Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ÂDÎ: Üstünlük farkı olmayan. Kıymetsiz.
Her zamanki.
Âd kavmine âid.
ADİD: Ağaç kesmek.
ADİD: Kesilmiş ağaç.
Tepesine el yetişen hurma ağacı.
ADİD: (Adide) Çok. Bir çok sayı. Çok şeyler. Müteaddid. Birinin dengi.
ADİD: Hasım.
Arkadaş.
Isırma. Bir ısırımlık lokma. (Bak: Adûd)
ÂDİH: Sihirbaz.
Soktuğu saat öldüren yılan.
ADİHE: Bühtan, yalan.
ÂDİL: (Âdile) Adâlet eden. Allah'ın emirlerini noksansız tatbik eden. Doğru. Doğruluk gösteren. Adâlet sahibi. (Bak: Adâlet)(Meselâ bir hükümdâr-ı âdil, ihkak-ı hak için mazlumların hakkını zâlimlerden almakla ve fakirleri kavilerin şerrinden muhafaza etmekle ve herkese müstahak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması; hükümdarlığın ve adaletin bir kaide-i esasiyesi olduğundan elbette Hâkim-i Hakim, Adl-i Âdil olan Zât-ı Hayy-ı Kayyumun bütün mahlukatına, hususan zihayatlara "hukuk-u hayat" tabir edilen şerait-i hayatiyeyi vermekle.. ve hayatlarını muhafaza için onlara cihazat ihsan etmekle ve zaifleri kavilerin şerrinden Rahimane himaye etmekle.. ve umum zihayatlarda bu dünyada ihkak-ı hak etmek nev'i tamamen; ve haksızlara ceza vermek nev'i ise, kısmen sırr-ı adâletin icrasından olmakla.. ve bilhassa Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşirde adalet-i ekberin tecellisinden hasıl olan ve tabirinde âciz olduğumuz şuunât-ı Rabbaniye ve maâni-i kudsiyedir ki, kâinatta bu faaliyet-i daimeyi iktiza ediyor. L.)
ÂDİLÂNE: Adalet sahibi bir adama yakışır surette.
ADİL: Eş, denk, akran, benzeri. Ölçüde, miktarda eşit olan.
ADÎM: Mâlik ve sahib olmayan. Yok olan. Birşeyi olmayan. Fakir.
ADÎM-ÜL İMKÂN: İmkânsız. Olamaz.
ADÎM-ÜN NAZÎR: Eşi, benzeri olmayan. Eşsiz. Benzersiz.
ÂDİN: Otlakta bulunan dişi deve.
ÂDİNE: Cuma günü.
ÂDİŞ: f. Ateş, nar.
ÂDİYAT: (Âdi. C.) Her zaman meydana gelen hârikulâde ve birer mu'cize-i kudret olmakla beraber, insanlarca alışılmış olduğundan kuymeti bilinmeyen hâdiseler.
Kıymetsiz şeyler. (Kur'an, âyetleriyle insanların nazarını me'lüfatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler, atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havârık-ul âdât mu'cizeleri o âdiyat içerisinde gösterir. M.N.)
ÂDİYÂT-I UMÛR: Günlük işler, her zamanki değersiz işler.
ÂDİYÂT: (Adiv. den ism-i faildir) Hızla koşmak, seyirtmek. (At, deve v.s. koşanların hepsine ıtlak olunabilir.)
Mc: Düşmanlık, zulüm.
Dâima muharebeye koşup hücum eden cemaat.
Uzaklık. (Kamus)
ÂDİYAT SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 100. suresinin ismi olup, Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
ÂDİYE: (C: Âdiyat) Gaza yolunda seğirten at.
ÂDİYEN: Her zamanki gibi. Adice. Fevkalâde olmayarak.
ÂDİYYE: İtiyad edilmiş. Alışılmış.
ÂDİYYET: Adilik. Aşağılık.
İçerisinde 'ÂDÎ' geçenler
ABADÎ: Bayındırlık, mâmurluk, şenlik. * İmar edilmiş olan. * Hindistan'ın Devlet-âbad şehrinde ipekden yapılmış bir yazı kağıdı.
ABÂDİLE: Abdullah isimliler.
ABÂDİLE-İ SEB'A: Meşhur olan yedi Abdullah isimli sahabe-i kiram (R.A.) (Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Mes'ud, Abdullah İbn-i Ravâha, Abdullah İbn-i Selam, Abdullah bin Amr bin As, Abdullah bin ebi Evfâ (R.A.) (Asr-ı saadette Abdullah ismiyle anılan ikiyüz yirmi sahabe-i kiram hazerâtı vardı.)
ABDULKADİR: Allah'ın kulu.
ABDULKADİR-İ GEYLANÎ: (Bak: Geylânî)
ADİD: Ağaç kesmek.
ADİD: Kesilmiş ağaç. * Tepesine el yetişen hurma ağacı.
ADİD: (Adide) Çok. Bir çok sayı. Çok şeyler. Müteaddid. Birinin dengi.
ADİD: Hasım. * Arkadaş. * Isırma. Bir ısırımlık lokma. (Bak: Adûd)
ÂDİH: Sihirbaz. * Soktuğu saat öldüren yılan.
ADİHE: Bühtan, yalan.
ÂDİL: (Âdile) Adâlet eden. Allah'ın emirlerini noksansız tatbik eden. Doğru. Doğruluk gösteren. Adâlet sahibi. (Bak: Adâlet)(Meselâ bir hükümdâr-ı âdil, ihkak-ı hak için mazlumların hakkını zâlimlerden almakla ve fakirleri kavilerin şerrinden muhafaza etmekle ve herkese müstahak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması; hükümdarlığın ve adaletin bir kaide-i esasiyesi olduğundan elbette Hâkim-i Hakim, Adl-i Âdil olan Zât-ı Hayy-ı Kayyumun bütün mahlukatına, hususan zihayatlara "hukuk-u hayat" tabir edilen şerait-i hayatiyeyi vermekle.. ve hayatlarını muhafaza için onlara cihazat ihsan etmekle ve zaifleri kavilerin şerrinden Rahimane himaye etmekle.. ve umum zihayatlarda bu dünyada ihkak-ı hak etmek nev'i tamamen; ve haksızlara ceza vermek nev'i ise, kısmen sırr-ı adâletin icrasından olmakla.. ve bilhassa Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşirde adalet-i ekberin tecellisinden hasıl olan ve tabirinde âciz olduğumuz şuunât-ı Rabbaniye ve maâni-i kudsiyedir ki, kâinatta bu faaliyet-i daimeyi iktiza ediyor. L.)
ÂDİLÂNE: Adalet sahibi bir adama yakışır surette.
ADİL: Eş, denk, akran, benzeri. Ölçüde, miktarda eşit olan.
ADÎM: Mâlik ve sahib olmayan. Yok olan. Birşeyi olmayan. Fakir.
ADÎM-ÜL İMKÂN: İmkânsız. Olamaz.
ADÎM-ÜN NAZÎR: Eşi, benzeri olmayan. Eşsiz. Benzersiz.
ÂDİN: Otlakta bulunan dişi deve.
ÂDİNE: Cuma günü.
ÂDİŞ: f. Ateş, nar.
ÂDİYAT: (Âdi. C.) Her zaman meydana gelen hârikulâde ve birer mu'cize-i kudret olmakla beraber, insanlarca alışılmış olduğundan kuymeti bilinmeyen hâdiseler. * Kıymetsiz şeyler. (Kur'an, âyetleriyle insanların nazarını me'lüfatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler, atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havârık-ul âdât mu'cizeleri o âdiyat içerisinde gösterir. M.N.)
ÂDİYÂT-I UMÛR: Günlük işler, her zamanki değersiz işler.
ÂDİYÂT: (Adiv. den ism-i faildir) Hızla koşmak, seyirtmek. (At, deve v.s. koşanların hepsine ıtlak olunabilir.) * Mc: Düşmanlık, zulüm. * Dâima muharebeye koşup hücum eden cemaat. * Uzaklık. (Kamus)
ÂDİYAT SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 100. suresinin ismi olup, Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
ÂDİYE: (C: Âdiyat) Gaza yolunda seğirten at.
ÂDİYEN: Her zamanki gibi. Adice. Fevkalâde olmayarak.
ÂDİYYE: İtiyad edilmiş. Alışılmış.
ÂDİYYET: Adilik. Aşağılık.
ADÜVV-İ KADİM: Eski düşman.
AHADÎ: Tek, yalnız. Birlere âid, birlere mensub.
AHADİD: Sopa ve kamçı gibi şeylerin vücudda bıraktığı izler. (Bak: Uhdud)
AHADÎ HADİS: Rivâyet eden bir veya iki koldan olan veya mütevatir mertebesinde olmayan hadis demetir. İştihar haddine yetişmeyen hadistir. Şartları tamam olursa zann-ı galib ifade eder, muktezası ile amel vâcib olur. (Muvazzah İlm-i Kelâm)
AHADİS: (Bak: Ehâdis)
AHADİYYET: (Bak: Ehadiyyet)
ÂLÂT-I RASADİYYE: Meteoroloji ve astronomi araştırmalarında kullanılan âlet ve cihazlar.
ALE-L-HADİSE: Gölge hâdise. (fr. epiphenomene)
ANÂDİL: (Andelib. C.) Bülbüller.
ARADÎN: (Bak: Eradîn)
ARŞ-I EHADİYET: Allahın ehadiyet tecellisinin arşı ve âlemi. Allahın, ehadiyet tecellisini gösteren âlem.
AVADİ: (Adiye. C.) Zulmedenler, zâlimler.
AYB-I HÂDİS: Huk: Satılan eşya müşteri elinde iken ârız olan ayıb. (Müşterinin satın aldığı kumaşı kesip biçmesiyle meydana gelen hâl gibi)
AYİNE-İ EHADİYET: Ehadiyetin ayinesi. Cenab-ı Hakk'ın ekser isimlerinin tecellisine mazhar olan şey.(Hayat birşeye girdiği vakit, o cesedi bir âlem hükmüne getirir; cüz ise küll gibi, cüz'iye dahi külli gibi bir câmiiyyet verir. Evet hayatın öyle bir câmiiyyeti var; âdeta umum kâinata tecelli eden ekser Esmâ-i Hüsnayı kendinde gösteren bir câmi âyine-i ehadiyettir. Bir cisme hayat girdiği vakit, küçük bir âlem hükmüne getirir, âdeta kâinat şeceresinin bir nevi fihristesini taşıyan bir nevi çekirdeği hükmüne geçiyor. Nasıl ki, bir çekirdek, onun ağacını yapabilen bir kudretin eseri olabilir; öyle de: En küçük bir zihayatı halkeden, elbette umum kâinatın Hâlıkıdır. L.)
AZADÎ: Serbestlik. Hürriyet. * şükür.
BÂDÎ: Rüzgâra ait. * Muvakkat. Geçici.
BADİ': Deniz içinde olan ada. * Et. * Deri.
BADİ: f. Geçici. * Havaya veya rüzgâra âit.
BADİ: Sebeb. İllet. Mûcib. Vesile. * Zâhir ve âşikâr olan. * Halkeden. Hâlık. Yaratan.
BADİA: Derisini ve etini yarıp kanatmış olan, fakat kanı çıkmayıp akmayan baş yarası.
BADİH: (Bâdihe) Beklenmedik ziyaret. * Erkek ziyaretçi. * Birden bire gelen ilham. * Ansızın, âniden.
BADİLE: (C.: Bâdil) Koltukla meme arasında olan et.
BADİN: Şişman, bedeni büyük, iri vücutlu.
BADİNC: f. Hindistan cevizi.
BADİNCAN: f. Patlıcan.
BADİR: Hemen yapmak isteyen. * Birdenbire vuku bulan. * Dolunay. * Büyümüş (çocuk). * Olgun (meyva).
BADİRE: Birdenbire meydana gelen hâl. Felâket. Musibet. * Kabahat. * Birden, zahmetsizce söylenen söz. * Kılıcın, namlunun veya her çeşit nebatın ucu. * Zor geçit.
BÂDİYE: f. Kır. Ova. * Sahrâ. Çöl.
BÂDİYET-ÜŞ-ŞAM: Fırat ve Dicle nehirlerinin birleşip denize döküldükleri yerden, batıya doğru uzanan çöl.
BAĞDADÎ: Bağdad şehrine mensub. Bağdad ahalisinden olan. Bağdadlı. * Dar, ensiz tahta pervazlarından yapılmış ve üstü sıvanmış bölme veya tavan.
BAHADIR: f. Kahraman. Cesur. Yiğit. Dilâver.
BAHADIRANE: f. Yiğitçesine, kahramana yakışır surette.
BAHADIRÎ: f. Yiğitlik, bahadırlık, kahramanlık.
BAMDADÎ: f. Seher vakti, erken.
BELADİR: f. Kadınların kullandıkları altun, gümüş, zümrüt, yakut, elmas gibi süs eşyası. * Belâyı def etmek için verilen sadaka.
BENADIK: (Bunduk. C.) Yuvarlak kurşunlar. * Fındıklar.
BENADİR: (Bender. C.) Ticaret yerleri. Ticareti işlek limanlar.
BEVADİ: (Bâdiye. C.) Bâdiyeler, sahralar, çöller.
BEVADİR: (Bâdire. C.) Bâdireler, olagelen hâdiseler.
BEYADIKA: (Beyâzıka) (Beydak ve Beyzak. C.) Küçük yapılı, bodur boylu ve çabuk yürüşlü adamlar, paytaklar. * Satranç oyununda paytaklar, piyadeler.
BEYADİR: Harmanlar.
BEYYİNE-İ ÂDİLE: Huk: Adaletli kimselerin şehadetleri.
BEZADÎ: Mavimsi bir cins değerli taş. Küçük yakut.
BÎ-ADİL: Eşsiz. Eşi olmayan.
BÎ-DADÎ: Adaletsizlik. Zâlimlik.
BİLHADSİSSÂDIK: Doğru bir hads ile. (Bak: Hads)
CADI: Avrupa'da putperestlik çağından beri gelen bir inanca göre, şeytanın gücünü kullanarak büyü yolu ile insanlara kötülük eden, felâketler getiren kadın. Bu bâtıl inanç yüzünden birçok yaşlı masum kadın, cadı diye Hristiyanların kurduğu Engizisyon mahkemeleri kararıyla yakılmıştır.
CADİ: f. Safran.
CADİ: (C. Cüdât) Sâil, dilenci.
CADİB(E): Kusur görücü. Başkalarının noksan taraflarını gören.
CADİL: Gürbüz, kuvvetli, kavi, metin.
CADİS(E): Viran, harap, yıkık. * Çorak, kurak, işlenmemiş, ekilmemiş toprak, gelir getirmeyen boş arazi.
CA'FER-İ SÂDIK: (Bak: İmam-ı Cafer-i Sâdık)CA'FERİYYE : Caferî tarikatı.
CEMADÎ: f. Ruhu olmayan, cansız madde. Câmid cisim.
CENADİF: Şişman, kısa boylu kimse.
CERİDE-İ HAVÂDİS: 1840'da Çörçil ismindeki bir İngiliz tarafından çıkarılan ilk hususî gazete.
CİHADÎ: (Cihadiyye) Cihada mensub, savaş işleriyle alâkalı. * II. Sultan Mahmud devrinde harp masraflarına mukabil olmak üzere kesilmiş olan sikke.
CÜNEYD-İ BAĞDADÎ: (Hicri: 207-298) Şafii Hz.lerinin talebesinden ders almıştır. Zamanın kutbu sayılmıştır. 30 defa yaya olarak hacca gitmiştir. Büyük velilerdendir. (K.S.)
DÂDİSTAN: f. Bir işte ortak olma. * Bir işe razı olma.
DAFADİ: Kurbağa.
DAİRE-İ EHADİYET: Allah'ın ehadiyetle tecelli ettiği dâire. (Bak: Ehadiyet)
DEFADI': (Dıfda. C.) Kurbağalar.
DEVLET-ABADÎ: f. Hindistan'ın Devlet-âbâd şehrinde imal edilen ve güzel san'atlarda kullanılan bir çeşit kâğıt.
EADİ: (Adüv. C.) Düşmanlar. Hasımlar.
EBADİD: Müteferrik, dağınık.
EFADIL: (Efâzıl) Faziletliler, iyiliksever ve temiz kimseler.
EFRAD-I ADÎDE: Çok kalabalık fertler.
EHADİD: (Bak: Ahadid)
EHADİS: Hadisler. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) sözleri, hareketleri ve emirlerini bildiren hakikatler. (Bak: Hadis)
EHADİS-İ KUDSİYE: (Bak: Hadis-i Kudsî)
EHADİS-İ MERFUA: (Bak: Hadis-i Mürsel)
EHADİS-İ MEVZUA: (Bak: Hadis-i Mevzu')
EHADİS-İ MÜRSELE: (Bak: Hadis-i Mürsel)
EHADİS-İ SAHİHA: (Bak: Hadis-i Sahih)
EHADİYYET: (Ahadiyet) Allah'ın (C.C.) her bir şeyde kendine âit birlik tecellisi. (Ehadiyyet, her bir şeyde Halik-ı Külli Şey'in ekser esmâsı tecelli ediyor demektir. Meselâ: Güneşin ziyası, bütün zemin yüzünü ihata ettiği haysiyeti ile vahidiyyet misâlini gösterir ve her bir şeffaf cüz'de ve su katrelerinde, güneşin ziyası ve harareti ve ziyasındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi bulunması ehadiyyet misâlini gösterir. Ve her bir şeyde, hususan zi-hayatta ve bilhassa her bir insanda o Sani'in ekser esması onda tecelli ettiği cihetle ehadiyeti gösterir. M.) (Bak: Rahmaniyyet)
EHL-İ VEBER VE BÂDİYE: Çadırda oturan bedevi Arab, çöl ahalisi.
EKADİH: (Kıdh. C.) Kıdhlar, oklar.
ENADİD: Perişan, saçılmış, dağılmış, pejmürde şeyler. Perakende.
ERADÎN: (Arz. C.) Yerler. Arzlar, dünyalar.
EŞK-İ ŞÂDİ: Sevinçle ağlayış. Sevinçten dökülen gözyaşı.
EVLADİYET: Evlâda mahsus, evladlık, bünüvvet.
EVLADİYYE: Evlatlık, evlada mahsus. * Mc: Çok sağlam ve dayanıklı ev veya eşya.
EVRAK-I HAVÂDİS: Cerideler, gazeteler.
EYADİ: (Eydi) (Yed. C.) Eller. * Mc: Sebepler. Nimetler.
EYADİ-İ KESİRE: Çok eller. Çok sebebler.
EYMAN-I SÂDIKA: Doğru yeminler.
EYMEN VÂDİSİ: Musa'nın (A.S.) tecelliye mazhar olduğu Tûr Dağı'ndaki vadi.
EYYAM-I ÂDİYYE: Tâtil günlerinin haricindeki günler.
EZ-KADİM: f. Eskiden, önceleri.
EZMİNE-İ KADİME: Eski zamanlar.
FADIL: (Bak: Fâzıl)
FADIR: (C: Füdr) Zayıf. * Âciz, güçsüz. * Yaşlı dağ keçisi.
FECR-İ SÂDIK: Sabaha karşı şark ufkunda yayılmaya başlayan beyaz bir aydınlık. Bunun mukabili birinci fecirdir ki, bir aydınlıktan sonra tekrar aydınlık gider. Bu birinci aydınlığa fecr-i kâzib denir. Sabah namazının vakti, fecr-i sâdıkta başlar.
FERADÎS: (Firdevs. C.) Cennetler, firdevsler. * Bahçeler.
FİKR-İ İNFİRADÎ: Tek başına olmak fikri, istişâresiz iş yapmak. Bir şeyi sâde kendine mal etmek fikri, hodgâmlık. (Bak: Himmet)
FİRUZ ABADÎ: (Mecdüddin Muhammed) (Hi: 729 - 817) İran'ın Şiraz Eyâletinde Firuzâbad isimli beldenin Kâzrun kasabasında doğmuştur. Büyük âlimlerdendir. Yedi yaşında Kur'anı hıfzetmişlerdi. Çok seyahat etmiştir. Bursa'ya geldiğinde Yıldırım Bayezid Han tarafından kendisine fevkalâde ikrâm olundu. En meşhur eseri olan altmış ciltten müteşekkil El-Lâmi lügat kitabından hülâsa ettiği Kamus'tur. Yemen'de kadı iken vefat etmiştir. (R. Aleyh)
FUADÎ: Gönül ve kalble alâkalı.
GADİR: (A, uzun okunur) Gadreden, fenalık eden, zulmeden, hıyanet eden.
GADİR-İ NEFS: Nefse fenalık eden.
GADÎR: Durgun su, gölcük, sel suyu birikintisi.
GADÎRE: (C: Gadâir) Saç örgüsü. * Çulha çukuru.
GADİRÎ: (Gadiriyye) Gölde yaşayan hayvan veya bitki.
GADİYYE: (C.: Gadiyyât) Tan ağarmasıyla güneş doğması arası, sabahın erken saatleri.
GAVADÎ: Sabah bulutu.
GİRYE-İ ŞÂDÎ: Sevinçten dolayı olan ağlama. Sevinç gözyaşı.
HABER-İ SÂDIK: Doğru haber. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sözü. Hadis.
HABNADİDE: (Hâb-nâdide) f. Büluğa ermemiş çocuk. Erginlik çağına gelmemiş erkek veya kız.
HADDADÎ: Demircilik.
HADI': Alçaltıcı. * Gönül alçaklığı ve huzu ile muttasıf.
HADIL: Yumuşak taze ot. * Islanmış, nemlenmiş.
HADIM AĞASI: (Bak: Hâdim ağası)
HADINE: Süt nine.
HADIR: Tembel, uyuşuk, uyumuş.
HADIYD: (Hazîz) Oturaklı, mütemekkin, yer. * Dağ eteği. Zir. Alçak yer. * Koz: Ayın veya başka bir seyyarenin mahreki üzerinde dünyaya en yakın bir mesafede bulunan nokta. Dünya ile diğer seyyarelerin güneşin merkezinden en uzak oldukları bir nokta.
HADÎ: Birinci. * Mazluma yardım eden. * Deveyi şarkı söyleyerek süren.
HADİ': Hileci, aldatıcı. * Bozuk, fena.
HÂDÎ: Hidayete ermiş. Mürşid. Rehber, delil. Hidayet yolunu gösteren. Hidayete, doğruluğa eriştiren. Önde giden.
HÂDİY-ÜT TARİK: Hidayet yoluna sevkeden, mürşid. Doğru yolda giden.
HADÎA: (C.: Hadâyi') Ustalıklı bir şekilde aldatma, oyun yapma.
HADÎA: Davarın karnından gelen ses.
HADİÂNE: f. Hile ile, hile yaparak.
HADÎ AŞER: Onbirinci.
HADÎB: Kınalı, kına yapılmış. * Boyalı, boyanmış.
HADİC(E): Vaktinden evvel doğan erkek veya kız çocuğu.
HADİD: Demir, çelik. Sert, kavi olan. * Çabuk kavrayışlı, keskin, öfkeli, hiddetli, titiz. * Hudut ve sınır komşusu.
HADİD-ÜL BASAR: Gözü keskin.
HADİD-ÜL MİZÂC: Öfkeli, çabuk kızan.
HADİD-ÜN NAZAR: Görüşü keskin olan.
HADİD SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 57. suresi.
HADÎD: Dağ eteği. * İçinde yağmur suyu biriken alçak çukur. * Arz, yer, dünya.
HÂDİFE: Halktan bir kısım.
HADÎKA: Etrafı duvarla çevrilmiş bahçe. Sulu, ağaçlı bahçe.
HADÎKA-YI FERAHFEZA: İç açan bahçe. Gönüle ferahlık veren bahçe.
HÂDİL: (Hadl. den) Aşağıya sarkıtılmış. * Gözlerinde ve ağzında çıban olan deve yavrusu.
HADÎLE: Çayır, çimen.
HÂDİM: (Hidmet. den) (C.: Huddâm) Hademe, hizmetçi, hizmet eden, işe yarayan. * İmân ve İslâmiye'te ve millete faydalı olmağa çalışan. * Erkekliği yok edilmiş olanlar. Bunlardan saraylarla büyük kişilerin konaklarında çalışanlara Hadim ağası denilirdi. Osmanlı İmparatorluğunda bunlardan, büyük mevkilere yükselenler olmuştur. Hattâ sadrazam olanlar bile vardır.
HÂDİM-ÜL FUKARA: Fakirlere hizmet eden.
HÂDİM-ÜL HAREMEYN-İŞ ŞERİFEYN: Hilâfeti haiz olmaları hasebiyle Osmanlı Padişahlarına verilen ünvandır. Haremeyn; Mekke ile Medine'ye denilir. İslâm âleminin bu iki şehre hürmet-i mahsusaları sebebiyle ve daha fazla tâzim kasdiyle şerif sıfatını da ilâve ederek "Haremeyn-iş şerifeyn" denilmiştir. Haremeyn'in Hâdimi mânasına gelen bu tâbir ise ilk evvel Yavuz Sultan Selim hakkında kullanılmış, daha sonra bütün padişahlar hakkında istimal olunmuştur. Yavuz Sultan Selim Han Halep'i fethettiği haftanın ilk cum'a namazını Melik Zâhir camiinde eda ederken, hatib hutbede "Malik-ül Haremeyn-iş Şerifeyn" şeklinde adını anar anmaz, Yavuz Selim derhal yerinden kalkarak: "Haremeyn'in maliki olmak ne haddimdir. Ben Haremeyn'in hizmetkârı olmakla iftihar ederim." demek suretiyle tevazu göstermiş ve bu tabir ondan sonra, hutbelerde o suretle söylenmiştir.
HÂDİM: Yıkıcı olan, yıkan, tahrib eden.
HÂDİM-ÜL LEZZAT: Lezzetleri mahveden, yıkan. (Ölüm)
HADİM AĞASI: Erkekliği yok edilmiş olan. Böyle kimselere "Tavaşi" de denilirdi. Bu gibiler, yabancı erkekler için mahrem sayılan harem dairesine girip çıktıkları ve muhafaza ile beraber harem hizmetini de gördükleri için kendilerine "Hâdim Ağası" adı verilirdi. (O.T.D.S.)
HADİME: (Hâdim. den) Kadın hizmetçi.
HADÎME: Su içinde eriyince pişmiş olan buğday.
HADÎN: (C.: Hudenâ) Sâdık dost, vefadar arkadaş.
HADÎN-İ KADÎM: Eski dost.
HADİN: Bir kuş cinsidir. (Hiç doymak bilmez, yediğini hemen hazmedip yine yemek ister, yüksek yerleri sever, değme yer üstüne konmaz, ağaç başlarına konup bütün yemişini yer, yemişleri kalmazsa başka yerlere gider.)
HADİR: Öten güvercin. Kişneyen at. * Üstü koyu, altı sulu olan yoğurt.
HADİR: (C.: Hadere) Şişen aza, yumrulanan organ.
HADİR: Gevşek, tembel, uyuşuk.
HADÎRE: Kalabalık olmayan topluluk. * Yaranın içinde toplanan kan ve irin.
HADÎRE: Hurması gök iken dökülen hurma ağacı.
HÂDİS: Yeni. Sonradan olan şey. Değişen. Hudus eden.
HÂDİS-ÜS SİNN: Yaşı taze. Genç delikanlı.
HADÎS: Her söylenişinde yeni haber gibi dinlenmeğe lâyık. Peygamberimizin (A.S.M.) sözü, emri ve hareketi. Sünnet-i Nebeviyye. Hadisten bahseden ilim. (Bak: Tevâtür)
HADÎS-İ Bİ-L MA'NA: Kelâm itibarı ile değil de mânaca doğru olan hadis.
HADÎS-İ KUDSÎ: Mânası Peygamberimiz'e (A.S.M.) vahy veya ilham edilen, kelimesi kendisinden sudur eden kudsî kelâm.
HADÎS-İ MEŞHUR: (Bak: Meşhur)
HADÎS-İ MEVZU': Başkası tarafından söylendiği hâlde Peygamberimize (A.S.M.) isnad edilen hadis. Muan'an veya senedlerle tesbit edilmemiş hadistir. Manası yanlış demek değildir.
HADÎS-İ MUALLAK: Senedinin yalnız ibtidasından bir veya birkaç ravisi hazf edilmiş olan hadistir. Meselâ: Bir zat kendi şeyhini ve şeyhinin şeyhini zikr etmeksizin onların fevkindeki râvilerden itibaren senedi zikr etse ta'likte bulunmuş olur. (Ist. Fık.K.)
HADÎS-İ MÜRSEL: Peygamberimiz'den (A.S.M.) işitildiği bildirilen hadis-i şerif.
HADÎS-İ MÜTEVATİR: Kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmayan cemaatlerin birbirinden ve ilk cemaatin de bizzat Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmdan rivâyet ettiği Hadis-i şeriftir. (İlm-i yakîni ifade eder. "Bu hadis-i şerif Peygamber'den (A.S.M.) sâdır olmuş mu?" demeğe imkân kalmaz).
HADÎS-İ SAHÎH: Hakkında şüphe edilemiyen ve doğru senetlere ve râvilere isnad edilerek müsbet olarak kat'i bilinen hadis-i nebevidir.
HADÎS-İ ŞEYHEYN: En muteber ve büyük hadis âlimlerinden İmam-ı Buharî ve İmam-ı Müslim'den rivayet edilen hadis-i şerif.
HÂDİSAT: (Hâdise. C.) Yeni olan şeyler. Hâdiseler.
HÂDİSE: (C.: Hâdisat, Havadis) Vâkıa, olay. Yeni bir şey, ilk defa olan. Haber.
HÂDİŞE: Derisi parçalandığı halde kan çıkmayan yara.
HÂDİYE: Değnek, asâ, sopa. * Su içinden sivrilerek yükselen kaya.
HADS-İ SÂDIK: Tam, doğru ve şüphesiz idrâk etme ve bilme.
HANADIK: (Handek. C.) Hendekler. Bir mekânın etrafına kazılan geniş ve derin çukurlar.
HANADIR: Görme kabiliyeti kuvvetli olan.
HANADİS: (Hındıs. C.) Musibetler. * Karanlık geceler. * Şiddetli hâller.
HAVADİS: (Hâdise. C.) Yeni hâdiseler, yeni sözler. * Alâka ile karşılanan haberler.
HAYADİD: (Haydud. C.) Haydutlar, eşkiyalar.
HEVADÎ: (Hâdî. C.) Rehberler, deliller, kılavuzlar. * Hidayet edenler, istikametli ve selâmetli yolu gösterenler.
HEVADİC: (Hevdec. C.) Kadınların binip oturmaları için devenin üzerine konulan küçük mahfeler.
HEYÂKİL-İ KADÎME: Eski heykeller.
HİSS-İ SÂDİS: Altıncı hiss, altıncı duygu.(Kalb ile vicdan, mahall-i iman. Hads ile ilham, delil-i iman. Bir hiss-i sâdis, tarik-ı iman. Fikr ile dimağ, bekçi-i iman) (Lemaat. dan)
HÜKEMÂ-İ KADİME: Eski filozoflar.
HÜKM-İ ÂDİL: Huk: Adalet üzere verilmiş olan hüküm.
HÜKÛMET-İ ÂDİLE: Âdil hükümet.
HADÎ AŞER: Onbirinci.
HADÎS-İ MEŞHUR: (Bak: Meşhur)
İANE-İ CİHADİYE: Muharebe zamanında harbin icab ettirdiği fazla masrafları karşılamak ve yardım olmak için halktan alınan paralar. Miktarı, her mahallin iktidarı derecesine göre kaza ve liva üzerine merkezden tertib ve "tevzi defterleri"ne maktu' miktar olarak konulurdu. Bu çeşit vergi ve ianeler Tanzimat'tan sonra kaldırılmıştır.
İCTİHADÎ: İçtihada müteallik. İçtihada dair. İçtihada ait.
İ'DADİYE: Hazırlığa ait. Hazırlığa mahsus. * Orta tahsili veren okullar. Vaktiyle rüşdiyeden sonra gidilip yüksek mekteblere girebilmek için lâzım gelen bilgileri öğreten okul. Sultaniyelerden aşağı olan mekteb.
İKAD-I KANADİL: Kandillerin yakılması.
İKTİSADÎ: İktisada ait, tutumla alâkalı. Ekonomik.
İKTİSADİYAT: İktisad bilgisi. İktisad ve tutumla alâkalı olan işler.
İLM-İ HADİS: (İlm-i Rivayet - İlm-i Ahbâr - İlm-i Âsâr) Resulüllah'ın (A.S.M.) akvâli (sözleri), ef'ali ve hallerine dâir ilimdir. Ehl-i hadis ıstılahında; tarihe ve siyere dâir hadis-i şeriflere bazan İlm-i Hadis-ül Halk, bazan da Sîre (Sîret) tabir edilir. (Bak: Hadis)
İMAM-I CA'FER-İ SÂDIK: (Hi: 83-148) Hazret-i Ali'nin (R.A.) torununun torunudur. Medine-i Münevvere'de yaşamıştır. Annesi, Hazret-i Ebu Bekir'in soyundandır. Mânevi nüfuzu çok ileri idi, dine büyük hizmetleri görüldü. Demiştir ki: "Kim nefsi için nefsi ile mücâhede ederse, keramete kavuşur, kim de Allah için nefsi ile mücâhede ederse, Allah'a kavuşur." Eimme-i İsnâ Aşerin altıncısıdır. (K.S.)
İMDADİYE: Savaş zamanlarında harp masrafını karşılamak, sulh vaktinde de bütçe açığını kapatmak için halktan alınan örfi vergi. Harp için alınana "imdadiye-i seferiye", açığı kapatmak gayesiyle alınana da "imdadiye-i hazariye" denilirdi.
İMKÂN-I ÂDÎ: Zâtında dâima mümkün olan. Her zaman olabilen. Olmasında bir mânia bulunmayan.
İMTİNA-İ ÂDİ: Bir şeyin olması âdeta mümkün olmamak.
İMZA-Yİ PADİŞAHÎ: Padişahın imzası. Osmanlı Padişahları tarafından vaktiyle hükümdarlara yazılan name-i hümayunların kenarlarına altun yaldızla imza konurdu. Bunlara imza-yı padişahî denilirdi.
İNADİYE: Eşyanın hakikatlarını, varlığını inkâr eden bir zümre. (Bak: Sofizm)
İRADÎ: İrade ile alâkalı, iradeye dâir.
İSNADÎ: İsnad etmekle alâkalı.
İSNADİYYAT: İsnad ile ilgili düşünceler. * Aslı esası olmadığı halde birisine isnad edilen sözler.
İSTİLADÎ: Doğurtucu.
İSTİNADÎ: İstinad etmekle alâkalı.
İSTİTRADÎ: İstitrad ile alâkalı. Asıl mevzudan olmayan.
İSTİTRADİYAT: (İstitrad. C.) İstitrad şeklinde söylenen sözler.
İ'TİKADÎ: İtikad ve inançla alâkalı.
İ'TİKADİYAT: İtikada ait mes'eleler.
KADIM(A): Kemirici hayvan.
KADIRGA: Buharlı gemilerin icadından evvel kullanılan harp gemilerinden biri. Kürek ve yelkenle kullanılırdı. Kadırgalar 25 oturaklı idi ve her küreği dörder adam tarafından çekilirdi. (O.T.D.S.)
KADIZ: Hep olduğu yerde kalan büyük fıçı.
KADÎ: Hâkim. Peygamber (A.S.M.) nâmına suçluyu ve suçsuzu ayırıp şeriatla hükmeden hâkim. * Kaza eden.
KADÎ-ÜL HÂCÂT: Bütün ihtiyaçları yerine getiren Hâkim. Allah (C.C.)
KADİ-L KUDAT: Kadıların kadısı. En büyük kadı. Kazasker veya şeyhül islâm makamında bulunan kimse.
KADÎB: (C.: Kıdbân) İnce ve düz fidan, dal veya çubuk. * Erkeklik âleti.
KADÎD: Kurutulmuş et. * Pek zayıf, kuru ve çelimsiz insan. * Etleri dökülmüş olup yalnız kemikten ibaret olan gövde. İskelet.
KADİH(A): (Kadh. dan) Bir kimse hakkında kötü söz söyleyen. Zemmedici, çekiştirici, kötüleyici.
KADÎH: Tencere dibinde arta kalan.
KADÎ İYAZ: Lâkabı: Ebu-l Fadl bin Musa el Yahsabî'dir. Muhaddislerin meşhurlarından ve edebiyatçılardan olup, 476 hicrî tarihinde Site kasabasında doğmuş, sonra Endülüse geçerek Kurtuba'da ve diğer ilim merkezlerinde ilim tahsili yapmıştır. Daha sonra Site kasabasında uzun bir zaman durmuş, bir ara Garnata şehrinde kadılık yapıp, son ömrünü geçirdiği Merakiş şehrine gidip hicri 544 tarihinde vefat etmiştir. Te'lifatı pek çoktur. Kitab-ül İkmâl, Envâr-ül Meşârik, Ettenbihat kitapları hadis ilminde meşhurdur.
KADİM: (A, uzun okunur) Ayak basan. Ulaşan. Varan. * Azanın mukaddemesi olan insanın başı.
KADÎM: Eski zaman. * Başlangıcı olmayan. Uzun zamandan beri var olan. * Evveli bilinmeyen hâl ve keyfiyet.
KADİME: Ordunun ileri karakolu. * Kuşun kanadının ön tarafındaki uzun tüyleri.
KADÎMEN: Eskiden beri. Kadim olarak.
KADÎMÎ: Eskiden beri var olan. Eski.
KADÎ NAİBİ: Kadıların (hâkimlerin), gitmedikleri yerlere gönderdikleri vekiller.
KADİR: Bir işi yapmaya gücü yeten. Kudret sâhibi ve herşeye kudreti yeten. (Allah C.C.)
KADÎR: Mukaddir. Muktedir. Kudreti mutlak olan ve her hususa muktedir olan. Nihayetsiz kudret sahibi. (Allah C.C.)(İnsan kâinatın ekser envâına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi ebedî Cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelâli de görmeğe müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyâret etmek için o menzilin kapısını açmağa muhtaç olduğu gibi, berzaha göçmüş yüzde doksandokuz ahbabını ziyâret etmek ve firak-ı ebediden kurtulmak için koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acâib olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadir-i Mutlakın dergâhına ilticaya muhtaçtır. İşte şu vaziyette bir insana Hakiki Ma'bud olacak; yalnız her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, acizden müberra, kusurdan mukaddes, nakıstan muallâ bir Kadir-i Zülcelâl, bir Rahim-i Zülcemâl, bir Hakim-i Zülkemâl olabilir. S.)
KADİR ALAYI: Tar: Kadir gecesi padişahların saraydan çıkıp, civardaki camilerden birinde namaz kılmaları münâsebetiyle yapılan merâsim.
KADİR-AŞİNA: Değer ve kadir bilen.
KADİRDAN: f. Kadirbilir. Değerbilir.
KADİR-DANLIK: Kadirbilirlik. Herkesin mertebesini bilip ona göre muamele yapan. Kadir ve kıymet bilen.
KADİR-ENDAZ: f. İyi ok atan ve attığı her oku hedefe isâbet ettiren kimse.
KADİR GECESİ: (Bak: Leyle-i Kadir)
KADİRÎ: Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinin yolunda olan, onun tarikatına mensub. olan. (Bak: Geylanî)
KADİR-ŞİNAS: f. Kıymet ve değerden anlayan. Değerli kimseleri tanıyabilen.
KADİYE: Azlık. Az cemaat.
KÂDİYE: Soğuk. * Afet, belâ.
KALKADİS: Siyah boya.
KANADİL: (Kandil. C.) Kandiller.
KANUN-U KADİM: Eski âdet.
KÂR-I KADİM: Eski zaman işi.
KATARAT-I ŞADÎ: Sevinç damlaları. Sevinçten dolayı akan gözyaşları.
KAVADİH: (Kadiha. C.) Çekiştirenler, zemmediciler, kötüleyiciler. * Çekiştirilecek ve zemmedilecek şeyler.
KAVADİM: (Kadime. C.) Kuyruklar. * Kuşların kanatlarının ön tüyleri.
KELÂM-I KADİM: Kur'an-ı Kerim, Kadim kelâm.
KESR-İ ÂDİ: Ondalık olmayan kesir. Bayağı kesir. Meselâ: 3/8, 7/20 gibi.
KIYAS-I HÂDİ': Man: Aldatıcı kıyas.
KÜFR-İ İNADÎ: İnadî dinsizlik, inadî küfür. Hakikat isbat edildiği halde yine imana gelmemek. Bilip de kabul etmez olmak.
KÜTÜB-Ü SİTTE-İ HADİSİYYE: Hadise dair altı Kitab. Bu eserler en çok tetkik edilmiş, en sahih, en doğru ve mu'teber hadis kitablarıdır.1- Sahih-i Buhâri. Müellifi: Hâfız Ebu Abdullah Muhammed İbn-i Câfii-i Buharî'dir. Sahih hadisleri tesbit için İslâm ilim merkezlerini dolaşmış, hadis âlimlerinden istifade etmiştir. Cumhurun telâkkisine göre Kur'an-ı Kerim'den sonra en sahih kitab ve ilim menbaıdır. Hicri 256'da vefat etmiş olup bu mezkur kitabında 7395 adet hadis nakletmiştir.2- Sahih-i Müslim. Müellifi: İmam-ı Müslim bin El-Haccac. (Hi: 204-261) Kitab-üs-sahihini yüzbin hadisten seçmiş ve onbeş senede vücuda getirmiştir. Mezkûr eserinde 2775 hadis nakletmiştir.3- İbn-u Mâce (Sünen-i İbn-i Mâce). Müellifi: Ebu Abdullah Muhammed Yezidi Kazvinî'dir. Vefatı: Hicri 273 senesidir.4- Ebu Dâvud (Sünen-i Ebu Dâvud 4800 hadisi muhtevidir) Müellifi : Ebu Davud Süleyman Es-Sicistânî'dir. Hicri 275'e kadar yaşamıştır. Câmi-üs-Sünen isimli kitabı meşhurdur. 500 bin hadis hıfzetmiştir. İslâm hukukçuları arasında çok mühim yeri vardır.5- Tirmizî: (Sünen-i Tirmizî). Müellifi: Hâfız Ebu İsa et-Tirmizî olup, hicri 275 de vefat etmiştir.6- Nesaî: (Sünen-i Nesaî) Müctebâ da denir. Müellifi Hâfız Ebu Nesaî olup Hicri 303 tarihine kadar yaşamıştır.Buharî ile Müslim Hadis Kitablarına: "Sahihân"; diğer dört Hadis kitabına da: "Sünen" tabir edilir.
LADİNE: f. Kendir.
LADİNÎ: Dinle alâkası olmayan. Dinsiz. Din dışı. (Bak: Lâik)
MAADİN: (Maden. C.) Madenler.
MADİH: (Medh. den) Öven, medheden.
MADİH: Keskin.
MADİYAN: f. Dişi at. Kısrak.
MAHADİM: (Mahdum. C.) Mahdumlar, oğullar.
MAKADİM: (Makdem. C.) Geri gelmeler. Dönüp gelmeler.
MAKADİR: (Ka, uzun okunur) Kuvvetler. Kudretler.
MAKADİR: Mikdarlar. Kısımlar. Ölçüler. * Muayyen ve mâlum olan kısımlar.
MASADIR: (Masdar. C.) Masdarlar.
MEADİB: (Me'debe. C.) Ziyâfetler.
MEADİN: (Bak: Maâdin)
MEBADİ: (Mebde. C.) Mebdeler, başlangıçlar, ilk unsurlar. * Çekirdekler. * Prensipler.
MEBADİ-İ ZARURİYYE: Bir hakikat tam bilinmeden önceki isbat edici zaruri emâreler, başlangıçlar, hazırlıklar. (Bak: Hads)
MECADİF: (Micdâf. C.) Kayık veya sandal kürekleri.
MECADİL: (Micdel. C.) Köşkler, kasırlar.
MEKADİR: (Bak: Makadir)
MEKÂTİB-İ İ'DÂDİYYE: Yüksek mekteblere talebeyi hazırlayan, rüştiyeden sonra gidilen mektebler. Liseler.
MEKTEB-İ İ'DADÎ: Osmanlılar devrindeki rüştiyeden, yani eski orta mektebden sonra gelen ve talebeyi yüksek mektebe hazırlayan tahsil devresi. Lise.
MENADİF: (Mindef. C.) Hallaç yayları.
MENADİL: (Mendil. C.) Mendiller. Küçük havlular, peçeteler.
MEŞHUR HADİS VEYA HADİS-İ MEŞHUR: Asr-ı evvelde, Ahâdi hadis kabilinden iken ikinci asırda iştihar edip, kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmayan bir cemaat tarafından rivâyet olunan hadis. İlm-i yakin derecesinde karib bir surette kalbe itmi'nan verir.
MEYADİN: (Meydan. C.) Meydanlar. Geniş yerler. Arsalar.
MEYADİN-İ HARB: Savaş meydanları. Muhârebe alanları.
MİDADİYE: Mürekkep konan şey. Mürekkep hokkası.
MİLADÎ: Milada ait. Milada dayanan. Ekser Avrupalıların takvim başlangıcı yaptıkları Milad yılına ait. * İsa'nın (A.S.) doğumundan itibaren başlayan takvim ki, miladî tarih denir.
MİN-EL KADİM: Çok evvelden. Eskiden beri.
MUADİL: Müsâvi, eşit, denk. * Fiz: Eş değer.
MUBADİL: (Bak: Mübâdil)
MUHADİ': (Had'. dan) Aldatan, kandıran. Hile eden, oyun yapan.
MUHADİANE: f. Aldatarak, hile yaparak.
MUHADİŞ: Zahmet, ıztırab ve sıkıntı verici. Tırmalayıcı.
MUHAL-İ ÂDİ: Herkesin anlayabileceği imkânsızlık ve muhal. Az düşünenlerin de bilebileceği, mümkün olmayan iş.
MUHALEFET-ÜN Lİ-L HAVADİS: Cenab-ı Hakk'ın ne zâtında ne sıfâtında (mevcud olsun, mevhum olsun, muhayyel olsun), hiç bir şeye hiç bir cihette benzememesi.
MUHBİR-İ SÂDIK: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. Diğer Peygamberlere de denebilir. Çünkü hepsi sâdık, sağlam, doğru haberleri insanlara ulaştırmışlar, kendilerine bildirilenleri aynen bildirmişler, insanları doğruluğa, felâha, hakka, hakikata, imana dâvet etmişlerdir.
MUNSADI': Yarılmış, bölünmüş.
MU'TADÎ: (Mu'tâdiye) Alışılmış. Her zamanki.
MÜBADÎ: Ortaya koyan, meydana çıkaran.
MÜBADİL: Mübâdele olunmuş. Başkasının yerine getirilmiş, bir şeye bedel tutulmuş.
MÜBADİR: Bir işe hemen girişen.
MÜCADİL: Mücadele eden, cidalleşen.
MÜCADİLE SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 58. Suresi olup Kad-semi' ve Sure-i Zıhâr da denilmiştir.
MÜNADİ: Nidâ eden, seslenen, çağıran. Müezzin.
MÜN'ADİL: (Adul. dan) Doğru yoldan sapan. Cayan.
MÜN'ADİM: Ma'dum. Ademe gitmiş. Yok olan.
MÜNADİM: Nedimlik eden. Meclis arkadaşı.
MÜNADİMÎN: (Münadim. C.) Nedimler. Bir büyüğün yakını olan kimseler.
MÜNHADİ': (Had'. dan) Birinin hilesine aldanmış olan. * Bir kimsenin hile $ve tuzağına düşme.
MÜNHADİB: (Hadeb. den) Kamburlaşmış, eğri.
MÜNHADİR: İnişli, eğik. * Yokuşaşağı inen.
MÜRADİF: Diğer bir kelime ile mânâsı bir, eş ve aynı olan. * Refik, yoldaş.
MÜSADİF: Rastlayan, tesadüf eden.
MÜSADİM: Çarpışan, vuruşan.
MÜTEADİ: (Adv. dan) Düşmanlık eden, adavet eden.
MÜTEADİD: Birbirine kuvvet veren, omuz omuza veren.
MÜTEADİL: Birbirine denk ve eşit gelen. Teadül eden.
MÜTEBADİL: (Bedel. den) Birbirinin yerine geçen, tebâdül eden. * Nöbetle değişen.
MÜTEBADİR(E): Birden bire akla gelen. Ortaya çıkan.
MÜTECADİL: (Cedl. den) Mücadele eden, uğraşan. Şiddetle çekişen.
MÜTEHADI': Aldanmış gibi görünen.
MÜTEKADİMÎN-İ ŞUARÂ: Eski şâirler.
MÜTEKADİM: Geçmiş bulunan, tekadüm eden.
MÜTEMADİ: Devamlı, kesiksiz, sürekli, daima.
MÜTEMADİYEN: Devamlı surette.
MÜTEMADİYET: Devamlılık, mütemadilik.
MÜTEMADİH: Zararı çok olan kimse. Acele ile yapan, hızlı çalışan kimse.
MÜTENADİ: (Nida. dan) Birbirini çağıran. Birbirine nida eden.
MÜTENADİR: (Nedret. den) Az bulunur. Nâdir.
MÜTERADİF: Birbirine bağlı, tâbi olan. Birbirinin ardınca giden. * Gr: Yazılışı ayrı, fakat mânası aynı olan kelime.
MÜTESADİF: Tesadüf eden, rastgelen. Karşılaşan.
MÜTESADİFÎN: (Mütesadif. C.) Rastgelenler, tesadüf edenler.
MÜTESADİM: (Sadme. den) Birbirine çarpışan, birbirine çarpıp vuran.
MÜTEVADİ': Düşmanlığı ve husumeti bırakarak barışan.
MEŞHUR HADİS VEYA HADİS-İ MEŞH: Asr-ı evvelde, Ahâdi hadis kabilinden iken ikinci asırda iştihar edip, kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmayan bir cemaat tarafından rivâyet olunan hadis. İlm-i yakin derecesinde karib bir surette kalbe itmi'nan verir.
MÜTEKADİMÎN-İ ŞUARÂ: Eski şâirler.
NADIC: (C.: Nevadıc) Olgunlaşmış, olmuş, kıvama gelmiş.
NADİ: Nidâ eden, haykıran, çağıran. * Halkın, meşveret gibi, birşey konuşmak üzere bir yere toplanmaları. Nitekim İslâmdan evvel Mekke'de Kureyş'in toplandığı meclis binasına "Darünnedve" denilirdi. Nâdi; orada ve o gibi yerlerde toplanan heyettir ki; bezm, meclis, mahfil, kongre tâbirleri gibidir. (E.T.)
NADİB: Geçmiş. * Hafif adam. * Yas tutan.
NADİC: Olgun meyve. * İyi pişmiş et.
NADİD: Salkımları sık olan üzüm veya muz. * İçi doldurulmuş yastık, minder, şilte gibi şeyler.
NADİM: Nedamet etmiş, pişman.
NADİMÂNE: f. Pişmanlıkla, pişman olarak, nedamet duyarak.
NADİMİYET: Pişmanlık, nedamet.
NADİR(E): Az bulunan. Seyrek.
NADİRÂT: Az bulunan şeyler.
NADİREDÂN: f. Zarif, âlim.
NADİREKÂR: f. Nâdir işler ve san'atlar yapan.
NADİREN: Nâdir ve az olarak. Çok aralıklı. Pek az bulunur.
NADİRE-PERDÂZ: f. Güzel söz söyleyen.
NADİRE-SENC: f. Nükteli konuşan, güzel fıkralar anlatan, zarif kimse.
NADİRET: Güzellik, parlaklık, tazelik. * Hoş ve lâtif.
NADİYE: Sudan uzak olan hurma ağacı.
NAKL-İ HADİS: Hadis-i şeriflerin nakledilmesi.
NASS-I HADİS: Hadisin açık, gerçek ifadesi. Muhtemeli olmayan sağlam mânaya delâlet eden lâfız. Delil mânâsına olan "Nass-ül fukaha" bundan alınmıştır.
NA-ŞADÎ: f. Hüzünlü ve kederli oluş, gamlılık.
NEFS-İ RÂDİYE: f. Rabbinden râzı ve hoşnud olanın nefsi.
NEVADİ: (Nâdi. C.) Toplantılar, meclisler.
NEVADİR: Az olanlar, nâdirler.
NİHADÎ: f. Yaradılışta olan, fıtrî.
PADİŞAH: (Pâdşâh) f. Büyük hükümdar, sultan. Cihan sahibi. Zararı def' eden, ıslah eden, muslih.
PADİŞAH-I SÂNİ: İkinci padişah.
PADİŞAHÎ: f. Padişahla ilgili, padişaha ait.
PADİŞAHÎ: f. Padişahla ilgili, padişaha ait.
RADI': (Rıda'. dan) Süt kardeş. * Süt emen çocuk. * Levmedilen kimse.
RADIYALLAHÜ ANH: Allah (C.C.) ondan razı olsun, mealinde duâdır. Aslında Allah ondan razı oldu demektir.(Sahabe-i Kiram Hazeratına Radıyallahu Anh denildiğine binaen, başkalara da bu mânada söylemek muvâfık mıdır?Elcevab: Evet denilir. Çünki Resul-i Ekrem'in bir şiarı olan Aleyhissalâtü Vesselâm kelâmı gibi Radıyallahu Anh terkibi, Sahabeye mahsus bir şiar değil, belki Sahabe gibi veraset-i nübüvvet denilen velâyet-i kübrada bulunan ve makam-ı rızaya yetişen Eimme-i Erbaa, Şâh-ı Geylanî, İmam-ı Rabbanî, İmam-ı Gazalî gibi zatlara denilmeli. Fakat örf-ü ulemâda sahabeye, Radıyallahu Anh; Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîne, Rahimehullah; onlardan sonrakilere, Gaferehullah; ve Evliyaya, Kuddise Sırruhu denilir. M.)
RADIYALLAHÜ ANHA: (Kadın için) Allah ondan razı olsun.
RADIYALLAHÜ ANHÜM: Allah onlardan razı olsun.
RADIYALLAHÜ ANHÜMA: Allah onların ikisinden razı olsun.
RADİ: (Râdiye) Razı olan, rıza gösteren, itaat eden.
RADİ': (C.: Ruzâa-Ruzâ) Süt emen çocuk.
RADİB: Zayıf yağan yağmur. * Sidre ağacından bir cins.
RADİF: Binicinin ardına binen kişi.
RADİF: Kızmış taşla ısıtılan süt. * Kızmış taş üzerine pişirilen et. (Merzuf da derler.)
RADİFE: Kıyametteki ikinci Sur'un ismi. (O'nunla bütün ölüler hayat bulurlar.)
RADİG: Ahmak, akılsız kimse.
RADİN: Za'feran çiçeği.
RADİYEN: Razı olarak, beğenilerek, hoşnud olmak suretiyle.
RAVİ-İ HADİS: Hadis rivayet eden.
RESM-İ KADİM: Eski usûl.
RİVAYET-İ SÂDIKA: Senet ve delillerle sâbit, şüphesiz, doğru rivâyet.
RÜYA-YI SÂDIKA: Makbul ve muteber kimselerin gördükleri ve gördükleri gibi dünyada hakikatları zuhur eden sâdık rüya.
SADIH: Kavi, sağlam, kuvvetli.
SADIHA: Teganni eden.
SADIK(A): Doğru, hakikatli, sadakatlı, dürüst.
SADIK-UL KAVL: Doğru sözlü.
SADIK-UL KELÂM: Doğru söyleyen. Doğru konuşan. Sözü doğru.
SADIK-UL VA'D: Va'dinde duran, söz verdiği şeyi yerine getiren, ahdine sâdık olan. Cenab-ı Hak.
SADIKAN: f. Sâdıklar, sâdık dostlar.
SADIKANE: f. Sâdık kimseye yakışır şekilde. Sadakatle.(...Hem o delil-i sâdık ve musaddak madem umum enbiyanın fevkinde binler mu'cizât ve neshedilmeyen bir şeriat ve umum cin ve inse şâmil bir davet sâhibi olduğundan elbette umum enbiyanın reisidir. Öyle ise umum enbiyanın mu'cizatlarının sırrını ve ittifaklarını câmidir. Demek bütün enbiyanın kuvvet-i icmaı ve mu'cizatlarının şehadeti, Onun sıdk ve hakkaniyetine bir nokta-i istinad teşkil eder. M.)
SADIKIYYET: Sâdık oluş, sâdıklık.
SADIR: Sudur eden, çıkan, meydana gelen.
SADİ': Sabah vakti. * Koyun ve deve bölüğü. * Yedi günlük oğlan.
SADİC: Nakışı olmayan, nakışsız. * Çıplak. * Temiz, pak.
SADİD: Tıb: Yaradan akan sarı su. İrin.
SADİDEL: Yaprağı katmerli olan gül.
SADİG: Zayıf.
SADİH: Erkek baykuş.
SADİHA: Bulutun kat kat olması.
SADİK: Çok sâdık, içten ve dıştan sadakatlı dost. Doğru sözlü.
SADİK-I AHMAK: Ahmak dost.
SADİK-I KADİM: Eski dost.
SADİN: (C.: Sedene) Kapıcı. Perdedar. * Kâbe hizmetçisi.
SADİR: Şaşan, hayrette kalan.
SADİS(E): Altıncı. (6.)
SADİS-AŞER: Onaltı. Onaltıncı.
SADİSEN: Altıncı olarak.
SANADİD: Bahadır ve şeci' olanlar. Kahramanlar. İleri gelenler, reisler, padişahlar.
SANADİD-İ KUREYŞ: Kureyş'in ileri gelenleri, seraskerleri, büyükleri.
SANADİK: (Sunduk. C.) Sandıklar.
SAYADİD: Belâ. * Zahmet, meşakkat.
SEMADİR: Sarhoşluk vaktinde veya uyku geldiğinde göze ârız olan zayıflık.
SENE-İ MİLÂDİYE: Kânun-i sâni (Ocak) 1'de başlayan sene. Milâdi sene.
SERADİK: (Sürâdik) Padişaha mahsus çadır perdesi veya büyük sarayın perdesi. * Cibinlik tarzında yapılan perdeden oda.
SERADİKAT: Padişaha mahsus perdeler.
SEYF-İ HADİD: Keskin kılıç.
SIRR-I EHADİYET: Ehadiyetin sırrı, mânası, kuvvet ve te'siri.
SİKKE-İ EHADİYET: Her şeyin bir elden çıktığını gösteren damga, işaret. (Bak: Ehadiyyet)
SUADÎ: Topalak otu.
SUTUR-U HÂDİSAT: Hâdiselerin satırları. Mânidar hâdiseler.
SÜKÛN-İ MU'TADÎ: Her zamanki sessizlik.
SÜRADİK: (Serâdik) Saray perdesi. Padişaha mahsus sarayın veya çadırın perdeleri.
SANADİD-İ KUREYŞ: Kureyş'in ileri gelenleri, seraskerleri, büyükleri.
ŞADIRVAN: Etrafında bulunan bir çok musluklardan ve bir fıskiyeden su akan havuz tarzında kubbeli çeşme. Şadırvanlar daha ziyade cami avlularında halkın abdest almaları için yapılırdı.
ŞADİ: f. Sevinçlilik, memnunluk, mesruriyet, gönül ferahlığı.
ŞADİ: Mahkeme hademesi. Mübâşir. * İlimden, edebiyattan hissesi olan. * Nağme ile şiir okuyan.
ŞADİHE: Alından buruna varana kadar olan beyazlık.
ŞÂHİD-İ ÂDİL: Doğru sözlü şâhid.
ŞEDDADÎ: Çok büyük ve sağlam yapı.
ŞEYH-ÜL HADİS: İkiyüz bin Hadis-i Şerifi, rivayet edenleriyle birlikte ezbere bilen büyük hadis âlimi.
ŞEYH SAİD HADİSESİ: 5 Şubat 1925'de devrin hükümetine karşı şark aşiret reislerinden Şeyh Said ismindeki zâtın teşebbüs ettiği bir harekettir. Şeyh Said, bu hareketine yardım etmesi için Bediüzzaman Said Nursî'ye mektub yazmış, fakat Bediüzzaman bu teklifi reddetmiş ve cevaben yazdığı mektubda şöyle demiştir:(Türk milleti, asırlardan beri İslâmiyete hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılınç çekilmez. Siz de çekmeyiniz. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet irşad ve tenvir edilmelidir. Tr.) (Bak: Said-i Nursî)
TAADİ: Düşmanlık etmek.
TADÎ: Âdet.
TAKADİ: Birbirine hakkını vermek.
TARİH-İ KADÎM: Eski zaman tarihi.
TEADİ: (C.: Teâdiyât) (Adu. dan) Ara açılma. Düşmanlık.
TEFADİ: Bir kimseye "Sana ben feda olayım" demek. * Feda etmek.
TEKADİM: (Takdime. C.) Takdim edilen armağanlar, verilen hediyeler.
TEKADİR: (Takdir. C.) Mukadderât. Alınyazıları. * İhtimâller.
TEKEMMÜL-Ü MEBÂDÎ: Bir şeyi netice veren ilk unsur ve sebeblerin ibtidailikten mükemmelliğe doğru gitmesi.
TELYİN-İ HADİD: Demirin yumuşatılması.
TEMADİ: Devam etmek. Sürüp gitmek. * Uzak olmak. * Müntehi ve muktezi olmamak.
TENADİ: Birbirine nida etmek, çağırmak. * Bir araya toplanma.
ÜSLUB-U ÂDÎ: Alelâde ifade tarzı. İfadesinde hiçbir üstünlük bulunmayan tarz.
ÜSTADÎ: f. Üstadlık, ustalık.
VADİ: İki dağ arasındaki uzun çukur. Dere. Bir nehrin aktığı yer. Nehir yatağı. * Yol, tarz, usül. * Saha.
VADİ-İ HÂMUŞAN: Kabristan, mezarlık.
YADİGÂR: Hatıra. Bir kimseyi veya bir şeyi hatırlatan.
YÂR-I KADÎM: Eski dost.
ZENADIK: (Zındık. C.) Zındıklar. Allah'a ve âhirete inanmayan dinsizler. İçten inanmayıp zâhiren mümin görünen münafıklar.
ZENADİKA: (Zındık. C.) Zındıklar.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ADİD : Ağaç kesmek.
AD : İsim, nam, şöhret, şan, itibar, haysiyet.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...