Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ÂDE: Âdet kelimesinin arabca terkiblerdeki kısalmış şekli. Meselâ: Harikulâde, alelâde, fevkalâde.
ADED: Sayı. Tane. Rakam. Miktar.
ADEDEN: Sayı bakımından, sayıca.
ADEDÎ: (Adediye) Adede yani miktar ve rakama, sayıya mensub.
ÂDEM: İnsan. İlk insan ve ilk peygamber (A.S.)Allah ilk insan olarak Âdem'i, sonra eşi Havva'yı yaratmıştır. Bugünkü insanlar onlardan türeyip çoğalmıştır. Bazı dine tâbi olmıyanlar, insanın maymun soyundan bir hayvandan türediğini iddia ederler. Bu iddia kasıtlıdır, çünki ilmî isbatı yapılamamıştır. Lâboratuarlarda küçük canlılar üzerinde yapılan çalışmalar göstermiştir ki, canlının genetik yapısında meydana gelen değişiklik sonucu türeyen yeni canlı, ana-babasından daha mükemmel değil; dejenere olmuş, soysuzlaşmış, bozuk bir şekil almıştır. İnsan ise en mükemmel mahluktur. Kaldı ki bu güne kadar bir canlının değişip başka bir canlı haline geldiğini kimse görmemiştir. Bugünkü maymunlar da hâlâ insan olmamışlardır. Bugünün psikoloji ve felsefi antropolojisi insanın mahiyetçe, özce hayvandan farklı olduğunu kabul etmiştir. $ Yani: Cenâb-ı Hak, Âdem'i (A.S.) bütün kemalâtın mebadisini tazammun eden âli bir fıtratla tasvir etmiştir ve bütün maâlinin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir istidat ile halketmiştir ve mevcudatı ihata eden ulvi bir vicdan ve ihatalı on duygu ile teçhiz etmiştir; ve bu üç meziyet sayesinde, bütün hakaik-ı eşyayı öğretmeye hazırlamıştır, sonra bütün esmayı kendisine öğretmiştir. Âdem'i halketti, tesviye etti, cesedine nefh-i ruh etti, terbiye etti, sonra esmâyı tâlim etti ve hilâfete namzed kıldı. Sonra vakta ki Âdem'i melâikeye tercih etmekle rüchan mes'elesinde ve hilâfet istihkakında ilm-i esmâ ile mümtaz kıldı. İ.İ.)(Hz. Âdem'in (A.S.) Cennet'ten ihracı ve bir kısım beni-âdemin Cehennem'e idhali ne hikmete mebnidir?Elcevap: Hikmeti, tavziftir... Öyle bir vazife ile me'mur edilerek gönderilmiştir ki, bütün terakkkiyat-ı mâneviye-i beşeriyenin ve bütün istidâdât-ı beşeriyenin inkişaf ve inbisatları ve mâhiyet-i insaniyenin bütün Esmâ-i İlâhiyeye bir âyine-i câmia olması, o vazifenin netayicindendir. Eğer Hz. Adem Cennette kalsaydı; melek gibi makamı sâbit kalırdı, istidâdât-ı beşeriye inkişaf etmezdi. Halbuki yeknesak makam sâhibi olan melâikeler çoktur, o tarz ubudiyet için insana ihtiyaç yok. Belki hikmet-i İlâhiye, nihayetsiz makamatı kat' edecek olan insanın istidadına muvafık bir dâr-ı teklifi iktiza ettiği için, melâikelerin aksine olarak mukteza-yı fıtratları olan mâlum günahla Cennet'ten ihraç edildi. Demek Hazret-i Adem'in Cennet'ten ihracı, ayn-ı hikmet ve mahz-ı rahmet olduğu gibi; küffarın da Cehennem'e idhalleri haktır ve adâlettir. M.) (Bak: Terakkiyat)
ADEM: Yokluk, olmama, bulunmama.
Fakirlik. (Vücudun zıddı)(Bir zaman -küçüklüğümde- hayalimden sordum: "Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâki, fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?" dedim. Baktım ikincisini arzulayıp birincisinden "Âh!" çekti. "Cehennem de olsa beka isterim." dedi. R.N.)(Eğer sen dalâlette boğulup çıkamıyorsan; yine cehennemin vücudu bin derece idam-ı ebediden hayırlıdır. Ve kâfirlere de bir nevi merhamettir. Çünkü insan, hattâ yavrulu hayvanat dahi, akrabasının ve evlâdının ve ahbabının lezzetleriyle ve saadetleriyle lezzetlenir, bir cihette mes'ud olur. Şu halde, sen ey mülhid, dalâletin itibariyle ya idam-ı ebedi ile ademe düşeceksin veya cehenneme gireceksin! Şerr-i mahz olan adem ise, senin bütün sevdiklerin ve saadetleriyle memnun ve bir derece mes'ud olduğun umum akraba ve asl ve neslin, seninle beraber idam olmasından, binler derece cehennemden ziyâde senin ruhunu ve kalbini ve mâhiyet-i insaniyeni yandırır. Çünkü cehennem olmazsa cennet de olmaz; herşey senin küfrün ile ademe düşer. Eğer sen cehenneme girsen, vücud dâiresinde kalsan, senin sevdiklerin ve akrabaların ya cennette mes'ud veya vücud dâirelerinde bir cihette merhametlere mazhar olurlar. Demek, herhalde cehennemin vücuduna taraftar olmak sana lâzımdır. Cehennem aleyhinde bulunmak ademe taraftar olmaktır ki; hadsiz dostlarının saadetlerinin hiç olmasına taraftarlıktır. Evet cehennem ise, hayr-ı mahz olan dâire-i vücudun Hakim-i zülcelâlinin hakimâne ve âdilâne bir hapishâne vazifesini gören dehşetli ve celâlli bir mevcud ülkesidir. Hapishâne vazifesini de görmekle beraber, başka pek çok vazifeleri var. Ve pek çok hikmetleri ve âlem-i bekâya âit hizmetleri var. Ve zebâni gibi pek çok zihayatın celâldarâne meskenleridir. Ş.)
ADEM-ÂBÂD: f. Yokluk. Yokluk alemi.
ADEM-İ ABESİYYET: Abes olmayış. Faydasız ve boş olmamak.
ADEM-İ BASİRET: Basiretsizlik, görüşsüzlük.
ADEM-İ DİKKAT: Dikkatsizlik.
ADEM-İ EMNİYET: Emniyetsizlik. Güvensizlik.
ADEM-İ HÂRİCÎ: İlm-i İlâhide mevcud olup, maddi vücudu olmayan.(Adem-i mutlak zaten yoktur; çünkü bir ilm-i muhit var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, bir şey ona atılsın. Dâire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i hâricidir ve vücud-u ilmiye perde olmuş bir ünvandır. Hatta bu mevcudat-ı ilmiyeye bazı ehl-i tahkik "A'yan-ı sâbite" tabir etmişler. Öyle ise, fenaya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u mâneviye ve ilmîye girmektir. Yani, hâlik ve fani olanlar, vücud-u hâricîyi bırakıp; mâhiyetleri bir vücud-u mânevi giyer, dâire-i kudretten çıkıp dâire-i ilme girer. M.)
ADEM-İ İHTİLÂF: Birlik. Beraberlik. Uyuşma. Anlaşma.
ADEM-İ İKTİDAR: İktidarsızlık. Güçsüzlük. Kuvvetsizlikten gelen hastalık.
ADEM-İ İMKÂN: İmkânsızlık. Mümkün olmayış.
ADEM-İ İNKÂR: İnkâr etmeme. İnkârsızlık.
ADEM-İ İSTİMA': Huk: Mahkemede dâvanın dinlenmemesi.
ADEM-İ İTÂAT: İtâatsizlik, emri dinlememek.
ADEM-İ İTİKAD: İtikatsızlık.
ADEM-İ İTİLÂF: Ülfetsizlik, anlaşmazlık.
ADEM-İ İTTİFAK: İttifaksızlık. Uyuşmazlık.
ADEM-İ KABUL: İsbatı tasdik etmemek. Şek, hükümsüzlük. İman hükümlerini lâkaydlıkla karşılamak, nefy ve inkâr etmek, kabul etmemek, göz kapamak gibi câhilâne bir hükümsüzlük. Bir terk, bir cehl-i mutlak. (Kabul etmemek başkadır. İnkâr etmek başkadır. Adem-i kabul, bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu surette, çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı, onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise: O adem-i kabul değil, belki o kabul-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı, hareket etmeye mecburdur. M.) (Bak: Kabul-i adem)
ADEM-İ KİFÂYET: Kifâyet etmeme, kâfi gelmeme, yetmezlik.
ADEM-İ MERKEZİYYET: Bir idâri taksimattaki parçaların (vilâyet, belediye ve köy) muayyen hususlarda kendi kendilerine idare yetkileri. Bir yere bağlı olmaksızın veya bir yerden idare edilmeksizin olan muamele. Bütün kısım ve şubelerin kendi kendilerini idare tarzı.
ADEM-İ MES'ULİYET: Mes'uliyetsizlik, sorumsuzluk.
ADEM-İ MEVCUDİYYET: Yokluk. Olmama.
ADEM-İ MUVAFAKAT: Râzı olmayış, muvâfakat etmeme.
ADEM-İ MÜBÂLÂT: Dikkatsizlik.
ADEM-İ MÜDÂHALE: Karışmamazlık.
ADEM-İ MÜSÂADE: İzinsizlik, müsaadesizlik
ADEM-İ SALÂHİYET: Salâhiyetsizlik, yetkisizlik.
ADEM-İ SIRF: Yokluk. Mutlak yokluk.
ADEM-İ TAHAYYÜZ: Boşlukta yer kaplamamak. Mekândan münezzeh oluş. Yer ile bağlı olmamak. Hacmi olmayış.
ADEM-İ TAKAYYÜD: Kayıtsızlık. Bir şeye bağlı olmayış. Kıymet vermemek. Üzerine almamak.
ADEM-İ TA'KİB: Takibsizlik.
Huk: Muhakemeye lüzum görmemek.
ADEM-İ TE'DİYE: Borcunu ödememe.
ADEMÎ: Yokluğa ait. Ademle ilgili (Bak: Vukuât)
ÂDEMÎ: İnsanlardan olan, insana âit, insana dair ve müteallik.
ÂDEMİYÂN: (Âdem. C.) İnsanlar.
ÂDEMİYÂT: (Adem. C.) Yokluklar. Ademler.
ÂDEMİYYET: İnsanlık. Namuslu bir insana yakışır hâl ve tavır.
ÂDEM-KÜŞ: f. Adam öldüren, katil.
ADER: Yel inmekle hayası şişen kimse.
ADER: Çok su.
ADES: (C. Adâs) Mercimek.
ADESE: Mercimek.
Mercek. Uzağı yakın veya yakını uzakta görmeğe yarayan dürbün veya mikroskop camı.
ADESE-İ AYNİYYE: Gözleme merceği.
ADESE-İ MÜTEKARİB: Yakınlaştıran mercek.
ADESÎ: Mercimeğe benziyen şey.
ÂDET: Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde âdetler de İslâmî olur, İslâma uygun olur. Müslüman, İslâma aykırı âdetlere uymaz. Cemiyetin yabancı âdetlerle bozulmamasına gayret gösterir.
ADETÂ: Âdet olduğu üzere, her vakitki gibi, alelâde. Bayağı surette, âdi bir suretle. Düpedüz.
ADETEN: Görenek şekliyle, âdet olarak.
ÂDET-İ AGNÂM: Keçi ve koyunlar için alınan vergi.
ÂDETULLAH: (Sünnetullah da denir.) Tabiatta canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirliyen Allah'ın emirleri, O'nun koyduğu değişmez düzen. Meselâ oksijenle hidrojenin birleşmesinden su meydana gelir. Işık, geldiği açıya eşit bir açı ile yansır ki, bunlar birer âdetullahdır. "Âdetullah" yerine "tabiat kanunu" demek yanlıştır.(... Esbab-ı tabiiyyenin üss-ül-esası hükmünde olan cüz-ü lâyetecezzadaki kuvve-i câzibe ve kuvve-i dâfianın ictimalarının hortumu üzerinde bir muhaliyet damgası var. Fakat caizdir ki, herbir şeyin esası zannettikleri olan cezb, def, hareket, kuva gibi emirler, âdâtullahın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabiîliğe ve zihnîlikten hâricîliğe ve itibarîden hakikata ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabul ederiz. M.N.)
ADEVÂN (ADV): Sür'atle koşmak.
ÂDEM-KÜŞ: f. Adam öldüren, katil.
İçerisinde 'ÂDE' geçenler
AB-I BÂDE-RENG: Kanlı göz yaşı.
ADED: Sayı. Tane. Rakam. Miktar.
ADEDEN: Sayı bakımından, sayıca.
ADEDÎ: (Adediye) Adede yani miktar ve rakama, sayıya mensub.
ÂDEM: İnsan. İlk insan ve ilk peygamber (A.S.)Allah ilk insan olarak Âdem'i, sonra eşi Havva'yı yaratmıştır. Bugünkü insanlar onlardan türeyip çoğalmıştır. Bazı dine tâbi olmıyanlar, insanın maymun soyundan bir hayvandan türediğini iddia ederler. Bu iddia kasıtlıdır, çünki ilmî isbatı yapılamamıştır. Lâboratuarlarda küçük canlılar üzerinde yapılan çalışmalar göstermiştir ki, canlının genetik yapısında meydana gelen değişiklik sonucu türeyen yeni canlı, ana-babasından daha mükemmel değil; dejenere olmuş, soysuzlaşmış, bozuk bir şekil almıştır. İnsan ise en mükemmel mahluktur. Kaldı ki bu güne kadar bir canlının değişip başka bir canlı haline geldiğini kimse görmemiştir. Bugünkü maymunlar da hâlâ insan olmamışlardır. Bugünün psikoloji ve felsefi antropolojisi insanın mahiyetçe, özce hayvandan farklı olduğunu kabul etmiştir. $ Yani: Cenâb-ı Hak, Âdem'i (A.S.) bütün kemalâtın mebadisini tazammun eden âli bir fıtratla tasvir etmiştir ve bütün maâlinin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir istidat ile halketmiştir ve mevcudatı ihata eden ulvi bir vicdan ve ihatalı on duygu ile teçhiz etmiştir; ve bu üç meziyet sayesinde, bütün hakaik-ı eşyayı öğretmeye hazırlamıştır, sonra bütün esmayı kendisine öğretmiştir. Âdem'i halketti, tesviye etti, cesedine nefh-i ruh etti, terbiye etti, sonra esmâyı tâlim etti ve hilâfete namzed kıldı. Sonra vakta ki Âdem'i melâikeye tercih etmekle rüchan mes'elesinde ve hilâfet istihkakında ilm-i esmâ ile mümtaz kıldı. İ.İ.)(Hz. Âdem'in (A.S.) Cennet'ten ihracı ve bir kısım beni-âdemin Cehennem'e idhali ne hikmete mebnidir?Elcevap: Hikmeti, tavziftir... Öyle bir vazife ile me'mur edilerek gönderilmiştir ki, bütün terakkkiyat-ı mâneviye-i beşeriyenin ve bütün istidâdât-ı beşeriyenin inkişaf ve inbisatları ve mâhiyet-i insaniyenin bütün Esmâ-i İlâhiyeye bir âyine-i câmia olması, o vazifenin netayicindendir. Eğer Hz. Adem Cennette kalsaydı; melek gibi makamı sâbit kalırdı, istidâdât-ı beşeriye inkişaf etmezdi. Halbuki yeknesak makam sâhibi olan melâikeler çoktur, o tarz ubudiyet için insana ihtiyaç yok. Belki hikmet-i İlâhiye, nihayetsiz makamatı kat' edecek olan insanın istidadına muvafık bir dâr-ı teklifi iktiza ettiği için, melâikelerin aksine olarak mukteza-yı fıtratları olan mâlum günahla Cennet'ten ihraç edildi. Demek Hazret-i Adem'in Cennet'ten ihracı, ayn-ı hikmet ve mahz-ı rahmet olduğu gibi; küffarın da Cehennem'e idhalleri haktır ve adâlettir. M.) (Bak: Terakkiyat)
ADEM: Yokluk, olmama, bulunmama. * Fakirlik. (Vücudun zıddı)(Bir zaman -küçüklüğümde- hayalimden sordum: "Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâki, fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?" dedim. Baktım ikincisini arzulayıp birincisinden "Âh!" çekti. "Cehennem de olsa beka isterim." dedi. R.N.)(Eğer sen dalâlette boğulup çıkamıyorsan; yine cehennemin vücudu bin derece idam-ı ebediden hayırlıdır. Ve kâfirlere de bir nevi merhamettir. Çünkü insan, hattâ yavrulu hayvanat dahi, akrabasının ve evlâdının ve ahbabının lezzetleriyle ve saadetleriyle lezzetlenir, bir cihette mes'ud olur. Şu halde, sen ey mülhid, dalâletin itibariyle ya idam-ı ebedi ile ademe düşeceksin veya cehenneme gireceksin! Şerr-i mahz olan adem ise, senin bütün sevdiklerin ve saadetleriyle memnun ve bir derece mes'ud olduğun umum akraba ve asl ve neslin, seninle beraber idam olmasından, binler derece cehennemden ziyâde senin ruhunu ve kalbini ve mâhiyet-i insaniyeni yandırır. Çünkü cehennem olmazsa cennet de olmaz; herşey senin küfrün ile ademe düşer. Eğer sen cehenneme girsen, vücud dâiresinde kalsan, senin sevdiklerin ve akrabaların ya cennette mes'ud veya vücud dâirelerinde bir cihette merhametlere mazhar olurlar. Demek, herhalde cehennemin vücuduna taraftar olmak sana lâzımdır. Cehennem aleyhinde bulunmak ademe taraftar olmaktır ki; hadsiz dostlarının saadetlerinin hiç olmasına taraftarlıktır. Evet cehennem ise, hayr-ı mahz olan dâire-i vücudun Hakim-i zülcelâlinin hakimâne ve âdilâne bir hapishâne vazifesini gören dehşetli ve celâlli bir mevcud ülkesidir. Hapishâne vazifesini de görmekle beraber, başka pek çok vazifeleri var. Ve pek çok hikmetleri ve âlem-i bekâya âit hizmetleri var. Ve zebâni gibi pek çok zihayatın celâldarâne meskenleridir. Ş.)
ADEM-ÂBÂD: f. Yokluk. Yokluk alemi.
ADEM-İ ABESİYYET: Abes olmayış. Faydasız ve boş olmamak.
ADEM-İ BASİRET: Basiretsizlik, görüşsüzlük.
ADEM-İ DİKKAT: Dikkatsizlik.
ADEM-İ EMNİYET: Emniyetsizlik. Güvensizlik.
ADEM-İ HÂRİCÎ: İlm-i İlâhide mevcud olup, maddi vücudu olmayan.(Adem-i mutlak zaten yoktur; çünkü bir ilm-i muhit var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, bir şey ona atılsın. Dâire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i hâricidir ve vücud-u ilmiye perde olmuş bir ünvandır. Hatta bu mevcudat-ı ilmiyeye bazı ehl-i tahkik "A'yan-ı sâbite" tabir etmişler. Öyle ise, fenaya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u mâneviye ve ilmîye girmektir. Yani, hâlik ve fani olanlar, vücud-u hâricîyi bırakıp; mâhiyetleri bir vücud-u mânevi giyer, dâire-i kudretten çıkıp dâire-i ilme girer. M.)
ADEM-İ İHTİLÂF: Birlik. Beraberlik. Uyuşma. Anlaşma.
ADEM-İ İKTİDAR: İktidarsızlık. Güçsüzlük. Kuvvetsizlikten gelen hastalık.
ADEM-İ İMKÂN: İmkânsızlık. Mümkün olmayış.
ADEM-İ İNKÂR: İnkâr etmeme. İnkârsızlık.
ADEM-İ İSTİMA': Huk: Mahkemede dâvanın dinlenmemesi.
ADEM-İ İTÂAT: İtâatsizlik, emri dinlememek.
ADEM-İ İTİKAD: İtikatsızlık.
ADEM-İ İTİLÂF: Ülfetsizlik, anlaşmazlık.
ADEM-İ İTTİFAK: İttifaksızlık. Uyuşmazlık.
ADEM-İ KABUL: İsbatı tasdik etmemek. Şek, hükümsüzlük. İman hükümlerini lâkaydlıkla karşılamak, nefy ve inkâr etmek, kabul etmemek, göz kapamak gibi câhilâne bir hükümsüzlük. Bir terk, bir cehl-i mutlak. (Kabul etmemek başkadır. İnkâr etmek başkadır. Adem-i kabul, bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu surette, çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı, onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise: O adem-i kabul değil, belki o kabul-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı, hareket etmeye mecburdur. M.) (Bak: Kabul-i adem)
ADEM-İ KİFÂYET: Kifâyet etmeme, kâfi gelmeme, yetmezlik.
ADEM-İ MERKEZİYYET: Bir idâri taksimattaki parçaların (vilâyet, belediye ve köy) muayyen hususlarda kendi kendilerine idare yetkileri. Bir yere bağlı olmaksızın veya bir yerden idare edilmeksizin olan muamele. Bütün kısım ve şubelerin kendi kendilerini idare tarzı.
ADEM-İ MES'ULİYET: Mes'uliyetsizlik, sorumsuzluk.
ADEM-İ MEVCUDİYYET: Yokluk. Olmama.
ADEM-İ MUVAFAKAT: Râzı olmayış, muvâfakat etmeme.
ADEM-İ MÜBÂLÂT: Dikkatsizlik.
ADEM-İ MÜDÂHALE: Karışmamazlık.
ADEM-İ MÜSÂADE: İzinsizlik, müsaadesizlik
ADEM-İ SALÂHİYET: Salâhiyetsizlik, yetkisizlik.
ADEM-İ SIRF: Yokluk. Mutlak yokluk.
ADEM-İ TAHAYYÜZ: Boşlukta yer kaplamamak. Mekândan münezzeh oluş. Yer ile bağlı olmamak. Hacmi olmayış.
ADEM-İ TAKAYYÜD: Kayıtsızlık. Bir şeye bağlı olmayış. Kıymet vermemek. Üzerine almamak.
ADEM-İ TA'KİB: Takibsizlik. * Huk: Muhakemeye lüzum görmemek.
ADEM-İ TE'DİYE: Borcunu ödememe.
ADEMÎ: Yokluğa ait. Ademle ilgili (Bak: Vukuât)
ÂDEMÎ: İnsanlardan olan, insana âit, insana dair ve müteallik.
ÂDEMİYÂN: (Âdem. C.) İnsanlar.
ÂDEMİYÂT: (Adem. C.) Yokluklar. Ademler.
ÂDEMİYYET: İnsanlık. Namuslu bir insana yakışır hâl ve tavır.
ÂDEM-KÜŞ: f. Adam öldüren, katil.
ADER: Yel inmekle hayası şişen kimse.
ADER: Çok su.
ADES: (C. Adâs) Mercimek.
ADESE: Mercimek. * Mercek. Uzağı yakın veya yakını uzakta görmeğe yarayan dürbün veya mikroskop camı.
ADESE-İ AYNİYYE: Gözleme merceği.
ADESE-İ MÜTEKARİB: Yakınlaştıran mercek.
ADESÎ: Mercimeğe benziyen şey.
ÂDET: Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde âdetler de İslâmî olur, İslâma uygun olur. Müslüman, İslâma aykırı âdetlere uymaz. Cemiyetin yabancı âdetlerle bozulmamasına gayret gösterir.
ADETÂ: Âdet olduğu üzere, her vakitki gibi, alelâde. Bayağı surette, âdi bir suretle. Düpedüz.
ADETEN: Görenek şekliyle, âdet olarak.
ÂDET-İ AGNÂM: Keçi ve koyunlar için alınan vergi.
ÂDETULLAH: (Sünnetullah da denir.) Tabiatta canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirliyen Allah'ın emirleri, O'nun koyduğu değişmez düzen. Meselâ oksijenle hidrojenin birleşmesinden su meydana gelir. Işık, geldiği açıya eşit bir açı ile yansır ki, bunlar birer âdetullahdır. "Âdetullah" yerine "tabiat kanunu" demek yanlıştır.(... Esbab-ı tabiiyyenin üss-ül-esası hükmünde olan cüz-ü lâyetecezzadaki kuvve-i câzibe ve kuvve-i dâfianın ictimalarının hortumu üzerinde bir muhaliyet damgası var. Fakat caizdir ki, herbir şeyin esası zannettikleri olan cezb, def, hareket, kuva gibi emirler, âdâtullahın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabiîliğe ve zihnîlikten hâricîliğe ve itibarîden hakikata ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabul ederiz. M.N.)
ADEVÂN (ADV): Sür'atle koşmak.
AHMAS-ÜL KADEM: Ayak tabanı.
AHU-Yİ MÂDE: f. Dişi ceylan.
AKADEMİ: yun. Yüksek mekteb. * Âlimler, edebiyatçılar heyeti. * Eflatun'un vaktiyle talebesine ders verdiği yer. * Çıplak modelden yapılan insan resmi. * Belli bir ilmin gelişme ve ilerlemesini te'min maksadı ile müşterek tetebbularda veya serbest tedrisatta bulunan salâhiyetli kimseler topluluğu. (Huk. L.)
ALE-L-ADE: Adet olduğu üzere. * Bayağı, basbayağı.
ÂLEM-İ ŞAHADET: Şahâdet âlemi. Bu dünya. Cenâb-ı Hakkın âyetlerine ve emirlerine imân edenlerin, hakka, hakikate şahadette bulundukları ve Allah'a itaat ve ibadetle mükellef oldukları dünya âlemi.(Âlem-i şahadet, avâlim-i guyub üstünde tenteneli bir perdedir. M.)
ÂLİM-ÜL-GAYB VE-Ş-ŞEHÂDE: Görüleni ve görülmeyeni bilen. Allah.
ÂMÂDE: f. Hazırlanmış, hazır.
ÂMÂDE-GÎ: f. Hazırlık, âmâdelik.
AMUCAZADE: f. Amca oğlu.
ARRADE: (C: Arrâdât) Küçük bir çeşit mancınık ki, hareket eden tekerlek üzerine konurdu. * Dişi çekirge.
ASİL-ZADE: f. Sülâlesi ve ailesi görgülü, temiz ve asil olan.
ASİL-ZÂDEGÂN: (Asil-zâde. C.) Asilzâdeler, soylu kişiler.
ASR-I SAÂDET: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) peygamber olarak dünyada bulunduğu devir. (Bu sıdk ve kizb; küfür ve iman kadar birbirinden uzak. Asr-ı Saadet'te sıdk vâsıtasıyla Muhammed'in (A.S.M.) âlâ-yı illiyyine çıkması ve o sıdk anahtarıyla hakaik-ı imaniye ve hakaik-ı kâinat hazinesi açılması sırrıyla, içtimaiyat-ı beşeriye çarşısında sıdk, en revaçlı bir mal ve satın alınacak en kıymetli bir meta' hükmüne geçmiş. Ve kizb vasıtasıyla Müseylime-i Kezzâbın emsâli, esfel-i sâfiline sukut etmiş. Ve kizb o zamanda küfriyat ve hurafatın anahtarı olduğunu o inkılâb-ı azîm gösterdiğinden, kâinat çarşısında en fena, en pis bir mal olup; o malı satın almak değil; herkes nefret etmesi hükmüne geçen kizb ve yalana, elbette o inkılâb-ı azîmin saff-ı evveli olan ve fıtratlarında en revaçlı ve medâr-ı iftihar şeyleri almak ve en kıymetli ve revaçlı mallara müşteri olmak fıtratında bulunan Sahabeler; elbette şüphesiz bilerek ellerini yalana uzatmazlar. Kizb ile kendilerini mülevves etmezler. Müseylime-i Kezzâb'a kendilerini benzetemezler. Belki, bütün kuvvetleriyle ve meyl-i fıtriyeleriyle en revaçlı mal ve en kıymettar meta' ve hakikatların anahtarı Muhammed'in (A.S.M.) âlâ-yı illiyyîne çıkmasının basamağı olan sıdk ve doğruluğa müşteri olup, mümkün olduğu kadar sıdktan ayrılmamağa çalıştıklarından, ilm-i Hadisce ve ulema-i şeriat içinde bir kaide-i mukarrere olan "Sahabeler, daima doğru söylerler. Onlardaki rivâyet, tezkiyeye muhtaç değil. Peygamberden (A.S.M.) rivayet ettikleri Hadisler bütün sahihtir." diye ehl-i şeriat ve ehl-i hadisin ittifakına kat'î hüccet bu mezkûr hakikattır. H.)
ASTÂNE-İ SAÂDET: Saadet eşiği. Sultan sarayı, İstanbul.
AVRUPAZÂDE: f. Avrupa'dan doğan. Avrupa te'siri ile olan. Avrupalıyı taklid eden.
AZADE: f. Bağlardan kurtulmuş. Serbest. Kayıtsız. Hür. Sâlim. Müberrâ.
AZADE-DİL: f. Gönlü bir şeye bağlı olmayan.
AZADE-GÂN: f. (Azâde. C.) Azadeler. Bağımsız, serbest ve hür olanlar.
AZADE-GÎ: f. Hürlük, âzâdelik, serbestlik.
AZADE-HÂTIR: f. Başı dinç, gönlü hoş olan.
AZADE-HAYAT: f. Hayattan kurtulmuş. Ölmüş.
AZADE-SER: Başı boş. Hür.
AZM-İ ADESÎ: Tıb: Mercimek kemiği.
ÂDEM-KÜŞ: f. Adam öldüren, katil.
BÂB-I SAADET: Saadet kapısı. * Sultanın sarayı. * İstanbul şehri.
BÂDE: f. şarap, içki. Kadeh. (İçkinin her çeşiti haramdır, büyük günahtır. İnsan sağlığına zararları ilmî bir gerçektir. Aile, cemiyet hayatı ve ahlâk için de yıkıcıdır. İçkiden ve içenlerden uzak durmak gerekir.)
BÂDE-İ İKBAL: İkbal şarabı. Yüksek mevkide bulunmanın verdiği geçici neşe ve keyif.
BÂDEKEŞ: İçki içen.
BADEMCİK: Tıb: Boğazın iki tarafında, badem biçimindeki bezler.
BADEN: Semiz, iri gövdeli kimse.
BÂLÂDEST: f. Galip, eli üstün.
BÂLÂDESTÎ: f. El üstünlüğü, galibiyet. * Zulüm.
BELADET: Ahmaklık, sersemlik, kalınkafalılık. Budalalık.
BENDE-ZADE: f. Köle çocuğu. * Mc: Çocuğunu onun kölesi yerinde tutup mütevâzi muâmelede bulunan.
BENÎ ÂDEM: Âdem oğlu. İnsan. Âdem oğulları.
BERRADE: Suyu soğutmaya ait kap, buzdolabı, karlık. * Bardak asacak yer.
BEYZADE: Osmanlı Sultanlarının oğulları. * Bey oğlu. Babası reis veya âmir olan. * Soylu, asil, necib.
BİCADE: Alaca boncuk.
BİHASEB-İL ÂDE: Âdet kabilinden, âdet kabul ederek.
BİLADE: f. Müzevvir, fâsid, fesatçı, ispiyon eden.
BİRADER: (Berâder) f. Kardeş.
BİRADER-İ MANEVÎ: Din veya âhiret kardeşi.
BİRADER-İ RIDAÎ: Süt kardeşi.
BİRADERANE: f. Dostça, kardeşçe.
BİRADERÎ: f. Kardeşle ilgili. Kardeşlik.
BİRADERZADE: f. Kardeş oğlu. (Yeğen: Kızkardeşin oğludur.)
BÜRADE: Eğeden çıkan talaş ki, "bürâde-i zeheb, bürâde-i fizza ve bürâde-i hadid" denir.
CAADET: Etli, semiz ve kıllı kişi. * Su kenarında biter bir ot. * Bir kabile adı.
CAADET: Kıvırcıklık.
CANDADE: f. Bir şeye candan bağlanmış. Can vermiş, candan bağlanan.
CEHADET: Tezlik, acelecilik.
CELADET: Yiğitlik. Bahadırlık. Kuvvet ve şiddetlilik. Muhkemlik. Salâbet, metânet.
CEMAAT-İ HADEME-İ EHL-İ HİREF: Tar: Saray işlerini yapmakla vazifelendirilmiş sanatkârlar zümresi.
CERADE: (C.: Cerâd) Çekirge.
CİLVE-İ İRÂDE: İrâde ve kasdı gösteren tezahür ve tecelli. Cenab-ı Hakkın kendi bizzat isteği ve iradesiyle yaptığını gösteren oluş ve intizam, mükemmeliyet. (İnsanın nasıl ruhu bütün cesedine özel bir münasebeti var ki: Bütün âzâsını ve eczasını birbirine yardım ettirir. Yani: İrade-i İlâhiye cilvesi olan evâmir-i tekviniyeye ve o emirden vücud-u haricî giydirilmiş bir kanun-u emrî ve lâtife-i Rabbaniye olan ruh onların idaresinde onların manevî seslerini hissetmesinde ve hâcatlarını görmesinde birbirine mâni olmaz, ruhu şaşırtmaz. S.)
CİYADET: Tazelik, yenilik. * İyilik, güzellik.
CÜMÂDE: Arabi ayların beşinci ve altıncısının adı.
CÜRADE: Soyulmuş nesne.
CÜZ-İ İRADE: İradeden bir cüz. Allah tarafından insana verilen irade. (Bak: İrâde)
DÂDE: f. Verilmiş, vergi.
DÂDEN: f. Vermek.
DÂDENDER: f. Erkek üvey kardeş.
DÂDER: f. Karındaş, kardeş, birâder.
DÂDER-ENDER: f. Üvey kardeş.
DÂR-ÜS SAÂDE: Saâdet yeri, saray.
DEMADEM: f. Zaman zaman. An be an. Sık sık. Her vakit.
DERBAR-I SAADET-KARAR: İstanbul. (Osmanlılar devrinde İstanbul hilâfet merkezi olduğu için saadet kapısı diye tavsif edilirdi.)
DER-SAADET: f. Saadet kapısı. İstanbul'un eski ismi.
DİL-DADE: f. Gönül vermiş, âşık.
EBNÂ-İ ÂDEM: Adem oğulları. İnsanlar.
EBU KATADE HARİS BİN RİB'İY (R.A.): Ensardan ve Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süvarilerindendir. 170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uhud Gazvesinden itibaren bütün muharebelere iştirak etmiş bir kahraman olup 74 tarihinde 80 yaşında iken Medine'ye avdetinde vefat etmiştir. (R.A.)
ELVAN-I İBADET: İbadet renkleri. * Mc: İbadet çeşitleri.(Nasılki insan, şu âlem-i kebirin bir misal-i musaggarıdır ve Fâtiha-i Şerife, şu Kur'an-ı Azîmüşşan'ın bir timsal-i münevveridir. Namaz dahi bütün ibadatın envâını şâmil bir fihriste-i nuraniyedir ve bütün esnaf-ı mahlukatın elvan-ı ibadetlerine işaret eden bir harita-i kudsiyedir. S.)
EMR-İ ADEMÎ: Olması mümkün olan birşeyin sebeblerinden bir veya birkaçını yapmamakla o şeyin olmamasına sebep olmak.
ESABİ-ÜL KADEM: Ayak parmakları.
EBU KATADE HARİS BİN RİB'İY (R.A): Ensardan ve Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süvarilerindendir. 170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uhud Gazvesinden itibaren bütün muharebelere iştirak etmiş bir kahraman olup 74 tarihinde 80 yaşında iken Medine'ye avdetinde vefat etmiştir. (R.A.)
FERKADE: Sergerde kimse.
FEVKALÂDE: Âdetin fevkinde. Ayrıca, hususi surette. Bilinenlerin üstünde. Müstesna ve yüksek bir surette.
FİRİSTADE: (C.: Firistâdegân) f. Elçi, gönderilmiş. * Peygamber.
FÜRADE: Yalnızlık.
FÜRU-NİHADE: f. İndirilmiş, tenzil edilmiş.
FÜŞÜRDE-KADEM: f. Ayak direyen, inad eden, ısrar eden.
FÜTADE: (C.: Fütâdegân) f. Mübtelâ, tutkun. * Biçare, zavallı. * Düşkün, düşmüş.
ÇADER-İ KUHLÎ: Sema, gök. * Karanlık gece.
GADE: Bedeni yumuşak olan kadın.
GADEN: Yarın, yarınki gün.
GERDEN-DÂDE: (Bak: Gerdenbeste)
GIBB-EŞ ŞEHÂDE: Şâhitlikten sonra.
GÜRGZADE: f. Kurt yavrusu.
GÜŞADE: f. Ferah, şen, Açılmış, açık.
GÜŞADE-DEST: (C: Güşadedestân) f. Civanmert, cömert, eli açık.
GÜŞADE-DESTÂN: (Güşadedest. C.) f. Cömertler, civanmertler, eli açıklar.
GÜŞADE-DİL: f. Gönlü şen.
GÜŞADE-EBRU: f. Güler yüzlü. Mütebessim. şen.
GÜŞADE-HATIR: f. Gönlü rahat.
GÜŞADE-EBRU: f. Güler yüzlü. Mütebessim. Şen.
GÜŞADE-HATIR: f. Gönlü rahat.
HÂB-I ADEM: Ölüm uykusu.
HADADE: Hamâkat, ahmaklık.
HADEB: Kambur olma, kamburluk.
HADEB: Uzun boylu, akılsız kimse.
HADEBE: Kambur, yumru. * Vücuttaki kamburluk.
HADEBİYYET: Yumruluk, kamburluk.
HADED: Engel, mâni, set.
HADEKA: Gözün siyahlığı, gözbebeği.
HADEKA-İ AYN: Göz güllesi, göz hadakası.
HADEMAT: Hademeler. Hizmetçiler.
HADEME: Hizmetçiler, hâdimler. * (C.: Hıdâm) Halhal. * Devenin ayağını bağladıkları kayış.
HADENG: (Hadenk) f. Kayın ağacı. * Kayın ağacından yapılmış ok.
HADER: Uyuşma.
HADER-İ UMUMÎ: Bütün vücudu kaplayan uyuşukluk.
HADERNAK: Örümcek.
HADES: Yeni olmak. Eskiden olmayıp sonradan görülmek. * Taze. Yiğit. Genç. * Fık: Abdest almayı icabettiren hal. Bazı ibadetlerin yapılmasına mâni olan ve necaset-i hükmiye sayılan hal. * Pislik.
HADES-İ ASGAR: Fık: Taharet-i suğra ile, yani yalnız abdest ile giden taharetsizlik hali. Bevletmek, kan gelmek sebebi ile hasıl olan hades gibi.
HADES-İ EKBER: Fık: Taharet-i kübra ile, yani gusül abdesti ile giderilen taharetsizlik halidir.
HADES: (Hads) Sür'atle idrak etmek. Zan ve tahmin eylemek. Fikrini, re'yini bildirmek. Bir sözün mâna ve mefhumunda, bir hususun vaz' ve üslubunda başka tarz tasavvur eylemek. (Bak: Hads)
HADESAN: Şanssızlık, kısmetsizlik, talihsizlik. * Kaza.
HADESAT: (Hades. C.) Hadesler. Pislikler. (Bak: Hades)
HADEYAN: Yelmek.
HAHER-ZADE: f. Hemşirezade, kızkardeş çocuğu. Yeğen.
HARAM-ZADE: Gayr-ı meşru münasebetten doğmuş çocuk. Piç.
HÂRIK-I ÂDE: Âdeti yırtan, âdetin dışarısında, hârikulâde.
HÂRİKULÂDE: Fevkalâde, âdetin hâricinde bulunan şey, eser. Görülmedik derecede. Son derece kıymet ve ehemmiyeti hâiz olan şey.
HASADET: Hasedcilik, kıskançlık. Çekememezlik.
HASB-EL KADER: (Bak: HASBEL KADER)
HASBEL KADER: (Hasb-el kader) Kader cihetiyle.
HAVARIK-I ÂDE: Fevkalâde olaylar, hârika hâdiseler.
HELAL-ZADE: Helâl doğmuş, meşru ve nikâhlı ana-babadan dünyaya gelmiş çocuk. * İyi adam, fenalık yapmaktan çekinen. Sâlih, afif, nâmuskâr.
HEMŞİRE-ZÂDE: f. Kızkardeş çocuğu.
HEVADE: Yavaşlık. * Yumuşaklık. * Kavmin içinde salah ve muvâfakata sebep olması mümkün olan kimse.
HIRKA-İ SAADET: Cenab-ı Peygamber'in (A.S.M.) İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda gümüş sandık içinde muhafaza edilen hırkasıdır. Mısır'ın fethi üzerine Mekke Şerifi tarafından diğer emanat-ı mübareke ile beraber Yavuz Sultan Selim Han'a hediye edilmiştir. Hırka-i Şerif de denir. (O.T.D.S.)
HIRKA-İ SAADET DAİRESİ: İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda "mukaddes emanetlerin" bulunduğu yer. Burada yüzyıllardan beri, başta Peygamberimiz Hz.Muhammed'in (A.S.M.) hırkaları olmak üzere İslâmî nitelikte birçok mukaddes eşya saklanmaktadır. Bu eşya Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından, Mısır'ın fethinden (1517) sonra İstanbul'a getirilmiştir.
HİDADET: Demircilik.
HİLAF-I ÂDE: Âdet ve kaidenin aksine. Kaide ve nizama aykırı.
HİLAF-ÜL-ÂDE: Kaide ve usule karşı.
HİYADE: Evmek. * Tevbe etmek.
HOŞKADEM: f. Uğurlu ayağı olan, ayağı uğurlu.
HÜBUT-U ÂDEM: Hz. Âdem'in (A.S.) Cennet'ten dünyaya inmesi.
HÜCRE-İ SAÂDET: Saâdetli oda. Fahr-i Kâinat Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) odası.
İADE: Geri vermek. Eski haline getirme. * Mukabilini yapma. Karşılığını yapma. * Avdet ettirmek. * Edb: Bir mısraın veya beytin son kelimesini, kendisinden sonra gelen mısra veya beytin ilk kelimesi olarak kullanma sanatı. İade'li şiire "muâd" da denmektedir.Ey vücud-u kâmilin esrar-ı hikmet masdarıMasdarı zatın olan eşyâ sıfatın mazharıMazharı her hikmetin sensin ki kilk-i kudretinSafha-i eflâke nakşetmiş hutut-ı ahteriAhteri mes'ud olan oldur ki tâb-ı pâkinin Kabil-i feyz ola nutkundan safâ-yı cevheriCevheri ma'yub olan nâkıs benim kim muttasılSadedir hattın hayalinden zamirim defteriDefter-i a'malimin hattı hatadandır siyâhKan döker çeşmim hayâl ettikçe hevl-i mahşeriMahşeri eşkim verir seylâba ger ruz-i cezaOlmasa makbul-i dergâhın sirişkin gevheri Gevheridir ışık bahrinin Fuzulî ab-ı çeşmLiyk bir gevher ki Lütf-u Hak ânadır müşteri.Fuzulî gazelinde olduğu gibi.
İADE-İ ÂFİYET: Hastalıktan sonra âfiyetin iadesi. İyileşme.
İADE-İ İTİBAR: Ticarette iflâstan kurtulma. * Kaybedilen itibarı tekrar kazanma. Şerefini kurtarma.
İADE-İ MÜCRİMÎN: Suçluların kendi memleketlerine iade edilmesi.
İADE-İ ZİYARET: Ziyarete gelenin ziyaretine gitmek.
İADETEN: Geri vermek üzere.
İBADE: Helâk etmek.
İBADET: Allah'ın (C.C.) emirlerini yerine getirmek ve nehiylerinden kaçmak. Yapılmasında sevab olup, ihlâsla yapılan herhangi bir amel. Şeriatta bildirildiği gibi Allah'a kulluk etmek. Kâinatın ve dolayısıyla insanların hilkatindeki hikmet ve gaye. (Bak: Târik-üs-salât)(... İbadet'in ruhu ihlâstır. İhlâs ise yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse o ibadet bâtıldır. Faydalar, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar. İ.İ.)(İbadetin mânası şudur ki: Dergâh-ı İlâhîde abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemal-i rububiyyetin ve kudret-i Samedaniyyenin ve rahmet-i İlâhiyyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir. Yâni, rububiyetin saltanatı, nasılki ubudiyeti ve itaati ister; rububiyetin kudsiyeti, pâklığı dahi ister ki: Abd, kendi kusurunu görüp istiğfar ile ve Rabbini bütün nekaisten pâk ve müberra ve ehl-i dalâletin efkâr-ı bâtılasından münezzeh ve muallâ ve kâinatın bütün kusuratından mukaddes ve muarrâ olduğunu, tesbih ile Sübhanallah ile ilân etsin.Hem de rububiyetin kemal-i kudreti dahi ister ki: Abd, kendi za'fını ve mahlukatın aczini görmekle kudret-i Samedaniyyenin azamet-i âsârına karşı istihsan ve hayret içinde Allahu Ekber deyip huzu ile rükua gidip O'na iltica ve tevekkül etsin.Hem rububiyetin nihayetsiz hazine-i rahmeti de ister ki: Abd, kendi ihtiyacını ve bütün mahlukatın fakr ve ihtiyâcâtını sual ve dua lisaniyle izhar ve Rabbinin ihsan ve in'âmatını, şükür ve sena ile ve Elhamdülillâh ile ilân etsin. Demek, namazın ef'âl ve akvâli, bu mânaları tazammun ediyor ve bunlar için taraf-ı İlâhîden vaz'edilmişler. S.)
İBADETGÂH: f. Kanunlarla tanınmış bir dine, bir mezhebe ait ibadetlerin icrasına tahsis olunan yerler. Mabet, ibadethane.
İBADETHANE: f. İbadetgâh. Allah'a ibadet edilen yer.
İBADETKÂR: f. İbadet yapan. İbadete düşkün.
İCADE: İyi yapma, iyi işleme.
İDADE: Kol bağı.
İFADE: Anlatmak. Söylemek. * Fayda vermek, fayda tutmak.
İFADE-İ CEBRİYYE: Zoraki ifade. * Mat: Cebir işaretleri ile maksadını anlatma.
İFADE-İ MERAM: Dilek ve maksadını anlatmak.
İFADE-İ ŞİFAHİYYE: Ağızdan söyleyerek, şifahî olarak ifade ederek.
İFADE-İ TAHRİRİYE: Yazı ile anlatış.
İMAMZADE: İmam oğlu. Babası imam veya imam ünvanını hâiz olan adam.
İNADEN: İnad olsun diye. Tersine olarak.
İNKIYADEN: İnkıyad suretiyle. Teslim olarak. İtaat ederek, boyun eğerek.
İNSİNA-YI KADEM: Ayağın burkulması.
İRADE: İstek, arzu. Dilemek. Emir. Ferman. * Bir şeyi yapmak veya yapmamak için olan iktidar, güç.(İrade, ihtiyardan daha geniştir, umumidir. İhtiyar, taraflardan birini diğerine tafdil ile beraber tercihtir. İrade; yalnız tercihtir. Mütekellimler bazan iradeyi ihtiyar mânasında kullanmışlardır. İradenin zıddı kerâhet; ihtiyarın zıddı icâb ve ıztırardır. İrade, hakikatte dâima ma'duma taalluk eder. Çünkü, bir emrin husûl ve vücudu için o, tahsis ve takdir eder.) * Fık: Cenab-ı Hak irade sıfatı ile muttasıftır ve iradesi ezelîdir. Yaratacağı şeyleri bu irade sıfatı ile kendi hikmeti ile birer veche tahsis buyurur ve onun irade buyurduğu mutlak olur.(Âdetullah üzerine irade-i külliye-i İlâhiye, abdin irade-i cüz'iyesine bakar. Yani, bunun bir fiile taallukundan sonra o taalluk eder. Öyle ise cebir yoktur. İ.İ.) (Bak: Vicdan)
İRADE-İ ALİYE: Tar: Sadrazam tarafından verilen emir. Bu emir yazılı olduğu gibi, şifâhi de olurdu. Yazılı olana "iş'arat-ı âliye" de denilirdi.
İRADE-İ CÜZ'İYYE: Allah tarafından insanın kendi salâhiyetinde bıraktığı istek, arzu. İnsanın herhangi bir tarafa meyletme kuvveti ve isteği. Az ve zayıf irade.
İRADE-İ İLÂHİYE: Külli irade. Allah'ın emri ve isteği.
İRADE-İ KÜLLİYE: Külli irade. Allah'ın her şeye şâmil olan emri ve iradesi.
İRADE-İ SENİYYE: Padişahın, bir işin yapılması veya yapılmaması hakkında verdiği emir. İrade eskiden şifahî, yani ağızdan emir vermek, yahut kendi el yazısı ile yazmak suretiyle verilirdi. Sonradan iradeler mabeyn baş kâtibinin imzasını taşıyan yazılı kâğıtla bildirilmeğe başlamıştır. * Çok yüksek ve mühim yerden gelen emir.
İRADE-İ ŞÂHANE: Padişahın emri, fermanı, buyruğu.
İRADE-İ ZÂTİYE: Bir adamın kendi arzu ve isteği.
İRADET: İrade, istek, dileme. * Gönül isteği.
İSTADE: f. Ayakta durmuş.
İSTİADE: Bir şeyin iade edilip geri gönderilmesini isteme. * Yeniden canlanma. * Âdet edinme.
İSTİCADE: İhsan ve bahşiş isteme.
İSTİFADE: Faydalanmak. Faydalanmağa çalışmak. * Anlayıp öğrenmek. * Tahsil etmek.
İSTİKADE: Adam öldürmüş olan katilin kısasını isteme.
İSTİNADEN: İstinad ederek. Dayanarak, güvenerek.
İSTİRHA-Yİ ADELÂT: Adalelerin, kasların gevşemesi.
İSTİŞHADEN: Şâhid göstererek, şâhid getirerek.
İSTİTRADEN: Edb: Bir bahis anlatırken, söz gelimi, başka bir mes'eleyi de anlatıvermek suretiyle.
İSTİZADE: (Ziyade. den) Arttırılmasını arzulama, çoğaltılmasını isteme.
İŞADE: Çağırmak. Sesini yükseltmek. * Dünyevi matluba yetişmek. * Binayı yükseltmek.
İ'TİMADEN: İtimad ederek, dayanarak, güvenerek.
İYADET: (Bak: Iyâdet)
İZADE: Ailesini koruması için bir kimseye yardım etme.
IRZÂ-İ GAYR-İ MÂDERÎ: Çocuğu hayvan sütüyle besleme.
IRZÂ-İ MÂDERÎ: Çocuğu ana sütüyle besleme.
ISADET: Avlatmak.
IYADET: Hastayı ziyaret edip hatırını sormak, gidip görmek.
IYADETEN: Hastaya hatır sorarak.
KABUL-İ ADEM: Kalben ademi kabul etmektir. Hakkı inkâr etmek, hatalı bir hüküm ve itikattır. Hak mesleği kabul etmeyip indi ve şahsi görüşünü ileri sürerek başka bir yolda gitmektir, bir iltizamdır. İmânın zıddına şahsi görüşüne tâbi olmak, bâtılı kabul etmektir.
KADE: Gr: Yardımcı fiillerdendir. Cümlede ifade edilen hükmün yaklaştığını bildirmek için söylenir. Mübtedâ ile haberin başına gelerek, birincisini isim adı ile merfu' kılar, haberini de mansub eder. Bu gibi fiillerin haberi muzâri olur.
KADEM: Ayak. Adım. Metrenin üçte biri kadar olan uzunluk. Oniki parmak uzunluğu, yarım arşın. * Uğur.
KADEM-BUS: f. Ayak öpen.
KADEME: Derece, sıra. * Merdiven basamağı.
KADEME-İ ULÂDA: İlk basamakta. Başlangıçta.
KADEME KADEME: Basamak basamak, derece derece.
KADEMÎ: Ayakla alâkalı. Ayağa mensub.
KADEMİYYE: Ayak bastı parası. * Eskiden hükûmete ait bir davetiye veya emri tebliğ etmek için gönderilen memura, masrafları karşılığı olarak verilen ücret.
KADEMKEŞ: f. Ayağını çeken. Yanaşmayan, gitmeyen.
KADEMNİH: f. Ayak basıcı.
KADEMNİHADE: f. Gelmiş, ayak basmış olan.
KADEMRAN: f. Adım atan, ilerliyen.
KADEMRENCE: f. Lütfen kabul, tenezzül.
KADER: Cenâb-ı Hakk'ın kâinatta olmuş ve olacak her şeyin evsafını ve havassını ve sâir geleceğini ve geçmişini ezelden bilip, levh-i mahfuzunda takdiri ve yazması. Takdir-i İlâhî. * Ezelî kısmet. * Tali'. Baht. Şans.(Kader ve cüz-i ihtiyarî, İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, halî ve vicdanî bir imanın cüz'lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yâni, mü'min her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenab-ı Hakk'a vere vere, tâ nihayette teklif ve mes'uliyetten kurtulmamak için "cüz-i ihtiyarî" önüne çıkıyor. Ona: "Mes'ul ve mükellefsin" der. Sonra ondan sudur eden iyilikler ve kemâlât ile mağrur olmamak için "kader" karşısına geliyor. Der: "Haddini bil, yapan sen değilsin." S.)(... Eğer kader ve cüz-i ihtiyarîden bahseden adam, ehl-i huzur ve kemal-i iman sahibi ise; kâinatı ve nefsini Cenab-ı Hakk'a verir, Onun tasarrufunda bilir. O vakit hakkı var, kaderden ve cüz-i ihtiyarîden bahsetsin. Çünkü, madem nefsini ve her şeyi Cenab-ı Hak'tan bilir, o vakit cüz-i ihtiyarîye istinad ederek mes'uliyeti deruhde eder, seyyiata merciiyyeti kabul edip, Rabbini takdis eder, daire-i ubudiyyette kalıp teklif-i İlâhiyyeyi zimmetine alır. S.)(İrade-i cüz'iye-i insaniye ve cüz'-i ihtiyariyesi; çendan zaiftir, bir emr-i itibarîdir, fakat, Cenab-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zaif, cüz'î iradeyi, irade-i külliyesinin taallukuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yâni, mânen der: "Ey abdim; ihtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise mes'uliyet sana aittir!" Teşbihte hatâ olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan. O'nu muhayyer bırakıp "Nereyi istersen seni oraya götüreceğim" desen. O Çocuk, yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette "Sen istedin" diyerek itab edip üstünde bir tokat vuracaksın. İşte Cenab-ı Hak, Ahkem-ül-Hâkimîn, nihayet zaafta olan abdin iradesini, bir şart-ı âdi yapıp irade-i külliyesi ona nazar eder. S.)
KADER-İ İLÂHÎ: Allah'ın takdiri.
KADERÎ: Kader ile alâkalı. Kader, tali' nev'inden olan.
KADERİYE: "Kul, kendi yaptıklarının halıkıdır" deyip ifrat ederek Hak mezhebinden ayrılan bir dalâlet fırkası. (Bak: mu'tezile)
KARARDÂDE: f. Durgun hâle gelmiş. * İstikrar bulmuş. Kararlaşmış. Karar verilmiş.
KATADE: (C.: Kutad) Dikenli ot. Mugaylan dikeni.
KEBADE: f. Tâlim yayı.
KEBADE-KEŞ: f. Ok atma tâlimi yapan veya ok atmaya hevesli olan. Tâlim yayını çeken.
KEBADE-KEŞÎ: f. Ok atmaya hevesli olma, tâlim yayını çekme.
KE-L-ADEM: Yok. Yokmuş gibi.
KELİME-İ ŞEHÂDET: şehâdet ifâdesini hülâsa eden (Eşhedü en Lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluh) cümlesi.
KEPADE-KEŞ: f. Okçuluğa yeni başlıyan.
KILADE: Gerdanlık. Boyna takılan kıymetli şey. * Akarsu.
KITADE: Geven, dikenli ot.
KIYAD (KIYÂDE): Çekmek.
KIYADET: Kumandanlık, seraskerlik. Kumanda.
KİMYA-YI SAADET: Rezaletlerden sakınıp nefsi tehzib ve tezkiye ve faziletleri kazanmak sureti ile nefsi tahliye etmek, süslemek, tezyin etmek. * İmâm-ı Gazalinin bir eserinin ismi.
KÜDADE: Çömlek dibinde kalan yemek.
KÜŞADE: (Küşude) Açık. Açılmış. Ferahlı.
KÜŞADETMEK: Açmak. Açış merâsimi.
KELİME-İ ŞEHÂDET: Şehâdet ifâdesini hülâsa eden (Eşhedü en Lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluh) cümlesi.
LADE: f. Ahmak, akılsız, ebleh.
LADEN: f. Çamdan çıkarılan zift gibi siyah ve kokulu zamk.
LEVH-İ KAZÂ VE KADER: Kader ve kazanın levhası, yani: Olmuş ve olacak her bir şeyin ilm-i İlâhîdeki vücudları; yani, ilmen mevcudiyyetleri.(Alem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mevcudatın dahi mânen hayatdar bir vücud-u mânevileri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır ki, levh-i kaza ve kader vasıtası ile o mânevi hayatın eseri, mukadderât nâmı ile görünür, tezahür eder. L.)
LİSAN-I MÂDER-ZÂD: Ana dili.
LÜBADE: Yağmur için giydikleri kepenk.
MAAZİYADETİN: Fazlasıyla, ziyadesiyle, çok miktarda, bol bol.
MADE: f. Dişi. Erkeğin zıddı.
MÂDER: f. Ana. Çocuğu doğuran. Ümm.
MÂDERANE: f. Annece. Anaya yakışır surette.
MÂDERENDER: f. Üvey ana.
MÂDERÎ: f. Analık. Annelik.
MÂDERZÂD: f. Anadan doğma. Anadan doğduğu gibi.
MAKADE: Davar yedmek.
MAK'ADE: Kurbağa.
MAKBUL-ÜŞ ŞAHÂDE: Şahâdeti kabul edilen. Şahidliği kabul edilmiş olan.
MAKRUN-U MÜSÂADE: İzin almış, izne kavuşmuş.
MEBRADE: Soğukluk. * Soğukluk verecek zaman ve mekan.
MERADET: Kuvvetlilik, kavilik. Salâbet.
MERDUD-ÜŞ ŞEHÂDET: Şahitlikleri kabul edilmiyenler. * Fâsık, yani devamlı günah işleyenler, yalan söyleyenler, müslümanları aldatan kimseler merdud-üş şehâdettir.
MES'ADET: Bahtiyarlık. Saadete sebeb olacak haslet. İyilik.
MEZADE: (C.: Mezaid) Tuluk, dağarcık.
MEZİYYET-İ İFÂDE: İfâde meziyeti.
MISRÂ-İ ÂZÂDE: Edb: Başlıbaşına mânası bulunan mısra.
MÎHKADEM: f. Ayağı kırık.
MİRADE: Mancınık taşı.
MİRADES: (C: Merâdis) Kuyu içinde su var mıdır diye bilmek için bıraktıkları taş. * El değirmeni.
MİTADE: Matkap başı.
MUADELAT: (Muâdele. C.) (Adl. den) Beraberlikler, musâvilikler.
MUADELE: Müsâvilik, eşitlik. İki şey arasında mikdarca, vasıfca beraberlik. * Karşılıklı anlayış. * Adâlet. * Mc: Anlaşılmaz iş. Muammâ.
MUADELET: Müsâvilik, denklik. Karşılıklı uygunluk. Eşitlik.
MUAKADE: (Akd. den) Mukavele yapma. Akid yapma. Anlaşma.
MUAZADE: Yardım etme.
MUGADERE: (Mugaderet) Bırakmak, salıvermek.
MUHADEA: Aldatmak, hilecilik, oyun etmek.
MUHADEME: Hizmet etmek.
MUHADENET: Yakın ahbablık, samimiyet. Dostluk.
MUHADENET: Barışma. * Veda etme.
MUHADERE: Sür'at etmek.
MUHADESE: (Hadis. den) Konuşma. Birbirine hikâye söyleme.
MUHADEŞE: Tırmalama. Sıkıntı ve zahmet verme.
MURASADE: (Rasad. dan) Rasad etme, gözetleme. * Dikkatle bakma.
MU'SADE: (İ'sad. dan) Sımsıkı kapatılmış, kilitlenmiş olan.
MUSADE: Avlanan canavar.
MUSADEFE: Bulmak. * Yetişmek.
MUSADEKA: Dostluk.
MUSADEMAT: Çarpışmalar. Vuruşmalar. Müsademeler.
MUSADEME: İki şeyin birbiriyle çarpışması. Çarpışmak. Vuruşmak.
MUSADERE: Zulüm ve cebir etmek. (Bak: Müsadere)
MUŞT-ÜL KADEM: Ayak tarağı.
MU'TADEN: Mu'tâd olduğu gibi. Alışıldığı üzere.
MUVAADE: Sözleşme, va'dleşme.
MÜBAADE(T): (Bu'd. dan) Birbirini sevmeyip uzak ve soğuk durma. Nefret etme. * İki kişi birbirinden uzaklaşma.
MÜBADELE: Değişme. Bir şeyin başka bir şeyle değiştirilmesi. Trampa.
MÜBADERE: Bir işe hemen girişme, başlama.
MÜCADEA: Husumet etmek, düşman olmak.
MÜCADELAT: (Mücadele. C.) (Cedel. den) Savaşmalar, mücâdeleler.
MÜCADELE: (Cedel. den) İki kişinin bir şey üzerine çekişmesi. Uğraşma. Savaşma.
MÜCADELE-İ MİLLİYE: Milli mücadele. * Kurtuluş Savaşı. İstiklal Harbi. (1919 - 1922)
MÜHADENE: (Hıdn. dan) Barışma, sulh yapma.
MÜKÂDEBE: Meşakkat çekme, bir işten zorluk görme.
MÜKÂDERE: Men'etmek, engel olmak. Reddetmek, kabul etmemek.
MÜMADEHA: Övünmede yarışma.
MÜMAHADE: Övünme.
MÜNADEA: Süngü ile birbirine hücum etmek. * Kucaklaşmak.
MÜNADEBE: İyilikleri sayılıp ağlanılan ölü. * Ölmüş bir kimsenin ahlâkını ve evsafını anıp ağlaşmak.
MÜNADEMET: (Nedm. den) Nedimlik etme. Bir arada bulunup konuşma.
MÜNADESE: Taan edişmek, çekiştirmek.
MÜNAKADE: Bir şeyin iyisini kötüsünden seçip ayırmak.
MÜRADEFE: Müradiflik. İki veya daha fazla kelimenin aynı mânada olması. * Arkadaşlık, beraber yolculuk.
MÜRADEFE: Binekleşmek. * Ardlaşmak.
MÜRADESE: Taş atmak.
MÜRAKADE: Uyumak.
MÜSAADE: İzin, elverişli bulunma. * Yardım.
MÜ'SADE: (İsad. dan ism-i mef'uldür) "Asadet-ül bab" denir ki; kapıyı kapadım, sımsıkı kilitledim demektir. Üzerlerine ateşin yakılıp fırın gibi kapısının kapanması ateşin şiddetini icab edeceğinden, Cehennemde azabların şiddet ve ebediyetinden kinayedir. (E.T.)
MÜSADEFE(T): (Suduf. dan) Rast gelme. Tesâdüf etme.
MÜSADEMAT: (Müsademe. C.) Vuruşmalar, birbirine çarpmalar. Müsademeler.
MÜSADEME: (C.: Müsademat) Vuruşma, birbirine çarpma. * Silâhlı çarpışma.
MÜSADEME-İ EFKÂR: Fikirlerin çarpışması, muhtelif fikirlerin birbirine karşı söylenişi.
MÜSADERE: (Sudur. dan) Yasak edilen bir şeyin kanuna göre elden alınması. Zulüm ve cebir.
MÜVAADE: Vâdeleşmek, sözleşmek.
MÜVADEME: Mülâzemet, uygunluk, muvâfakat.
MERDUD-ÜŞ ŞEHÂDET: Şahitlikleri kabul edilmiyenler. * Fâsık, yani devamlı günah işleyenler, yalan söyleyenler, müslümanları aldatan kimseler merdud-üş şehâdettir.
MESELÂ: ŞAH-ZADE (ŞEHZADE): Padişah evlâdı.
NA-GÜŞADE: f. Kapalı, açılmamış.
NAKŞ-I KADEM: Ayak izi.
NECADET: Kahramanlık, efelik, yiğitlik.
NEVADE: Torun.
NEVGÜŞADE: f. Yeni açılmış.
NİHADE: f. Konmuş, konulmuş.
PADE: f. Eşek ve sığır sürüsü. * Çoban sopası. * Yayla.
PADERGİL: (Pâ-der-gil) f. Ayağı çamurda. * Mc: Davranamaz. * Sıkıntıda.
PADERHAVA: (Pâ-der-hava) f. Ayağı havada. * Mc: Temelsiz, çürük.
PADERİKAL: (Pâ-der-ikal) f. Ayağı köstekli, ayağı bağlı, hareketsiz.
PADERPA: (Pâ-der-pâ) : f. Ayak ayağa. Yanyana.
PALADE: f. Kötü söyleyen, ayıp arayan.
PA-NİHADE: f. Ayak koymuş, ayak basmış. Gelmiş, ulaşmış, vâsıl olmuş. * Doğmuş, tevellüd etmiş.
PA-SİTADE: f. Ayakta duran. Kaim.
PAŞAZÂDE: Paşa oğlu.
PELADE: f. Fesatçı. Müfsid.
PESADET: f. Veresiye alışveriş.
PİŞADEST: f. Peşin para ile alış veriş. * İşçiye, çalıştıktan sonra verilen para.
PİYADE: Narin yapılı bir çeşit kayık adıdır. Eskiden ekseriyetle İstanbul ve civarında kullanılan bu kayıklar, pek makbul gezinti vasıtası idi. * Ask: Orduda tüfekle teçhiz edilmiş olan ve muharip sınıfların asli unsuru bulunan efrada da bu ad verilir. Yaya askeri. * Yaya.
RABİA-İ ADEVİYE: (Hi: 95 - 185) Basra'lı bir hatun. Bütün hayatını dine hizmet için vakfetmiş, zengin kimseler evlenmek teklifinde bulundukları halde; "Allah'ı anmaktan, dine hizmetten beni alıkor" fikri ile reddetmiş, fakirliği ve istiğnayı kabul edip dine hizmetten vaz geçmemiştir. Talebe okutmuş meşhur bir veliyedir. (R. Aleyha)
RADE: Faide, menfaat.
REMADET: İnsan veya hayvan kırımı.
RIZA-DÂDE: f. Razı olmuş, kabul etmiş.
RİFADE: Yara üstüne sarılan bez. * Ziyâfet.
RUSG-ÜL KADEM: Ayak bileği.
SAADE: Yokuş başı.
SAÂDET: Mes'ud oluş. Talihi iyi olmak. Mutluluk. Said olmak. Allah'ın rızasına ermiş olmak. Her istediğine kavuşmuş olmak.
SAÂDET-İ DÂREYN: İki cihan saadeti, dünya ve âhiret saadeti.
SAÂDET-İ EBEDİYE: Büyük ve ebedî saâdet. Âhiret saâdeti.(Saâdet-i ebediye iki kısımdır. Birinci ve en birinci kısmı: Allah'ın rızasına, lütfuna, tecellisine, kurbiyetine mazhar olmaktır. İkinci kısmı ise; saâdet-i cismaniyedir. Bunun esasları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre saâdet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saâdeti ikmal ve itmam eden hulud ve devâmdır. Çünkü saâdet devam etmezse, zıddına inkılab eder.Cennet'te lezzetin devamı mes'elesi ise: Evet, lezzetin hakiki lezzet olması zeval görmeyip devam etmesindendir. Zira elemin zevali lezzet olduğu gibi, lezzetin zevali de elemdir; hatta zevalinin tasavvuru bile elemdir. Evet bütün mecazî âşıkların eninleri, bağırıp çağırmaları, bu kısım elemdendir. Ve bütün divanlarıyla yaptıkları ağlamalar, vaveylâlar hep mahbubların firak ve zevallerinin tasavvurundan neş'et eden elemdendir. Evet pek çok muvakkat lezzetler var ki, zevâlleri daimi elemleri intac ettiği gibi, çok elemlerin zevali de leziz lezzetlere bâis olur. Lezzet ve nimet ise, devam etmek şartiyle lezzet ve nimet sayılabilir. İ.İ.)(...Saâdet-i ebediyyeye muktazi vardır. Ve o saâdeti verecek Fâil-i Zülcelâl de muktedirdir. Hem harab-ı âlem, mevt-i dünya mümkündür. Hem vâki' olacaktır. Yeniden ihya-yı âlem ve haşir mümkündür hem vâki' olacaktır. S.)(Dikkat edilse şu kâinatın umumunda bir nizam-ı ekmel, bir intizam-ı kasdî vardır. Her cihette reşahat-ı ihtiyar ve lemaat-ı kasd görünür. Hattâ her şeyde bir nur-u kasd, her şe'nde bir ziya-yı irade, her harekette bir lem'a-yı ihtiyar, her terkibde bir şule-i hikmet, semeratının şehadetiyle nazar-ı dikkate çarpıyor. İşte eğer saâdet-i ebediyye olmazsa, şu esaslı nizam, bir suret-i zaife-i vâhiyeden ibaret kalır. Yalancı, esassız bir nizam olur. Nizam ve intizamın ruhu olan mâneviyat ve revabıt ve niseb, heba olup gider. Demek nizamı nizam eden, saâdet-i ebediyedir. Öyle ise, nizam-ı âlem saâdet-i ebediyeye işaret ediyor... S.)
SAÂDET-İ UZMA: Büyük saâdet. Âhiret saâdeti, saâdet-i ebediye.
SAÂDET-ÂVER: Saâdet verici.
SAÂDET-BAHŞ: f. Saâdet veren, sevindiren, ferahlandıran.
SAÂDET-HAH: Saâdet isteyen. Saâdet dileyen.
SAÂDET-HANE: f. Büyük bir kimsenin evi.
SAÂDET-MEÂB: f. Saâdet sâhibi. Saâdet bulan.
SAÂDET-MEND: f. Bahtiyar, mutlu. Saâdet bulmuş olan.
SAÂDET-MENDÎ: f. Mutluluk, bahtiyarlık.
SAÂDET-RESAN: f. Saâdete ulaştıran. Saâdet bulan.
SAÂDET-SARAY: Saâdetli saray.
SAÂDET-SARAY-I EBEDİYYE: Ebediyyetin saâdetli sarayı. (Cennet kastediliyor)
SAÂDET-SARAY-I İSTİKBAL: İstikbalin saâdetli sarayı.
SAÂDET-SARAY-I MEDENİYET: Hakikî ve İslâmî bir medeniyet vasıtasıyla olan bir hayat saâdeti.
SABİT-KADEM: Mizacı oynak olmayıp işine ve sözünde kararlı olan, yerinde direnen. Sözünde duran.
SADE: (Sayd. dan) Mâzi fiilidir. "Avlandı" mânâsındadır. ( dan) "Bağır, ilân et" mânâsına emirdir. Meydan okumak, âciz bırakmak mealinde ve i'caz yoluna işaret eder "sâd" diye okunur. * Sadakat, sıdk gibi mânâlara da gelir.
SADE: f. Basit, karışık olmayan, katıksız. * Saf, gösterişsiz, lüzumsuz bulunmayan. * Tek katlı. * Ancak, yalnız. * Süssüz. * Derin düşünemiyen, saf adam.
SADE: (Seyyid. C.) Seyyidler.
SADE': Demir pası.
SADED: Asıl mevzu, maksad, asıl konuşulan şey, fikir. * Niyet, kasıd. Teşebbüs. * Yakınlık, civar.
SADED HARİCİ: Konuşulan mevzudan dışarı çıkmak. Hududdan dışarı çıkmak.
SADEDİL: f. Kalb sâfi, derin mes'elelere aklı ermeyen insan. Temiz kalbli olup, kolayca aldatılabilen kimse.
SADEDİLÂNE: f. Saflıkla, bönlükle.
SADEDİLÎ: f. Bönlük, saflık.
SADEF: Deniz böceklerinin kıymetli kabuğu ve onlardan yapılan şeyler. * Sert, parlak ve şeffafa yakın madde. İnci kabuğu.
SADEFÇE: f. Küçük sadef.
SADEF (SUDUF): Yüksek büyük dağ. * Her yüksek nesne. * Devenin her dört ayağı. * Bir yöne ğilmek.
SADEFE: (C.: Suduf-Esdâf) İnci kabuğu. * Kulak içi.
SADEGÎ: f. Sâdelik, süssüzlük, düzlük.
SADEGÎ-İ İFADE: İfade sadeliği.
SADEGÎ-İ LİBAS: Giyim sadeliği.
SADELEVH: Saf, bön.
SADEMAT: (Sadme. C.) Vuruşlar, patlamalar. * Ansızın başa gelen belâlar.
SADERU: (C.: Sâderuyân) f. Yüzünde tüy bitmemiş genç delikanlı.
SECCADE: Genellikle üzerinde secdeye varmakta yâni namaz kılmakta kullanılan küçük halı, kilim cinsinden sergi.
SER-DADE: f. Baş vermiş, baş göstermiş olan.
SIFÂT-I ADEDİYE: Sayı sıfatları.
SİYADET: Seyyidlik. (Bak: Seyyid)
SÜNBADE: f. Zımpara.
SAÂDET-BAHŞ: f. Saâdet veren, sevindiren, ferahlandıran.
ŞAHADET: (Şehâdet) Şâhidlik. * Bir şeyin doğruluğuna inanmak. * Delâlet. Alâmet, işaret, iz. * Allah (C.C.) rızâsı yolunda hayatını fedâ etmek. Din için muharebeden şehitlik. (Bak: Şehid)
ŞAHADET GETİRMEK: Kelime-i Şehadet olan $ kelâmına inanıp söylemek. Bir Allah'tan başka ilâh olmadığına; Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm'ın, Allah'ın Resulü olduğuna inanarak söylemek.
ŞAHADETNAME: f. Bir işin yapılmasına müsaade veren resmî izin kâğıdı. Vesika. Diploma.
ŞAHZADE: f. Şâh oğlu. Hükümdar veya pâdişah oğlu. Prens.
ŞEHADET: (Bak: şahadet)
ŞEHADETNÂME: (Bak: şahadetname)
ŞEHD-İ ŞEHADET: İmanın, şehadetin verdiği saadet, tatlılık ve huzur. Şehadet balı.
ŞEHZADE: (Bak: şahzade)
ŞİR-İ MÂDER: Ana sütü.
ŞEHADET: (Bak: Şahadet)
ŞEHADETNÂME: (Bak: Şahadetname)
ŞEHZADE: (Bak: Şahzade)
ŞİR-İ MÂDER: Ana sütü.
TABDADE: f. Parlatılmış, yandırılmış.
ÜFTADE: f. Düşmüş. Fakir, biçare. * Âşık, tutkun.
ÜFTADEGÂN: (Üftade. C.) f. Düşkünler. Tutkunlar. Âşıklar.
ÜFTADEGÎ: f. Düşkünlük, biçarelik.
VADADE: f. Reddolunmuş, geri çevrilmiş. Merdud.
VEGADET: Akılsızlık. * Adilik, bayağılık, aşağılık, alçaklık.
VELADET: (Bak: Viladet)
VİFADET: Elçilik.
VİLADET: Doğmak, doğuş, dünyaya gelmek, doğurmak. (Veladet galattır)
VİSÂDENİŞİN: f. Yastığa yaslanıp oturan.
YADE: f. Hâtıra.
ZADE: (Ziyâdet. den fiil) Çoğaldı, ziyade oldu veya çok olsun, çoğalsın (meâlinde).
ZADE: f. Evlâd, oğul. * İyi insan. * Nikâh neticesi olmuş çocuk. * Kelime sonuna getirilerek birleşik kelimeler de yapılır. Meselâ: Şah-zade (Şehzade) $ : Padişah evlâdı.
ZADE-İ TAB': (Zâde-i tabiat - Zâde-i hâtır) Bir kimsenin kabiliyetinden, tabiatından meydana gelen eseri.
ZADEGÂN: f. Asâlet. * Temiz ve meşhur soydan olan. Tanınmış ve temiz âileden olan. Aristokrat. * Meşhur ve belli âileler cemaatı.
ZADEGÎ: f. Asillik, soy temizliği, zadelik.
ZADELLAH: Allah ziyade eylesin, artırsın (meâlinde dua).
ZADEN: f. Doğmak, doğurmak.
ZEHADET: Dünyadan, yâni nefsanî, fani ve fena şeylerden çekinmek. Zâhidlik. Sıkı sıkıya dine bağlılık.
ZEVADE: Ziyadelik, çokluk.
ZİYADE: Artan, fazla kalan. Çok bol. Fazladan. * Artma, çoğalma.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ADED : Sayı. Tane. Rakam. Miktar.
AD : İsim, nam, şöhret, şan, itibar, haysiyet.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...