cevaben dedi ki: "Çarşıdaki vaziyet iktisattan ve kemâl-i akıldan ve alışverişin esası ve ruhu olan emniyetin, sadâkatın muhafazasından gelmiş bir hâlettir; hısset değildir. Hânemdeki vaziyet kalbin şefkatinden ve ruhun kemalinden gelmiş bir hâlettir. Ne o hıssettir ve ne de bu israftır."İmam-ı Azam, bu sırra işaret olarak: "Lâ isrâfe fi-l hayri kemâ lâ hayre fi-l isrâfi" demiş. Yani: "Hayırda ve ihsanda (fakat müstahak olanlara) israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır yoktur..." L.)(İktisad, lügatta "amelde i'tidal" demektir ki, kasıddan me'huzdur. Çünkü matlubunu iyi tanıyan bir kimse, onu hiç eğilip bükülmeden istikamet üzere kasdeder. Maksudunun mevzi ve mevkiini bilemiyen ise tahayyür içinde kalır. İfrat veya tefrit ile kâh sağa, kâh sola bocalar, çabalar durur. İşte bu sebeple iktisad, maksada müeddi olan amel demek olmuştur. Umur-u maliyedeki iktisadın da esası budur.) (E.T.)
İKTİSADÎ: İktisada ait, tutumla alâkalı. Ekonomik.
İKTİSADİYAT: İktisad bilgisi. İktisad ve tutumla alâkalı olan işler.
İKTİYAD: Tutup götürme veya götürülme.
İKTİYAD: Hile yapma, dalavere ve oyun etme.
İLAD: (Veladet. den) Doğurma, tevlid etme. * Doğurtma.
İLBAD: Yamama, yırtıkları kapatma. * Yapıştırma veya yapıştırılma.
İLHAD: Dinden çıkmak. Dinsizlik. Dinden dönmek. Allahın varlığına, birliğine inanmamak. İmânsızlık.
İLHAD: Zulüm yapma, eziyet etme.
İLM-İ ÂDÂB: Yemek, içmek, yatıp kalkmak, giyinmek, sefer gibi hâllere dair hadisler için, ilm-i hadis istılâhında kullanılan tâbirdir.
İLM-İ HADİS: (İlm-i Rivayet - İlm-i Ahbâr - İlm-i Âsâr) Resulüllah'ın (A.S.M.) akvâli (sözleri), ef'ali ve hallerine dâir ilimdir. Ehl-i hadis ıstılahında; tarihe ve siyere dâir hadis-i şeriflere bazan İlm-i Hadis-ül Halk, bazan da Sîre (Sîret) tabir edilir. (Bak: Hadis)
İMAD: Direk, kolon. * Temel, esas. * Kuvvet. * Bir kavmin reisi ve başta geleni. * Yüksek bina.
İMAD-ÜD DİN: Dinin direği.
İ'MAD: Direk dikme.
İMAM-I CA'FER-İ SÂDIK: (Hi: 83-148) Hazret-i Ali'nin (R.A.) torununun torunudur. Medine-i Münevvere'de yaşamıştır. Annesi, Hazret-i Ebu Bekir'in soyundandır. Mânevi nüfuzu çok ileri idi, dine büyük hizmetleri görüldü. Demiştir ki: "Kim nefsi için nefsi ile mücâhede ederse, keramete kavuşur, kim de Allah için nefsi ile mücâhede ederse, Allah'a kavuşur." Eimme-i İsnâ Aşerin altıncısıdır. (K.S.)
İMAMZADE: İmam oğlu. Babası imam veya imam ünvanını hâiz olan adam.
İMDAD: Yardım. Yardıma yetişmek. "Yetişin, kurtarın" mânasında da kullanılır. * Yardıma gönderilen kuvvet. * Vâdeyi uzatmak. Mühlet vermek.
İMDADİYE: Savaş zamanlarında harp masrafını karşılamak, sulh vaktinde de bütçe açığını kapatmak için halktan alınan örfi vergi. Harp için alınana "imdadiye-i seferiye", açığı kapatmak gayesiyle alınana da "imdadiye-i hazariye" denilirdi.
İMKÂN-I ÂDÎ: Zâtında dâima mümkün olan. Her zaman olabilen. Olmasında bir mânia bulunmayan.
İMTİDAD: Uzanmak. Uzayıp gitmek. Gerilip ve çekilip uzanmak. * Boy. Tul. Uzunluk. * Feza, uzay.
İMTİNA-İ ÂDİ: Bir şeyin olması âdeta mümkün olmamak.
İMTİYAZ MADALYASI: 2. Abdülhamid'in 11/10/1885 tarihli emriyle devlet ve memleket yararına hizmet edenlere, vazifeyle gönderildikleri yerde başarı gösterenlere verilmek üzere çıkarılan madalya. Altun ve gümüşten olmak üzere iki çeşit olan bu madalyaların ön yüzünde II. Abdülhamid'in "Elgazi" tuğrası, bunun altında saltanat arması yer alır. Arka yüzünde: "Devlet-i Osmaniye uğrunda fevkalâde ibraz-ı sadakat ve şecaat edenlere mahsus madalyadır" yazısı altında madalyayı alacak olanın adının yazılacağı boş bir bölüm vardır. En altta 1300 rakamı okunmaktadır.
İMZA-Yİ PADİŞAHÎ: Padişahın imzası. Osmanlı Padişahları tarafından vaktiyle hükümdarlara yazılan name-i hümayunların kenarlarına altun yaldızla imza konurdu. Bunlara imza-yı padişahî denilirdi.
İ'NAD: Dinmeden akma. * Çekişme.
İNAD: Israr, muannidlik, ayak direme, dediğinden vazgeçmeme.
İNADEN: İnad olsun diye. Tersine olarak.
İNADİYE: Eşyanın hakikatlarını, varlığını inkâr eden bir zümre. (Bak: Sofizm)
İNCİMAD: Donma. Buzlanma. Sertleşme.
İNCİRAD: Mücerred olma, tecrid edilme, soyunma.
İNFAD: Bitirme, tüketme. * Kuyunun suyu tükenme.
İNFİDAD: (İnfadda) Bir şeyin kırılıp dağılması. Parça parça olma.
İNFİRAD: Tek başına kalma. Yalnızlık hâli.
İNFİSAD: (Fesad. dan) Bozulma, fesada uğrama.
İNHİDAD: (Hadde. den) Keskinleşme, incelme, sivri olma. * Basılıp ezilme, haddeden geçme.
İNHİMAD: Ateşi sönmeyip alevi geçme.
İN'İKAD: Akdetme. Bağlanma. * Fık: İcab ve kabulün taraflarca eseri zâhir olup, meşru bağlılık ve alâkadarlık. * Kurulma. Toplanma.
İNKIDAD: Yıkılma. * Perakende olup dağılma. * Kuş havadan süzülüp inme.
İNKIYAD: Boyun eğme. Muti olma. Teslim olma. İtaat etme. İmtisal.
İNKIYADEN: İnkıyad suretiyle. Teslim olarak. İtaat ederek, boyun eğerek.
İNSİDAD: (Sedd. den) Tıkanma, kapanma.
İNSİDAD-I EM'Â: Tıb: Bağırsakların birbirine dolanması neticesinde tıkanması.
İNSİDAD-I HALİME: Tıb: Meme başlarının tıkanması.
İNSİNA-YI KADEM: Ayağın burkulması.
İNŞAD: Edb: Şiir okuma. Şiiri kaidesine uygun ahenk ile okuma. Sesini yükseltme. * Arayıp soruşturma. * Birisini hicvetme. * Kayıp olan bir şeyi haber verme.
İNTİFAD: Huk: Bir şeyi tamamen alma. Tükenme, bitme.
İNTİKAD: İyi bilineni kötülemek. * Seçip ayırdetmek. * Kalp parayı gerçeğinden ayırmak. * Tenkid. * Fenni veya edebi eserlerin tarafsız bir nazarla incelenmesi sonunda fikir ileri sürülmesi.
İRAD: Varid kılmak. Getirmek. Söylemek. * Gelir. Kazanç. Bir mal veya mülkün getirdiği kazanç.
İRAD-I KELÂM: Söz irad etme, söz söyleme.
İRAD-I MESEL: Edb: Bir fikri isbat için misal getirme. Buna İrsal-i mesel de denir.
İRAD-I NUTK: Nutuk iradetme. Nutuk söyleme.
İRAD Ü MASRAF: Gelir ve gider.
İR'AD: Tehdid etmek, korkutmak. Muztarib etmek. * Kılıç parlatmak. * Kadın yüzünü kendisi açmak.
İRADAT: (İrade. C.) İstemeler, buyruklar, iradeler, emirler, fermanlar.
İRADE: İstek, arzu. Dilemek. Emir. Ferman. * Bir şeyi yapmak veya yapmamak için olan iktidar, güç.(İrade, ihtiyardan daha geniştir, umumidir. İhtiyar, taraflardan birini diğerine tafdil ile beraber tercihtir. İrade; yalnız tercihtir. Mütekellimler bazan iradeyi ihtiyar mânasında kullanmışlardır. İradenin zıddı kerâhet; ihtiyarın zıddı icâb ve ıztırardır. İrade, hakikatte dâima ma'duma taalluk eder. Çünkü, bir emrin husûl ve vücudu için o, tahsis ve takdir eder.) * Fık: Cenab-ı Hak irade sıfatı ile muttasıftır ve iradesi ezelîdir. Yaratacağı şeyleri bu irade sıfatı ile kendi hikmeti ile birer veche tahsis buyurur ve onun irade buyurduğu mutlak olur.(Âdetullah üzerine irade-i külliye-i İlâhiye, abdin irade-i cüz'iyesine bakar. Yani, bunun bir fiile taallukundan sonra o taalluk eder. Öyle ise cebir yoktur. İ.İ.) (Bak: Vicdan)
İRADE-İ ALİYE: Tar: Sadrazam tarafından verilen emir. Bu emir yazılı olduğu gibi, şifâhi de olurdu. Yazılı olana "iş'arat-ı âliye" de denilirdi.
İRADE-İ CÜZ'İYYE: Allah tarafından insanın kendi salâhiyetinde bıraktığı istek, arzu. İnsanın herhangi bir tarafa meyletme kuvveti ve isteği. Az ve zayıf irade.
İRADE-İ İLÂHİYE: Külli irade. Allah'ın emri ve isteği.
İRADE-İ KÜLLİYE: Külli irade. Allah'ın her şeye şâmil olan emri ve iradesi.
İRADE-İ SENİYYE: Padişahın, bir işin yapılması veya yapılmaması hakkında verdiği emir. İrade eskiden şifahî, yani ağızdan emir vermek, yahut kendi el yazısı ile yazmak suretiyle verilirdi. Sonradan iradeler mabeyn baş kâtibinin imzasını taşıyan yazılı kâğıtla bildirilmeğe başlamıştır. * Çok yüksek ve mühim yerden gelen emir.
İRADE-İ ŞÂHANE: Padişahın emri, fermanı, buyruğu.
İRADE-İ ZÂTİYE: Bir adamın kendi arzu ve isteği.
İRADET: İrade, istek, dileme. * Gönül isteği.
İRADÎ: İrade ile alâkalı, iradeye dâir.
İRFAD: Yardım etme, bağışta bulunma. Hediye verme.
İRKAD: Uyutma veya uyutulma.
İRMAD: Fakir düşme. Sefil olma. * Göz ağartma.
İRSAD: Gözetlemek. * Hâzır ve âmâde eylemek. * Mükâfat vermek. * Edb: Secili ve kâfiyeli bir cümlede ses uyumundaki ana sesi önce tanıtıp, ondan sonra gelecek kelimeyi tanıtma sanatıdır. Meselâ:Elemin Kays'a kıyas etme din-i mahzunun, Yok idi aklı ne derdi var idi Mecnunun.(Baki)Birinci mısrada "Kays" isminin geçmesi, ikinci mısrada ise "Yok idi aklı, ne derdi var idi." denmesi sözün sonunun "Mecnun" olacağını hemen akla getirmektedir.
İRŞAD: Doğru yolu göstermek. Akli ve kalbi, mukni ve te'sirli eserler veya sözlerle gafletten uyandırıp hidâyet yolunu göstermek. Cadde-i kürba-yı Kur'aniye yolunda selâmetle devam ettirmek. Allah'a ibadet ve itaata kavuşturmak. Veli bir zâtın, bir kimsenin hidâyete ermesine vesile olması. * Ist: Hak ve hakikatı arayan kimselere bir mürşid-i ekmelin Kur'ânî ve İslâmî eserleriyle veya sözüyle Sırat-ı Müstakim olan İslâmiyet yolunu tanıtması ve tarif etmesi. İmanı kuvvetlendiren ve inkişaf ettiren tahkikî ve yakînî delillerle hak ve hakikatı talim ve tedris etmesi. (Bak: Mürşid)
İRŞADAT: (İrşad. C.) İrşadlar. Hak ve hakikatı ve doğru yolu bildirmeler. İkazlar. (Bak: İrşad)
İRTİAD: (Ra'd ve Ri'd. den) Iztırablı ve sıkıntılı olmak. * Deprenme. Titreme.
İRTİDAD: Din değiştirmekle mürted olmak. İslâmiyetten çıkarak dinsiz olmak. * Geri dönmek. (Bak: Mürted)
İRTİFAD: Kazanma, kesbetme, kazanıp kâr etme.
İRTİSAD: İstif etme. Birbiri üstüne düzgün bir şekilde yerleştirme.
İRTİYAD: Bir kimseden bir şey isteme.
İS'AD: Yükseltmek, yukarı çıkarmak. * Mekke-i Mükerremeye gitmek.
İS'AD: Mes'ud etmek. Mübarek eylemek. İâne, yardım etmek.
İSNAD: Bir söz veya haberi birisine nisbet etmek. * Peygamberimiz'in (A.S.M.) sözlerini sırası ile kimlerden nakledildiğini bildirmek. * Bir nesneye, bir şeye dayanmak. * Birisi için, bir şeyi yaptı demek. İftira etmek.
İSNAD-I EFİKE: Yalan isnad etme. İftira atma.
İSNADAT: (İsnad. C.) İsnadlar. Bir kimseye yükletilenler, nisbet edilenler.
İSNADÎ: İsnad etmekle alâkalı.
İSNADİYYAT: İsnad ile ilgili düşünceler. * Aslı esası olmadığı halde birisine isnad edilen sözler.
İSTADE: f. Ayakta durmuş.
İSTİADE: Bir şeyin iade edilip geri gönderilmesini isteme. * Yeniden canlanma. * Âdet edinme.
İSTİB'AD: Uzaklaşma. Uzak görme, ihtimal vermeyiş, olmayacak sanma, akıldan uzak görme. * Yakıştırmayış.
İSTİ'BAD: Köle edinmek, esir almak.
İSTİBDAD: Başlı başına olmak. Keyfî idare sistemi. * Zulüm ve tahakküm. İdaresi altındakilerin istemediği şeyleri yalnız kendi keyfine göre zorla ve zulümle yaptırmaya çalışmak. Kanun ve nizamlara bağlı olmayarak, çok defa da kanun namına kanunsuzluk yaparak, keyfi hükmünü icra ettirmek. Kimseyi tanımadan kendi dediğini ve keyfi emirlerini kuvvet ve cebir kullanmak suretiyle yaptırmaya çalışmak. Allah'ı ve adaletini unutarak dinsizdarane bir zulümle hüküm ve idare etmek.
İSTİBDADKÂRANE: f. İstibdad idaresi gibi. Kendi kendine, kanunları ve kimseyi tanımadan idare eder surette.
İSTİCADE: İhsan ve bahşiş isteme.
İSTİCDAD: Yenileme. Yeniden yapma.
İSTİ'DAD: Bir şeyin kabulüne ve kazanılmasına olan fıtrî meyil. * Kabiliyet. Akıllılık. Anlayışlılık. Allah Teâlâ Hazretlerinin (C.C.) insanlara ve sâir mahluklara tevdi buyurduğu kabiliyet kuvveleri.
İSTİDAD: Alışma, ünsiyet etme. * Doğrulma.
İSTİDAD-I YED: Elin alışması.
İSTİ'DADAT: (İsti'dad. C.) İstidadlar, kabiliyetler, yetenekler.
İSTİ'DAD-ŞURE: f. Verimsiz istidad. Çorak yerin kabiliyeti.
İSTİFADE: Faydalanmak. Faydalanmağa çalışmak. * Anlayıp öğrenmek. * Tahsil etmek.
İSTİFKAD: (Fakd. den) Kaybolmuş olan bir şeyi araştırıp soruşturma.
İSTİFRAD: Ayırma, tek tek yapma. * Yalnız tek başına.
İSTİFSAD: (Fesâd. dan) Bir şeyin bozulmasını arzulama, fesâdını isteme.
İSTİHSAD: Ekinlerin hasad (biçilme) zamanı gelme.
İSTİKAD: Yakma, ateşi tutuşturma.
İSTİKADE: Adam öldürmüş olan katilin kısasını isteme.
İSTİLAD: Doğurtma. Çocuk isteme.
İSTİLADÎ: Doğurtucu.
İSTİMDAD: Medet ve yardım istemek.
İSTİ'NAD: İnatlaşma, inat yapma. Muannidlik.
İSTİNAD: Dayanma. Güvenme. * Sened veya delil söylemek, göstermek.
İSTİNADEN: İstinad ederek. Dayanarak, güvenerek.
İSTİNADGÂH: f. Dayanacak yer. Güvenecek yer veya kimse.
İSTİNADGERDE: İstinad edilmiş. Kendine güvenilmiş veya dayanılmış.
İSTİNADÎ: İstinad etmekle alâkalı.
İSTİNCAD: Yardım isteme.
İSTİNFAD: Bir şeyden bıkkınlık gelme, usanma. * Bir şeyi tüketme, harcama.
İSTİNŞAD: (Neşd. den) Bir kimseden şiir okumasını isteme. * Birine manzume okutma.
İSTİRDAD: Geri almak. Geri almayı istemek.
İSTİRFAD: Yardım isteme.
İSTİRHA-Yİ ADELÂT: Adalelerin, kasların gevşemesi.
İSTİRŞAD: (Reşad. dan) Hak yoluna gitmek isteme.
İSTİS'AD: (Sa'd. dan) Uğurlu sayma. Mes'ud nazarıyla bakma.
İSTİSDAD: (Sedad. dan) Doğruluk, dürüstlük.
İSTİŞHAD: Birisinin şâhidliğini istemek. Şâhid göstermek. Delil olarak ileri sürmek. * Şehid olmak.
İSTİŞHADAT: (İstişhad. C.) Şâhid göstermeler, delil olarak misâl göstermeler. * Şehid olmalar.
İSTİŞHADEN: Şâhid göstererek, şâhid getirerek.
İSTİTRAD: Edb: Bir söz söylerken o fıkra içinde başka bir bahis nakletmek.
İSTİTRADEN: Edb: Bir bahis anlatırken, söz gelimi, başka bir mes'eleyi de anlatıvermek suretiyle.
İSTİTRADÎ: İstitrad ile alâkalı. Asıl mevzudan olmayan.
İSTİTRADİYAT: (İstitrad. C.) İstitrad şeklinde söylenen sözler.
İSTİZADE: (Ziyade. den) Arttırılmasını arzulama, çoğaltılmasını isteme.
İSVİDAD: Kararma, kara olma, esmerleşme. Siyahlanma.
İSVİDAD-I CİLD: Cildin kararması, esmerleşmesi.
İŞADE: Çağırmak. Sesini yükseltmek. * Dünyevi matluba yetişmek. * Binayı yükseltmek.
İŞHAD: Delil getirme, delil olarak gösterme. Şehadet ettirme, şâhid gösterme. * Şehid olma.
İŞTİDAD: (Şiddet. den) Şiddetlenme. * Sertleşme, katılaşma. * Büyüme. Artma, çoğalma, ziyâdeleşme.
İTAD: Kazık çakma.
İTAD: İnekten süt sağarken, hayvanın ayağına geçirilen ip.
İ'TİDAD: Yardım isteme. İmdât isteme. * Bir şeyi kol üzerine alma.
İ'TİKAD: İnanmak. İnanç. Sıdk ve doğruluğuna kalben kararlı olmak. Gönülden tasdik ederek inanmak. Dinin temelini meydana getiren şeylere inanmak. (Bak: İltizam)
İ'TİKAD-I FÂSİD: Bozuk inanç.
İ'TİKADÂT: (İ'tikad. C.) İnanışlar. Bağlanışlar ve inançlar.
İ'TİKADÂT-I BÂTILA: Bâtıl, hak olmayan, asılsız şeylere inanışlar.
İ'TİKADÎ: İtikad ve inançla alâkalı.
İ'TİKADİYAT: İtikada ait mes'eleler.
İ'TİMAD: (İtimad) Güvenerek bağlanmak. Emniyet etmek. Bir şeye kalben güvenip dayanmak.
İ'TİMAD-ÜD DEVLE: Devletin itimadı, güveni. * Tar: Safevî sadrazamlarına verilen ünvan.
İ'TİMAD-I KAVÎ: Sağlam itimad, kavi güveniş.
İ'TİMADEN: İtimad ederek, dayanarak, güvenerek.
İ'TİMADNAME: f. İtimad yazısı, itimad bildiren yazı.
İ'TİYAD: (İtiyat) Alışkanlık. Huy. Âdet. Âdet edinmek.
İ'TİZAD: Yardım etme. Muavenette bulunma. * Yardım ve imdat isteme. * Bir şeyi kol üzerine alma.
İTTİAD: Randevu verme.
İTTİHAD: Birleşmek. Birlik üzere âmil olmak. Birlik. Aynı fikirde olmak. (Bak: İhtilaf)
İTTİHAD-I ÂRÂ: Rey ve fikir birliği.
İTTİHAD-I İSLÂM: İslâm birliği. (Azametli bahtsız bir kıt'anın, şanlı tâli'siz bir devletin, değerli sâhibsiz bir kavmin reçetesi; ittihad-ı İslâmdır. M.)İttihad-ı İslâmın varlığı ve devamı için:1- İslâm milliyetini esas alıp, menfi unsuriyet fikrini bırakmak.2- İslâm dünyasındaki dini cemaatler, gayede ve dinî esaslarda ittifak edip teferruat meseleleri medar-ı niza etmemek.3- İslâm devletleri arasında meşveret-i şer'iyeyi yapmak.Bunlar en ehemmiyetli sebeplerinden üç tanesidir.
İTTİHAD-I MENAFİ': Menfaatlerin bir ve ortak oluşu. İş birliği.
İTTİHAD-I MUHAMMEDÎ CEMİYETİ: Süheyl Paşa, Mehmed Sadık, Ferik Rıza Paşa, Derviş Vahdeti ve arkadaşları tarafından İstanbul'da 5 nisan 1909 tarihinde kurulan bir cemiyettir.
İTTİHAD-I UMUMÎ: Umumi ittihad. Bütün insanların birleşmesi.
İTTİHAD VE TERAKKİ: 1918 tarihine kadar devam eden ve Osmanlı Devletinin son zamanlarında mühim rol oynamış bir siyasî parti. (Bak: Tanzimat)
İTTİRAD: (Bak: Ittırad)
İVAD: İlk işine dönme. * Âdet edinme.
İYAD: Kuvvetlendirme, takviye etme. * Takviye eden âlet.
İY'AD: (Bak: İ'âd)
İYADET: (Bak: Iyâdet)
İZADE: Ailesini koruması için bir kimseye yardım etme.
İZBAD: Köpüklenme. * (Ağaç) çiçek açma.
İZDİRAD: Yutma.
İZDİYAD: Ziyadeleşmek. Çoğalmak. Artmak.
IDAD: Hazırlamak. * Ses, sada.
IDAD: Isırmak. * Geçinmekte darlık, maişet zorluğu.
IDTIHAD: Zulmetmek, cefâ vermek.
IHLAD: Meyletmek, yönelmek, eğilmek. * Sonsuzlaştırmak, ebedi kılmak. * Geç ihtiyarlamak.
IHMAD: Ateşi söndürmek.
IHTİDAD: Otu köküyle birlikte biçmek.
IK'AD: Yüksek bir yere çıkarmak. * Oturtmak.
IRZÂ-İ GAYR-İ MÂDERÎ: Çocuğu hayvan sütüyle besleme.
IRZÂ-İ MÂDERÎ: Çocuğu ana sütüyle besleme.
IS'AD: Yukarı çıkarmak. Yükseltmek. * Mekke-i Mükerreme'ye gitmek. * İnbikten geçirmek.
ISADET: Avlatmak.
ISDAD: Men'etmek, engel olmak, geri döndürmek.
ISLAHAT-I ADLİYE: Adli ıslahat.
ISTIAD: Yükseğe çıkma, terfi etme.
ISTIYAD: Avlamak. Vahşi hayvanı ele geçirmek.
ITRAD: Bir kimseyle birlikte bahse girişme.
ITTIRAD: İntizamlı, uygun şekilde. Saat gibi intizamlı hareket. Sıra ile birbirini takib eden. Ritmik.
IYADET: Hastayı ziyaret edip hatırını sormak, gidip görmek.
IYADETEN: Hastaya hatır sorarak.
KABADAYI: Mc: Cesur, kahraman, cengâver. Eskiden kabadayılar ağırbaşlı, fenalıktan kaçınır, iyiliği sever insanlar oldukları için muhitlerinde hürmet görürlerdi. (O.T.D.S.) * Kimseden korkmaz görünerek şuna buna meydan okuyan kimse, yiğit taslağı.
KABL-EL MİLÂD: İsa'dan (A.S.) önce, milâddan evvel.
KABUL-İ ADEM: Kalben ademi kabul etmektir. Hakkı inkâr etmek, hatalı bir hüküm ve itikattır. Hak mesleği kabul etmeyip indi ve şahsi görüşünü ileri sürerek başka bir yolda gitmektir, bir iltizamdır. İmânın zıddına şahsi görüşüne tâbi olmak, bâtılı kabul etmektir.
KAD: Gr : İsmiyye veya harfiyye olan bir kelimedir. İsmiyye olduğunda iki vecihle kullanılır. yerine muzari olur. Yetişir, kifayet eder mânasınadır. Yahut kelimesine müradif isim olur. Harfiyye olduğunda dâhil olduğu fiil, tahkik, ümid, rica, intizar, yakınlık, azlık veya çokluk ifade edebilir.
KÂD: Mahzun olma, hüzünlü ve kederli olma.
KÂD: f. Hırs, tamahkârlık.
KAD': Men etmek, engel olmak.
KADAH: Çömlek içinde pişen yemeğin kokusu.
KADAH: Küçük toprak çanak.
KADANA: Forsaların ayağına vurulan zincir.
KADASTRO: Fr. Bir ülkedeki arazi ve mülklerin alanını, sınırlarını ve yerini belirtip plânlama işi.
KADD: Boy, bos.
KADD-İ BÂLÂ: f. Yüksek, uzun boy.
KADD-İ BÜLEND: f. Uzun, yüksek boy.
KADD-İ MEVZUN: Mevzun boy, biçimli boy.
KADD-İ MÜSTESNA: Müstesna boy. Güzellikte emsalsiz ve benzeri olmayan endam.
KADD Ü KAMET: Boy bos.
KADDA': şiddetli.
KADDAH: Kadeh yapan. Kadeh yapıcı. * Zemmeden. Gıybet eden. Hicveden, yeren.
KADDAHE: Çakmak taşı.
KADDESALLAH: Allah mübarek ve mukaddes eylesin.
KADDESE: Takdis etti, takdis eder, takdis etsin, mutlu olsun (gibi mânada en mübarek bir şeyin kudsiliğini, kusur ve noksanlıktan uzaklığını, müberra olduğunu bildirir fiil.)
KADE: Gr: Yardımcı fiillerdendir. Cümlede ifade edilen hükmün yaklaştığını bildirmek için söylenir. Mübtedâ ile haberin başına gelerek, birincisini isim adı ile merfu' kılar, haberini de mansub eder. Bu gibi fiillerin haberi muzâri olur.
KADEM: Ayak. Adım. Metrenin üçte biri kadar olan uzunluk. Oniki parmak uzunluğu, yarım arşın. * Uğur.
KADEM-BUS: f. Ayak öpen.
KADEME: Derece, sıra. * Merdiven basamağı.
KADEME-İ ULÂDA: İlk basamakta. Başlangıçta.
KADEME KADEME: Basamak basamak, derece derece.
KADEMÎ: Ayakla alâkalı. Ayağa mensub.
KADEMİYYE: Ayak bastı parası. * Eskiden hükûmete ait bir davetiye veya emri tebliğ etmek için gönderilen memura, masrafları karşılığı olarak verilen ücret.
KADEMKEŞ: f. Ayağını çeken. Yanaşmayan, gitmeyen.
KADEMNİH: f. Ayak basıcı.
KADEMNİHADE: f. Gelmiş, ayak basmış olan.
KADEMRAN: f. Adım atan, ilerliyen.
KADEMRENCE: f. Lütfen kabul, tenezzül.
KADER: Cenâb-ı Hakk'ın kâinatta olmuş ve olacak her şeyin evsafını ve havassını ve sâir geleceğini ve geçmişini ezelden bilip, levh-i mahfuzunda takdiri ve yazması. Takdir-i İlâhî. * Ezelî kısmet. * Tali'. Baht. Şans.(Kader ve cüz-i ihtiyarî, İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, halî ve vicdanî bir imanın cüz'lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yâni, mü'min her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenab-ı Hakk'a vere vere, tâ nihayette teklif ve mes'uliyetten kurtulmamak için "cüz-i ihtiyarî" önüne çıkıyor. Ona: "Mes'ul ve mükellefsin" der. Sonra ondan sudur eden iyilikler ve kemâlât ile mağrur olmamak için "kader" karşısına geliyor. Der: "Haddini bil, yapan sen değilsin." S.)(... Eğer kader ve cüz-i ihtiyarîden bahseden adam, ehl-i huzur ve kemal-i iman sahibi ise; kâinatı ve nefsini Cenab-ı Hakk'a verir, Onun tasarrufunda bilir. O vakit hakkı var, kaderden ve cüz-i ihtiyarîden bahsetsin. Çünkü, madem nefsini ve her şeyi Cenab-ı Hak'tan bilir, o vakit cüz-i ihtiyarîye istinad ederek mes'uliyeti deruhde eder, seyyiata merciiyyeti kabul edip, Rabbini takdis eder, daire-i ubudiyyette kalıp teklif-i İlâhiyyeyi zimmetine alır. S.)(İrade-i cüz'iye-i insaniye ve cüz'-i ihtiyariyesi; çendan zaiftir, bir emr-i itibarîdir, fakat, Cenab-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zaif, cüz'î iradeyi, irade-i külliyesinin taallukuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yâni, mânen der: "Ey abdim; ihtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise mes'uliyet sana aittir!" Teşbihte hatâ olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan. O'nu muhayyer bırakıp "Nereyi istersen seni oraya götüreceğim" desen. O Çocuk, yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette "Sen istedin" diyerek itab edip üstünde bir tokat vuracaksın. İşte Cenab-ı Hak, Ahkem-ül-Hâkimîn, nihayet zaafta olan abdin iradesini, bir şart-ı âdi yapıp irade-i külliyesi ona nazar eder. S.)
KADER-İ İLÂHÎ: Allah'ın takdiri.
KADERÎ: Kader ile alâkalı. Kader, tali' nev'inden olan.
KADERİYE: "Kul, kendi yaptıklarının halıkıdır" deyip ifrat ederek Hak mezhebinden ayrılan bir dalâlet fırkası. (Bak: mu'tezile)
KADH: Zemmetme, çekiştirme. Bir kimsenin ayıb ve kusurlarını söyleyerek gıybet etme. * Men'etmek, engel olmak. * Çakmak taşını çakmak. * Bir kimsenin işine halel vermek.
KADIM(A): Kemirici hayvan.
KADIRGA: Buharlı gemilerin icadından evvel kullanılan harp gemilerinden biri. Kürek ve yelkenle kullanılırdı. Kadırgalar 25 oturaklı idi ve her küreği dörder adam tarafından çekilirdi. (O.T.D.S.)
KADIZ: Hep olduğu yerde kalan büyük fıçı.
KADÎ: Hâkim. Peygamber (A.S.M.) nâmına suçluyu ve suçsuzu ayırıp şeriatla hükmeden hâkim. * Kaza eden.
KADÎ-ÜL HÂCÂT: Bütün ihtiyaçları yerine getiren Hâkim. Allah (C.C.)
KADİ-L KUDAT: Kadıların kadısı. En büyük kadı. Kazasker veya şeyhül islâm makamında bulunan kimse.
KADÎB: (C.: Kıdbân) İnce ve düz fidan, dal veya çubuk. * Erkeklik âleti.
KADÎD: Kurutulmuş et. * Pek zayıf, kuru ve çelimsiz insan. * Etleri dökülmüş olup yalnız kemikten ibaret olan gövde. İskelet.
KADİH(A): (Kadh. dan) Bir kimse hakkında kötü söz söyleyen. Zemmedici, çekiştirici, kötüleyici.
KADÎH: Tencere dibinde arta kalan.
KADÎ İYAZ: Lâkabı: Ebu-l Fadl bin Musa el Yahsabî'dir. Muhaddislerin meşhurlarından ve edebiyatçılardan olup, 476 hicrî tarihinde Site kasabasında doğmuş, sonra Endülüse geçerek Kurtuba'da ve diğer ilim merkezlerinde ilim tahsili yapmıştır. Daha sonra Site kasabasında uzun bir zaman durmuş, bir ara Garnata şehrinde kadılık yapıp, son ömrünü geçirdiği Merakiş şehrine gidip hicri 544 tarihinde vefat etmiştir. Te'lifatı pek çoktur. Kitab-ül İkmâl, Envâr-ül Meşârik, Ettenbihat kitapları hadis ilminde meşhurdur.
KADİM: (A, uzun okunur) Ayak basan. Ulaşan. Varan. * Azanın mukaddemesi olan insanın başı.
KADÎM: Eski zaman. * Başlangıcı olmayan. Uzun zamandan beri var olan. * Evveli bilinmeyen hâl ve keyfiyet.
KADİME: Ordunun ileri karakolu. * Kuşun kanadının ön tarafındaki uzun tüyleri.
KADÎMEN: Eskiden beri. Kadim olarak.
KADÎMÎ: Eskiden beri var olan. Eski.
KADÎ NAİBİ: Kadıların (hâkimlerin), gitmedikleri yerlere gönderdikleri vekiller.
KADİR: Bir işi yapmaya gücü yeten. Kudret sâhibi ve herşeye kudreti yeten. (Allah C.C.)
KADÎR: Mukaddir. Muktedir. Kudreti mutlak olan ve her hususa muktedir olan. Nihayetsiz kudret sahibi. (Allah C.C.)(İnsan kâinatın ekser envâına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi ebedî Cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelâli de görmeğe müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyâret etmek için o menzilin kapısını açmağa muhtaç olduğu gibi, berzaha göçmüş yüzde doksandokuz ahbabını ziyâret etmek ve firak-ı ebediden kurtulmak için koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acâib olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadir-i Mutlakın dergâhına ilticaya muhtaçtır. İşte şu vaziyette bir insana Hakiki Ma'bud olacak; yalnız her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, acizden müberra, kusurdan mukaddes, nakıstan muallâ bir Kadir-i Zülcelâl, bir Rahim-i Zülcemâl, bir Hakim-i Zülkemâl olabilir. S.)
KADİR ALAYI: Tar: Kadir gecesi padişahların saraydan çıkıp, civardaki camilerden birinde namaz kılmaları münâsebetiyle yapılan merâsim.
KADİR-AŞİNA: Değer ve kadir bilen.
KADİRDAN: f. Kadirbilir. Değerbilir.
KADİR-DANLIK: Kadirbilirlik. Herkesin mertebesini bilip ona göre muamele yapan. Kadir ve kıymet bilen.
KADİR-ENDAZ: f. İyi ok atan ve attığı her oku hedefe isâbet ettiren kimse.
KADİR GECESİ: (Bak: Leyle-i Kadir)
KADİRÎ: Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinin yolunda olan, onun tarikatına mensub. olan. (Bak: Geylanî)
KADİR-ŞİNAS: f. Kıymet ve değerden anlayan. Değerli kimseleri tanıyabilen.
KADİYE: Azlık. Az cemaat.
KÂDİYE: Soğuk. * Afet, belâ.
KADKEŞİDE: f. Boy atmış, uzamış. Boyu uzamış.
KADR: İtibar. Değer, kıymet. Haysiyet. Derece miktarı. Miktar. Meblağ. Takat. Takdir, rızkı taksim eylemek. Gına.
KADR SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de 97. sure olup İnna Enzelna diye de söylenir.
KADRO: ing. Bir işin yürütülebilmesi için icab eden bir cinsten şeylerin, bilhassa insanların tamamı veya bütünü.
KADR-ŞİNAS: (Bak: Kadir-şinas)
KADUM: (C.: Kudm) Keser. * Şam yakınında bir köyün adı.
KADV: Yemeğin kokusu iyi olmak.
KADY: Yemeğin kokusu güzel olmak.
KAFADAR: f. Arkası sıra giden, peşinden ayrılmayan. * Kafaları birbirine uyan, kafaca birbirine denk olan arkadaş.
KÂFFE-İ EFRÂD: Bütün fertler.
KALB-İ NÂ-ŞÂD: Hüzünlü gönül, kederli kalb.
KALKADİS: Siyah boya.
KANADİL: (Kandil. C.) Kandiller.
KANNAD: şeker yapan, şekerci.
KANUN-U KADİM: Eski âdet.
KÂR-I KADİM: Eski zaman işi.
KARARDÂDE: f. Durgun hâle gelmiş. * İstikrar bulmuş. Kararlaşmış. Karar verilmiş.
KARİHA-ZÂD: f. Karihadan doğan, karihadan meydana gelen.
KATADE: (C.: Kutad) Dikenli ot. Mugaylan dikeni.
KATARAT-I ŞADÎ: Sevinç damlaları. Sevinçten dolayı akan gözyaşları.
KÂTİB-İ ADL: Noter.
KAVAD: Kaltaban. Arsız, gayretsiz.
KAVAD: Katili maktul yerine kısas etmek.
KAVADİH: (Kadiha. C.) Çekiştirenler, zemmediciler, kötüleyiciler. * Çekiştirilecek ve zemmedilecek şeyler.
KAVADİM: (Kadime. C.) Kuyruklar. * Kuşların kanatlarının ön tüyleri.
KAVANİN-İ HADSİYE: Hadse âit düstur ve kanunlar. (Bak: Desâtir)
KAVVAD: Arsız, pezevenk, deyyus, kaltaban, gayretsiz.
KEBAD: İri limon.
KEBADE: f. Tâlim yayı.
KEBADE-KEŞ: f. Ok atma tâlimi yapan veya ok atmaya hevesli olan. Tâlim yayını çeken.
KEBADE-KEŞÎ: f. Ok atmaya hevesli olma, tâlim yayını çekme.
KECNİHAD: f. Aksi ve ters huylu olan.
KEDAD: Araplar arasında mâruf bir erkek eşeğin adı. (Ona nisbet edip "benat-ul kedad" derler.)
KE-L-ADEM: Yok. Yokmuş gibi.
KELÂM-I KADİM: Kur'an-ı Kerim, Kadim kelâm.
KELİME-İ ŞEHÂDET: şehâdet ifâdesini hülâsa eden (Eşhedü en Lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluh) cümlesi.
KEMÂ HÜVE-L-MUTAD: Mutad olduğu ve alışıldığı üzere.
KEMKADR: f. İtibar ve kıymeti düşük. Adi, bayağı.
KEN'AD: (C.: Kenâıd) Balık kılçığı.
KEPADE-KEŞ: f. Okçuluğa yeni başlıyan.
KERAD(E): f. Yırtık ve eski elbise.
KESAD: Alış veriş durgunluğu. Kıtlık. Eksiklik. Verimsizlik.
KESİR-ÜL EVLÂD: Çocukları çok olan. Evlâdı kesir olan.
KESR-İ ÂDİ: Ondalık olmayan kesir. Bayağı kesir. Meselâ: 3/8, 7/20 gibi.
KEVN Ü FESÂD: Var olup sonra bozulmak.
KIDAD: Perâkende olup dağılmak.
KILADE: Gerdanlık. Boyna takılan kıymetli şey. * Akarsu.
KITADE: Geven, dikenli ot.
KIYAD (KIYÂDE): Çekmek.
KIYADET: Kumandanlık, seraskerlik. Kumanda.
KIYAS-I HÂDİ': Man: Aldatıcı kıyas.
KİMAD: Sıcak bez ile âzâyı kızdırmak.
KİMYA-YI SAADET: Rezaletlerden sakınıp nefsi tehzib ve tezkiye ve faziletleri kazanmak sureti ile nefsi tahliye etmek, süslemek, tezyin etmek. * İmâm-ı Gazalinin bir eserinin ismi.
KUBBE-İ HADRÂ: Yeşil kubbe.
KURAD: (C: Kırdân-Ekride) Kene adı verilen böcek.
KUVVAD: Kumandanlar, seraskerler, komutanlar.
KUVVE-İ İSTİNAD: Dayanma ve istinad etme kuvveti.
KUVVE-İ SEBUİYE-İ GADABİYE: Zararlı şeyleri def'e sevkeden his ve kuvvet.
KÜBAD: Tıb: Karaciğer iltihabı.
KÜDADE: Çömlek dibinde kalan yemek.
KÜFR-İ İNADÎ: İnadî dinsizlik, inadî küfür. Hakikat isbat edildiği halde yine imana gelmemek. Bilip de kabul etmez olmak.
KÜŞAD: (Küşât) f. Açış. İlk açılış merasimi. * Açma, fethetme. * Yeni yapılan resmi bir yapının ilk defa olarak açılması.
KÜŞADE: (Küşude) Açık. Açılmış. Ferahlı.
KÜŞADETMEK: Açmak. Açış merâsimi.
KÜTÜB-Ü MUKADDESE: Mukaddes kitablar.
KÜTÜB-Ü SİTTE-İ HADİSİYYE: Hadise dair altı Kitab. Bu eserler en çok tetkik edilmiş, en sahih, en doğru ve mu'teber hadis kitablarıdır.1- Sahih-i Buhâri. Müellifi: Hâfız Ebu Abdullah Muhammed İbn-i Câfii-i Buharî'dir. Sahih hadisleri tesbit için İslâm ilim merkezlerini dolaşmış, hadis âlimlerinden istifade etmiştir. Cumhurun telâkkisine göre Kur'an-ı Kerim'den sonra en sahih kitab ve ilim menbaıdır. Hicri 256'da vefat etmiş olup bu mezkur kitabında 7395 adet hadis nakletmiştir.2- Sahih-i Müslim. Müellifi: İmam-ı Müslim bin El-Haccac. (Hi: 204-261) Kitab-üs-sahihini yüzbin hadisten seçmiş ve onbeş senede vücuda getirmiştir. Mezkûr eserinde 2775 hadis nakletmiştir.3- İbn-u Mâce (Sünen-i İbn-i Mâce). Müellifi: Ebu Abdullah Muhammed Yezidi Kazvinî'dir. Vefatı: Hicri 273 senesidir.4- Ebu Dâvud (Sünen-i Ebu Dâvud 4800 hadisi muhtevidir) Müellifi : Ebu Davud Süleyman Es-Sicistânî'dir. Hicri 275'e kadar yaşamıştır. Câmi-üs-Sünen isimli kitabı meşhurdur. 500 bin hadis hıfzetmiştir. İslâm hukukçuları arasında çok mühim yeri vardır.5- Tirmizî: (Sünen-i Tirmizî). Müellifi: Hâfız Ebu İsa et-Tirmizî olup, hicri 275 de vefat etmiştir.6- Nesaî: (Sünen-i Nesaî) Müctebâ da denir. Müellifi Hâfız Ebu Nesaî olup Hicri 303 tarihine kadar yaşamıştır.Buharî ile Müslim Hadis Kitablarına: "Sahihân"; diğer dört Hadis kitabına da: "Sünen" tabir edilir.
KELİME-İ ŞEHÂDET: Şehâdet ifâdesini hülâsa eden (Eşhedü en Lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluh) cümlesi.
KALB-İ NÂ-ŞÂD: Hüzünlü gönül, kederli kalb.
LAD: f. Duvar.
LADE: f. Ahmak, akılsız, ebleh.
LADEN: f. Çamdan çıkarılan zift gibi siyah ve kokulu zamk.
LADİNE: f. Kendir.
LADİNÎ: Dinle alâkası olmayan. Dinsiz. Din dışı. (Bak: Lâik)
LAFZ-I MURAD: Mânâsı için olmayıp lafzı için söylenen kelime, söz.
LALEHADD: f. Lâle yanaklı. Yanakları pembe renkte olan.
LÂYUAD: Adedi belli olmayan. Sayısız. Pek çok.
LEB-İ HADRA: Ufuk.
LEBAD(E): f. Yağmurluk.
LEVH-İ KAZÂ VE KADER: Kader ve kazanın levhası, yani: Olmuş ve olacak her bir şeyin ilm-i İlâhîdeki vücudları; yani, ilmen mevcudiyyetleri.(Alem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mevcudatın dahi mânen hayatdar bir vücud-u mânevileri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır ki, levh-i kaza ve kader vasıtası ile o mânevi hayatın eseri, mukadderât nâmı ile görünür, tezahür eder. L.)
LEYLE-İ KADR: Ramazân-ı mübârekin ve senenin en kudsi ve kıymetli gecesi. Kur'ân âyetlerinin ilk defa vahiy ile gelmeye başladığı gece. (Bak: Ramazan)
LİDAD: Husumet etme. Dâvacı olma.
LİSAN-I MÂDER-ZÂD: Ana dili.
LÜBADE: Yağmur için giydikleri kepenk.
MAAD: (Meâd) (Avdet. den) Âhiret. Dönülüp gidilecek yer. * Dönüş. * Ahiret işleri. Uhrevi işler.
MAADA: Başka. Fazla. Bundan gayrı. (Bak: Adâ) (İstisnâ kelimesidir)
MAADİN: (Maden. C.) Madenler.
MAANÎ-İ MUKADDESE: Mukaddes mânâlar.
MAAZİYADETİN: Fazlasıyla, ziyadesiyle, çok miktarda, bol bol.
MA-BİHİ-L-İ'TİMAD: İtimada vesile ve sebep olan şey.
MAD: Yumuşak taze ot.
MADAHİK: (Madhek. C.) Güldürücü ve komik kimseler. Soytarılar.
MADAK: Sıkıntı, darlık.
MADALLE: Yolun kaybolduğu yer.
MADALYA: İtl. Büyük işlerde muvaffak olanlara veya büyük fedakârlık ve kahramanlık gösterenlere hediye ve hatıra olarak verilen ve çok defa yuvarlak biçimde, göğüse takılacak şekilde olan kıymetli madeni parça.
MADARİB: (Madrab. C.) Darbedilecek, dövülecek yerler.
MADCA': Yatılan yer. * Kabir. Mezar.
MADDE: Zahir duygularla hissedilen, ruhâni olmayıp, ağırlığı olan, cismâni bulunan. * Asıl, esas, cevher, mâye. * Bend, fıkra, kısım. * İlm-i Kelâmda: His âzâmız üzerine bir takım muayyen ihtisâsât husule getiren veya getirebilen, her şey. * Tıb: Çıbanın içinde hasıl olan yara.
MADDE-İ ACİNİYE: Hamur gibi yoğurulmuş cisim.
MADDE-İ MUSAVVİRE: Tıb: Kanın küreciklerinden başka gıda maddesinden olup, azot ve sair maddeleri içine alan sulu cisim. Canlı hücrelerin vücudunu teşkil eden ve içinde çoğunun çekirdek bulunan albüminli madde. Protoplazma.
MADDE-İ ULYÂ: Kıymetli cevher maddesi, yüksek madde. Çok kıymetli şey.
MADDETEN: Cismen. Madde ve cisim olarak. * İş olarak, iş ile. * Gözle görülür ve elle tutulur şekilde.
MADDÎ: (Maddiye) Cismâni. Madde ile alâkalı olan. Maddeye ait. * Paraca ve malca. * Paraya ve mala fazlaca ehemmiyet veren. * Dokunma, koklama, görme, işitme, tatma ile hissedilip duyulan şeyler.
MADDİYAT: (Maddiyet. C.) Maddi ve cismâni şeyler. Gözle görülüp elle tutulur cinsten şeyler.
MADDİYET: (C.: Maddiyât) Gözle görülüp elle tutulan şey. Cismâni.
MADDİYYUN: (Maddiyun) Maddeciler. Her şeyin esası madde olduğunu iddia edip, ruhaniyatı inkâr eden dinsizler. Her şeyi madde ile ölçenler. Masnuât-ı İlâhiye olan mahlukatı ve zerrelerin muntazam hareketini, tesadüf eseri gibi kabul ve tevehhüm edip dinsizliğe yol açmağa çalışanlar.(Maddiyyun denilen bir kısım ehl-i dalâlet, zerrattaki tahavvülât-ı muntazama içinde Hallâkiyet-i İlâhiyyenin ve kudret-i Rabbâniyenin bir cilve-i âzamını hissettiklerinden ve o cilvenin nereden geldiğini bilemediklerinden ve o kudret-i Samedâniyenin cilvesinden gelen umumi kuvvetin nereden idare edildiğini anlıyamadıklarından, madde ve kuvveti ezeli tevehhüm ederek, zerrelere ve hareketlerine âsâr-ı İlâhiyyeyi isnad etmeye başlamışlar. Fesübhanallah! İnsanlarda bu derece hadsiz cehalet olabilir mi ki, mekândan münezzeh olmakla beraber herbir yerde herbir şeyin icadında herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir tarzda bulunur bir vaziyetle yaptığı fiilleri ve eserleri; câmid, kör, şuursuz, iradesiz, mizansız ve tesadüf fırtınaları içinden çalkanan zerrâta ve harekâtına vermek, ne kadar câhilâne ve hurafetkârâne bir fikir olduğunu, zerre kadar aklı bulunanların bilmesi gerektir. Evet bu herifler vahdet-i mutlakadan vazgeçtikleri için, hadsiz ve nihayetsiz bir kesret-i mutlakaya düşmüşler; yâni; bir tek İlâhı kabul etmedikleri için, nihayetsiz İlâhları kabul etmeye mecbur oluyorlar. Yâni; bir tek Zât-ı Akdesin hassası ve lâzım-ı zâtisi olan Ezeliyeti ve Hâlikıyeti, bozulmuş akıllarına sığıştıramadıklarından; o hadsiz, nihayetsiz câmid zerrelerin ezeliyetlerini, belki Uluhiyetlerini kabul etmeye mesleklerince mecbur oluyorlar... L.)
MADDİYUNLUK: Maddiyunların mesleği. Maddecilik. Hiçbir müsbet delile dayanmıyan ve sadece maddeye istinad eden ve ruhâniyatı ve mâneviyatı inkâr edenlerin bâtıl akideleri.(Maddiyunluk, mânevi tâundur ki, beşere müthiş sıtmayı tutturdu; gazab-ı İlâhiye çarptırdı. Telkin ve tenkid kabiliyeti tevessü' ettikçe o tâun da tevessü' eder. M.)(Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise, mâneviyatta kördür. M.)
MADE: f. Dişi. Erkeğin zıddı.
MÂDER: f. Ana. Çocuğu doğuran. Ümm.
MÂDERANE: f. Annece. Anaya yakışır surette.
MÂDERENDER: f. Üvey ana.
MÂDERÎ: f. Analık. Annelik.
MÂDERZÂD: f. Anadan doğma. Anadan doğduğu gibi.
MADG: Çiğneme. Ağızda çiğneyiş.
MADGARE: Mukabil iki tarafın şiddetli hücumları ile meydanda gelen savaş.
MADHEK: Maskara. Gülünecek şey. Soytarı. Komik.
MADİH: (Medh. den) Öven, medheden.
MADİH: Keskin.
MADİYAN: f. Dişi at. Kısrak.
MADREB (MADRIB): (C.: Madarib) Darb edilecek, vurulacak yer. * Kakma, çakma yeri.
MADREBE: Kılıncın ağzı.
MADRUB: Vurulmuş. Döğülmüş. Çarpılmış. Darbolunmuş. * Damgalanmış. * Mat: Darbedilen (çarpılan) sayı.
MADRUBEYN: Mat: Birbirine çarpılan iki sayıdan herbiri.
MADRUS: Örülerek yapılmış. Örülmüş şey.
MAHADİM: (Mahdum. C.) Mahdumlar, oğullar.
MAHAKİM-İ ADLİYE: Adliye mahkemeleri.
MAHALL-İ SADAKA: Sadaka olarak verilen mal veya parayı şer'an almağa ehil olan kimse.
MAHRUK-UL FUAD: Yüreği yanık.
MAHSAD: Ekini biçilmiş yer.
MA'KAD: Ahidnâme yapılan, anlaşma akdedilen yer.
MAK'AD: Oturulacak yer. Minder. * Oturulduğunda bedene temel olan âzâ. Kıç.
MAKADE: Davar yedmek.
MAK'ADE: Kurbağa.
MAKADİM: (Makdem. C.) Geri gelmeler. Dönüp gelmeler.
MAKADİR: (Ka, uzun okunur) Kuvvetler. Kudretler.
MAKADİR: Mikdarlar. Kısımlar. Ölçüler. * Muayyen ve mâlum olan kısımlar.
MAKALİD-İ İNKIYAD: İnkıyad, bağlılık kilitleri.
MAKBUL-ÜŞ ŞAHÂDE: Şahâdeti kabul edilen. Şahidliği kabul edilmiş olan.
MAKRUN-U MÜSÂADE: İzin almış, izne kavuşmuş.
MAKSAD: (C.: Makasıd) (Kasd. den) Kasdolunan ve istenilen şey. Merâm, gâye.
MAKSAD VE MÜSTEKARRIN TEMEYYÜZÜ: Kelâmın maksadının ve karar kıldığı yerin açık olarak belli olması.
MANEND-ÂBÂD: Ölümle kıyamet arasında geçen zaman.
MAS'AD: (C.: Masâid) Yukarı çıkılacak yer. Suud yeri.
MASAD: (C: Musdân-Emside) Dağın yüksek ve yüce yeri.
MASADAK: Bir sözü veya hükmü tasdik eden husus. "Söylendiği gibi, denildiği şekilde, doğru, sâdık, olduğu gibi, muvâfıktır, mutâbıktır, tıpkısı" gibi mânâlara gelir. Mânânın fertlerine de mâsadak denilebilir.
MASADIR: (Masdar. C.) Masdarlar.
MATEKADDEM: (Mâtekaddem) Geçmiş zaman, mâzi. * Sâbık. Geçen şey. * Önceleri.
MA'ZAD: Alemi, giyen kişinin pazusuna gelen alemli elbise.
MAZİ-İ ŞÂD: Neş'eli, sevinçli mâzi.
MEAD: Ahiret. (Bak: Maâd)
MEADİB: (Me'debe. C.) Ziyâfetler.
MEADİN: (Bak: Maâdin)
MEBAD: (Mebâdâ) f. Sakın, olmaya ki...
MEBADİ: (Mebde. C.) Mebdeler, başlangıçlar, ilk unsurlar. * Çekirdekler. * Prensipler.
MEBADİ-İ ZARURİYYE: Bir hakikat tam bilinmeden önceki isbat edici zaruri emâreler, başlangıçlar, hazırlıklar. (Bak: Hads)
MEBRADE: Soğukluk. * Soğukluk verecek zaman ve mekan.
MECADİF: (Micdâf. C.) Kayık veya sandal kürekleri.
MECADİL: (Micdel. C.) Köşkler, kasırlar.
MECMA-ÜL EZDÂD: Zıtların toplandığı yer. * Mutlak hürriyet.
MEFAD: Fayda vermek.
MEFKAD: Kaybolacak yer.
MEGAD: Bir ot cinsidir, ağaca sarmaşır çıkar; üzüm çubuğundan ince olur ve yaprağı uzun olur.
MEKAD(E): Yakın olmak, yakınlık.
MEKADİR: (Bak: Makadir)
MEKÂTİB-İ İ'DÂDİYYE: Yüksek mekteblere talebeyi hazırlayan, rüştiyeden sonra gidilen mektebler. Liseler.
MEKTEB-İ İ'DADÎ: Osmanlılar devrindeki rüştiyeden, yani eski orta mektebden sonra gelen ve talebeyi yüksek mektebe hazırlayan tahsil devresi. Lise.
MELEK-ZAD: Melekten olmuş gibi, çok güzel.
MENADİF: (Mindef. C.) Hallaç yayları.
MENADİL: (Mendil. C.) Mendiller. Küçük havlular, peçeteler.
MENHEC-İ SEDÂD: Doğruluk yolu. Sırât-ı müstakim.
MENŞUR-U MUKADDES: Mukaddes ferman. (Kelime-i şehadet kastedilmektedir)
MERAD: Boğaz. * Talep mevzii, isteme yeri.
MERADET: Kuvvetlilik, kavilik. Salâbet.
MERDUD-ÜŞ ŞEHÂDET: Şahitlikleri kabul edilmiyenler. * Fâsık, yani devamlı günah işleyenler, yalan söyleyenler, müslümanları aldatan kimseler merdud-üş şehâdettir.
MERDÜMZAD: f. İnsan oğlu. Beni Adem.
MERKAD: Uyku yeri. Yatacak yer. * Mezar, kabir.
MERSAD: Rasad yeri. Gözetleme yeri. (Bak: Mirsâd)
MES'AD: Merdiven. İp merdiven.
MES'ADET: Bahtiyarlık. Saadete sebeb olacak haslet. İyilik.
MEŞAD: Mukavemet ve galebe yeri.
MEŞHUR HADİS VEYA HADİS-İ MEŞHUR: Asr-ı evvelde, Ahâdi hadis kabilinden iken ikinci asırda iştihar edip, kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmayan bir cemaat tarafından rivâyet olunan hadis. İlm-i yakin derecesinde karib bir surette kalbe itmi'nan verir.
MEVADD: (Madde. C.) Fezâda, boşlukta yer kaplayan varlıklar. Maddeler. Cisimler. * Kısımlar. * Kanunlar. Kaideler. İşler. Hususlar. * Söz ve beyana sebeb olan mevcudat. Her şeyin aslı, mayası.
MEVADD-I HAYATİYYE: Hayata lüzumu bulunan maddeler.
MEVADD-I İBTİDÂİYE: İlkel maddeler, ham maddeler.
MEVADD-I MUZIRRA: Zararlı maddeler. Zarar veren şeyler.
MEVADD-I MÜNCEZİBE: Cezbolunan, çekilen maddeler.
MEVADD-I NÂFİA: Faydalı maddeler.
MEVADD-I ZÜLÂLİYE: Azotlu maddeler.
MEYADİN: (Meydan. C.) Meydanlar. Geniş yerler. Arsalar.
MEYADİN-İ HARB: Savaş meydanları. Muhârebe alanları.
MEYL-İ TAHADDÎ: Meydan okuma meyli. Üstünlüğünü göstermek fikri.
MEZAD: Artırma ile yapılan satış. * Tuluk, dağarcık.
MEZADE: (C.: Mezaid) Tuluk, dağarcık.
MEZC-İ İTTİHAD: İttihadın verdiği imtizac. Kuvvetli birlik ve beraberlik.
MEZİYYET-İ İFÂDE: İfâde meziyeti.
MIKLAD: (C.: Mekâlid) Anahtar, miftah. Kilit dili. * Hazine.
MIS'AD: Merdiven. Yükseğe çıkmakta kullanılan âlet. Asansör.
MISRÂ-İ ÂZÂDE: Edb: Başlıbaşına mânası bulunan mısra.
MİAD: Vaad edilen gelecek zaman veya yer. * Müsaade edilen zaman. * Kıyâmet. Mahşer. * Vaad. Müddet.
MİCVAD: Güzel şiirler söyliyen şâir.
MİDAD: Yazı mürekkebi. Mürekkeb.
MİDADİYE: Mürekkep konan şey. Mürekkep hokkası.
MİFAD: Kebap demiri.
MİFSAD: Kan almakta kullanılan âlet. Neşter.
MİGDAD: Çok gadaplı, çok kızgın.
MİHAD: Yer. Arz. * Beşik. * Döşeme. Döşek.
MİHADDE: Baş ve yüz altına koydukları yastık. * Kazma. * Balta.
MÎHKADEM: f. Ayağı kırık.
MİHNET-ÂBÂD: f. Keder, mihnet ve gam dolu olan yer. * Mc: Dünya.
MİHSAD: Ekin orağı.
MİKDAD: Demir kesme âleti.
MİLAD: (Velâdet. den) Doğum günü. * Hz. İsa'nın (A.S.) doğum günü kabul edilen yıl başı.
MİLADÎ: Milada ait. Milada dayanan. Ekser Avrupalıların takvim başlangıcı yaptıkları Milad yılına ait. * İsa'nın (A.S.) doğumundan itibaren başlayan takvim ki, miladî tarih denir.
MİN-EL KADİM: Çok evvelden. Eskiden beri.
MİN GAYR-I HADDİN: Had harici, edeb dışı olarak. * Haddim olmayarak.
MİRADE: Mancınık taşı.
MİRADES: (C: Merâdis) Kuyu içinde su var mıdır diye bilmek için bıraktıkları taş. * El değirmeni.
MİRSAD: Gözetleme yeri. Rasad yeri. * Gözetleme âleti. * Suçluları gözleyip duran. * Pusu. * Suçlular için hazır bekleyen.
MİRSAD-I İBRET: İbretle seyretme yeri.
MİRSAD-I TEFEKKÜR: Tefekküre sebep olan.
MİRSAD: (C: Merâsıd) Geniş yol.
MİSBAH-I SADRÎ: Göğüs yüzgeçi.
MİTADE: Matkap başı.
MİZAD: Sürur, sevinç, neşe.
Mİ'ZAD: Ağaç veya tahta budama bıçağı. * Pazvant, kolçak.
MUAD: Geri çevrilmiş, iâde edilmiş, döndürülmüş.
MUADADAT: Yardım etme, muvavenet etme.
MUADAT: Karşılıklı düşmanlık, karşılıklı husumet.
MUADD: Hazırlanmış. İdâd olunmuş.
MUADDEL: Tadil edilmiş. Eski hâli değiştirilmiş.
MUADDIL: (Muazzıl) Güçleştiren, güç duruma sokan, daraltan.
MUADDİL: Tadil eden. * Düzelten. Müsâvi ve beraber kılan. Denkleştiren.
MUADELAT: (Muâdele. C.) (Adl. den) Beraberlikler, musâvilikler.
MUADELE: Müsâvilik, eşitlik. İki şey arasında mikdarca, vasıfca beraberlik. * Karşılıklı anlayış. * Adâlet. * Mc: Anlaşılmaz iş. Muammâ.
MUADELET: Müsâvilik, denklik. Karşılıklı uygunluk. Eşitlik.
MUADİL: Müsâvi, eşit, denk. * Fiz: Eş değer.
MUAKADE: (Akd. den) Mukavele yapma. Akid yapma. Anlaşma.
MUAKKAD: İnce ve müşkil olan. Zor anlaşılan söz. * Ukdeli, düğümlü.
MUAZADE: Yardım etme.
MUBADİL: (Bak: Mübâdil)
MUFAD: (Bak: Müfad)
MUFADALA: (Bak: Mufâzala)
MUFADDEL: Faziletlendirilmiş, diğerlerinden ayrıca fazilet itibarıyla temayüz etmiş, yükselmiş.
MUFADDIL: Faziletlendiren, iyilik eden ve nimet veren.
MUFADDILÎN: Faziletliler. Yüksek ve büyük zatlar.
MUGADDÎ: (Mugazzi) Gıdalı, besleyici, gıdası çok, faydalı.
MUGADERE: (Mugaderet) Bırakmak, salıvermek.
MUHADAA(T): (Had'. dan) Aldatma, hile yapma, oyun etme.
MUHADAT: Hediyeleşmek. Karşılıklı olarak hediyeler vermek.
MUHADDA': Aldana aldana bilgi ve tecrübe sâhibi olan.
MUHADDAB: Boyanmış.
MUHADDAR: Yeşil renkle boyanmış. Rengi yeşil yapılmış.
MUHADDE: (Hadde. den) Bilenmiş. * Sınırlanmış, belirlenmiş, hudutlandırılmış.
MUHADDE: Muhâlefet, uyuşmazlık.
MUHADDEB: Kamburlu, tümsekli, üstü yumru olan. Dürbin camı gibi yumru olan.
MUHADDED: Sınırı belirtilmiş olan. Sınırlanmış, tahdid edilmiş.
MUHADDED: Eti buruşmuş olan.
MUHADDER: (Muhaddere) Kapalı, örtülü. * Nâmuslu müslüman kadını.
MUHADDES: Haber verilmiş. Tahdis olunmuş, şükranla bildirlimiş. Sadık-ül hads olan kimse. * Her zan, tahmine feraseti isabetli olan. * Nakil ve rivayet edilmiş olan.
MUHADDİD: Keskinleştirici, bileyici. * Sınırlıyan, sınırını tâyin eden. Tahdid eden. Hududlandıran.
MUHADDİR: Şişiren, kabartan.
MUHADDİR(E): Uyuşturucu ilâç.
MUHADDİRAT: (Muhaddire. C.) Uyuşturucu ilâçlar.
MUHADDİS: Hadis ilminin bir çok usul ve füruunu bilen zât. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) hâl ve sözlerini bize nakleden ve hadis ilminin mütehassısı.
MUHADDİSÎN: Hadis ilmiyle uğraşan eskiden gelmiş büyük ve kâmil zâtlar. Peygamberimizin (A.S.M.) sözünü işiterek bildirenler. (Bak: Hâfız)
MUHADDİSÎN-İ MUHADDESÛN: Allah tarafından kendilerine ilham olunan muhaddisler.
MUHADDİŞ: Kulağı tırmalıyan. Tahdiş eden.
MUHADEA: Aldatmak, hilecilik, oyun etmek.
MUHADEME: Hizmet etmek.
MUHADENET: Yakın ahbablık, samimiyet. Dostluk.
MUHADENET: Barışma. * Veda etme.
MUHADERE: Sür'at etmek.
MUHADESE: (Hadis. den) Konuşma. Birbirine hikâye söyleme.
MUHADEŞE: Tırmalama. Sıkıntı ve zahmet verme.
MUHADİ': (Had'. dan) Aldatan, kandıran. Hile eden, oyun yapan.
MUHADİANE: f. Aldatarak, hile yaparak.
MUHADİŞ: Zahmet, ıztırab ve sıkıntı verici. Tırmalayıcı.
MUHAL-İ ÂDİ: Herkesin anlayabileceği imkânsızlık ve muhal. Az düşünenlerin de bilebileceği, mümkün olmayan iş.
MUHALEFET-ÜN Lİ-L HAVADİS: Cenab-ı Hakk'ın ne zâtında ne sıfâtında (mevcud olsun, mevhum olsun, muhayyel olsun), hiç bir şeye hiç bir cihette benzememesi.
MUHBİR-İ SÂDIK: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. Diğer Peygamberlere de denebilir. Çünkü hepsi sâdık, sağlam, doğru haberleri insanlara ulaştırmışlar, kendilerine bildirilenleri aynen bildirmişler, insanları doğruluğa, felâha, hakka, hakikata, imana dâvet etmişlerdir.
MUK'AD: Kötürüm.
MUKAD: Ağır yüklü.
MUKADDED: Parçalanmış.
MUKADDEM: Zaman ve mekân cihetiyle daha evvel olan. * Askerin ön tarafına sevkedilen karakol. * Değerli, üstün. * Küçükten büyüğe sunulan, takdim edilen.
MUKADDEM-ÜL AYN: Gözün kenarı. Gözün pınarı.
MUKADDEMA: Önce. Evvelce. Eskiden. Bundan evvel.
MUKADDEMAT: (Mukaddeme. C..) Başlangıçlar. Mebde'ler. İleride bulunanlar.
MUKADDEMÂT-I İHZARİYE: Bir şeyi hazırlamak için önceden yapılan işler.
MUKADDEME: İlk söz. Başlangıç. * Önde gelen. Medhal. Giriş. * Man: İki kaziyeden ibaret olan sözün evvelki kaziyesi.
MUKADDEME-İ İSTİSNAİYE: Man: İçinde istisnâ edatı olan evvelki kaziye. "Eğer güneş doğarsa gündüz olacak. Güneş doğmuştur." kaziyelerinde: "Eğer güneş doğarsa" kaziyesi Mukaddeme-i istisnâiyedir.
MUKADDER: Tâyin olunmuş. * Kısmet. Kader. Miktarı tâyin ve takdir olunmuş olan. * Kazâ. * Kıymeti biçilmiş. * Beğenilmiş. * Yazılmış olan. * Edb: Yazılı olmayıp da sözün gelişinden anlaşılan. Lafzan zikredilmeyip, mânen murad edildiği anlaşılan. Meselâ: Kur'an-ı Kerim'de, her sureden evvel "Bismillâh" yazılı olması, bize her işimizde veya her okumaya başlarken Bismillâh diye emir olduğu "mukadder" dir. Meselâ: Kur'an-ı Kerim'de ( De ki:) mânasındaki Cenab-ı Hakk'ın hitabında: "Ya Muhammed (A.S.M.), Sen kullarıma de ki!" mânası, mukadder olarak vardır. Aynı zamanda Peygamber'in (A.S.M.) yolunda olanlara ve bütün vâris-i nebi olabilen büyük hakikatlı ve veli kullara aynı emir mukadderdir. Çünkü, emir olarak hitabdır. Hitab ise muhakkak bir muhataba söylenir. Vahiy hitabında birinci muhatab ise, Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. (Bak: Kader)
MUKADDERAT: (Mukadder. C.) Kader. Ölçü ve miktarı tâyin olunan şeyler. Alın yazısı. (Bak: Kader)(Hayat, "İman-ı Bil'kader" rüknüne bakıyor; remzen isbat eder. Çünki, madem hayat, âlem-i şehadetin ziyasıdır ve istilâ ediyor; ve vücudun neticesi ve gayesidir; ve Hâlik-ı Kâinat'ın en câmi âyinesidir; ve faaliyet-i Rabbaniyenin en mükemmel enmuzeci ve fihristesidir, temsilde hata olmasın, bir nevi programı hükmündedir. Elbette âlem-i gayb yani mâzi, müstakbel yani geçmiş ve gelecek mahlukatın hayat-ı mâneviyeleri hükmünde olan intizam ve nizam ve mâlumiyet ve meşhudiyet ve taayyün ve evâmir-i tekviniyeyi imtisâle müheyyâ bir vaziyette bulunmalarını sırr-ı hayat iktiza ediyor. Nasılki bir ağacın çekirdek-i aslîsi ve kökü ve müntehasında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi aynen ağaç gibi bir nevi hayata mazhardırlar. Belki, ağacın kavânin-i hayatiyesinden daha ince kavânin-i hayatı taşıyorlar. Hem nasılki bu hazır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler, bu bahar gittikten sonra, gelecek baharlara bırakacağı çekirdekler, kökler, bu bahar gibi cilve-i hayatı taşıyorlar ve kavânin-i hayatiyeye tâbidirler... Aynen öyle de; şecere-i kâinatın bütün dal ve budaklariyle herbirinin bir mâzisi ve müstakbeli var. Geçmiş ve gelecek tavırlarından ve vaziyetlerinden müteşekkil bir silsilesi bulunur. Her nevi ve her cüz'ünün ilm-i İlâhiyyede muhtelif tavırlar ile müteaddit vücudları bir silsile-i vücud-u ilmî teşkil eder. Ve vücud-u hârici gibi o vücud-u ilmî dahi, hayat-ı umumiyenin mânevi bir cilvesine mazhardır ki, mukadderat-ı hayatiye, o mânidar ve canlı elvâh-ı kaderiyeden alınır. Evet âlem-i gaybın bir nevi olan âlem-i ervah, ayn-ı hayat ve madde-i hayat ve hayatın cevherleri ve zâtları olan ervah ile dolu olması, elbette mâzi ve müstakbel denilen âlem-i gaybın bir diğer nev'i de ve ikinci kısmı dahi, cilve-i hayatîye mazhariyetini ister ve istilzam eder. Hem herbir şeyin vücud-u ilmîsindeki intizam-ı ekmeli ve mânidar vaziyetleri ve canlı meyveleri, tavırları; bir nevi hayat-ı mâneviyeye mazhariyetini gösterir. Evet, Hayat-ı Ezeliye Güneşinin ziyası olan bu gibi cilve-i hayat, elbette yalnız bu âlem-i şehadete ve bu zaman-ı hâzıra ve bu vücud-u hâriciyeye münhasır olamaz; belki, herbir âlem, kabiliyetine göre o ziyanın cilvesine mazhardır; ve kâinat, bütün âlemleriyle o cilve ile hayattar ve ziyadardır. Yoksa nazar-ı dalâletin gördüğü gibi muvakkat ve zâhirî bir hayat altında herbir âlem, büyük ve müdhiş birer cenaze ve karanlıklı birer virane âlem olacaktı. S.)(Eşyanın mürur-u zamanla giydikleri suretler ve ettikleri harekât ile hâsıl olan vaziyetler dahi, bir intizam-ı kadere tâbidir. Evet, bir çekirdekte, hem bedihî olarak, irade ve evâmir-i tekviniyenin ünvanı olan "Kitab-ı Mübin"den haber veren ve işaret eden, ham nazarî olarak emir ve ilm-i İlâhinin bir ünvanı olan "İmam-ı Mübin" den haber veren ve remzeden iki kader tecellisi var. Bedihî kader ise, o çekirdeğin tazammun ettiği ağacın, maddi keyfiyat ve vaziyetleri ve hey'etleridir ki, sonra göz ile görünecek. Nazarî ise, o çekirdekte, ondan halkolunacak ağacın müddet-i hayatındaki geçireceği tavırlar, vaziyetler, şekiller, hareketler, tesbihatlardır ki, tarihçe-i hayat namiyle tâbir edilen vakit-bevakit değişen tavırlar, vaziyetler, şekiller, fiiller; o ağacın dalları, yaprakları gibi intizamlı birer kaderî miktarı vardır. Mâdem en âdi ve basit eşyada böyle kaderin tecellisi var. Elbette umum eşyanın vücudundan evvel yazılı olduğunu ifade eder ve az bir dikkatle anlaşılır. Şimdi; vücudundan sonra herşey'in sergüzeşt-i hayatı yazıldığına delil ise âlemde "Kitab-ı Mübin" ve "İmam-ı Mübin"den haber veren bütün meyveler ve "Levh-i Mahfuz"dan haber veren ve işaret eden insandaki bütün kuvve-i hâfızalar birer şahittir, birer emâredir. Evet herbir meyve, bütün ağacın mukadderat-ı hayatı onun kalbi hükmünde olan çekirdeğinde yazılıyor. İnsanın sergüzeşt-i hayatiyle beraber kısmen âlemin hâdisat-ı mâziyesi kuvve-i hâfızasında öyle bir surette yazılıyor ki, güya hardal küçüklüğünde bu kuvvecikte dest-i kudret, kalem-i kaderiyle insanın sahife-i a'mâlinden küçük bir senet istinsah ederek, insanın eline verip, dimağının cebine koymuş. Tâ, muhasebe vaktinde onunla hatırlatsın. Hem, tâ mutmain olsun ki; bu fena ve zeval herc ü mercinde beka için pek çok âyineler var ki, Kadir-i Hakîm, zâillerin hüviyetlerini onlarda tersim edip ibka ediyor. Hem, beka için pek çok levhalar var ki, Hafîz-i Alîm, fânilerin mânalarını onlarda yazıyor... S.) (Bak: İmam-ı mübin)
MUKADDERAT-I HAYATİYE: Bütün canlıların hayatları müddetince geçirdikleri ve geçirecekleri tavır, hareket, şekil ve amelleri gibi hususiyetleri.
MUKADDES: (Kuds. den) Takdis edilmiş olan. Temiz ve pâk. Noksan ve kusurdan müberra ve uzak olan. Her çeşit noksan, ayıp ve kusurlardan münezzeh ve uzak olan. Kudsi.
MUKADDESÂT: (Mukaddes. C.) Kudsi olanlar. Mukaddes olanlar.
MUKADDİM: (Kıdem. den) Takdim eden. Sunan. Öne, ileriye geçiren. Öne koyan. * Cür'etli çeri kimse. * Gözün pınarı, ("mukdim-ül ayn" da derler.)
MUKADDİMAT: (Mukaddime. C.) Mukaddimeler. İlk gelenler. İlk sözler.
MUKADDİME: Evvel gelen. Öne geçen. Her şeyin evveli. * Bir kitapta asıl maksada başlamadan evvel kitapda olan bahisler hakkında ve kitabın muhteviyatına dâir yazılan makale, önsöz. * Alın. Nâsiye. Alındaki perçem.
MUKADDİME-İ KÜBRÂ: Büyük başlangıç.
MUKADDİR: Takdir eden. Bütün mahlukatın ve her şeyin esaslarını tanzim ve takdir edip sıralayan. Allah (C.C.). Bir şeyin kıymetini biçen, takdir eden. Beğenen.
MUKADDİRÂNE: f. Takdir edercesine, kıymetini bilircesine, kıymetine göre sıralarcasına. Mukaddire yakışır hâlde.
MUKADDİRÎN: (Mukaddir. C.) Kıymet ve paha biçenler. Takdir edenler.
MUNSADI': Yarılmış, bölünmüş.
MURAD: İstenerek, ümid ederek beklenen. Arzu edilen şey. * Gâye. Maksad. Emel.
MURAD-I HAK: Allah'ın isteği ve muradı.
MURASADE: (Rasad. dan) Rasad etme, gözetleme. * Dikkatle bakma.
MURTAD: (Bak: Mürted)
MUSADAKAT: (Sıdk. dan) Karşılıklı dostluk.
MUSADDA': (Sad'. dan) Başı ağrıtılmış, rahatsız edilmiş.
MUSADDAK: Doğruluğu tasdik edilmiş. Sadakati ve doğruluğu tanınmış, isbat edilmiş olan.(Hem zâtiyle, hem lisâniyle, hem delâlet-i hâliyle, hem kaliyle kâinatın Sâniine delâlet eden şu delil; hem hakikat-ı kâinatça musaddak, hem sâdıktır. Çünkü bütün mevcudatın vahdâniyete delâletleri, elbette vahdaniyeti söyleyen Zâtı tasdik hükmündedir. Demek söylediği da'vâ da umum kâinatça musaddaktır. M.)
MUSADDAR: (Sudur. dan) Çıkmış, sudur etmiş.
MUSADDE: Muhâlefet, uyuşmazlık, zıtlık.
MUSADDIK: Tasdik eden. İmzalayan. * Doğruluğunu kabul eden.
MUSADDİ': Tasdi' eden. Baş ağrıtan. Rahatsız eden.
MU'SADE: (İ'sad. dan) Sımsıkı kapatılmış, kilitlenmiş olan.
MUSADE: Avlanan canavar.
MUSADEFE: Bulmak. * Yetişmek.
MUSADEKA: Dostluk.
MUSADEMAT: Çarpışmalar. Vuruşmalar. Müsademeler.
MUSADEME: İki şeyin birbiriyle çarpışması. Çarpışmak. Vuruşmak.
MUSADERE: Zulüm ve cebir etmek. (Bak: Müsadere)
MUSRAD: Soğuktan hemen etkilenen kimse.
MUŞT-ÜL KADEM: Ayak tarağı.
MU'TAD: Âdet. Âdet edilen iş. İtiyad edilen. Alışılmış olan.
MU'TADEN: Mu'tâd olduğu gibi. Alışıldığı üzere.
MU'TADÎ: (Mu'tâdiye) Alışılmış. Her zamanki.
MUTASADDI': Dağlıyan, tasaddu eden, perakende olan, yarılıp çatlayan.
MUTASADDIK: Tasadduk eden. Sadaka veren.
MUTASADDIK-UN ALEYH: Sadakayı kabul eden kimse.
MUTASADDIKÎN: (Mutasaddık. C.) Sadaka verenler. Tasadduk edenler. * Sâdık ve doğru olduğu anlaşılanlar.
MUTASADDIR: (C.: Mutasaddırin) (Sadr. dan) Baş köşeye kurulan. Başa geçip oturan.
MUTASADDIRANE: f. Baş köşeye kurulana yakışacak surette.
MUTASADDIRÎN: (Mutasaddır. C.) Baş köşeye kurulanlar, tasaddur edenler.
MUTASADDÎ: (Sadv. dan) Bir işe girişen. Tasaddi eden. Başkasına saldıran, başka birine takılan.
MU'TEKADAT: İtikad edilenler. İnanılan hususlar.
MUVAADE: Sözleşme, va'dleşme.
MUVADAA: Düşmanlığı bırakıp barışma. Adaveti bırakıp sulh etme. * Vedâlaşma.
MUVAHHAD(E): (Vahdet. den) Bir ve tek hâle konmuş.
MUZAD: (Zıd. dan) Karşı. Zıd.
MUZADDE: Birbiriyle zıt olmak, terslik.
MÜBAADE(T): (Bu'd. dan) Birbirini sevmeyip uzak ve soğuk durma. Nefret etme. * İki kişi birbirinden uzaklaşma.
MÜBADAT: Düşmanca davranış, saldırganlık. * Meydana çıkarma.
MÜBADELE: Değişme. Bir şeyin başka bir şeyle değiştirilmesi. Trampa.
MÜBADERE: Bir işe hemen girişme, başlama.
MÜBADÎ: Ortaya koyan, meydana çıkaran.
MÜBADİL: Mübâdele olunmuş. Başkasının yerine getirilmiş, bir şeye bedel tutulmuş.
MÜBADİR: Bir işe hemen girişen.
MÜCA'AD: (Ca'd. dan) Kıvrılmış, lülelenmiş saç.
MÜCADEA: Husumet etmek, düşman olmak.
MÜCADELAT: (Mücadele. C.) (Cedel. den) Savaşmalar, mücâdeleler.
MÜCADELE: (Cedel. den) İki kişinin bir şey üzerine çekişmesi. Uğraşma. Savaşma.
MÜCADELE-İ MİLLİYE: Milli mücadele. * Kurtuluş Savaşı. İstiklal Harbi. (1919 - 1922)
MÜCADİL: Mücadele eden, cidalleşen.
MÜCADİLE SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 58. Suresi olup Kad-semi' ve Sure-i Zıhâr da denilmiştir.
MÜFAD: Sözün ifade ettiği mâna. İfade edilen. * Herhangi bir vesile ile kazanılmış menfaat. (Mefâd galattır)
MÜFADALE: Faziletli olmada rekabet etmek.
MÜFADAT: (Fidâ. dan) Bir fidye-i necatı kabul etme veya ödeme.
MÜFADAT-I ÜSERÂ: Eskiden muhârib iki kavmin karşılıklı olarak esirlerini değişmeleri.
MÜHADAT: Birbirine bahşiş ve hediye vermek.
MÜHADENE: (Hıdn. dan) Barışma, sulh yapma.
MÜKÂDEBE: Meşakkat çekme, bir işten zorluk görme.
MÜKÂDERE: Men'etmek, engel olmak. Reddetmek, kabul etmemek.
MÜMADEHA: Övünmede yarışma.
MÜMAHADE: Övünme.
MÜNADA: (Nidâ. dan) Seslenilmiş, çağırılmış, nidâ edilmiş.
MÜNADALE: Müsabaka yarışına girmek. Atışma. Atış müsabakası.
MÜNADAT: Bağrışma.
MÜNADEA: Süngü ile birbirine hücum etmek. * Kucaklaşmak.
MÜNADEBE: İyilikleri sayılıp ağlanılan ölü. * Ölmüş bir kimsenin ahlâkını ve evsafını anıp ağlaşmak.
MÜNADEMET: (Nedm. den) Nedimlik etme. Bir arada bulunup konuşma.
MÜNADESE: Taan edişmek, çekiştirmek.
MÜNADİ: Nidâ eden, seslenen, çağıran. Müezzin.
MÜN'ADİL: (Adul. dan) Doğru yoldan sapan. Cayan.
MÜN'ADİM: Ma'dum. Ademe gitmiş. Yok olan.
MÜNADİM: Nedimlik eden. Meclis arkadaşı.
MÜNADİMÎN: (Münadim. C.) Nedimler. Bir büyüğün yakını olan kimseler.
MÜNAKADE: Bir şeyin iyisini kötüsünden seçip ayırmak.
MÜNHADAR: İnecek yer.
MÜNHADİ': (Had'. dan) Birinin hilesine aldanmış olan. * Bir kimsenin hile $ve tuzağına düşme.
MÜNHADİB: (Hadeb. den) Kamburlaşmış, eğri.
MÜNHADİR: İnişli, eğik. * Yokuşaşağı inen.
MÜNKAD: (Kavd. dan) İnkiyad eden, boyun eğen, muti olan, itaat eden.
MÜRADEFE: Müradiflik. İki veya daha fazla kelimenin aynı mânada olması. * Arkadaşlık, beraber yolculuk.
MÜRADEFE: Binekleşmek. * Ardlaşmak.
MÜRADESE: Taş atmak.
MÜRADİF: Diğer bir kelime ile mânâsı bir, eş ve aynı olan. * Refik, yoldaş.
MÜRAKADE: Uyumak.
MÜSAADAT: (Müsâade. C.) Yardımlar, muavenetler. * Müsâadeler, izinler.
MÜSAADE: İzin, elverişli bulunma. * Yardım.
MÜS'AD: Bahtiyar, mes'ud.
MÜ'SAD: Bağlanmış ve berkitilmiş nesne.
MÜ'SADE: (İsad. dan ism-i mef'uldür) "Asadet-ül bab" denir ki; kapıyı kapadım, sımsıkı kilitledim demektir. Üzerlerine ateşin yakılıp fırın gibi kapısının kapanması ateşin şiddetini icab edeceğinden, Cehennemde azabların şiddet ve ebediyetinden kinayedir. (E.T.)
MÜSADEFE(T): (Suduf. dan) Rast gelme. Tesâdüf etme.
MÜSADEMAT: (Müsademe. C.) Vuruşmalar, birbirine çarpmalar. Müsademeler.
MÜSADEME: (C.: Müsademat) Vuruşma, birbirine çarpma. * Silâhlı çarpışma.
MÜSADEME-İ EFKÂR: Fikirlerin çarpışması, muhtelif fikirlerin birbirine karşı söylenişi.
MÜSADERE: (Sudur. dan) Yasak edilen bir şeyin kanuna göre elden alınması. Zulüm ve cebir.
MÜSADİF: Rastlayan, tesadüf eden.
MÜSADİM: Çarpışan, vuruşan.
MÜSTEB'AD: (Bu'd. dan) Uzak görülen, akla yakıştırılmayan, olacağı sanılmayan.
MÜSTEFAD: (Feyd. den) Anlaşılıp istihrac olunan. * Kazanılmış olan, istifade edilmiş. * Mâna, mefhum.
MÜSTES'AD: (Sa'd. dan) Uğurlu sayılan veya uğurlu sayılmış.
MÜSTEZAD: (Ziyade. den) Artmış, çoğalmış. * Edb: Aruz kalıplarından " Bahr-i recez" denilen vezin ile yazılmış manzume. (Mef'ulü mefâîlü mefâîlü faûlün) gibi. Veya (Mef'ûlü faûlün) veznine denk parça ilâvesi ile yapılır. Ziyadeli mısralı manzumelerdir.
MÜTEADDİ: (Udvan. dan) Başkasının hakkına tecavüz eden, saldıran, sataşan. * Gr: Lâzım fiilinin mukabili. Fiil eseri fâilden mef'ul denilen diğer bir isme geçerse o halde fiil müteaddi olur. Geçişli fiil. (Anlatmak, düşündürmek gibi)
MÜTEADDİD: Türlü türlü, çeşitli. Bir çok. Birden fazla.
MÜTEADİ: (Adv. dan) Düşmanlık eden, adavet eden.
MÜTEADİD: Birbirine kuvvet veren, omuz omuza veren.
MÜTEADİL: Birbirine denk ve eşit gelen. Teadül eden.
MÜTEBADİL: (Bedel. den) Birbirinin yerine geçen, tebâdül eden. * Nöbetle değişen.
MÜTEBADİR(E): Birden bire akla gelen. Ortaya çıkan.
MÜTECADİL: (Cedl. den) Mücadele eden, uğraşan. Şiddetle çekişen.
MÜTEGADDİ: Gıdalanan, gıda alan. Beslenen.
MÜTEHADDIR: Yeşil renklenen, yeşillenen.
MÜTEHADDİ': (Hud'a. dan) Bilerek aldanan.
MÜTEHADDİ: Çekişen, çekişip kavga eden. Tahaddi eden. * Dikkatle bakan.
MÜTEHADDİB: Kamburlaşan. Kambur olan.
MÜTEHADDİR: (Mütehaddire) Örtünen, bürünen, tahaddür eden. * Mc: Namuslu.
MÜTEHADDİR: Yuvarlanan, yokuş aşağı giden.
MÜTEHADDİS(E): (Hudus. dan) Meydana gelen, peydâ olan, meydana çıkan.
MÜTEHADDİŞ: Iztırab çeken. * Tırmalanan, tahaddüş eden.
MÜTEHADI': Aldanmış gibi görünen.
MÜTEKADDİM: Evvelki, önceki, öne geçen, takaddüm eden. * Takdim olunan, sunulan.
MÜTEKADDİMÎN: Evvelkiler, geçmiştekiler. * Eskiden gelmiş İslâm allâmeleri.
MÜTEKADİMÎN-İ ŞUARÂ: Eski şâirler.
MÜTEKADDİS: (Kuds. den) Çok temiz olan. Takaddüs eden, kutsal olan.
MÜTEKADİM: Geçmiş bulunan, tekadüm eden.
MÜTEMADİ: Devamlı, kesiksiz, sürekli, daima.
MÜTEMADİYEN: Devamlı surette.
MÜTEMADİYET: Devamlılık, mütemadilik.
MÜTEMADİH: Zararı çok olan kimse. Acele ile yapan, hızlı çalışan kimse.
MÜTENADD: Birbirinden ürken, korkan.
MÜTENADİ: (Nida. dan) Birbirini çağıran. Birbirine nida eden.
MÜTENADİR: (Nedret. den) Az bulunur. Nâdir.
MÜTERADİF: Birbirine bağlı, tâbi olan. Birbirinin ardınca giden. * Gr: Yazılışı ayrı, fakat mânası aynı olan kelime.
MÜTESADDI': Dağılan, parekende olan, parça parça olan. * Yarılıp çatlayan.
MÜTESADDİ: Başlayan, teşebbüs eden.
MÜTESADİF: Tesadüf eden, rastgelen. Karşılaşan.
MÜTESADİFÎN: (Mütesadif. C.) Rastgelenler, tesadüf edenler.
MÜTESADİM: (Sadme. den) Birbirine çarpışan, birbirine çarpıp vuran.
MÜTEŞADDIK: Istılahlı konuşan.
MÜTEVADD: Birbirine sevgi gösteren.
MÜTEVADİ': Düşmanlığı ve husumeti bırakarak barışan.
MÜTEZADD: Birbirine zıt, birbirinin aksi olan.
MÜVAADE: Vâdeleşmek, sözleşmek.
MÜVADEME: Mülâzemet, uygunluk, muvâfakat.
MÜYADAT: Elden ele verme. * Mükâfat.
MÜZAD: Arttırılmış, çoğaltılmış, ziyade edilmiş.
MÜZCAD: Az şey, az. * Tam salih olmayan şey. * Defnetmesi ve sevketmesi kolay olan şey.
MÜZDAD: Çoğaltılmış. Ziyâdeleştirilmiş.
MAKSAD VE MÜSTEKARRIN TEMEYYÜZ: Kelâmın maksadının ve karar kıldığı yerin açık olarak belli olması.
MAZİ-İ ŞÂD: Neş'eli, sevinçli mâzi.
MENŞUR-U MUKADDES: Mukaddes ferman. (Kelime-i şehadet kastedilmektedir)
MERDUD-ÜŞ ŞEHÂDET: Şahitlikleri kabul edilmiyenler. * Fâsık, yani devamlı günah işleyenler, yalan söyleyenler, müslümanları aldatan kimseler merdud-üş şehâdettir.
MEŞAD: Mukavemet ve galebe yeri.
MEŞHUR HADİS VEYA HADİS-İ MEŞH: Asr-ı evvelde, Ahâdi hadis kabilinden iken ikinci asırda iştihar edip, kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmayan bir cemaat tarafından rivâyet olunan hadis. İlm-i yakin derecesinde karib bir surette kalbe itmi'nan verir.
MÜTEKADİMÎN-İ ŞUARÂ: Eski şâirler.
MESELÂ: ŞAH-ZADE (ŞEHZADE): Padişah evlâdı.
NADAR: (Nadâret) Altun.
NADAS: Tarlayı temizleyip otlarını kurutmak için önceden sürüp hazırlama.
NADC: Kıvam. Büluğa erme. Pişme.
NADD: Azık, rızık.
NADDAHATAN: Püsküren çifte pınarlar.
NADH: Su serpmek, sulamak. Su içip kanmak. * Musallat olanı defetmek. * Suyun feveran etmesi, püskürmesi.
NADIC: (C.: Nevadıc) Olgunlaşmış, olmuş, kıvama gelmiş.
NADİ: Nidâ eden, haykıran, çağıran. * Halkın, meşveret gibi, birşey konuşmak üzere bir yere toplanmaları. Nitekim İslâmdan evvel Mekke'de Kureyş'in toplandığı meclis binasına "Darünnedve" denilirdi. Nâdi; orada ve o gibi yerlerde toplanan heyettir ki; bezm, meclis, mahfil, kongre tâbirleri gibidir. (E.T.)
NADİB: Geçmiş. * Hafif adam. * Yas tutan.
NADİC: Olgun meyve. * İyi pişmiş et.
NADİD: Salkımları sık olan üzüm veya muz. * İçi doldurulmuş yastık, minder, şilte gibi şeyler.
NADİM: Nedamet etmiş, pişman.
NADİMÂNE: f. Pişmanlıkla, pişman olarak, nedamet duyarak.
NADİMİYET: Pişmanlık, nedamet.
NADİR(E): Az bulunan. Seyrek.
NADİRÂT: Az bulunan şeyler.
NADİREDÂN: f. Zarif, âlim.
NADİREKÂR: f. Nâdir işler ve san'atlar yapan.
NADİREN: Nâdir ve az olarak. Çok aralıklı. Pek az bulunur.
NADİRE-PERDÂZ: f. Güzel söz söyleyen.
NADİRE-SENC: f. Nükteli konuşan, güzel fıkralar anlatan, zarif kimse.
NADİRET: Güzellik, parlaklık, tazelik. * Hoş ve lâtif.
NADİYE: Sudan uzak olan hurma ağacı.
NA-GÜŞADE: f. Kapalı, açılmamış.
NAKKAD: (Bak: Nekkad) Nakd eden. Paranın kalbını, sağlamını ayıran. * Tenkidci, bir şeyin iyisini kötüsünü ayıran. * İmam, hatib.
NAKL-İ HADİS: Hadis-i şeriflerin nakledilmesi.
NAKŞ-I KADEM: Ayak izi.
NA-MURAD: f. Mahrum kalan, muradına eremeyen.
NASS-I HADİS: Hadisin açık, gerçek ifadesi. Muhtemeli olmayan sağlam mânaya delâlet eden lâfız. Delil mânâsına olan "Nass-ül fukaha" bundan alınmıştır.
NA-ŞAD: f. Sevinçli olmayan, mahzun, tasalı, kederli.
NA-ŞADÎ: f. Hüzünlü ve kederli oluş, gamlılık.
NA-ZAD: (Na-zade) f. Doğmamış. * Olmayacak.
NAZAD: (C.: Enzâd) şeref. * Üzerine herhangi bir şey konulan yüksekçe yer.
NECADET: Kahramanlık, efelik, yiğitlik.
NECCAD: Yorgancı. Yatak, yastık, yorgan gibi şeyler yapan.
NEFAD: (Nefed) Bitip tükenmek, yok olmak.
NEFS-İ RÂDİYE: f. Rabbinden râzı ve hoşnud olanın nefsi.
NEKAD: (C.: Nukyud-Nikâd) Ayakları kısa, yüzü çirkin koyun. * Büyümesi geç olan çocuk. * Ağızda dişler çürüyüp ufanmak. * Davarın tırnağı soyulup yüzülmek.
NEKKAD: Bir şeyin iyisini kötüsünü seçen kimse. * Paranın sağlamını kalpından ayıran. * İmam, hatib ve kayyum gibi hizmet sahiblerinin, vazifelerine devam edip etmediklerini murakabe ve devam etmiyenlere tenbihat, icra ve devamsızlıkları tesbit eden vazifeli kişi.
NEMADÂR: f. Çoğalan, ziyadeleşen. Artan, büyüyen.
NEVAD: f. Zarar, ziyan, hasar. * Mahzen. * Dil.
NEVADE: Torun.
NEVADİ: (Nâdi. C.) Toplantılar, meclisler.
NEVADİR: Az olanlar, nâdirler.
NEVGÜŞADE: f. Yeni açılmış.
NEV-İCAD: f. Evvelce yok iken sonradan yapılmış. Yeniden meydana getirilmiş.
NEVZAD: f. Yeni doğmuş. * Yeni doğmuş çocuk.
NİCAD: Kılıç bağı.
NİHAD: f. Huy, tabiat, hilkat, bünye, yaratılış.
NİHADE: f. Konmuş, konulmuş.
NİHADÎ: f. Yaradılışta olan, fıtrî.
NİJAD: f. Nesil, soy, neseb. * Cibilliyet, tabiat.
NİKNİHAD: (Nîk-nihâd) İyi huylu.
NİŞAD: Bir kimseye yemin vermek.
NOKTA-İ İSTİMDAD: Yardım isteme noktası. İnsanın kalbindeki sonsuz emel ve arzuların yerine getirilmesine olan ihtiyaç.
NOKTA-İ İSTİNAD: Dayanma ve güvenme noktası. Kâinatta cereyan eden ve insana dehşet verip âciz bırakan hâdiseler karşısında insanın çok kuvvetli bir yere dayanmaya ve güvenmeye olan fıtri ihtiyacı.
NUHUSTZÂD: f. İlk doğmuş olan. Evvel doğan.
NUŞADUR: f. Nişadır.
PAD: f. Saklayan, hıfzeden. * Büyük, ulu. * Bekleyen, muhafaza eden, koruyan.
PADAŞ: (C.: Padaşân) f. Mükâfat, ecr. * Yoldaş. Yol arkadaşı.
PADAŞÂN: (Padaş. C.) f. Arkadaşlar, ayakdaşlar. * Mükâfatlar.
PADAV: f. Kocakarı.
PADE: f. Eşek ve sığır sürüsü. * Çoban sopası. * Yayla.
PADERGİL: (Pâ-der-gil) f. Ayağı çamurda. * Mc: Davranamaz. * Sıkıntıda.
PADERHAVA: (Pâ-der-hava) f. Ayağı havada. * Mc: Temelsiz, çürük.
PADERİKAL: (Pâ-der-ikal) f. Ayağı köstekli, ayağı bağlı, hareketsiz.
PADERPA: (Pâ-der-pâ) : f. Ayak ayağa. Yanyana.
PADGÂNE: f. Yüksek dam. * Kapı içinde olan pencere.
PADİŞAH: (Pâdşâh) f. Büyük hükümdar, sultan. Cihan sahibi. Zararı def' eden, ıslah eden, muslih.
PADİŞAH-I SÂNİ: İkinci padişah.
PADİŞAHÎ: f. Padişahla ilgili, padişaha ait.
PADZEHR: f. Panzehir.
PAK-ZAD: f. Temiz asıllı. Aslı temiz olan.
PALAD: (Pâlâde) f. Yedek at.
PALADE: f. Kötü söyleyen, ayıp arayan.
PA-MAL-İ ADÜV: Düşmanların ayakları altında çiğnenmiş.
PA-NİHADE: f. Ayak koymuş, ayak basmış. Gelmiş, ulaşmış, vâsıl olmuş. * Doğmuş, tevellüd etmiş.
PA-SİTADE: f. Ayakta duran. Kaim.
PAŞAZÂDE: Paşa oğlu.
PELADE: f. Fesatçı. Müfsid.
PESADET: f. Veresiye alışveriş.
PESTSADA: f. Hafif ses.
PİŞADEST: f. Peşin para ile alış veriş. * İşçiye, çalıştıktan sonra verilen para.
PİŞNİHAD: f. Usûl, kanun. * Temel, esas.
PİYADE: Narin yapılı bir çeşit kayık adıdır. Eskiden ekseriyetle İstanbul ve civarında kullanılan bu kayıklar, pek makbul gezinti vasıtası idi. * Ask: Orduda tüfekle teçhiz edilmiş olan ve muharip sınıfların asli unsuru bulunan efrada da bu ad verilir. Yaya askeri. * Yaya.
PULAD: f. Çelik.
PULADBÂZU: f. Çelik pazulu. Kuvvetli, yiğit.
PULADSENC: f. Güzel silâh kullanan, iyi dövüşen.
PÜR-BÂD: f. Kibirli. * Çok rüzgârlı.
PADAŞÂN: (Padaş. C.) f. Arkadaşlar, ayakdaşlar. * Mükâfatlar.
PADİŞAHÎ: f. Padişahla ilgili, padişaha ait.
RA'AD: Geveze kimse. Çok konuşan adam. * Torpil balığı.
RABİA-İ ADEVİYE: (Hi: 95 - 185) Basra'lı bir hatun. Bütün hayatını dine hizmet için vakfetmiş, zengin kimseler evlenmek teklifinde bulundukları halde; "Allah'ı anmaktan, dine hizmetten beni alıkor" fikri ile reddetmiş, fakirliği ve istiğnayı kabul edip dine hizmetten vaz geçmemiştir. Talebe okutmuş meşhur bir veliyedir. (R. Aleyha)
RAD: f. Cömert, eli açık, faziletli, üstün, değerli.
RAD': Men'etmek, engel olmak. * Bırakmak, terk etmek. * Güzellik eseri. * Kına.
RADAF: Üzerine ateş yakıp kızdırdıkları taş.
RADAFE: (C.: Razf) Kızdırılmış sıcak taş (süte bırakıp sıcaklık verirler.)
RÂDD: (Redd. den) Geri döndüren, reddeden, geri bırakan.
RÂDD-ÜS SELÂM: Başkasının verdiği selamı alan.
RADD: Süt ile pişmiş hurma. * Vurmak, dövmek.
RADDE: Derece. Rütbe. Sıra. Kerte. Mertebe. * Aşağı yukarı. * Fayda, menfaat. * Çizgi, hat.
RADE: Faide, menfaat.
RADGA: (C.: Radg-Ridag) Sulu ve sıvı balçık.
RADH: Az bir şey verme. Az verilen şey. * Fık: Cihada iştirak eden kadınlara, kölelere, çocuklara ve zimmilere ganimet malından verilen mal.
RADHE: (C.: Radh-Ridh) Taşlı yer, taşlık arazi. * Büyük taşlardan olan çukur yer. (İçinde su birikip kalır.)
RADI': (Rıda'. dan) Süt kardeş. * Süt emen çocuk. * Levmedilen kimse.
RADIYALLAHÜ ANH: Allah (C.C.) ondan razı olsun, mealinde duâdır. Aslında Allah ondan razı oldu demektir.(Sahabe-i Kiram Hazeratına Radıyallahu Anh denildiğine binaen, başkalara da bu mânada söylemek muvâfık mıdır?Elcevab: Evet denilir. Çünki Resul-i Ekrem'in bir şiarı olan Aleyhissalâtü Vesselâm kelâmı gibi Radıyallahu Anh terkibi, Sahabeye mahsus bir şiar değil, belki Sahabe gibi veraset-i nübüvvet denilen velâyet-i kübrada bulunan ve makam-ı rızaya yetişen Eimme-i Erbaa, Şâh-ı Geylanî, İmam-ı Rabbanî, İmam-ı Gazalî gibi zatlara denilmeli. Fakat örf-ü ulemâda sahabeye, Radıyallahu Anh; Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîne, Rahimehullah; onlardan sonrakilere, Gaferehullah; ve Evliyaya, Kuddise Sırruhu denilir. M.)
RADIYALLAHÜ ANHA: (Kadın için) Allah ondan razı olsun.
RADIYALLAHÜ ANHÜM: Allah onlardan razı olsun.
RADIYALLAHÜ ANHÜMA: Allah onların ikisinden razı olsun.
RADİ: (Râdiye) Razı olan, rıza gösteren, itaat eden.
RADİ': (C.: Ruzâa-Ruzâ) Süt emen çocuk.
RADİB: Zayıf yağan yağmur. * Sidre ağacından bir cins.
RADİF: Binicinin ardına binen kişi.
RADİF: Kızmış taşla ısıtılan süt. * Kızmış taş üzerine pişirilen et. (Merzuf da derler.)
RADİFE: Kıyametteki ikinci Sur'un ismi. (O'nunla bütün ölüler hayat bulurlar.)
RADİG: Ahmak, akılsız kimse.
RADİN: Za'feran çiçeği.
RADİYEN: Razı olarak, beğenilerek, hoşnud olmak suretiyle.
RADK: Her nesnenin evveli.
RADM: Büyük set.
RADM: Binayı taşla yapmak ( O binaya "razim" derler.)
RADME (RADMÂ): Büyük taş.
RADUA: Kuzusunu emziren ve hem de sağılır olan koyun.
RADYASYON: (Fr. Radiation) Bir enerjinin ışık demeti halinde yayılması.
RAGAD: Refah, genişlik, kolaylık. * Geçim kolaylığı.
RAKADAN: Oynayıp sıçrama.
RAMAD: Kül, ateş külü.
RASAD: Gözetlemek, beklemek, pusuda olmak.
RASADGÂH: f. Bekleme yeri, gözetleme yeri. Gözlemevi.
RASADHÂNE: f. Havanın değişen şekillerini, sıcaklık ve soğukluğu tesbit etmek için veya yıldızların hareketlerini tesbit ve takib maksadiyle çalışılan yer.
RASSAD: (Rasad. dan) Rasad eden. Dikkatle gözleyen.
RAVİ-İ HADİS: Hadis rivayet eden.
RAYİHADAR: f. Kokulu. Hoş kokulu.
REFİ'-ÜL KADR: Şanı, kadri, değeri yüce olan.
REGAD: Varlık, genişlik.
REMAD: Kül. (Bak: Ramad)
REMADET: İnsan veya hayvan kırımı.
RESM-İ KADİM: Eski usûl.
RESM-İ KÜŞAD: Yeni yapılan mekteb, fabrika, kışla, hükümet konağı, demiryolu vs. gibi şeylerin umuma açılışı yerinde kullanılan bir tâbirdir. Yeni tabirde " Açılış töreni" demektir.
REŞAD: Hak yolda yürümek. Doğru yolda olmak. Doğru yolu bulup ondan sapmamak. * Aklın kuvvetli olması.
REŞAD-PENAH: Reşada sebep olan. Kurtuluşa sebep.
REVADAŞTE: f. Uygun bulmuş.
RIZA-DÂDE: f. Razı olmuş, kabul etmiş.
RİFADE: Yara üstüne sarılan bez. * Ziyâfet.
RİVAD: Talep etmek, istemek, arzulamak.
RİVAYET-İ SÂDIKA: Senet ve delillerle sâbit, şüphesiz, doğru rivâyet.
RİYAD: Ot aramak.
RUKAD: Uyku, nevm. Uyuma.
RUSG-ÜL KADEM: Ayak bileği.
RÜŞD Ü İRŞAD: Rüşd ve irşad. Doğru yola sevketmenin mükemmeliyeti. İslâmiyeti en mükemmel şekilde öğretmek.
RÜYA-YI SÂDIKA: Makbul ve muteber kimselerin gördükleri ve gördükleri gibi dünyada hakikatları zuhur eden sâdık rüya.
REŞAD-PENAH: Reşada sebep olan. Kurtuluşa sebep.
REVADAŞTE: f. Uygun bulmuş.
SAADE: Yokuş başı.
SAÂDET: Mes'ud oluş. Talihi iyi olmak. Mutluluk. Said olmak. Allah'ın rızasına ermiş olmak. Her istediğine kavuşmuş olmak.
SAÂDET-İ DÂREYN: İki cihan saadeti, dünya ve âhiret saadeti.
SAÂDET-İ EBEDİYE: Büyük ve ebedî saâdet. Âhiret saâdeti.(Saâdet-i ebediye iki kısımdır. Birinci ve en birinci kısmı: Allah'ın rızasına, lütfuna, tecellisine, kurbiyetine mazhar olmaktır. İkinci kısmı ise; saâdet-i cismaniyedir. Bunun esasları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre saâdet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saâdeti ikmal ve itmam eden hulud ve devâmdır. Çünkü saâdet devam etmezse, zıddına inkılab eder.Cennet'te lezzetin devamı mes'elesi ise: Evet, lezzetin hakiki lezzet olması zeval görmeyip devam etmesindendir. Zira elemin zevali lezzet olduğu gibi, lezzetin zevali de elemdir; hatta zevalinin tasavvuru bile elemdir. Evet bütün mecazî âşıkların eninleri, bağırıp çağırmaları, bu kısım elemdendir. Ve bütün divanlarıyla yaptıkları ağlamalar, vaveylâlar hep mahbubların firak ve zevallerinin tasavvurundan neş'et eden elemdendir. Evet pek çok muvakkat lezzetler var ki, zevâlleri daimi elemleri intac ettiği gibi, çok elemlerin zevali de leziz lezzetlere bâis olur. Lezzet ve nimet ise, devam etmek şartiyle lezzet ve nimet sayılabilir. İ.İ.)(...Saâdet-i ebediyyeye muktazi vardır. Ve o saâdeti verecek Fâil-i Zülcelâl de muktedirdir. Hem harab-ı âlem, mevt-i dünya mümkündür. Hem vâki' olacaktır. Yeniden ihya-yı âlem ve haşir mümkündür hem vâki' olacaktır. S.)(Dikkat edilse şu kâinatın umumunda bir nizam-ı ekmel, bir intizam-ı kasdî vardır. Her cihette reşahat-ı ihtiyar ve lemaat-ı kasd görünür. Hattâ her şeyde bir nur-u kasd, her şe'nde bir ziya-yı irade, her harekette bir lem'a-yı ihtiyar, her terkibde bir şule-i hikmet, semeratının şehadetiyle nazar-ı dikkate çarpıyor. İşte eğer saâdet-i ebediyye olmazsa, şu esaslı nizam, bir suret-i zaife-i vâhiyeden ibaret kalır. Yalancı, esassız bir nizam olur. Nizam ve intizamın ruhu olan mâneviyat ve revabıt ve niseb, heba olup gider. Demek nizamı nizam eden, saâdet-i ebediyedir. Öyle ise, nizam-ı âlem saâdet-i ebediyeye işaret ediyor... S.)
SAÂDET-İ UZMA: Büyük saâdet. Âhiret saâdeti, saâdet-i ebediye.
SAÂDET-ÂVER: Saâdet verici.
SAÂDET-BAHŞ: f. Saâdet veren, sevindiren, ferahlandıran.
SAÂDET-HAH: Saâdet isteyen. Saâdet dileyen.
SAÂDET-HANE: f. Büyük bir kimsenin evi.
SAÂDET-MEÂB: f. Saâdet sâhibi. Saâdet bulan.
SAÂDET-MEND: f. Bahtiyar, mutlu. Saâdet bulmuş olan.
SAÂDET-MENDÎ: f. Mutluluk, bahtiyarlık.
SAÂDET-RESAN: f. Saâdete ulaştıran. Saâdet bulan.
SAÂDET-SARAY: Saâdetli saray.
SAÂDET-SARAY-I EBEDİYYE: Ebediyyetin saâdetli sarayı. (Cennet kastediliyor)
SAÂDET-SARAY-I İSTİKBAL: İstikbalin saâdetli sarayı.
SAÂDET-SARAY-I MEDENİYET: Hakikî ve İslâmî bir medeniyet vasıtasıyla olan bir hayat saâdeti.
SABİT-KADEM: Mizacı oynak olmayıp işine ve sözünde kararlı olan, yerinde direnen. Sözünde duran.
SAD: f. Yüz sayısı.
SAD: Kur'an alfabesinin onyedinci harfi olup, ebcedî değeri 90'dır. Noktası olmadığından sâd-ı mühmele adı da verilir.
SAD SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de 38. Suredir. Dâvud Suresi de denir. Mekkîdir.
SAD: Göz hastalığı, göz ağrısı.
SAD': Yarılmak, yarmak. * Kesmek, kat'etmek. * Göstermek. İzhar etmek. * Beyân ve meyl etmek, açıklamak.
SAD: Bakır. * Toprağa ağnayan horoz. * Devenin başında olan bir hastalık.
SADÂ: Seda. Ses. Avaz. Savt. * Erkek baykuş. * Bir böcek adı. * Susuzluk. * Yankı.
SADÂ-YI BASİT: Sesin, bir defa tekrarı.
SADÂ-YI MÜREKKEB: Sesin bir çok defalar tekrarı.
SADA': Kasd ve teveccüh eyleme. * Bir şeyi âşikâre söylemek. * Mevkiine tevcih ve isabet ettirmek. * Kat'etmek. * İzhar ve beyan etmek. * Yarık ve çatlak. Bir şeyi ikiye yarmak.
SADA': Baş ağrısı. ("Suda"' diye de okunur)
SADAGA: Zayıflık.
SADAK: Okları koymağa mahsus torba veya kutu şeklindeki kılıfın adıdır. Boyuna asılan bu âlete "tirkeş" veya "tirdan" da denilirdi.
SADAKA: Allah rızâsı için fakirlere verilen mal, para, ilim gibi insanın muhtaç olduğu her hangi bir şey. (Asr-ı Saâdette fukara-i müslimîn için toplanan zekâta dahi bu nâm verilirdi.) (Bak: Belâ)(...Ehl-i keşiften rivayeten bu geçen Ramazanda Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec, bir fütuhat olacağını haber verdikleri halde zuhur etmedi. Böyle ehl-i velâyet ve keşif, neden hilâf-ı vâki haber veriyorlar? Benden sordular. Ben de birden sünuhat kabilinden olarak verdiğim cevabın muhtasarı şudur:Hadis-i Şerifte vârid olmuştur ki: "Bazen belâ nazil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir. " Şu hadisin sırrı gösteriyor ki: Mukadderat, bazı şeraitle vukua gelirken geri kalır. Demek ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını, belki bazı şeraitle mukayyed bulunduğunu ve o şeraitin vuku bulmamasiyle o hâdise de vukua gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel-i muallak gibi levh-i ezelînin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İsbat'ta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nadir olarak Levh-i Ezelî'ye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor. İşte bu sırra binaen, geçen Ramazan-ı Şerifte ve Kurban Bayramında ve daha başka vakitlerde istihrâca binaen veya keşfiyat nev'inden verilen haberler, muallak oldukları şerâiti bulamadıkları için, vukua gelmemişler ve haber verenleri tekzib etmiyorlar. Çünkü: Mukadder imiş, fakat şartı gelmeden o da vukua gelmemiş. Evet Ramazan-ı Şerifte bid'aların ref'ine Ehl-i Sünnet ve Cemaatin ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef câmilere Ramazan-ı Şerifte bid'alar girdiğinden, duâların kabulüne sed çekip ferec gelmedi. Nasılki sâbık hadisin sırriyle: Sadaka belâyı ref' eder. Ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder. Kuvve-i câzibe vücuda gelmediğinden, fütuhat da verilmedi. L.)
SADAKA-İ CÂRİYE: Hayrı, sevabı dâimî olan sadaka. Sevabı öldükten sonra da devam eden hayırlı ameller. (Kur'an ve iman hizmeti gibi.)
SADAKA-İ FITR: Ramazan bayramından evvel fıtra olarak verilen sadaka. Zengin (nisaba mâlik) her müslümanın (ihtiyar, genç, çocuk ve hattâ bunak da olsa) fakirlere vermeye mükellef olduğu sadakadır, vâcibdir. Nisaba mâlik olan bir müslüman, hem kendi nefsi için, hem de çocukları, hizmetçisi için sadaka-i fıtır verir. Fıtra: Fıtrat sadakası, yaratılış atiyyesi demektir. Sadaka-i fıtr: Buğday veya buğday unundan 1667 gram veyahut da arpa, kuru üzüm, hurmadan 3334 gram kadar yahut verildiği zamandaki rayice göre bedellerinin muhtaç olanlara verilmesidir.
SADAKAT: (Sadaka. C.) Sadakalar.
SADAKAT: (Sıdk. dan) Dostluk. Bir kimseye Allah (C.C.) için kalbden bağlılık, kalbi ve samimi doğrulukla olan dostluk. * Dostlukta sebat, vefadarlık.
SADAKATKÂR: f. Sâdık, sadakat sahibi.
SADAKTE: "Doğru söyledin, sâdıksın" mânasına karşısındakine söylenilen söz.
SADARE: Rücu etmek, geri dönmek. * Doğmak.
SADARET: Vezirlik, başvezirlik. Osmanlı Devleti zamanında Başvekillik makamına verilen isim. * Öne geçme, başta bulunma.
SADARET-PENAH: f. Sadrazam bulunan kimse.
SADAT: (Seyyid. C.) Seyyidler. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın soyundan gelenler ve onun izinden gidenler. Hususen Hazret-i Hasan neslinden gelenlere seyyid; Hazret-i Hüseyin neslinden gelenlere de Şerif denmektedir.
SADAT-I KABİLE: Kabilenin ileri gelenleri.
SADBAR: f. Yüz kere.
SAD-BERK: Yüz yaprak.
SADD: (Sedd. den) Örten, kapıyan, mâni olan engel olan.
SADD: Yüz çevirmek, men eylemek, bir şeyden birini vazgeçirmek. * Fikir, niyet, kasd. * Yakınlık, civar. * Konuşulan husus.
SADDA': Suyu lezzetli olan örülmüş kuyu.
SADE: (Sayd. dan) Mâzi fiilidir. "Avlandı" mânâsındadır. ( dan) "Bağır, ilân et" mânâsına emirdir. Meydan okumak, âciz bırakmak mealinde ve i'caz yoluna işaret eder "sâd" diye okunur. * Sadakat, sıdk gibi mânâlara da gelir.
SADE: f. Basit, karışık olmayan, katıksız. * Saf, gösterişsiz, lüzumsuz bulunmayan. * Tek katlı. * Ancak, yalnız. * Süssüz. * Derin düşünemiyen, saf adam.
SADE: (Seyyid. C.) Seyyidler.
SADE': Demir pası.
SADED: Asıl mevzu, maksad, asıl konuşulan şey, fikir. * Niyet, kasıd. Teşebbüs. * Yakınlık, civar.
SADED HARİCİ: Konuşulan mevzudan dışarı çıkmak. Hududdan dışarı çıkmak.
SADEDİL: f. Kalb sâfi, derin mes'elelere aklı ermeyen insan. Temiz kalbli olup, kolayca aldatılabilen kimse.
SADEDİLÂNE: f. Saflıkla, bönlükle.
SADEDİLÎ: f. Bönlük, saflık.
SADEF: Deniz böceklerinin kıymetli kabuğu ve onlardan yapılan şeyler. * Sert, parlak ve şeffafa yakın madde. İnci kabuğu.
SADEFÇE: f. Küçük sadef.
SADEF (SUDUF): Yüksek büyük dağ. * Her yüksek nesne. * Devenin her dört ayağı. * Bir yöne ğilmek.
SADEFE: (C.: Suduf-Esdâf) İnci kabuğu. * Kulak içi.
SADEGÎ: f. Sâdelik, süssüzlük, düzlük.
SADEGÎ-İ İFADE: İfade sadeliği.
SADEGÎ-İ LİBAS: Giyim sadeliği.
SADELEVH: Saf, bön.
SADEMAT: (Sadme. C.) Vuruşlar, patlamalar. * Ansızın başa gelen belâlar.
SADERU: (C.: Sâderuyân) f. Yüzünde tüy bitmemiş genç delikanlı.
SADGUNE: f. Çeşitli. Yüz türlü.
SADH: Horozun ötmesi.
SADHA: Şarabın iyisi. Kendine nisbet olunan bir yerin adı.
SADHEZAR: f. Yüzbin.
SADHEZARÂN: Yüzbinlerce.
SADIH: Kavi, sağlam, kuvvetli.
SADIHA: Teganni eden.
SADIK(A): Doğru, hakikatli, sadakatlı, dürüst.
SADIK-UL KAVL: Doğru sözlü.
SADIK-UL KELÂM: Doğru söyleyen. Doğru konuşan. Sözü doğru.
SADIK-UL VA'D: Va'dinde duran, söz verdiği şeyi yerine getiren, ahdine sâdık olan. Cenab-ı Hak.
SADIKAN: f. Sâdıklar, sâdık dostlar.
SADIKANE: f. Sâdık kimseye yakışır şekilde. Sadakatle.(...Hem o delil-i sâdık ve musaddak madem umum enbiyanın fevkinde binler mu'cizât ve neshedilmeyen bir şeriat ve umum cin ve inse şâmil bir davet sâhibi olduğundan elbette umum enbiyanın reisidir. Öyle ise umum enbiyanın mu'cizatlarının sırrını ve ittifaklarını câmidir. Demek bütün enbiyanın kuvvet-i icmaı ve mu'cizatlarının şehadeti, Onun sıdk ve hakkaniyetine bir nokta-i istinad teşkil eder. M.)
SADIKIYYET: Sâdık oluş, sâdıklık.
SADIR: Sudur eden, çıkan, meydana gelen.
SADİ': Sabah vakti. * Koyun ve deve bölüğü. * Yedi günlük oğlan.
SADİC: Nakışı olmayan, nakışsız. * Çıplak. * Temiz, pak.
SADİD: Tıb: Yaradan akan sarı su. İrin.
SADİDEL: Yaprağı katmerli olan gül.
SADİG: Zayıf.
SADİH: Erkek baykuş.
SADİHA: Bulutun kat kat olması.
SADİK: Çok sâdık, içten ve dıştan sadakatlı dost. Doğru sözlü.
SADİK-I AHMAK: Ahmak dost.
SADİK-I KADİM: Eski dost.
SADİN: (C.: Sedene) Kapıcı. Perdedar. * Kâbe hizmetçisi.
SADİR: Şaşan, hayrette kalan.
SADİS(E): Altıncı. (6.)
SADİS-AŞER: Onaltı. Onaltıncı.
SADİSEN: Altıncı olarak.
SADK: Akmak, seyelan.
SADK: Berk, sağlam, muhkem süngü.
SADM: Def'etmek, kovmak. * Güç işe giriftar etmek.
SADME: Bir vuruş, çarpma, vurma, çatma. * Birden bire patlama. * Ansızın başa gelen musibet.
SADPARE: f. Yüz parça. Parça parça olmuş.
SADR: Her şeyin evveli ve başlangıcının en iyisi. * Kalb, göğüs, ön. * Meclisin önü ve en muteber yeri. Reisin oturduğu yer. * Rücu. * Bir aruz kalıbı. * Baş, reis, başkan. * Oturulacak yerlerin en iyisi.
SADR-I ÂLİ: Vezirlerin veya vekillerin başkanı. Sadrâzam.
SADR-I AZAM: Baş vezir, padişahın vekili, başvekil.
SADR-I İSLÂM: Baş vezir, padişahın vekili, başvekil.
SADREYN: Rumeli ve Anadolu kazaskerliği.
SADRGÂH: f. Tam orta yer. * En mühim yer.
SADRÎ: (Sadriye) Göğüsle ilgili, göğüse ait.
SADRNİŞİN: f. Bir toplantıda baş sedirde oturan.
SADSAL: f. Asır, yüzyıl.
SADTU(Y): Çok katlı, yüz katmerli.
SADUK: Çok sâdık.
SADUKAT: Mehir. Evlenirken erkeğin kadına vereceği para. (Bak: Mehr)
SADY: Taarruz eden kimse. * Bedeni, endamı hoş olan. * Dimağ. Başın içini dolduran haşev. * Ölü insan cesedi. * Baykuş.
SAFA-YI SADR: f. Gönül şenliği, kalbin itmi'nan ve sevinç içerisinde olması, meserret üzere olmak.
SAHAD: Yakmak.
SALAHADDİN-İ EYYUBÎ: (Doğumu: Hi: 532, Mi: 1137) Ehl-i Salib zihniyetinin İslâm dünyasına açtığı Haçlı seferlerini maddeten durduran şarkın en kahraman kumandanlarından ve sultanlarından olan bu zât hakkında bir Avrupalı tarihçi: "İslâmın en saf kahramanı" diye bahseder.Düşmanın çokluğundan bahsederek geri dönmek isteyen kumandanlarına şöyle hitab etmiş ve az bir kuvvetle Haçlı kuvvetlerini perişan etmiştir.- Madem ölümden korkuyoruz, niçin evlerimizde oturup da çocuklarımızla keyfimize bakmadık, askerliğe girdik... Bizim borcumuz, düşmanın azlığını çokluğunu kıyaslamak değil, ona karşı durmaktır...Sultan Salahaddin, Eyyübiye Devletinin başında 24 sene kaldı. Avrupa'nın Haçlı ordularını iman ve şecaatla çok defa perişan hale getirdi. Onlara mağlub olmadı. Namazını vaktinde ve cemaatla kılardı. Kerim, sabur, halim ve mütevazi idi. 57 yaşında Şam'da vefat etti. (R. Aleyh)
SANADİD: Bahadır ve şeci' olanlar. Kahramanlar. İleri gelenler, reisler, padişahlar.
SANADİD-İ KUREYŞ: Kureyş'in ileri gelenleri, seraskerleri, büyükleri.
SANADİK: (Sunduk. C.) Sandıklar.
SARAD: Yer bağırsağı.
SAYADİD: Belâ. * Zahmet, meşakkat.
SAYYAD: Avcı, avcılık yapan.
SAYYAD-I BÎ-İNSAF: f. İnsafsız avcı.
SECCADE: Genellikle üzerinde secdeye varmakta yâni namaz kılmakta kullanılan küçük halı, kilim cinsinden sergi.
SEDAD: İstikamet ve kasd. * Haklı ve doğru şey. * Akıl.
SEDDAD: Tıpa. Şişe tıpası. * Tampon.
SEMAD: Davar tersi. * Gül.
SEMADİR: Sarhoşluk vaktinde veya uyku geldiğinde göze ârız olan zayıflık.
SEMERE-İ FUÂD: Gönül meyvası. * Mc: Evlâd, çocuk.
SENE-İ MİLÂDİYE: Kânun-i sâni (Ocak) 1'de başlayan sene. Milâdi sene.
SERADİK: (Sürâdik) Padişaha mahsus çadır perdesi veya büyük sarayın perdesi. * Cibinlik tarzında yapılan perdeden oda.
SERADİKAT: Padişaha mahsus perdeler.
SER-AZAD: f. Hür, serbest. Başı boş. * Dertsiz, rahat.
SER-DADE: f. Baş vermiş, baş göstermiş olan.
SERHAD: Hudut başı. İki devlet toprağının birleştiği sınır.
SERHADLÛ: Hudut boylarını bekleyen, hudutlardaki kalelerde vazife gören askerler.
SEVAD: Karaltı. Uzakta karaltı halinde görülen kalabalık. * Ekseri insanlar. * Şehir. Kasaba. Karye. Köy. * Karartı. Yazı karalama.
SEVAD-ÜL AYN: Göz bebeği.
SEVAD-I A'ZAM: Büyük şehir. * Mekke-i Mükerreme. * İnsanların ekseriyeti.(Maişetçe neden bu kadar muktesit yaşıyorsun? diyenlere cevaben: Ben sevad-ı azama tâbi olmak isterim, sevad-ı azam ise; bu kadar tedarik edebilir. Ben ekalliyet-i müsrifeye tâbi olmak istemem, demişlerdir.) (Tarihçe-i Hayat)
SEVAD-I MÜSLİMÎN: İslâm cemaatı.
SEVAD-ÜL KALB: Kalbin ortasında var olduğu farzedilen kara leke. (Bak: Süveyda-ül kalb)
SEYF-İ HADİD: Keskin kılıç.
SEYYAD: Avcı. (Bak: Sayyad)
SIFÂT-I ADEDİYE: Sayı sıfatları.
SIMAD: Şişe tıpası.
SIRR-I EHADİYET: Ehadiyetin sırrı, mânası, kuvvet ve te'siri.
SIVAD-I A'ZAM: (Bak: Sevad-ı a'zam)
SİDAD: Şişe tıpası. Yarık kapatacak şey.
SİFAD: Hayvanların çiftleşmesi.
SİKKE-İ EHADİYET: Her şeyin bir elden çıktığını gösteren damga, işaret. (Bak: Ehadiyyet)
SİMAD: Az su.
SİNAD: Muhkem, dayanıklı, kuvvetli dişi deve. * Yüce. * Yüce yer, yüksek yer.
SİRAD: Gön, sahtiyan.
SİTAD: f. Alma, alış.
SİVAD: Gizli söz, sır.
SİYADET: Seyyidlik. (Bak: Seyyid)
SUADA': Sıkıntıdan dolayı uzun uzadıya solumak. * Ev ortası.
SUADÎ: Topalak otu.
SUDDAD: (C.: Sadâyid) "Sâm-ı ebras" denilen kertenkele. * Suya varacak yol.
SULTAN REŞAD: (Mi: 1844-1918) Meşrutiyet devri Osmanlı Padişahıdır. Merhametli ve halim tabiatlı olan bu dindar ve abdestsiz gezmiyen padişah, Mevlevi Tarikatına bağlı idi. Boş vakitlerini Mesnevi okumakla geçirirdi.
SURRAD: Yağmuru olmayan ince bulut.
SUTUR-U HÂDİSAT: Hâdiselerin satırları. Mânidar hâdiseler.
SÜCCAD: (Sâcid. C.) Secde edenler.
SÜHAD: Uyanıklık.
SÜKÛN-İ MU'TADÎ: Her zamanki sessizlik.
SÜNBADE: f. Zımpara.
SÜRADİK: (Serâdik) Saray perdesi. Padişaha mahsus sarayın veya çadırın perdeleri.
SÜTRE-İ HADRÂ: Yeşil perde.
SAÂDET-BAHŞ: f. Saâdet veren, sevindiren, ferahlandıran.
SANADİD-İ KUREYŞ: Kureyş'in ileri gelenleri, seraskerleri, büyükleri.
ŞAD: f. Sevinçli, ferahlı, memnun, mesrur, şen, bahtiyar.
ŞADAB: (Şâd-âb) f. Suya kanmış, sulu. Taze.
ŞÂD-ÂBÎ: f. Sulu olma, suya kanmışlık. Tazelik.
ŞADABTER: (şâd-âbter) f. Çok su verilmiş, fazla sulanmış.
ŞADAN: f. Sevinçli, bahtiyar.
ŞAD-HAB: f. Uykusu tatlı.
ŞADIRVAN: Etrafında bulunan bir çok musluklardan ve bir fıskiyeden su akan havuz tarzında kubbeli çeşme. Şadırvanlar daha ziyade cami avlularında halkın abdest almaları için yapılırdı.
ŞADİ: f. Sevinçlilik, memnunluk, mesruriyet, gönül ferahlığı.
ŞADİ: Mahkeme hademesi. Mübâşir. * İlimden, edebiyattan hissesi olan. * Nağme ile şiir okuyan.
ŞADİHE: Alından buruna varana kadar olan beyazlık.
ŞADKÂM: f. Çok sevinçli.
ŞADMAN: (Bak: şadüman)
ŞADNAK: f. Gönlü memnun, mesrur.
ŞADÜMAN: (şâd-mân) f. Mesruriyet, sevinçlilik. * Mesrur, bahtiyar.
ŞAHADET: (Şehâdet) Şâhidlik. * Bir şeyin doğruluğuna inanmak. * Delâlet. Alâmet, işaret, iz. * Allah (C.C.) rızâsı yolunda hayatını fedâ etmek. Din için muharebeden şehitlik. (Bak: Şehid)
ŞAHADET GETİRMEK: Kelime-i Şehadet olan $ kelâmına inanıp söylemek. Bir Allah'tan başka ilâh olmadığına; Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm'ın, Allah'ın Resulü olduğuna inanarak söylemek.
ŞAHADETNAME: f. Bir işin yapılmasına müsaade veren resmî izin kâğıdı. Vesika. Diploma.
ŞÂHİD-İ ÂDİL: Doğru sözlü şâhid.
ŞAHZADE: f. Şâh oğlu. Hükümdar veya pâdişah oğlu. Prens.
ŞA'ŞAADAR: f. Gösterişli, şa'şaalı, parlak.
ŞEDDAD: Kâfir. * Çok eskiden Yemen'de Âd Kavminin hükümdarı Allah'a isyan ederek Cennet'e benzetmek iddiasiyle İrem bağını yaptırmış, bu bağdaki köşke girmeden kavmi ile yani taraftarlariyle birlikte gazaba uğramış, çarpılmış, yerin dibine geçmiştir. (Bak: Enaniyet)
ŞEDDADANE: f. şeddad gibi, ona benzer surette, zâlimce.
ŞEDDADÎ: Çok büyük ve sağlam yapı.
ŞEHADET: (Bak: şahadet)
ŞEHADETNÂME: (Bak: şahadetname)
ŞEHD-İ ŞEHADET: İmanın, şehadetin verdiği saadet, tatlılık ve huzur. Şehadet balı.
ŞEHZADE: (Bak: şahzade)
ŞEMS-ABAD: f. Güneşi bol yer. Günlük güneşlik yer.
ŞERR Ü FESAD: Kötülük ve bozukluk. şer ve fesat.
ŞEYH-ÜL HADİS: İkiyüz bin Hadis-i Şerifi, rivayet edenleriyle birlikte ezbere bilen büyük hadis âlimi.
ŞEYH SAİD HADİSESİ: 5 Şubat 1925'de devrin hükümetine karşı şark aşiret reislerinden Şeyh Said ismindeki zâtın teşebbüs ettiği bir harekettir. Şeyh Said, bu hareketine yardım etmesi için Bediüzzaman Said Nursî'ye mektub yazmış, fakat Bediüzzaman bu teklifi reddetmiş ve cevaben yazdığı mektubda şöyle demiştir:(Türk milleti, asırlardan beri İslâmiyete hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılınç çekilmez. Siz de çekmeyiniz. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet irşad ve tenvir edilmelidir. Tr.) (Bak: Said-i Nursî)
ŞEYYAD: (Şeyd. den) Riyâkâr. Yüze gülen. * Sıvacı.
ŞİDAD: (Şedid. C.) Sertler. Şiddetliler.
ŞİMŞAD: f. Şimşir ağacı.
ŞİR-İ MÂDER: Ana sütü.
ŞİRAD (ŞÜRUD): Dağılmak. * Kaçmak.
ŞADABTER: (Şâd-âbter) f. Çok su verilmiş, fazla sulanmış.
ŞADAN: f. Sevinçli, bahtiyar.
ŞADKÂM: f. Çok sevinçli.
ŞADMAN: (Bak: Şadüman)
ŞADNAK: f. Gönlü memnun, mesrur.
ŞADÜMAN: (Şâd-mân) f. Mesruriyet, sevinçlilik. * Mesrur, bahtiyar.
ŞEDDADANE: f. Şeddad gibi, ona benzer surette, zâlimce.
ŞEHADET: (Bak: Şahadet)
ŞEHADETNÂME: (Bak: Şahadetname)
ŞEHZADE: (Bak: Şahzade)
ŞEMS-ABAD: f. Güneşi bol yer. Günlük güneşlik yer.
ŞERR Ü FESAD: Kötülük ve bozukluk. Şer ve fesat.
ŞİR-İ MÂDER: Ana sütü.
TAADDİ: Saldırma. * Düşmanlık. * Ezme. * Şeriattan ayrılma. Tecavüz etme. Zulmetme. Örf âdet ve mukavelenin hilâfına hareket etme. * Gr: Fiilin geçer halde olması, müteaddi olması.
TAADDÜD: Çoğalma. Birden fazla olma. Tekessür etme.
TAADDÜD-Ü EZVAC: (Bak: Taaddüd-ü zevcat)
TAADDÜD-Ü ZEVCAT: Bir kaç kadınla evlilik hali. (Bak: Aile)(Medeniyet, taaddüd-ü ezvacı kabul etmiyor. Kur'anın o hükmünü, kendine muhalif-i hikmet ve maslahat-ı beşeriyeye münâfi telâkki eder. Evet, eğer izdivacdaki hikmet, yalnız kaza-yı şehvet olsa, taaddüt bilâkis olmalı. Halbuki, hatta bütün hayvânatın şehâdetiyle ve izdivac eden nebâtatın tasdikıyle sabittir ki; izdivacın hikmeti ve gayesi, tenasüldür. Kaza-yı şehvet lezzeti ise, o vazifeyi gördürmek için rahmet tarafından verilen bir ücret-i cüz'iyyedir. Madem, hikmeten, hakikaten, izdivaç, nesil içindir, nev'in bekası içindir. Elbette, bir senede yalnız bir defa tevellüde kabil ve ayın yarısında kabil-i telâkkuh olan ve elli senede ye'se düşen bir kadın, ekseri vakitte tâ yüz seneye kadar kabil-i telkih bir erkeğe kâfi gelmediğinden, medeniyet pekçok fâhişehâneleri kabul etmeye mecburdur. S.) (İslâmiyet'in ahkâmı iki kısımdır:Birisi: Şeriat ona müessistir, bu ise hüsn-ü hakiki ve hayr-ı mahzdır.İkincisi: Şeriat muaddildir. Yâni; gayet vahşi ve gaddar bir suretten çıkarıp, ehven-i şer ve muaddel ve tabiat-ı beşere tatbiki mümkün ve tamamen hüsn-ü hakikiye geçebilmek için zaman ve zeminden alınmış bir surete ifrağ etmiştir. Çünki, birden tabiat-ı beşerde umumen hüküm-ferma olan bir emri birden ref'etme, bir tabiat-ı beşeri birden kalbetmek iktiza eder. Binaenaleyh, Şeriat, vâzı-ı esâret değildir. Belki en vahşi suretten, böyle tamamen hürriyete yol açacak ve geçebilecek surete indirmiştir, tâdil etmiştir. Hem de dörde kadar taaddüd-ü zevcat tabiata, akla, hikmete muvâfık olmakla beraber, şeriat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekiz dokuzdan dörde indirmiştir. Bahusus taaddüdde öyle şerâit koymuştur ki; ona mürâat etmekle hiç bir mazarrata müeddi olmaz. Bazı noktada şer olsa da ehven-i şerdir. Ehven-i şer ise bir adâlet-i izâfiyedir... Münâzarat)
TAADİ: Düşmanlık etmek.
TAADÜL: Beraberlik, eşitlik.
TABDADE: f. Parlatılmış, yandırılmış.
TADABBÜB: Besililik. Semizlik.
TADABBÜR: Muhkem olmak, sağlamlaşmak. * Bağlanmak.
TADACCU': Üşenme, gevşek davranma.
TADACCUR: (Ducret. den) Sıkılma, sıkıntı, iç sıkılması.
TADACÜM: İhtilâf. Anlaşmazlık. * Eğrilik.
TA'DAD: Sayı saymak. Sayıp dökmek. Birer birer söylemek. Sıralamak.
TADADD: Birbirine düşmanlık etmek.
TADA'DU: Alçak gönüllülük gösterme. * Viran olma. * Aklını kaybetme.
TADAFÜR: Bir yere toplanmak. * Yardım etmek, muâvenet etmek.
TADAGUN: Birbirini istemeyip garaz edişmek.
TADAHDUH: şarap dökülmek.
TADAHHUM: Ağızla tutmak.
TADAHUK: Gülüşmek.
TADALLU': Dolmak. * Suya kanmak.
TADALLÜL: Gedik olmak.
TADAMM: Bir yere cem'olmak, toplanmak.
TADAMMUH: Bulaşmak.
TADAMMUN: (Bak: Tazammun)
TADAMMÜD: Yaraya merhem sürüp bezle bağlamak.
TADARR: Birbirine zarar etmek.
TADARRU': İnlemek.
TADARRUS: Diş kamaşması.
TADARUG: Sıkılmak.
TADARUT: Yellenmek.
TADAUF: Kat kat olmak.
TADAVVU': Kokmak.
TADAVVÜC: Derenin dar ve kısık yerleri çok olmak.
TADAVVÜR: Çağırmak, bağırmak, feryad etmek. * İnlemek. * Açlık.
TADBAS: Sabun.
TADBİB: Semiz etmek, beslemek. * Geri koymak.
TADBİR: Tabiatı muhkem olmak. * Nameyi iplikle bağlamak.
TADBİS: Sabun.
TADCİ': Süstlük etmek, zayıflamak.
TADCİR: Can sıkma, yürek daraltma.
TADFİR: Saç örmek. * Yürürken çok sallanmak. * Çok çalışmak.
TADHİK: Güldürmek.
TADHİYE: Kurban kesmek.
TADÎ: Âdet.
TAD'İF: İki kat yapmak. * Çoğaltmak. * Zayıflatmak.
TADLİ': Kavunu dilim dilim kesmek.
TADLİL: Doğru yoldan sapıtmak. * Azdırmak, ayartmak. Günah işletmek. Dalâlete saptırmak.
TADLİL-İ GAYR: Başkalarını dalâlete nisbet etmek. Sapıklığına hükmetmek.
TADMİD: Başına veya koluna merhem sürüp bez bağlamak.
TADMİR: Atı semirince yulaf verip beslemek. (Kırk günde olur.) * İnce belli yapmak.
TADRİ': Yakın etmek, yaklaştırmak.
TADRİB: Kebabı iyi pişirmek. * Avazı güzelce çekip nağmelendirmek. (Buna "tadrib-i fi-s-savt" denir).
TADRİC: Kanatmak.
TADRİM: Ateş yakmak.
TADRİS: Tecrübe görmüş olma.
TADRİYE: Kandırmak. * Çok hırslı olmak.
TADYİ': Zâyi etmek, kaybetmek.
TADYİF: Konuk almak.TAF' : Ateşin sönmesi.
TAFADDUL: Faziletlilik iddia etmek, üstünlük iddiasında bulunmak.
TAFADUL: Fazilet göstermek.
TAGADDİ: (Gıda. dan) Gıdalanmak, beslenmek. * Sabah yemeği.
TAGADDİYÂT: (Tagaddi. C.) Gıdalanmalar, beslenmeler.
TAHADD: Muhalefet edişmek, birbirine karşı gelmek.
TAHADDİ: Meydan okuma.
TAHADDİ MU'CİZESİ: Cenab-ı Hakk'ın, Resülüne inzal ettiği Kur'anın şeksiz, şüphesiz bir mu'cize-i ebediye olduğunu sarahaten göstermek için, şüphesi olanlara karşı "Kur'an'ın mislini ve nazirini yapın" diye meydan okuması.
TAHADDU': (Hud'a. dan) Bilerek aldanma.
TAHADDÜB: (C.: Tahaddübât) (Hadeb. den) Kamburlaşma.
TAHADDÜR: (Hader. den) (Kadının) örtünme(si). Tesettür. * Uyuşma, uyuşturulma.
TAHADDÜR: (Hadr. dan) İnişe doğru akıp gitme. * Yokuş aşağı hızla inme.
TAHADDÜR-İ MİYÂH: Suların akıp gitmesi.
TAHADDÜS: Yok iken peyda olmak. Ortaya çıkmak. Meydana gelmek. Olmak. * Haber vermek, sezgi.
TAHADDÜS: Bilmediği ve duymadığı ihbar ve havadisi idrak eylemek. Zan ve tahmin etmek. * Sür'atle idrak etmek.
TAHADDÜŞ: Tırmalanma. * Üzüntü duyma.
TAHADU': Aldanmış gibi görünme.
TAHADÜS: Haberleşmek.
TAKADDES: Mukaddes olsun (mânasında).
TAKADDÜM: (Kıdem. den) Önde bulunma. İleri geçme. * Zaman veya mevki bakımından ileride olma.
TAKADDÜS: Mübarek kılmak. Kudsî kılmak. * Çok temiz olma. * Mukaddes olma.
TAKADİ: Birbirine hakkını vermek.
TAKADU': Birbirine süngü ile vurmak.
TAKADÜM: Üzerinden zaman geçmek.
TAMAM-I ITTIRAD-I AHVAL: Bir kimsede var olan huy ve hasletlerin sekteye uğramadan biteviye devam etmesi, her zaman aynı durumu göstermesi.
TARİH-İ KADÎM: Eski zaman tarihi.
TASADDİ: Bir işe başlamak. * Taarruz etmek. * Yüz döndürmek. * Tesadüf etmek. * Vuku bulmak.
TASADDU': Yarılıp çatlama. * Dağılma.
TASADDU': (Demir) Paslanmak ve küflenmek.
TASADDUK: Sadaka vermek. Allah rızası için fakirlere ve ihtiyacı olanlara, para veyahut ihtiyaca göre herhangi bir şey vermek. * Sadık ve gerçek olduğu tahakkuk etmek, meydana çıkmak.(İlmi olan kimse ilminden, malı olan kimse malından tasadduk etsin.) (Hadis meâli)
TASADDUKAT: (Tasadduk. C.) Sadakalar.
TASADDUR: (Sadr. dan) En başta oturma. Başa geçme. * Öğretmek. * Yücelik talep etmek, yükseklik ve ululuk istemek.
TASADUK: Birbirine inanmak.
TASADÜM: Tokuşmak.
TAVADDU': Abdest almak.
TAVİL-ÜN NİCAD: Kılıç bağı uzun. * Mc: Uzun boylu.
TEADDİ: (Bak: Taaddi)
TEADDÜD-Ü ZEVCAT: (Bak: Taaddüd-ü zevcat)
TEADİ: (C.: Teâdiyât) (Adu. dan) Ara açılma. Düşmanlık.
TEADUD: (Adud. dan) Kol kola girme. * Birbirini tutma. Karşılıklı yardımda bulunma. Birbirine yardım etme.
TEADÜL: (C.: Teâdülât) (Adl. den) Birbirine denk gelme. Eşitlik, denklik, beraberlik.
TEBADÜL: Birbirinin yerine geçmek. Karşılıklı değişmek. Trampa.
TEBADÜLÂT: (Tebadül. C.) Değişmeler. Tebadüller.
TEBADÜR: Ani olarak zihne girmek. * Hâdis olmak. * Barışmak. * Öğretmek. * Diğerini geçmek için sür'atlenmek, hızlanmak.
TECADU': Husumet etmek, düşmanlık etmek.
TEFADDUL: Faziletlilik iddiasında bulunmak. Üstünlük taslamak. * Bir kimseyi inâyet, ihsan ve kerem ile memnun etmek.
TEFADİ: Bir kimseye "Sana ben feda olayım" demek. * Feda etmek.
TEGADDİ: (Bak: Tagaddi)
TEGADDÜB: (Gadab. dan) Hiddetlenme, öfkelenme, gazaba gelme, kızma.
TEHADDİ: (Bak: Tahaddi)
TEHADDÜS: (Bak: Tahaddüs)
TEHADU': Aldanmış gibi görünme.
TEHADÜB: Kamburlaşma.
TEHADÜM: Yıkılmak.
TEHADÜR: Kaynamak. Galeyan.
TEKADDÜM: Geçmiş bulunma. * Öne geçme. İlerleme. * Birine gelmesi muhtemel bir zararın def'i için evvelceden iş'ar ve tenbih eylemek. * Fık: Mürur-u zaman olmak. Zamanı geçmiş bulunmak.
TEKADİM: (Takdime. C.) Takdim edilen armağanlar, verilen hediyeler.
TEKADİR: (Takdir. C.) Mukadderât. Alınyazıları. * İhtimâller.
TEKADÜM: Geçmiş bulunma. * Mürur-u zaman olma.
TEKEMMÜL-Ü MEBÂDÎ: Bir şeyi netice veren ilk unsur ve sebeblerin ibtidailikten mükemmelliğe doğru gitmesi.
TELYİN-İ HADİD: Demirin yumuşatılması.
TEMADİ: Devam etmek. Sürüp gitmek. * Uzak olmak. * Müntehi ve muktezi olmamak.
TENAD: Birbirine nidâ etmek, birbirine bağırışmak.
TENADD: (Nudud. den) Dağılma, darmadağın ve perişan olma. * Birbirinden ürkme.
TENADİ: Birbirine nida etmek, çağırmak. * Bir araya toplanma.
TENADÜM: (Nedem. den) Birbiriyle konuşma. Sohbet.
TENADÜR: Azalma, nâdirleşme.
TENADÜS: Birbirine lâkap koyup bağırışmak.
TERAD: Birbirini reddetmek.
TERADÜF: Birbiri peşinden gitmek. * Edb: İki veya daha fazla kelimenin aynı mânada olması.
TERDAD: Tekrar.
TERTİB-İ MUKADDEMÂT: Bir neticenin meydana gelmesi için lâzım olan sebeplerin sıralarına göre tertib edilmesi. Bir neticeye varılması için sırasıyla riayet edilmesi icab eden sebebler.
TERTİBÂT-I MUKADDEME: Başlangıçtaki sıralamalar, tertib ve düzenler.
TESADÜF: Rastgelme. Bir şey kendiliğinden olma. Tedbirsiz meydana gelme. (Bak: Delil-i inayet)
TESADÜFEN: Tesadüf olarak, rastgele.
TESADÜFÎ: Rastgele. Tesadüf olarak. Tedbirsiz meydana gelmek suretiyle.
TESADÜM: Vuruşma. Şiddetle çarpışma.
TESADÜM-Ü EFKÂR: Fikirlerin çarpışması. Münazara.(Hak namına, hakikat hesabına olan tesadüm-ü efkâr ise: Maksadda ve esasta ittifak ile beraber, vesâilde ihtilâf eder. Hakikatın her köşesini izhar edip, hakka ve hakikata hizmet eder. Fakat tarafgirane ve garazkârane firavunlaşmış nefs-i emmare hesabına hodfuruşluk, şöhretperverâne bir tarzdaki tesadüm-ü efkârdan "bârika-i hakikat" değil, belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünkü maksadda ittifak lâzım gelirken, öylelerin efkârının küre-i arzda dahi nokta-i telâkisi bulunmaz. Hak nâmına olmadığı için, nihayetsiz müfritane gider. Kabil-i iltiyam olmayan inşikaklara sebebiyet verir. Hâl-i âlem buna şahittir. M.)
TEVADD: Muhabbet etmek, sevmek.
TEVADU': (İki taraf düşmanlıktan vazgeçip) barışma.
TEZAD: İki şeyin birbirine zıt olması. Aksilik. Terslik. * Edb: Mânaca birbirine zıt olan kelimeleri bir arada toplamak.
TEZADD-I TÂBİ': Sonradan gelenin, tâbi olanın zıt olması. Tâbi olanın zıt oluşu.
TIFL-I NEV-ZÂD: Yeni doğmuş çocuk.
TIRAD: Kısa mızrak.
TİLAD: Köle, hayvan, mülk, mal gibi şeyler. * Kendi yanında eskiden beri mevcud olan ve yeni olmuş olan şey.
TİMRAD: (C.: Temârid). Güvercin yuvası.
TÜNDBÂD: f. Sert rüzgâr, kasırga.
UKAD: (Ukde. C.) Düğümler, bezler, şişlikler. Boyun, koltuk altı ve kasıkta bulunan guddeler.
UKAD-I HAYATİYE: Can alıcı noktalar, hayat düğümleri. Bir şeyi meydana getiren aslî rükünler.
UMUR-U MÜTEZADDE: Aralarında uygunluk olmayan birbirine zıt şeyler.
ÜFTADE: f. Düşmüş. Fakir, biçare. * Âşık, tutkun.
ÜFTADEGÂN: (Üftade. C.) f. Düşkünler. Tutkunlar. Âşıklar.
ÜFTADEGÎ: f. Düşkünlük, biçarelik.
ÜMM-ÜL BİLÂD: Mekke-i Mükerreme.
ÜSLUB-U ÂDÎ: Alelâde ifade tarzı. İfadesinde hiçbir üstünlük bulunmayan tarz.
ÜSTAD: (Üstaz) İlim veya san'atta üstün olan kimse. Usta, san'atkâr. Muallim, profesör. Bilgide veya san'atta veya amelde meharetli zât.
ÜSTAD-I A'ZAM: En büyük üstad. Muallimlerin en üstünü ve reisi olan.
ÜSTAD-I EZELÎ: Cenab-ı Hak. Bütün ilim ve bilgilerin, marifetlerin öğreticisi. Alîm-i Mutlak ve Hakîm-i Ezelî.(... Hem maden-i kemalât ve muallim-i ahlâk-ı âliye olan o dellâl-ı vahdaniyet ve saadet kendi kendine söylemiyor, belki söylettiriliyor. Üstad-ı Ezelîsinden ders alır, sonra ders verir... M.)
ÜSTAD-I KÜLL: Herkesin üstadı. Her çeşit ilimde çok ileri bilgisi olan.
ÜSTAD-ÜL BEŞER: Beşerin bütün insanlığın üstadı, hocası, daha bilgili ve ârif. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam.
ÜSTADANE: f. Üstâda yakışır surette. Ustaca.
ÜSTADÎ: f. Üstadlık, ustalık.
VAAD: (Bak: Va'd)
VAD: f. Oğul.
VADADE: f. Reddolunmuş, geri çevrilmiş. Merdud.
VADİ: İki dağ arasındaki uzun çukur. Dere. Bir nehrin aktığı yer. Nehir yatağı. * Yol, tarz, usül. * Saha.
VADİ-İ HÂMUŞAN: Kabristan, mezarlık.
VADK: Yağmur damlamak. * Alışmak. * Yağmur. * Genişlik. * Kolaylaştırmak, yakın olmak.
VAHŞET-ÂBÂD: f. Issız, korku ve ürkeklik veren yer.
VAKAD: Alevlenen ateş.
VAKAD: (Ateş) yanmak ve tutuşmak.
VÂLÂKADD: f. Boyu yüksek, uzun boylu.
VÂLÂKADR: f. Değeri yüksek, kadri yüce.
VASSAD: Ören, örücü, dokuyan, dokuyucu.
VEDAD: Dostluk. Sevme. Sevgi. (Bak: Vidad)
VEFADAR (VEFAKÂR): Vefalı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan.
VEGADET: Akılsızlık. * Adilik, bayağılık, aşağılık, alçaklık.
VEKAD: Sığır bağladıkları ip.
VEKKAD: Aydınlık, ışıklı, parlak.
VELADET: (Bak: Viladet)
VİDAD: Dostluk. Sevmek. Muhabbet. * Dost ve muhib. * Her şeye muhabbeti olan.
VİFADET: Elçilik.
VİHAD: (Vehd. C.) Derin vâdiler. Uçurumlar.
VİLAD: Doğurmak.
VİLADET: Doğmak, doğuş, dünyaya gelmek, doğurmak. (Veladet galattır)
VİRAD: Yol. * (Verd. C.) Güller.
VİSAD(E): Dayanıp rahat edilecek yastık veya şilte.
VİSÂDENİŞİN: f. Yastığa yaslanıp oturan.
YÂD: f. Anma. Hatırda tutma. Zikretme. * Hediye. * Hâtıra. * Hatır, gönül. * Uyanıklık.
YÂD-İ HAZİN: Hüzünlü hâtıra.
YÂD-I ŞEBÂBET: Gençlik hâtırası.
YAD-BUD: f. Armağan, yâdigâr.
YADBÜD: f. Hâfıza kuvveti.
YADDAR: f. Hatırda tutan, unutmayan.
YADDAŞT: f. Hatırda tutulan şey. Hâtıra.
YADE: f. Hâtıra.
YADİGÂR: Hatıra. Bir kimseyi veya bir şeyi hatırlatan.
YADKERD: f. Hazırlama.
YÂR-I KADÎM: Eski dost.
YEVM-İ TENAD: Kıyamet günü.
ZAD: Azık. Yolda yenecek veya içilecek gıda maddesi.
ZÂD-I ÂHİRET: Âhiret için hazırlık. Âhiret azığı. İbadet ve sâlih amel.
ZAD: f. "Doğma, doğmuş, evlâd" mânalarına gelerek birleşik kelime yapılır. Meselâ : Mâder-zad : Anadan doğma. Nev-zad : Yeni doğmuş.
ZAD: (Ziyadet. den) Artsın, çoğalsın.
ZADE: (Ziyâdet. den fiil) Çoğaldı, ziyade oldu veya çok olsun, çoğalsın (meâlinde).
ZADE: f. Evlâd, oğul. * İyi insan. * Nikâh neticesi olmuş çocuk. * Kelime sonuna getirilerek birleşik kelimeler de yapılır. Meselâ: Şah-zade (Şehzade) $ : Padişah evlâdı.
ZADE-İ TAB': (Zâde-i tabiat - Zâde-i hâtır) Bir kimsenin kabiliyetinden, tabiatından meydana gelen eseri.
ZADEGÂN: f. Asâlet. * Temiz ve meşhur soydan olan. Tanınmış ve temiz âileden olan. Aristokrat. * Meşhur ve belli âileler cemaatı.
ZADEGÎ: f. Asillik, soy temizliği, zadelik.
ZADELLAH: Allah ziyade eylesin, artırsın (meâlinde dua).
ZADEN: f. Doğmak, doğurmak.
ZEHADET: Dünyadan, yâni nefsanî, fani ve fena şeylerden çekinmek. Zâhidlik. Sıkı sıkıya dine bağlılık.
ZENADIK: (Zındık. C.) Zındıklar. Allah'a ve âhirete inanmayan dinsizler. İçten inanmayıp zâhiren mümin görünen münafıklar.
ZENADİKA: (Zındık. C.) Zındıklar.
ZERRAD: Zırh ören.
ZEVAD: Azıklar, yiyecekler.
ZEVADE: Ziyadelik, çokluk.
ZEYD (ZİYÂD): Men'etmek, reddedip gidermek.
ZIMAD: (C.: Zamâid) İlâç. * Merhemle yaraya sarılan sargı, bez.
ZIVANADAN ÇIKMAK: Taşkınlık göstermek. Haddini aşmak, edepsizlik etmek.
ZİNDE-BÂD: f. Yaşasın, çok yaşa, sağ ol.
ZİYADE: Artan, fazla kalan. Çok bol. Fazladan. * Artma, çoğalma.
ZÜBAD: Bir ot cinsi.
ZÜBBAD: Değersiz şey. * Kaymak.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ADA : Gr : Kendinden sonra gelen ismi cerreder. Harf-i cerr'dir. "...den başka, ...den gayrı" mânasına gelir. (Bak: Mâadâ)
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...