Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ÂL: Yüksek. Âlî. Yüce. Bülend.
ÂL: Sülâle, soy, hânedan. Akrabâ ve taallukat.
Yaz sıcaklarında su gibi görünen serap.
Hile, tuzak.
ÂL-İ ABÂ: Hz. Peygamberin (A.S.M.) kendisi ile beraber, kızı Hz. Fâtıma Validemiz, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den (R.A.) müteşekkil hey'et. "Hamse-i âl-i abâ" da denir. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) giydiği abâsını mezkur sahabe-i güzin hazeratının üzerine örterek hususi dua ettiğinden bu isimle anılmaları meşhurdur.(Bediüzzaman Hazretlerinin "Lem'alar" adlı eserinin Ondördüncü Lem'asında bu meseleye dair izahat vardır.)
ÂL-İ ABBAS: Emevilerden sonra 749 senesinden 1258 senesine kadar süren Abbasi hükümdar ailesi.
ÂL-İ BEYT: Hz. Peygamberin (A.S.M.) sülâle-i tahiresinden yetişenler ve sünnet-i seniyyesinin menbaı ve muhafızı ve bihakkın sünnete ittibâ ve onu idâme ettirenler. Al-i Resul, Al-i Nebi, Al-i Muhammed ve Ehl-i Beyt gibi tâbirlerle de söylenir. (Eğer denilse: "Neden hilâfet-i İslâmiye, Al-i Beyt-i Nebevide takarrur etmedi? Halbuki en ziyade lâyık ve müstehak onlardı.Elcevap: Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Al-i Beyt ise, hakaik-ı İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur'aniyeyi muhafazaya memur idiler. Hilâfet ve saltanata geçen, ya Nebi gibi mâsum olmalı veyahut hulefâ-i râşidin ve Ömer İbn-i Abdülaziz-i Emevî ve Mehdi-i Abbasî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki aldanmasın. Halbuki Mısır'da Âl-i Beyt nâmına teşekkül eden Devlet-i Fatımiye Hilâfeti ve Afrika'da Muvahhidin Hükümeti ve İran'da Safevîler Devleti gösteriyor ki, saltanat-ı dünyeviye, Âl-i Beyte yaramaz; vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur. Halbuki saltanatı terkettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur'ana hizmet etmişler. M.)( $âyetinin bir kavle göre mânası: "Resul-ü Ekrem (A.S.M.) vazife-i Risaletin icrasına mukabil ücret istemez, yalnız Âl-i Beytine meveddeti istiyor." Eğer denilse: Bu mânaya göre karabet-i nesliye cihetinden gelen bir faide gözetilmiş görünüyor. Halbuki, ( $ ) sırrına binâen karabet-i nesliye değil, belki kurbiyet-i İlâhiye noktasında vazife-i Risalet cereyan ediyor? Elcevap: Resul-ü Ekrem (A.S.M.), gayb-âşinâ nazarıyla görmüş ki: Âl-i Beyti, âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nuraniye hükmüne geçecek, âlem-i İslâmın bütün tabakatında kemalât-ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zatlar, ekseriyet-i mutlaka ile Âl-i Beytten çıkacak. Teşehhüddeki ümmetin "Âl" hakkındaki duası ki: $dir. Makbul olacağını keşfetmiş, yani nasıl ki millet-i İbrahimiyede ekseriyet-i mutlaka ile nurani rehberler Hz. İbrahimin (A.S.) âlinden, neslinden olan enbiya olduğu gibi; ümmet-i Muhammediyede de (A.S.M.) vezaif-i azime-i İslâmiyette ve ekser turuk ve mesâlikinde enbiya-i benî İsrâil gibi, Aktab-ı Âl-i Beyt-i Muhammediyeyi (A.S.M.) görmüş. Onun için ( $ ) demesiyle emrolunarak, Âl-i Beyte karşı ümmetin meveddetini istemiş. Bu hakikatı te'yid eden diğer rivayetlerde ferman etmiş: "Size iki şey bırakıyorum, onlara temessük etseniz, necat bulursunuz. Biri: Kitabullah, biri: Âl-i Beytim." Çünkü: Sünnet-i Seniyyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan, Âl-i Beyttir. L.)
ÂL-İ İBRAHİM: Hz. İbrahim Peygamberin (A.S.) neslinden gelen ve onun mânevi yolunda yürüyenler. Bütün müslümanlar, Mü'minler.
ÂL-İ İMRÂN: İmran soyundan gelenler. (İmran ikidir. Birisi: Hz. Musa ve Harun'un (A.S.) babaları olan İmran ibn-i Yashür ibn-i Lâvi ibn-i Yakub ibn-i İshak ibn-i İbrahim'dir (A.S.) İkincisi: Hz. Meryemin babası olan İmran ibn-i Metan ki, bu da Süleyman ibn-i Dâvud ibn-i İşa neslinden, bunlar da Yahuda ibn-i Yakub neslindendirler. İki İmran arasında 1800 sene geçtiği söylenir.)
ÂL-İ İMRAN SURESİ: Kur'an-ı Kerimin üçüncü suresinin ismi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. Bu sureye Eman, Kenz, Ma'niyye, Mücadele, İstiğfar Suresi ve Tayyibe de denilir.
ALA: Bahşişler. Lütuflar. Nimetler. İhsanlar.
ALA: Yükseklik. Büyüklük. şeref. şan.
ALA: İtl. İtalyancadan gelen tabirlerin başında bulunup (usulünce, tarzında) manasını ifade eder. Meselâ: Alaturka $: Türk tarzında gibi.
ALA: f. Kirleten, kirli yapan.
ALÂ: Gr:Arabçada harf-i cerdir. Buna isim diyen de olmuştur. Müteaddit mâna ile kelimenin başına getirilir; manevî istilâ ve tefevvuk bildirmek için ekseriyâ mecrurunu istilaya delâlet eder. Bazan mecrurunun mukabiline müstâli olur. (maa) gibi müsahabet için gelir. (lâm) gibi tâlil için olur. Mücaveze için olur. Harf-i cer olan (min) mânâsına ve zarfiyyet için ve harf-i cer olan (bâ) mânâsına isim olur. "yukarıda" manasına gelir.
Üstünde, üzere.
ALABALIK: t. Akıntısı sert olan soğuk ve tatlı sularda bulunan bir cins leziz balık.
ALABANDA: İtl. Gemilerde dümeni tam sancağa veya iskeleye kırma, yahut geminin bir tarafındaki toplara ateş etme kumandası.
Mc:Şiddetle kınama ve azarlama.
ALACA BAYRAK: Tar:Ondördüncü Yeniçeri Bölüğüne verilen ad.
ALA-EYYİ-HAL: Herhâlde, mutlaka, elbette, her nasıl olsa.
ALAF: (Elf. C.) Binler.
ALÂ-FETRETİN: Daim olmayarak, fasıla ile.
ALAFRANGA: İtl. Frenk tarzında olan, Fransız usulü.
ALÂ HİDE: Tek başına, münferiden, ayrıca.
ALAİK: (Alayık) Münâsebetler. Alâkalar. Mânialar.
ALÂİK-İ DÜNYEVİYE: Dünyevî alâkalar. İnsanı Cenab-ı Hakkın rızasından alıkoyan lüzumsuz işler.
ALAİM: İzler. İşaretler, deliller. (Bak: Alamet)
ALÂİM-İ SEMÂ: (Alâim-üs semâ) Al yeşil kuşak. (Bak: Kavs-ı kuzah)
ALAK: Zahmet, meşakkat gidermek.
ALAK: Sakız.
ALAK: Kan. Kızıl veya koyu ve uyuşuk kan.
Yapışkan veya ilişken nesne.
Hayvanat.
Bir işe mülâzemet eylemek.
Husumet-i lâzime veya muhabbet-i lâzime. Aşk ve muhabbet eylemek. Bir işe başlayıp o işe devamlı olmak.
Bir şeye ilişip tutulmak.
Yapışkan, balçık ve çamur.
Kadının gebe kalması.
Pıhtılaşmış kan.
Sülük. (Kamus'tan hülâsa)
ALAK-I DEM: Kan pıhtısı, pıhtılaşmış kan.
ALAK SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in doksanaltıncı suresinin adıdır. İkra' Suresi de denilir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
ALÂKA: İlişik, rabıta, merbutiyet.
Gönül bağlama, sevgi, münasebet, taalluk, irtibat, mâlikiyet. Tasarruf. Müdâhale hakkı. Hisse.
Edb: Bir kelimenin hakiki mânâsından mecâzi mânâsına nakledilmesinin sebebidir. (Temiz ahlâklı, güzel huylu kimselere melek denildiği gibi.)
ALAKA: Kan pıhtısı. Uyuşuk kan.
ALÂKABAHŞ: f. İlgi uyandıran. Alâka uyandıran.
ALÂKADAR: Alâkalı, münâsebetdar.
ALÂ-KADR-İL-İMKAN: Olabildiği kadar. İmkânı nisbetinde.
ALÂ-KADR-İL-İSTİTAA: Elden geldiği kadar, güç yettiği nisbetinde.
ALÂ-KADR-İT-TAKA: Güç yettiği kadar.
ALÂ-KAVLİN: Bir kavle göre. Bir rivâyete nazaran.
ALÂ-KÜLLİHAL: İster istemez. Olduğu kadar. Her halde.(Ey insan düşün! Sen alâ küllihal öleceksin. L.)
ALAM: (Elem. C.) Elemler. Kederler. Üzüntüler.
ALÂM-I ELİME: Çok acı ve acıklı elemler.
ALÂM-I GURBET: Vatandan ayrı kalma elemleri, gurbet acıları.
ALÂ-MA-FARAZALLAH: Allah'ın farzettiği üzere.
ALAMANA: İtl. Küçük odun gemisi.
Büyük balıkçı kayığı.
Büyük balıkçı kayıklarına mahsus büyük ağ, ığrıp.
ALAMAT: Uzun ince bir cins balık. (Hint denizinde çok olur ve yılana benzer.)
ALÂMAT: (Alâmet. C.) İzler, nişanlar, alâmetler, işâretler.
ALÂ-MELE'İN NAS: Herkesin önünde. Halkın huzurunda.
ALÂ-MERATİBİHİM: Rütbesine ve derecesine göre sırasıyla.
ALÂMET: İz, nişân, işâret.
ALÂMET-İ FÂRİKA: Ayırıcı işaret. Damga.
ALÂMET-İ GURUR: Gurur ve kibiri belli eden alâmet.
ÂLÂM U ASKAM: Kederler ve hastalıklar.
ALAN: Orman içinde açıklık, meydan.
ALÂNÎ: Açıkta, meydanda, herkesin gözü önünde.
ALÂNİYETEN: Herkesin önünde, açıkça, alânen.
ALÂ-RAĞM-İ ENF-İL YE'S: Ye'sin burnunu kırmak maksadiyle ve ona tahkir ile.
ALARGA: İtl. Açık deniz, engin.
ALÂ-RİVAYETİN: Rivayet edildiği üzere. Söylenenlere bakılırsa.
ALARM: Fr. Tehlike anında herkesi haberdar etmek için verilen işaret.
ALÂ-RUUS-İLEŞHAD: Aleme karşı. Herkesin gözü önünde. Halkın önünde.
ALAS: Odun kömürü.
ALAŞIM: Madenlerin eriyerek birleşmesi sonunda meydana gelen madde, halita.
ÂLÂT: (Âlet. C.) Vasıtalar. Âletler.
ÂLÂT-I BASARİYE: Gözle alâkalı gözlük, dürbün gibi optik âletler.
ÂLÂT-I CÂRİHA: Yaralayıcı âletler.
ÂLÂT-I HARBİYE: Harb âletleri, silâhlar.
ÂLÂT-I KATIA: Kesici âletler.
ÂLÂT-I NARİYYE: Ateşli silâhlar.
ÂLÂT-I RASADİYYE: Meteoroloji ve astronomi araştırmalarında kullanılan âlet ve cihazlar.
ÂLÂT-I TAB'İYYE: Baskı âletleri. Matbaa levâzımatı.
ALATURKA: İtl. Türkvari, Türk usulü, Osmanlı usulü.
ALÂ-TARİK-İL İCMAL: Kısaca, icmal yoluyla.
ALÂ-TARİK-İL MÜNAVEBE: Nöbetleşe, münâvebe yoluyla.
ALA VECH-İ ÎCAZ: İcâz yolu ile.
ALAVERE: Vapurlara kömür vermek için bordaya kurulan kademeli iskele.
Tulumbanın basıp emme suretiyle işlemesi.
Herc ü merc. Karışıklık, kargaşalık.
Bir şeyin elden ele verilerek veya atılarak aktarılması.
ALAVÎ: (İlâve. C.) İlâveler, ekler.
ALAY: (Ask.) 3-4 tabur piyade veya5 bölük süvari askerinden mürekkep kuvvet.
Debdebe ve gösterişle yapılan tören, geçit resmi.
Cemaat, topluluk, güruh, kalabalık, fevç.
Fazla miktar, muhtelif ve müteaddit kişiler veya şeyler.
ALAYBOZAN: Eskiden kullanılmış olan bir çeşit fitilli tüfek.
ALAYE: Yüksek yer, yükseklik.
ALAY EMİNİ: Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askerin hesap işlerine bakan subay ki, binbaşıdan alt derecededir.
ALAY İMAMI: Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askere imamlık vazifesini yapan subay.
ALAYİŞ: f. Bulaşıklık, bulaşma.
Debdebe, tantana, gösteriş.
ALAZ: Alev.
ALB: (C.: Ulub) Eser.
Yaşlı keler.
ALB: Yiğit, kahraman, bahadır, cesur gibi manalara gelen bir sıfattır.
ALBASTI: Ateşli bir lohusalık hastalığı, lohusa humması.
ALBATR: f. Yumuşak ve beyaz bir çeşit mermer, kaymak taşı.
ALBAY: Yarbay ile tuğgeneral arasındaki askeri rütbede olan üstsubay.
ALBORA: İtl. (Denizcilik) Serenlerin, direklerin üzerine kaldırılıp bağlanması.
Floka küreklerinin, selâmlamak için yukarı kaldırılması.
Dalyanlarda ağın yukarı alınması ile balığın toplanması.
ALBÜM: Lât. Fotoğraf resimlerini veya sair resim, şekil ve hatıraları içine alan defter veya kitap.
ALBÜMİN: Fr. Tıb:Nebat ve hayvanların etli ve sulu kısımlarında bulunan karbon, oksijen, azot, hidrojen ve kükürt bileşiği gıdalı madde.
ALC: (C.: Uluc) Yaramaz huylu kişi.
ALCEM: Uzun boylu, uzun.
ALCÜN: Ahmak kadın.
Semiz dişi deve.
ALÇI: Sağlam harç yapmada kullanılan beyaz toz, cibs.
ALD: Boyun siniri.
ALDEHİT: Lât. Kim:Alkol veya asitlerden elde edilen kimyevi bir sıvı.
ÂLE: (C.: Al) Harbe.
(C. Alât) Çadır direği.
Edât.
ÂLE: Güneş, yağmur gibi etkenlerden korunmak için yapılmış barınak.
Fakirlik.
ÂLE: f. İlaç için kullanılan ve "Hint Sünbülü" adı verilen çiçek.
ALEBAT: Yemek kapları, çanaklar.
ALEBE: (C. Alebât) Yemek kabı, çanak.
ALE-D-DERECAT: Derecelere göre, sırayla.
ALE-D-DEVAM: Devamı üzere. Devamlı olarak.
ALEF: (C. A'lâf - Ulufe) Saman, ot, yulaf.
Hayvan yemi.
ALEF RESMİ: Hayvanların yedikleri saman ve otlardan alınan vergi.
ALEF: Cana yakın.
ÂLEK: f. İlaç için kullanılan ve "Hint Sünbülü" adı verilen bir çiçek.
ALEK: Sülük.
Kan pıhtısı.
ALEKA: (C.: Alekat) Yapışkan balçık, çamur.
Kan pıhtısı.
Uyuşmuş kan.
Sülük.
ALEKSİ: yun.Tıb: Okuma kabiliyetinin kaybedilmesi.
ALEL: İkinci defada içmek.
ALE-L-ACAİB: Tuhaf şey, şaşılacak şey.
ALE-L-ACELE: Çarçabuk, acele olarak, çabuk.
ALE-L-ADE: Adet olduğu üzere.
Bayağı, basbayağı.
ALE-L-AMYA: Körü körüne. (Bak: Alel-ımıya)
ALE-L-EKSER: Ekseriya, çok vakit.
ALE-L-FEVR: Birden, derhal, hemen.
ALE-L-GAFLE: Dalgınlığa getirerek. Dalgınlığa gelerek, boş bulunarak.
ALE-L-HADİSE: Gölge hâdise. (fr. epiphenomene)
ALE-L-HESAB: Hesâba sayarak.
ALE-L-HUSUS: Hususiyle, hepsinden önce olarak. Bâhusus.
ALE-L-IMIYA: Körü körüne, körlemeden. (Bak: Ale-l-amyâ)
ALE-L-ITLAK: Umumiyetle. Mutlaka. Bir suretle kayıtlı olmayarak. Mingayri tahsis.
ALE-L-İCMAL: Toplu olarak, topluca.
ALE-L-İNFİRAD: Ferd olarak. Birer birer.
ALE-L-İNSAN: İnsan hakkında. İnsana dâir. İnsan üzerine.
ALE-L-İSTİMRAR: Aralıksız.
ALE-L-İŞTİRAK: Birlikte, müştereken.
ALE-L-İTTİSAL: Birbiri ardınca, peş peşe, aralarında fâsıla olmadan.
ALE-L-KAİDE: (Ka, uzun okunur) Kurala, kaideye göre.
ALE-L-KAVL: Birinin sözüne, iddiasına göre.
ALE-L-KİFAYE: Yetecek kadar, kâfi gelir derecede, yeter derecede.
ALE-L-UMUM: Herkese âit. Herkes hakkında.
ÂLEM: Bütün cihan. Kâinat.
Dünya.
Her şey.
Cemaat.
Halk.
Cemiyet. Dehr.
Hususi hal ve keyfiyet.
Bir güneş ile ona tâbi olan ve etrafında devreden seyyarelerin teşkil ettiği dâire. (Cenab-ı Haktan gayrı mahlukata Âlem denmesi, mucidi olan Zât-ı Ecelle ve A'lâ Hazretlerini bilmeğe delâlette vesile olduğuna mebnidir. L.R.)(Semâvatta binler âlem var. Yıldızların bir kısmı her biri birer âlem olabilir. Yerde de her bir cins mahlukat, birer âlemdir. Hatta her bir insan dahi küçük bir âlemdir.( $) tâbiri ise, "Doğrudan doğruya, her âlem, Cenâb-ı Hakkın rububiyyeti ile idâre ve terbiye ve tedbir edilir" demektir. M.)
ÂLEM-İ ASGAR: Daha küçük âlem. En küçük âlem.
İnsan. (Nasıl ki insanın anasırları, Kâinatın unsurlarından; ve kemikleri; taş ve kayalarından; ve saçları nebat ve eşcarından, ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları, Arz'ın çeşmelerinden ve mâdeni sularından haber veriyorlar, delâlet edip onlara işaret ediyorlar. Aynen öyle de, insanın ruhu, âlem-i ervahtan; ve hafızaları, levh-i mahfuzdan; ve kuvve-i hayaliyeleri, âlem-i misalden.. ve hakeza.. her bir cihazı bir âlemden haber veriyorlar. Ve onların vücudlarına kat'i şehadet ederler. L.)
ÂLEM-İ BERZAH: Berzah âlemi. Kabir âlemi. (Bak: Kabr)(Âlem-i ziyâ, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehriba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esir, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzahame ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsâdemesiz küçük bir yerde içtimâ ederler. M.N.)(Nass-ı Kur'anla, şühedânın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet şüheda, hayat-ı dünyevilerini tarik-ı hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Âlem-i Berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar... Yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar... Kemâl-i saâdetle mütelezziz oluyorlar.. Ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saâdet, şühedanın lezzetine yetişmez. Nasılki, iki adam bir rü'yada Cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rü'yada olduğunu bilir. Aldığı keyf ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rü'yada olduğunu bilmiyor, hakiki lezzet ile hakiki saâdete mazhar olur.İşte Âlem-i Berzahtaki emvât ve şühedanın hayat-ı berzahiyyeden istifadeleri, öye farklıdır. Hadsiz vâkıatla ve rivâyatla şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sâbit ve kat'îdir. Hatta Seyyidüşşüheda olan Hazret-i Hamza (R.A.), mükerrer vâkıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi.. ve dünyevi işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vâkıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş. M.)
ÂLEM-İ CEBERUT: Âlem-i azamet ve kudret. (Bununla âlem-i esmâ ve sıfât kasdolunur. Muhakkıkların ekserisine göre bu, âlem-i evsattır. Yâni üstte olan Lâhut âlemi ile altta bulunan melekut âlemi arasındaki âlem. Amiriyyet-i umumiyyeyi muhit olan berzahtır. Ceberut, ibranice "kudret" mânasındadır).
ÂLEM-İ EKBER: En büyük âlem. Kâinat.(Şu kâinat denilen âlem-i ekber ve insan denilen onun misâl-i musağğarı olan âlem-i asgar, kudret ve kader kalemiyle yazılan âfâkî ve enfüsî vahdaniyet delâilini gösteriyorlar. Evet, kâinattaki san'at-ı muntazamanın küçük bir mikyasta, nümunesi insanda vardır. O daire-i kübrâdaki san'at, Sâni-i Vâhid'e şehadet ettiği gibi, şu insanda olan küçük mikyastaki hurdebini san'at dahi, yine O Sâni'a işaret eder, vahdetini gösterir. M.)
ÂLEM-İ EMİR: Sâdece bir emr-i İlâhî ile işlerin hemen olduğu âlem. Yaradılışa ait kanunlar âlemi.(Ruha bir derece müşabih ve ikisi de âlem-i emirden ve iradeden geldiklerinden masdar itibariyle ruha bir derece muvafık, fakat yalnız vücud-u hissi olmayan nevilerde hükümran olan kavânine dikkat edilse ve o namuslara bakılsa görünür ki: Eğer o kanun-u emri, vücud-u harici giyse idi o nevilerin birer ruhu olurdu. Halbuki o kanun daima bakîdir. Daima müstemir, sabittir. Hiçbir tagayyürat ve inkılâbat, o kanunların vahdetine te'sir etmez, bozmaz. Meselâ: Bir incir ağacı ölse, dağılsa; onun ruhu hükmünde olan kanun-u teşekkülâtı zerre gibi bir çekirdeğinde ölmiyerek baki kalır. İşte madem en âdi ve zaif emri kanunlar dahi böyle beka ile, devam ile alâkadardır. Elbette ruh-u insani, değil yalnız bekâ ile, belki ebed-ül âbâd ile alâkadar olmak lâzım gelir. Çünki: Ruh dahi Kur'anın nassıyla $ ferman-ı celili ile âlem-i emirden gelmiş bir kanun-u zişuur ve bir namus-u zihayattır ki; kudret-i ezeliyye, ona vücud-u harici giydirmiş. Demek, nasıl ki, sıfat-ı irâdeden ve âlem-i emirden gelen şuursuz kavanin daima veya ağleben bâki kalıyor. Aynen onların bir nevi kardeşi ve onlar gibi sıfat-ı iradenin tecellisi ve âlem-i emirden gelen ruh, bekâya mazhar olmak daha ziyade kat'idir, lâyıktır. Çünki zivücuttur, hakikat-ı hariciye sahibidir. Hem onlardan daha ulvidir. Çünki zişuurdur. Hem onlardan daha daimidir, daha kıymettardır. Çünki zihayattır. S.)(Maddiyattan olmayan, bilhassa mahiyetleri mütebayin olan bir çoklukta tasarruf eden bir zatın, o çokluğun herbirisiyle bizzat mübaşeret ve mualecesi lâzım değildir. Evet asker neferatı arasında bir kumandanın tasarrufatı, tanzimatı, ancak emir ve iradesiyle husule gelir. Eğer o kumandanlık vazifeleri ve işleri, neferata havale edilirse, her bir neferin bizzat mübaşeret ve hizmetiyle veya herbir neferin bir kumandan kesilmesiyle vücud bulacaktır. Binâenaleyh, Cenab-ı Hakk'ın mahlukatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irade ile olur. Bizzat mübaşereti yoktur. Şemsin kâinatı tenvir ettiği gibi. M.N.)
ÂLEM-İ ERVAH: Ruhlar âlemi. Ruhların ve ruhanîlerin bulunduğu âlem. (Bak: Ruhaniyat)
ÂLEM-İ ESBAB: Sebepler âlemi. Her şeyin bir sebebe dayanarak olduğu âlem. Bu dünya.
ÂLEM-İ FÂNİ: Gelip geçici âlem, dünya.
ÂLEM-İ GAYB: Zâhir duygularımızla bilinemeyen ve ervah ve meleklere, cinlere mahsus olan âlem. Mâzi ve müstakbeldeki mahlukatın mânevi hayatlarının âlemi.(Her şeyin bâtını zâhirinden daha âli, daha kâmil, daha lâtif, daha güzel, daha müzeyyen olduğu gibi; hayatça daha kavi, şuurca daha tamdır. Ve zâhirde görünen hayat, şuur, kemâl vesaire ancak bâtından zâhire süzülen zaif bir tereşşuhdur. Yoksa bâtın câmid, meyyit olup da ilim ve hayatı dışarıya vermiş olduğuna zehaba ihtimâl yoktur. Evet karnın "miden", evinden; cildin, gömleğinden; ve kuvve-i hâfızan, senin kitabından nakş ve intizamca daha yüksek ve daha gariptir. Binâenaleyh, âlem-i melekut, âlem-i şehâdetten; âlem-i gayb, dünya ve âhiretten daha âli ve daha yüksektir. Maalesef nefs-i emmare, hevâ-i nefs ile baktığı için zâhiri hayatlı, ünsiyetli bir perde gibi meyyit ve zulmetli ve vahşetli zannettiği bâtın üstüne serilmiş olduğunu görüyor. M.N.)
ÂLEM-İ HÂB: Uyku ve rüyâ âlemi. Bazan âlem-i mâna, âlem-i misal, âlem-i nevm gibi tâbirler de kullanılır.
ÂLEM-İ İSLÂM: İslâm dünyası. İslâm milletleri. (Ey âlem-i İslâm, uyan! Kur'ana sarıl! İslâmiyete maddi ve manevi bütün varlığınla müteveccih ol! Ve ey Kur'ana bin yıllık tarihinin şehadetiyle hâdim olan ve İslâmiyet nurunun zemin yüzünde naşiri bulunan yüksek ecdadın evlâdı! Kur'ana yönel ve onu anlamaya, okumaya ve onu anlatacak, onun bu zamanda bir mu'cize-i manevîsi olan Nur Risalelerini mütalaa etmeğe çalış. Lisanın, Kur'anın âyetlerini âleme duyururken, hâl ve etvar ve ahlâkın da onun manasını neşretsin; lisan-ı hâlin ile de Kur'anı oku. O zaman sen dünyanın efendisi, âlemin reisi ve insaniyetin vasıta-i saadeti olursun! Ey asırlardan beri Kur'anın bayraktarlığı vazifesiyle cihanda en mukaddes ve muhterem bir mevki-i muallâyı ihraz etmiş olan ecdadın evlâdı ve torunları! Uyanınız, âlem-i İslâmın fecr-i sadıkında gaflette bulunmak, kat'iyyen akıl kârı değil! Yine âlem-i İslâmın intibahında rehber olmak, arkadaş kardeş olmak için Kur'anın ve İmanın nuruyla münevver olarak İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip hakiki medeniyet-i insaniye ve terakki olan medeniyet-i İslâmiyyeye sarılmak ve onu, hâl ve harekâtında kendine rehber eylemek lâzımdır. T.H.)
ÂLEM-İ KEVN: Varlık âlemi. Kâinat.
ÂLEM-İ KEVN Ü FESAD: Cismani âlem. Bir taraftan vücuda gelip, diğer taraftan da harab olan fâni âlem.
ÂLEM-İ MA'NA: Mâna âlemi, bazı ehline münkeşif olan âlem, mânen anlaşılan ve bilinen âlem.
ÂLEM-İ MELEKUT: Melekut âlemi. (Bak: Melekût)
ÂLEM-İ MENÂM: Uyku âlemi, rüya âlemi.
ÂLEM-İ MİSÂL: Rüyâda görülen âlem. Dünyada mevcud bulunan bütün eşya ve zuhura gelen bütün ef'âlin aynısı ile müretteb ve mütekevvin olan bir tarzı veya âlem-i ruhâninin bir nev'i. (L.R.)(Gördüm ki: Âlem-i misâl, nihâyetsiz fotoğraflar ve her bir fotoğraf, hadsiz hâdisât-ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmıyarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema-i uhreviyye ve fâniyatın fâni ve zâil hallerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedi temâşâgâhlarda ve Cennette Saadet-i ebediyye ashâblarına dünya macerâlarını ve eski hâtıralarını levhaları ile gözlerine göstermek için pek büyük bir fotoğraf makinesi olarak bildim. S.) (Bak: Âlem-i hâb)
ÂLEM-İ NÂSUT: İnsanlar âlemi ve dünya hayatı. Mahlukiyet. Âlem-i Lâhut'un zıddı.
ÂLEM-İ SABAVET: Çocukluk dünyası.
ÂLEM-İ SİYASET: Siyâset dünyası, siyaset âlemi.
ÂLEM-İ SÜFLÎ: Süflilerin âlemi. Dünyâ âlemi. Âlem-i şehadet, âlem-i nâsut. (Bak: Nâsut)(Şu kâinata nazar-ı hikmetle bakıldığı vakit, azim bir şecere mânasında görünür. Ve şecerenin nasıl dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri vardır. Şu şecere-i hilkatin de bir şıkkı olan âlem-i süflinin: Anasır, dalları; nebatat ve eşcar, yaprakları; hayvanat, çiçekleri; insan, meyveleri hükmünde görünür. Sâni-i zülcelâl'in, ağaçlar hakkında câri olan bir kanunu, elbette şu şecere-i âzamda da câri olmak, mukteza-yı ism-i Hakîm'dir. S.)
ÂLEM-İ ŞAHADET: Şahâdet âlemi. Bu dünya. Cenâb-ı Hakkın âyetlerine ve emirlerine imân edenlerin, hakka, hakikate şahadette bulundukları ve Allah'a itaat ve ibadetle mükellef oldukları dünya âlemi.(Âlem-i şahadet, avâlim-i guyub üstünde tenteneli bir perdedir. M.)
ÂLEM-İ ŞUHUD: Bilip keşfedilen, görür gibi bilinen âlem. Görünen âlem. Dünya. Kâinat.
ÂLEM-İ TEKVİN: Devamlı değişen. Vücud ve hudus âlemi.
ÂLEM-İ ULVÎ: Ulvi âlem, ruhlar âlemi.
ÂLEM-İ ZUHUR: Görünen âlem, şahâdet âlemi, şu anda içinde yaşadığımız âlem.
ALEM: Bayrak.
Nişan, işâret.
Özel isim.
Mc:Yüksek dağ.
Büyük âlim.
Üst dudakta olan yarık.
ALEM-İ ZÂTÎ: Zata âit isim, zatına âit işâret, zâtına mahsus alâmet, delil.(Evet, Zât-ı Akdes'in alem-i zâtîsi ve en âzamî ismi olan Lafzullahtan sonra en âzam ismi olan Rahman, rızka bakar. Ve rızıktaki şükür ile ona yetişilir. Hem Rahman'ın en zâhir mânası, Rezzak'tır. M.)
ÂLEMANE: f. Dünya ile ilgili. Dünyevî.
ÂLEMÂRÂ: f. Dünyayı, âlemi süsleyen.
ALEMDAR: Bayrağı veya sancağı taşıyan. Bayraktar, sancaktar.
ALEMDÂR-I NEBİ: Peygamberimizin (A.S.M.) bayraktarı olan Hz. Ebu Eyyub-il-Ensarî (R.A.)
ALEMDARÎ: Bayraktarlık.
ALEMEFRAZ: Bayrak kaldıran, bayrak çeken.
ÂLEM-EFRUZ: f. Âlemi parlatan, bütün âleme ışık saçan.
ÂLEMEYN: İki âlem. Dünya ve âhiret.
ÂLEMGİR: f. Bütün âleme yayılan, cihanı kaplayan, dünyayı zapteden.
ALEMÎ: (Alem. den) Has isimle alâkalı. Aleme aid.
ÂLEMÎ: (C.: Âlemiyan) (Âlem. den) Dünyaya ait. İnsan.
ÂLEMÎN: (Bak: Âlemûn)
ÂLEMİYAN: (Âlemî. C.) Âleme mensub olanlar, insanlar.
ÂLEMNÜMA: f. Dünyayı gösteren.
ÂLEM-PENAH: f. Cihanın sığındığı (yer veya saha).
ÂLEMPESEND: f. Bütün herkesin hoşuna gidip beğendiği şey.
ÂLEM-SUZ: f. Cihanı yakan.
ÂLEMŞÜMUL: Bütün dünyayı alâkadar eden, dünyayı kaplayan ve her yerde tanınmış olan.
ÂLEM-TAB: f. Dünyayı aydınlatan, cihanı parlatan.
ÂLEMÛN (ÂLEMÎN): (Âlem. C.) Âlemler.
ALEN: Aşikâr, apaçık, meydanda olma.
ALENDA: (C. Alânid) Çok sağlam nesne.
ALENDAT: Kuvvetli deve.
ALENDAT: Katı, sağlam nesne.
ALENEN: Gizli olmayarak, açıktan.
ALENG: f. Hücum eden asker.
Siper, istihkâm.
ALENİ: Açık olarak, meydanda. Gizli olmayarak.
ALENİYYE: Açık, aleni, göz önünde.
ALENİYYET: Göz önünde olma.
ALENKED: Çok sağlam nesne.
ALER-R-RAĞM: Rağmen.
ALER-RE'S: Baş üstüne. Hemen. Derhâl.
ALER-RE'Sİ-VEL-AYN: Baş ve göz üstüne. (Gelen misafire karşı veya bir işi deruhte edeceğine karşı hürmet ve memnuniyetle kabul ettiğini ifâde için söylenir.)
ALES: Şiddetli kıtal.
ALES: Bir cins buğday ki bir kabuk içinde iki tane olur.
Buğday arasında biten çavdar ve mercimek.
Büyük kene.
Bir nevi karınca.
Katı, sağlam nesne.
ALE-S-SABAH: Erkenden, sabahın ilk saatlerinde.
ALE-S-SEHER: Gün doğmadan evvel, seher vakti.
ALE-S-SEVİYYE: Bir seviyede, aynı boyda.
Müsâvat üzere.
ALESSEVRİ VELHUT: (Ale-s-sevri ve-l hut) Öküz ve balık üzerinde.Risale-i Nur Külliyatından Lem'alar adlı eserin Ondördüncü Lem'asında bu mevzuizah edilmiştir. Nümune olarak bir parçası aşağıda dercedilmiştir:(Hamele-i arş ve semâvat denilen melâikenin birinin ismi "Nesir" ve diğerinin ismi "Sevr" olarak dört melâikeyi, Cenâb-ı Hak, arş ve semâvata Saltanat-ı Rububiyetine nezaret etmek için tâyin ettiği gibi, semavatın bir küçük kardeşi ve seyyarelerin bir arkadaşı olan küre-i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak tayin etmiştir. O meleklerin birinin ismi"Sevr" ve diğerinin isim "Hut"dur. Ve o nâmı vermesinin sırrı şudur ki; arz iki kısımdır: Biri, su; biri, toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren, insanların medar-ı hayatı olan ziraat, öküz iledir ve öküzün omuzundadır. Küre-i arza müekkel iki melek, hem kumandan, hem nâzır olduklarından, elbette balık tâifesine ve öküz nev'ine bir cihet-i münâsebetleri bulunmak lâzımdır. Belki, o iki meleğin âlem-i melekut ve âlem-i misâldesevr ve hut suretinde temessülleri var (Haşiye). İşte bu münâsebete ve o nezârete işareten ve küre-i arzın o iki mühim nevi mahlukatına imaen lisan-ı mu'ciz-il beyan-ı Nebevi $ demiş, gayet derin ve geniş bir sahife kadar mes'eleleri havi olan bir hakikatı, gayet güzel ve kısa bir tek cümle ile ifade etmiş...İkinci Vecih : Mesela: Nasıl ki denilse: "Bu devlet ve saltanat, hangi şey üzerinde duruyor?" cevabında: $denilir. Yani: "Asker kılıncının şecaatine, kuvvetine ve memur kaleminin dirayetine ve adâletine istinad eder." Öyle de: Küre-i Arz madem zihayatın meskenidir ve zihayatın kumandanları da insandır ve insanın ehl-i sevâhil kısmının kısm-ı azamının medar-ı taayyüşleri balıktır ve ehl-i sevâhil olmıyan kısmının medâr-ı taayyüşleri, ziraatle, öküzün omuzundadır ve mühim bir medâr-ı ticareti de balıktır. Elbette devlet, seyf ve kalem üstünde durduğugibi, Küre-i Arz da, öküz ve balık üstünde duruyor denilir. Zirâ, ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa, o vakit insan yaşayamaz, hayat sukut eder. Halik-ı Hakim de arzı harab eder. L.)(Haşiye) : Evet Küre-i Arz, bahr-i muhit-i havâide bir sefine-i Rabbaniye ve nass-ı Hadisle âhiretin bir mezraası, yâni fidanlık tarlası olduğundan, o câmid ve şuursuz büyük gemiyi o denizde emr-i İlâhî ile, intizam ile, hikmet ile yüzdüren, kaptanlık eden melâikeye "Hut" nâmı; ve o tarlaya izn-i İlâhî ile nezaret eden melâikeye "Sevr" ismi ne kadar yakıştığı zahirdir.
ÂLET: Fakir.
Dağda ve tarlada yaptıkları künbet.
ÂLET: Bir işte veya bir san'atta kullanılan vasıta. Bir makinayı vücuda getiren ve işlemesine yardım eden parçalardan her biri.
Sebeb, vesile, vesâit.
Edevat. Avadanlık.
ÂLET-İ CERRÂHİYE: Cerrahların, yaraları tedaviye çalışan doktorların kullandıkları edevat, takım.
ÂLET-İ KATIA: Kesici âlet.
ÂLET-İ LEHV: Oyun âleti. Oyuncak. Çalgı âleti.
ÂLET-İ MUSAVVİT: Sesi nakletmeye yarıyan alet. Mikrofon.
ALETTAFSİL: Uzun uzadıya, mufassal olarak.
ALETTAHKİK: (Ale-t-tahkik) Hakikat üzere, kat'i surette. Besbelli.
ALETTAHMİN: Aşağı yukarı, tahminen.
ALETTAHSİS: Hususi olarak, bilhassa, hele, en çok.
ALETTEDRİC: Azar azar.
ALETTERTİB: Tertibli olarak, sırasıyla.
ALETTEVALİ: Arası kesilmeksizin, birbiri ardınca, arka arkaya.
ALEV: Ateşten çıkan parlak ve yanar hava.
Mızrak ucuna takılan küçük bayrak, flama.
ALEV-GİR: f. Alevlenmiş.
ALEV-HİZ: f. Parlayan, alevlenen.
ALEVÎ: Hz. Ali'ye mensub olan. Hz. Ali'ye âit ve müteallik. (Bak: şia)
ALEV-KEŞ: f. Alevden fırlayan.
ALEV-RİZ: f. Alevlenen, alev saçan.
ALEYH: (Aleyhi - Aleyhâ) (Alâ edatının zamirle birleştiği zamanki şekli.) Aleyhinde, onun hakkında, onun üzerine.
ALEYHDAR: Muhalif olan. Aynı fikirde olmayan. Zıt olan.
ALEYHİM, ALEYHİMA: Aleyh edatının cemi ve tesniye şekilleri.
ALEYHİSSALATÜ VESSELAM: Salât ve Selâm onun üzerine olsun, meâlinde Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) ismini duyunca söylenmesi sünnet olan bir duâdır.
ALEYKE: Senin üzerine, sana.
ALEYKÜM: Sizin üzerinize, size.
ALEYKÜM-ÜS SELÂM: Selâm sizin üzerinize olsun. (Bak: Selâm)
ALEYNA: Bizim üzerimize, bizim hakkımızda. Bize.
ALFABE: Fr. Bir lisandaki sesleri gösteren harflerin, belli bir sıraya göre dizilmiş takımı.
Okuyup yazmayı yeni öğrenecekler için başlangıç kitabı.
Bir işin başlangıcı.
ALFABETİK: Fr. Alfabe sırasına göre dizilmiş.
ALGI: (İdrak) İnsanın kendi varlığından veya çevresinden aldığı uyarımların, zihinde yorumlanması, mânalandırılması. Doğru idrak gibi yanlış idrak da olabilir. Yanlış idrak göz yanılması yâhut olmıyan bir şeyi görmek şeklinde olabilir. Dünyayı, idrak sayesinde tanıyoruz. Bir idrakte hem afâki (objektif, nesnel), hem enfüsi (sübjektif, öznel) unsurlar bulunur. Bu sebeple idrak, gerçeğin bizzat kendisi değil, gerçeğin bir yorumudur.
ALGUN: f. Kırmızı renginde, koyu ve parlak pembe.
ALH: Akıl gitmek.
Tembel olmak.
ALHAN: Deve kuşunun erkeği.
Karnı çok aç kişi.
ALHECE: Demiri ateşte kızdırıp yumuşatmak.
ÂLİ: Büyük, yüksek, şerif, celil, aziz olan.
ALİ: Üstün. Yüce. Çok büyük. Meşhur. Necib.
ALİYY-ÜL MURTAZA (R.A.): Esedullah, Aliyy-ibni Ebi Talib, Ebutturâb, İmâm-ı Ali isimleri ile de anılır.Hz. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) amcası Ebu Tâlib'in oğlu olup Hicretten yirmiüç yıl önce doğmuş ve Bi'setin ikinci günü daha on yaşında iken imân etmiş, hiç putlara tapmamıştır. Bunun için mübârek ismi söylendiğinde, Kerremallâhü Veche diye tâzim edilir. Bütün gazâlarda, din muharebelerinde çok kahramanlık ve fedâkârlığından dolayı "Esedullâh: Allah'ın aslanı" nâmını da almıştır. Aşere-i Mübeşşeredendir. Ayetle medhedilmiştir. Kendinden evvelki üç Halife-i kirâma (R.A.) seve seve biat etmiş, onlara Şeyh-ül İslâm gibi hizmetlerine iştirak etmiştir. Evliyânın reisidir. Hicretin kırkıncı yılında şehid edilmiştir. (R.A.) Bu vesile ile onunla alâkalı bir dersten kısa ve mühim bir kısmı yazıyoruz:(... Hem nakl-i sahih-i kat'î ile İmam-ı Ali'ye demiş: "Sende Hazret-i İsa (A.S.) gibi iki kısım insan helâkete gider. Birisi ifrat-ı muhabbet; diğeri, ifrat-ı adâvetle. Hazret-i İsâ'ya Nasrâni, muhabbetinden hadd-i meşrudan tecavüz ile hâşâ ibnullâh dediler. Yahudi, adâvetinden tecâvüz ettiler, nübüvvetini ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da bir kısım, hadd-i meşru'dan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir." $ demiş, bir kısmı senin adâvetinden çok ileri gidecekler; onlar da Havâricdir ve Emevîlerin bir kısım müfrit taraftarlarıdır ki, onlara Nâsibe denilir.Eğer denilse: Al-i Beyte muhabbeti Kur'an emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş, o muhabbet Şialar için belki bir özür teşkil eder. Çünkü, ehl-i muhabbet bir derece ehl-i sekirdir. Ne için Şialar, hususan Rafiziler, o muhabbetten istifâde etmiyorlar? Belki işâret-i nebeviye ile o fart-ı muhabbetten mahkûmdurlar?"Elcevab: Muhabbet iki kısımdır: Biri; mânâ-yı harfiyle, yani Resul-ü Ekrem Aleyhhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenâb-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Al-i Beyti (R.A.) sevmektir. Şu muhabbet Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) muhabbetini ziyadeleştirir. Cenab-ı Hakkın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşru'dur, ifratı zarar vermez, tecâvüz etmez, başkalarının zemmini ve adâvetini iktizâ etmez.İkincisi: Manâ-yı ismiyle muhabbettir. Yâni: Bizzat onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı düşünmeden Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemâlini; ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düşünür; sever. Hatta Allah'ı bilmese de, Peygamberi tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetine ve Cenab-ı Hakkın muhabbetine sebebiyyet vermez; hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder.İşte işâret-i Nebeviyye ile Hazret-i Ali hakkında ziyâde muhabbetlerinden Hazret-i Ebu Bekir-i Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberri ettiklerinden hasârete düşmüşler ve o menfi muhabbet sebeb-i hasarettir. M.)
ÂLÎ: Yemin eden, Yemin edici
ÂL-İ ABA: (Bak: Âl)
ÂLİ BAHT: f. Talihli, şanslı, bahtlı.
ÂL-İ BEYT: (Bak: Âl)
ÂLİC: İki hörgüçlü büyük deve. Yumuşak nesne.
Kırda bir kumlu yer.
Alcân dedikleri otu yiyen deve.
ÂLİCAH: (Ali-câh) f. Mevkii yüksek. Yüce mevkide bulunan.
ÂLİ-CENAB: f. İyilik sahibi, yüksek ahlâklı. Cömerd. Büyük zat.
ÂLİ-D-DERECAT: Derecelerin âlisi, iyi ve şereflisi.ALİF : Yem torbası.
ÂLİ-FITRAT: Yüksek fıtratta olan.
ÂLİH: Deve kuşunun dişisi.
Hafif mizaçlı.
ÂLİH: (C.: Alihât) Mabud; tapınılan, ibadet edilen şey.
ÂLİHE: (İlah. C.) Bâtıl ilâhlar. (Bak: İlâhe)
ÂLİ-HİMMET: Himmeti yüksek. Gayreti çok.
ALÎK: Hayvana bir defada verilen yem.
Asılan torba.
ALÎK-ÜD-DEVÂB: Yem torbası.
ALİKA: İçine birşey koyacak torba.
Yem.
ÂLİ-KADR: Çok takdir edilen. Yüksek değer sahibi. Kadr ü kıymeti yüksek.
Meşhur bir çeşit lale.
ALÎL: Hasta. İlletli.(Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi; ittiba-ı Kur'andır. M.)
ÂLİM: Bilen, bilgili.
Çok şey bilen.
Çok okumuş, bilgiç.
İlim ile uğraşan. Hoca.(Âlim-i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir. M.)
ALÎM: Bilen. İlmi, ebedi ve ezeli olan Cenab-ı Hak. (Kur'an-ı Kerim'de bu isim 126 kerre zikredilir.)
ALİM: Üzüntülü, kederli, ıztırab çeken.
ÂLİ-MAKAM: Makamı yüksek, yeri yüksek.
ALÎM-ALLAH: Allah en iyi ve en çok bilendir (meâlinde.)
ALİM-ALLAH: Allah bilir (meâlinde yemin.)
ÂLİMAN: f. (Alim. C.) Alimler.
ÂLİMÂNE: f. Alimlere yakışır surette. Bilenlere yakışır şekilde.
ÂLÎ-MEKAN: Makamı, yeri, derecesi yüksek olan.
ÂLİM-ÜL-GAYB VE-Ş-ŞEHÂDE: Görüleni ve görülmeyeni bilen. Allah.
ALÎN: Aleni, açık.
ÂLÎ-ŞAN: şan ve şerefi yüksek olan.
Meşhur bir cins lâle.
ÂLÎ-TEBAR: f. Sülâlesi temiz ve soyu yüce olan.
ALİVRE: Elde edildiği vakit teslim edilmek üzere, bir mahsul üzerine önceden yapılan satış.
ÂLİYE: Yüksek, yüce. Şerif ve aziz olan.
Necid ve Hicaz ülkesi.
(C.: Avali) Süngü başı.
ALİYY: Necip, büyük, yüksek, meşhur, namdar, ünlü.
ÂLİYYE: Âlete mensup. Âletle alâkalı.
(C.: Alâyâ) Yemin etmek.
ALİYY-ÜL A'LA: En üstün, birincilerin birincisi. En yüksek. Pek iyi.
ÂLÎZ: f. Alihten $ veya Aliziden fiilinden emirdir. İsm-i fâili Alizende Türkçedeki mânası: Zayıf, cılız.
Farsçada: Hayvanın ürküp sıçraması, çifte atması, huysuzluk edip sıçramasına denir.
ALİZARİN: Fr. Eskiden kök boyası denilen bitkiden çıkarılırken, şimdi kimya usulleriyle hazırlanan boya maddesi.
ALİZE: Fr. Tropikal bölge denizlerinde sürekli olarak esen rüzgârın adı.
ALİZENDE: f. Çifteli at.
ALKAM: Acı salatalık, hıyar.
ALKAME: Acılık, acı tat. Acı hıyar.
ALKIŞ: Tar: Padişahlarla vezirlerin kadirlerini yükseltmek maksadıyla yapılan merasim hakkında kullanılan bir tabir.
ALKOL: Fr. Mayalanmış içkilerin damıtılmasıyla elde edilen sıvı madde. Sarhoş edici etkisi vardır. Alkollü içkiler hem beden sağlığına, hem de ruh sağlığına zararlıdır. Dinimizde her türlü alkollü içkinin azı da çoğu da haramdır.
ALLAF: Yulaf satan kimse.
ALLAH: İnsanı, dünyayı, kâinatı, görülen veya görülemiyen bütün varlıkların yaratıcısı. Allah ezelidir; yani varlığının başlangıcı yoktur, çünki yaratılmamıştır ve varlığı devamlıdır, sonsuzdur. Hiç bir şey yokken o yine vardı. Allah'ın ilmi, kudreti ve iradesi ve diğer sıfatları da sonsuzdur. O herşeyi ve hepimizi her an bilir ve görür. Allah'ı doğru olarak bilmek için ondört sıfatını doğru ve tam anlamıyla bilmek lâzımdır. Allah ismi bu sıfatları da kapsar. Allah'ın müslümanlarca zikredilen 99 ismi vardır. Bu isimler, O'nu doğru olarak bilmemiz, Allah'ı daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Allah'a Tanrı demek çok yanlıştır. Allah isminin mânasını ifade eden başka bir kelime hiç bir dilde yoktur. Tanrı sözü müslümanlıktan önceki Türklerin şamanizm denilen batıl dinlerinde güneş ilâhı manasına gelen Tengri sözünün bugünkü dilde aldığı şeklidir.(Bütün Esmâ-i Hüsna'nın ifâde ettiği mânalar ile bütün sıfât-ı kemâliyeye Lâfza-i Celâl olan "Allah", bil'iltizam delâlet eder. Sair ism-i haslar yalnız müsemmalarına delâlet eder. Sıfatlara delâletleri yoktur. Çünki: Sıfatlar, müsemmalarına cüz olmadığı gibi aralarında lüzum-u beyyin de yoktur. Bu itibarla ne tazammunen ve ne iltizâmen sıfatlara delâletleri yoktur. Amma Lâfza-i Celâl bil-mutâbakat Zât-ı Akdese delâlet eder. Zât-ı Akdes ile sıfât-ı kemaliyye arasında lüzum-u beyyin olduğundan, sıfatlara da bil-iltizam delâlet der. Ve kezâ Uluhiyet ünvanı Sıfât-ı kemâliyyeyi istilzam etmesi ism-i has olan "Allah"ın da o sıfâtı istilzam ettiğini istilzam ediyor. Ve kezâ, "Allah" kelimesi de, nefiyden sonra sıfatlar ile beraber düşünülür. Binâenaleyh, "Lâ İlâhe İllallah" kelâmı, Esmâ-i Hüsnânın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, şu Kelime-i Tevhid kelâmı delâlet ettiği sıfatlar itibariyle bir kelâm iken bin kelâm oluyor. M.N.)
ALLAHÜ A'LEM Bİ-S-SAVAB: Allah daha iyi bilir. Allah doğrusunu en iyi bilir.
ALLAK: Sakızcı.
ALLAK: Sözünde durmaz.
Hilekâr, kendisine güvenilmesi doğru olmayan.
ALLÂM: En çok bilen, her şeyi hakkı ile bilen. (Cenâb-ı Hakka mahsus bir sıfat olup, başka mahluka denemez.)
ALLÂM-ÜL GUYUB: Esma-i Hüsnadandır. Bütün gaybları, geçmişi, geleceği, hazırda olmayanı, dünyadakileri, âhirettekileri ve her şeyi bilen Cenab-ı Hak.
ALLÂME: Çok büyük alim. Meşhur olmuş büyük mütefekkir. Her ilimde ihtisas sahibi.
ALLÂME-İ KÜLL: Bir şeyin ilmine vâkıf olan. Bir hususda ihtisas sahibi olan.
ALLET: Kişinin, avreti üstüne aldığı ikinci avret.
Üvey ana.
ALLÜSİNASYON: Fr. (Bak: Hallüsinasyon)
ALMAN: Almanyalı, Cermen.
ALMANAK: Fr. Kitab biçiminde bir çeşit takvimdir. Senenin bölümlerinden başka bayram, yıldönümü gibi muayyen günleri gösterir; ayrıca astronomi, meteoroloji, istatistik bilgiler de verir.
ALOTROPİ: Kimya bakımından bir değişiklik olmadığı halde bir cismin ayrı hususiyetler göstermesi hali. Meselâ : Kırmızı ve beyaz fosfor arasında, birleşim farkı yoktur. Buna rağmen renklerinin ayrı oluşu bir alotropi halidir.
ALPAKA: Güney Amerika'da yaşayan ve büyüklüğü keçi ile deve arasında olan bir hayvan.
Bu hayvanın kılından mamul bir cins ince yünlü kumaş.
ALS: Karıştırmak.
ALTBİLİNÇ: (Bak: Şuuraltı)
ALTAYS: Düz, berrak, kaypak nesne.
ALTIN KOZAK: Padişahlar tarafından yabancı hükümdarlara gönderilen nâme-i hümayunun konulduğu muhafaza.
ALTIPATLAR: Revolver denilen mükerrer ateşli, altı mermi alan tabanca.
ALU: f. Erik, şeftali.
Tuğla fırını.
ALU-BÂLU: f. Vişne.
ALU-YU BUHARA: Türkistan eriği.
ALUD: (Alude) f. Karışmış, karışık, mülevves. Bulaşmış.
ALUDE-DÂMÂN: f. Eteği bulaşık, iffetsiz kadın.
ALUDE-GÂN: f. (Alude. C.) Suçlular, kabahatliler. Bulaşıklar, bulaşmışlar.
ALUDE-GÎ: f. Dalmış, garkolmuş. Bulaşıklık.
ALUFE: (Ulüf. C.) Hayvan yemi.
ALU-GÜRDE: f. Caneriği.
ALUK: Arzu.
Kendi yavrusundan başka yavruyu emzirmek isteyip yine burnuyla koklayıp emzirmeyen deve.
Devenin otladığı ot.
Süt.
ALUS: f. Naz veya kırgınlık sebebiyle göz ucuyla bakmak.
ALUSÎ: f. Nazlanarak göz ucu ile bakan kimse.
ALÜFTE: f. Muhabbet ve sevgiden deli gibi.
Alışık, nâmus perdesi yırtık, iffetsiz kadın. Fâhişe.
ALÜFTE-GÂN: f. (Alüfte. C.) Nâmus perdesi yırtık kadınlar. Fâhişeler.
ALÜGDE: f. Saldırıcı, şiddetle saldıran.
ALÜVYON: Nehirlerin sürükleyerek taşıdığı toprak.
ALYA: Yüksek yer, yükseklik.
Gökyüzü.
ALYAN: Uzun, iri yarı kimse.
ALYE: Fakirlik.
ALYUVAR: (Bak: Küreyvât-ı hamra)
ALZ: (C.: Alzât) Sabırsızlık.
Hastaya ârız olan titremek.
Hafiflik.
Acele
ALAŞIM: Madenlerin eriyerek birleşmesi sonunda meydana gelen madde, halita.
ÂLEM-İ ŞUHUD: Bilip keşfedilen, görür gibi bilinen âlem. Görünen âlem. Dünya. Kâinat.
ÂLÎ-ŞAN: Şan ve şerefi yüksek olan.
Meşhur bir cins lâle.
İçerisinde 'ÂL' geçenler
AB-I ADÂLET: Doğruluğun ve adaletin feyz ve bereketi.
ÂBAL: Develer.
ABAL: Dağ kili.
ABALET: Ağırlık.
ABDAL: t. Safdil, ahmak, bön. * Afganistan'da yaşıyan bir Türk kavminin adı, bu kavimden olan kimse. * Anadoludaki bazı göçebelerin adı ve bunlardan olan kimse. * Derviş, ermiş, kalender. Kendini Allah'a adamış. Ona teslim olmuş, bu yolda çile çekmiş kimse. (Bak : Ebdal)
ABLUKAYI KALDIRMAK: Muhasarayı bırakmak.
ABSAL: f. Bahçe, koru, park.
ACÂİB-İ SEB'A-İ ÂLEM: Dünyanın yedi tane şaşılacak, acaib şeyi. (Çin seddi bunlardan biridir.)
ACAL: (Ecel. C.) Eceller. Ölümler, vâdeler.
ACALİT: Yoğurt.
ACZ-ALUD: f. Âcizlik, kuvvetsizlik, güçsüzlük.
AÇALYA: yun. Fundagillerden, güzel çiçekli bir bitki ve çiçeği.
ADAL: Gümüşü az olan para.
A'DAL: (İdl. C.) Eşitler, denkler, müsaviler.
ADALAT: (Adale. C.) Adaleler.
ADALE: Tıb: Bedenin hareketini icra eden ve birbirinden, ince bir perde ile ayrılan sinirli et kısımlarından her biri. Hepsine birden et (Lahm) tâbir edilir.
ADALET: Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek. Suçluya Allah'ın emrini icra etmek.(Adâlet iki şıktır. Biri mübet, diğeri menfidir. Müsbet ise; hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım adâlet; bu dünyada bedahet derecesinde ihâtası vardır. Çünkü her şeyin istidat lisaniyle ve ihtiyac-ı fıtrî lisaniyle ve ıztırar lisaniyle Fâtır-ı Zülcelâl'den istediği bütün matlubatını ve vücut ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu mahsus mizanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşahede veriyor. Demek adâletin şu kısmı, vücut ve hayat derecesinde kat'i vardır. İkinci kısım menfidir ki: Haksızları terbiye etmektir. Yâni, haksızların hakkını, tâzib ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise; çendan tamamiyle şu dünyada tezahür etmiyor. Fakat, o hakikatın vücudunu ihsas edecek bir surette hadsiz işarat ve emarat vardır. Ezcümle: Kavm-i Âd ve Semud'dan tut, tâ şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i te'dib ve tâziyâne-i ta'zib, gayet âli bir adâletin hükümran olduğunu hads-i kat'i ile gösteriyor. S.) (Bak: Fâtih Sultan Mehmed)
ADÂLET-İ İLÂHİYE: Allah'ın adaleti.
ADÂLET-İ İZAFİYE: İzafi adalet veya adâlet-i nisbiye de denir. Küll'ün selâmeti için, cüz'ü feda eden adalet usulüdür.(Cemaat için ferdin hakkını nazara almaz, "ehvenüş-şer" diye bir nevi adalet-i izâfiyeyi yapmağa çalışır. Fakat adalet-i mahza kabil-i tatbik ise "adalet-i izafiye"ye gidilmez, gidilse zulümdür. M.)
ADÂLET-İ MAHZA: Adaletin tam hakikisi, tam adalet. (Adâlet-i mahza ile adalet-i izafiyenin izahı şudur ki: $ âyetin mâna-yı işarisi ile : Bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir fert dahi umumun selâmeti için feda edilemez. Cenab-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak, haktır. Küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük büyük için iptal edilemez. Bir cemaatin selâmeti için bir ferdin rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet nâmına, rızası ile olsa o başka meseledir. M.)(... Adâlet-i İlâhiyenin tam mânâsı ile tecelli etmesi için haşre ve Mahkeme-i Kübrâ'ya lüzum vardır ki, biri cezasını, diğeri mükâfatını görsün. İ.İ.)
ADALETKÂR: f. Adaletli, insaflı, adalet sahibi.
ADÂLETKÂRANE: f. Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette.
ADALETPENAH: f. Adâletli.
ADALL: Çok sapık, çok dalâlette.
ADEM-İ MÜBÂLÂT: Dikkatsizlik.
ADEM-İ MÜDÂHALE: Karışmamazlık.
ADEM-İ SALÂHİYET: Salâhiyetsizlik, yetkisizlik.
ADRENALİN: Fr. Tıb: Böbrek üstü salgısından çıkarılan bir hormon. Sentetik olarak da yapılır. Damar daraltmak ve kanamayı önlemekte kullanılır.
AGAL: Darıltma, kışkırtma. * Çiğnemeden yutma. * Ağıl. * Arı kovanı.
AGALİŞ: f. Kışkırtma. * Birşeye saldırmak için kışkırtma.
AGLAL: (Gull. C.) Boyna geçirilen zincirler. * Kelepçeler, pırangalar.
AGLAL: Ağaçlar arasında akan su. (Bak: Eglâl)
AGLEB-İ İHTİMAL: Büyük bir ihtimal.
AHAL: f. Birşeye yaramıyarak atılacak olan şey, çerçöp.
AHALİ: (Ehl. C.) Halk, umum, nâs. * Bir memleketin yerlileri, bir memlekette oturanlar, yaşayanlar.
AHLAL: (Hıll. C.) Samimi dostlar, yâranlar.
AHMAL: (Haml. C.) Yükler. * Ağır şeyler. Eşya, ağırlık.
AHMAL Ü ESKAL: Ağır yükler.
AHSEN-ÜL HÂLIKÎN: Hâlıkıyyet mertebelerinin en güzel ve en münteha mertebesinde olan bir Hâlık-ı Zülcelal. Her şeyi herşeyle münasebetine lâyık bir tarzda güzel yaratan Hâlık. (C.C.)
AHTAL: Çabuk yürüyen. * Boşboğaz, çok konuşan kimse. Çenesi düşük.
AHTER-İ DÜNBÂLE-DAR: Kuyruklu yıldız.
AHVAL: Haller. Vaziyetler. Oluşlar.
AHVAL-İ HAYRET-FEZÂ: Hayret verici haller.
AHVAL-İ SIHHİYE: Sağlık durumu.
AHVAL-İ ŞAHSİYE: Huk: Hakiki şahısların, hukuki varlıklariyle alâkalı olan hukuki durumlar. (Doğum, evlenme, boşanma, evlat edinme, ölüm hadiseleri gibi)
AHVAL: (Hâl. C.) Dayılar. Annenin erkek kardeşleri.
AHYAL: (Hayl. C.) : Atlar, at sürüleri. Atlı kıtalar.
A'KAL: En akıllı. Pek akıllı. Daha akıllı.
AKALA: Bir çeşit pamuk.
AK ALEM: Osmanlılarda saltanat sancağı.
AKALİD: Yoğurt.
AKALİM: (Ekalim) (İklim. C.) İklimler. * Dünyanın kıt'a ve memleketleri.
AKALİT: Yoğurt.
AKALL: (Ekall) Daha az. En az.
AKALL-İ KALİL: En az. Azın azı.
AKALLİYET: (Ekalliyet) Azlık. Azınlık. * Bir ülkede hâkim unsurların haricinde olan ve ekseriyet teşkil edemiyen insanlar.
AKFAL: (Kufl. C.) Kilitler. Kapı kilitleri.
AKKÂL: Çok yiyen, obur. * Tıb: Etrafındaki etleri çürütüp mahveden (yara).
AKL-I BÂLİĞ: Yetişmiş genç. Erginlik hâli. Onbeşini doldurmuş genç.
AKL-I FA'AL: İşleyen ve çalışan akıl.
AKSAKAL: Köy ihtiyarı. Köy ihtiyar heyetinin başı.Muhtar.
AKTÂR-I ÂLEM: Her taraf. Alemin dört bucağı. Alemin her yeri.
AKTÜALİTE: Fr. Bugünkü hâdise veya mevzu. Günlük hâdiseler.
AKVAL: (Kavl. C.) Sözler, kaviller.
AKVAL-İ HAKÎMÂNE: f. Hikmet sahiblerine yakışır sözler.
ÂL-İ ABÂ: Hz. Peygamberin (A.S.M.) kendisi ile beraber, kızı Hz. Fâtıma Validemiz, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den (R.A.) müteşekkil hey'et. "Hamse-i âl-i abâ" da denir. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) giydiği abâsını mezkur sahabe-i güzin hazeratının üzerine örterek hususi dua ettiğinden bu isimle anılmaları meşhurdur.(Bediüzzaman Hazretlerinin "Lem'alar" adlı eserinin Ondördüncü Lem'asında bu meseleye dair izahat vardır.)
ÂL-İ ABBAS: Emevilerden sonra 749 senesinden 1258 senesine kadar süren Abbasi hükümdar ailesi.
ÂL-İ BEYT: Hz. Peygamberin (A.S.M.) sülâle-i tahiresinden yetişenler ve sünnet-i seniyyesinin menbaı ve muhafızı ve bihakkın sünnete ittibâ ve onu idâme ettirenler. Al-i Resul, Al-i Nebi, Al-i Muhammed ve Ehl-i Beyt gibi tâbirlerle de söylenir. (Eğer denilse: "Neden hilâfet-i İslâmiye, Al-i Beyt-i Nebevide takarrur etmedi? Halbuki en ziyade lâyık ve müstehak onlardı.Elcevap: Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Al-i Beyt ise, hakaik-ı İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur'aniyeyi muhafazaya memur idiler. Hilâfet ve saltanata geçen, ya Nebi gibi mâsum olmalı veyahut hulefâ-i râşidin ve Ömer İbn-i Abdülaziz-i Emevî ve Mehdi-i Abbasî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki aldanmasın. Halbuki Mısır'da Âl-i Beyt nâmına teşekkül eden Devlet-i Fatımiye Hilâfeti ve Afrika'da Muvahhidin Hükümeti ve İran'da Safevîler Devleti gösteriyor ki, saltanat-ı dünyeviye, Âl-i Beyte yaramaz; vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur. Halbuki saltanatı terkettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur'ana hizmet etmişler. M.)( $âyetinin bir kavle göre mânası: "Resul-ü Ekrem (A.S.M.) vazife-i Risaletin icrasına mukabil ücret istemez, yalnız Âl-i Beytine meveddeti istiyor." Eğer denilse: Bu mânaya göre karabet-i nesliye cihetinden gelen bir faide gözetilmiş görünüyor. Halbuki, ( $ ) sırrına binâen karabet-i nesliye değil, belki kurbiyet-i İlâhiye noktasında vazife-i Risalet cereyan ediyor? Elcevap: Resul-ü Ekrem (A.S.M.), gayb-âşinâ nazarıyla görmüş ki: Âl-i Beyti, âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nuraniye hükmüne geçecek, âlem-i İslâmın bütün tabakatında kemalât-ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zatlar, ekseriyet-i mutlaka ile Âl-i Beytten çıkacak. Teşehhüddeki ümmetin "Âl" hakkındaki duası ki: $dir. Makbul olacağını keşfetmiş, yani nasıl ki millet-i İbrahimiyede ekseriyet-i mutlaka ile nurani rehberler Hz. İbrahimin (A.S.) âlinden, neslinden olan enbiya olduğu gibi; ümmet-i Muhammediyede de (A.S.M.) vezaif-i azime-i İslâmiyette ve ekser turuk ve mesâlikinde enbiya-i benî İsrâil gibi, Aktab-ı Âl-i Beyt-i Muhammediyeyi (A.S.M.) görmüş. Onun için ( $ ) demesiyle emrolunarak, Âl-i Beyte karşı ümmetin meveddetini istemiş. Bu hakikatı te'yid eden diğer rivayetlerde ferman etmiş: "Size iki şey bırakıyorum, onlara temessük etseniz, necat bulursunuz. Biri: Kitabullah, biri: Âl-i Beytim." Çünkü: Sünnet-i Seniyyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan, Âl-i Beyttir. L.)
ÂL-İ İBRAHİM: Hz. İbrahim Peygamberin (A.S.) neslinden gelen ve onun mânevi yolunda yürüyenler. Bütün müslümanlar, Mü'minler.
ÂL-İ İMRÂN: İmran soyundan gelenler. (İmran ikidir. Birisi: Hz. Musa ve Harun'un (A.S.) babaları olan İmran ibn-i Yashür ibn-i Lâvi ibn-i Yakub ibn-i İshak ibn-i İbrahim'dir (A.S.) İkincisi: Hz. Meryemin babası olan İmran ibn-i Metan ki, bu da Süleyman ibn-i Dâvud ibn-i İşa neslinden, bunlar da Yahuda ibn-i Yakub neslindendirler. İki İmran arasında 1800 sene geçtiği söylenir.)
ÂL-İ İMRAN SURESİ: Kur'an-ı Kerimin üçüncü suresinin ismi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. Bu sureye Eman, Kenz, Ma'niyye, Mücadele, İstiğfar Suresi ve Tayyibe de denilir.
ALA: Bahşişler. Lütuflar. Nimetler. İhsanlar.
ALA: Yükseklik. Büyüklük. şeref. şan.
ALA: İtl. İtalyancadan gelen tabirlerin başında bulunup (usulünce, tarzında) manasını ifade eder. Meselâ: Alaturka $: Türk tarzında gibi.
ALA: f. Kirleten, kirli yapan.
ALÂ: Gr:Arabçada harf-i cerdir. Buna isim diyen de olmuştur. Müteaddit mâna ile kelimenin başına getirilir; manevî istilâ ve tefevvuk bildirmek için ekseriyâ mecrurunu istilaya delâlet eder. Bazan mecrurunun mukabiline müstâli olur. (maa) gibi müsahabet için gelir. (lâm) gibi tâlil için olur. Mücaveze için olur. Harf-i cer olan (min) mânâsına ve zarfiyyet için ve harf-i cer olan (bâ) mânâsına isim olur. "yukarıda" manasına gelir. * Üstünde, üzere.
ALABALIK: t. Akıntısı sert olan soğuk ve tatlı sularda bulunan bir cins leziz balık.
ALABANDA: İtl. Gemilerde dümeni tam sancağa veya iskeleye kırma, yahut geminin bir tarafındaki toplara ateş etme kumandası. * Mc:Şiddetle kınama ve azarlama.
ALACA BAYRAK: Tar:Ondördüncü Yeniçeri Bölüğüne verilen ad.
ALA-EYYİ-HAL: Herhâlde, mutlaka, elbette, her nasıl olsa.
ALAF: (Elf. C.) Binler.
ALÂ-FETRETİN: Daim olmayarak, fasıla ile.
ALAFRANGA: İtl. Frenk tarzında olan, Fransız usulü.
ALÂ HİDE: Tek başına, münferiden, ayrıca.
ALAİK: (Alayık) Münâsebetler. Alâkalar. Mânialar.
ALÂİK-İ DÜNYEVİYE: Dünyevî alâkalar. İnsanı Cenab-ı Hakkın rızasından alıkoyan lüzumsuz işler.
ALAİM: İzler. İşaretler, deliller. (Bak: Alamet)
ALÂİM-İ SEMÂ: (Alâim-üs semâ) Al yeşil kuşak. (Bak: Kavs-ı kuzah)
ALAK: Zahmet, meşakkat gidermek.
ALAK: Sakız.
ALAK: Kan. Kızıl veya koyu ve uyuşuk kan. * Yapışkan veya ilişken nesne. * Hayvanat. * Bir işe mülâzemet eylemek. * Husumet-i lâzime veya muhabbet-i lâzime. Aşk ve muhabbet eylemek. Bir işe başlayıp o işe devamlı olmak. * Bir şeye ilişip tutulmak. * Yapışkan, balçık ve çamur. * Kadının gebe kalması. * Pıhtılaşmış kan. * Sülük. (Kamus'tan hülâsa)
ALAK-I DEM: Kan pıhtısı, pıhtılaşmış kan.
ALAK SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in doksanaltıncı suresinin adıdır. İkra' Suresi de denilir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
ALÂKA: İlişik, rabıta, merbutiyet. * Gönül bağlama, sevgi, münasebet, taalluk, irtibat, mâlikiyet. Tasarruf. Müdâhale hakkı. Hisse. * Edb: Bir kelimenin hakiki mânâsından mecâzi mânâsına nakledilmesinin sebebidir. (Temiz ahlâklı, güzel huylu kimselere melek denildiği gibi.)
ALAKA: Kan pıhtısı. Uyuşuk kan.
ALÂKABAHŞ: f. İlgi uyandıran. Alâka uyandıran.
ALÂKADAR: Alâkalı, münâsebetdar.
ALÂ-KADR-İL-İMKAN: Olabildiği kadar. İmkânı nisbetinde.
ALÂ-KADR-İL-İSTİTAA: Elden geldiği kadar, güç yettiği nisbetinde.
ALÂ-KADR-İT-TAKA: Güç yettiği kadar.
ALÂ-KAVLİN: Bir kavle göre. Bir rivâyete nazaran.
ALÂ-KÜLLİHAL: İster istemez. Olduğu kadar. Her halde.(Ey insan düşün! Sen alâ küllihal öleceksin. L.)
A'LAL: (İllet. C.) Hastalıklar, marazlar, illetler. * Sebepler.
ALAM: (Elem. C.) Elemler. Kederler. Üzüntüler.
ALÂM-I ELİME: Çok acı ve acıklı elemler.
ALÂM-I GURBET: Vatandan ayrı kalma elemleri, gurbet acıları.
ALÂ-MA-FARAZALLAH: Allah'ın farzettiği üzere.
ALAMANA: İtl. Küçük odun gemisi. * Büyük balıkçı kayığı. * Büyük balıkçı kayıklarına mahsus büyük ağ, ığrıp.
ALAMAT: Uzun ince bir cins balık. (Hint denizinde çok olur ve yılana benzer.)
ALÂMAT: (Alâmet. C.) İzler, nişanlar, alâmetler, işâretler.
ALÂ-MELE'İN NAS: Herkesin önünde. Halkın huzurunda.
ALÂ-MERATİBİHİM: Rütbesine ve derecesine göre sırasıyla.
ALÂMET: İz, nişân, işâret.
ALÂMET-İ FÂRİKA: Ayırıcı işaret. Damga.
ALÂMET-İ GURUR: Gurur ve kibiri belli eden alâmet.
ÂLÂM U ASKAM: Kederler ve hastalıklar.
ALAN: Orman içinde açıklık, meydan.
ALÂNÎ: Açıkta, meydanda, herkesin gözü önünde.
ALÂNİYETEN: Herkesin önünde, açıkça, alânen.
ALÂ-RAĞM-İ ENF-İL YE'S: Ye'sin burnunu kırmak maksadiyle ve ona tahkir ile.
ALARGA: İtl. Açık deniz, engin.
ALÂ-RİVAYETİN: Rivayet edildiği üzere. Söylenenlere bakılırsa.
ALARM: Fr. Tehlike anında herkesi haberdar etmek için verilen işaret.
ALÂ-RUUS-İLEŞHAD: Aleme karşı. Herkesin gözü önünde. Halkın önünde.
ALAS: Odun kömürü.
ALAŞIM: Madenlerin eriyerek birleşmesi sonunda meydana gelen madde, halita.
ÂLÂT: (Âlet. C.) Vasıtalar. Âletler.
ÂLÂT-I BASARİYE: Gözle alâkalı gözlük, dürbün gibi optik âletler.
ÂLÂT-I CÂRİHA: Yaralayıcı âletler.
ÂLÂT-I HARBİYE: Harb âletleri, silâhlar.
ÂLÂT-I KATIA: Kesici âletler.
ÂLÂT-I NARİYYE: Ateşli silâhlar.
ÂLÂT-I RASADİYYE: Meteoroloji ve astronomi araştırmalarında kullanılan âlet ve cihazlar.
ÂLÂT-I TAB'İYYE: Baskı âletleri. Matbaa levâzımatı.
ALATURKA: İtl. Türkvari, Türk usulü, Osmanlı usulü.
ALÂ-TARİK-İL İCMAL: Kısaca, icmal yoluyla.
ALÂ-TARİK-İL MÜNAVEBE: Nöbetleşe, münâvebe yoluyla.
ALA VECH-İ ÎCAZ: İcâz yolu ile.
ALAVERE: Vapurlara kömür vermek için bordaya kurulan kademeli iskele. * Tulumbanın basıp emme suretiyle işlemesi. * Herc ü merc. Karışıklık, kargaşalık. * Bir şeyin elden ele verilerek veya atılarak aktarılması.
ALAVÎ: (İlâve. C.) İlâveler, ekler.
ALAY: (Ask.) 3-4 tabur piyade veya5 bölük süvari askerinden mürekkep kuvvet. * Debdebe ve gösterişle yapılan tören, geçit resmi. * Cemaat, topluluk, güruh, kalabalık, fevç. * Fazla miktar, muhtelif ve müteaddit kişiler veya şeyler.
ALAYBOZAN: Eskiden kullanılmış olan bir çeşit fitilli tüfek.
ALAYE: Yüksek yer, yükseklik.
ALAY EMİNİ: Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askerin hesap işlerine bakan subay ki, binbaşıdan alt derecededir.
ALAY İMAMI: Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askere imamlık vazifesini yapan subay.
ALAYİŞ: f. Bulaşıklık, bulaşma. * Debdebe, tantana, gösteriş.
ALAZ: Alev.
ALB: (C.: Ulub) Eser. * Yaşlı keler.
ALB: Yiğit, kahraman, bahadır, cesur gibi manalara gelen bir sıfattır.
ALBASTI: Ateşli bir lohusalık hastalığı, lohusa humması.
ALBATR: f. Yumuşak ve beyaz bir çeşit mermer, kaymak taşı.
ALBAY: Yarbay ile tuğgeneral arasındaki askeri rütbede olan üstsubay.
ALBORA: İtl. (Denizcilik) Serenlerin, direklerin üzerine kaldırılıp bağlanması. * Floka küreklerinin, selâmlamak için yukarı kaldırılması. * Dalyanlarda ağın yukarı alınması ile balığın toplanması.
ALBÜM: Lât. Fotoğraf resimlerini veya sair resim, şekil ve hatıraları içine alan defter veya kitap.
ALBÜMİN: Fr. Tıb:Nebat ve hayvanların etli ve sulu kısımlarında bulunan karbon, oksijen, azot, hidrojen ve kükürt bileşiği gıdalı madde.
ALC: (C.: Uluc) Yaramaz huylu kişi.
ALCEM: Uzun boylu, uzun.
ALCÜN: Ahmak kadın. * Semiz dişi deve.
ALÇI: Sağlam harç yapmada kullanılan beyaz toz, cibs.
ALD: Boyun siniri.
ALDEHİT: Lât. Kim:Alkol veya asitlerden elde edilen kimyevi bir sıvı.
ÂLE: (C.: Al) Harbe. * (C. Alât) Çadır direği. * Edât.
ÂLE: Güneş, yağmur gibi etkenlerden korunmak için yapılmış barınak. * Fakirlik.
ÂLE: f. İlaç için kullanılan ve "Hint Sünbülü" adı verilen çiçek.
ALEBAT: Yemek kapları, çanaklar.
ALEBE: (C. Alebât) Yemek kabı, çanak.
ALE-D-DERECAT: Derecelere göre, sırayla.
ALE-D-DEVAM: Devamı üzere. Devamlı olarak.
ALEF: (C. A'lâf - Ulufe) Saman, ot, yulaf. * Hayvan yemi.
ALEF RESMİ: Hayvanların yedikleri saman ve otlardan alınan vergi.
ALEF: Cana yakın.
ÂLEK: f. İlaç için kullanılan ve "Hint Sünbülü" adı verilen bir çiçek.
ALEK: Sülük. * Kan pıhtısı.
ALEKA: (C.: Alekat) Yapışkan balçık, çamur. * Kan pıhtısı. * Uyuşmuş kan. * Sülük.
ALEKSİ: yun.Tıb: Okuma kabiliyetinin kaybedilmesi.
ALEL: İkinci defada içmek.
ALE-L-ACAİB: Tuhaf şey, şaşılacak şey.
ALE-L-ACELE: Çarçabuk, acele olarak, çabuk.
ALE-L-ADE: Adet olduğu üzere. * Bayağı, basbayağı.
ALE-L-AMYA: Körü körüne. (Bak: Alel-ımıya)
ALE-L-EKSER: Ekseriya, çok vakit.
ALE-L-FEVR: Birden, derhal, hemen.
ALE-L-GAFLE: Dalgınlığa getirerek. Dalgınlığa gelerek, boş bulunarak.
ALE-L-HADİSE: Gölge hâdise. (fr. epiphenomene)
ALE-L-HESAB: Hesâba sayarak.
ALE-L-HUSUS: Hususiyle, hepsinden önce olarak. Bâhusus.
ALE-L-IMIYA: Körü körüne, körlemeden. (Bak: Ale-l-amyâ)
ALE-L-ITLAK: Umumiyetle. Mutlaka. Bir suretle kayıtlı olmayarak. Mingayri tahsis.
ALE-L-İCMAL: Toplu olarak, topluca.
ALE-L-İNFİRAD: Ferd olarak. Birer birer.
ALE-L-İNSAN: İnsan hakkında. İnsana dâir. İnsan üzerine.
ALE-L-İSTİMRAR: Aralıksız.
ALE-L-İŞTİRAK: Birlikte, müştereken.
ALE-L-İTTİSAL: Birbiri ardınca, peş peşe, aralarında fâsıla olmadan.
ALE-L-KAİDE: (Ka, uzun okunur) Kurala, kaideye göre.
ALE-L-KAVL: Birinin sözüne, iddiasına göre.
ALE-L-KİFAYE: Yetecek kadar, kâfi gelir derecede, yeter derecede.
ALE-L-UMUM: Herkese âit. Herkes hakkında.
ÂLEM: Bütün cihan. Kâinat. * Dünya. * Her şey. * Cemaat. * Halk. * Cemiyet. Dehr. * Hususi hal ve keyfiyet. * Bir güneş ile ona tâbi olan ve etrafında devreden seyyarelerin teşkil ettiği dâire. (Cenab-ı Haktan gayrı mahlukata Âlem denmesi, mucidi olan Zât-ı Ecelle ve A'lâ Hazretlerini bilmeğe delâlette vesile olduğuna mebnidir. L.R.)(Semâvatta binler âlem var. Yıldızların bir kısmı her biri birer âlem olabilir. Yerde de her bir cins mahlukat, birer âlemdir. Hatta her bir insan dahi küçük bir âlemdir.( $) tâbiri ise, "Doğrudan doğruya, her âlem, Cenâb-ı Hakkın rububiyyeti ile idâre ve terbiye ve tedbir edilir" demektir. M.)
ÂLEM-İ ASGAR: Daha küçük âlem. En küçük âlem. * İnsan. (Nasıl ki insanın anasırları, Kâinatın unsurlarından; ve kemikleri; taş ve kayalarından; ve saçları nebat ve eşcarından, ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları, Arz'ın çeşmelerinden ve mâdeni sularından haber veriyorlar, delâlet edip onlara işaret ediyorlar. Aynen öyle de, insanın ruhu, âlem-i ervahtan; ve hafızaları, levh-i mahfuzdan; ve kuvve-i hayaliyeleri, âlem-i misalden.. ve hakeza.. her bir cihazı bir âlemden haber veriyorlar. Ve onların vücudlarına kat'i şehadet ederler. L.)
ÂLEM-İ BERZAH: Berzah âlemi. Kabir âlemi. (Bak: Kabr)(Âlem-i ziyâ, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehriba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esir, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzahame ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsâdemesiz küçük bir yerde içtimâ ederler. M.N.)(Nass-ı Kur'anla, şühedânın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet şüheda, hayat-ı dünyevilerini tarik-ı hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Âlem-i Berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar... Yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar... Kemâl-i saâdetle mütelezziz oluyorlar.. Ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saâdet, şühedanın lezzetine yetişmez. Nasılki, iki adam bir rü'yada Cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rü'yada olduğunu bilir. Aldığı keyf ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rü'yada olduğunu bilmiyor, hakiki lezzet ile hakiki saâdete mazhar olur.İşte Âlem-i Berzahtaki emvât ve şühedanın hayat-ı berzahiyyeden istifadeleri, öye farklıdır. Hadsiz vâkıatla ve rivâyatla şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sâbit ve kat'îdir. Hatta Seyyidüşşüheda olan Hazret-i Hamza (R.A.), mükerrer vâkıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi.. ve dünyevi işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vâkıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş. M.)
ÂLEM-İ CEBERUT: Âlem-i azamet ve kudret. (Bununla âlem-i esmâ ve sıfât kasdolunur. Muhakkıkların ekserisine göre bu, âlem-i evsattır. Yâni üstte olan Lâhut âlemi ile altta bulunan melekut âlemi arasındaki âlem. Amiriyyet-i umumiyyeyi muhit olan berzahtır. Ceberut, ibranice "kudret" mânasındadır).
ÂLEM-İ EKBER: En büyük âlem. Kâinat.(Şu kâinat denilen âlem-i ekber ve insan denilen onun misâl-i musağğarı olan âlem-i asgar, kudret ve kader kalemiyle yazılan âfâkî ve enfüsî vahdaniyet delâilini gösteriyorlar. Evet, kâinattaki san'at-ı muntazamanın küçük bir mikyasta, nümunesi insanda vardır. O daire-i kübrâdaki san'at, Sâni-i Vâhid'e şehadet ettiği gibi, şu insanda olan küçük mikyastaki hurdebini san'at dahi, yine O Sâni'a işaret eder, vahdetini gösterir. M.)
ÂLEM-İ EMİR: Sâdece bir emr-i İlâhî ile işlerin hemen olduğu âlem. Yaradılışa ait kanunlar âlemi.(Ruha bir derece müşabih ve ikisi de âlem-i emirden ve iradeden geldiklerinden masdar itibariyle ruha bir derece muvafık, fakat yalnız vücud-u hissi olmayan nevilerde hükümran olan kavânine dikkat edilse ve o namuslara bakılsa görünür ki: Eğer o kanun-u emri, vücud-u harici giyse idi o nevilerin birer ruhu olurdu. Halbuki o kanun daima bakîdir. Daima müstemir, sabittir. Hiçbir tagayyürat ve inkılâbat, o kanunların vahdetine te'sir etmez, bozmaz. Meselâ: Bir incir ağacı ölse, dağılsa; onun ruhu hükmünde olan kanun-u teşekkülâtı zerre gibi bir çekirdeğinde ölmiyerek baki kalır. İşte madem en âdi ve zaif emri kanunlar dahi böyle beka ile, devam ile alâkadardır. Elbette ruh-u insani, değil yalnız bekâ ile, belki ebed-ül âbâd ile alâkadar olmak lâzım gelir. Çünki: Ruh dahi Kur'anın nassıyla $ ferman-ı celili ile âlem-i emirden gelmiş bir kanun-u zişuur ve bir namus-u zihayattır ki; kudret-i ezeliyye, ona vücud-u harici giydirmiş. Demek, nasıl ki, sıfat-ı irâdeden ve âlem-i emirden gelen şuursuz kavanin daima veya ağleben bâki kalıyor. Aynen onların bir nevi kardeşi ve onlar gibi sıfat-ı iradenin tecellisi ve âlem-i emirden gelen ruh, bekâya mazhar olmak daha ziyade kat'idir, lâyıktır. Çünki zivücuttur, hakikat-ı hariciye sahibidir. Hem onlardan daha ulvidir. Çünki zişuurdur. Hem onlardan daha daimidir, daha kıymettardır. Çünki zihayattır. S.)(Maddiyattan olmayan, bilhassa mahiyetleri mütebayin olan bir çoklukta tasarruf eden bir zatın, o çokluğun herbirisiyle bizzat mübaşeret ve mualecesi lâzım değildir. Evet asker neferatı arasında bir kumandanın tasarrufatı, tanzimatı, ancak emir ve iradesiyle husule gelir. Eğer o kumandanlık vazifeleri ve işleri, neferata havale edilirse, her bir neferin bizzat mübaşeret ve hizmetiyle veya herbir neferin bir kumandan kesilmesiyle vücud bulacaktır. Binâenaleyh, Cenab-ı Hakk'ın mahlukatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irade ile olur. Bizzat mübaşereti yoktur. Şemsin kâinatı tenvir ettiği gibi. M.N.)
ÂLEM-İ ERVAH: Ruhlar âlemi. Ruhların ve ruhanîlerin bulunduğu âlem. (Bak: Ruhaniyat)
ÂLEM-İ ESBAB: Sebepler âlemi. Her şeyin bir sebebe dayanarak olduğu âlem. Bu dünya.
ÂLEM-İ FÂNİ: Gelip geçici âlem, dünya.
ÂLEM-İ GAYB: Zâhir duygularımızla bilinemeyen ve ervah ve meleklere, cinlere mahsus olan âlem. Mâzi ve müstakbeldeki mahlukatın mânevi hayatlarının âlemi.(Her şeyin bâtını zâhirinden daha âli, daha kâmil, daha lâtif, daha güzel, daha müzeyyen olduğu gibi; hayatça daha kavi, şuurca daha tamdır. Ve zâhirde görünen hayat, şuur, kemâl vesaire ancak bâtından zâhire süzülen zaif bir tereşşuhdur. Yoksa bâtın câmid, meyyit olup da ilim ve hayatı dışarıya vermiş olduğuna zehaba ihtimâl yoktur. Evet karnın "miden", evinden; cildin, gömleğinden; ve kuvve-i hâfızan, senin kitabından nakş ve intizamca daha yüksek ve daha gariptir. Binâenaleyh, âlem-i melekut, âlem-i şehâdetten; âlem-i gayb, dünya ve âhiretten daha âli ve daha yüksektir. Maalesef nefs-i emmare, hevâ-i nefs ile baktığı için zâhiri hayatlı, ünsiyetli bir perde gibi meyyit ve zulmetli ve vahşetli zannettiği bâtın üstüne serilmiş olduğunu görüyor. M.N.)
ÂLEM-İ HÂB: Uyku ve rüyâ âlemi. Bazan âlem-i mâna, âlem-i misal, âlem-i nevm gibi tâbirler de kullanılır.
ÂLEM-İ İSLÂM: İslâm dünyası. İslâm milletleri. (Ey âlem-i İslâm, uyan! Kur'ana sarıl! İslâmiyete maddi ve manevi bütün varlığınla müteveccih ol! Ve ey Kur'ana bin yıllık tarihinin şehadetiyle hâdim olan ve İslâmiyet nurunun zemin yüzünde naşiri bulunan yüksek ecdadın evlâdı! Kur'ana yönel ve onu anlamaya, okumaya ve onu anlatacak, onun bu zamanda bir mu'cize-i manevîsi olan Nur Risalelerini mütalaa etmeğe çalış. Lisanın, Kur'anın âyetlerini âleme duyururken, hâl ve etvar ve ahlâkın da onun manasını neşretsin; lisan-ı hâlin ile de Kur'anı oku. O zaman sen dünyanın efendisi, âlemin reisi ve insaniyetin vasıta-i saadeti olursun! Ey asırlardan beri Kur'anın bayraktarlığı vazifesiyle cihanda en mukaddes ve muhterem bir mevki-i muallâyı ihraz etmiş olan ecdadın evlâdı ve torunları! Uyanınız, âlem-i İslâmın fecr-i sadıkında gaflette bulunmak, kat'iyyen akıl kârı değil! Yine âlem-i İslâmın intibahında rehber olmak, arkadaş kardeş olmak için Kur'anın ve İmanın nuruyla münevver olarak İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip hakiki medeniyet-i insaniye ve terakki olan medeniyet-i İslâmiyyeye sarılmak ve onu, hâl ve harekâtında kendine rehber eylemek lâzımdır. T.H.)
ÂLEM-İ KEVN: Varlık âlemi. Kâinat.
ÂLEM-İ KEVN Ü FESAD: Cismani âlem. Bir taraftan vücuda gelip, diğer taraftan da harab olan fâni âlem.
ÂLEM-İ MA'NA: Mâna âlemi, bazı ehline münkeşif olan âlem, mânen anlaşılan ve bilinen âlem.
ÂLEM-İ MELEKUT: Melekut âlemi. (Bak: Melekût)
ÂLEM-İ MENÂM: Uyku âlemi, rüya âlemi.
ÂLEM-İ MİSÂL: Rüyâda görülen âlem. Dünyada mevcud bulunan bütün eşya ve zuhura gelen bütün ef'âlin aynısı ile müretteb ve mütekevvin olan bir tarzı veya âlem-i ruhâninin bir nev'i. (L.R.)(Gördüm ki: Âlem-i misâl, nihâyetsiz fotoğraflar ve her bir fotoğraf, hadsiz hâdisât-ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmıyarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema-i uhreviyye ve fâniyatın fâni ve zâil hallerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedi temâşâgâhlarda ve Cennette Saadet-i ebediyye ashâblarına dünya macerâlarını ve eski hâtıralarını levhaları ile gözlerine göstermek için pek büyük bir fotoğraf makinesi olarak bildim. S.) (Bak: Âlem-i hâb)
ÂLEM-İ NÂSUT: İnsanlar âlemi ve dünya hayatı. Mahlukiyet. Âlem-i Lâhut'un zıddı.
ÂLEM-İ SABAVET: Çocukluk dünyası.
ÂLEM-İ SİYASET: Siyâset dünyası, siyaset âlemi.
ÂLEM-İ SÜFLÎ: Süflilerin âlemi. Dünyâ âlemi. Âlem-i şehadet, âlem-i nâsut. (Bak: Nâsut)(Şu kâinata nazar-ı hikmetle bakıldığı vakit, azim bir şecere mânasında görünür. Ve şecerenin nasıl dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri vardır. Şu şecere-i hilkatin de bir şıkkı olan âlem-i süflinin: Anasır, dalları; nebatat ve eşcar, yaprakları; hayvanat, çiçekleri; insan, meyveleri hükmünde görünür. Sâni-i zülcelâl'in, ağaçlar hakkında câri olan bir kanunu, elbette şu şecere-i âzamda da câri olmak, mukteza-yı ism-i Hakîm'dir. S.)
ÂLEM-İ ŞAHADET: Şahâdet âlemi. Bu dünya. Cenâb-ı Hakkın âyetlerine ve emirlerine imân edenlerin, hakka, hakikate şahadette bulundukları ve Allah'a itaat ve ibadetle mükellef oldukları dünya âlemi.(Âlem-i şahadet, avâlim-i guyub üstünde tenteneli bir perdedir. M.)
ÂLEM-İ ŞUHUD: Bilip keşfedilen, görür gibi bilinen âlem. Görünen âlem. Dünya. Kâinat.
ÂLEM-İ TEKVİN: Devamlı değişen. Vücud ve hudus âlemi.
ÂLEM-İ ULVÎ: Ulvi âlem, ruhlar âlemi.
ÂLEM-İ ZUHUR: Görünen âlem, şahâdet âlemi, şu anda içinde yaşadığımız âlem.
ALEM: Bayrak. * Nişan, işâret. * Özel isim. * Mc:Yüksek dağ. * Büyük âlim. * Üst dudakta olan yarık.
ALEM-İ ZÂTÎ: Zata âit isim, zatına âit işâret, zâtına mahsus alâmet, delil.(Evet, Zât-ı Akdes'in alem-i zâtîsi ve en âzamî ismi olan Lafzullahtan sonra en âzam ismi olan Rahman, rızka bakar. Ve rızıktaki şükür ile ona yetişilir. Hem Rahman'ın en zâhir mânası, Rezzak'tır. M.)
ÂLEMANE: f. Dünya ile ilgili. Dünyevî.
ÂLEMÂRÂ: f. Dünyayı, âlemi süsleyen.
ALEMDAR: Bayrağı veya sancağı taşıyan. Bayraktar, sancaktar.
ALEMDÂR-I NEBİ: Peygamberimizin (A.S.M.) bayraktarı olan Hz. Ebu Eyyub-il-Ensarî (R.A.)
ALEMDARÎ: Bayraktarlık.
ALEMEFRAZ: Bayrak kaldıran, bayrak çeken.
ÂLEM-EFRUZ: f. Âlemi parlatan, bütün âleme ışık saçan.
ÂLEMEYN: İki âlem. Dünya ve âhiret.
ÂLEMGİR: f. Bütün âleme yayılan, cihanı kaplayan, dünyayı zapteden.
ALEMÎ: (Alem. den) Has isimle alâkalı. Aleme aid.
ÂLEMÎ: (C.: Âlemiyan) (Âlem. den) Dünyaya ait. İnsan.
ÂLEMÎN: (Bak: Âlemûn)
ÂLEMİYAN: (Âlemî. C.) Âleme mensub olanlar, insanlar.
ÂLEMNÜMA: f. Dünyayı gösteren.
ÂLEM-PENAH: f. Cihanın sığındığı (yer veya saha).
ÂLEMPESEND: f. Bütün herkesin hoşuna gidip beğendiği şey.
ÂLEM-SUZ: f. Cihanı yakan.
ÂLEMŞÜMUL: Bütün dünyayı alâkadar eden, dünyayı kaplayan ve her yerde tanınmış olan.
ÂLEM-TAB: f. Dünyayı aydınlatan, cihanı parlatan.
ÂLEMÛN (ÂLEMÎN): (Âlem. C.) Âlemler.
ALEN: Aşikâr, apaçık, meydanda olma.
ALENDA: (C. Alânid) Çok sağlam nesne.
ALENDAT: Kuvvetli deve.
ALENDAT: Katı, sağlam nesne.
ALENEN: Gizli olmayarak, açıktan.
ALENG: f. Hücum eden asker. * Siper, istihkâm.
ALENİ: Açık olarak, meydanda. Gizli olmayarak.
ALENİYYE: Açık, aleni, göz önünde.
ALENİYYET: Göz önünde olma.
ALENKED: Çok sağlam nesne.
ALER-R-RAĞM: Rağmen.
ALER-RE'S: Baş üstüne. Hemen. Derhâl.
ALER-RE'Sİ-VEL-AYN: Baş ve göz üstüne. (Gelen misafire karşı veya bir işi deruhte edeceğine karşı hürmet ve memnuniyetle kabul ettiğini ifâde için söylenir.)
ALES: Şiddetli kıtal.
ALES: Bir cins buğday ki bir kabuk içinde iki tane olur. * Buğday arasında biten çavdar ve mercimek. * Büyük kene. * Bir nevi karınca. * Katı, sağlam nesne.
ALE-S-SABAH: Erkenden, sabahın ilk saatlerinde.
ALE-S-SEHER: Gün doğmadan evvel, seher vakti.
ALE-S-SEVİYYE: Bir seviyede, aynı boyda. * Müsâvat üzere.
ALESSEVRİ VELHUT: (Ale-s-sevri ve-l hut) Öküz ve balık üzerinde.Risale-i Nur Külliyatından Lem'alar adlı eserin Ondördüncü Lem'asında bu mevzuizah edilmiştir. Nümune olarak bir parçası aşağıda dercedilmiştir:(Hamele-i arş ve semâvat denilen melâikenin birinin ismi "Nesir" ve diğerinin ismi "Sevr" olarak dört melâikeyi, Cenâb-ı Hak, arş ve semâvata Saltanat-ı Rububiyetine nezaret etmek için tâyin ettiği gibi, semavatın bir küçük kardeşi ve seyyarelerin bir arkadaşı olan küre-i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak tayin etmiştir. O meleklerin birinin ismi"Sevr" ve diğerinin isim "Hut"dur. Ve o nâmı vermesinin sırrı şudur ki; arz iki kısımdır: Biri, su; biri, toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren, insanların medar-ı hayatı olan ziraat, öküz iledir ve öküzün omuzundadır. Küre-i arza müekkel iki melek, hem kumandan, hem nâzır olduklarından, elbette balık tâifesine ve öküz nev'ine bir cihet-i münâsebetleri bulunmak lâzımdır. Belki, o iki meleğin âlem-i melekut ve âlem-i misâldesevr ve hut suretinde temessülleri var (Haşiye). İşte bu münâsebete ve o nezârete işareten ve küre-i arzın o iki mühim nevi mahlukatına imaen lisan-ı mu'ciz-il beyan-ı Nebevi $ demiş, gayet derin ve geniş bir sahife kadar mes'eleleri havi olan bir hakikatı, gayet güzel ve kısa bir tek cümle ile ifade etmiş...İkinci Vecih : Mesela: Nasıl ki denilse: "Bu devlet ve saltanat, hangi şey üzerinde duruyor?" cevabında: $denilir. Yani: "Asker kılıncının şecaatine, kuvvetine ve memur kaleminin dirayetine ve adâletine istinad eder." Öyle de: Küre-i Arz madem zihayatın meskenidir ve zihayatın kumandanları da insandır ve insanın ehl-i sevâhil kısmının kısm-ı azamının medar-ı taayyüşleri balıktır ve ehl-i sevâhil olmıyan kısmının medâr-ı taayyüşleri, ziraatle, öküzün omuzundadır ve mühim bir medâr-ı ticareti de balıktır. Elbette devlet, seyf ve kalem üstünde durduğugibi, Küre-i Arz da, öküz ve balık üstünde duruyor denilir. Zirâ, ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa, o vakit insan yaşayamaz, hayat sukut eder. Halik-ı Hakim de arzı harab eder. L.)(Haşiye) : Evet Küre-i Arz, bahr-i muhit-i havâide bir sefine-i Rabbaniye ve nass-ı Hadisle âhiretin bir mezraası, yâni fidanlık tarlası olduğundan, o câmid ve şuursuz büyük gemiyi o denizde emr-i İlâhî ile, intizam ile, hikmet ile yüzdüren, kaptanlık eden melâikeye "Hut" nâmı; ve o tarlaya izn-i İlâhî ile nezaret eden melâikeye "Sevr" ismi ne kadar yakıştığı zahirdir.
ÂLET: Fakir. * Dağda ve tarlada yaptıkları künbet.
ÂLET: Bir işte veya bir san'atta kullanılan vasıta. Bir makinayı vücuda getiren ve işlemesine yardım eden parçalardan her biri. * Sebeb, vesile, vesâit. * Edevat. Avadanlık.
ÂLET-İ CERRÂHİYE: Cerrahların, yaraları tedaviye çalışan doktorların kullandıkları edevat, takım.
ÂLET-İ KATIA: Kesici âlet.
ÂLET-İ LEHV: Oyun âleti. Oyuncak. Çalgı âleti.
ÂLET-İ MUSAVVİT: Sesi nakletmeye yarıyan alet. Mikrofon.
ALETTAFSİL: Uzun uzadıya, mufassal olarak.
ALETTAHKİK: (Ale-t-tahkik) Hakikat üzere, kat'i surette. Besbelli.
ALETTAHMİN: Aşağı yukarı, tahminen.
ALETTAHSİS: Hususi olarak, bilhassa, hele, en çok.
ALETTEDRİC: Azar azar.
ALETTERTİB: Tertibli olarak, sırasıyla.
ALETTEVALİ: Arası kesilmeksizin, birbiri ardınca, arka arkaya.
ALEV: Ateşten çıkan parlak ve yanar hava. * Mızrak ucuna takılan küçük bayrak, flama.
ALEV-GİR: f. Alevlenmiş.
ALEV-HİZ: f. Parlayan, alevlenen.
ALEVÎ: Hz. Ali'ye mensub olan. Hz. Ali'ye âit ve müteallik. (Bak: şia)
ALEV-KEŞ: f. Alevden fırlayan.
ALEV-RİZ: f. Alevlenen, alev saçan.
ALEYH: (Aleyhi - Aleyhâ) (Alâ edatının zamirle birleştiği zamanki şekli.) Aleyhinde, onun hakkında, onun üzerine.
ALEYHDAR: Muhalif olan. Aynı fikirde olmayan. Zıt olan.
ALEYHİM, ALEYHİMA: Aleyh edatının cemi ve tesniye şekilleri.
ALEYHİSSALATÜ VESSELAM: Salât ve Selâm onun üzerine olsun, meâlinde Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) ismini duyunca söylenmesi sünnet olan bir duâdır.
ALEYKE: Senin üzerine, sana.
ALEYKÜM: Sizin üzerinize, size.
ALEYKÜM-ÜS SELÂM: Selâm sizin üzerinize olsun. (Bak: Selâm)
ALEYNA: Bizim üzerimize, bizim hakkımızda. Bize.
ALFABE: Fr. Bir lisandaki sesleri gösteren harflerin, belli bir sıraya göre dizilmiş takımı. * Okuyup yazmayı yeni öğrenecekler için başlangıç kitabı. * Bir işin başlangıcı.
ALFABETİK: Fr. Alfabe sırasına göre dizilmiş.
ALGI: (İdrak) İnsanın kendi varlığından veya çevresinden aldığı uyarımların, zihinde yorumlanması, mânalandırılması. Doğru idrak gibi yanlış idrak da olabilir. Yanlış idrak göz yanılması yâhut olmıyan bir şeyi görmek şeklinde olabilir. Dünyayı, idrak sayesinde tanıyoruz. Bir idrakte hem afâki (objektif, nesnel), hem enfüsi (sübjektif, öznel) unsurlar bulunur. Bu sebeple idrak, gerçeğin bizzat kendisi değil, gerçeğin bir yorumudur.
ALGUN: f. Kırmızı renginde, koyu ve parlak pembe.
ALH: Akıl gitmek. * Tembel olmak.
ALHAN: Deve kuşunun erkeği. * Karnı çok aç kişi.
ALHECE: Demiri ateşte kızdırıp yumuşatmak.
ÂLİ: Büyük, yüksek, şerif, celil, aziz olan.
ALİ: Üstün. Yüce. Çok büyük. Meşhur. Necib.
ALİYY-ÜL MURTAZA (R.A.): Esedullah, Aliyy-ibni Ebi Talib, Ebutturâb, İmâm-ı Ali isimleri ile de anılır.Hz. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) amcası Ebu Tâlib'in oğlu olup Hicretten yirmiüç yıl önce doğmuş ve Bi'setin ikinci günü daha on yaşında iken imân etmiş, hiç putlara tapmamıştır. Bunun için mübârek ismi söylendiğinde, Kerremallâhü Veche diye tâzim edilir. Bütün gazâlarda, din muharebelerinde çok kahramanlık ve fedâkârlığından dolayı "Esedullâh: Allah'ın aslanı" nâmını da almıştır. Aşere-i Mübeşşeredendir. Ayetle medhedilmiştir. Kendinden evvelki üç Halife-i kirâma (R.A.) seve seve biat etmiş, onlara Şeyh-ül İslâm gibi hizmetlerine iştirak etmiştir. Evliyânın reisidir. Hicretin kırkıncı yılında şehid edilmiştir. (R.A.) Bu vesile ile onunla alâkalı bir dersten kısa ve mühim bir kısmı yazıyoruz:(... Hem nakl-i sahih-i kat'î ile İmam-ı Ali'ye demiş: "Sende Hazret-i İsa (A.S.) gibi iki kısım insan helâkete gider. Birisi ifrat-ı muhabbet; diğeri, ifrat-ı adâvetle. Hazret-i İsâ'ya Nasrâni, muhabbetinden hadd-i meşrudan tecavüz ile hâşâ ibnullâh dediler. Yahudi, adâvetinden tecâvüz ettiler, nübüvvetini ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da bir kısım, hadd-i meşru'dan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir." $ demiş, bir kısmı senin adâvetinden çok ileri gidecekler; onlar da Havâricdir ve Emevîlerin bir kısım müfrit taraftarlarıdır ki, onlara Nâsibe denilir.Eğer denilse: Al-i Beyte muhabbeti Kur'an emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş, o muhabbet Şialar için belki bir özür teşkil eder. Çünkü, ehl-i muhabbet bir derece ehl-i sekirdir. Ne için Şialar, hususan Rafiziler, o muhabbetten istifâde etmiyorlar? Belki işâret-i nebeviye ile o fart-ı muhabbetten mahkûmdurlar?"Elcevab: Muhabbet iki kısımdır: Biri; mânâ-yı harfiyle, yani Resul-ü Ekrem Aleyhhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenâb-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Al-i Beyti (R.A.) sevmektir. Şu muhabbet Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) muhabbetini ziyadeleştirir. Cenab-ı Hakkın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşru'dur, ifratı zarar vermez, tecâvüz etmez, başkalarının zemmini ve adâvetini iktizâ etmez.İkincisi: Manâ-yı ismiyle muhabbettir. Yâni: Bizzat onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı düşünmeden Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemâlini; ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düşünür; sever. Hatta Allah'ı bilmese de, Peygamberi tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetine ve Cenab-ı Hakkın muhabbetine sebebiyyet vermez; hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder.İşte işâret-i Nebeviyye ile Hazret-i Ali hakkında ziyâde muhabbetlerinden Hazret-i Ebu Bekir-i Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberri ettiklerinden hasârete düşmüşler ve o menfi muhabbet sebeb-i hasarettir. M.)
ÂLÎ: Yemin eden, Yemin edici
ÂL-İ ABA: (Bak: Âl)
ÂLİ BAHT: f. Talihli, şanslı, bahtlı.
ÂL-İ BEYT: (Bak: Âl)
ÂLİC: İki hörgüçlü büyük deve. Yumuşak nesne. * Kırda bir kumlu yer.* Alcân dedikleri otu yiyen deve.
ÂLİCAH: (Ali-câh) f. Mevkii yüksek. Yüce mevkide bulunan.
ÂLİ-CENAB: f. İyilik sahibi, yüksek ahlâklı. Cömerd. Büyük zat.
ÂLİ-D-DERECAT: Derecelerin âlisi, iyi ve şereflisi.ALİF : Yem torbası.
ÂLİ-FITRAT: Yüksek fıtratta olan.
ÂLİH: Deve kuşunun dişisi. * Hafif mizaçlı.
ÂLİH: (C.: Alihât) Mabud; tapınılan, ibadet edilen şey.
ÂLİHE: (İlah. C.) Bâtıl ilâhlar. (Bak: İlâhe)
ÂLİ-HİMMET: Himmeti yüksek. Gayreti çok.
ALÎK: Hayvana bir defada verilen yem. * Asılan torba.
ALÎK-ÜD-DEVÂB: Yem torbası.
ALİKA: İçine birşey koyacak torba. * Yem.
ÂLİ-KADR: Çok takdir edilen. Yüksek değer sahibi. Kadr ü kıymeti yüksek. * Meşhur bir çeşit lale.
ALÎL: Hasta. İlletli.(Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi; ittiba-ı Kur'andır. M.)
ÂLİM: Bilen, bilgili. * Çok şey bilen. * Çok okumuş, bilgiç. * İlim ile uğraşan. Hoca.(Âlim-i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir. M.)
ALÎM: Bilen. İlmi, ebedi ve ezeli olan Cenab-ı Hak. (Kur'an-ı Kerim'de bu isim 126 kerre zikredilir.)
ALİM: Üzüntülü, kederli, ıztırab çeken.
ÂLİ-MAKAM: Makamı yüksek, yeri yüksek.
ALÎM-ALLAH: Allah en iyi ve en çok bilendir (meâlinde.)
ALİM-ALLAH: Allah bilir (meâlinde yemin.)
ÂLİMAN: f. (Alim. C.) Alimler.
ÂLİMÂNE: f. Alimlere yakışır surette. Bilenlere yakışır şekilde.
ÂLÎ-MEKAN: Makamı, yeri, derecesi yüksek olan.
ÂLİM-ÜL-GAYB VE-Ş-ŞEHÂDE: Görüleni ve görülmeyeni bilen. Allah.
ALÎN: Aleni, açık.
ÂLÎ-ŞAN: şan ve şerefi yüksek olan. * Meşhur bir cins lâle.
ÂLÎ-TEBAR: f. Sülâlesi temiz ve soyu yüce olan.
ALİVRE: Elde edildiği vakit teslim edilmek üzere, bir mahsul üzerine önceden yapılan satış.
ÂLİYE: Yüksek, yüce. Şerif ve aziz olan. * Necid ve Hicaz ülkesi. * (C.: Avali) Süngü başı.
ALİYY: Necip, büyük, yüksek, meşhur, namdar, ünlü.
ÂLİYYE: Âlete mensup. Âletle alâkalı. * (C.: Alâyâ) Yemin etmek.
ALİYY-ÜL A'LA: En üstün, birincilerin birincisi. En yüksek. Pek iyi.
ÂLÎZ: f. Alihten $ veya Aliziden fiilinden emirdir. İsm-i fâili Alizende Türkçedeki mânası: Zayıf, cılız. * Farsçada: Hayvanın ürküp sıçraması, çifte atması, huysuzluk edip sıçramasına denir.
ALİZARİN: Fr. Eskiden kök boyası denilen bitkiden çıkarılırken, şimdi kimya usulleriyle hazırlanan boya maddesi.
ALİZE: Fr. Tropikal bölge denizlerinde sürekli olarak esen rüzgârın adı.
ALİZENDE: f. Çifteli at.
ALKAM: Acı salatalık, hıyar.
ALKAME: Acılık, acı tat. Acı hıyar.
ALKIŞ: Tar: Padişahlarla vezirlerin kadirlerini yükseltmek maksadıyla yapılan merasim hakkında kullanılan bir tabir.
ALKOL: Fr. Mayalanmış içkilerin damıtılmasıyla elde edilen sıvı madde. Sarhoş edici etkisi vardır. Alkollü içkiler hem beden sağlığına, hem de ruh sağlığına zararlıdır. Dinimizde her türlü alkollü içkinin azı da çoğu da haramdır.
ALLAF: Yulaf satan kimse.
ALLAH: İnsanı, dünyayı, kâinatı, görülen veya görülemiyen bütün varlıkların yaratıcısı. Allah ezelidir; yani varlığının başlangıcı yoktur, çünki yaratılmamıştır ve varlığı devamlıdır, sonsuzdur. Hiç bir şey yokken o yine vardı. Allah'ın ilmi, kudreti ve iradesi ve diğer sıfatları da sonsuzdur. O herşeyi ve hepimizi her an bilir ve görür. Allah'ı doğru olarak bilmek için ondört sıfatını doğru ve tam anlamıyla bilmek lâzımdır. Allah ismi bu sıfatları da kapsar. Allah'ın müslümanlarca zikredilen 99 ismi vardır. Bu isimler, O'nu doğru olarak bilmemiz, Allah'ı daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Allah'a Tanrı demek çok yanlıştır. Allah isminin mânasını ifade eden başka bir kelime hiç bir dilde yoktur. Tanrı sözü müslümanlıktan önceki Türklerin şamanizm denilen batıl dinlerinde güneş ilâhı manasına gelen Tengri sözünün bugünkü dilde aldığı şeklidir.(Bütün Esmâ-i Hüsna'nın ifâde ettiği mânalar ile bütün sıfât-ı kemâliyeye Lâfza-i Celâl olan "Allah", bil'iltizam delâlet eder. Sair ism-i haslar yalnız müsemmalarına delâlet eder. Sıfatlara delâletleri yoktur. Çünki: Sıfatlar, müsemmalarına cüz olmadığı gibi aralarında lüzum-u beyyin de yoktur. Bu itibarla ne tazammunen ve ne iltizâmen sıfatlara delâletleri yoktur. Amma Lâfza-i Celâl bil-mutâbakat Zât-ı Akdese delâlet eder. Zât-ı Akdes ile sıfât-ı kemaliyye arasında lüzum-u beyyin olduğundan, sıfatlara da bil-iltizam delâlet der. Ve kezâ Uluhiyet ünvanı Sıfât-ı kemâliyyeyi istilzam etmesi ism-i has olan "Allah"ın da o sıfâtı istilzam ettiğini istilzam ediyor. Ve kezâ, "Allah" kelimesi de, nefiyden sonra sıfatlar ile beraber düşünülür. Binâenaleyh, "Lâ İlâhe İllallah" kelâmı, Esmâ-i Hüsnânın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, şu Kelime-i Tevhid kelâmı delâlet ettiği sıfatlar itibariyle bir kelâm iken bin kelâm oluyor. M.N.)
ALLAHÜ A'LEM Bİ-S-SAVAB: Allah daha iyi bilir. Allah doğrusunu en iyi bilir.
ALLAK: Sakızcı.
ALLAK: Sözünde durmaz. * Hilekâr, kendisine güvenilmesi doğru olmayan.
ALLÂM: En çok bilen, her şeyi hakkı ile bilen. (Cenâb-ı Hakka mahsus bir sıfat olup, başka mahluka denemez.)
ALLÂM-ÜL GUYUB: Esma-i Hüsnadandır. Bütün gaybları, geçmişi, geleceği, hazırda olmayanı, dünyadakileri, âhirettekileri ve her şeyi bilen Cenab-ı Hak.
ALLÂME: Çok büyük alim. Meşhur olmuş büyük mütefekkir. Her ilimde ihtisas sahibi.
ALLÂME-İ KÜLL: Bir şeyin ilmine vâkıf olan. Bir hususda ihtisas sahibi olan.
ALLET: Kişinin, avreti üstüne aldığı ikinci avret. * Üvey ana.
ALLÜSİNASYON: Fr. (Bak: Hallüsinasyon)
ALMAN: Almanyalı, Cermen.
ALMANAK: Fr. Kitab biçiminde bir çeşit takvimdir. Senenin bölümlerinden başka bayram, yıldönümü gibi muayyen günleri gösterir; ayrıca astronomi, meteoroloji, istatistik bilgiler de verir.
ALOTROPİ: Kimya bakımından bir değişiklik olmadığı halde bir cismin ayrı hususiyetler göstermesi hali. Meselâ : Kırmızı ve beyaz fosfor arasında, birleşim farkı yoktur. Buna rağmen renklerinin ayrı oluşu bir alotropi halidir.
ALPAKA: Güney Amerika'da yaşayan ve büyüklüğü keçi ile deve arasında olan bir hayvan. * Bu hayvanın kılından mamul bir cins ince yünlü kumaş.
ALS: Karıştırmak.
ALTBİLİNÇ: (Bak: Şuuraltı)
ALTAYS: Düz, berrak, kaypak nesne.
ALTIN KOZAK: Padişahlar tarafından yabancı hükümdarlara gönderilen nâme-i hümayunun konulduğu muhafaza.
ALTIPATLAR: Revolver denilen mükerrer ateşli, altı mermi alan tabanca.
ALU: f. Erik, şeftali. * Tuğla fırını.
ALU-BÂLU: f. Vişne.
ALU-YU BUHARA: Türkistan eriği.
ALUD: (Alude) f. Karışmış, karışık, mülevves. Bulaşmış.
ALUDE-DÂMÂN: f. Eteği bulaşık, iffetsiz kadın.
ALUDE-GÂN: f. (Alude. C.) Suçlular, kabahatliler. Bulaşıklar, bulaşmışlar.
ALUDE-GÎ: f. Dalmış, garkolmuş. Bulaşıklık.
ALUFE: (Ulüf. C.) Hayvan yemi.
ALU-GÜRDE: f. Caneriği.
ALUK: Arzu. * Kendi yavrusundan başka yavruyu emzirmek isteyip yine burnuyla koklayıp emzirmeyen deve. * Devenin otladığı ot. * Süt.
ALUS: f. Naz veya kırgınlık sebebiyle göz ucuyla bakmak.
ALUSÎ: f. Nazlanarak göz ucu ile bakan kimse.
ALÜFTE: f. Muhabbet ve sevgiden deli gibi. * Alışık, nâmus perdesi yırtık, iffetsiz kadın. Fâhişe.
ALÜFTE-GÂN: f. (Alüfte. C.) Nâmus perdesi yırtık kadınlar. Fâhişeler.
ALÜGDE: f. Saldırıcı, şiddetle saldıran.
ALÜVYON: Nehirlerin sürükleyerek taşıdığı toprak.
ALYA: Yüksek yer, yükseklik. * Gökyüzü.
ALYAN: Uzun, iri yarı kimse.
ALYE: Fakirlik.
ALYUVAR: (Bak: Küreyvât-ı hamra)
ALZ: (C.: Alzât) Sabırsızlık. * Hastaya ârız olan titremek. * Hafiflik. * Acele
A'MAL: (Amel. C.) Ameller. İşler. Yapılan hayırlar.
A'MÂL-İ BEŞERİYE: İnsanların amelleri, iş ve hareketleri.
A'MÂL-İ ERBAA: Mat: Dört işlem. (Toplama, çıkarma, çarpma, bölme.)
A'MÂL-İ HASENE: Güzel amel. Sevablı ve hayırlı ameller. (Bak: Amel-i sâlih)
A'MÂL-İ SÂLİHA: Allah'ın rızasına uygun, iyi ve hayırlı işler.( $) Kur'an: Sâlihatı mutlak, mübhem bırakıyor... Çünki ahlâk ve faziletler, hüsn ve hayr çoğu nisbîdirler... Nev'den nev'e geçtikçe değişir... Sınıftan sınıfa nâzil oldukça ayrılır... Mahalden mahale tebdil-i mekân ettikçe başkalaşır. Cihet muhtelif olsa, muhtelif olur. Fertten cemaate, şahıstan millete çıktıkça mahiyeti değişir.Meselâ: Cesaret, sehavet; erkekte: gayret, hamiyet, muavenete sebeptir.Karıda: Nüşuze, vekahete, zevc hakkına tecavüze sebep olabilir... Meselâ: Zaifin kaviye karşı izzet-i nefsi, kavide tekebbür olur. Kavinin zaife karşı tevazuu zaifte tezellül olur. Meselâ: Bir ulü-l emir, makamındaki ciddiyeti vekar; mahviyeti zillettir. Hânesinde ciddiyeti kibir; mahviyeti tevazudur.Meselâ: Tertib-i mukaddematta tefviz, tembelliktir... Terettüb-ü neticede, tevekküldür... Semere-i sa'yine, kısmetine rıza kanaattır. Meyl-i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa dun-himmetliktir.Meselâ: Ferd mütekellim-i vahde olsa müsamahası, fedakârlığı, amel-i sâlihtir... Mütekellim-i maal-gayr olsa, hıyanet olur...Meselâ: Bir şahıs, kendi namına hazm-ı nefs eder, tefahur edemez. Millet nâmına tefâhur eder, hazm-ı nefs edemez... Herbirinde birer misâl gördün, istinbat et.Madem ki, Kur'an bütün tabakata bütün a'sarda, kâffe-i ahvâlde şâmil bir hitab-ı ezelîdir. Hem nisbî hüsn, hayr çoktur... Sâlihattaki ıtlakı, beliğane bir icaz-ı mutnebdir. Beyanda sükutu, geniş bir sözdür. Sünuhat)
A'MÂL-İ UHREVİYE: Ahirete ait iş, hareket ve ibadetler.(Bu dünya, dâr-ül-hikmettir, dâr-ül-hizmettir; dâr-ül-ücret ve mükâfat değil. Buradaki a'mâl ve hizmetlerin ücretleri Berzahta ve Ahirettedir. Buradaki a'mâl, Berzahta ve Ahirette meyve verir. Madem hakikat budur, a'mâl-i uhreviyyeye ait neticeleri dünyada istememek gerektir. Verilse de, memnunane değil, mahzunâne kabul etmek lâzımdır. Çünki: Cennet'in meyveleri gibi, kopardıkça yerine aynı gelmek sırrıyla, bâki hükmünde olan amel-i uhrevi meyvesini, bu dünyada fâni bir surette yemek, kâr-ı akıl değildir. Bâki bir lâmbayı bir dakika yaşayacak ve sönecek bir lâmba ile mübadele etmek gibidir. M.)
ÂMÂL: (Emel. C.) Emeller. Arzular. Gayeler. Dilekler. İstekler.
ÂMÂL-İ MA'SUMÂNE: Masumcasına emeller, arzular.
ÂMÂL-İ SERMEDÎ: Sermediyete âit arzu ve emeller. Cennete, ebediyyete dâir dilek ve temenniler.
ÂMÂL-İ UHREVİYE: Ahirete ait emeller, ümitler ve istekler.
AMALİKA: Çok eskiden Sina yarımadasında yaşadıkları sanılan ve gariplikleriyle şöhrete erişen bir kavim.
AMBALAJ: Fr. Eşyayı taşınabilir bir hale koymak için sarma veya sandığa yerleştirme işi.
AMEL-İ KALİL: Amel-i kesirden az olan hareket. Bir rek'atta bir uzuvla yapılan ve namazdan sayılmayan bir hareket veya ardı ardına yapılan üçten az hareket.
AMEL-İ SÂLİH: Allah rızâsına uyan hayırlı amel. Günahlardan uzak olan iş, fiil. Maddi veya mânevi hukuk-u ibâdı ifâ etmek.(Bugünlerde Kur'an-ı Hakîm'in nazarında, İmandan sonra en ziyade esas tutulan takvâ ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takvâ, menhiyyattan ve günahlardan ictinab etmek ve amel-i sâlih, emir dâiresinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def-i şer, celb-i nef'a râcih olmakla beraber, bu tahribat ve sefahet ve cazibedâr hevesat zamanında bu takvâ olan, def-i mefasid ve terk-i kebâir üss-ül esas olup, büyük bir rüchaniyyet kesbetmiş. Bu zamanda tahribat ve menfi cereyan dehşetlendiği için, takvâ, bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemiyen kurtulur. Böyle kebâir-i azime içinde amel-i sâlihin ihlasla muvaffakiyyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih bu ağır şerait içinde çok hükmündedir. Hem takvâ içinde bir nevi amel-i sâlih var. Çünkü, bir haramın terki vacibdir. Bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var.Takva; böyle zamanlarda, binler günahın tehacümünde bir tek ictinab, az bir amelle, yüzler günah terkinde, yüzer vacib işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta; niyetiyle, takvâ namıyla ve günahtan kaçınmak kasdıyla menfî ibâdetten gelen ehemmiyetli a'mâl-i sâlihadır... K.)
AMEL-İ TÂLİH: Yaramaz iş, makbul olmayan amel.
AMİN ALAYI: Eskiden çocukların ilk okula başladığı gün yapılan merasim.
AMİRAL: Emir-ül bahr, Emir-ül-mâ. Bahriye kumandanı, kaptan. Deniz generali.
AMMAL: Yapıcılar. * Devleti idare eden adamlar.
AMME NEVALÜHÜ: "Cenâb-ı Hakkın lütuf ve ihsanı herkese veya herşeye şâmildir." meâlinde.
AN-I SEYYALE: Gelip geçici az bir an.(Vacib-ül Vücud'a intisabını bilen veya intisabı bilinen herbir mevcud, sırr-ı vahdetle, Vâcib-ül Vücud'a mensub bütün mevcudatla münasebetdar olur. Demek her bir şey, o intisab noktasında hadsiz envar-ı vücuda mazhar olabilir. Firaklar, zevaller, o noktada yoktur. Bir ân-ı seyyâle yaşamak, hadsiz envâr-ı vücuda medardır. Eğer o intisab olmazsa ve bilinmezse, hadsiz firaklara ve zevallere ve ademlere mazhar olur. Çünki o hâlde alâkadar olabileceği herbir mevcuda karşı bir firakı ve bir iftirakı ve bir zevâli vardır. Demek kendi şahsi vücuduna, hadsiz ademler ve firaklar yüklenir. Bir milyon sene vücudda kalsa da, intisabsız - evvelki noktasındaki o intisabdaki - bir an yaşamak kadar olamaz. Onun için ehl-i hakikat demişler ki: "Bir ân-ı seyyâle vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır." Yani: "Vücud-u Vâcibe nisbet ile bir an vücud, nisbetsiz milyon sene bir vücuda müreccahtır." Hem bu sır içindir ki, ehl-i tahkik demişler: "Envâr-ı vücud, Vâcib-ül Vücudu tanımakladır." Yâni: "O hâlde kâinat, envar-ı vücud içinde olarak melâike ve ruhaniyat ve zişuurlar ile dolu görünür. Eğer onsuz olsa; adem zulümatları, firak ve zeval elemleri herbir mevcudu ihata eder. Dünya, o adamın nazarında, boş ve hâli bir vahşetgâh suretinde görünür." M.)
AN-SAMİM-İL KALB: Derûn ve kalbden, riyâdan âri ve hâli olarak. Kalbin samimiyyeti ile.
ANALJEZİ: yun.Tıb: Acı hissinin kaybı.
ANALOJİ: Mant. Benzetme yoluyla sonuç çıkarma. Bilinmeyen bir durum, bir hadise, bir münasebet ve bir varlık hakkında hüküm vermek için bilinen bir benzeri hakkındaki bilgilerden faydalanılarak muhakeme yürütülmesidir. Bu tarz düşünce çok defa düşüneni yanlış sonuca götürür. Muhtemel olanın muhakkak zannedilmesine sebep olur. Hataya düşmemek için dikkatli olmak gerekir.
ANAMALCILIK: (Bak: Kapitalizm)
ANORMAL: Normal olmayan. İfrat veya tefrit hali.
AN-SAMİM-İL KALB: Can ve yürekten, kalbden.
ARÂZİ-İ HÂLİYE: Boş, sahipsiz bırakılmış topraklar.
ARDHALE: f. Bulamaç adı verilen yemek.
ARİSTATALİS: Yunan feylesofu Aristo.
ARSA-İ ÂLEM: Alem arsası, dünya meydanı.
ARTAL: Akranlarından ve benzerlerinden çok daha iri yapılı olan.
ARUZ KALIPLARI: (Bak: Bahr)
ARZ-I CEMÂL: f. Güzelliğini göstermek. Arz-ı didar da denir.
ARZ-I HÂL: Halini arzetme. İstida. Arzuhal.
ARZUHAL: (Arz-ı hâl) Bir iş için bir makam veya resmi daireye bir iş sahibinin verdiği dilekçe. İstida-nâme.
ASAL: (Asil. C.) İkindi ve akşam arası mânasına, öğleden geceye kadar olan müddet. * Zamanlar ve vakitler.
ASAL: Ahlâk. Karakter. * Alâmet, işaret, belirti.
ASAL: f. Temel, kök.
A'SAL: Dişinin ucu eğri olan.
ASAL: (C: Asâl) Davarın kuyruğu devrik olmak. * Bağırsak.
ASALAK: Başka hayvan veya bitkilerin üstünde yaşayan ve onlara zarar veren hayvan veya bitki. Parazit. * Mc: Başkalarının sırtından geçinen kimse.
ASALE: Bal peteği, petek.
ASALE: Zehiri çok tesirli ve korkunç olan yılan.
ASALET: Temiz soyluluk. Soy sop temizliği. Köklülük. * Rüsuh. * Metanet. Necabet. Zâdegânlık. * Kendi işi için bizzat ve kendisi nâmına hareket. * Edb: Yazıda veya sözde bayağı tâbirlerin bulunmaması.
ASALETEN: Vekil olmayış. Kendi işini kendi namına bizzat kendisi yapmak üzere. Kendi nâmına olmak üzere.
ASALETLÛ: Asâletli, soy ve neseb sahibi, necib, asil. * Osmanlı İmparatorluğu zamanında resmi yazışmalarda büyükelçilere, Hristiyan büyüklerine, devlet adamlarına ve prenslerine denirdi.
ASALİT: Koyu, sahin.
A'SÂR-I SÂLİFE: Geçmiş yüzyıllar. Geçmiş asırlar.
ASÂYİŞ-BERKEMÂL: Rahat ve huzur te'min edilmiş.
ASFALT: yun. Siyah renkte şekilsiz bir bitüm.
ASHÂB-I KALEM: Kalem ashabı. Memurlar.
ASHÂB-I KALİB: Bedirde öldürülüp kuyuya atılmış olan müşrikler.
ASHÂB-ÜŞ-ŞİMÂL: Amel defterleri sol taraflarından verilecek olan cehennemlik kimseler. Solcular.
ASKALÂN: Şam diyârında bir şehrin adı. ("Arûs-üş Şam" da derler.)
ASKALE: Serap fazla olmak.
ASSÂL: Kovandan bal çıkaran, bal satan, balcı.
ASSALE: Arı, bal arısı. * Arı kovanı, kovan. * Petek, bal peteği.
ASTİN-MALİDE: f. Hazırlanmış, hazırlanan (adam).
ASÛDE-HÂL: f. Hâli rahat, sıkıntısı olmayan.
ASVEB-İ AKVÂL: Kavillerin en muhkemi, sözlerin en doğrusu.
AŞİRET-İ GALİB: Galip gelen aşiret. * Aşiretin ekseriyeti, çokluğu.
ATAL: (C. A'tâl) Vücudun örtüsüz yeri, bilhassa ense. * Bir kişinin güzelliği. * Vücudun tamamı. * Boyuna asılan gerdanlığı kaybetmek.
ATAL: (Itl. C.) Koltuk altları. * Yanlar, kenarlar. * Böğürler.
ATALET: (Utlet) Boş durma. Tembellik. İşsizlik. Hurma salkımı.(En bedbaht, en muztarib, en sıkıntılı işsiz adamdır. Zirâ, atâlet, ademin birâderzâdesidir. Sa'y, vücudun hayatı ve hayatın yakazasıdır. M.)
ATALET KANUNU: Fiz: Duran bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hareket edemez; ve hareket hâlindeki bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hızını ve yönünü değiştiremez.
ATBAL: (Tabl. C.) Davullar.
ATHAL: Kül renginde.
ATLAL: (Talel. C.) şekiller, biçimler.
AVAKIB-I AHVÂL: Durumların neticesi, hâllerin sonu.
AVAL: Fr: Bir ticaret senedine yazılan kefillik. Böyle bir kefalete girişen kimse.
AVAL: Sersemlik derecesinde saf olma, bönlük.
AVALÎ: Büyük ve sayılı kimseler. Büyükler. Yüceler. * Medine etrafındaki semtler.
AVALİM: (Âlem. C.) Âlemler. Cihanlar.
AVRUPALILAŞMAK: Avrupalıların fikirlerini ve yaşayış tarzını benimsemek. Türkiye'de batılılaşma olarak kullanılmaktadır. Avrupa zamanımızda ilim ve teknikte ilerlemiş olmakla beraber inanışları, ahlâkları, felsefeleri ve yaşayış tarzı ile geri bir düşünüşü temsil eder. Avrupaya, batıya özenmek, eşkiyanın gasbettiği servetine özenmeğe benzer. Batının, mazlum milletleri ezmek için vasıta ve silah olarak kullandığı ilim ve tekniğe sahip olmak, İslâm'ın hakkıdır. İslâm dünyası ilim ve tekniğe sahip olmakla hem batının zulmüne son verecek, hem de bunu insanlığın hayrına, barış için ve insanlığın saadeti, mutluluğu için kullanacaktır. Amma batının hayat felsefesi insanlık için bir zehirdir ve onu reddeder. (Bak: Asrî)
AYAL: (Bak: Iyal)
AZAL: (Ezel. C.) Ezeller. Başlangıcı olmayan zamanlar.
AZALİL: (Uzlûle. C.) Yanlışlar, yanılmalar. Doğru olmayanlar.
AZLAL: (Zıll . C.) Gölgeler.
ALAŞIM: Madenlerin eriyerek birleşmesi sonunda meydana gelen madde, halita.
ÂLEM-İ ŞUHUD: Bilip keşfedilen, görür gibi bilinen âlem. Görünen âlem. Dünya. Kâinat.
ÂLÎ-ŞAN: Şan ve şerefi yüksek olan. * Meşhur bir cins lâle.
ASÂYİŞ-BERKEMÂL: Rahat ve huzur te'min edilmiş.
BÂB-I ÂLEM: Âlemin kapısı. Herkesin girip çıktığı yer.
BÂB-I ÂLÎ: Yüksek kapı. * Tanzimattan önce sadrazam kapılarının, daha sonra da hükümet dairelerinin çoğunun içinde toplandığı bina. * Mc: Osmanlı Hükümeti.
BABA-YI ÂLEM: Hz. Adem (A.S.)
BÂD-I ŞİMALÎ: f. Kuzey rüzgârı. * Nefes, soluk. * Ah sesi, ah çekme. * Allah'ın inâyeti. * Medih. * Söz. * Büyüklük taslama, kibirlilik. * şarap.
BÂDE-İ İKBAL: İkbal şarabı. Yüksek mevkide bulunmanın verdiği geçici neşe ve keyif.
BA'DEL MUSÂLAHA: (Ba'de-l musâlaha) Musâlahadan, barıştan sonra.
BA'DEL MÜTÂLAA: (Ba'de-l mütâlaa) Mütâlaa ettikten sonra, okuduktan sonra.
BA'DEZZEVAL: (Ba'de-z zevâl) Zevalden sonra, sona erdikten sonra.
BAGAL: (C.: Bigâl) Katır.
BAGAL: f. Koltuk.
BAGGAL: (Bagl. dan) Katırcı.
BAHAL: Malını kimseye vermeyip saklamak.
BAHHAL: (Buhl. dan) Çok bahil, çok tamahkâr, pek cimri. Çok alçak adam.
BAHR-İ MUHİT-İ ŞİMALÎ: İskandinavya Yarımadasının batısından İngiliz Adalarına kadar uzanan deniz.
BAHR-İ MÜNCEMİD-İ ŞİMALÎ: Kuzey kutbunu çeviren deniz. Kuzey Buz Denizi.
BAHŞ-I KALENDERÎ: Cömertçe ihsan yapma, dağıtma.
BAİD-ÜL İHTİMÂL: İhtimalden uzak.
BA-JURNAL: Zabıt varakası ile.
BAKALORYA: Fr. Lise tahsilinden sonra imtihan neticesi kazanılan olgunluk. Olgunluk imtihanı ve diploması.
BÂKİYÂT-I SÂLİHÂT: İnd-i İlahîde ecr-i sâliha. Bâki olan sâlih ameller. * Elhamdülillah, Sübhanallah ve Allahuekber gibi kudsî kelâmlar.
BAKKAL: Sebzevât satıcı.
BÂL: f. Kanat. * Kol, pazu. * Kol, cenah.* Üst, yukarı. * Boybos, endam.
BÂLÂ: f. Yüksek. Yukarı. Yüce. Yüksek kat.
BÂLÂ-YI BÜLEND: Uzun boy.
BÂLÂ-BÜLEND: f. Uzun boylu.
BÂLÂDEST: f. Galip, eli üstün.
BÂLÂDESTÎ: f. El üstünlüğü, galibiyet. * Zulüm.
BÂLÂHÂN: f. Birşeyi ifrat derecede yüksek gösteren.
BÂLÂHÂNE: f. Çatı, evin en üst tarafı. Tavan arası.
BÂLÂHÂNÎ: f. Bir şeyi aşırı derecede yüksek gösterme, abartma, şişirme.
BÂLÂHİMMET: f. Himmeti fazla olan kimse.
BÂLÂKAMET: f. Yüksek boy. * Yüksek şeref.
BALAM: Sığır.
BALANİŞİN: f. Üstte, yukarıda oturan.
BALAPERVAZ: Yüksekten uçan. * Kendini olduğundan yüksek makamda gösterip gururlanan.
BALAPERVAZANE: Yüksekten uçar gibi. * Çok yüksek rütbelilere yakışır şekilde.
BALAPÛŞ: f. Palto, pardesü, manto gibi üste giyilen eşya.
BALAREV: f. Yüksekten giden.
BALAST: ing. Demir yollarında traverslerin altına; şoselerde ise düzeltilmiş toprak üzerine döşenen taş parçaları.
BALATER: f. Pek yüksek, daha yüksek.
BALGAM: Solunum yolları tarafından salgılanan ve ağızdan dışarı atılan sümük, irin ve kan karışımı maddedir. * Eskiden bedende bulunduğu sanılan dört unsurdan biri. (Bak: Ahlât)
BALGAM-I CİSSÎ: Beyaz ve yoğun balgam.
BAL-GÜŞÂ: f. Kanat açan, uçan.
BALIKHANE KAPISI: Topkapı Sarayı'nın Marmara kıyısındadır. Padişahlarca cezandırılan vezirler burada idam edilir, sürgün edileceklerse buradan gemilere bindirilirlerdi.
BALİ: Eski, köhne.
BALİDE: f. Gelişmiş, uzamış, büyümüş.
BÂLİĞ: (Bâliğa) Yetişmiş. Olgun yaşına gelmiş. Aklı kemal bulmuş, erişmiş, varmış.
BÂLİĞ: f. Boynuzdan yapılan kadeh.
BÂLİGA: Koyun ve keçi ayağı.
BALİMEZ: 16. ve 17. yy. larda Osmanlılar tarafından kara ve deniz savaşlarında kullanılan uzun menzilli top. (Bak: Balyemez)
BALİN: f. Yastık. Koltuk. İskemle yerine kullanılan yuvarlak yastık.
BALİNA: Denizde yaşıyan ve yaklaşık olarak 20 ilâ 35 metre kadar uzunlukta olan memeli hayvan.
BALİN-PEREST: Hizmetçi, hâdim, hademe. * Tenbel, uykucu.
BALİSTİK: yun. Merminin ateşlendikten sonra hedefe varıncaya kadar uğradığı te'sirleri tedkik edip inceleyen ilim dalı.
BALİŞ: f. Yastık. * Altın. * Nakit.
BALİYE: Zayıf ve çürümüş olan şey.
BALKAN: Doğu Avrupada batıdan doğuya uzanan dağ sırası.
BALKANLAR: (Balkan Yarımadası) Yugoslavya'nın büyük kısmı ile Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan ve Trakya'yı içine alan yarımada.
BALKAR: Kafkasya Türkleri'nin Kıpçak kolundan olan bir boy.
BALON: Fr. Hava veya hafif gazlarla doldurulan küre. Bugünkü uçaklar balonculuğun geliştirilmesiyle elde edilmiştir. Zeplin adı verilen güdümlü balonlar hava ulaşımında ve savaşta kullanılmıştır.
BALOTAJ: Fr. Bir seçimde herhangi bir adayın, oyların ekseriyetini alamaması hali.
BAL-ŞİKESTE: f. Kanadı kırık.
BÂLÛ: f. Ana baba bir olan kardeş. * Siğil, sivilce.
BÂLÛAT: Su dökecek çukur. * Lağım kuyusu.
BALÛDE: f. Boy atmış, büyümüş.
BALVANE: f. Dağ kırlangıcı. * Darı kuşu.
BALYEMEZ: Osmanlıların bir zamanlar kullandıkları uzun menzilli toplar.
BALYOZ: Fr. Vaktiyle Avrupa devletlerinin büyükelçi ve büyük konsoloslarıyla, general ve amiral gibi kişilerine verilen bir ünvandır. * (Yunancadan) Kazık çakmak, büyük taşları kırmak için kullanılan uzun saplı, iri ve ağır çekiç.
BALZEN: f. Kanat vuran. Uçan.
BARBUT ALTINI: Tanzimattan önce Osmanlılarda kullanılan bir çeşit altın sikke. Yüzlük Mecidiye altını kıymetinde ve ayarında, iki kırat ağırlığında idi.
BAREKALLAH: Allah mübarek etti. Allah mübarek etsin. Hayırlı ve bereketli olsun.
BASAL: Bot: Soğan ve benzeri gibi kökler.
BASAL-İ HARİF: Acı soğan.
BASALA: Tıb: Vücudun her hangi bir yerinde yaradılıştan olan kabartı.
BASİRET-İ KALB: Gönül uyanıklığı. Kalb basireti.
BAST-I MAKAL: Söz açma.
BAST FÎ MAKAM-İL-KALB: Nefis makamında ricâ mesabesindedir. Lütuf ve rahmeti, kurb ve ünsü kabule işarettir.
BAŞALTI: t. Gemilerin baş tarafında tayfa ve er koğuşları. * Yağlı güreşlerde baş'ın altındaki derece.
BATALESE: Ptolemeos soyundan gelen hükümdarlar.
BATALET: Avarelik. İşsizlik. * Boş şeyler söylemek. * Bahadırlık. Cesurluk. Cesâret.
BÂTIN-I KALB: Kalbin içi. Kalbdeki hisler.(Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mâna-yı harfiyle sev. Mâna-yı ismiyle sevme. "Ne kadar güzel yapılmış" de. "Ne kadar güzeldir" deme. Ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünki: Bâtın-ı kalb, âyine-i Samed'dir ve O'na mahsustur. S.)
BATTAL: Boş. Hükümsüz. * İşsiz. * Metrûk. Kullanılmaz. olan. * Bâtıl. Mensuh ve mefsuh. * Faydasız. * Pek büyük. Hantal.
BATTALİYE: (Battal. dan) Eskiden, işi bitmiş olan resmi kağıtların konduğu torbaya denirdi.
BAYKAL: Asya Türk ülkelerinde bulunan yaban kısrağı.
BEDAL: Değişme, değiştirme, mübadele. Trampa.
BEDDAL: Bakkal.
BED-FİAL: f. Yaptığı işleri kötü olan.
BED-HAL: f. Kötü ahlâklı. Kötü huylu. Hâli düşkün. Fakir olan.
BED-HİSAL: Hasletleri kötü, fena huylu.
BEDİA-İ HAYALİYE: İdeal, ülkü, gaye, mefkûre.
BED-SİGAL: f. Kötü düşünceli, herkes hakkında kötü söyliyen.
BEHEMEHAL: f. İster istemez. Mutlaka. Her halde.
BEHER-HAL: f. Mutlaka, her hâlde.
BEHSALE: (C.: Behâsile) Etli, kısa boylu, tıknaz kadın.
BEKALE: Yağla karışmış keş. * Karıştırmak.
BELAL: Islaklık. Islatış. Su gibi ıslatan.
BELBAL: (Belbele) Vesvese. Tasa. Telâş. Yürek yanması. Iztırab. * Tehyic ve tahrik eylemek.
BENDE-İ HALKA-BEGÛŞ: Kulağı halkalı olan köle, esir. * Mc: İtaatli, muti'.
BENU-L ALLAT: Baba bir kardeş.
BERÂAT-ÜL İSTİHLÂL: Bir eserin içindekilerini güzel bir başlangıçla baş tarafında anlatmak. İyi bir alâmet. Güzel bir başlangıç. * Bir ibarede müradif ve mukni birkaç kelime bulunması, hüsn ve insicamdaki ibarenin vech-i mergub üzere te'lif ve terkibi. * Maaş, rütbe, nişan için hükümetçe bildirilen yazı gibi vesika.
BERAHİN-İ ALENİYYE: Meydanda ve açık olan deliller.
BERÂY-I İSTİKBÂL: Karşılamak için.
BERÂY-I MALÛMAT: Mâlûmat için.
BERF-ÂLUD: f. Kar içinde, kara batmış.
BERGAL: (C.: Beragil) Sırtlan eniği.
BERGEŞTE-HÂL: f. İşi bozulmuş, geçimi güçleşmiş, düşkün.
BER-KEMAL: f. Mükemmel.
BERMAL: f. Zirve, dağ tepesi. Dağın üstü, en yüksek yeri.
BERTAL: Rüşvet almak.
BER-VECH-İ BÂLÂ: Yukarıda olduğu gibi.
BESALET: Yiğitlik. Bahadırlık. Yürek sağlamlığı.
BEŞALE: Harislik, hırslı olma.
BETAL(E): Bahâdır, yiğit, kahraman.
BETALET: (Bak: Batalet)
BEVVAL: Çok bevl eden, aşırı derecede işeyen.
BEVVÂL-İ ÇEH-İ ZEMZEM: Zemzem kuyusuna işeyen. * Mc: Yalnız şöhret kazanmak ve adı anılmak için uygunsuz iş yapan.
BEYAN-I HÂL: Halini anlatma, durumunu bildirme.
BEYN-EL AHALİ: Halk arasında, ahali arasında.
BEYTÜLMAL: (Beyt-ül mâl) İlk defa Hz. Muhammed (A.S.M.) tarafından kurulan ve gelir kaynaklarıyla sarfiyat yerleri şer'î olarak tayin edilmiş İslâm devletinin mâliye hazinesi.Gelir kaynakları: 1- Zekât ve sadakalar. 2- Ganimetler. 3- Fey=Zekât ve ganimet dışında kalan ve beyt-ül male ait olan mallar.Beyt-ül malden yapılan harcamalar şu kimseleri ihtiva eder:1- Fakirler ve miskinler. 2- Zekât memurları. 3- Borçlular. 4- Yolda kalmış olanlar ve garipler. 5- Azat etmek üzere köle satın alanlar. 6- Allah yolunda cihad edenler. 7- İslâma ısındırmak ve yakınlaştırmak için gönlü hoş tutulması gerekenler.
BİCAL: Büyük gövdeli şey. Azîm. Cesîm.
BİDAL: Bir şeyi başka diğer bir şeyle değiştirme, tırampa etme.
BÎ-FASAL: (Kürtçe) Fırsat vermeyen, kocaman mahlûk.
BİGAL: f. Kargı, mızrak.
BİGAL: (Bagl. C.) Katırlar, esterler.
BÎ-HEMAL: f. Benzersiz, eşsiz.
BİLAL: Siyah ve beyaz, yâni kara ile ak olmak. (Bak: Belal)
BİLAL-İ HABEŞÎ: Resûl-i Ekrem'in (A.S.M.) müezzini idi. Sesi çok güzeldi. Ezan okurken çokları ağlardı. Kölelikten Hz. Ebu Bekir-i Sıddîk (R.A.) satın alıp azâd etmişti. Her gazada hazır bulunmuştu. (Hi: 20) de dâr-ı bekaya göçtü. (R.A.)
BİL'ASALE: Bizzat. Kendisi. Eli ile. Başkasını vâsıta etmeden. Asâleti ile.
BİL-GUDUVV-İ VE-L-ÂSÂL: Sabah ve akşam.
BİL-İMTİSAL: Uyarak, imtisal ederek.
BİLİNÇALTI: t. Psk: Şuur altı. Geçmişte yaşadığımız ve etkisi altında kaldığımız hâdiselerden şimdi hatırlayamadıklarımız, şu anda da varlığımızda meydana gelen hadiselerden bilgisine sahip olmadıklarımızın hepsi. İnsan şuurlu hareket ettiği gibi şuuraltı etkilerle de hareket eder. İnsan şuuraltının etkisiyle hareket ettiği zaman bu hareketini şuuruyla izah ederken bahane sebepler bulur. Ama bu sebepler hareketin mahiyetini izahtan uzak kalır.
BİL-İSTİKLAL: Başlıbaşına, istiklâl üzere.
BÎ-MEAL: f. Hükümsüz, mânasız, saçmasapan söz.
BÎ-MECAL: f. Mecalsiz, halsiz, dermansız, zayıf.
BİNÂENALÂHAZA: Bundan dolayı. Buna binaen.
BİNÂENALEYH: Bunun üzerine, ondan dolayı.
Bİ'R-İ MUATTAL: Suyu kesilmiş kuyu. Susuz kuyu.
BÎ-ZEVAL: f. Zevâlsiz, sona ermez, bitmez, tükenmez.
BUDALA: Zekâca geri, salak.
BUHALA': (Bahil. C.) Tamahkârlar, cimriler.
BUKALEMUN: f. Bulunduğu yerin rengine giren, fare büyüklüğünde, böcek yiyen bir hayvan. * Mc: Sık sık fikir ve kanaat veya meslek değiştiren.
BÜCAL: f. Ateş koru. * Kömür.
BÜKÂ-ÂLÛD: f. Ağlatıcı, gözyaşı döktürücü.
BÜLÂLET: Islaklık, nemlilik, yaşlık.
BÜLBÜL-İ NÂLÂN: Ağlıyan bülbül.
BÜRHAN-I RİSALET: (Bak: Bürhan-ı nübüvvet)
BÜTLAL: f. şaşa kalan, hayret eden, hayran olan.
BÜZGALE: f. Keçi yavrusu, oğlak.
BÜZÛZET-İ HÂL: Kıyafet pejmürdeliği, hâl perişanlığı.
BÜZÜRG-SAL: f. İhtiyar, yaşlı.
BAL-GÜŞÂ: f. Kanat açan, uçan.
BAHR-İ MÜNCEMİD-İ ŞİMALÎ: Kuzey kutbunu çeviren deniz. Kuzey Buz Denizi.
BAHR-İ MUHİT-İ ŞİMALÎ: İskandinavya Yarımadasının batısından İngiliz Adalarına kadar uzanan deniz.
CAL': (Câli') Terbiyesiz. Kötü konuşan.
CÂL: Akıl. * Rey. * Kuyu duvarı.
CAL(İ): f. Tuzak, ağ. * Misvak ağacı.
CALE: f. Nehrin bir kenarından diğer kenarına geçebilmek için ağaçtan, sazdan veya şişirilmiş tulumlardan yapılan sal.
CALİ': Açık-saçık kadın. Hayasız kadın. * Utanmaz, utanması kıt olan adam.
CALİB: Çekici. Celbedici. Kendi tarafına çekip getirici olan.
CÂLİB-İ DİKKAT: Dikkat çeken.
CÂLİB-İ MERHAMET: Merhamet çeken.
CALİF: Deri soyan, kabuk soyan.
CALİFE: Deri ile eti birlikte koparan yara.
CALİNOS: (Kalinos) yun. İlk devirlerde yaşamış olan bir Yunan Filozofunun adı.
CALİS: (C.: Cüllâs) Oturan, oturucu, cülûs eden. Tahta çıkan.
CALİZ: f. Sebze bahçesi, bostan. Kavun karpuz tarlası.
CALÛT: (Bak: Yûşâ A.S.)
CEDALE(T): Yer. Arz. Dünya. * Hurma koruğu, ham hurma.
CEFALE: İnsan topluluğu.
CEFFE-L KALEM: Düşünmeksizin, birden, hemen. * Kalemin yazısı kurumuş, silinmez. * Kat'i olan şey.
CEHALET: Bilmezlik, nâdanlık, ilimden ve her nevi müsbet mâlûmatdan habersiz olma. Cahillik.
CELAL: (Celâlet) Nihâyet derecede büyüklük. Azamet. Hiddetlilik, hışım. * İlm-i Kelâm'da: Cenâb-ı Hakk'ın kahrının ve azametinin tecellisi, Cenâb-ı Hakk'ın nev'deki tecellisi. Cenâb-ı Hak, vahdaniyyetine delil olacak çok şeyler yarattığından veyâ ihâtadan âli ve celil olduğu veya hislerle idrâk edilmekten celil olduğundan Celâl denir.(Arkadaş! Cenâb-ı Hakk'ın sıfât-ı ezeliyye âleminde biri celâlî, diğeri cemâlî iki türlü tecellisi vardır. Celâl ile Cemâlin sıfât-ı ef'âl âleminde tecellisinden; lütuf ve kahr, hüsün ve heybet tezâhür eder. Ef'âl âlemine tecelli edince; tahliye $ ile tahliye $ (tezyin ile tenzih) doğar. Asar ve a'mal âleminden âlem-i âhirete intiba' edince; lütuf, cennet ve nur olarak; kahr da, cehennem ve nâr olarak tecelli eder. Sonra âlem-i zikre inikâs edince; biri hamd, diğeri tesbih olmak üzere iki kısma ayrılır. Sonra âlem-i kelâmda tecelli edince, kelâmın emir ve nehye taksimine sebep olur. Sonra âlem-i irşada intikal edince; irşadı tergib ve terhib, tebşir ve inzâra taksim eder. Sonra vicdana tecelli edince, recâ ve havf husule gelir. Sonra irşâdın iktizâsındandır ki, havf ile recâ arasındaki muvâzene devamla muhafaza edilsin ki, recâ ile doğru yollara sülûk edilsin, havf ile de eğri yollara gidilmesin. Ne Allah'ın (C.C.) rahmetinden me'yus, ne de azabından emin olunsun. İ.İ.)
CELALEDDİN-İ HARZEMŞAH: (Vefâtı M.: 1231) Mengü berdi (Allah verdi) ismi de verilir. Harzemşah soyunun 7nci ve son hükümdarıdır. Tarihte cesaret ve irfanı ile tanınmıştır. O zamanın deccalı olan Cengiz'in kahır ve şiddeti karşısında İrân ve Turân korku ve zillete düştüğünde Celâleddin, Cengiz'in ordularını müteaddit defalar mağlub etmiştir. Kendisine pederinden şehzadelikten başka bir şey kalmadığı halde Harzem'de, Hind'de, Irak'ta, Azerbeycan'da dört devletin meydana gelmesine muvaffak oldu. Küçük küçük kuvvetlerle üç milyon askere sâhib Tatar devletine karşı yirmiden ziyade zafer kazandı. Moğol taarruzlarından birisinde bir dağa çekildiği sırada bir çapulcu taifesi tarafından sırtından hançerlenerek şehid edildi. (R. Aleyh)(Meşhurdur ki: Bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz'in ordusunu müteaddit defa mağlub eden Celaleddin-i Harzemşah harbe giderken vüzerâsı ve etbaı ona demişler: "Sen muzaffer olacaksın; Cenab-ı Hak seni galip edecek." O demiş: "Ben Allah'ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karışmam, muzaffer etmek veya mağlub etmek onun vazifesidir." İşte o zât bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla hârika bir surette çok defa muzaffer olmuştur. M.N.)
CELALEDDİN-İ SÜYÛTÎ: (Hi: 849 - 911) Abdurrahman bin Ebu Bekir Muhammed adı ile de anılır. Hadis imamı ve müctehid bir zattır. Mısırlıdır. Süyût şehrinde doğdu. Mısır'da vefat etti. Zamanının büyük İslâm allâmelerindendir. Asıl adı: Ebû Bekir oğlu Abdurrahman'dır. Tefsir, fıkıh, hadis ilmine dair eserleri vardır. Celaleddin Muhammed bin Ahmed Mısrî'nin, İsrâ Sûresine kadar yaptığı (Hi: 864'de vefat edince yarıda bıraktığı) tefsiri tamamlamıştır ve Celaleyn Tefsiri denmiştir.
CELALÎ: Celal ismine dâir. İlâhi ve celale müteallik. Celal adlı kimselerle alâkalı olan. * Hicri XI. Asırdan önce Anadolu'da baş gösteren eşkiyaya verilen ad. * Sultan Celaleddin Melikşah tarafından hazırlanan ve Hicri 471 tarihinde başlayan bir güneş takvimi.
CELALLİ: Çok çabuk kızan kimse.
CELLALE: Necaset yiyen sığır.
CELSE-İ ALENİYYE: Açık oturum.
CEM-İ MÜENNES-İ SÂLİM: Gr: Sonu ( $ ât) eki ile biten cemi'ler. Meselâ: Müminât: (Kadın mü'minler, mümineler) Sâdıkât, Hafiyyât, Sâlihât gibi.
CEM-İ SAHİH (SÂLİM): Gr: Bu cemi yapıldığı zaman müfredinin şekli bozulmaz. İki türlüdür. Cem-i müzekker, Cem-i müennes. * Mat: Toplama.
CEMAL: Yüz güzelliği. Fertteki güzellik. * Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve ihsânı ile tecellisi. * Hak ile söylenen doğru söz. * Hüsün. (... Bir cemal sâhibi, dâima hüsn ü cemalini görmek ve göstermek ister. Bu ise, âhiretin vücudunu ister. Çünkü dâimi bir cemâl, zâil ve muvakkat bir müştaka razı olmaz. Onun da devamını ister. Bu da âhireti ister. M.N.)
CEMAL-İ BÎ-MİSAL: Misâli, benzeri olmayan güzellik. (Bak: Celâl)
CEMALULLAH: Allah'ın cemâli.CEMAM : Rahat olmak. Dinlenip yorgunluğu gidermek. İstirahat etmek.
CEMİL-İ ALE-L ITLAK: (Cemil-i alelıtlak) Her cihetle çok güzel ve mükemmel.
CEMİL-İ ZÜLCELAL: Celal sâhibi, cemil olan Cenab-ı Allah (C.C.)
CEMMAL: Deveci, deve süren, deve sürücüsü.
CEMRE-İ SÂLİSE: Üçüncü cemre ki, toprağa düşer.
CERBEZE-ÂLÛD: Cerbezeli. Cerbeze ile olan faaliyet.
CESALE: Çokluk, kesret.
CESED-İ MİSALÎ: Misalî ve lâtif bir cesed. Varlığı maddî olmayan fakat cinsinin cesedine benzeyen beden.
CEVVAL: Dâim hareket hâlinde olan.
CEZALET: Rekâketsiz ifade. * Güzellik. * Müdebbirlik, akıllılık. * Azim, büyük. * Edb: Kelimeler, ince veya sert söylenişlerine göre; elfâz-ı cezle veya elfâz-ı rakika diye ikiye ayrılır. Elfâz-ı cezle: Söylenişte tatlılığı bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma, yıldırma ifâde etmeğe uygun kelimeler olarak ayrılır. Celâdet, sadme, kazanfer, çekâçek, dırahşân gibi.. Bu çeşit kelimelerle, söylenen ve yazılan ifâdelerde cezâlet var, denir. (Edb. S.)
CEZALET-İ BEYANİYE: Beyan ilmine ait ve beyan sahasındaki cezâlet.
CEZALET-İ NAZMİYE: Kur'an-ı Kerim'deki kelime ve harflerin harika bir ahenk ve münâsebet ile nazm ve tertibindeki cezâlet.
CİAL: (C.: Cüul) Ocaktan çömlek ve tencere gibi sıcak şeyleri tutup indirmekte kullanılan bez.
CİALE (CA'YİLE): Rüşvet.
CİBAL: (Cebel. C.) Dağlar.
CİBAL-İ MÜBÂHA: Huk: Hiç bir kimsenin mülkiyeti altında bulunmayan dağlar.
CİBAL-İ ŞÂHİKA: Yüksek dağlar.
CİDAL: Sözle mücadele. Ateşli konuşma. Niza. * Muharebe. Cenk. Kavga.
CİDALCU: f. Harpçi. Kavgacı.
CİDALE: (Bak: Cedalet)
CİHAN-SÂLÂR: f. Cihanın başkanı, büyüğü ve kumandanı olan, padişah.
CİMAL: (Cemel. C.) Erkek develer.
CİRYAL: Altının kırmızılığı. * Bir cins kırmızı boya. * Temiz renk. * Şarap.
CİSR-İ MUALLÂK: Asma köprü.
CİZAL: Hurma toplama.
CUHALE: İğne deliği.
CUM'A-İ BÂLÂ: (Yukarı Cum'a) Osmanlılar devrinde, Selânik Vilâyetinin Serez sancağındaki bir kaza merkezi.
CURNAL: (Bak: Jurnal)
CÜFAL: Selin kenara attığı çör çöp. * Davarın yünü ve kılı çok olmak. * Kıllı kimse. * Bol.
CÜFALE: Su kenarında olan çörçöp.
CÜHAL: Zehir.
CÜHHAL: (Câhil. C.) Bilgisizler, câhiller.
CÜLAL: (Celil) Ulu, büyük nesne, azim.
CÜLALE: Büyük dişi deve.
CÜMALE: (C.: Cümâlât) Gemi urganı.
CÜSAL: Tarla kuşu.
CÜSALE: Sonbaharda dökülen yapraklar.
CÜVAL: f. Çuval.
CÜVALİK: (C.: Cevâlik) Çuval.
DÂ-ÜL-KALB: Tıb: Kalb hastalığı, yürek çarpması.
DAGAL: f. Hile. * Geçmez akçe, kalp para. * Hileci, hile yapan, dolandırıcı. * Çerçöp.
DAGAL-BÂZ: f. Hileci.
DAHAL: Aldatmak, mekretmek.
DAKAL: Hurmanın iyi olmayan cinsi. * Gemi oku. * Boya.
DAL: Ağacın ilk verdiği kol. * Kur'ân hattiyle yazılan () harfinin okunuşu (Ebcedi değeri dörttür.) Noktasız olduğundan "dâl-i mühmele" de denir.
DAL(L): Kur'ân ve imân yolundan sapan. Dalâlete giden, azan. * Azdırıcı, sapkın. * Şaşkın.
DAL': Meyl. Eğrilik. Kuvvet. * Ağır yük götürmek.
DAL: Semiz avrat. Şişman kadın.
DAL: "Yaban sediri" denen bir ot.
DALAA: Kuvvet. * Eğrilik. * Şiddet.
DALAL: Sapıklık. * Sapmak. Doğrudan, imân ve İslâmiyyet yolundan sapmak.
DALALET: İman ve İslâmiyetten ayrılmak. Azmak. Hak ve hakikatten, İslâmiyet yolundan sapmak. Allah'a isyankâr olmak. * Şaşkınlık.(... Nevâfil kısmında, emr-i istihbabî ile yine ehl-i iman mükelleftir. Fakat, terkinde azab ve ikab yoktur. Fiilinde ve ittibaında azîm sevaplar var; ve tağyir ve tebdili, bid'a ve dalâlettir ve büyük hatadır...... Sünnete ittiba etmiyen, tenbellik eder ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise, cinayet-i azîme; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalâlet-i azîmedir. L.)
DALALETPİŞE: Sapıklığı tâkibeden. Sapıklığa giden. İslâmiyetten başka yol tâkib eden.
DALDAL(E): Taşlı sert yer.
DALGAKIRAN: t. Bir limandaki tekneleri dalgaların te'sirinden muhafaza etmek için denizde yapılan set.
DALGIÇ: t. Mercan, inci ve saire avlamak veya denizin dibine düşmüş olan şeyleri çıkarmak için denizin dibine dalmaya alışık adam.
DALI': Kavi, kuvvetli. * Muhkem, sağlam, sert. * Eğri.
DALİF: (C.: Düllef) Nişandan öteye düşen ok. * Ağır yük getirip adımlarını birbirine yakın atan adam.
DALİL: Sert, sağlam, muhkem yer. * Yolu azmış kişi.
DALİYE: (C.: Devâli) Hayvanla döndürülüp su çekilen dolap. (Suyun döndürdüğü dolaba "nâurâ" derler.)
DALKAVUK: t. Eline maddî menfaatler, para vesaire geçirmek için yaltakçılık ve soytarılık edip kendi vakar ve haysiyetini muhafaza etmeyen adam.
DALL: Azan. Azıcı, azdırıcı. Dalalette olan.
DALL: Delil olan, delâlet eden. Yol gösterici. * Bildiren.
DÂLL-İ Bİ-L FEHVÂ: (Dâllibilfehvâ) Fık: Söylenen sözün veya ifâdelerin hülâsasından çıkan mânaya göre delil ve işaret olmak.
DÂLL-İ Bİ-L İBARE: (Dâllibilibâre) Fık: Bir ifade veya sözden muayyen bir mânanın ve hükmün anlaşılması. Meselâ: "Zekât, müslümanların fakirlerine verilir, hiçbir zengine verilmez" ibaresi zekâtın yalnız müslüman fakirlere verileceğine delâlet-i mutabıkıyye ile delâletidir. Zengin olan belli şahıslara da verilemeyeceğine delâlet-i tazammuniye ile delâlet eder. Zekât hususunda, zenginler ile fakirler arasında fark bulunduğuna da delâlet-i iltizamiye ile delâlet eder. (Ist. Fık. K.)
DÂLL-İ Bİ-L İKTİZA: (Dâllibiliktiza) İktizası ile delâlet eden. * Ist: Şer'an muhtacun ileyh olan bir lâzime delâlet eden lâfızdır. Başka bir tâbir ile; vaz'olunduğu mânadan mukaddem isbatına şer'an lüzum ve ihtiyaç mevcud olan bir medlule delâlet eden ibaredir. Meselâ: Bir kimse bir şahsa hitaben: "Evini şu kadar liraya benim nâmıma medrese yap" deyip o şahıs da evini medrese yapsa, o ev o kadar lira mukabilinde o kimse nâmına medrese yapılmış olur. Çünkü bu söz ile: "Evini şu kadar liraya bana sat" sonra "onu benim nâmıma medrese yap" denilmiş olur. "Evini medrese yap" emri bir muktezîdir. Evin satılması da muktezâdır. Bu muktezâ olmadıkça öyle bir mânanın emri hükümsüz kalır. Artık öyle bir emrin sıhhatı için evvelce bu muktezânın vücuduna lüzum ve ihtiyaç vardır. Binâenaleyh, o emir bu muktezaya bi-l iktiza delâlet etmektedir.
DALL-İ Bİ-L İŞARE: (Dâllibilişâre) Sözdeki mânanın işâretine göre delil olmak.Üç nevi delâletten biri ile sevkedildiği mânanın gayrisine yâni; söylenince maksud-u asli olmayan bir mânaya delâlet eden lâfızdır. Meselâ: "Cenab-ı Hak bey'i helâl, ribâyı haram kılmıştır." ibâresi, bey', yani alış-veriş ile ribâ (fâiz) arasında fark bulunduğunu beyan için sevk olunmuştur. Bundan asıl murad budur. O hâlde bu ibâre meşru alışverişle faiz arasında fark bulunduğuna "delâlet-i mutabıkıyye" ile delâlet ettiği gibi, bey'in helâl, fâizin haram olduğuna da yine "delâlet-i mutabıkıyye" ile "bi-l işâre" delâlet etmiş olur. Yine bunun gibi bir malın abde verilmesini veya verilmemesini isteyen bir kimseye karşı "Bu malı hiç bir şahsa vermem" sözü bu malın abde verilmeyeceğine "delalet-i tazammuniye ile" "bi-l işare" delâlet eder.)"Evlâdın nafakaları mevludün leh üzerinedir" ibâresi de çocukların neseblerinin, babalarından sâbit olacağına delâlet-i iltizâmiye ile bil-işâre delâlet eder. Çünkü, babanın mevlüdün leh olması, nesebin kendisinden sübutunu müstelzimdir." (İst. Fık. K.)
DALLE: Evini bilmeyip başka yere giden davar.
DALLÎN: (Dâllûn) Sapkınlar. Müslümanlıktan ayrılanlar. Kur'an hakikatlerinden ayrılıp sapanlar.
DALLİYET: Delil oluş. İsbata vâsıta olmak.
DÂMEN-İ MUALLÂ: Yüksek şerefli dâmen, muallâ etek. * Mc: Yüksek namus sâhibi.
DÂR-ÜS SALTANA(T): Saltanat yeri. İstanbul.
DARABAN-I KALB: Kalb çarpıntısı, kalbin vuruşu.
DA'VÂ-YI HALK: Yaratmak iddiasında bulunmak, halk etmeyi, yaratmayı dâva etmek. (Kâinatta hiçbir kimse da'vâ-yı halk ve iddia-yı icad edemez. Halk eden ancak Cenab-ı Hak'tır.)(Arzı ve bütün nücum ve şümusu tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmıyan kimse, kâinatta dâva-yı halk ve iddia-yı icad edemez. Zira her şey, her şeyle bağlıdır. H.)
DECCAL: Hakkı bâtıl, bâtılı hak olarak gösteren. (Deccal'ın Cennet dediği Cehennem gibi, Cehennem dediği de Cennet gibi olacağı rivâyet edilir. Sahih hadislerin ihbarı ve din büyüklerinin izah ve kabulleri ile, âhirzamanda gelecek ve Risâlet-i Ahmediyeyi inkâr edip İslâmiyeti tahribe çalışacak ve dünyayı fesâda verecek çok şerli ve küfr-ü mutlak yolunda olan dehşetli bir şahıstır. Bir hadis rivâyetinde üç deccal, diğerinde yirmiyedi deccal geleceği Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm tarafından bildirilmiştir. Âlem-i İslâmda muhtelif zamanlarda çıkmış olan dehşetli din düşmanlarının ve anarşiye hizmet edenlerin umumu da rivâvetleri tasdik etmektedir. Bu din yıkıcılığının âhirzamanda daha dehşetli olacağı bildirilmektedir. Şu son asırda görülen ve dünyayı tehdit eden ve Cenab-ı Hakk'ı inkâra kadar cür'et edip medeniyet-i beşeriyeyi tahribe çalışan dehşetli cereyanlar bu gaybi ihbârın doğruluğunu tasdik etmektedir.) (Bak: Mehdi, Mesih, Mesih-üd-Deccal, Süfyan)(Deccal'ın şahs-ı surîsi insan gibidir. Mağrur, fir'avunlaşmış, Allah'ı unutmuş olduğundan; surî, cebbârâne olan hâkimiyetine, uluhiyet namını vermiş bir şeytan-ı ahmaktır ve bir insan-ı dessastır. Fakat şahs-ı mânevisi olan dinsizlik cereyan-ı azîmi, pek cesimdir. Rivayetlerde Deccal'a ait tavsifat-ı müdhişe ona işaret eder. Bir vakit Japonya'nın başkumandanının resmi, bir ayağı Bahr-i Muhit'te, diğer ayağı on günlük mesafedeki Port Artür Kal'asında tasvir edilmiş. O küçük Japon Kumandanının bu surette tasviriyle, ordusunun şahs-ı mânevîsi gösterilmiş. M.)
DEFTER-İ A'MÂL: İnsanların amellerinin iyilik veya, kötülüklerinin meleklerce kaydolunduğu manevî defter.( $ kelimesiyle ifade eder ki: Haşirde herkesin bütün a'mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mes'ele kendi kendine çok acib olduğundan akıl ona yol bulamaz. Fakat, surenin işaret ettiği gibi haşr-i bahâride başka noktaların naziresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi pek zâhirdir. Çünki her meyvedar ağaç ve çiçekli bir otun da amelleri var. Fiilleri var, vazifeleri var. Esmâ-i İlâhiyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmiş ise ubudiyetleri var. İşte onun bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisanıyla gayet fasih bir surette analarının ve asıllarının a'mâlini zikrettiği gibi dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle sahife-i a'mâlini neşreder. S.)
DEHAL: Aldatmak, mekir ve hile etmek.
DEHALET: Sığınmak, aman dilemek, medet, yardım isteyiş.
DEHALİZ: (Dehliz. C.) Dehlizler, holler, koridorlar.
DEH-SAL: f. Gezegen, seyyare, yıldız.
DEH-SALE: f. On yaşında. On yıllık.
DELAİL-İ KALBİYE: Kalbe âid deliller. Kalb ile bilinen deliller.
DELAL: Cilve, naz, işve. İnsana güzel ve sevimli görünecek hâl, durum.
DELALAT: (Delâlet. C.) Delâletler, alâmet olmalar,yol göstermeler, kılavuzluklar.
DELALET: Delil olmak. Yol göstermek. Kılavuzluk. Doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek. * İşaret.
DELALET-İ SELÂSE: Üç çeşit delâlet. Bunlar da: Delâlet-i mutabıkıye, delâlet-i tazammuniye, delâlet-i iltizamiyedir.1- Delalet-i mutabıkıye: Bir kelâmın vaz'olunduğu, yani kasdedilen mânanın tamanına delâletidir. Meselâ: İnsan lâfzı, insanın tam mahiyeti olan, hayvan-ı natık, (yani, konuşan hayat sahibi varlık) mânasına delâleti gibi.2- Delalet-i tazammuniye: Bir lâfzın vaz'olunduğu mânanın bir cüz'üne delâletidir.3- Delalet-i iltizamiye: Bir lâfzın vaz'olunduğu mânanın lâzımına yani o mâna ile beraber bulunması zaruri olan diğer bir mânaya delâletidir. Mezkur delâlet-i selâseye ait şöyle bir misal dahi verilir."Zekât, müslümanların fakirlerine verilir, hiç bir zengine verilmez." İbaresi; zekâtın, yalnız Müslüman fakirlere verileceğine delâlet-i mutabıkıye ile; zengin olan Ahmet, Mehmet gibi belli şahıslara verilemiyeceğine delâlet-i tazammuniye ile; zekât hususunda zenginler ile fakirler arasında fark bulunduğuna da delâlet-i iltizamiye ile delâlet eder.
DELALET-İ ZÂTİYE: Kendi zatı ile, bizzat kendisini eserleri ile göstermek suretiyle olan delâlet, şahidlik.
DELL (DİLÂL): Naz. * Hey'et. * Güzel ahlâk.
DELLAL: İlân edici. Yüksek sesle bildiren. * Müşterileri çeken. Davet eden. * Hakka davet eden.
DEMAL: Ters. * Ekşimiş hurma.
DERGÂH-I ÂLÎ: Padişah kapısı. Yüksek dergâh.
DERGÂH-I MUALLÂ: Büyük kapı. * Mc: Saray.
DERHAL: f. şimdi, hemen, bu anda, vakit kaybetmeden.
DERYA-MİSAL: Deniz gibi çok olan, denizi andıran.
DESATİR-İ ÂLİYE: Yüksek ve ulvi düsturlar ve kaideler.
DEST-ALAY: f. Bulaşık el, bulaşmış el.
DEST-MAL: f. Elbezi.
DEVALÜASYON: Fr. Paranın değerinin düşürülmesi.
DEVR-İ ÂLEM: Dünya seyahati, dünya gezisi, dünyayı gezmek.
DEVR-İ LÂLE: Lâle devri, lâle mevsimi, lâle zamanı.
DEVLET-İ ÂLİYE: Osmanlı İmparatorluğu.
DEVLET Ü İKBAL: Ulviyet ve iyi tâlih.
DEYN-İ HÂL: Huk: Herhangi bir vakte bağlı ve te'hir edilmeyen borç.
DİLALET: Kılavuzluk etmek. * Nazlanma. İşve. * Üstünlük, galebe.
DİSKALİFİYE: Fr. Müsabaka dışı bırakılmış.
DİVAN-I ÂLÎ: Yüce divân.
DUD-ALUD: f. Dumanlı.
DUHALA: (Dahil. C.) Yabancılar. Muhacirler. Sığınanlar. Dahilde olanlar.
DURUB-U EMSAL: Meşhur sözler. Darb-ı meseller. Ata sözleri.
ÇUVAL-DUZ: Çuval dikmeye yarayan iğne.
DÜ-ÂLEM: İki dünya. Dünya ve âhiret.
DÜ-BÂLÂ: f. İki kat.
DÜCALE: Katran.
DÜNBAL(E): f. Kuyruk.
DÜNYALIK: t. Zenginlik, para ve mal.
DÜRR-İ MİSÂL: f. Misâlin incisi. İnci misâlinde, misâlin parlağı.
DÜVAL: f. Tasma, kayış.
DÜNBÂLE-CÜNBÂN: Kuyruk sallayan.
EALİ: (A'lâ. C.) İtibarı ve şerefi yüksek zâtlar. İyiler. Günahtan sakınan temiz ve sâlih amel sâhibi kimseler.
EBALİS: (Ebâlise) (İblis. C.) İblisler, şeytanlar.
EBBAL: Deve çobanı.
EBBALE: Bir yüklük odun. * Bir kısım halk. Cemaat. Cemiyet.
EBBED-ALLAH: (Allah ebedî, dâim eylesin!) mânasına bir dua.
EBDAL: (Bedil veya Bedel. C.) Evliyâdan, ziyâde nuraniyyet kazanmış olanlar. Evliyâ zümresinden bir cemaat. Arapçada halkın lüzumlu işlerinin tasarrufuna memur bir cemaata denir. (Mâsivâ alâkasından mücerret ve Cenab-ı Hakk'ın muhabbetinde fâni ve müstağrak olan zâtlar. O.S.)
EBHAL: (Buhl. den) En hasis, çok cimri, daha tamahkâr. * Büyük gözlü.
EBKEM Ü LÂL: Cevapsız bırakmak. Susmak. Dilsiz gibi sükût etmek.
EBNÂ-ÜD DEHALİZ: Anası babası belli olmayıp etrafa atılmış, sokağa bırakılmış çocuklar.
EBTAL: (Battâl. C.) Yiğitler, cesurlar, döğüşken erler.
EBTAL: (C.: Ebâtil) İnsanın böğrü. * En boş. Boşuboşuna. Çok bâtıl.
EBU HALİD: Köpek, kelb. * Canavar.
EBU KALEMUN: Bir nevi kumaş ki, göze türlü türlü görünür. Bâzıları "gülistân-ı kemhâ" derler.
EBU-L ALA-İ MAARRÎ: (Mi: 973 - 1057) Kör olmasına rağmen hafızasının fevkalâdeliği ile tanınmış büyük Arap şairlerinden biridir ki, kasideleriyle meşhurdur.
EBU-L MUHTAL: Katır, bağal.
EBU TALHA ZEYD BİN SEHL (R.A.): Ashab-ı Kiram arasında, sayılı kahramanlardan ve atıcılardandır. Resul-ü Ekreme (A.S.M.) atılan oklara göğsünü germiştir. 20 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Hicri 34 tarihinde vefat etmiştir. Bütün muharebelere katılmış bir kahraman-ı İslâmdır. (R.A.)
EBU TALİB: (...-619) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) amcasıdır. (Diyorsunuz ki: Amcası Ebu Tâlib'in imanı hakkında esahh nedir?Elcevap: Ehl-i Teşeyyu, imanına kail; Ehl-i Sünnet'in ekserisi, imanına kail değiller. Fakat benim kalbime gelen budur ki: Ebu Tâlib, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın risaletini değil; şahsını, zâtını gayet ciddi severdi. O'nun -o gayet ciddi- o şahsî şefkati ve muhabbeti, elbette zâyie gitmeyecektir. Evet, ciddi bir surette Cenab-ı Hakk'ın Habib-i Ekremini sevmiş ve himaye etmiş ve taraftarlık göstermiş olan Ebu Tâlib'in inkâra ve inada değil, belki hicab ve asabiyet-i kavmiye gibi hissiyata binaen, makbul bir iman getirmemesi üzerine Cehennem'e gitse de; yine Cehennem içinde bir nevi hususi Cennet'i onun hasenatına mükâfaten halkedebilir. Kışta bazı yerde baharı halkettiği ve zindanda -uyku vasıtasıyla- bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususi Cehennem'i, hususi bir nevi Cennet'e çevirebilir... M.)
ECEL-İ MUALLAK: Levh-i Mahv İsbat'ta mukadder olarak yazılı, bâzı şartlarla mukayyed olan ecel. Ecel-i müsemma.
ECMAL: (Cemel. C.) Develer. * Cümleler. * Yekünler.
ECYAL: (Cîl. C.) Soylar. Tâifeler. Kavimler. Nesiller.
ECZAL: (Cizl. C.) Ağaç kökleri, tomrukları.
EDA-YI SALÂT: Namazı vaktinde kılma.
EDALL: (Bak: Adall)
EDÂMALLAH: Allah (C.C.) dâimî eylesin (mealinde duâ.)
EDİLLE-İ TÂLİYE: Huk: Örf, âdet, teâmül, istishab, asıl ve amel, maslahat-ı mürsele, kaide-i külliye, âsâr-ı sahabe ve âsâr-ı kibar-ı tabiîn gibi deliller.
EF'ÂL: (Fiil. C.) Fiiller, işler, ameller.
EF'ÂL-İ HASENE: İyi ve güzel ameller, fiiller, işler.
EF'ÂL-İ İHTİYARİYYE: Kişinin kendi isteğiyle yaptığı işler, Kişinin kendi ihtiyârî fiilleri.
EF'ÂL-İ MÜKELLEFÎN: Mükellef olanların (yani; Cenâb-ı Hakk'ın teklif ve emirlerini kabul ve vazifeli kimselerin) yaptıkları amel ve işler. Bunlar şu isim altında sıralanır: Farz, vâcip, sünnet, müstehab, mübah, mekruh, haram, sahih bâtıl, fâsid, helâl.
EF'ÂL-İ SEYYİE: Kötü ve çirkin ameller, fiiller ve işler.
EFÂZIL-I UKALÂ: Akıllıların en ileri gelenleri.
EFDAL: (Fazl. C.) Ziyadeler, fazlalar, çoklar. * İhsanlar, ikramlar, iyilikler, meziyetler, hünerler.
EFDAL: Daha faziletli, daha lâyık, daha iyi.
EFDALAN: Emn ile adâlet.
EFDALİYET: Faziletçe üstünlük. Fazileti, iyiliği ziyâde olmak.
EF'İDE-İ HÂLİSE: Temiz ve saf kalbler. Bozulmamış, tahrib edilmemiş kalbler, gönüller.
EFKÂR-I ÂLİYE: Yüksek düşünceler, fikirler.
EFSAL: (Fesl. C.) Alçak, âdi ve aşağılık kişiler.
EFŞAL: (Feşil. C.) Korkaklar, cesaretsizler.
EFYAL: (Fil. C.) Filler.
EGALİT: (Uglute. C.) İnsanı yanıltacak hatalı sözler, yanlış kelâmlar.
EGLAL: (Gull. C.) Halkalar. Kelepçeler. Mahkemenin cezaya müstehak kılıp mahkum ettiği kimselerin boyun ve ayaklarına vurulan zincirler. * (Galel. C.) Ağaçlar arasında korulukta akan sular.
EGVAL: (Gul. C.) Büyük felâketler, âfetler, musibetler, belâlar. * şeytanlar. * Gulyabaniler.
EHABB-I EMVAL: Malların çok sevileni.
EHALİ: (Ehl. C.) Bir memleket, şehir, kasaba köy veya semt veyahut da mahallede yerleşip oturanlar. * Avam, halk umum.
EHASS-I ÂMÂL: Emellerin en hası.
EHL-İ ÂLEM: Âlemin ehli olan insanlar.
EHL-İ DALÂLET: Dalâlette olanlar.
EHL-İ HÂL: f. Hâlden anlayıp, duruma göre idâre eden kimse. İlâhi tecellilere ve mânevi feyze mazhar olan.
EHL-İ İ'TİZAL: Mu'tezile'den olan. (Bak: Mu'tezile)
EHL-İ KALB: (Bak: Ehl-i dil)
EHL-İ SALÂH: Huk: Hâli mestur, nâmuslu, doğru, adaletli olan kimse. Sâlih kimseler.
EHL-İ SALİB: f. Bayrağında salib (haç) bulunanlar. Hristiyanlar. * Osmanlılardan 209 sene evvelki tarihte Haçlı Seferlerine katılan Hristiyan Ordusu.
EHVAL: (Hevl. C.) Korkular. Korkulacak hâller. Fenalıklar.
EHVAL-İ MUHAVVİFANE: Dehşetli korkular.
EİMME-İ ÂLÎŞAN: Çok yüksek mertebesi ve büyük kıymeti olan imamlar. İmam-ı A'zam, İmam-ı Şâfiî gibi.
EKALİM: (İklim. C.) İklimler, memleketler, mıntıkalar.
EKALİM-İ BÂRİDE: Soğuk iklimler, soğuk memleketler.
EKALİM-İ HÂRRE: Sıcak iklimler, ülkeler.
EKALİM-İ SEB'A: Yedi iklim. * Yedi kıt'a.
EKALL: Daha az, en az, pek az. En küçük. (Bak: Akall)
EKALL-İ KALİL: Azın azı, pek az, en az.
EKALLİYET: (Akalliyet) Bir hükümetin tebaiyyeti altında yaşayan, yabancı din ve milliyete mensub olup, ekseriyeti teşkil etmeyen halk. Azlık. Azınlık.
EKDÂR Ü ÂLÂM: Kederler, acılar.
EKFAL: (Bak: Akfâl)
EKHAL: (Kühl. C.) Göze çekilen sürmeler.
EKKAL: Çok yeyici, obur.
EKOLALİ: yun. Psk: Sesleri taklit etme, yansıtma. Çocuk dünyaya geldiği zaman çevresinde konuşulan dilin seslerini çıkaramaz. Kendine mahsus sesleri çıkarır. Çevrede konuşulan dilleri dinleye dinleye çevredeki sesleri taklid etmeye başlar, bu taklid edebildiği sesleri sık sık tekrar eder. Meselâ: ba, ba, ba gibi. Bu dilin gelişmesinde psikolojik bir safhadır. İslâm terbiyesinde dünyada çocuğun duyacağı ilk ses olarak ezan okunur. Çocuk bununla bırakılmamalı, Kur'an sesine küçükten itibaren alıştırmalı, anadili gibi kendine yakın bulmalıdır.
EKULÜ KEMÂ KÂLE: Onun söylediği gibi söylerim (meâlinde.)
EKYAL: (Keyl. C.) Keyller, kileler, hububat ölçüleri, ölçekler.
EL-ÂLÂ: Cenâb-ı Hakkın lütuf ve ihsanları. Ni'metler.
ELHAL: şimdi, hâlâ, henüz, şimdiki hâlde.
EL-HALİM: Suçluların cezalarını derhal vermek iktidarında olduğu halde sonraya bırakan ve yumuşak muamele eden, çok halim. (Allah (C.C.)
EL-İHSAN ALE-L İHSAN $: İhsan üzerine ihsan, lütuf üzerine lütuf.
ELVAH-I ÂLEM: Âlemin görünüşü, manzara ve levhaları.
EL-VALİ: Her şeye mâlik ve sâhib olan Allah (C.C.)
EM'Â-İ GALİZA: Kalın bağırsaklar.
EMALE: (Bak: İmâle)
EMALİC: (Ümluc. C.) Fidanlar, yapraklar, uzun yapraklı otlar.
EMALİS: (İmlis"e". C.) Otsuz ve susuz sahralar, çöller.
EMHAL: (Mehl. C.) Mehiller, mühletler, vâdeler, zamanlar, bir iş veya vazifenin yapılması için verilen fazla zamanlar.
EMPERYALİZM: Fr. Bir devletin, sınırlarını genişletme politikası. Sınırları genişletmekteki gaye, başka memleketlerin zenginlik kaynaklarını ele geçirme ve insanlarını kendi hesaplarına çalıştırmaktır. Bu maksat için çok defa silâhlı harp, hem masraflı, hem de hürriyet fikriyle bağdaşmadığından zamanımızda daha sinsi ve maskeli bir emperyalizm şekline başvurulmaktadır. Modern emperyalizm denilen bu şekil iktisadi ve kültür hayatı bakımından bir ülkeyi kendine bağlamak suretiyle menfaat (yarar) sağlamaktadır. Gelişmiş ülkeler, az gelişmiş ülkeleri bu yolla kendilerine bağımlı hâle getirmektedir. İnsanlarını kendi kültür ve ideolojileriyle yetiştirdikleri için felsefe, siyasi görüş ve yaşayış bakımından kendilerinden ayrılamaz hâle getirmek isterler.
EMRAZ-I KALBİYE: Kalb hastalıkları.(Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulum-u akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevi olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevkeder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye mübtelâ olur!.. M.N.)
EMSAL: (Misâl. C.) Denk. Benzer. Yaşları birbiriyle aynı olanlar. * Mat: Kat sayı. * (Mesel. C.) Kıssalar, hikâyeler, romanlar, masallar, destanlar.
EMVAL: (Mal. C.) Mallar.
EMVAL-İ BÂTINA: Nakit paralarla, evlerde, mağazalarda bulunan ticaret malları.
EMVAL-İ GAYR-İ MENKULE: Bir yerden başka yere taşınamıyan, sabit olan mallar. (Dükkan, ev, tarla...gibi.)
EMVAL-İ MENKULE: Bir yerden başka yere taşınabilir, götürülebilir eşya ve mallar. (Masa, karyola, perde, çakı... gibi.)
EMVAL-İ METRUKE: Sahipleri olmayan, sahipleri kaybolmuş, sahipsiz mallar. Terkedilmiş mallar.
EMVAL-İ ZÂHİRE: Sâime denilen hayvanlar ile bir kısım arazi mahsulâtı ve madenleri ile yer altındaki hazineler ve gümrüklere uğrayan ticaret mallarıyla, nakitler.
EMYAL: (Mil. C.) Miller. (Bak: Mil)
EMYAL-İ BAHRİYYE: Deniz milleri. 6080 kadem, yani 1852 metreden ibaret olan deniz mesafesi.
ENDİŞE-İ İSTİKBAL: Gelecek zamanı düşünmekten gelen merak, üzüntü, keder. Geleceği düşünmek.
ENES İBN-İ MALİK: Ensardan ve Ashâb-ı Kiram'ın fakihlerindendir. Hicretin ibtidasından itibaren on sene Resul-i Ekrem Efendimizin (A.S.M.) hizmetinde bulunmakla şeref kazanmıştır.Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) 2630 Hadis-i Şerif rivâyet etmiştir. 100 yaşına kadar yaşamış, hicri 92 veya 94 senelerinde Basra'da ebedî hayata kavuşmuştur. En son vefat eden sahabe, Hazret-i Enes'tir. (R.A.)
ENFAL: Ganimetler. Düşmandan alınan mallar.
ENFAL SURESİ: Kur'ân-ı Kerim'in 8. suresidir.
ENGİŞTAL: f. Hasta ve zayıf kimse. Dermansız, bî-derman kişi.
ENKAL: İşkence âletleri. Bukağılar, kayıt ve kelepçeler. * Nefsin cismani alâkalara ve bedeni lezzetlere bağlanıp kalması.
ENSAL: (Nesl. C.) Nesiller. Soylar. Zürriyetler. Sülâleler.
ENZAL: (Nezl ve Nizil. C.) Soysuzlar, alçaklar, âdi ve aşağılık adamlar.
ERCAL: (Ricl. C.) Ayaklar.
ERGAL: Sünnet olmamış kişi.
ERKÂN-I SALÂT: Namazın rükünleri.
ERZAL: (Rezil. C.) Reziller. Kepâzeler. Herkesten hakaret ve nefret görenler.
ESAL: Tâzim etmek, övüp medhetmek.
ES'AL: Dişinin yanında zâid bir diş daha biten kimse.
ESALE: Uzun yüzlü olmak. Sarkık olmak.
ESALİB: (Üslub. C.) Üslublar. Tarzlar. Cihetler.
ESCAL: (Secel. C.) İçi su dolu kovalar.
ESHAL: Misvak ağacı.
ESKAL: (Sekal. C.) Ağır yükler, ağır şeyler. Kalabalık, ağırlık.
ESKAL: (Sakil. den) Daha sakil, en ağır, en çirkin. * Kaba, can sıkıcı.
ESLAHAKALLAH: Allah seni ıslâh etsin.
ESSALAVAT: Peygamberimiz Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimize veya Cenab-ı Hakk'a (C.C.) karşı hamd, şükür ve teşekkür ifade eden dua, selâm ve salâvâtlar. (Bak: Salâvat)
ESVED-ÜL-KALB: (Bak: Süveydâ)
EŞ'AL: Kuyruğu beyaz olan at.
EŞBAL: (Şibl. C.) Arslan yavruları.
EŞGAL: (Şugl. C.) İşler. Meşguliyetler.
EŞGAL-İ MÜHİMME: Ehemmiyetli ve mühim işler.
EŞKÂL: (Şekil. C.) Şekiller, kılık.
EŞKÂL-İ HAYAT: Hayatın şekilleri.
EŞKÂL-İ ZEMAN: Zamanın şekilleri. * Ahmet Rasim'in bir romanı.
EŞK-ALUD: f. Gözü yaşlı.
ETFAL: (Tıfl. C.) Çocuklar, tıfıllar.
ETFAL-İ BAĞ: Yeni yetişen körpe hâlindeki fidanlar.
ETFAL-İ MEKÂTİB: Mekteb çocukları, okul talebeleri.
ETFALİYET: Çocukluklar. Çocukluk halleri.
ETHAL: Kâbe-i Şerif yakınında bir dağın adı. * Bulanık su veya şerbet.
EVALİ: Çok iyi ve münâsib olanlar. Evlâlar.
EVC-İ BÂLÂ: En yüksek nokta.
EVCEH-İ AKVÂL: Sözlerin en uygunu, kavillerin en münasebetlisi.
EVHAL: (Vahal. C.) Sıvalar, balçıklar, çamurlar. * Mekânlar, hâneler, evler, durulacak veya oturulacak yerler.
EVKAT-I SALÂT: Namaz vakitleri.
EV-KEMA KAL: Söylediği gibi. Söylendiği gibi. * Hadis-i Şerifi lâfzı ile aynen nakletmekte bir hata olmuşsa, mes'uliyetten kurtulmak için bu kelâm söylenir. "Bu naklettiğim hadisin metninde yanlışım varsa Peygamber (A.S.M.) aslında nasıl söylemiş ise aynen onu kastediyorum" demektir.
EVLAD Ü IYAL: Çoluk çocuk. Evlâdlar ve karısı.
EVSAL: (Vasl. C.) Vücuttaki mafsallar, oynaklar.
EVSÂT-I MUFASSAL: Kur'ân-ı Kerimin 86. suresi olan Tarık Suresinden 98. sure olan Beyyine Suresinin sonuna kadar olan surelerdir.
EVŞAL: (Veşl. C.) Damla damla akan su. * Birbiri ardınca katar gibi peşpeşe gelen kimseler.
EYALAT: (Eyâlet. C.) Valilerin idareleri altında olan memleketler, vilâyetler.
EYALET: (C: Eyâlât) Vilâyet. Bir vâlinin idaresinde olan memleket, şehir.
EYTAL: (C: Eyatil) Boş böğürlü.
EYVALLAH: Bir kısım müslümanlar arasında tasdik işareti veya yemin ifade eden bir tâbirdir. Bazan Allaha ısmarladık yerine söyliyenler de vardır. Fakat makbul olanı; ayrılırken de buluşurken de selâmlaşmaktır ve bu sünnet-i seniyyedir.
EYYİD-ALLAHU MÜLKEHU: Allah'ım onun mülkünü devamlı kıl, kuvvet ver (meâlinde duâ.)
EZYAL: (Zeyl. C.) Ekler. İlâveler. Zeyiller.
EFŞAL: (Feşil. C.) Korkaklar, cesaretsizler.
EŞ'AL: Kuyruğu beyaz olan at.
EŞGAL-İ MÜHİMME: Ehemmiyetli ve mühim işler.
EŞK-ALUD: f. Gözü yaşlı.
EVŞAL: (Veşl. C.) Damla damla akan su. * Birbiri ardınca katar gibi peşpeşe gelen kimseler.
FA'AL: (Mübalâgalı ism-i fâil) Çok işleyen ve çalışan. Durmayıp işleyen. Çalışkan. Devamlı iş yapan.
FA'ALÂNE: f. Hiç durmazcasına çalışarak. Daima çalışır surette.
FAAL: Balta sapı. * Kerem.
FAALE(T): (Fâil. C.) Fâiller, özneler, iş yapanlar.
FA'ALİYET: İş görmek, çalışmak. Boş durmayış.
FAALİYET-İ RUBUBİYET: Allah'ın rububiyet faaliyeti ve icraatı.(Hâlik-ı Zülcelâl hayret-nümâ, dehşet-engiz bir surette bir faaliyet-i Rububiyetiyle, mevcudatı mütemadiyen tebdil ve tecdit ettiğinin bir hikmeti budur: Nasılki mahlukatta faaliyet ve hareket; bir iştiha, bir iştiyak, bir lezzetten, bir muhabbetten ileri geliyor. Hattâ denilebilir ki: Herbir faaliyette, bir lezzet nev'i vardır; belki herbir faaliyet, bir çeşit lezzettir. Ve lezzet dahi, bir kemâle müteveccihtir; belki bir nevi kemâldir. Mâdem faaliyet; bir kemâl, bir lezzet, bir cemâle işaret eder. Ve mâdem kemâl-i mutlak ve Kâmil-i Zülcelâl olan Vâcib-ül-Vücud, zât ve sıfât ve ef'âlinde, bütün enva-ı kemâlâta câmi'dir; elbette o Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve kudsiyetine lâyık bir tarzda ve istiğnâ-i zâtisine ve gına-i mutlakına muvafık bir surette ve kemâl-i mutlakına ve tenezzüh-ü zâtisine münasip bir şekilde; hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve nihayetsiz bir muhabbet-i münezzehesi vardır. Elbette o şefkat-i mukaddesen ve o muhabbet-i münezzeheden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes vardır. Ve o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürur-u mukaddes vardır. Ve o sürur-u mukaddesten gelen, tâbiri câiz ise, hadsiz bir lezzet-i mukaddese vardır. Ve elbette o lezzet-i mukaddese ile beraber; hadsiz onun merhameti cihetiyle faaliyet-i kudreti içinde, mahlukatının istidatları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş'et eden, o mahlukatın memnuniyetlerinden ve kemallerinden gelen Zât-ı Rahman ve Rahim'e ait, tâbiri câiz ise, hadsiz memnuniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihar-ı mukaddes vardır ki; hadsiz bir surette, hadsiz bir faaliyeti iktiza ediyor. Ve o hadsiz faaliyet dahi, hadsiz bir tebdil ve tağyir ve tahvil ve tahribi dahi iktiza ediyor ve o hadsiz tağyir ve tebdil dahi; mevt ve ademi, zeval ve firakı iktiza ediyor.Bir zaman, hikmet-i beşeriyenin masnuâtın gayelerine dâir gösterdiği faideler nazarımda çok ehemmiyetsiz göründü. Ve ondan bildim ki, o hikmet abesiyete gider. Onun için feylesofların ileri gidenleri, ya tabiat dalâletine düşer veya Sofestai olur veya ihtiyar ve ilm-i Sâni'i inkâr eder veya Halika "mûcib-i bizzat" der. M.)
FA'ALÜN LİMA-YÜRİD: "Kayyumiyet sırrıyla ve faaliyet-i daimesiyle her an istediğini istediği gibi yapar." meâlinde bir âyettir.
FAKR-I HÂL: Fakirlik hâli.
FAL: Uğur. Baht. Tali'. (Bak: Tefe'ül)
FAL-İ HAYR: İyi alâmet ve işaret. Uğur.
FALAK: Tomruk. * Falaka. * Sabah aydınlığı.
FALAKA: İki ucunda bir ipin iki uçları bağlı, bir sırıktan ibaret olan ceza âleti.
FÂLIK: Çatlatan. Açan. Büyümesi için tohumu açan, yaratan. (Allah C.C.)
FÂLIK-ÜL HABBİ VENNEVÂ: Tohum ve çekirdekleri açarak büyüten (Allah C.C.)
FALÎ: Falcı kimse.
FALİC: Felce uğramış. * Vücudun bir kısmını veya her tarafını tutmaz hale koyan hastalık. * İsabeti çok olan ok.
FALİC: f. Muzaffer, galib. Muvaffak.
FALİH: İsteğine kavuşan. Kurtulan. Felâh bulan. * Toprak süren. Çiftçi.
FALÎZ: (C: Fevâliz) Bostan.
FALS: Halâs etmek, kurtarmak.
FALT (FELÂT): Ansızlık.
FARİG-ÜL HAL: Hali rahat, hali vakti iyi olan.
FARZ-I MUHAL: Olması imkânsız olup, var gibi kabul edilen. Olmayacak şeyi, olmuş gibi düşünmek.
FASAL: Ek. Bilek.
FÂSILA-İ SALTANAT: Yıldırım Bayezid'in Ankara savaşında Timur'a esir düşmesinden, Çelebi Mehmed'in pâdişah olmasına kadar geçen zaman.
FASSAL: Dedikoducu. Herkesin kusurunu sayıp döken. * İnsanları medh ü sena eden kimse.
FAYSAL: Karar. Hüküm. Fasıl. Hall. (Bak: Fasl)
FAZAİL-İ ÂLİYE: Yüksek faziletler.
FAZALAT: Necasetler, kazuratlar, murdarlıklar, pislikler.
FEDERAL: Fr. Bir devletler federasyonu ile alâkalı, yahut ona ait.
FEHALE: Erkeklik, aygırlık.
FELİZALİK: (Bak: Felihâzâ)
FERAG-I BÂL: Gönül rahatı.
FERAG Ü İNTİKAL: Alım satımda tapu muâmeleleri.
FERBAL(E): f. Çardak. Etrafı pencerelerle kaplı yazlık köşk.
FERHAL: f. Karışık ve kıvırcık olmayan uzun saç.
FERHUNDE-TÂLİ': f. Şanslı talihi yaver. Mes'ut, mutlu, saadetli.
FERRUH-FÂL: f. Bahtı açık, şanslı, talihli, uğurlu.Ferruhî : f. Mübareklik, uğurluluk, meymenet.
FESALE: (Füsule) Alçak ve asılsız olmak.
FESTİVAL: Fr. Çeşitli sebeplerle yapılan ve birkaç gün süren şenlik.
FE-SÜBHANALLAH: Allah (C.C.) ne güzel yaratmış; Allah Sübhândır, bütün noksanlıklardan münezzehtir; Her şey kendine tesbih eder (anlamında olup hayret ve taaccübü ifâde için söylenir.) (Bak: Sübhân)
FEVKALÂDE: Âdetin fevkinde. Ayrıca, hususi surette. Bilinenlerin üstünde. Müstesna ve yüksek bir surette.
FEVKALBEŞER: (Fevk-al beşer) İnsan gücünün üstünde, insanüstü.
FEVKALGAYE: Son derecede.
FEVKALHAD: (Fevk-al had) Huduttan ileride. Sınırsız. Hudutsuz.
FEVKALKANUN: Kanun üstü. Kanunun kabul etmediği. Kanunun karışmadığı.
FEVKALKÜLL: (Fevk-al kül) Hepsinin fevkinde. Bütününün üstünde.
FEVKALME'MUL: (Fevk-al me'mul) Ümidin fevkinde, Umulandan ziyade. Ümid edilmedik şekilde. Beklenmedik bir anda.
FEVKALMU'TÂD: (Fevk-al mu'tâd) Her zamankinden üstün. Âdetin fevkinde.
FEYALİLACEB: (Fe-yâ lil'aceb) Hayret ve taaccüb ifâdesi için söylenir.
FEY-İ ZEVAL: Güneşin garba doğru dönmesinin başlaması, Güneş tam ortada gibiyken yerde dikili olan şeylerin gölgeleri batıdan doğuya dönüp kısalmakta son bulduğu zamandır. Bundan sonra öğle namazı vakti başlar.
FEYYAL: Fil çobanı. File bakan kimse.
FEYYAZ-I MÜTEÂL: Çok feyz ve bereket veren. Müteâl olan Allah (C.C.)
FIDDA-İ HÂLİSE: Hâlis ve saf gümüş.
FIRAK-I DÂLLE: Dalâlete gitmiş fırkalar. Dalâlette kalmış cemaatler.
FISAL: (Bak: Fisâl)
FİAL: (Fiil. C.) Fiiller, yapılan şeyler.
FİAL: Çocuk oyunudur. (Bir şeyi toprak içinde gizleyip sonra taksim edip "hangimizin hissesinde çıkar" diye ararlar.)
FİHAL: (Fahl. C.) İtibarlı, seçkin ve üstün kimseler.
FİLHAL: (Fi-l-hâl) Şimdi, hemen. * Bu halde. * Hadd-i zâtında.
FİSAL: (Fasıl. C.) Ayrılmış olanlar. * Yavrunun sütten kesilmesi. * Kısa duvar. * İnsanların lehinde veya aleyhinde söz söyleyerek para toplıyan. * Ana sütünden kesilmiş hayvan yavrusu (Füslan, fislan şeklinde de olur.)
FORMALİTE: Fr. Resmi işlerin gerektirdiği muameleler.
FRENK SAKALI: Eskiden frenkleri taklid suretiyle bırakılan sakal hakkında kullanılan bir tabirdi. Çeneye gelen kısım uzunca bırakılıp, yukarı tarafları kısa kesilen veya traş edilen sakal demektir.
FUALA: (Fâil. C.) Fâiller, özneler, işi yapmış olanlar.
FUDALA: (Fazıl. C.) Faziletliler. Fâzıllar.
FUZALA: (Bak: Fudala)
FÜR'AL: Sırtlan eniği.
ÇAKALOZ: Çakıltaşı atan bir nevi küçük top.
ÇAL: İsimlere önden eklenip, onun daima hareket edip oynamakta olduğuna işaret ve delâlet eder. Meselâ: Çal-at : Durduğu yerde de hareket eden at. * Bir şeyi şiddetle kapmaya delâlet eder. Meselâ: Çal-yaka: Yakasından kapmak, şiddetle yakalamak.
ÇALA: İsimlerden önce kullanılarak, devam ve şiddetli ve pervasız kullanılmasını bildirir. Meselâ: Çalakalem: Çabuk ve gelişigüzel ve ilmi olmayan yazı yazmak.
ÇALAB: t. İlâh. Mâbud. Cenâb-ı Hak, Rab.
ÇALAK: f. Yerinde durmayan, çabuk, oynak. Dâima çalışan. Her bir hareketi çabuk olan. * Akıl ve ferâseti açık.
ÇALAKÎ: f. Çeviklik, süratlilik, tezlik.
ÇAL-AT: Hareketli, yerinde duramayıp şahlanan at.
ÇALBUS: f. Dalkavuk, yaltakçı.
ÇALÇENE: t. Durmayıp konuşan, geveze.
ÇALGI: Müzik âleti. Müzik, çalgı. (İslâm âlimleri insanda maddi, hayvâni hisler ve hevesler uyandıran müziğin haram olduğunu bildirmişlerdir.)
ÇALIM: Tavır, eda. * Kılıcın keskin tarafı, ağzı.
ÇÂLİK: f. Çelik çomak oyunu.
ÇÂLİŞ: f. Savaşta düşmana karşı gurur ve naz ile yürüme. * Mukabil, karşı durma. * Savaş, muharebe, harp, ceng, mücadele. * Birleşme.
ÇÂR-BÂLİŞ(T): f. Evvelce padişahların ve makamca büyük olanların üzerlerine oturdukları dört katlı şilte. * Dört unsur.
ÇARE-İ HALÂS: Kurtuluş çaresi.
ÇEŞM-İ İSTİKBÂL-BİNÎ: Gelecek zamanı, istikbâli gören göz. Kuvve-i kudsiye ve ferâset ve basiretle ileriyi bilen nazar.
ÇEVİK ÇALAK: Tez, hareketli, çalışan. Yerinde durmayıp hareket eden.
ÇUVALDIZ: Çuval ve ona benzer çul vs. dikmeye mahsus büyük iğne.
GAL: (Gâle) f. Uzak, baid, ırak.
GAL: (C: Gılâl) Ağaçlı çukur yer. * Muz ağacı. * Selem ağacının bittiği yer. * Bir ot cinsi.
GALA: Yüksek kıymet, pahalılık. * Bir şeyin haddini aşması.
GALA (GALEYÂN): Kaynamak.
GALAK: (C: Ağlak) Kapı kilidi.
GALAKA: Deri dibâgat ağacı.
GALAL: (Gılâl) (Galle. C.) Zahireler. Mahsuller. * Akarât kiraları.
GALAN: Çok susayan, çok susamış olan.
GALAT: Hata. Yanlış. * Kaideye uymaz söz.
GALAT-I BASAR: Görme duyusunun yanılması. (Meselâ: Su içine batırılmış olan bir çubuğun, kırılmış gibi görünmesi.)
GALAT-I MEŞHUR: Yanlış olduğu hâlde herkes tarafından kullanılan kelime veya terkib.
GALAT-I RÜ'YET: Renk körlüğü. Bir rengi, aslından başka renkte görme. *Görme bozukluğu.
GALAT-I TAHAKKÜMÎ: Bir kelimenin gerek lâfzı ve gerekse mânası itibariyle herkesin kullandığı gibi kullanılmaması.Bu, başlıca üş şeyden olur:1- Nazımda vezne uydurmak için bir kelimenin telâffuzunu değiştirmek, hecesini uzatmak ve kısaltmak yahut harfini gizlemek.2- Çeşitli mânâları olan bir kelimeyi meşhur olmayan bir mânâda kullanmak.3- Gramere ait kaide hatası yapmak. Meselâ: Zen merde, civân pîre, keman tîrine muhtaçEczâ-yı cihân cümle biri bîrine muhtaçbeytindeki "bîr" kelimesinin hecesi uzatılarak galat-ı tahakkümî yapılmıştır.
GALATAT: Galatlar, hatalar, yanlışlar.
GALAT-GÛ: f. Yalan yanlış söyleyen.
GALAT-NÜVİS: f. Yalan yanlış yazan, yanlış tesbit eden.
GALBA: Ağaçları gür ve sık olan koruluk, bahçe. * Pek yüksek ve büyük tepe.
GALC: Azgınlık. * Su içtikten sonra dil ile yalanmak. * Atın yelmeyip bir tarzda yürümesi.
GALEB: (Galb) Üstünlük. Yeğinlik.
GALEBE: Üstün gelmek. Yenmek. Bozmak. Çokluk. * Bastırmak. * Yeğin olmak.
GALEBE ÇALMAK: Galib olmak, üstün gelmek.
GALEL: (C.: Eğlâl) Koruluktan akan su. * Susuzluk.
GALERİ: Fr. San'at eserinin sergilendiği salon veya koridor. * Tiyatroda seyircilere ait balkon. * Üstü örtülü uzun yer. * Yer altında açılmış uzun, dar yol.
GALES: Gecenin sonunda olan karanlık.
GALET: Hesapta yanılmak.
GALEYAN: Kaynayış. Çoşup taşmak. Yerinde duramamak. * Tuğyan ve azgınlık.
GALEYAN-I EFKÂR: Fikirlerin galeyanı. Fikirlerin coşması.
GALEYAN-I MÂ': Suyun kaynaması.
GALFAK: Geniş, vâsi. * Yumuşak. * Su içinde yetişen yassı yapraklı bir ot. * Kurbağa yosunu.
GALGALE: Sür'atle gitmek. * Gecenin gitmesi. * Haber vermek.
GALÎ: Pahalı. Kıymetli. Ağır. * Haddini tecâvüz eden, haddini aşan.
GALİB: Üstün. Yenen. Mağlub eden. Ekser.
GALİB-İ MUTLAK: Tam olarak galip. Kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi.
GALİBA: Tahminen. Çok zaman. Her halde. Galiben, ekseriyetle.
GALİBANE: f. Muzaffer ve galib olana yakışacak şekil ve surette.
GALİBEN: Ekseriya. Çok zaman. Üstün olarak. Tahmin olduğu üzere.
GALİBİYYET: Üstünlük. Yenmek. Mağlub etmek.
GALİF: Gön ve deri dibâgat etmekte kullanılan bir ot.
GALİL: (C: Gılâl) Güneşin harareti. * Susuzluk harareti. * Kin, hased. * Devenin yulafına karıştırıp yedirdikleri hurma çekirdeği.
GALÎS (GALS): Kenger otu.
GALİS: Arpa ve buğday karışımından yapılan ekmek.
GALİYE: Galeyan eden. * Değerinden çok pahalı. * Misk ve amberden yapılmış meşhur koku. * Hoş kokulu kıymetli madde.
GALİYE-BÂR: f. Güzel kokulu şey saçan.
GALİYE-DÂN: f. Güzel kokulu şeylerin muhafaza edildiği kap, mahfaza.
GALİYE-GUN: f. Güzel siyah renkli.
GALİYUN: Çoban mayası.
GALÎZ(E): Çirkin. * Terbiye dışı. * Yoğun. Kaba. * Kokmuş madde.
GALK: Kapıyı kapamak, kapıyı kilitlemek.
GALL: Girmek, sokmak, akmak. * Boynunu, elini zincir ile bağlamak. * Hâinlik yapmak. Hıyanet etmek. * Ganimet malından hırsızlık etmek.
GALLAT: (Galle. C.) Mahsuller, zahireler. * El emekleri, çalışmanın semereleri. * Ev kirası gelirleri.
GALLE: Mahsul geliri. Ekin, irat, gelir. * Akarât kirası. * Hammaliye kirası. * Susamak.
GALLE-İ VAKF: Vakfın faide ve mahsulü. Bununla vakfın tabiî ve hukukî semereleri anlaşılır. Vakıf paraların ticareti ve vakıf akarların kirası, vakıf bahçelerin sebze ve meyveleri bu kabildendir.
GALLE-DAN: f. Tahıl anbarı, zahire deposu.
GALLE-FÜRUŞ: f. Zahireci, zahire ve hububat satan.
GALS: Karıştırmak. * Lâzım olmak. * Cür'et etmek.
GALSAME: Solungaç. Suda yaşıyan hayvanların nefes alma organları. * Gırtlak ağzı, hançere. * Boğaz deliğinin başlangıcı.
GALTAN: f. Yuvarlanan, tekerlenen.
GALTÎDE: f. Tekerlenmiş, yuvarlanmış.
GALUTA: (C: Gulutât) Kişiyi zora düşüren meseleler.
GALVA': Yiğitliğin başlangıcı. * Gençlik sür'ati.
GALVE: (C: Galevât) Bir okatımı miktarı yer.
GALYOT: Baş ve arka tarafları birbirinin aynı olan eski cins bir gemi.
GAMM-ALUD: f. Kederli, gamlı, hüzünlü, kaygı veren.
GARAZ-ALUD: f. Garezi, hususi bir maksadı olan.
GARB-I ŞİMALÎ: Kuzey batı.
GASB-I EMVAL: Malların gasbedilmesi, zorla alınması.
GASSAL: (Gasl. den) Ölü yıkayıcı.
GAYE-İ HAYAL: Hayalde tasavvur edilen ve ona varılması istenen gaye ve maksat. İdeal.
GAYTALE: (C: Gıytal) Sık bitmiş olan ağaç. * Seslerin karışması.
GAZAL: (C: Gazale-Gazelân) Ceylân. Geyik, âhu. Geyik yavrusu. * Şarkıcı, mızıkacı. *Güzel göz.
GAZALE: Dişi geyik. * Güneşin yükselmesi.
GAZALÎ: (Bak: İmam-ı Gazalî)
GAZALÎ: Onyedinci asırda şiirleri ile tanınan Bursa'lı bir şâirin adıdır.
GAZZAL: Eğrilen iplik.
GERD-ÂLÛD: f. Toz toprak içinde.
GERD-ÂLÛDE: f. Toza toprağa bulaşmış, tozlu topraklı. * Mc: Maddiyatı olan kimse, paralı, zengin.
GERDUNE-İ İCLAL: Saltanat arabası.
GEVSALE: f. Bir yaşına girmiş sığır yavrusu.
GILAL: (Bak: Galâl)
GILALE: (C: Galâyil) Zırh altına giyilen kısa gömlek. * Küçük kaftan zıbını.
GIRBAL: (C.: Garâbil) İri delikleri olan elek, kalbur.
GİRD-ALUD: f. Toz toprak içinde kalmış, toza bulanmış.
GİRİT MADALYASI: Tar: Biri Sultan Aziz diğeri Sultan II.Abdülhamid devrinde olmak üzere ihdas olunan madalyalar. Her ikisinin de altun ve gümüş olmak üzere iki türlüsü vardı. Girit işinde hizmeti görünen devlet ricaline altun, ikinci derecedeki memurlarla halka, gümüş olanı verilirdi. (O.T.D.S.)
GUBAR-ÂLUD: f. Tozlanmış, toza bulanmış. tozlu.
GUDRUF-U HALKAVÎ: Tıb: Kıkırdak halka.
GULGULE-İ ETFAL: Çocukların gürültüsü, çocukların bağrışıp çağrışmaları.
GURFE-İ ÂLİYE: Yüksek çardak. Yüksek köşk. * Balkon, cumba.
GUSALE: Yıkama suyu.
GUSALE: f. Dana, buzağı. Sığır yavrusu. * Kösele.
GUŞMAL: f. Yola getirme, te'dib etme, kulak bükme, ihtar etme.
GÜLNİHAL: f. Gül fidanı.
GALLE-FÜRUŞ: f. Zahireci, zahire ve hububat satan.
GUŞMAL: f. Yola getirme, te'dib etme, kulak bükme, ihtar etme.
HABAL: Bozulma, düzensizlik. Karma karışıklık. * Sıkıntı, hüzün, keder, üzüntü.
HABALA: (Hublâ. C.) Gebeler.
HABALEYAT: (Habâlâ. C.) Hâmileler, gebeler.
HAB-ALUD: Uykulu. Uyku karışık.
HABBAL: (Habl. dan) Urgan ve ip satan kimse.
HABBET-ÜL KALB: (Bak: Süveydâ)
HABT-İ A'MÂL: İrtidad eden, yâni dinden çıkan bir kimsenin, dindar iken yapmış olduğu ibadetlerinin ibtâl olup sevapsız kalması.HABTER : Kısa boylu.
HACALET: Utanma. Utanç.
HACALET-ÂVER: f. Utandırıcı. Utanç veren.
HACCAL: Şatafatlı, debdebeli, gösterişli.
HÂCE-İ ÂLEM: (Hâce-i Kâinat) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ünvanı.
HADALET: Baldırı ve kolu etli olma.
HADD-İ İTTİSAL: Bitişme noktası.
HADD-İ KEMAL: Olgunluk hâli. Kemalât haddi.
HADÎS-İ MUALLAK: Senedinin yalnız ibtidasından bir veya birkaç ravisi hazf edilmiş olan hadistir. Meselâ: Bir zat kendi şeyhini ve şeyhinin şeyhini zikr etmeksizin onların fevkindeki râvilerden itibaren senedi zikr etse ta'likte bulunmuş olur. (Ist. Fık.K.)
HAFİZALLAH: Allah korusun. Allah muhafaza etsin, Allah saklasın (anlamındadır).
HAKALLED: Dar gönüllü, bahil kimse.
HÂL: Durum, vaziyet. Görünüş. Tavır. Suret. Keyfiyet. * Cezbe. * Dert, keder, elem. * Mecâl. Kuvvet. * Gr: Fâili, mef'ulü veya her ikisinin durumunu bildiren sözdür. Halin sâhibine zi-l hâl denir.Meselâ : $ Reeytuhu mâşiyen: (Onu yürürken gördüm) cümlesinde Mâşiyen (yürürken) kelimesi, cümledeki mef'ulün hâlini bildirir. şimdiki zamanda olan fiilin durumuna da hâl denir.
HÂL-İ HÂZIR: Şimdiki zaman, bu anki durum.
HÂL-İ İHTİZAR: Can çekişme, ölüm ânı.
HÂL-İ İNTİZAR: Bekleme hâli.
HÂL-İ SAHV: Arızi veya dâimi sebeplerle, şuurunu kaybetmiş bir kimsenin, muvakkaten şuurunun yerine gelmesi hâli.
HAL': Kaldırma. Kal' etme. * Hükümdarı tahttan indirmek. Azletmek. * Mansıb ve mesnetten ihraç etmek. * Elbise gibi şeyleri soymak. * Bir şeyi izâle edip ayırmak ve terketmek. * Karısını boşamak. Evlâdını evlâdlıktan reddetmek.
HÂL: Dayı. * Vücudda hususan yüzde görünen siyah benek, ben.
HÂL-İ SİYAH: Siyah ben.
HAL' (HULÂE): Debbâğların dibâgat ettikleri derinin kazıntısı. * Vurmak. * Men etmek, engel olmak. * Hediye vermek, atâ etmek. * Cima etmek.
HAL: Küçük Hindistan cevizi.
HALÂ: (Harf-i cerrdir) İstisnaya delâlet eder.
HÂLÂ: (Hâlen) şimdi. Henüz. şimdiye kadar. Elân.
HALÂ': Boş, hâli. * Ayak yolu, abdesthane. * Devenin çökmesi.
HALA: (C.: Hâlât) Babanın kız kardeşi, hala. Arapçada: Ananın kızkardeşi. Teyze.
HALÂ: Yaş ot.
HALA': Koparmak. * Pişmiş et.
HALÂA(T): Yüzsüzlük, utanmazlık, hayâsızlık. * Kötülüğünden dolayı ailesi ve cemaatı kendisinden ayrılan kimse.
HALAB: f. Çamur, bataklık. Bataklık arâzi.
HALACA: f. Ayak yolu, abdesthane.
HALAFET: Ahmaklık, hamâkat, budalalık.
HALAHİL: (Halhal. C.) Arap kadınlarının süs olarak ayak bileklerine taktıkları halkalar. Bunlar altun veya gümüşten yapılır.
HALAİF: Halifeler.
HALAİK: (Halayık) (Halk. C.) Mahlukat. Yaratılmışlar. * Huylar. Tabiatlar.
HALAİL: (Halile. C.) Nikâhlı kadınlar, zevceler, karılar.
HALAK: Nasib, hisse.
HALAK: Eskimiş ve yıpranmış bez. Paçavra.
HALAK: (Halka. C.) Halkalar.
HALAKA: (Hâlik. C.) Berberler.
HALAKAT: Halkalar.
HALAKAT: Halukluk, güzel ahlâklılık, iyi huyluluk. * Düzlük, dümdüzlük.
HALAKÎ: Paçavracı.
HALAKİM: (Hulkum. C.) İnsan ve hayvanlarda boğazlar.
HALAL: Dostluk, ahbaplık. * İki şey arasında açıklık olma.
HALA'LA': Erkek sırtlan.
HALALE: Kadın eş. Halile, zevce.
HALAL(ET): İki şeyin arası açık olmak. * Dostluk. Samimi dostluk.
HALALUŞ: f. Kavga, döğüş, şamata, gürültü.
HALAS: Kurtulma, kurtuluş. Selâmete ermek.
HALAS: Üzüm ağacına benzer bir ağaç (yanındaki ağaca sarılır gider; hoş kokusu vardır; akik gibi taneleri olur.)
HALAŞE: f. Gemi dümeni. * Çörçöp.
HAL-AŞİNA: f. Hâl ve durumdan anlayan.
HALAT: (Hâlet. C.) Haller. Suretler. Keyfiyetler.
HALAT: Kalın ip, gemi ipi.
HALAT: (Hâle. C.) Halalar. Babanın kız kardeşleri. Arabçada: Ananın kız kardeşleri. Teyzeler.
HALAVET: Tatlılık. Şirin olmak.
HALAVET-İ KELÂM: Sözün güzelliği ve akıcılığı.
HALAVETBAHŞ: f. Zevk veren, hâlâvet veren.
HALAVETYAB: f. Zevk bulan, halâvet bulan.
HALAYIK: Cariye, hizmetçi.
HALB: Süt sağmak.
HALB: Parçalama, pençeleme. * Birinin aklını başından alma.
HALBA: Ahmak. Şaşkın. * Aldatıcı, hilekâr, sahtekâr.
HALBE: (C.: Halâbib) Bir yarış yapmak veya bir şeye yardım etmek için toplanan atlılar grubu.
HALBES: (C.: Halâbis) Bahadır, kahraman. Bir şeye sımsıkı bağlanıp ayrılmayan kişi.
HALBUKİ: (Hâl bu ki) Hakikat ve doğrusu şudur ki, öyle iken.
HALBUS: Serçeden küçük bir kuş.
HALC: Pamuğu temizlemek, havalandırmak ve kabartmak için yay ile atmak.
HALC: Çekmek. * Hareket etmek.
HALCE: Uzak, ırak yer, baid.
HALCEM: Uzun, tavil.
HALD: Devamlılık. Süreklilik. Dâimi. Bâki.
HAL-DAR: f. Benli, benekli.
HALE: Ay ve güneşin etrafında bazen görünen parlak dâire.
HALE: Annenin kız kardeşi. Teyze. Türkçede babanın kız kardeşine hala denir. Arabçada dayıya "Hâl" denir.
HALEB: Süt sağma. Sağılmış süt.
HALEBE: (Hâlib. C.) Kandıranlar, aldatanlar, hile yapanlar.
HALEBE: (Hâlib. C.) Süt sağanlar.
HALEBÎ: Halepli, Halep ahalisinden olan.
HALEC: Çalışmaktan, yürümekten veya ibadetten kemiklerin ağrıması.
HALECAN: Titreme. Kalb çarpıntısı. Heyecan.
HALECAN-I KALB: Kalb çarpıntısı.
HALED: Kalb.
HALEDAR: Haleli, halelenmiş. Parlak daireli.
HALEDE: Küpe.
HAL' EDİLME: Hükümdarın tahttan indirilmesi. * Boşanmış olmak. * Kovulmuş olmak.
HALEF: Birinin yerine sonradan geçen kimse. Babadan sonra kalan oğul.
HALEF AN-SELEF: Seleften halefe geçme. Geçen ve gidenden, gelene kalma. Babadan evlâda geçme.
HALEFEN: Arkadan gelerek.
HALEFİYYET: Haleflik, birinin yerine geçmiş olma.
HALEK: Kara, siyah.
HALEL: Bozukluk. Eksiklik. * Başkası tarafından verilen zarar. * İki şeyin aralığı. Boşluk. Açıklık.
HALELDÂR: f. Bozma. Bozulma. Bozulmuş.
HALELPEZÎR: f. Bozulan, Halel bulan. Eksik. Fesad kabul eden. Bozuk.
HALEM: Helâk olmak. * Dibâgat yaparken derinin kurtlanması.
HALEMAT: (Halme. C.) Meme uçları, meme başları.
HALEME: (C.: Halem-Halemât) Meme başı. * Büyük kene. * Bir ot cinsi.
HALEN: şu anda, henüz, şimdiki hâlde.
HALENBUS: Serçe renginde, ondan küçük bir kuş.
HALENC: (C.: Halânic) Ağaç, şecer.
HALESA: (Hâlis. C.) Hâlis, sâfi.
HÂLET: Suret. Hâl. Keyfiyet.
HÂLET-İ CEHENNEM-NÜMUN: Cehennem gibi çok azab verici hal.
HÂLET-İ GAŞY: Kendini bilmeyecek derecede baygınlık.
HÂLET-İ NEZ': Ölüm hâleti. Can verme zamanı. Sekerat vakti.
HÂLET-İ RUHİYE: İnsanın ruh hâleti, manevi ve iç durumu.
HÂLET-İ ŞUHUD: şuhud hali, mânen veya misalen seyretme hâleti.(...Fakat ihatasız olan hâlet-i şuhudda ve rü'ya gibi rü'yetlerini tâbirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için kısmen yanlıştır. M.)
HALEVAR: f. Ay şeklinde olan, hilâl gibi olan.
HALEVAT: (Halâ. C.) Halvetler, boşluklar. * Yalnız bulunulacak yerler.
HALEZON: Sümüklü böcek kabuğu. Kabuklu sümüklü böcek.
HALF(E): Yemin etmek. Andiçmek. Kasem etmek.
HALF: Ardı. Arka. Kendinden sonra gelen. Arka taraf.
HALF-I İMÂM: İmâmın ardı, arkası.
HALFE: Yerine adam koymak. * Kılavuz.
HALFE: Andiçme, yemin etme.
HALFÎ: Arka, ard ile alâkalı olan.
HALHAL: Eskiden kadınların süs için ayaklarının topuklariyle baldırları arasına yani ayak bileklerine taktıkları altundan veya gümüşten yapılmış halka. Ayak bileziği.
HALHAL: (C.: Halâhil) Ulu, şerif kişi.
HALHALE: Esneklik, elâstikiyet.
HALIK: Yoktan yaratan. Yaratıcı. Allah (C.C.)
HALIK: (C.: Huluk-Havâlık) Büyük dağ. * Ağaca dolaşmış olan üzüm çubuğu. * Süt ile dolu olan koyun memesi. * Tıraş eden. Berber.
HALIKIYYET: Yaratıcılık. Halk edicilik. İcad ve takdir.
HALİ: Tenhâ. Boş. Sahipsiz. Issız. İçinde bir şey olmama.
HALÎ: Hâl ile, vaziyet ile. Tavra âit. şimdiki. Hâle mensub.
HALÎ: Gamsız, kedersiz, gailesiz, dertsiz. * Evlenmemiş erkek, bekâr adam.
HALİ': Boşanmış erkek, zevcesini şer'an terketmiş adam. (Müennesi: Hâlia'dır.) * İtaatsız, isyan eden, utanmaz, kayıtsız, hayasız. * Kovulmuş. * Soyulmuş.
HALÎ': Ailesinden ayrılan kimse. * Kurt.
HALÎ-ÜL-İZAR: Yüzü yırtık. * Mc: Edepsiz, ahlâksız, utanmaz.
HALİB: Sütçü, süt satan kimse. * Sidik borusu.
HALİB: (C.: Halebe) Aldatıcı, hilekâr, sahtekâr. (Müennesi: Hâlibe'dir.)
HALÎB: Taze süt.
HALÎC: Liman. Boğaz. Kanal. Körfez. Koy. Denizin kara içine nehir gibi uzanmış kısmı. * Irmak. * Büyük çanak. * İp. * Deve ağzı.
HALÎC-İ FÂRİS: Basra körfezi.
HALİC(E): Hareket ettirme. Sarsma, oynatma.
HALİCE: Pamuk eğiren.
HALÎCE: İçinde hurma ıslanmış süt. * Üzüm sıkıntısı.
HALİÇ: (Bak: Halîc)
HALİÇE: Küçük halı. Kilim. Seccâde. (Kaliçe de yazılır.)
HALİD: (Hulud. dan) Sonsuz, ebedi. Daimi.
HALİDAT: (Hâlide. C.) Sürüp gidenler, devam edenler.
HALİD BİN SİNAN: Benî Abes kabilesinin Bin-Bagis'ten ehl-i tevhid bir zat olup; Hz. Peygamber Efendimiz, bu zat hakkında: "O bir nebi idi, fakat onun kavmi onu zâyi etti" buyurmuşlardır. Kendisi Peygamberimizin zamanına yetişememiş ise de kızı Nezd, Hz. Peygamberimize geldiğinde, o sırada Peygamberimizin $ âyetini okuduğunu işitince: "Bunu, babam da okurdu" demiş olduğu rivâyet edilir.
HALİD BİN VELİD: Câhiliye devrinde Kureyş eşrafındandı. Hudeybiye muahedesinden sonra Müslüman oldu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kendisine Seyfullah namını vermiştir. Çok kahraman bir gazi idi. Suriye, Filistin, Şam gibi yerler onun himmeti ile feth olunmuştur. 18 Hadis-i şerif nakletmiştir.Hicri 21 senesinde Suriye'de dar-ı bekaya göçerken: "Bunca muharebelerde bulunup bu kadar yaralar almış olduğum halde, hiç birinde vefat etmeyip akıbet yatakta öldüğüme kederleniyorum." meâlinde konuşmuş, atını ve silâhlarını fisebilillah vakfetmiştir. (R.A.)
HALİDE: f. Saplanmış, dürterek bastırılmış.
HANÇER-İ HALİDE: Saplanmış hançer.
HALİDE: Hâlid'in müennesidir. (Bak: Hâlid)
HALİF: Yemin etmek.
HALİF: Yemin ederek sözleşenlerden herbirisi.
HALİF: (Half. den) Yemin eden.
HALİF: İki dağ arasındaki yol. * Eski elbise. * Arkadan gelen. Sonradan gelen. Birinin yerine geçen.
HALİFE: Öncekinin yerine geçen. * Fık: İlâhî, yâni şer'î hükümlerin tatbik ve icrası için Peygamber'e (A.S.M.) vekil olan zât. İmam. İmamet-i kübra. (Namazda imama uyan cemaat gibi, halifeye de şer'î emirlerde öylece itaat edilir. Halifede aranan dört şart: İlim, adalet, kifayet, a'zâ ve havâsta selâmet.) (Bak: Hilafet)
HALİFE-İ EVVEL: Devlet dairelerinde yazı işlerinde çalışanlar. Tanzimattan evvel kalem teşkilâtı; halife, halife-i sâni, halife-i evvel olmak üzere üç derece idi. Ondan sonra bir kısım dairelerde bunun yerine baş kâtib, bazılarında da mümeyyiz-i evvel denilmiştir.
HALİFE-İ MÜSLİMÎN: Yavuz Sultan Selim Han'dan sonraki Osmanlı Padişahları hakkında kullanılmış bir tabirdir. Müslümanların halifesi demektir.
HALİFE-İ RUY-İ ZEMİN: Yeryüzünün halifesi mânâsına gelen bu tabir, Yavuz Sultan Selim Han'dan sonra Osmanlı Padişahları hakkında kullanılmıştır.
HALİFE: (C.: Hülef-Hulefât) Gebe deve.
HALİFE: (C.: Havâlif) Türklerin kıldan veya keçeden yaptıkları çadırların direği, çadır direği.
HALİFE: (C.: Halefâ) Su içinde biten bir ot. (Türkçede "kandıra" derler.)
HALİK: Helâk olan. Mahv olan. Fenaya giden. Fâni. Zâil.
HALİK: Tıraş edilmiş.
HALİKA: (C.: Halayık) Tabiat, mahlukât.
HALİKE: Çok hırslı, haris olan nefis.
HALİKÎ: Demirci.
HALİL (HALİLE): Zevc, koca. Nikâhlı karı. Zevce.
HALİL: Samimi dost. Sâdık dost. * Nahif ve fakir kimse. (L.R.)
HALİL-ÜR RAHMAN: Allah'tan başkasından hiçbir zaman yardım dilemeyip, O'nun dostluğunu ihtiyar eden Hz. İbrahim'in (A.S.) lâkabıdır.
HALİLİYYE: Samimi dostluk ve kardeşlik.
HALİLULLAH: Allah'ın dostu, Hz. İbrahim (A.S.).
HALÎM: Yumuşak huylu. Hoş muamele yapan. (Bak: Elhalîm)
HALÎMÂNE: f. Yumuşak surette. Yumuşak huylulara yakışır bir tarzda.
HALÎME: Yumuşak huylu kadın. * Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süt anasının ismi. Beni Sa'd bin Bekr kabilesindendir. Halime-i Sa'diye diye de anılır. (R.A.)
HALİN: Ahmak.
HÂLİS: Hilesiz. Katıksız. Saf. Duru. Saffetli. * Pek beyaz. * Evvelce karışık iken kusuru zâil olan. * Her ameli, yalnız Allah rızası için işleyen. (Bak: İhlâs) (Müennesi: Hâlise'dir)
HÂLİS-ÜD DEM: Arı kan, safkan.
HALİS: Bahadır ve haris kimse.
HALÎS: Karışmış, muhtelif. * Siyah ile beyazı karışmış saç. * Tel.
HÂLİSANE: f. Hâlise yakışır bir surette. Hâlis kimselere mahsus bir niyet ve fiil ile.
HÂLİSEN: Halis ve katıksız olduğu halde. Hilesizce, doğru olarak.
HÂLİSET: Edb: İbarenin düzgün ve akıcı olması.
HÂLİSİYYET: Doğruluk, hâlislik, hilesizlik.
HALÎT: Huk: Yol ve su gibi umumi olan araziler hukukunda ortak olan kimse. * Şerik, ortak. * Karışmış.
HALÎT: Buz. Kırağı. Dolu.
HALİTA: Karışık halde olan. Karma. İki veya muhtelif maddelerden yapılmış. * Madenlerin birbirleriyle birleşmelerinden hâsıl olan mürekkep madde.
HALİTA-İ DİMAĞÎ: f. Akıldaki muhtelif mes'ele ve fikirler. Dimağdaki karışık, muhtelif bilgiler.
HALİYE: (C.: Havâlî) Kendini süsleyen kadın.
HALİYEN: Şimdiki hâlde, şimdiki zamanda.
HALİYEN: (Hâli. den) Boş olarak, boş olduğu hâlde.
HALİYYAT: (Haliye C.) Bekâr kadınlar, evlenmemiş kızlar.
HALİYYE: Bağından boşanmış deve. * Yabancı bir yavru emziren deve. * Büyük gemi. * Arı kovanı. * Ahlâktan kinâyedir. * (C.: Haliyyât) Bekâr kadın, evlenmemiş kız.
HALK: Boğaz. * Tıraş etmek.
HALK: İnsan topluluğu. İnsanlar. * Yaratmak. İcad. Örneği ve benzeri olmayan bir şeyi yaratmak, ibdâ' eylemek. * Bir şeyi yumuşatıp düzleştirmek. (Bak: İnşa, İbda')(Sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi O halketmiştir. M.)(Kâinatı elinde tutamayan, zerreyi halkedemez. M.)(Hem semâvat ve arzı halkeden, semâvat ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? S.)
HALK-I CEDİD: Ba'sü bade-l mevt, yeniden yaratılış. Yeniden yeniye tekrâren yaratılma. Ana karnındaki çocuğun, insan suretine inkılâb ettiği devre.
HALK-I DÜ CİHAN: İki cihanın halkı. * Ölülerle diriler.
HALK-I EF'ÂL: Mu'tezile fırkasının bir tabiridir. Hayvan ve insanların, kendi fiillerinin hakiki müessiri olduğunu iddia etmelerine verilen isimdir. (Bu iddiâlarını Ehl-i Sünnet ulemâsı müsbet delillerle reddetmiştir.)(Ehl-i dalâlet ve bid'at fırkalarından bir kısım zatlar, ümmet nazarında makbul oluyorlar. Aynen onlar gibi zatlar var; zâhiri hiçbir fark yokken, ümmet reddediyor. Bunda hayret ediyordum. Meselâ: Mu'tezile mezhebinde Zemahşerî gibi, İ'tizalde en müteassıb bir ferd olduğu halde, muhakkıkîn-i Ehl-i Sünnet, onun o şedit itirâzâtına karşı; onu tekfir ve tadlil etmiyorlar, belki bir rah-ı necat onun için arıyorlar. Zemahşerî'nin derece-i şiddetinden çok aşağı Ebu Ali Cübbaî gibi Mu'tezile imamlarını, merdut ve matrud sayıyorlar. Çok zaman bu sır benim merakıma dokunuyordu. Sonra lütf-u İlâhî ile anladım ki: Zemahşeri'nin Ehl-i Sünnet'e itirâzâtı, hak zannettiği mesleğindeki muhabbet-i haktan ileri geliyordu. Yâni, meselâ: Tenzih-i hakiki; onun nazarında, hayvanlar kendi ef'âline hâlik olmasiyle oluyor. Onun için, Cenab-ı Hakk'ı tenzih muhabbetinden, Ehl-i Sünnet'in halk-ı ef'âl mes'elesinde düsturunu kabul etmiyor. Merdut olan sâir Mu'tezile imamları muhabbet-i haktan ziyade, Ehl-i Sünnet'in yüksek düsturlarına kısa akılları yetişemediğinden ve geniş kavânin-i Ehl-i Sünnet, onların dar fikirlerine yerleşemediğinden, inkâr ettiklerinden merdutturlar. M.)
HALK-I EZDAD: Birbirine zıd halleri bir şeyde yaratmak. Meselâ: Bir zerrede hem def edici hem de cezb edici (çekici) kuvvetin bulunmasını yaratmak.
HALK-I ŞER: Şerrin yaradılışı.(İşte Mu'tezile bu sırrı anlamadıkları için "Halk-ı şer şerdir ve çirkinin icadı çirkindir." diye Cenab-ı Hakk'ı takdis için şerrin icadını ona vermemişler, dalâlete düşmüşler. M.)
HALKA: Ortası boş yuvarlak şekil. * Dâire şeklinde olan şey.
HALKA-İ ÂB-GÛN: Gökyüzü, semâ.
HALKA-İ DÜRR: İnci dizisi.
HALKA-İ ZİKİR: Tasavvufta, zikir esnasında daire şeklinde oturmak.
HALKABEGUŞ: f. Kulağı küpeli, kulağı halkalı. * Mc: Köle, esir.
HALKABEND: f. Toplanıp yuvarlak meydana gelecek şekilde oturma.
HALKAN: Yaradılışça, hilkatça.
HALKAVÎ: Halka şeklinde.
HALKAZEN: f. Kapı çalan, kapı halkasını vuran.
HALL: Sağlamlaştırmak. * Dostluk, sadâkat. * Fakir, hastalıklı, nahif insan. * Sirke.
HALL: Giren, dâhil olan. İnen.
HALL: Çözme. Çözülme. Karışık bir mes'elenin içinden çıkma. * Anlayıp karar vermek. Neticelendirmek. * Susam yağı. * Ezmek. * Açmak. * Dühul etmek, girmek.
HALL-İ MES'ELE: Mes'elenin halledilmesi.
HALL-İ MÜŞKİLÂT: Müşkilâtın yenilmesi, zorlukların çözülmesi.
HALLAC: Pamuk atan. Pamuğu didik didik eden.
HALLAC-I MANSUR: Asıl adı Hüseyin olan bu zat, tasavvuf mesleğinde meşhurdur. Manevi istiğrak hallerinde hissettiklerini, şeriata zâhiren zıd düşen ifadelerle söylediği için, Hicri 306 senesinde idam edilmiştir.
HALLAF: Çok fazla yemin eden kimse.
HALLAK: İyi traş eden. Berber. * Hamal.
HALLAK: Yaratan, her şeyi halkeden, Kadir-i Zülcelal, Allah Teala Hazretleri (C.C.)
HALLÂL: Halleden, çare bulan, çözen.
HALLÂL-I MÜŞKİLÂT: Zorlukları yenen, müşkülâtı halleden kimse.
HALLÂL-ÜL UKAD: Düğümleri çözen. * Mc: Zorlukları yenen.
HALLAL: Sirkeci, sirke yapan kimse.
HALLAS: Yakalıyan, tutan kimse.
HALLAT: Yersiz ve münâsebetsiz sözler konuşan. * Ortalığı karıştıran.
HALLE: Fakirlik. * Hâcet, ihtiyaç.* Kum içindeki yol ve gedik.
HALLEDALLAH: Allah dâim ve bâki eylesin (meâlinde duâ).
HALLER: Bakla.
HALLİ: Zengin, gani, malı mülkü çok olan. * Kuvvetli, kavi.
HALLİ: (Halliye) Sirke ile ilgili.
HALLİSNÂ: Bizi halâs eyle, bizi kurtar (meâlinde duâ.)
HALL Ü AKD: Çözme ve düğümleme. İdame etme. Müşkül mes'eleleri ve işleri halledip neticeye bağlama.
HALL Ü FASL: Çözme ve ayırma. Açıklayarak bitirme. Bir mes'eleyi müsbet bir neticeye bağlama.
HALLÜSİNASYON: Lât. Tıb: Hakikatte olmayan bir şeyi varmış gibi görme ve işitme.
HALME: Meme başı, meme tepesi.
HALS: Bir şeyi soymak. Çalmak. Kapmak. * Dibinden taze yetişen çayırla karışık olan kuru çimen.
HALSAN: Kişinin dostu, sevgilisi ve yâri.
HALT: Karıştırmak. Münasebetsiz söz söylemek. Bir şeyi bir şeye karıştırmak. Hatâ etmek.
HALTA: Köpeklere takılan boyun halkası. Tasma.
HALTIYYAT: Yersiz ve münasebetsiz sözler.
HALUB(E): Sağılan şey.
HALUF: Sütün veya yemeğin bozulması.
HALUK: İyi huylu. Güzel ahlâklı. İslâma yakışır ahlâkta olan. İnsâniyyetli.
HALUM: Yaş peynir gibi olan koyu yoğurt.
HALVET: Yalnızlık. Tek başına kalmak. Tenhaya çekilme. * Gizlilik.
HALVET-İ FÂSİDE: Karı-kocanın aralarında şer'î mâni olmasına rağmen birleşmeleri.
HALVET-İ SAHİHA: Karı-kocanın aralarında şer'î mâni bulunmaması halinde birleşmeleri.
HALVETGÂH: f. Tek başına oturup ibadetle vakit geçirilen yer. * Halvet yeri. Gizli olarak görüşülecek yer.
HALVETGÜZİDE: (Halvetgüzin) f. Halveti, tenha bir yeri seçmiş olan kimse.
HALVETHANE: f. Gizli ibadet yeri. * Gizli konuşup görüşmeye mahsus yer.
HALVETÎ: Halvete müteallik, halvetle alakalı. * İbadet ve zikirlerini tenhada yapan bir tarikat adı. * Halvetiye Tarikatından olan kimse.
HALVETNİŞİN: Yalnız başına bir yere çekilip ibadetle meşgul olanlar.
HALY: Ot biçmek.
HALY: (C.: Huliy) Altından ve gümüşten olan süs eşyâları.
HALZ: Kabuğunu çıkarmak, derisini soymak.
HAMALE: Bir mala kefil olma.
HÂMIZ-I HALL: Kim: Sirke asidi.
HAMMAL: (Haml. den) Bir ücret karşılığında eliyle veya sırtıyla yük taşıyan adam. * Mc: Kaba, görgüsüz, terbiyesiz.
HAMMALİYYE: Hamal ücreti.
HAMSE-İ ÂL-İ ABÂ: (Bak: Âl-i Abâ)
HAN-SALAR: f. Kilerci, sofracıbaşı.
HANTAL: Kaba, büyük ve ağır.
HANZAL(E): Zakkum. Zakkum ağacı. Ebu Cehil karpuzu denilen portakal büyüklüğünde mevyesi çok acı bir nebat. Karga kabağı diye de adlandırılır.
HARC-I ÂLEM: Herkese elverişli, her keseye münasib.
HARDAL: Çok küçük tohumları olan ve yaprakları yenen bir nebat ismi. Döğülerek macun haline getirilir ve sofrada iştah açmak için kullanılır.
HARDALE: Hardal tanesi. * Nesneyi ufak edip kesmek.
HARÎSUN ALEYKÜM: Tevbe Suresi'nin bir âyetinde geçen bu ifade, birinci derecede Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında olup ümmetini ve bütün insanları doğru yola irşadda yılmadan, büyük bir sebat ve azim ve gayretle devam etmesine işaret edilerek böylece tavsif edilmiştir.
HASAL: Yüreğin ağrıması.
HASAL: Ağacın, zeminde yanlara sarkmış uçları. * Bir işte ortaya konulan ödül.
HASB-İ HAL: Halleşme. Görüşüp konuşma.
HASIRALTI ETMEK: Ist: Unutmak, saklamak, gizlemek, terviç etmemek manasında kulanılan bir tâbirdir. Hasır, eskiden halı ve kilim yerinde kullanıldığı ve onun altında kalan şeyler unutulup gittiği için bu tâbir meydana gelmiştir.
HASR-I İŞTİGAL: Bütün çalışmaları bir şeye hasretme.
HATAL: Boş ve yaramaz söz.
HATIRAT-I KALB: Kalbe gelen hatıralar ve mânâlar.
HATT-I BÂLÂ: f. Tepelerin en yüksek noktalarından geçtiği itibar edilen çizgi. Zirvelerden geçen hat.
HATT-I MUVÂSALA: f. Erişme ve vâsıl olma yolu. Birbirine kavuşup buluşma ve birleşme yeri. Birbirine münasebet kurabilme yolu.
HAVALE: Bir işi veya bir şeyi başka birine bırakma. Ismarlama. * Görmeyi önleyen duvar gibi perde. * Tıb: Küçük çocuklarda veya gebe kadınlarda bazan meydana gelen, baygınlık veren bir hastalık. * Postadan gelen emanet kâğıdı.
HAVALE-İ MUACCELE: Huk: Havale konusunun, behemehal ödenmesi lâzım geldiği şekilde yapılan havale.
HAVALE-İ MÜBHEME: Huk: Havale konusunun, ta'cil veya te'cili beyan olunmadan yapılan havale.
HAVALE-İ MÜECCELE: Huk: Havale edilen şeyin vadesi geldiğinde ödenmesi şeklinde yapılan havale.
HAVALENAME: f. Posta gibi vasıtalarla para göndermek üzere yazılan havale mektubu.
HAVALETEN: Havale suretiyle, havale olarak.
HAVALİ: Çevre, civar, etraf, yöre.
HAVKALE: (C.: Havâkıl) İhtiyar, zayıf, kuvvetsiz ve çelimsiz adam. * Hızlı yürüme.
HAVLE (HAVÂL): Çok fazla döndürmek veya dönmek.
HAVSAL: Havuzun kenarında suyun durulduğu yer.
HAVSALA: Zihnin bir şeyi kavrama derecesi. Anlayış. Akıl. * Tıb: Kuş kursağı. Karın boşluğu. Cevf. * Mide.
HAVSALA-SUZ: f. Takati kaldıran, tahammülü mahveden.
HAVZ-I HAYAL: Hayal havuzu.
HAYAL: (C.: Hayâlât) Zihnen tasarlanan şey. Hakikatı bilinmeyip akılla tasarlanan veya gölgeli görünen şey. * Asıl olmayan ve akıldan geçen fikir.
HAYAL-İ BEŞER: İnsan hayali.
HAYAL-İ FENER: Sihirbaz feneri denilen ve resimli camları olan ve bu resimleri duvara aksettiren fenere benzer bir âlet. * Mc: Son derece vücutça zayıf olan kimseler için kullanılır.
HAYAL-İ HÂİL: Korku ve dehşet veren hayal.
HAYAL-İ SEFİD: f. Beyaz hayal.
HAY'AL: Yakasız gömlek.
HAYALÂT: (Hayal. C.) Hayaller, hülyalar.
HAYALÂT-I ÂLİYYE: Yüksek ve âli hayaller.
HAYALEN: Hayal olarak. Zihinde tasarlayıp canlandırarak.
HAYALET: Göze görünen hayal, karaltı.
HAYALÎ: Hayale âit. Hayale mensub ve müteallik. * Hayal, yahut halk dili ile "Karagöz" oynatanlar.
HAYALİYYUN: (Hayalî. C.) Romantik şâirler, hayalî yazarlar.
HAYALİYYUN MEZHEBİ: Aslı olmayan ve hayalde tasavvur edilen şeyleri, gerçek olduğunu vehm edenlerin mesleği.
HAYAL-PEREST: f. Hayalî şeylerle çok uğraşan. Çok hayal kuran. Dalgın. Olmayacak şeylerle avunan.
HAYAL-PERESTLİK: Kelâmda hakikatı rencide edecek şekilde lüzumsuz hayallere yer vermek.
HAYAL-PERVER: f. Hayale düşkün.
HAYAT-I ALİL: Hasta ömür, hastalıklı hayat.
HAYR-UL HALEF: Hayırlı evlâd. Babasını hayırla andıracak evlâd.
HAYSAL: Patlıcan.
HAYYÂKALLAH: Allah seni yaşatsın. Allah ömrünü uzun etsin, meâlinde ve dua makamında söylenen bir tâbirdir.
HAYYAL: (Hayl. den) At terbiyecisi, at yetiştiren.
HAYYAL: Dalavereci, hileci, hilekâr.
HAYYALE: Fikir sahipleri.
HAYYE-ALEL-FELAH: Felaha gelin. Toplanın hayır ve ni'metlere, ebedi selâmete... Allah huzuruna gel. Refah ve itmi'nana mucib olacak namaza yetiş. (Bak: Felah)
HAZAL: Selem ağacının kökünden çıkan bir nesne ki, suda ıslatıp yerler.
HAZALAN: (Bak: Hizlân)
HAZRET-İ RİSALET: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi.
HAZZAL: Ehline ve ailesine sarfedecek birşey bulamayan fakir.
HEBAL: Avcı, sayyad.
HEDEF-İ ÂMÂL: Gaye-i hayâl. Ulaşmak istenilen hedef.
HEFT-KALEM: Yedi çeşit yazı. Tâlik, sülüs, tevki, muhfak, reyhanî, rik'a ve nesih.
HELAL: Allah'ın müsaade ettiği şey. Haram olmayan. Dinî bakımdan kullanılmasında, yenilip içilmesinde, dinlenmesi veya bakılmasında yahut dokunulmasında nehiy olmayan. * İhramdan çıkan hacı.
HELALÎ: Bürüncük ve pamuk karışımından yapılan bir cins yeli bez. * Yaldızlı bakırdan vaya tahtadan mahfazası olan eski sistem saat. * Helâl ile alâkalı olan.
HELALLI: Zevce, karı, menkuha. Nikâhlı kadın.
HELAL-ZADE: Helâl doğmuş, meşru ve nikâhlı ana-babadan dünyaya gelmiş çocuk. * İyi adam, fenalık yapmaktan çekinen. Sâlih, afif, nâmuskâr.
HE'LE (HÂLE): (C.: Hâlât) Ay ağılı, dâire-i kamer.
HEMAL: f. şerik, ortak, eş, benzer, nazir.
HEMALUŞ: Kara balçık.
HEM-HAL: f. Aynı halde olan. İkisi beraber.
HETALAN: Akmak. * Göz yaşı ve yağmur pespeşe gelmek.
HETALLA': Uzun ve iri vücutlu erkek.
HETTAL: Dağ ismi.
HEYTAL: Tilki.
HEYTALE: (C.: Heyâtıl) Helva kazanı.
HEYZALE: İnsan sesleri. * Cemaat, topluluk. * Çok asker. * Büyük deve. * Belinden aşağısı şişman olan kadın.
HIBALE: Kement.
HILAL: (C.: Ahılle) Diş arasını ayıklamakta kullanılan nesne. Dostluk.
HISAL: (Haslet. C.) Hasletler, huylar, tabiatlar. Ahlâk.
HISAL-İ HAMÎDE: Medhe ve övülmeğe lâyık güzel huylar, güzel hasletler.(...Dost ve düşmanın ittifakı ile ahlâk-ı hasenenin, şahsında en yüksek derecede; ve bütün muamelâtının şehadetiyle secâyâ-yı sâmiye, vazifesinde ve tebligatında en âlî bir derecede ve din-i İslâmdaki mehasin-i ahlâkın şehadetiyle, şeriatında en âlî hısal-i hamîde, en mükemmel derecede bulunduğuna ehl-i insaf ve dikkat tereddüd etmez. S.)
HIŞM-ÂLUD: (Hışm-gîn, Hışmîn, Hışm-nâk) Kızgın, öfkeli.
HIVKAL: Zayıf olmak, zayıflamak.
HIYAL: Hayvanın kısır olması.
HİBAL: (Habl. C.) Urganlar. İpler, halatlar.
HİBALE: (C.: Habâil) Maddi ve manevi şeylerde tuzak, ağ. * Kement, bağ.
HİBALE-İ İZDİVAC: Evlilik bağı.
HİBALE-İ TELBİSAT: Gizli, kamufleli tuzak.
HİCAB-I KALB: Kalbin boşlukları arasındaki zarların her biri.
HİCAL: (Hacle. C.) Gerdekler, gelin odaları. * Çadır kapısına asılan kalın perde.
HİCAL: (Hecl. C.) Uçurumlar, derinlikler, yarlar, çukurlar.
HİCAZ DEMİRYOLU MADALYASI: Şam-Hicaz demiryolunun yapımı için para yardımı bulunanlarla, demiryoluna ait işlerde hizmetleri görülenlere verilmek üzere II.Abdülhamid tarafından çıkartılan üç ayrı madalya. 16.9.1902 tarihli nizamname ile çıkarılan bu madalyanın bir tarafında "Hamidiye Hicaz demiryoluna hizmet eden hamiyyetmendâna mahsus madalyadır." ibaresi; diğer yüzünde defne dalında bir çelenk içinde Abdülhamid II'in "El-gazi" tuğrası, altta ise lokomotif şekli vardı. Bu madalyalar: Altun, gümüş ve nikel olmak üzere üç çeşitti.
HİCRAN-I LÂ YEZALÎ: Sonsuz ayrılık. Ayrılıktan gelen sonu gelmez üzüntü.
HİCRAN-MEAL: Hicran bildiren, hicran anlatan.
HİDROELEKTRİK SANTRALI: Su gücünü kullanarak elektrik üreten fabrika veya merkez.
HİKAL: Zayıflık, süstlük.
HİLAL: Sâfi ve halis. * Sıdk ile dostluk etmek. * Ara. Aralık. * Zaman ve vakit. * İki şey arasına sokulmuş olan. * Buluttan yağmurun çıktığı yer. * Gr: Bir kelimenin aslını ve ondan türeyenleri gösteren tertip. * Kulak ve diş karıştırmak gibi şeylerde kullanılan ucu sivri nesne.
HİLAL-İ SÜTUR: Satırların aralığı. Satırlar ortası.
HİLÂL: Yeni ay şekli. Yeni ay. * Fık: Yay şeklinde görülen her yeni aya ve her ayın üçüncü gecesine kadar aya hilâl denir. 26 ve 27 nci gecelerdeki aya da hilâl, onda sonrakileri kamer denir. * Cami kubbeleri ve minâre külâhları tepesine konulan alemlerin hilâl şeklinde olan uç kısmı.
HİLÂL-İ AHDAR: Yeşilay.
HİLÂL-İ AHMER: Kırmızı ay. Kızılay'ın önceki ismi.
HİLÂL-İ ÎD: Bayram hilali. Bayram edileceğinin anlaşılmasına sebeb olan hilâl.
HİLÂL-İ SAVM: Oruç hilâli. Ramazanın geldiği kendisi görünmekle bilinen hilâl.
HİLÂLE: Ay ağılı, hâle.
HİLÂL-EBRU: f. Kaşı ay gibi olan. Hilâl kaşlı. Yeni ay gibi kaşı olan.
HİLALET: Samimi dostluk.
HİLALÎ: Yeni ay şeklinde olan. * Bir yazı stili.
HİLALÎ SAAT: Kalıbı gümüş olmayıp bakır veya tombak olan eski saatlere verilen addır.
HİLHAL: (C.: Helâhil) Hallacın bezi iyi dokuması. * Seyrek kalbur.
HİMAL: Yük getirmek, yük taşımak.
HİMALE: (C.: Hamayil). Kılıç kayışı.
HİMAYE-İ ETFAL CEMİYETİ: Çocuk Esirgeme Kurumu.
HİRTAL: Uzun, tavil.
HİRVAL: (Hervele) Yürümek ile koşmak arasında bir nevi yürüyüştür.
HİSAL: (Bak: Hısal)
HİYAL: Taraf, yan, cânib. Hizâ. * Bir hayvanın kısır olma hâli.
HOŞ-ALEF: f. Çok fazla yiyen hayvan. * Mc: Helâl haram demeden her şeyi yiyen kimse.
HOŞHAL: f. Hali vakti iyi, bahtiyar, mes'ud.
HOŞKALEM: f. Kâtip. İyi yazı yazan. * Hilekâr, hileci.
HUCESTE-HİSAL: f. Güzel huylu, tabiatı uğurlu.
HUDUD-U MEMALİK: Memleket hudutları. Ülkenin sınırları.
HUFAL: Çok.
HUFALE: Arpa, buğday ve pirinç kabuğundan saçılan. * Her kabuklunun arınıp pâk olanı. * Her nesnenin kemi ve yaramazı. * Yağ tortusu. * Şıra sıkıntısı ve kepeği.
HULALET: Samimi dostluk arkadaşlık.
HULLEDALLAH: Allah dâim ve bâki etsin.
HULUS-İ KALB: Kalbden, gönülden, içten samimiyet.
HUMAL: Aksaklık.
HUMAR-ÂLUD: f. Süzgün ve baygın göz. * Kendinden geçmiş, şaşkın.
HUMMALI: Ateşli, kızgın. * Çok faaliyetli. Hararetli.
HUN-ALUD(E): f. Kana bulanmış.
HURDSAL: f. Genç. Yaşı küçük.
HURUC ALESSULTAN: Meşru hükümete karşı kıyam ve isyan etme.
HURUF-U ÂLİYAT: Tas: Gayb ve gaybîlikte olan Cenab-ı Hakka mahsus şuunat.
HURUF-U HALK: Sesi boğazdan çıkan harfler. (Hâ, hı, ayn, gayn, he, hemze gibi)
HUSALE: Kırıntı, ufalanmış şey.
HUSALE: Harman yerinde arta kalan tane.
HUŞKSAL: f. Kuraklık ve kıtlık yılı.
HUVEYSAL: (C.: Huveysalat) Tıb: Ciltte peyda olan bir takım kabarcık.
HUZALE: Saman ufağı.
HUZUR-U KALB: Kalb huzuru, gönül rahatlığı.
HÜLHAL: Saf su.
HÜMÂ-Yİ İKBAL: Devlet kuşu. * Mc: Yüksek talih, iyi uğur.
HÜSN-Ü DELÂLET: Hayırlı. İyi bir başlangıca delâlet.
HÜSN-Ü HAL: İyi hal. Güzel ahlâk.
HÜSN-Ü İSTİ'MAL: İyi ve güzel kullanma.
HÜVAL: Kundura kalıbının yukarı kısmını genişletmek için kullanılan takoz.
HÜZAL: Zayıflık, bitkinlik.
HÜZN-ALUD: f. Kederli. Hüzünlü. Gamlı.
HALAŞE: f. Gemi dümeni. * Çörçöp.
HALAVETBAHŞ: f. Zevk veren, hâlâvet veren.
HÂLET-İ ŞUHUD: Şuhud hali, mânen veya misalen seyretme hâleti. (...Fakat ihatasız olan hâlet-i şuhudda ve rü'ya gibi rü'yetlerini tâbirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için kısmen yanlıştır. M.)
HOŞ-ALEF: f. Çok fazla yiyen hayvan. * Mc: Helâl haram demeden her şeyi yiyen kimse.
HOŞHAL: f. Hali vakti iyi, bahtiyar, mes'ud.
İALE: Çoluk çocuğun nafakasını te'min etme. Evlâd u iyâlin maişetini tedarik etme. * İyali çoğalmak, çoluk çocuğu artmak.
İBALE: Kuyu bileziği. * Hayvanları muhafaza etme. * Küçük çocuklara def-i hacet ettirme. * Devenin hallerini ve huylarını iyi bilmek.
İBCAL: Büyük saygı, tâzim ve tekrim. (Bu mânâlarda kullanılırsa da tebcil şeklinde kullanılması doğrudur.)
İBDAL: Değiştirmek. Tebdil ve tahvil eylemek. Birinin yerine diğerini getirmek.
İBHAL: Kendi hâline bırakma, salıverme.
İBKAL: Yerde ot bitmesi. Ramis adı verilen otun yeşermesi.
İBN-İ DEHALİZ: Hırsız.
İBN-İ HACER-İ ASKALANÎ: (Hi: 773-852) Büyük hadis âlimidir. Şafiî mezhebinin meşhur fukahasından olup hadis üzerine çok eserleri vardır.
İBRET-İ ÂLEM İÇİN: Bütün âleme ibret olsun diye. Herkese ibret olsun için.
İBSAL: Bir şeyi sipariş etme. * Men etme.
İBTAL: Battal etmek. Çürütmek. Hükümsüz bırakmak.
İBTAL-İ HİSS: Duygusunu battal etmek ve uyuşturmak.(Evet, şu elim elemi ve dehşetli mânevi azabı hissetmemek için ehl-i dalâlet, ibtâl-i his nev'inden gaflet sarhoşluğu ile muvakkaten hissetmez. Fakat hissedeceği zaman kabre yakın olduğu vakit birden hisseder. Çünki, Cenab-ı Hakka hakiki abd olmazsa kendi kendine mâlik zannedecek. S.)
İBTALE: Bâtıl ve boş şey.
İBTALİYYAT: İşe yaramıyan, boş sözler.
İBTİHAL: Halktan alâkayı keserek Allaha tazarru' ve niyazda bulunmak.
İBTİLAL: Islanmak.
İBTİZAL: Çokluğu sebebiyle bir nimetin kıymetini bilmeyip, hor kullanmak. * Devamlı şeklide bir şeyi kullanmak. * Edb: Herkesin bildiği bir sözü tekrar etmek. (Mümtâziyetin zıddıdır.)
İBZAL: Esirgemeyip bol sarfetme, bol kullanma.
İ'CAL: Acele ettirme, çabuk yaptırma. * Öne geçme.
İCAL: Korkutmak.
İCALE: (Cevelan. dan) Dolaştırma, cevelan ettirme.
İCALE-İ ESB: Atı dolaştırma.
İCALET: El kitabı. Lüzum etttiği zaman müracaat olunup faydalanılan, cepte ve elde taşınabilir küçük kitap. * Acele ile ve derhal yapılan iş.
İCALETEN: Hemen, acele olarak, seri bir şekilde.
İCFAL: Gidermek. * Devekuşu seğirtmek.
İCLAL: Ağırlama. İkram. Tekrim eylemek. Büyüklüğünü kabul edip hürmet etmek. Büyüklük. Azamet.
İCLALEN: Büyük sayarak, saygı ve hürmet göstererek.
İCMAL: Hülâsa etmek. Kısaltmak, bir araya toplamak. Kısa anlatmak. Biriktirmek. * Uzun bir hesaptan çıkarılan hülâsa, netice.
İCMAL-İ SENEVÎ: Senelik gelir ve giderleri yahut yalnız giderleri toplu ve kısaltmış olarak gösteren cetveller.
İCMAL-İ ŞEHRÎ: Aylık gelir ve giderleri, yahut yalnız giderleri toplu ve kısaltılmış olarak gösteren cetveller.
İCMALEN: Kısaca. Özlüce. İcmali ve hülâsa olarak.
İCMALÎ: Kısaca, toplu olarak, tafsilatsız. Muhtasaran.
İCMALÎ İMAN: İman esaslarını kısaca bilmek. Allah'a ve Peygamberine imân ettiğini söylemek ve tasdik etmek. (Bak: İman-ı icmalî)
İCTİLAL: Bir şeye bakmak.
İCTİYAL: Doğru yoldan döndürme.
İCTİZAL: Sevinme, mesrur olma.
İCZAL: Birini sevindirme, mesrur etme, gönlünü hoş etme.
İCZAL: Semerin, devenin boynunu yara etmesi.
İÇ KALE: t. Kale duvarlarıyla çevrilmiş şehir ve kasabaların bazılarının ortasında ve en yüksek yerinde yapılan küçük kaleler. Bu çeşit kalelere "bâlâ hisâr" da denilirdi. Bu iç kaleler, düşmanın, surları geçmesi hâlinde veya şehirde bir isyân çıktığı zaman, hükümdar veya kumandanın çekilip kendini müdafaa etmesi için yapılırdı.
İ'DAL: Güç olmak, zor olmak.
İDALE: Bir şeyin elden ele geçmesi.
İDDİHAL: Girme, duhul etme, dahil olma.
İDEAL: Fr. Fikre ve düşünceye ait. Tasavvuri, hayali. * Mefkûre. Emel. Gaye. Hayalde tasavvur edilen kemal. Fevkalâde, mükemmel kimse veya şey. (Bak: Ülkü)
İDEALİST: Fr. İdeal ve mefkûre sahibi. * İdealizm felsefesine bağlı kimse.
İDEALİZM: Fr. Bilgide temel olarak düşünceyi alan ve eşyanın müstakil mevcudiyetlerini inkâr edip fikren mevcudiyetlerini kabul eden yanlış bir felsefe doktrini.
İDHAL: Dâhil etmek. İçine almak. Sokmak.
İDHALÂT: (İdhal. C.) Memleket haricinden eşya ve mal getirmek.
İDLAL: Naz etmek. * Çok nazlanmak.
İDLAL: (Bak: Idlal)
İDRAK-İ MAÂLÎ: Büyük mes'eleleri ve sırları kavramak, akıl erdirmek.
İFAL: Sür'atle gitmek, hızla gitmek. * Uzaklaşmak, ırak olmak.
İFDAL: (Fadl. dan) Lütuf ve bağış. İhsan.
İFLAL: Gidermek. * Yağmur gelmeyen yere yetişmek.
İFNA-Yİ MAÂL: Malını sarfetme, malını ifnâ etme.
İFTAL: f. Dağınık. * Yırtık, aralık, yarık.
İFTİAL: Bir şeyi iş edinmek. Kendiliğinden yapmak. * Arabçada beş harfli fiilin birinci babı. * Yalan düzmek, iftira etmek.
İFTİAL: Fal tutma, fala bakma.
İFTİHAR MADALYASI: Padişaha sadakat gösterenlere, tarım ve san'atın ilerlemesine çalışanlara, yangın ve sâri hastalık anında devlet ve millete büyük hizmetleri dokunanlara verilmek üzere II. Abdülhamid'in irade-i seniyesiyle altın ve gümüşten olmak üzere çıkarılan madalya. (1886 ve 1887) Madalyanın ön yüzünde yukarı kısmında şualar içinde tuğra ve alt kısmında Osmanlı arması; diğer yüzünde defne dalı arasında bir boş saha vardır. Buraya, madalyanın sahibi olacak şahsın adı yazılırdı. Kırmızı renkli kurdele ile göğsün sol tarafına takılırdı. Sahibinin ölümünde vereseye intikal etmez, hükümete geri verilirdi.
İFTİKAL: Çok çalışma, bir işte çok fazla emek harcama, pek fazla gayret sarfetme.
İFTİLAL: Bükülme. * (Asker) muharebeden yılma.
İFTİSAL: Sütten kesilme, memeden ayrılma. * Fidanı çıkarıp başka yere dikme.
İFTİYAL: Fal tutma.
İGAL: Acele ile bir kimseyi bir yere sokma. * Uzaklara gitme.
İGFAL: (C.: İgfalât) Dikkatsizlikle terkettirmek. * Gaflette bırakmak. * Kandırmak. Aldatmak.
İGFALAT: (İgfal. C.) İğfal etmeler, kandırmalar, aldatmalar.
İGFALİYYAT: Yanıltıp aldatmak için söylenen sözler.
İGTİLAL: Hayvanın çok susaması. * Elbiseleri üst üste giyme. * İçme. * İyi sağılmadığı için (koyun) hastalanma.
İGTİSAL: Yıkanmak. Gusletmek. (Bak: Gusül)
İGTİYAL: Baskın yapıp öldürme.
İĞTİZAL: İplik eğirme.
İGYAL: Hâmile kadının sütünü vermesi.
İGZAL: Eğirmek.
İHALE: Bir işi birisinin üzerine bırakmak. Bir hâlden diğer hâle dönmek. * Artırma veya eksiltmeye çıkarılan bir işi en münâsib bulunan bir istekliye vermek. * Zayıf addetmek. * Muhal söz söylemek.
İHALETEN: İhale ederek, ihale suretiyle.
İHBAL: Gebe koyma, hâmile yapma. * Çiçekler dökülüp meyve tutma.
İHCAL: (Hacl. den) Utandırma.
İHDAL: Islatma.
İHLAL: (Mahal. den) Yer değiştirmek. Vermek. Yerleştirmek. * Helâl kılmak.
İHLAL: (Halel. den) Sakatlamak. Bozmak. Halel vermek. * Birini ihtiyaç içinde bırakmak. * Düşmanın haklarına vefa etmeyip gadretmek.
İHMAL: Bir şeyi yüklemesi için yardım etmek. Yükletilmek.
İHMAL: Ehemmiyet vermemek. Yapılması lâzım bir işi sonraya bırakma. Dikkatsizlik. Başlayıp bırakmak. Terk etmek.
İHMALCİ: t. Dikkat etmeyen, dikkatsiz, müsamahacı.
İHMALKÂR: f. İhmalci, işine dikkat etmeyen.
İHTİBAL: (Habl. den) İpten yapılmış ağ ile tuzak kurma.
İHTİFAL: Hürmet ve saygı için büyük cemaat ile yapılan merasim. Cenaze alayı.
İHTİFALAT: (İhtifal. C.) Törenler, merasimler. * Cenaze alayları.
İHTİLAF-I METALİ': Güneş, ay gibi gök cisimlerinin ufukta doğdukları yerin farklı oluşu.
İHTİLAL: (C.: İhtilalât) Ayaklanma, devlete isyan. Bozukluk, karışıklık. * Şerre çalışmak, düzensizlik.
İHTİLAL-İ NİZAM: Nizamın bozukluğu.
İHTİLAL-İ UMÛR: İşlerin karışıklığı, işlerin bozukluğu.
İHTİLALAT: (İhtilâl. C.) Ayaklanmalar, isyan etmeler, ihtilaller.(Bütün ihtilalât ve fesadın aslı ve mâdeni ve bütün ahlâk-ı rezilenin muharrik ve menbaı tek iki kelimedir. O iki kelimenin imtizacından bomba gibi küre-i arz patladı. Ve izdivacından medeni insanlardan canavarlar doğdu.Birinci kelime : "Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!."İkinci kelime: "İstirahatım için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim."Merhametsiz nefis-perest olan birinci kelime-i gaddâredir ki, âlem-i insanı zelzeleye getirip kıyameti kopmak üzeredir. Şu kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki; o da zekâttır ve zekâtın mükemmili olan sadakadır. Ve onun mütemmimi olan karz-ı hasendir.Haris, hodgâm, zalim olan ikinci kelimedir ki, beşerin terakkiyatını öyle sarsıyor ki, herc ü merc ateşine atmak üzeredir. Şu dahiye-i dehyânın tek bir devası var. O da hürmet-i ribadır ve faizin bütün vesailini hayat-ı içtimaiyeden ref' etmektir... Adalet-i Kur'aniye âlem kapısında durup ribaya: "Yasaktır, girmeğe hakkın yoktur" der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi, daha müthişini yemeden dinlemeli!.. M.)
İHTİMAL: (Haml. den) Mümkün olma, belki. Olması mümkün görünmek. * Kabul eylemek. * Yükselip götürmek. * İhsana mukabil şükretmek. * Kızma ve hiddetlenmekten dolayı yüzünün rengi değişmek.
İHTİMAL-İ ZATÎ: (Bak: İmkân-ı zatî)
İHTİMALAT: (İhtimal. C.) İhtimaller. Olması mümkün olan şeyler.
İHTİMALAT-I BAİDE: Uzak ihtimaller.
İHTİMALAT-I KARİBE: Yakın ihtimaller.
İHTİMALAT-I KESİRE: Pek çok ihtimaller.
İHTİTAL: Gizli söylenen sözü dinleme. Kulak kabartma.
İHTİYAL: Gururlanma, enaniyetlenme, kibirlenme.
İHTİYAL: (Hile. den) Hile yapma, aldatma, düzen, oyun etme.
İHTİYAL: Korkma, havfetme.
İHTİYALAT: (İhtiyal. C.) Düzenler, hileler, aldatmalar, oyunlar.
İHZAL: Islatma, ıslatılma.
İHZAL: Şaka ve alay ile çok uğraşma.
İKAL: Ayak bağı, ayak köstegi. * Bağ, bend.
İKALE: Pazarlığı bozma. Her iki tarafın isteğiyle alışveriş mukavelesini bozma. Bir hukuki muamele ile meydana gelen vaziyetin diğer bir hukuki muamele ile eski haline getirilmesi. * Demediği halde "Dedin" diye iddia etme.
İKBAL: Bir şeye yönelmek. Teveccüh etmek. Reddetmeyip kabul etmek. Bir şeyi birinin önüne götürmek. Baht açıklığı. Talih. Refah. * İstemek. (Bak: İdbar)
İKBAL-İ BEŞER: İnsanın saadeti.
İKBALCU: f. İkbal ve büyüklük arayan. Onların peşinde olan.
İKBALMEND: f. Bahtiyar, mutlu, saadetli, talihli. * Refaha, büyük bir makama erişen.
İKBALPEREST: f. Bir mevki ve makam için hırslı olan. İkbale çok hırs duyan.
İKFAL: Kilitlenmek, kilitlemek, kilit takmak.
İKFAL: Kefil gösterme, tekellüf ettirme.
İKLAL: (Kıllet. den) Azaltma, miktarını indirme. * Az bulma, az görme.
İKMAL: Tamamlamak. Bitirmek. Mükemmelleştirmek.
İKMAL-İ NEVAKIS: Eksiklikleri tamamlamak.
İKMAL-İ NÜSAH: Bütün sahifeleri tamam etmek, okuyup bitirmek.
İKSA-Yİ KALB: Gönül sıkıntısı, iç darlığı.
İKSAL: (Kesel. den) Bezginlik ve bıkkınlık verme.
İKTİHAL: Göze sürme çekme.
İKTİHAL: İhtiyarlama, yaşlılanma, kocama. * Saç ve sakala kır düşme.
İKTİTAL: Birbirini öldürme.
İKTİYAL: Kile veya ölçek ile ölçme.
İKTİZA-Yİ HAL: Halin ve durumun gösterdiği lüzum.
İKVAL: Bir kimsenin, söylemediği halde bir sözü söyledi diye iddia etme.
İ'LAL: Harf-i illetlerin kolaylık için başka harfe değiştirilmesine denir. ( ) nin ( ) olduğu gibi.
İLALLAH-İL MÜŞTEKA: Şikâyet Allah'adır. Allaha şikâyet edilir.
İLM-İ AHVÂL-İ CEVV: Meteoroloji.
İLM-İ HÂL: İbadet usullerini, din kaidelerini bildiren kitap.
İLM-İ MEVALİD: Tabiat, eşya ilmi. Hayvanat, nebatât ve maddelerine ait ilim.
İLMİYE RİCALİ: İlmiye tarikinin yüksek tabakasına verilen addır. Bunun yerine "ricâl-i ilmiye" tabiri de kullanılırdı. İlmiye mensubları cübbe ile sokağa çıktıkları halde ilmiye ricali lata yahut biniş giyerlerdi.
İLYAS (ALEYHİSSELÂM): Benî İsrail peygamberlerinden olup, Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen ve Tevrat'ta "Ella" diye mezkûr olan bir Peygamberin ism-i mübarekidir. M.Ö. 9. asırda yaşamış olup ondan sonra Elyesa (A.S.) Peygamber olmuştur. İlyâs (A.S.), zamanının hükümdarıyla çok mücadele etmiş, çok zaman mağaralarda yaşamış, çok mu'cizeler göstermiştir. (Bak: Merâtib-i hayat)
İ'MAL: Yapmak. İşlemek. İhdas eylemek. * Kullanmak. * Zabt, idare ve hâkimlik etmek. * Fık: Sözü mühmel bırakmayıp bir mâna ile mukayyed ve yüklü eylemek.
İ'MALAT: Bir memlekette veya bir fabrikada yapılan işler ve eserler.
İMALAT: (İmale. C.) İmaleler. Meylettirmeler. Eğmeler.
İMALE: Bir tarafa meylettirmek. Bir tarafa eğmek. * Benzetmek. * Mal vermek. * Edb: Bir heceyi vezne uydurmak için uzatarak okumak.
İ'MALGÂH: f. Fabrika, atölye.
İMAM-I ALİ (R.A.): (Bak: Ali-ül Murtaza)
İMAM-I ALİ NAKİ: (Hi: 212-254) Eimme-i İsnâ Aşer'den onuncu zât olup, manevi büyük nüfuz ve takva sahibi, ehl-i kemal bir zâttır. Ali İbn-i Muhammed Hâdi diye de bilinir. (R.A.)
İMAM-I ALİ RIZA: (Hi: 153 de Medine-i Münevvere'de doğmuştur.) Eimme-i İsnâ Aşer'in yedincisidir. İmam-ı Musa Kâzım'ın oğludur. Tus; yani Meşhed'de medfun olup kabri ziyaretgâhtır. (R.A.)
İMAM-I GAZALÎ: Ahirete irtihâli Hi: 505 dir. "Hüccet-ül İslâm İmam-ı Muhammed Gazalî" diye anılır. O zamanın felsefesinin bâtıl akidelerini red ve cerh ederek Kur'anın eşsizliğini ve hakkaniyet ve mu'cizeliğini isbat etmiş pek çok eserler vermiştir. (K.S.)
İMAM-I MÂLİK: (Hi: 93-179) Medine-i Münevvere'de doğdu. İmâm Mâlik bin Enes diye anılır. Mâlikî Mezhebinin imamı. El-Muvatta isimli eseri, "Kütüb-ü Sitte"ye dahil olacak kıymettedir. Mezhebinin mensubları, Afrika ve Endülüs'te çok yayılmıştır. Bu mezhepte olana "Malikî" denir.
İMAN-I İCMALÎ: İcmalî iman, yani; taraf-ı Nebevîden tebliğ buyurulan şeylerin hey'et-i mecmualarına inanmak, yâni; "Her ne tebliğ buyruldu ise; cümlesi haktır" diye tasdik etmektir.
İMHAL: Mühlet verme. Sonraya kalmasına müsaade etme.
İMLAL: (Melâl. den) Usandırma veya usandırılma.
İMSAL: Boşuboşuna sarfetme, lüzumsuz yere harcama. Har vurup harman savurma.
İMTİLAL: Bir millete karışma.
İMTİSAL: Nümune kabul etme. * Uymak. Ayrılmamak üzere inkıyad etme. * Mesel ve kıssa söyleme. * Bir şeyin suretine girme. * Muvafakat ve mutabakat etme. * Katili kısas etme. (Bak: Dimağ)
İMTİSALEN: Bağlı olarak, imtisal ederek, uyarak, tâbi olarak.
İMTİYAZ MADALYASI: 2. Abdülhamid'in 11/10/1885 tarihli emriyle devlet ve memleket yararına hizmet edenlere, vazifeyle gönderildikleri yerde başarı gösterenlere verilmek üzere çıkarılan madalya. Altun ve gümüşten olmak üzere iki çeşit olan bu madalyaların ön yüzünde II. Abdülhamid'in "Elgazi" tuğrası, bunun altında saltanat arması yer alır. Arka yüzünde: "Devlet-i Osmaniye uğrunda fevkalâde ibraz-ı sadakat ve şecaat edenlere mahsus madalyadır" yazısı altında madalyayı alacak olanın adının yazılacağı boş bir bölüm vardır. En altta 1300 rakamı okunmaktadır.
İN'AL: Nallama veya nallama.
İNALE: Kavuşturma, vâsıl etme, nâil etme, ulaştırma. * Yemin, kasem, and. * İhsanda bulunma, bağışta bulunma.
İNAME-İ ETFAL: Çocukların uyutulması.
İNCAL: Davarı çimene salma, yeşilliğe bırakma.
İNDALLAH: Allah yanında. Allah indinde.
İNDİMAL: Yara iyi olma, kapanma.
İNDİYAL: Çok ishâl olma. İçi sürme.
İNFAL: Ganimetten mal ayırıp verme.
İNFİAL: Gücenme. Darılma. * Can sıkılma. Teessür. * Hareketlenme. Harici bir sebeb ve te'sirle hâsıl olan hâl, te'sir ve hareket. * Harici te'sire kabil olmak. * Ruhun kabul ettiği tahavvülât. (Bir eser, müessirine nisbetle fiildir. Zuhur ettiği yere nisbetle infialdir.)
İNFİALAT: (İnfial. C.) İnfialler. Gücenmeler. Aksi te'sirler. Teessürler. * Hareketlenmeler. Teessür ve hareketler.
İNFİLAL: Delinme, delik açılma. * Keskinliği kaybolma, körlenme, körleşme.
İNFİLAL-İ SEYF: Kılıcın keskinliğinin gitmesi, körlenmesi.
İNFİSAL: Olduğu yerden ayrılma. Yeni bir fasıla geçme. * Yerini bırakıp gitme. * Azledilme.
İNFİSALAT: (İnfisal. C.) Yerinden ayrılmalar. * Azledilmeler.
İNHİLAL: Çözülüp ayrılma. Dağılma. * Erime. * Münhal olma.
İNHİLAL-PEZİR: f. İnhilali mümkün olan. Dağılabilen. Çözülebilen. Eriyebilen.
İNHİMAL: İhmal etme, önem vermeme. * Mühlet alma. * Göz yaşı dökme. * Ciddi bir şekilde çalışma, uğraşma.
İNHİZAL: Beli kırılmış gibi ağır yürüme. * Soruya karşılık verme.
İN'İDAL: (Udul. den) Doğru yoldan çıkma, sapma, dalâlete düşme.
İN'İZAL: Bir tarafa çekilme, tek başına kalma.
İNKA-YI KALB: Kalb temizliği, gönül temizliği.
İNKIHAL: Büsbütün zayıf ve güçsüz düşme.
İNKILÂB ALE-L A'KIB: Ökçeler üzerine dönmek demektir ki, asker yürüyüşünde olduğu gibi, tam sağdan veya soldan geri dönmektir. İki ökçeyi birden yerinde çevirmek suretiyle inkılâb ale-l a'kıb, ayakları çaprazlaştırdığından yürümeyi imkânsız bırakır. Kur'an'da bu tâbir ya harbde firardan kinaye veya dinde irtidaddan mecaz olmak üzere iki mânâya muhtemildir. (E.T.)
İNKİLAL: Yavaşça gülme, tebessüm etme. * Körlenme, kesmez hâle gelme.
İNSAL: (Nesl. den) Nesil çoğaltma. Döl peyda etme, döllenme.
İNSİCAL: Çekilme. * Dökülme.
İNSİDAD-I HALİME: Tıb: Meme başlarının tıkanması.
İNSİDAL: Düşük olma, sarkma, pörsüme.
İNSİHAL: Düzgün söz söyleme. * Kabuğu soyulma.
İNSİLAL: Bir yere toplanma, üşüşme, hücum etme.
İNSİLAL: Gizlice savuma, sıvışma, sıyrılma.
İNŞAALLAH: Allah izin verirse. Allah nasibederse (meâlindedir). (Bak: Tabii)
İNŞİAL: Alevlenme, şulelenme.
İNŞİLAL: Şiddetle dökülerek akma. * (Su) uçurumdan dökülerek şelâle meydana getirme.
İNTİFAL: Nafile namaz kılma.
İNTİHAL: Çalma. Başkasının malını kendisinin gibi iddia etme. * Edb: Başkasının yazısını kendisinin gibi göstermek. Onu benimsemek. Böyle şiire, sirkatî şiir de denir.
İNTİKAL: Bir yerden bir yere nakletmek. Tebdil-i mekân etmek. * Göçmek, geçmek. * Sirâyet. Bulaşmak. * Bir şeyin miras olarak kalması. * Bir mes'eleden diğer bir hususu veya neticeyi anlamak.
İNTİKALEN: İntikal suretiyle.
İNTİKALÎ: İntikal ile ilgili.
İNZAL: (Nüzul. dan) İndirme. İndirilme. Nüzul ettirme. * Tenasül âletinden meninin çıkması.
İNZAL-İ KÜTÜB: Cenab-ı Hakk'ın vahiy ile peygamberlere kitab göndermesi.
İRADE-İ ALİYE: Tar: Sadrazam tarafından verilen emir. Bu emir yazılı olduğu gibi, şifâhi de olurdu. Yazılı olana "iş'arat-ı âliye" de denilirdi.
İRCAL: Birini yayan olarak yürütme.
İRFAL: Elleri sallıyarak yürüme. * Eteği sarkıtma.
İRKAL: Hızlı yürüme.
İRSAL: (Resul. den) Göndermek, gönderilmek, yollamak. * Havale kılma. * Salıvermek. Kendi haline koymak. * Sürü sahibi olmak. * Elçi gönderme.
İRSAL-İ LİHYE: Salak bırakma.
İRSAL-İ MESEL: Konuşurken meşhur hikmetli sözleri kullanmak."Hakir olduysa millet, şanına noksan gelir sanmaYere düşmekle cevher sâkıt olmaz kadr ü kıymetten.""Muini zâlimin dünyada erbab-ı denâettir.Köpektir zevk alan sayyad-ı bi-insâfa hizmetten."(Namık Kemal)
İRSAL-İ RÜSÜL: Cenab-ı Hakk'ın insanlara her hususta ve hususen Allah'a itaatte rehber olacak peygamberler göndermesi.
İRSALAT: (İrsal. C.) Göndermeler. Gönderilen şeyler.
İRSALİYE: Makbuz. * Her hangi bir yere gönderilen eşya veya malların listesi.
İRTİBAL: Bir malı çoğaltma. Bereketlendirme.
İRTİCAL(EN): Hazır cevaplılık. Düşünmeden ve birdenbire açıkça güzel söz veya şiir söylemek.
İRTİCALİYYAT: Düşünmeden, içinden doğarak söylenen sözler.
İRTİFA ALMAK: Öğle vakti, güneşin yüksekliğini ölçerek zamanı belirlemek. * Yükselmek.
İRTİHAL: Bir yerden başka yere göçmek, gitmek. Nakl-i mekân etmek. * Ölmek.
İRTİHAL-İ DÂR-I BEKÂ: Dâr-ı bekaya göçme. Ölme.
İSAL: Ulaştırmak, vâsıl etmek. Yetiştirmek.
İSALE: Akıtmak, dökmek. * Seyyal kılmak. Cereyan ettirmek.
İSALE-İ DÜMU': Gözyaşları dökme, ağlama.
İSBAL: (Sebl. den) Yollama, gönderme veya gönderilme.
İSHAL: Mülâyim ve düz bir yere varmak. * Tıb: Barsakların iltihabından soğuk algınlığından hâsıl olan sürgün, iç sürme.
İSKAL: Ağır bir şey yüklemek.
İSKALARYA: ing. Çarmıkların halat basamakları.
İSLAL: (Sell. den) Kılıcı sıyırıp çıkarma. * Verem etme, verem uğratma.
İSPANYOL HASTALIĞI: Grip, nezle. Paçavra hastalığı. (İlk önce İspanya'da farkına varıldığı için bu isimle meşhur olmuştur.)
İSPİRALYA: İtl. Gemi güvertelerinde kamaraları aydınlatmak için açılan küçük kaporta.
İSTİB'AL: Kadını nikâh ile alma.
İSTİBAL: Havanın fenalığı ve sıkıcı olması. * (Kendine) idrar döktürme.
İSTİBDAL: (Bidl ve Bedel. den) Değiştirmek, değiştirilmek. * Bir vakfı mülk ile mübadele etmek. * Birşey verip yerine başka şey istemek. * Askerliği biten erlere tezkere verip yenilerini almak.
İSTİBDAL-İ MÜSECCEL: Lüzumuna hükmolunduğundan dolayı nakzı caiz olmayan istibdal.
İSTİBHAL: Azad etme. Azad olma, serbest bırakılma.
İSTİCAL: Sonraya bırakılmasını istemek.
İSTİ'CAL: Acele olmasını istemek. Acele etmek.
İSTİCHAL: (Cehl. den) Câhil sayma.
İSTİDLAL: (Dalâl. den) İman ve İslâmiyet yolundan çıkarmağa, dalâlete düşürmeğe çalışmak.
İSTİDLAL: Delil getirmek. Bir delile dayanarak netice çıkartmak. Delile nazar etmek. Muhakeme. Mülahaza ve anlama kudreti. Delil ile anlamak. Zihnin eserden müessire veya müessirden esere intikali.(Ateşin dumana olan delâleti gibi müessirden esere yapılan istidlâle "bürhan-ı limmî" denildiği gibi, dumanın ateşe olan delâleti gibi eserden müessire olan istidlale de "bürhan-ı innî" denir. Bürhan-ı innî, şüphelerden daha salimdir. İ.İ.)(Kur'anda delâil-i akliyeye ve fennin keşfiyatına muhalif bazı âyetler vardır dedikleri üçüncü şüphelerine cevap: Kur'an-ı Kerim'de takib edilen maksad-ı aslî; isbat-ı Sâni', nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet esaslarına cumhur-u nâsı irşad ve îsal etmektir. Binaenaleyh, Kur'an-ı Kerim'in kâinattan yaptığı bahis tebeidir; kasdi değildir. Yani ligayrihidir, lizatihi değildir. Yani Kur'an-ı Kerim, Cenab-ı Hakk'ın vücud, vahdet ve azametine istidlal suretiyle kâinattan bahsetmiştir. Yoksa, kâinatın bizzat keyfiyetini izah etmek için değildir. Çünkü Kur'an-ı Kerim; coğrafya, kozmoğrafya gibi kasden kâinatın keyfiyetinden mânâ-yı ismiyle bahseden bir fen, bir kitab değildir. Ancak, kâinat sahifesinde yazılan san'at-ı İlâhiyyenin nakışları ve yaratılan kudretin mu'cizeleri ve kozmoğrafyacıları hayrette bırakan nizam ve intizamla, mânâ-yı harfiyle Sâni ve Nazzam-ı Hakikî'ye istidlal keyfiyetini öğretmek için nâzil olan bir kitabdır. Binaenaleyh san'at, kasd, nizam; kâinatın her zerresinde bulunur, matlub hâsıl olur; teşekkülü nasıl olursa olsun bizim matlubumuza taalluku yoktur. Febinaen alâ zâlik, madem ki Kur'anın kâinattan bahsi istidlal içindir ve delilin de müddeadan evvel ma'lum olması şarttır ve delilin muhatablarca vuzuhu müstahsendir; bazı âyetlerin onların hissiyatına ve edebî ma'lumatlarına imale etmesi ve benzetmesi, mukteza-yı belâgat ve irşad olmaz mı? Fakat bu âyetlerin, hissiyatlarına imale etmesi mes'elesi o hissiyata kasden delâlet etmek için değildir. Ancak, kinaye kabilinden o hissiyatı okşamak içindir. Maahaza, hakikata ehl-i tahkiki îsal için, karine ve emareler vaz'edilmiştir. Meselâ: Eğer Kur'an-ı Kerim, makam-ı istidlalde şöylece demiş olsa idi ki: "Ey insanlar! Güneşin zâhirî hareketiyle hakikî sükûnuna ve Arzın zâhirî sükûnuyla hakikî hareketine ve yıldızlar arasında câzibe-i umumiyenin garibelerine ve elektriğin acibelerine ve yetmiş unsur arasında hâsıl olan imtizacata ve bir avuç su içinde binler mikrobun bulunmasına dikkat ediniz ki, bu gibi hârika şeylerden Cenab-ı Hakk'ın herşeye kadir olduğunu anlayasınız." deseydi, delil müddeâdan binlerce derece daha hafî, daha müşkül olurdu. Halbuki delilin müddeâdan daha hafî olması, makam-ı istidlale uymaz. İ.İ.)
İSTİDLALAT: (İstidlal. C.) İstidlaller. Muhakemeler.
İSTİDLALEN: İstidlal suretiyle, delil ile.
İSTİFALE: Tecvidde: Bir harfin, okunduğu zaman aşağı çene tarafına düşüp üst damağa yükselmesi. Bu hâlde ağızdan çıkan harfler: "Müsta'liye" harflerinin zıddıdır. Bu harfler: "Elif, Be, Te, Se, Cim, Ha, Dal, Zel, Rı, Ze, Sin, Şın, Ayın, Fe, Kaf, Kef, Lâm, Mim, Nun, Vav, He, Yâ" dır.
İSTİFZAL: Artırma, çoğaltma, ziyadeleştirme.
İSTİGLAL: (Galle. den) Kirası veya mahsulü borca mukabil verilmek üzere bir mülkün rehine verilmesi.
İSTİĞLALEN: Gayrimenkulü rehine koymak suretiyle.
İSTİHAL: Müstehak olmak, bir şeye ehil olmak. * Kolaylık elde etmek.
İSTİHALAT: (İstihale. C.) Değişmeler, başkalaşmalar.
İSTİHALE: Bir şeyin terkib ve asıl şeklinin başka hâle değişmesi. Başkalaşmak. * Mümkün olmayış, imkânsızlık.
İSTİHLAL: Helâl saymak. Helâllaşmayı istemek.
İSTİHLAL: Yeni ay'ı gözleyip görmek. Hilâlin görünmesi. * Kılıcın kınından sıyrılıp görünmesi. * Edb: Bir ifadede birbirine benzer, seci'li ve kâfiyeli sözlerin söylenmesi. * Çocuğun doğar doğmaz hemen ağlamağa başlaması. * İyi ve hayırlı bir başlangıca delâlet etmek.
İSTİHMAL: Havâle etme, havâle edilme. * Yükleme, yükletme.
İSTİHSAL: Hasıl etmek. Husule getirmek. Elde etmek. Üretmek.
İSTİHSALAT: (İstihsal. C.) Üretilen şeyler. Bir memleketin veya fabrika gibi faaliyet merkezlerinin çıkardığı, yetiştirdiği şeyler.
İSTİKBAL: Ati, gelecek zaman. * Karşılayış, gelen bir kimseyi karşılamak.
İSTİKBAL-İ KIBLE: Kıbleye, Kâbe istikametine yönelmek.
İSTİKBAL-BÎN: f. Geleceği bilen ve gören.
İSTİKBALEN: Karşılayarak, karşılamak üzere. * Gelecek zamanda, ilerde.
İSTİKBALÎ: Gelecek zamanla alâkalı. İstikbale mensub.
İSTİKBALİYYE: Edb: Yeni gelen bir kimsenin karşılanması sebebiyle yazılan manzume.
İSTİKFAL: (Kefâlet. den) Kefil olma, kefilliği kabul etme.
İSTİKFAL: Çekmecede, kasada veya kilitli bir yerde bulundurma.
İSTİKLÂL: (Kıllet. den) Kendi başına olmak, kimseye bağlı olmayış, müstakil oluş. * Az bulma, kâfi görmeme. * Rey sahibi olup keyfi iş görme ve başkasının emrine ve fikrine tâbi olmaktan uzak kalma.
İSTİKLÂLCU: f. İstiklâl arayan. Müstakil olmak, hür olmak için çalışan.
İSTİKLÂLİYET: İstiklâl üzere bulunma. Hür ve müstakil olma. Başlı başına buyruk olma.
İSTİKMAL: Bir şeyin olgunluğa, kemale erdirilmesi. İkmal etmek. Eksiksiz ve tam oluş, tam ve kâmil olmak.
İSTİKTAL: Ölümden korkmayarak kendini tehlikeye atma. Tehlikeli işlere yiğitçe atılma.
İSTİLAL: Sıyırıp çıkarma. Sıyrılıp çıkarılma.
İSTİLAL-İ SEYF: Kılıcı kınından sıyırıp çıkarma.
İSTİ'MAL: (Amel. den) Kullanmak. Faydalanmak.
İSTİ'MALAT: (İsti'mal. C.) Kullanışlar. Kullanmalar.
İSTİMALE: Avutmak. Meylettirmek. Cezbettirmek. * Gönül almak. Çok mal sahibi olmak.
İSTİMHAL: (Mehl. den) Zaman isteme, mühlet isteme.
İSTİMLAL: (Melâl. den) Can sıkılıp usanma, melâl getirme.
İSTİMSAL: Misal edinmek. Örnek tutmak.
İSTİNZAL: Tenzil etmek. İndirmek. * İnmesini istemek.
İSTİRZAL: (Rezalet. den) Rezil sayma. Kepaze, bayağı ve aşağılık görme.
İSTİSAL: (Asl. dan) Kökten koparıp çıkarmak. * Tıb: Bedenden kesilmesi veya koparılması istenen bir parçayı, uru kökünden koparmak.
İSTİS'AL: (Suâl. den) Soruşturma, tahkik etme, araştırma.
İSTİSHAL: Kolay saymak. Bir şeyi kolay addetmek.
İSTİSKAL: Ağır bulup hoşlanmadığını anlatmak. Soğuk muamele ederek sevmediğini bildirmek.
İSTİSLAL: Çekip çıkarma, sıyırma.
İSTİŞKAL: Zorlaştırma, güçleştirme, müşkülât verme.
İSTİTAL: Gözyaşları inci gibi dökülme. * Birbiri ardınca çıkma. Birbirinin peşinden çıkma.
İSTİTALE: Uzanmak. Uzantı. Uzayıp gitmek. * Birisi üzerine faziletlilik dâvasında bulunmak. * Tecvidde: Harf okunduğunda sesin imtidadına, uzamasına denir. Bu harfe müstatıl harfi de denir. Bu sıfat Dad harfine aittir. * Tıb: Vücutta bazı organların uzaması.
İSTİZALE: (İzale. den) Yok edilme, izale olma.
İSTİZLAL: (Zelle. den) Ayağını kaydırmak istemek.
İSTİZLAL: (Zill. den) Aşağılık ve zelil görme. * Bayağı ve âdi görülme.
İSTİZLAL: (Zıll. dan) Gölgelenme. Gölge altına girme. * Sığınma, himâyesine girme. * Gölgede oturma.
İŞ'AL: Şulelendirmek. Yaymak, alevlendirmek. Tutuşturmak. Parlatmak. Şiddetlendirmek.
İŞARET-İ ÂLİYE: Tar: Şeyh-ül islâm, defterdar ve yeniçeri ağası gibi maiyyet memurlarından biri tarafından yazılan takrir veya ilam üzerine sadrazamın kabul veya red şeklinde yazdığı yazı. * Sadaret makamından çıkan emirler.
İŞGAL: Zabtetme, istilâ etme. * Birisini işten alıkoyma, başka şeyle meşgul etme, oyalama, uğraştırıp kendi işine mâni olma.
İŞKÂL: Güçleştirme, müşkilleştirme. * Zorlaştırma. * Şüpheli ve karışık olma.
İŞTİAL: Tutuşma. Parlama. Alevlenme. * Mc: Şiddetlenme.
İŞTİALÂT: (İştial. C.) Parlamalar, alevlenmeler, yanmalar, tutuşmalar. * Mc: Şiddetlenmeler.
İŞTİGAL: Bir iş işlemek. Uğraşmak. Çalışmak. Meşgul olmak.
İŞTİGALAT: (İştigal. C.) Meşguliyetler, çalışmalar, uğraşmalar.
İŞTİMAL: İçine almak, kaplamak. Çevirmek, ihata etmek. Şâmil olmak.
İTALE: Uzatmak. Sözü uzun etmek. Tatvil-i kelâm etmek. * Birini zemmetmek, ayıplamak.
İTALE-İ DEST: El uzatma, hıyânet etme.
İTALE-İ LİSÂN: Dil uzatma, kötü şeyler söyleme.
İTALİK: Fr. Üstten sağa doğru yatık matbaa harfi.
İTBAL: Kederlenme, kederlendirme. Derde, hüzne ve kedere düşürme.
İTFAL: İnsan vücudunun fenâ bir şekilde kokması.
İ'TİDAL: Bir şeyde veya halde ifrat veya tefrite düşmemek. Vasat derece olmak. * Yumuşaklık. Uygunluk. * Gündüz ve gecenin birbirine denk, eşit olması. * Miktar ve keyfiyyet hususunda iki hâlet arasında mutavassıt olmak.
İ'TİDAL-İ DEM: Soğukkanlı davranış. Heyecanlanmadan, acele etmeden, düşüne düşüne ve tedbirli hareket.
İ'TİKÂL: (Ekl. den) Kemirme, kemirerek yeme. * Dalgaların, deniz kenarlarındaki karaları döğerek aşındırması. * Tıb: Yaranın, vücudu yemesi. Yaranın büyümesi.
İ'TİKÂL-İ SEVÂHİL: Kıyıların aşınması.
İ'TİKAL: Sağmak için koyunun ayaklarını iki bacağı arasına alma. * Devenin dizini büküp bağlama. * Güreş yaparken rakibini sarmaya getirip yıkma.
İ'TİKAL: Zorlaşma, müşkilleşme.
İ'TİLAL: (İllet. den) Hasta olma. * Hastalanma. * Bahane etme. * Her şeyden vazgeçip tek bir şeyle meşgul olma.
İ'TİZAL: (İtizal) Bir şeyi işlemeğe tamamen kasd ve teveccüh eylemek. * Nefsine müracaatla cürüm ve hatasını itiraf etmek.
İ'TİZAL: Ehl-i Sünnet olan hak mezhebden ayrılıp hakka aykırı başka yola sapmak. Mu'tezile olmak. (Bak: Mutezile)
İTLAL: Hayvanı yedeğinde götürme. * Damlatma.
İTMİNAN-I KALB: Kalbden ve gönülden inanma.
İTTİKÂL: Allah'a tevekkül etme, güvenme, dayanma.
İTTİSAL: Ulaşmak. Bitişmek. * Birbirine dokunmak. Yakınlık. Bağlılık. Kavuşmak.
İYAL: (Bak: Iyâl)
İYALET: İdare etme, valilik yapma. * Bir valinin idare ettiği belde. * Vadi.
İZALE: Zevale erdirmek. Gidermek. Ortadan kaldırmak. Mahvetmek.
İZALE-İ ŞÜYU': Ortaklığı giderme.
İZALE: Halsiz bırakma. * Uzun etekli elbise. * Kadın yaşmağını açma. * Sarığın ucunu uzatma.
İZDİYAL: Kaybetme, yok etme.
İZHAL: Hatırdan çıkarma, unutma.
İZLAL: (Zıll. dan) Gölge yapmak. Gölge koymak. Gölgelendirmek.
İZLAL: (Züll. den) Alçaltmak. Haysiyetsiz ve hakir etmek.
İZMİHLAL: Bozulup gitmek. Perişan olmak. Yok olmak. Görünmez hale gelmek.
İDLÂLİYYÂT: İnsanı doğru yoldan saptıracak fikirler, azdıracak mevzular. Kur'ânla muaraza eden safsata ve bâtıl felsefi nazariyeler.
IDLAL: (İdlâl) Hak dinden, imân ve islâmiyetten saptırmak. Doğrudan, Hak ve hakikat caddesinden ayırmak. Azdırmak.
IHDILAL: Yaş olmak, ıslanmak. * Ağacın budak ve yapraklarının çok olması.
IHLAL: Terketmek.
IHMAL: Saçak yapmak.
IHTİLAL: (İhtilal) Halel vermek, zarar vermek. * Muhtaç olmak.
IHTİZAL: Kesilmek. * Ayrılmak.
IKAL: İkl, bağ, bend. * Daha ziyade Arabların başlarına koyup sardıkları bağ, agel. (Bak: Sâhib-üt tac)
IKFAL: Kilitlemek.
IKLAL: Azaltılma, azaltma.
IKSÂ-YI ÂMÂL: Emel ve isteklerinden uzaklaştırma.
IKVAL: Bir kimsenin söylemediği bir sözü, söyledi diye iddia etmek.
IKVÂLİYYÂT: Söylenmediği hâlde söylendi diye iddiâ edilen sözler. Lüzumsuz iddialar.
ILGIMSALGIM: Sıcak mevsimlerde çöl veya ovalarda, buharın yayılmasıyla uzaktan su gibi görünen yer. Serap, pusarık.
IRZÂ-İ ETFAL: Çocukların emzirilmesi.
IRZAL: Bağcıların arslan korkusundan dolayı ağaçların üzerinde yaptıkları yatak. * Avcıların, yatağında topladıkları kuru ot.
ISALET: Hamle yapmak. * Ulaşmak.
ISKALARA: Gemi arması merdiveni. * Harp gemilerinin sol taraflarındaki merasim merdiveni.
ISKALARİYA: Geminin üst kısmına çıkabilmek için iskele, yani merdiven teşkil etmek üzere çarmıhlara aykırı ve kazık bağı ile bağlanmış ince halatlar.
ISKAT-I SALÂT: Ölmüş bir kimsenin kılmadığı namazlar yüzünden hâsıl olan günahını giderir ümidi ile verilen sadaka.
ISLAH-I HÂL: Kendi halini ıslah etme, düzeltme.
ISMİ'LAL: Muhkem olmak, sağlam olmak. * Otların birbirine dolaşmaları.
ITFAL: Kadının oğlanını getirmesi.
ITK-I MUALLAK: Bir şarta talik suretiyle vuku bulan ıtkdır. Bir kimsenin kölesine "şu işi yaparsan hürsün" demesi gibi ki, köle o işi yapınca azad olur. (Ist. Fık. K.)
ITK ALÂ MAL: Bir köle veya cariyenin kitabet suretiyle olmaksızın cins ve miktarı malum bir mal veya muayyen bir hizmet mukabilinde azad edilmesidir. Buna "Itk alâ cu'l" da denir. (Ist. Fık. K.)
ITLAL: Havâle olma, birşey üzerine yüklenme. * Boşu boşuna zaman geçirme, vakit öldürme.
ITMAL: Mahvetme, perişan etme.
ITVAL: Uzatmak. Uzatılmak.
IYAL: Fık : Bir adamın üzerine nafakasını vermek vacip olan, kendilerini geçindirdiği kimseler.
IYALULLAH: Halk, insanlar.
IZLAL: (Bak: Idlâl)
IZLAL: Gölgeli olma, gölgelendirme.
JALE: f. Çiğ. Kırağı. (Bak: Şebnem)
JALE-İ EŞK: Gözyaşı jâlesi. Kırağı tânesine benziyen gözyaşı.
JALEDAR: f. Üzerine çiğ düşmüş, kırağılanmış.
JALERİZ: f. Çiğ saçan, kırağı saçan.
JEGALE: f. Çığlık, nâra. * Darı ekmeği.
JENG-ÂLUD: Paslı.
JURNAL: Fr. İlk önce gazete ve rapor mânasına kullanılırken sonradan "hükümete ihbar" gibi olan hâdiselere denilmeğe başlandı. İhbar, şikâyet, polis raporu. İnsanı kötüleyerek verilen haber veya rapor.
JÜGAL: f. Kömür. Maden kömürü.
KABALE: Kadı'nın (hâkimin) verdiği hüccet. * Toptan, götürü ile yapılan satış. * Yahudilerin kendi cemaatlarına verdikleri vergi.
KÂ'BE-İ KEMALÂT: Kemâlât kâbesi. Yâni herkesin teveccüh etmesi gereken en yüksek kemalât merkezi.
KÂ'BET-ÜL ÂMÂL: İsteklerin ve emellerin yönelmiş olduğu yer.
KABIZ-I MÂL: Tahsildar.
KABL-EZ ZEVAL: Öğleden önce.
KABZIMAL: Meyve ve sebze yetiştiricileriyle, satıcı arasındaki aracı.
KADD-İ BÂLÂ: f. Yüksek, uzun boy.
KADDESALLAH: Allah mübarek ve mukaddes eylesin.
KADİR ALAYI: Tar: Kadir gecesi padişahların saraydan çıkıp, civardaki camilerden birinde namaz kılmaları münâsebetiyle yapılan merâsim.
KAFFAL: Çilingir. Anahtarcı.
KÂFFE-İ EF'AL: Bütün işler.
KAFİLE-SÂLÂR: f. Kafile reisi. Kafile başı.
KAFSAL: Arslan.
KAHAL: Koyunların derisini kurutan bir hastalık.
KAHT Ü GALÂ: Yokluk. Kıtlık. Fakirlik. * Pahalılık.
KAHVALTI: t. Sabah ve ikindi vakitleri yenilen hafif yemek.
KAL': Bir şeyi kökünden çekip koparmak. * Kendisinden iyi kalay çıkan maden. * Azletmek. Bir tarafa ayırmak.(... İşte bak: şu cezire-i vasiada vahşi ve âdetlerine mutaassıb ve inadcı muhtelif akvamı ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-yi vahşiyanelerini def'aten kal' u ref' ederek bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medeni ümeme üstad eyledi... M.N.)
KAL'-İ EŞCAR: Ağaçların sökülmesi.
KAL: (A, uzun okunur) Söz.
KÂLA: f. Kumaş. * Ev eşyası, giyim eşyası. * Sermaye, anamal.
KAL'A: Kale. Eskiden yapılan büyük merkezlerin ve şehirlerin bulunduğu etrafı duvarlarla çevrili ve düşmanın hücumundan muhafaza edilen yüksek yerlerde inşa edilmiş yapı. * Çobanın çantası. * Hurma ağacının dibinden kesilen taze fidan.
KAL'A-BEND: f. Bir kale içinde yaşamağa mahkûm olmuş olan. Kal'aya bağlanmış.
KAL'A-DÂR: f. Kale koruyucusu, kal'a muhafızı. Dizdar.
KALA: Buğz, adâvet.
KALAFAT: Geminin tahtalarının aralıklarını üstüpü vs. ile doldurup üzerine zift sürme işi. * Sahte süs, düzen.
KALAFAT: Vaktiyle Yeniçeri Ağasının giydiği kırmızı bir başlık.
KAL'A-GİR: f. Kale tutan.
KALAH: Diş sarılığı. * Sarık uzunluğu.
KALAİD: (Kılâde. C.) Gerdanlıklar. * Akarsular.
KALAİL: (Kalil. C.) Az şeyler, kaliller.
KALAK: Can sıkıntısı. Gönül darlığı. Kararsızlık. * Zahmet. Meşakkat.
KAL'A-KÜŞA: f. Kale zapteden.
KALALİB: (Kullâb. C.) Çengeller, kancalar. Uçları eğri olup bir şeyler asmağa yarayan demirler.
KALÂNİS: Takkeler, külâhlar.
KALÂNİSÎ: Takkeci.
KAL'A-NİŞİN: f. Kalede oturan.
KALANSUVE (KULENSİYE): (C.: Kalânis-Kalânis-Kılâs) Takke, külâh, kavuk. (Bak: Kalensüve)
KALANTOR: Zenginliğini göstermeye özenen kellifelli ve şişman adam.
KALAR: f. Büyük sel yarıntısı.
KALAVRA: Eskimiş meşin eşya veya yamalı ayakkabı.
KALAYE: Kilise odası.
KALB: Vücudun kan dolaşımı merkezi. Yürek. * Gönül. * Herşeyin ortası. * Bir halden diğer bir hale çevirme. Değiştirme. *İmanın mahalli. * Fuâd, sıkt-ül ilim, tâbut-ül ilim, beyt-ül hikmet, via-i ilim de denilir. (Dâima değiştiği ve hareket halinde olduğu için kalb ismi verilmiştir.) Bir şeyi geri döndürmek ve çevirmek. * Yüreğe vurmak veya dokunmak. Gönüle dokunmak. * Bir şeyin içini dışına ve dışını içine çevirmek. * Aks ve tahvil.(Ehl-i tahkik indinde; çam kozalağı şeklindeki cismanî et parçasına taalluk eden letaif-i Rabbaniyedir. Bütün kuvvetin mebdeidir. Dimağ ise; bütün hislerin mebdeidir.)(Kalb, imanın mahalli olduğu gibi, en evvel Sâni'i arayan ve isteyen ve Sâni'in vücudunu delâili ile ilân eden, kalb ile vicdandır. Zira kalb, hayat malzemesini düşünürken, en büyük bir acze mâruz kaldığını hisseder etmez, derhal bir nokta-i istinadı; kezalik, emellerin tenmiyesi (nemâlandırmak) için bir çare ararken, derhal bir nokta-i istimdadı aramağa başlar. Bu noktalar ise, iman ile elde edilebilir. Demek, kalbin sem' ve basara hakk-ı takaddümü vardır.Kalbden maksad; sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir latife-i Rabbaniyyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma'kes-i efkârı, dimağdır. Binaenaleyh, o latife-i Rabbaniyyeyi tazammun eden o et parçasına kalb tabirinden şöyle bir letafet çıkıyor ki; o latife-i Rabbaniyenin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir. Evet, nasıl ki bütün aktar-ı bedene mâ-ül hayatı neşreden o cism-i sanevberî bir makine-i hayattır; ve maddî hayat onun işlemesi ile kaimdir. Sekteye uğradığı zaman cesed de sukuta uğrar. Kezalik o latife-i Rabbaniye a'mâl ve ahvâl ve mâneviyatın hey'et-i mecmuasını hakikî bir nur-u hayat ile canlandırır, ışıklandırır; nur-u imanın sönmesi ile mâhiyeti, meyyit-i gayr-i müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır. İ.İ.) (Bak: Hiss-i sâdis)
KALB-İ ÂHENİN: Demir gibi metin ve sağlam olan kalb.
KALB-İ HABİDE: Uyumuş kalb.
KALB-İ HARÂB: Harab olmuş gönül.
KALB-İ MECRUH: Yaralı kalb.
KALB-İ METRUK: Terkedilmiş kalb, bırakılmış gönül.
KALB-İ MUNTAZAM: Edb: Harfleri ters okunduğu zamanda da bir mâna çıkan kelimedir. Meselâ: "Reşat, taşer" gibi.
KALB-İ MUZTARİB: Iztırab çeken kalb.
KALB-İ NÂ-ŞÂD: Hüzünlü gönül, kederli kalb.
KALB-İ SELİM: Temiz gönül.
KALBEN: İçten, kalbden, yürekten, gönülden. Samimi olarak. Kendi kendine.
KALBGÂH: f. Ordunun sağ ve sol kanadlarının ortası. Merkez bölümü. * Canevi.
KALBÎ: İçten. Yürekten. Kalbe ait ve müteâllik. Samimiyetle. Riyâsızca.
KALBOLMA: t. Başka hâle gelme. Değişme.
KÂLBÜD: f. Kalıp, şekil. * Gövde, beden, insan veya hayvan cesedi.
KALBZEN: f. Kalpazan. Sahte para basan. * Yalancı.
KALD: Gümüş bilezik.
KALE: (A, uzun okunur) Dedi. O söyledi.
KALE: (Bak: Kal'a)
KALE: f. Kumaş. * Ham kavun, kelek.
KALE: Söz söylemek.
KALEB: Dudak dışarıya sarkmak.
KALEB: (C.: Kavâlib) Kalıp.
KALEBE: Hastalık. İllet.
KALEHZEM: Yeyni, hafif. * Suyu çok olan büyük deniz.
KALE-KÎLE: Dedi-denildi şeklindeki nakiller.
KALEM: (C.: Aklâm) Kamış. Yazı için ucu inceltilen bir nevi ince ve sert kamış. * Yazı yazmak için kullanılan her türlü âlet. * İfâde. Üslub. * Mâden, taş ve tahta üzerinde oymak için ucu sivri çelik âlet. * İnce boya, fırçası. * Yazı enva'ı. * Resim. Nakış. * Resmi dâirelerde kâtiplerin çalıştıkları oda. * Ağacı aşılamak için kullanılan ucu kalem gibi yontulmuş ince çöp. * Çiçek ve sâir hastalıklara karşı kullanılan aşıyı hâvi ufak şişe. * Ok.
KALEM SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 68. suresinin ismidir. Mekkîdir.
KALEMDAN: f. Kalem kutusu, kalemlik.
KALEMEN: Yazı ile, kalem ile. * Sayıca, sayı bakımından.
KALEMGİR: f. Yazı yazarken kalemin kâğıda takılmadan rahatlıkla kayması.
KALEMÎ: (Kalemiyye) Kalemle alâkalı. Kalemle münâsebet ve alâkası olan.
KALEMİYYE: Eskiden kalemlerde yazı karşılığı olarak alınan para.
KALEMKÂR: f. Tülbent veya ince kumaş üzerine fırça ile şekiller yapan yazmacı. * Maden üzerine kazarak şekiller yapan kimse. * Duvar veya tavanlara süs yapan, nakkaş.
KALEMKÂRÎ: f. Resimcilik, ince nakkaşlık. * İnce nakkaşın elinden çıkmış.
KALEMKEŞ: f. Yazan, yazıcı, yazar, müellif. * Çizen. * Yazıda silinti yapan.
KALEMREV: f. Bir hükümdar veya hükümetin hükmünün geçtiği yer.
KALEMZEDE: f. Yazılmış, kaleme alınmış.
KALEMZEN: f. Yazan, yazıcı, kâtib.
KALEN: (A, uzun okunur) Söylemek suretiyle. Söyleyerek.
KALENDER: f. Dünyayı terkederek elini çekip Allah yolunda giden kimse. * Dünyâdan elini çekip herşeyi hoş gören kimse. * Dünya alâkalarından uzak, alâyişe aldanmaz hakikat adamı. Filozof.
KALENDERÂNE: f. Kalenderce. Kalender olan bir kimseye yakışır surette.
KALENDERÎ: f. Feylesofluk; kalenderlik; dervişlik; serserilik. * Edb: Halk edebiyatı tâbirlerindendir. Halk şâirleri "mef'ulü, mefaîlü, mefaîlü, feûlün" vezninde tanzim ettikleri gazele bu adı verirler.
KALENSÜVE: Üzerine sarık sarılarak başa giyilen külâh. * Mantarın başlığı, tablası.
KALES: Kusuntu.
KALET: (C.: Kılât) Helâk olmak. * Dağlarda, içinde su biriken çukur. * Göz çukuru. * Baş parmağın dibinde olan çukur.
KALFA: Sarayla konaklardaki cariyeler hakkında kullanılan bir tâbir idi. Konaklarda bu tâbir, daha çok bunların eskileri ve yaşlıları hakında kullanılırdı. Gençlerine "kız" denilir ve adlarıyla çağrılırlardı. * Eski tarz mekteblerde öğretmen yardımcısı. * Bir san'atta usta ile çırak arasındaki işçi.
KALGAY: Eskiden Kırım Hanlığı'nın veliahtlerine verilen ünvan.
KALH: Eşek anırtısı. Aygır kişnemesi.
KALH: Ferc.
KALHEBAN: Uzun, tavil.
KALHEBE: Beyaz bulut.
KALIB: (Ka, uzun okunur) Hususi bir biçim, bir şekil alması istenen bazı şeylerin konmasına mahsus araç. (Buz kalıbı, çizme kalıbı gibi) * Hususi surette dökülmesi istenen şeylere mahsus zarf. * Beden, vücut, gövde. * Şekil ve suret nümunesi, örnek. * Bir kalıba dökülmüş veya kalıptan çıkmış şey.
KALİ': (Kal. dan) Kökten söküp atan. Kökünden çıkaran.
KALÎ: Dedikoducu, gıybet eden, çekiştirici. * Söylemekle. Söylenmiş. Söz olarak. Söze dair ve müteallik.
KALİ: f. Halı.
KÂLÎ: Veresiye satmak.
KALÎB: Kuyu, çok eski zamandan kalmış kuyu.
KÂLİB (KELİB): İt tutan kimse. Köpeğe av tâlim ettiren kimse.
KALİÇE: f. Küçük halı.
KALÎF: Hurma kabuğu.
KALİF: Sünnet olmamış kimse.
KALİFİYE: Fr. Yetişmiş usta, işçi vs.
KÂLİH: Katı, şiddetli, şedid.
KALİL: Az. * Bodur kimse.
KALİL-ÜL BİDÂA: Sermayesi az.
KALİLEN: Az olarak.
KALİTA: ing. Eskiden kalyon cinsinden yük gemisi.
KALİTE: Fr. Vasıf.
KALİYYE: Tava kebabı. * Kavrulmuş.
KALİZEM: Kuyu. * Suyu çok olan deniz.
KALKADİS: Siyah boya.
KALKAL: Deprenmiş, hareket etmiş.
KALKALE: Bir şeyi titretmek. * Tecvidde: Okurken harflerin üzerinde birden durarak harfi, mahrecinden çıkar çıkmaz kesmek suretiyle bu harfleri tekrar okumak. Kalkale ile okunan harfler şunlardır: Kaf, tı, ba, cim, dal. (Hakk kelimesinde okunduğu gibi)
KALLA': Beylere koğuculuk yapan yalancı. * Halk içinde tanınmak için kendine bir alâmet yapan kimse.
KALLAB: (Kalb. den) Düzenbaz, hilekâr. * Kalpazan. Sahte para basan kimse.
KALLAS: Takke dikici, takke diken.
KALLAŞ: Kalleş. Hileci, dönek.
KALLAVÎ: Vaktiyle vezirlerin giydikleri bir cins kavuk.
KALLE: Az olmak.
KALLEYS: San'a şehrinde bir kilise.
KALLİ: t. Sözlü. Dil ile.
KALLİDNÂ: Boynumuza geçir, tak (manâsındadır).
KALM: Kesmek.
KALMES: Ulu kişi, seyyid.
KALORİ: Lat. Bir kilogram suyu bir derece ısıtmak için lâzım olan ısı miktarı. * Gıdaların vücuda yarayışlı olması ve hararet vermesi bakımından değeri.
KALP: t. Hileli. Sahte. Taklit. * Yalandan cesaret satan korkak adam. * Yalancı. Kendisine güvenilmez olan.
KALTABAN: f. Namussuz. Pezevenk.
KALÛ: (A, uzun okunur) Dediler. Onlar söylediler (meâlinde fiil).
KALÛ BELÂ: Cenab-ı Hak ruhları yaratıp, onlara Rabbiniz değil miyim, meâlinde: "Elestü Bi-Rabbiküm" buyurduğunda, ruhlar: "Evet Rabbimizsin" meâlindeki Kalu Belâ diye cevap verdiklerini bildiren Kur'andaki bir tâbirdir. (Bak: Bezm-i elest)
KÂLUC: f. Küçük parmak. * Güvercin kuşu.
KAL U KÎL: "Dedi denildi" şeklindeki nakiller.
KÂLUS: f. Ahmak, ebleh, akılsız.
KALUS: (C.: Kulus-Kalâyıs) Ayakları uzun genç deve. * Yüksek. * Murdarlıklar akan çay. Kirli ırmak.
KÂLUSANE: f. Akılsızcasına, ahmakçasına.
KALUŞE: f. Çömlek. * Tencere.
KALY: Et ve buğday kavurmak. * Buğz, adavet, düşmanlık.
KALYAN: f. Nargile.
KALYON: Buharlı gemilerin icadından evvel kullanılan yelkenli ve kürekli harp gemilerinden biri.
KAMET-İ BÂLÂ: Uzun boy.
KAMET ALMAK: Namaza başlamak için, hususen farz namazından önce ezan okumak.
KÂMİL-İ UKALÂ: Kemalde olan mükemmel akıl sâhibleri. Akılların kâmili.
KANDAL: Büyük başlı.
KANKAL: Büyük kile.
KARABET-İ KALB: Kalb yakınlığı, gönül yakınlığı.
KARDİNAL: Fr. Katolik mezhebinde en büyük pâye.
KARKAL: (C: Karâkıl) Kadın gömleği. * Yeleksiz elbise.
KARTALE: Eşek yükünün dengi.
KASAL: Buğday içinde olan siyah taneler.
KASR-I SALÂT: Seferde olan bir kimsenin, dört rekâtlı farz namazları ikişer rekât kılması. Namazı kısaltmak.
KASTAL: şeker tozu.
KASTAL: Cenk ederken olan toz, dövüşürken çıkan toz.
KASTALANÎ: (Hi: 851-923) (İmam-ı Ahmed İbn-i Muhammed) Büyük Şafiî âlimlerindendir. Çok eser yazmıştır. En meşhur eseri Mevahib-ül Ledüniyye'dir. Mısır'da vefat etmiştir.
KASTALANÎ: Ok atmak. * Şafak kızıllığı.
KAT'-I ALÂKA: Alâkayı kesme.
KATALOG: Fr. Kitaplık halinde, yahut neşriyata tabi bulunan bir şeye ait etraflı geniş liste, eşya listesi.
KATEDRAL: Piskoposluk kilisesi. Bir şehrin büyük kilisesi.
KAT'Î DELALET: şüphesiz, kat'i delil.
KAT'İYY-ÜD DELALE: Bir ibârenin ifâde ettiği mânaya veya hükme delâletinin kat'i ve şeksiz olması. Delilin kat'i, şüphesiz oluşu.
KATTAL: (Katl. den) Çok öldüren, çok katleden.
KAVALİB: (Kalıb. C.) Kalıplar.
KAVKAL: Bağırtlak kuşunun erkeği. * Keklik. * Turaç kuşu.
KAVVAL: (Kavl. den) Geveze, çok konuşan, çok söyliyen. * Sözü yerinde söyliyen. Lâf ebesi.
KAZAL: (C: Kuzul-Akzile) Başın arka tarafı.
KAZAN KALDIRMAK: t. Yeniçerilerin isyanı münasebetiyle kullanılan bir tabirdi. Yeniçeriler isyan ettikleri zaman yemek pişirilen kazanlarını da, toplandıkları At Meydanı'na getirdikleri için bu tabir meydana gelmiştir. Sonradan da devlete karşı koymağa kalkanlar hakkında kullanılırdı. (O.T.D.S.)
KAZİYE-İ İHTİMALİYYE: Man: Bir şeyin olması veya olmaması mümkün olmak ihtimâli üzerine bina olunan kaziyye.
KAZİYE-İ SÂLİBE: Man: Mevzuun mahmulünden selbiyle hükmolunan, yâni; bir şeye nefi ile hükmeyleyen kaziyye'dir. "Kamerin ziyası kendinden değildir" gibi.
KEFALET-İ BİL-MAL: Fık: Bir mal için kefil olma.
KEFALET-İ BİNNEFS: Birinin şahsına kefil olma.
KEFALET-İ MUTLAKA: Huk: Bir kayıt ile bağlı olmıyan kefalet.
KEFALET-İ MUVAKKATA: Geçici bir zaman için kefil olma.
KEFALET-İ NAKDİYE: Bir hususu te'min için depozite yatırmak suretiyle kefil olma.
KEFALET-BİT-TESLİM: Bir malın teslimine kefil olma.
KEFALETEN: Kefil olarak. Kefillik suretiyle.
KEFALETNAME: f. Kefillik kâğıdı, kefalet senedi.
KEFFARET-İ HALK: Hac için ihrama girip de bir özre mebni saçlarını vaktinden evvel traş ettiren kimsenin tutacağı üç günlük oruçtan ibârettir.
KEHF-MİSAL: Mağaraya benzer şekilde, mağara gibi sesi aksettiren.
KEHHAL: Gözlere sürme süren. * Göz doktoru.
KELÂL: Yorgunluk. Bitkinlik. Usanç. * Göz nuru zayıf olmak, yorgun olmak.
KELÂL-İ DİL: Gönül yorgunluğu.
KELÂL-ÂVER: f. Yorgunluk ve bıkkınlık veren. Sıkıcı, yorucu.
KELÂL-BAHŞ: f. Sıkıcı, yorucu. Yorgunluk getiren.
KELÂLET: Yorgunluk. Bitkinlik. Usançlık. * Bıçak ve kılıç gibi şeylerin kesmez olması. * Akrabalığı uzak olanlar. (Amcazâdeler topluluğu gibi). * Kör ve kesmez olan.
KELÂLİB: (Küllâb. C.) Çengeller, kancalar, uçları eğri olan demirler.
KELKEL (KELKÂL): (C.: Kelâkil) Göğüs, sadr.
KELUL (KELÂL-KELÂLE): Kütelip kesmez olmak. * Göz nuru zayıf olmak. * Çocuğu ve anası olmayan şahıs.
KEMAL: Kâmillik, olgunluk. Olgunlaşma. Erginlik. Bütün güzel sıfatlarla muttasıf olmak. Fazilet. * Değer, baha. * Fazlalık. * Sıdk ile yapılan güzel iş.
KEMAL-İ DİRAYET: Dirayetin son derecesi.
KEMAL-İ İHTİMAM: Son derece dikkat ve ihtimâm.
KEMAL-İ METANET: Tam sağlamlıkla, sarsılmadan.
KEMAL-İ RAHMET: Rahmet ve merhametin nihayet kemalde olması.
KEMAL-İ VÜSUK: Tam bir itimad ve inanç.
KEMALÂT: (Kemal. C.) Faziletler, iyilikler, mükemmellikler. Ahlâk ve huy güzellikleri. Terbiyelilik, edeblilik.(Mâdem mevcudat, zeminin yüzünde büyük bir nehir gibi, kemalâtın lem'alariyle parlar geçer; o nehir, güneşin cilveleriyle parladığı gibi, şu seyl-i mevcudât dahi, hüsün ve cemal ve kemalin lem'alarıyla muvakkaten parlar gider. Arkalarından gelenler aynı parlamayı, aynı lem'aları gösterdiklerinden anlaşılıyor ki: Cereyan eden suyun kabarcıklarındaki cilveler, güzellikler, nasıl kendilerinden değil; belki bir güneşin ziyasının güzellikleri, cilveleridir. Öyle de şu seyl-i kâinattaki muvakkat parlayan mehasin ve kemalât, bir Şems-i Sermedî'nin lemaat-ı cemal-i esmasıdır... S.)
KEMALÂT-PERVER: f. Kâmil ve olgun insan. Kemalât sahibi.
KEM-HAVSALA: f. Tahammülü az olan kişi, tahammülsüz kimse.
KEMSAL: f. Genç. Yaşı küçük.
KENTAL: Fr. Yüz kilogram ağırlığında bir tartı birimi.
KERAMET-İ ALEVİYE (R.A.): Hz. Ali Efendimize âid keramet. (Bak: Kaside-i Ercuze)
KERREMALLAHU-VECHEHU: Allah vechini mükerrem kılsın, meâlinde dua olup Hz. Ali (R.A.) hiç putlara secde ve ibadet etmediği ve çocukluktan beri Allah'a secde ettiğinden, onun ismi anıldığında hürmeten söylenir. (Bak: Aliyy-ül Murtaza)
KESALET: Tembellik. Üşenmek. Uyuşukluk. Rehâvet.
KESİR-ÜL MÂL: Malı mülkü çok olan. Serveti fazla olan. Zengin.
KEVALİK: Kısa boylu.
KEYFE HÂLÜK: Hâlin nasıl? Nasılsın?
KEYYAL: Kile ile ölçen kimse. Kileci.
KEZALİK: Bunun gibi. Böylece. Bu da böyle.
KIBAL: (Bir yazıyı) karşılaştırma, mukabele etme. * Pabucun ayak üstüne gelen yeri.
KIBAL(E): Ebelik bilgisi ve işi.
KILKAL: Hareket ettirmek.
KIL Ü KAL: (I ve A, uzun okunur) Dedikodu.
KIRTALE: (C.: Kırtâl) Yemiş toplamakta kullanılan sepet.
KISAR-I MUFASSAL: Kur'an-ı Kerim'de 99. sure olan Zilzal suresinden 114. olan Nas suresine kadar olan surelerdir.
KISMAL: Kesmek.
KITAL: Muharebe. Kavga. Öldüresiye yapılan karşılıklı harp.
KIYAS-I MAALFÂRIK: Birbirine benzemiyen şeyler arasında yapılan kıyas. Yani, doğru olmayan ve hakikata uymayan mukayese.
KIYFAL: Baş damarı.
KİHAL: (Kehl. C.) Kemâlini bulmuş kimseler. Kâmil insanlar. Olgunluk çağında bulunanlar.
KİHALET: Göz için sürme yapma. Sürmecilik. * Göz doktorluğu. Göz hastalıkları bilgisi.
KÎL U KAL: Dedikodu.
KİRBAL: (C.: Kerâbil) Hallaç yayı. * Kalbur.
KİSAL: Bir yerde oturup kalan ve gideceği yere geç giden.
KOALİSYON: ing. Bir maksad için birleşen kuvvetler yahut partiler topluluğu.
KUAL: Üzüm çiçeği.
KUBALE: Mukabele. * Kapı önü.
KUBBE-İ ÂLİYE: Yüksek kubbe.
KUBBE ALTI: Tar: Topkapı Sarayı'nda başta sadrazam olmak üzere devlet adamlarının ve vezirlerin toplanıp devlet işlerini görüştükleri yer.
KULAL: Az, kalil.
KULİS FAALİYETİ: Toplantı yapılan yerlerde, toplantı haricinde çeşitli grupların yaptığı gizli çalışma.
KULKALAN: Bir nevi ot.
KÛPAL: f. Gürz. Demir topuz.
KURUN-U SÂLİFE: Geçmiş asırlar.
KUSALE: Buğday ve arpa kesmiği.
KUTB-U RİSALET: Risaletin başı. * Hz. Muhammed (A.S.M.)
KUTB-U ŞİMALÎ: Kuzey kutbu.
KÛTEHBÂL: f. Kısa boylu.
KUTTAL: (Katil. C.) Katiller, öldürücüler, öldürenler. Katledenler.
KÛTVAL: f. Kale muhafızı. Dizdar. * Belediye reisi. Şehir ağası.
KUVVE-İ GALİBE: Üstün ve ezici kuvvet.
KUVVE-İ MUHASSALA: Muhtelif kuvvetlerin ağırlık merkezi.
KÜFALE: Zammetmek, artırmak. * Boynuna almak.
KÜFR Ü DALAL: Kafirlik ve sapıklık. Dinsizlik.
KÜHENSÂL: f. Yaşlanmış, ihtiyarlamış, kocamış. Eskimiş.
KÜLALE: f. Çiçek demeti. * Kıvrım kıvrım olan saç. Kıvırcık saç. Bukle.
KÜLKÜL (KÜLKÂL): Kısa boylu bodur adam.
KÜTALE: Ağırlık, sıklet.
KÜTÜB-Ü SÂLİFE: Geçmişteki eski mukaddes kitaplar.
KUTB-U ŞİMALÎ: Kuzey kutbu.
KAL'A-KÜŞA: f. Kale zapteden.
KALB-İ NÂ-ŞÂD: Hüzünlü gönül, kederli kalb.
KALLAŞ: Kalleş. Hileci, dönek.
KALUŞE: f. Çömlek. * Tencere.
LAAKALL: En az. Hiç olmazsa.(Ey nefis! Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı, yarın ise; senin elinde sened yok ki, ona mâliksin. Öyle ise; hakiki ömrünü bulunduğun gün bil. Lâakall günün bir saatini ihtiyat akçesi gibi hakiki istikbal için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviyye olan bir mescide veya bir seccadeye at. S.) Yani beş vakit namazı kıl.
LAALETTAYİN: Gelişigüzel. Ayırd etmeksizin. Rastgele.
LAALGUN: f. Kırmızı renkte. Al renkte.
LAALİK: Doğrulukla kalkıp durmak.
LAALLE: Arabçada olması mümkün şeyler için kullanılır. Ola ki, umulur, ümid edilir, umulur ki mânâlarınadır. Ümide veya endişeye delâlet eder. (Bak: İnne)
LAANALLAH: Allah lânet etsin.
LAFZ-I ALLAH (LAFZULLAH): Allah isminin lâfzı.
LAFZA-İ CELÂL: İsm-i Celâl, Allah lâfzı.
LÂL: f. Dilsiz. Söz söyleyemiyen.
LALA: f. Osmanlı İmparatorluğu zamanında sadrazamlar hakkında "Atabek" karşılığı olarak kullanılan bir tâbir olduğu gibi, şehzâdelerin mürebbilerine de bu ad verilirdi. * Saraya alınan acemilerin terbiyesine memur edilenler. * Eskiden büyük memurlarla zenginler de çocuklarının terbiyesine bakmak üzere "lâla" istihdam ederlerdi. Lâla, görünüşte hizmetkâr vaziyetde idiyse de, terbiyesi kendisine havale olunan çocuğa karşı âmir yerinde bulunur; esasen yaşlı ve kâmil insanlardan seçildikleri için çocuklar da kendisine bir mürebbi, bir hoca gibi tâzim ve hürmet ederlerdi.
LALE: Lâle denen meşhur çiçek. * Vaktiyle suçluların ve delilerin boynuna takılan halka. * İncir koparmak için ucu çatallı değnek.
LALEFAM: f. Lâle renginde. Rengi lâlenin rengine benzeyen.
LALEGUN: f. Lâle renkli. Pembe.
LALEHADD: f. Lâle yanaklı. Yanakları pembe renkte olan.
LALEK: (Lâlekâ) f. Taç. * Papuç, ayakkabı. * Horoz ibiği.
LALERENK: f. Lâle renginde olan. Lâle renkli. Pembe.
LALERUH: f. Lâle yanaklı. Yanağı lâle gibi pembe olan.
LALERUHSAR: f. Lâle yanaklı, al yanaklı.
LALESAR: f. Lâlelik. Lâlebahçesi. * Sığırcık kuşu.
LALEVEŞ: f. Lâleye benziyen. Lâle gibi.
LALEZAR: f. Lâle bahçesi. Lâlelik.
LÂL Ü EBKEM: Şaşa kalmış. Sükuta mecbur olmuş. Susmuş.
LÂMEHALE: Hilesiz. * Çaresiz, imkânsız, ister istemez.
LA'NETULLAHİ ALEYH: Allah'ın lâneti onun üzerine olsun.
LÂUBALİ: Alâkasız, kayıtsız, hürmetsiz, dikkatsiz. Senli benli. ("Lâ" harfi ile" Ubâli" muzari fiilinden müteşekkildir.)
LÂUBALİYANE: f. Lâubalilikle. Kayıtsız, alâkasız, saygısız ve dikkatsiz bir şekilde. Senli benli olarak.
LÂVALLAH: Vallahi hayır.
LÂYEZAL: Zeval bulmaz. Yok olmaz.
LÂ YEZALÎ: Zevalsiz olana ait, sonu olmayanla ilgili.
LÂYU'KAL: Anlaşılmaz, akıl ermez. Akıl ile idrak olunmaz.
LÂYUZAL: İzale edilmez, tükenmez, zeval bulmaz.
LÂZÂLE: (Lâzâlet) Zeval bulmasın, zâil ve eksik olmasın. * Olsun!
LÂZÂLE ÂLİYEN: Yüce ve âli olsun.
LÂZEVAL: Zevalsiz. Sonu gelmez. Zeval bulmaz.
LEAL: İnci.
LEALİ: (Leâl. C.) İnciler. Lü'lüler.
LEALİ-FEŞAN: f. İnciler saçan.
LEALLE: (Bak: Laalle-İnne)
LEBALEB: Ağzına kadar dopdolu. * Ağızdan ağıza.
LEDE-L HAVALE: Havale olunduğu zaman.
LEDE-L-MÜTALAA: Mütâlaa edilip okunduktan sonra.
LEDE-S-SUÂL: Soruldukta, sorulduğu anda.
LEKALİK: (Laklak. C.) Leylekler.
LEKALİK: Büyük, etli, şişman kadın. * Büyük deve.
LEV'A-İ KALB: İç yanıklığı, gönül acısı.
LEYAL: (Leyâli-Leyâil) (Leyl. C.) Geceler.
LEYAL-İ AŞR: Arabi aylardan Zilhiccenin ilk on gecesi. On geceler.
LEYAL-İ HASRET: Hasret geceleri.
LİBERAL: Fr. Ferdî hürriyet lehinde, hürriyete elverişli. Ferdî teşebbüs ve hürriyet haklarını korumak için en iyi vasıta, devletin salâhiyyetlerini mümkün olduğu kadar tahdid etmek fikri. Rusya'daki dinsiz sosyalistliğin zıddı. (Bak: Sosyalizm)
LİSAN-I HAL: Hal dili. Bir şeyin görünüşü ile bir mânâ ifade etmesi (Bak: Hal)(Akılları gözlerinde olan avama ders veren fiildir, lisan-ı haldir.)(Bütün mevcudat, her birisi birer mahsus tesbih ve birer hususi ibadet, birer hâs secde ettikleri gibi, bütün kâinattan Dergâh-ı İlâhiyeye giden bir duâdır. Ya, istidad lisaniyledir: Bütün nebatat ve hayvanatın duâları gibi ki; her biri lisan-ı istidadı ile Feyyaz-ı Mutlak'tan bir suret taleb ediyorlar. Ve Esmâsına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar. S.)
LİSAN-I KAL: Söz ile anlatılan mâna. Konuşma dili.
Lİ-ZALİK: Bundan dolayı. Bundan ötürü.
LÜAB-ÂLUD: Salya, tükrük karışık.
LÜ'LÜ-İ LÂLÂ: Parlak inci.
LALEVEŞ: f. Lâleye benziyen. Lâle gibi.
LEYAL-İ AŞR: Arabi aylardan Zilhiccenin ilk on gecesi. On geceler.
MAAL: Yükseklik. İlerilik. Şereflilik.
MAALCEMAA: (Maa-l-cemâe) Cemaatle beraber, cemaatle birlikte.
MAALEM: İz. Eser. Nişân. * Dinî mes'ele.
MAAL-ESEF: Yazık ki. Maalesef.
MAAL-FARZ: Farzedilerek. Doğruluğu kabul edilmekle. Kabul edilmiş sayılmakla.
MAAL-FARIK: Yanlış olarak. Farklı olarak. Farklı olmakla beraber.
MAAL-GAYR: Başkası ile birlikte. Gayrısı ile.
MAALÎ: şerefler. Yükseklikler. * Yüksek fikirler. * şerefli vazifeler.
MAALİF: (Ma'lef. C.) Ot, saman gibi yem konan yerler. Samanlıklar.
MAAL-İFTİHAR: İftiharla. Sevinerek. Kemal-i şevk ile.
MAALİM: (Ma'lem. C.) Dinî inançlara, itikadlara dair mes'eleler. * İzler. Nişanlar. Eserler.
MAALİYAT: İnsan aklının yetişemediği veya zor yetiştiği yüksek fikir ve derin bilgiler.
MAAL-KERAHE: Kerih, çirkin, kötü olmakla beraber. Kerahetle beraber. Mekruh olarak.
MAAL-KİFAYE: Kâfi olmakla, yetmekle beraber.
MAAL-MEMNUNİYYE: Memnun olmak suretiyle. İsteyerek. Gönül rızası ile. Memnuniyetle.
MAAZALİK: Şu var ki. Bununla berâber.
MAAZALLAH: Allaha sığındık. Allah korusun.
MADALLE: Yolun kaybolduğu yer.
MADALYA: İtl. Büyük işlerde muvaffak olanlara veya büyük fedakârlık ve kahramanlık gösterenlere hediye ve hatıra olarak verilen ve çok defa yuvarlak biçimde, göğüse takılacak şekilde olan kıymetli madeni parça.
MA-Fİ-L BAL: Gönülde olan maksad ve meram. (Mâ-fi-z zamir de denilir.)
MAFSAL: Tıb: Vücuddaki kemiklerin ekli olan oynak yerleri. Eklem.
MAFSAL-I MÜTEHARRİK: Tıb: Oynar eklem.
MAGALE: şer, kötü.
MAGALIK: (Mağlak. C.) Kilitler, sürmeler.
MAGALIB: Üstün gelen, galebe eden.
MAGŞİYYÜN ALEYH: Bayılmış, baygın.
MA-HALA: (Bir istisnâ edatıdır) Mâadâ mânasına gelir, kendinden sonraki kelimeyi nasb eder. $ (Allah'tan başka herşey fânidir) cümlesinde olduğu gibi.
MA-HALAKALLAH: Allah'ın (C.C.) yarattığı ve halkettiği her şey. * Kalabalık, izdiham.
MAHALE: Çare, tedbir. * Hile.
MAHALİB: (Mahleb. C.) Yırtıcı hayvanların tırnakları, çengelli pençeleri.
MAHALL: Yer. Mekân. Cây.
MAHALL-İ SADAKA: Sadaka olarak verilen mal veya parayı şer'an almağa ehil olan kimse.
MAHALL-İ TEVARÜD: Vâsıl olunan yer. * Birisine yetişilen mahal.
MAHÂLL: (Mahall. C.) Yerler. Mekânlar.
MAHALLE: (C.: Mahallât) Şehir ve kasabaların bölündüğü parçalardan herbiri.
MAHALLETAN: Çömlek ve değirmen.
MAHALLÎ: Bir yere mahsus. Yerli.
MÂHASAL: Hâsıl olan, meydana gelen. * Netice, sonuç.
MÂHASAL-I ÖMR: Evlât. Çocuk. * Hayat boyunca çalışılarak vücuda getirilen eser veya elde edilen şey.
MAHKÛMUN-ALEYH: Kendi aleyhinde hüküm verilmiş olan.
MAHLUF-ÜN ALEYH: Hakkında yemin edilen husus.
MAHLUL-U MUFASSAL: Tapu usulüne ait bir tâbir olup, köyler ve mezarlar tımarıydı. Berat ile verilirdi.
MAHMUD-ÜL HİSÂL: İyi ahlâk sahibi.
MAİDESÂLÂR: f. Sofracı başı.
MAKAL: Söz. Lâkırdı. Kavl. Söyleyiş.
MA'KAL: (C: Meâkıl) Sığınacak ve saklanacak yer. * Kale.
MAKALAT: (Makale. C.) Makaleler. Söz ve yazılar. Bahisler.
MAKALE: Söylenen söz. Söyleme. Söyleyiş. Kelâm. Nutuk. * Bir bahsin kaleme alınışı.
MAKALİD: (Ka, uzun okunur) Hazineler. * Kilitler. Anahtarlar.
MAKALİD-İ İNKIYAD: İnkıyad, bağlılık kilitleri.
MAKALİM: (Maklem. C.) Ucu budanmış ve sivrilmiş şeyler.
MAKAM-I ÂLÎ: Yüce ve âli makam. Eskiden bu tabir, bakanlıklar hakkında kullanılırdı.
MAKAMAT-I ÂLİYE: Yüksek şerefli mevkiler, makamlar. Yüce makamlar.
MAKARR-I SALTANAT: Saltanat merkezi. Hükümetin idare edildiği baş şehir.
MAKSAL: Mahsul ekilen yer.
MAL: Fık: Bir kimsenin tasarrufunda bulunan kıymetli, lüzumlu şey. (Varlık, servet, para, ticaret eşyası gibi.)
MAL-İ CİZYE: Araziden alınan haraç.
MAL-İ GAYBÎ: Bulunmuş ve sahibi çıkmamış mal.
MAL-İ HULYA: f. Vesvese, kara sevdâ, kuruntu, boş hayaller.
MAL-İ KARUN: Mc: Çok zengin.
MAL-İ MAZMUN: Emânet olmayan mal.
MAL-İ MENKUL: Taşınabilen ve nakledilebilen mal. (Arâzi ve binanın haricindekiler)
MAL-İ MİRÎ: Miri malı. Hükümete veya devlete ait mal.
MAL-İ MÜTEKAVVİM: Huk: İki mânada kullanılır: Birisi, intifâı mübah olan şeydir. Diğeri, mâl-i mührez demektir. Meselâ, denizde iken balık gayr-i mütekavvim olup, tutmak ile ihraz olundukta, mâl-i mütekavvim olur. İntifâı mübah olmayan mal veya elde edilmemiş olan mal gayr-ı mütekavvimdir. Şirâ ile intifa' mübah olduğundan, mâl-i mütekavvimdir. (Ist.F.K.)
MAL-İ NÂTIK: Canlı mal. (At, deve, koyun gibi)
MAL-İ UHREVÎ: Âhiret için kazanılan sevap. Uhrevî mal.
MAL-İ ZIMAR: Bir kimsenin mâlik olduğu halde, onlardan faydalanması kabil olmayan; başka tabir ile, elinden çıkıp galib-i hale nazaran bir daha eline girmeleri umulmayan mallar.
MAL: f. "Süren, sürülen, sarılan, takılan" anlamlarıyla terkibler yapılmada kullanılır. (Meselâ: Pâymal: Ayak altında çiğnenen)
MALAK: Manda yavrusu. Buzağı.
MALAKELAM: Diyecek yok. Söz götürmez.
MALAMAL: Çok dolu, lebâleb, ağzına kadar dolu.
MALANİHAYE: Sonsuz, nihâyetsiz. Uçsuz bucaksız.
MALARYA: ing. Sıtma.
MALAYA'Nİ: (Mâlâyâni) Mânasız, faydasız, boş söz.(Elbette en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyani şeylerle ömrünü telef etmesin. Kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin. Selâmetle kabir kapısını açıp saâdet-i ebediyeye girsin. M.)
MÂLÂYA'NİYYÂT: Faydasız boş sözler, boş konuşmalar, faydasızlık.
MALAYUTAK: Tâkat getirilmez, güç yetmez, dayanılmaz.
MALAZ: Sürülmüş toprak. * Sular altında kalmış tarla.
MALDAR: f. Malı mülkü çok olan. Zengin.
MALDARÎ: Zenginlik, servet.
MALE: f. Duvarcı malası.
MALEMYEKÜN: Sözden ibâret.
MALEZİM: (Mâlezime) Lüzumlu ve gerekli şey. Malzeme.
MALÎ: f. Dolu. * Fazla, çok.
MALÎ: (Maliye) Mala ve paraya mensub. Mal ve para cinsinden. Mala ait.
MALİDE: f. Sürülmüş, sürmüş.
MALİH: Tuzlu.
MALİHULYA: (Bak: Mâl-i hulya)
MALİK: Sâhib. Malı elinde bulunduran. Bir şeyin mülkiyetini elinde tutan. * Her şeyin sâhibi olan Allah. * Cehennem zebânilerine hâkim ve onları idare eden meleğin adı.
MALİK-ÜL MÜLK: Bütün mülkün hakiki mâliki olan Allah (C.C.)
MALİK-İ YEVMİDDİN: Herkesin dünyâda yaptığının mükâfat ve cezasını göreceği yer olan âhiretin, din gününün, mâliki, sahibi olan Allah (C.C.)
MALİKANE: f. Büyük ve gösterişli köşk. * Tar: Bir kimseye, gelirinden hayatı boyunca istifade etmek; fakat satamamak ve miras bırakamamak şartıyla verilen beylik arazi.
MALİKÎ: (Bak: İmam-ı Mâlik)
MALİKİYET: Malik ve sahib olma.
MALİŞ: f. Sürme, sürüştürme.
MALİŞGÂH: f. Yüz sürülecek yer.
MALİŞGER: f. Sürtücü, oğucu. * Tellak.
MALİYAT: Maliye işleriyle alâkalı. Maliye bilgisi.
MALİYE: Devletin gelir ve masraflarının idaresi. * Gelir gider hesablarına bakan resmi dâire.
MALİYET: Kıymet. Mâlolma değeri.
MALİYYUN: Maliyeci.
MALİZME: Eskiden yirmi sayfadan meydana gelen cüz, broşür.
MALKOÇ: Osmanlı İmparatorluğu devrinde akıncıların başı. * Akıncı beylerinden meşhur bir hânedan.
MAL MÜDÜRÜ: Kazâ mâliye memuru.
MALPEREST: f. Malı, mülkü ve parayı çok seven. Mala düşkün olan.
MANZAR-I ÂLÂ: En yüksek bakış yeri. Kudsi ve en yüksek manzara. Cennet manzarası, arş-ı azam.
MAREŞAL: Fr. (Bak: Müşir)
MASAL: Az miktar olan şey.
MASALE: Sızıntı.
MASHARA-İ ÂLEM: Âlemin maskarası. Kepaze, rezil.
MAŞAALLAH: Allah'ın istediği gibi. * Allah korusun, Allah saklasın (meâlinde duâdır.)
MATALİL: (Matlul. C.) Nemli, ıslak ve yaş şeyler.
MATERYAL: Fr. Bir işin meydana çıkması için lâzım gelen şeyler.
MATERYALİST: Fr. Maddeci. Her şeyi madde ile kıymetlendiren. (Bak: Maddiyyun)
MATERYALİZM: Fr. Maneviyatı ve Allah'ı inkâr eden maddiyyunların mesleği.
MATTAL: (Mattâle) Devamlı olarak borcunu ileri atıp geciktiren.
MA'TUFUN ALEYH: f. Bir rabt edatı ile kendisine bağlı olan kelime (Bak: Harf-i atıf)
MAYU'KAL: Anlaşılır.
MAZALİM: (Mazleme. C.) Haksızlık ve adaletsizlikler. Zulümler. * Adâlet dâiresi.
MAZALLE: Yol aranılan yer.
MAZALLE: (C.: Mazâil) (Zıll. dan) Gölgelik yer.
MAZALLENİŞİN: f. Gölgelikte oturan.
MAZGAL: yun. Eskiden kale, hisar, sur veya şato duvarlarında açılan iç yanı geniş, dış yanı dar gözleme siperi.
MEÂL: (Geri dönmek ve rücu eylemek. den) Meydana gelen netice. Mefhum. * Mânası. Kısaca mânası. * Kaymak. * Husul yeri, peyda olunacak yer. * Son, sonuç.(Meâl, te'vilin me'hazi olan "evl" mânasına masdar-ı mimîdir. Bir şeyin varacağı gâye mânasına ism-i mekân da olur ki, te'vilin hasılı demektir. Bundan başka meâl, bir şeyi eksiltmek mânasına da gelir. Onun için örfte bir kelâmın mânasını her vechile aynen değil de, biraz noksaniyle hasılına göre ifade etmeğe de meâl denilmiştir. E.T.)
MEÂL-İ İCMALÎ: Kısaca hülâsası, kısaca mânâsı. İcmalî meâl.
MEÂLEN: Mânâca aynısı olmadan eksiği ile anlaşılan neticesi. Mânaya göre. (Bak: Te'vil)
MEÂLÎ: Kısaca mânasına ait.
MEALÎ: (Bak: Maâlî)
MEALİM: (Bak: Maalim)
MEALPERVER: f. Mânâlı. * Mâna anlatan.
MEBAL: (Bevl. den) Sidiğin çıktığı yer.
MEBALİĞ: (Meblâğ. C.) Paralar, akçeler.
MEBKALE: (C: Mebâkıl) Sebzevat yetiştirilen yer.
MECAL: Tâkat. Güç. Kuvvet. * İktidar. İmkân. * Fırsat.
MECALÎ: (Meclâ. C.) Aynalar.
MECALİS: Meclisler. Toplantılar. Toplantı yerleri.
MECHUL-ÜL AHVAL: Kimin nesi olduğu bilinmeyen kimse.
MECMA-İ ALEYH: Hakkında toplanılan, ittifak edilen, birleşilen şey.
MEDHAL: Girilecek taraf. Dahil olacak yer. * Giriş. Esere başlangıç. Önsöz. Mukaddeme.
MEDHALDAR: f. Bir işte parmağı olan. Bir işe karışmış olan.
MEFALİS: (Müflis. C.) Müflisler. İflâs edenler.
MEHAL: Süre, mühlet, vâde. * Korku yeri.
MEHALİK: (Mehleke. C.) Tehlikeler. Tehlikeli işler. Korkulan yerler.
MEHDİ-MİSAL: Mehdiye benzer surette. Mehdi gibi hidayete vesile olan.
MEKAL: (Bak: Makal)
MEKÂTİB-İ ÂLİYE: Yüksek mektebler. Yüksek okullar. Üniversite ayarındaki mektebler.
MEKTEB-İ ÂLÎ: Yüksek mekteb, yüksek okul.
MELAL: Can sıkıntısı. Usanç. Gamlılık. Zaaf ve fütur.
MELAL-AVER: f. Usanç verici, usandıran, sıkan.
MELEK-ÜL CİBÂL: Dağlara nezâret eden melek.
MEMALİK: (Memleket. C.) Memleketler.
MEMALİK-İ HÂRRE: Sıcak memleketler. İklimi çok sıcak olan mıntıkalar.
MEMALİK-İ OSMANİYE: Osmanlı memleketi. Osmanlılara aid memleketler.
MEMALÎK: (Memluk. C.) Köleler. kullar.
MENAL: Yetiştirme, nâil olma, kavuşma. * Ele geçirilen şey. Nâil ve sahib olunan şey.
MANEND-İ BÎMİSAL: Misilsiz, benzersiz olan.
MENKAL: Nakledecek mekân.
MERAL: (Aslı, marâl'dır) Ceylan, karaca, dişi geyik.
MERHALE: (Rihlet. den) Menzil. Konak. * İki konak arası mesafe. * Bir günlük yol. * Derece, kademe.
MERHALENİŞİN: f. Seyyah, yolcu, turist.
MERKEZ-İ ÂLEM: Güneş, şems.
MERTEBE-İ ÂLİYE: Yüksek derece, âli mertebe.
MERTEBE-İ BÂLÂ: Üst derece.
MES'AL: Boğazda öksürecek yer.
MESALİB: Eksiklikler. Ayıplar. Kusurlar.
MESALİH: (Maslahat. C.) Maslahatlar. İşler.
MESALİH-İ MÜRSELE: (Bak: Maslahat-ı mürsele)
MESALİK: (Meslek. C.) Meslekler. Tutulan yollar. Süluk edilen yollar.
MESALL: Kabından çıkmış nesne.
MESANİD-İ ÂLİYE: Yüksek rütbeler, âli mevkiler.
MESBUK-UL EMSÂL: Benzerleri ve emsali önceleri de görülmüş ve geçmiş.
MESİH-ÜD DECCAL: Deccal'a da bu isim verilmesinin bir sırrı şudur ki: Bir gözü silik, yani kör ve ayıplı olmasındandır. Sadece bu dünyayı görüp, âhireti görecek gözünün kör olmasındandır. * Mesih, uğursuzluğundan nâşi Deccal'ın lâkabıdır. Nakşı silinmiş para, çok gezen adam, çok cima' eden kimse, yalancı, kezzab ve bir tarafında gözü silik olan adama denir. (L.R.)Hak Dini Kur'an Dili, Cilt: 5, sh: 4172'de şu tafsilât vardır: (Yalancı bir Mesih demektir. Vârid olan hadis-i şeriflerde; Deccal; bir yalancı ve halkı aldatmakta meharetli bir sahtekârdır ki, kâfirliği sahtekârlığı yüzünden belli olduğu hâlde bir takım harikalar göstererek uluhiyyet da'vâ eder. Deccalın bu suretle yalancı bir Mesih olması, onun hıristiyanlık taklidi altında zuhur edeceğini anlatır.) (Bak: Deccal)
MEŞ'ALE: Aydınlatıcı âlet. Lâmba, kandil. Ucunda ateş yanan değnek.
MEŞ'ALE-İ DİL: Gönül meş'alesi.
MEŞ'ALKEŞ: f. Meş'aleci.
MEŞGALE: İş. Meşguliyyet. Boş durmayış.
METAL: Lât: Mâden. * Matbaacılıkta harfleri teşkil için eritilen kurşun, karışık madde.
METALİ': Matla'lar. Tulu' edecek yerler veya zamanlar. Güneş veya benzerinin doğduğu yerler. * Ast: Herhangi bir yıldızın i'tidal-i rebii (Arz'ın güneş etrafındaki gezmesinde, 20 Mart'ta bulunduğu) noktasından geçmek üzere başlangıç kabul edilen daire ile bu yıldızın semavî istiva dairesi üzerindeki ara kesitleri arasında kalan kavis. * Edb: Kaside veya gazelin ilk beyitleri.
METALİB: İstekler. Arzular. Taleb edilen şeyler.
METALİB-İ İSTİKBAL: İstikbale aid istekler. Gelecek için olan arzu ve talebler.
METANET-İ KALBİYE: Kalb sağlamlığı.
MEVADD-I ZÜLÂLİYE: Azotlu maddeler.
MEVALÎ: Efendiler. * Azad edilmiş köleler. * Azad edenler. * Mevleviyyet pâyesine ulaşmış sarıklı âlimler. * Dost ve komşular. * Yardımcılar.
MEVALİD: (Mevlid. C.) Doğulan yerler. Mevlidler. Doğma vakitleri. Milâdlar.
MEVALİD: Mevcudlar. Doğmuşlar. Vücud bulmuşlar. Mevludlar.
MEVALİD-İ SELÂSE: Nebat, hayvan ve maden.
MEVALİD-İ TÜRABİYE: Topraktaki mevâlid. Mâdenler, nebatlar.
MEVKİB-İ İKBAL: Talihli kafile.
MEVLANA HALİD: (Hi: 1192-1242) Yüzyıl evvelinin müceddidi olduğu milyonlarca irşad ettiği kimselerin şehadetiyle sabit olmuştur. Şam'da vefat etmiştir. Hz. Osman bin Affan (R.A.) soyundandır. İlim ve takvada ve her çeşit makbul vasıflarda, devrindeki en ileri âlimlerin ve velilerin fevkinde idi. Bütün ömrünü zühd ve verâ ile geçirdi. Çok âlim ve veli yetiştirdi. Nahivde, kelâmda, fıkıhda, tasavvufda kıymetli eserler verdi. O zamanda Hindistanda bulunan Kutub Abdullah Dehleviden ders almıştı.
MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ: Hi: 672 de Belh'de doğdu. Konya'ya geldi ve yerleşti. Mühim eseri Farsça ve manzum yazdığı Mesnevi'sidir. İkişer mısralı kafiyeli şekilde olduğundan bu isim verilmiştir. Mevlevi Tarikatının piri ve serefrâzıdır.
MEVT-ALUD: f. Ölüm gibi. Ölümlü. Korkunç. Ölü gibi.
MEYYAL: Çok meyleden, eğilen. Çok istekli, düşkün.
MEYYAL-İ İNHİDÂM: Yıkılmak üzere bulunan. Neredeyse göçecek durumda olan.
MEYYAL-İ İ'TİLÂ: Yükselmeğe çok meyilli ve istekli.
MEZALİK: (Mezlaka. C.) Kaygan yerler. Ayak kayacak yerler.
MEZALİM: Zulümler. Haksızlıklar. Eziyet ve işkenceler.
MEZAYA-YI GALİYE: Çok kıymetli, yüksek meziyetler.
MIHSAL: Kilit. * Zenbil.
MIKTAL: (C.: Mekâtıl) Bıçkı.
MISKAL: Cilâlayan, parlatan âlet. * İnce. Zarif.
MİÂ-İ GALİZ: Kalınbağırsak.
MİFSAL: Dil, lisan.
MİFZAL: Fazilet ve şeref sahibi.
MİFZAL: Gündelik iş elbisesi.
MİHAL: Kuvvet. Azab. Ukubet.
MİHSAL: Ok yapılan demir.
MİHSAL: Keskin kılıç.
MİHVAL: Çok hilekâr. Hileci. Dolandırıcı.
MİHVER-İ ÂLEM: Arzın merkezinden geçerek semâ küresini her iki tarafta kesen mevhum hat.
MİHYAL: Bir yıl ekilip, bir yıl ekilmeyen arazi.
MİKHAL: (C.: Mekâhil) Göze sürme çekmekte kullanılan âlet.
MİKSAL: Çok keskin kılıç.
MİKVAL: Çok konuşan.
MİKYAL: (C.: Mekâyil) (Keyl. den) Ölçek. Tahıl ölçeği.
MİNKAL: (C: Menâkıl) Çamur teknesi.
MİNKALE: Geo: Yarım dâire şeklinde dereceli geometri âleti. İletki.
MİNŞEL (MİNŞÂL): (C: Menâşil) Yemek çatalı.
MİNVAL: Hareket tarzı, davranış. Usul, yol. * Fayda. * Uslub, tarz. * Bez dokuyan cüllah.
MİRALAY: Alay kumandanı. Albay.
MİRSAL: (C: Merâsil) Tenbel yürüyüşlü davar. * Küçük ok.
MİRTAL (MİRTALE): Bulaşmak.
MİSAL: Bir şeyin benzer hali. Benzer. Örnek. * Düş. Rüya. * Ahlâk ve âdâbla ilgili kıssa ve hikâye. * Bir şeyin örneği ve sıfatı. Kısas. * Gr: İlk harfi harf-i illet olan (yani; elif, vav veyahut da yâ olan) fiil veya kelime.
MİSAL-İ VAVÎ: İlk harfi "vav" olan kelime.
MİSAL-İ YAYÎ: İlk harfi "ye" olan kelime.
MİSALİYYE: Misale dair.
MİSHAL: Eğe, törpü gibi yontma aletleri.
MİSKAL: Yirmidört kıratlık (4,5 gr. kadar) bir ağırlık ölçüsü. (Bir kırat, beş normal arpa ağırlığında olup, bir dirhemin 1/14 üdür.)
MİSKAL: Devamlı tenbel olmak.
MİŞ'AL: (C: Meşâıl) Köylülerin deriden yaptıkları ayaklı küp.
MİTRALYÖZ: Fr. Makinalı tüfek.
MİYAH-I MALİHE: Tuzlu sular.
Mİ'ZAL: (C: Meâzil) Zayıf ahmak adam. * Silâhsız kimse. * Davarını halktan ayırıp uzak yerlerde otlatan kimse.
MUALEBE: Erkeğin, karısı ile oynaması.
MUALECAT: Tedâviler, ilâç kullanmalar. * Bir hususta çalışmalar.
MUALECE: Bir hususa çalışıp devam etmek. * Hastaya bakmak. İlâç kullanmak, ilâç vermek. * Bir işe teşebbüs, bir işe girişmek.
MUALLA: Yüksek, yüce, âli. Makamı ve rütbesi yüksek.
MUALLAK: Askıda. Hakkında karar verilmemiş, hallolunmamış. * Havada boşta duran. * Sürüncemede kalmış iş. * Edb: Açık hece, bir vokalle okunan hece. (Bak: Müsned)
MUALLEKA: (C.: Muallekat) Askılar. Henüz karar verilmemiş olanlar. * Kocası kaybolan kadın. * İslâmiyet'ten evvel Arabların meşhur edib ve şâirlerinin Kâbe duvarına astıkları yazılar ve şiirler.
MUALLEKAT-I SEB'A: (Yedi askı) Kur'ân henüz nâzil olmadan, câhiliyet devrinde meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe'nin duvarına astıkları yedi meşhur kaside.(Ceziret-ül Arab ahalisi o asırda ekseriyet-i mutlaka itibariyle ümmi idi. Ümmilikleri için mefâhirlerini ve vukuat-ı tarihiyelerini ve mehâsin-i ahlâka yardım edecek durub-u emsâllerini kitabet yerine şiir ve belâğat kaydiyle muhafaza ediyorlardı. Mânidar bir kelâm, şiir ve belâgat cazibesiyle eslâftan ahlâfa hafızalarda kalıp gidiyordu. İşte şu ihtiyac-ı fıtri neticesi olarak o kavmin mânevi çarşı-yı ticaretlerinde en ziyade revac bulan, fesâhat ve belâgat metâı idi. Hattâ bir kabilenin beliğ bir edibi, en büyük bir kahraman-ı millisi gibi idi. En ziyâde onunla iftihar ediyorlardı. İşte İslâmiyetten sonra âlemi zekâlariyle idare eden o zeki kavim, şu en revaçlı ve medar-ı iftiharları ve ona şiddet-i ihtiyaçla muhtaç olan belâgatta akvâm-ı âlemden en ileride ve en yüksek mertebede idiler. Belâgat, o kadar kıymetdar idi ki, bir edibin bir sözü için iki kavim büyük muharebe ederdi ve bir sözüyle musâlaha ediyorlardı. Hattâ onların içinde "Muallekat-ı Seb'a" nâmiyle yedi edibin yedi kasidesini altınla Kâbe'nin duvarına yazmışlar, onunla iftihar ediyorlardı. İşte böyle bir zamanda, belâgat en revaçlı olduğu bir anda Kur'an-ı Mu'ciz-ül-Beyan nüzul etti. Nasılki, zamân-ı Musâ Aleyhisselâm'da sihir ve zaman-ı İsâ Aleyhisselâm'da tıb revaçta idi. Mu'cizelerinin mühimmi o cinsten geldi. İşte o vakit bülegâ-yı Arabı, en kısa bir suresine mukabeleye dâvet etti: $ fermaniyle onlara meydan okuyor. Hem der ki: "İman getirmezseniz mel'unsunuz. Cehennem'e gireceksiniz." Damarlarına şiddetle vuruyor. Gururlarını dehşetli surette kırıyor. O kibirli akıllarını istihfaf ediyor. Onları bidâyeten idam-ı ebedî ile ve sonra da Cehennem'de idâm-ı ebedî ile beraber dünyevî idam ile de mahkûm ediyor. Der: "Ya muâraza ediniz, yahut can ve malınız helâkettedir."İşte eğer muâraza mümkün olsaydı acaba hiç mümkün mü idi ki, bir iki satırla muâraza edip dâvâsını ibtal etmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli, en müşkilâtlı muharebe tariki ihtiyar edilsin! Evet o zeki kavim, o siyasi millet ki, bir zaman âlemi, siyasetle idare ettiği halde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terketsin! En tehlikeli ve bütün mal ve canını belâya atacak uzun bir yolu ihtiyar etsin, hiç kabil midir? Çünki: Edipleri, birkaç hurufatla muâraza edebilseydi; Kur'an, dâvasından vazgeçerdi. Onlar da maddi ve mânevi helâketten kurtulurlardı. Halbuki, muharebe gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyar ettiler. Demek, muâraza-i bilhuruf mümkün değildi, muhaldi. Onun için muharebe-i bissüyufa mecbur oldular. Hem, Kur'anı tanzir etmek, taklidini yapmak için gayet şiddetli iki sebep var. Birisi, düşmanın hırs-ı muârazası; diğeri, dostlarının şevk-i taklididir ki, şu iki sâik-ı şedid altında milyonlar Arabi kitablar yazılmış ki hiçbirisi ona benzemez. Âlim olsun, âmi olsun her kim O'na ve onlara baksa kat'iyyen diyecek ki: "Kur'an, bunlara benzemez. Hiçbirisi onu tanzir edemez." Şu hâlde, ya Kur'an, bütününün altındadır. Bu ise bütün dost ve düşmanın ittifakıyla battaldır, muhaldir. Veya Kur'an, o yazılan umum kitabların fevkindedir. S.)
MUALLEKİYYET: Muallak olma, askıda oluş, boşta durma.
MUALLEL: Sakat, eksik, noksan. * Hasta, illetli.
MUALLEM: Ta'lim görmüş, ta'limli.
MUALLEM ASKER: Tâlim görmüş asker.
MUALLÎ: Yücelten, yükselten. * Sağılır davarın sağ tarafından sağmaya varan kişi.
MUALLİL: Ta'lil eden. Sonradan bir sebeb ve bahane ileri süren. * Eyyam-ı acuzdan bir gün.
MUALLİM: Ta'lim eden, öğreten, ilim öğreten.
MUALLİMÂT: Öğretici kadınlar, kadın hocalar.
MUALLİME: Hanım hoca. Öğreten ve tâlim eden kadın veya kız.
MUALLİMÎN: Muallimler. Hocalar, ta'lim edenler, öğretenler.
MUATTAL: Tatil edilmiş. Kullanılmaz olmuş. Battal edilmiş. Terkedilmiş. * İşsiz. Tenbel.
MUAZALE: Bir sözün mânasını başka sözle bağlayıp kelâmı arka arkaya getirme. * Kafiyeyi ayrılmıyacak şekilde mâkabliyle bağlama. * Sözde kelimeleri tekrarla kullanma.
MUBAHHAL: Cimri, tamahkâr, pinti.
MUBTAL: İptal edilmiş.
MU'DAL: (Mu'dıl) Güç, içinden çıkılmaz, girift.
MUFADALA: (Bak: Mufâzala)
MUFASALA: Ayrılma.
MUFASSAL: Tafsilli, tafsilâtlı, izahlı. Geniş mâlumatlı, kısımlara ayrılıp anlatılmış.
MUFASSALAN: Geniş, izahlı olarak. Tafsilâtlıca. Kısımlara ayrılıp anlatılmış olan.
MUFAZALA: Fazilet ve meziyetle birbiri ile yarışma.
MUFAZZAL: (Fazl. dan) Başkalarına üstün tutulmuş. Tafdil edilmiş.
MUGALAKA: Diğerleri karışmayarak iki kişinin atlarıyla yarışması.
MUGALATA: (Galat. dan) Karşısındakini yanıltmak için söz söylemek. Doğruya benzer yanlış sözler. Safsata. Hatalı ve yanlış söz. Demagoji. * Man: Vehimlerden terekküb eden kıyastır.
MUGALATAT: (Mugalata. C.) Safsatalar. Demagojiler. Mugalâtalar.
MUGALAZA: Düşmanlık, husumet, adâvet.
MUGALEBE: Üstün olmağa, galib gelmeyeğe çalışmak. Birisine galib gelmek.
MUGALGAL: Haber.
MUGALLAT(A): (Galat. dan) Yanlış telâffuz edilmiş.
MUGALLEB: Defâlarca mağlup olan kişi.
MUGALLÎ: (Galeyân. dan) İyice kaynatılmış. * Ihlamur, papatya gibi çiçeklerin kaynatılmış suyu.
MUHAL: İmkânsız, vukuu mümkün olmayan. Bâtıl, boş söz. * Hurâfe olan nazariye.
MUHAL-İ ÂDİ: Herkesin anlayabileceği imkânsızlık ve muhal. Az düşünenlerin de bilebileceği, mümkün olmayan iş.
MUHALAA: (Muhâlaat) Birbirlerinden resmen ayrılma (karı-koca.)
MUHALAT: (Muhal. C.) Mümkün olmayanlar. Muhaller. Muhal ve bâtıl olan şeyler.
MUHALATA: (Halt. dan) Karışma, güzel uyuşma, anlaşma.
MUHALATÂT: Güzel anlaşmalar, karışmalar, uyuşmalar.
MUHALE: Dostluk, sadâkat.
MUHALEBE: Beraberce süt sağmak.
MUHALEFET: Kabulsüzlük. Karşı durma. Uyuşmazlık. Zıt gitmek. Zıddiyet. Muvafık olmamak.
MUHALEFET-ÜN Lİ-L HAVADİS: Cenab-ı Hakk'ın ne zâtında ne sıfâtında (mevcud olsun, mevhum olsun, muhayyel olsun), hiç bir şeye hiç bir cihette benzememesi.
MUHALESE: Bir şeyi alıp kaçmak.
MUHALESET: (Hulus. dan) Birbirlerine iyi muamele etme. Birbirleriyle dostça geçinme.
MUHALHİL: Havayı hafifleten.
MUHALİB: Süt sağan. * Devrin hayır ve şerli işlerini tecrübe eden.
MUHALİF: Uymayan. Birbirine benzemiyen. Birbirine zıt olan. * Başka şekilde düşünen. * Karşı duran.
MUHALİFÎN: Muhalif olanlar. Muhalifler.
MUHALİF: Yardımcı.
MUHALLA: Tahliye olunmuş. Boşaltılmış. * Serbest bırakılmış.
MUHALLA: Süslenmiş. Süs yapılmış.
MUHALLAK: Tıraş olmuş. * Hacıların Mina'da tıraş oldukları yer.
MUHALLASA: Mevruz otu denilen bir nevi ot.
MUHALLEB: Nakışı ve güzelliği çok olan elbise. * Cam. * Aldanmış.
MUHALLED: (Huld. dan) Ebedî. Dâimî. Bâki. Sürekli olarak kalan.
MUHALLEDAT: (Muhalled. C.) Dâimî olarak kalacak şeyler. * şâheserler.
MUHALLEDÎN: (Muhalled. C.) Sürekli ve dâimî olarak kalan şeyler.
MUHALLEDÛN: Bâki ve dâimî olanlar. * Dâimî surette Cennet'te kalacak olanlar.
MUHALLEF: Bir ölünün bıraktığı mal. * Geride kalan.
MUHALLEFAT: (Muhallefe. C.) Ölen bir kimsenin bıraktığı şeyler. Metrukât.
MUHALLEFE: Ölen bir adamın dul kalan karısı.
MUHALLES: Kurtarılmış. Tahlis olunmuş.
MUHALLIK: Tıraş eden. * Tıraş olan.
MUHALLÎ: Süslendiren, yaldızlayan.
MUHALLÎ: Boşaltan. Tahliye eden.
MUHALLİD: (Huld. den) Ebedîleştiren. Devamlı, sürekli ve ebedî kılan.
MUHALLİL: (Hall. den) Eriten. Analiz yapan, tahlil eden. * Fık: Üç talakla boşanan ve iddetini bitiren bir kadınla evlenen erkek. (Karıyı boşayan birinci kocaya: Muhallelün leh denir.) * Tıb: Şişlere, iltihablara yarıyan ilaç.
MUHALLİM: Halim selim eden. Yavaş kılan. (Öfkeli birisini) yumuşatan.
MUHALLİS: (Halâs. dan) Kurtaran, halâs kılan, tahlis eden.
MUHALLİT: (Halt. dan) Karıştıran, tahlit eden.
MUHALÜN ALEYH: Fık: Havaleyi ödeyecek kimse. Üzerine havale yapılan şahıs.
MUHALÜN BİH: Fık: Birine havale olunan mal.
MUHALÜN LEH: "Lehine gönderilen" Alacaklı olan kişi.
MUHASSAL: Netice. Husule gelen. Tahsil olunan. Hâsıl olmuş bulunan. Toplanılmış, cem'olunmuş. Hülâsa. Sözün kısası.
MUHASSAL-İ KELÂM: Sözün kısası.
MUHASSALA: (Husul. den) Elde edilen netice, hâsıl olan sonuç. * Fiz: Bileşke.
MUHATARA-İ İZMİHLÂL: Dağılma tehlikesi.
MUHAVVİL-ÜL HAVLİ VE-L AHVÂL: Havli, kuvveti ve hâlleri değiştiren, başka şekle sokan Cenâb-ı Hak (C.C.)
MUHTAL: (Hile. den) Hilekâr, dalavereci, hileci.
MUHTAL: Mütekebbir. Kibirli.
MUHTALE: Hileci ve dalavereci kadın.
MUKALKAL: Kararsız. * Şarap, hamr.
MUKALKALE: şişe. Sürahi.
MUKALLED: (Kald. dan) Boynuna gerdanlık takılmış. * Padişah tarafından nişan takılan kimse. * (Taklid. den) Taklid edilen. Örnek tutulan. Misal alınan.
MUKALLEF: Kalafatlanmış, taklif edilmiş.
MUKALLİB: (Kalb. den) Başka tavra geçiren. Başka hâle değiştiren. Bir başka tarafa döndüren.
MUKALLİD: Benzemeye veya benzetmeğe çalışan. Taklid eden. * Bir şeyi boynuna takan, asan. * Kuşatan.
MUKALLİDÂNE: f. Benzetmeğe, taklide özenircesine. Taklid edercesine. Benzemeğe çalışırcasına.
MUKALLİDÎN: (Mukallid. C.) Taklidçiler. Örnek ve misâl alanlar. * Takınanlar. Boyuna takanlar.
MUKALLİS: Ağaç oynatıcı.
MUKES'AL: İyi yonulmamış ok.
MUKTEZA-İ HÂL: Duruma göre. İcabına göre. Hal ve vaziyetin gerektirdiğine göre.
MUNKALİB: İnkılâb eden. Dönen. Dönmüş. Başka bir şekle ve kılığa girmiş olan. Değişmiş, değişen.
MUNSALİH: Sulh üzere olan. Barış hâlinde olan.
MUNTALİK: (Talâk. dan) Salıverilmiş, bırakılmış. * Bağsız. * Kederi, hüznü ve gamı olmıyan. Sevinçli, mesrur, neşeli.
MUNZALİM: Kendi isteğiyle veya istemiyerek zâlimin zulmüne boyun eğen.
MUSALAHA: Karşılıklı anlaşmak. Barışmak. Sulh akd etmek.
MUSALAHAT: (Musâlaha. C.) (Sulh. dan) Karşılıklı anlaşmalar. Barışlar.
MUSALE: Kuyudan ince akan damla. * Harman sonunda kalan kesmik. * Arpa ve buğday kapçığı. (Tane onun içinde olur.)
MUSALEHUN ANH: İstenen ve iddia edilen şey.
MUSALİH: Sulh yapan, barışan.
MUSALLA: Namaz kılınan yer. * Cami avlusunda cenaze namazı kılmaya aid yer.
MUSALLAT: Rahatsız eden. Tasallut eden. Sataşan.
MUSALLA TAŞI: Namazı kılınmak için cenazenin konulduğu yüksekçe taş.
MUSALLEB: (Sulb. dan) Katılaştırılmış.
MUSALLİ: (Salat. dan) Namaz kılan. Beş vakit namaza devam eden. (Bak: Salât)
MUSALLÎN: (Musalli. C.) Namaz kılanlar, dua edenler.
MUSALLİT: (Salâtet. den) Birine musallat eden. Peşini bırakmayıp sataştıran.
MUSAYKAL: Cilâlı. Parlak. Yaldızlı. Perdahlı.
MUSTALAH: Istılahlı. Garib ve az kullanılır kelime ve terimlerle dolu olup pek anlaşılmayan.
MUSTALAHÂT: (Mustalah. C.) Istılah haline getirilmiş kelimeler.
MUSTALAHÎ: Istılahlı konuşan.
MUSTALIK GAZASI: Benî Mustalık gazasına Müreysî gazası da denilir. Benî Mustalık, Huzaa'nın bir şubesidir. Müreysî de bunların bir kuyusudur. Benî Mustalık, Resul-i Ekrem'le harb etmek üzere bu kuyu başında toplandıkları için bu sefer bu isimle anılır. Çeşitli râviler, bu gazanın hicrî dört veya beş veya altıncı senesinde olduğunu rivayet etmişlerdir.Benî Mustalık'ın bu hâinane hareketinden vaktiyle haberdar olan Resul-i Ekrem (A.S.M.) süvâri, piyade yediyüz kişilik bir kuvvetle ve sür'atle hareket edip bunları ansızın bastırmış ve birçok esir ve ganimet almışlardır. (S.B.M.)
MUTALAA: Bir mes'ele hakkında bilgi edinmek için tetkikatta bulunma, okuma, okuma ile meşguliyet.
MUTALEBAT: (Mutâlebe. C.) (Taleb. den) İstenilen şeyler. İstekler.
MUTALEBE: (C.: Mutâlebât) (Taleb. den) Hakkını isteme, talebde bulunma. * Dâvâ, iddia.
MUTALİ': Mutâlaa eden. Kitab okuyan. Kitablarla tetkik ve bilgi için uğraşan.
MUTALİÎN: (Mutâli'. C.) Mutalâa edenler. Kitap okuyanlar.
MUTALLA: (Tılâ. dan) Yaldızlanmış, yaldızlı.
MUTALLAKA: (Talak. dan) Boşanılmış kadın. Bırakılmış, nikâhı bozulmuş.
MUTALSAM: Tılsımlanmış olan. Esrârengiz hâle gelmiş olan.
MUTALSIM: Tılsımlayan.
MUTASADDIK-UN ALEYH: Sadakayı kabul eden kimse.
MUTASALLİB: (Sulb. dan) Sertleşen, katılaşan. * Sağlam, sert. * Salâbetli. Din işlerinde çok gayretli.
MUTASALLİBANE: f. Salâbetli gibi, kuvvet sâhibi olana yakışır surette.
MUTASALLİF: Haddinden, iktidarından hâriç fazilet ve zerafet iddiasında bulunan. Şarlatan.
MUTASALLİFANE: Nezaket, bilgiçlik taslayanlar gibi.
MUTASALLİFÎN: Haddinden fazla fazilet ve zerâfet iddiasından bulunanlar. Şarlatanlar.
MUTAZALLİL: (Zıll. den) Gölgede oturan, gölgede bulunan, gölgelenen. * Korunan, muhafaza ve himaye olunan.
MUTAZALLİM: (C.: Mutazallimîn) (Zulm. den) Kendisine yapılan haksızlık ve zulümden şikâyet eden, sızlanan.
MUTAZALLİMÂNE: (Zulm. den) Kendine yapılan zulüm ve haksızlıkdan dolayı sızlanan kimseye yakışır şekilde.
MUTAZALLİMÎN: (Mutazallim. C.) (Zulm. den) Sızlananlar. Kendilerine yapılan haksızlık ve zulümden dolayı şikâyet edenler. Tazallüm edenler.
MU'TEMEDÜN-ALEYH: Kendisine itimad edilen ve güvenilen kimse.
MUTTALA': Gelecek yer. * Ittıla' mevzii.
MUTTALİ': Haberli. Bilgisi olan. Bir yüksek yerden bakarak görüp anlayan. Vâkıf. Derk eden.
MUVALAT: Dostluk, karşılıklı sevgi. Yardım, koruma.
MUVASALA: Vâsıl olmak. Erişmek. Ulaşmak.
MUVAZENE-İ A'MÂL: Haşirde amellerin tartılıp hesabdelimesi. (Bak: Afv)
MUVAZENE-İ MÂLİYE: Devletin gelirleriyle giderlerinin bir olması.
MUZALLA': Kabuğu üzerinde beş dilim olan kavun.
MUZALLEL: (Zıll. dan) Gölgeli, gölgelenmiş.
MUZTALİ': Kavi, kuvvetli kimse.
MÜBAALE: Cilveleşme, oynaşma (karı-koca arasında).
MÜBALAGA: (Mübalağa) Bir şeyi çok büyük veya çok küçük göstermek. Bir şeyi olduğundan fazla veya eksik göstermek. * Haddini aşmak. * Edb: Bir şeyi ifade ederken ya olduğundan fazla veya olduğundan çok noksan göstermek." Habbeyi kubbe, kubbeyi habbe yapmak."
MÜBALAĞACUYÂNE: f. Haddini aşar dercede izah edercesine. Mübâlağa yaparcasına. * Mübâlağa arayan.
MÜBALAĞALI İSM-İ FÂİL: Gr: ( : fa'âl) ve ( : faul) gibi bazı kalıplara giren kelimelere denir. Bu vezinden gelen kelimeler "mübalağa" ifade ederler. "En, pek, çok" mânasına gelirler.
MÜBALAGAT: (Mübâlağa. C.) Mübâlağalar.
MÜBALAT: Kayırmak. * Dikkat etmek. İtina göstermek.
MÜBALAT-KÂR: f. Dikkat, itina ve düşünce ile kaygılanan.
MÜBHEM-ÜL MEÂL: Mânâsı ve meâli anlaşılmayan.
MÜBTEHİC-ÜL KALB: Kalbi mesrur olan. Sevinçli, memnun.
MÜCALEDE: Harp âletleriyle vuruşma.
MÜCALESE(T): (Cülus. dan) Beraberce ve birlikte oturma.
MÜCALİH: Kışın da sağılan ve süt veren deve.
MÜCALİS: (Cülus. dan) Birlikte ve beraberce oturan.
MÜCMA-I ALEYH: Hakkında ittifak edilen.
MÜDAHALAT: (Müdahale. C.) Müdahaleler, karışmalar, araya girmeler.
MÜDAHALE: İşlere ve lüzumlu hallere, icabettiği için karışmak. Zararlı bir hal var ise, işe karışıp zararın def'ine çalışmak. * Araya girme. Sokulma.
MÜDALESE: Aldatmak, hile etmek, muhâdaa.
MÜDDEÂ ALEYH: Aleyhinde dâvâ açılan.
MÜDHAL: İdhal olunmuş, sokulmuş, girdirilmiş, dâhil edilmiş.
MÜFADALE: Faziletli olmada rekabet etmek.
MÜFASALE: Ayrılışmak.
MÜFTAAL: Uydurma, sahte, düzme.
MÜFTERA-ALEYH: Kendisine iftira edilen.
MÜHAKALE: Ekini biçmeden buğday ile satmak.
MÜKAHHAL: (Kuhl. dan) Sürme çekilmiş göz. Sürmeli göz.
MÜKÂLEBE: (Kelb. den) (Köpekler gibi) dalaşma.
MÜKÂLEMAT: (Mükâleme. C.) (Kelâm.dan) Mükâlemeler, konuşmalar.
MÜKÂLEME: Karşılıklı konuşma. Anlaşma. Müzakere. Muhavere. Söyleşme.
MÜKREH-ÜN ALEYH: Bir kimsenin yapması için zorlandığı iş.
MÜMAHALE: Mekir ve hile etme, aldatma.
MÜMAL: Meyl etmek, yönelmek.
MÜMALAHA: Yemek, ekl.
MÜMALAT: Müsaade etmek, izin vermek. * Yardımlaşmak, muâvenet etmek.
MÜMALATA: Bir şâir bir mısra, başka bir şâir de diğer bir mısra söylemek üzere karşılıklı şiir söylemek.
MÜMATALA: Vâdeyi, borcu uzatıp geçirmek.
MÜMEHHAL: Tadı gitmiş ve biraz bozulmuş süt.
MÜNADALE: Müsabaka yarışına girmek. Atışma. Atış müsabakası.
MÜNAKALAT: Nakiller. Nakil işleri. Ulaştırma işleri.
MÜNAKALE: Taşımak, ulaştırmak, aktarmak.
MÜN'AL: Altına gön ve sahtiyan konulmuş nesne.
MÜNAZALA: (Bak: Münadala)
MÜNGALİKA: Kapalı, mesdud. * Kilitli.
MÜNHALL: Boş, meşguliyetsiz, işsiz. * Çözülmüş, çözülen. * Memuru bulunmayan. * Kim: Erimiş.
MÜNHALLÂT: (Münhall. C.) Açıklıklar. Açık bulunan memuriyetler.
MÜNKALEB: Rücu etmek, geri dönmek.
MÜNKALİ': (Kal'. dan) Kökünden sökülen.
MÜNKALİB: İnkılab eden. Dönen, dönmüş. Başka bir hale girmiş olan. Değişen.
MÜNKESİR-ÜL KALB: Kalbi kırılmış. İncitilmiş, gücenmiş.
MÜNSAL: Kılıç, seyf.
MÜNŞERİH-ÜL BÂL: Gönlü neşeli.
MÜNTEHA-YI ÂMÂL: Emellerin sonu.
MÜRG-İ BÂL-ŞİKESTE: Kırık kanatlı kuş.
MÜSAKKAL: Ağırlaştırılmış. Sakilleştirilmiş.
MÜSAL: Sakal.
MÜSALAHA: (Sulh. dan) Barışma. Anlaşma. Güvenlik.
MÜSALAHANÂME: f. Barış antlaşması.
MÜSALEBE: Talan, yağma.
MÜSALEFE: (Müsâlefet) Birine refakat etme, yol arkadaşı olma. * İleride ve önde bulunma. * Biriyle birlikte seyretme.
MÜSALEME(T): İki taraf arasında barışıklık, barış içinde olmak, sulh.
MÜSALEMETKÂR: f. Barışçı, sulh taraftarı.
MÜSALİF: Yol arkadaşı. * Birinden ileride bulunan. * Biriyle birlikte seyreden. * Bir işte beraber olan.
MÜSKAL: Yük altında ezilen. Ezilmekte olan.
MÜSTAHSAL: (C.: Müstahsalât) (Hâsıl. dan) Yetiştirilmiş, hâsıl olmuş, üretilmiş.
MÜSTED'Â-ALEYH: (Da'va. dan) Kendisinden şikâyet edilen kimse.
MÜSTERİH-ÜL BÂL: İçi rahat, gönlü müsterih.
MÜSTE'SAL: (İstisal. dan) Kökünden koparılmış. * Ele geçirilmiş.
MÜSTESKAL: (Sıklet. den) İstiskal edilen. Soğuk muamelede bulunulan. Kendisine kovarcasına muamele yapılan.
MÜŞK-ÂLUD: f. Miske bulanmış.
MÜTALAA: Bir işi etraflıca düşünmek, okumak, tetkik etmek.
MÜTALAÂT: (Mütalaa. C.) Düşünceler. Tedkik etmeler. Okumalar. Mütalaa.
MÜTALEBE: (C.: Mütalebât) Hakkını isteme. İddia, dâvâ.
MÜTALİ': (Mütalaa. dan) Tetkik eden. Okuyan. Bir şeyi etraflıca düşünen.
MÜTALİÎN: Mütalaa edenler.
MÜTEAL: Âlî, büyük.
MÜTEALİ: (Ulüvv. den) Yüksek olan, yükselen. * Fls: Tecrübe ile elde edilen. İlim hududunu aşan.
MÜTEALİM: Herkesçe bilinen, ma'lum, taâlüm eden.
MÜTEALLİK: Alâkalı. Bir yere bağlı, bir şeye mensub.
MÜTEALLİKAT: Yakın olanlar, müteallik olanlar. Akraba. * Gr: Bir cümlenin mânasını açıklayan, tamamlayan kelimeler.
MÜTEALLİL: Bahane ve özür ile vakit geçiren.
MÜTEALLİM: (İlm. den) Taallüm eden, ilim ve bilgi edinen, öğrenen. Talebe.
MÜTEALLİMÂNE: (İlm. den) f. Bilgi edinerek, ilim öğrenerek, taalüm ederek.
MÜTEALLİMÎN: (Müteallim. C.) İlm. den) Bilgi edinenler, ilim öğrenenler, talebeler.
MÜTEALLİN: Aşikâr, aleni ve meydanda olan.
MÜTEBALİ: Tecrübe edip deniyen adam.
MÜTEBALİH: Kendini ebleh gösteren. Bönlük tavrı takınan.
MÜTEGALİBE: Sıra ile birbirine galib gelen.
MÜTEGALLİ: Güzel kokular sürünen.
MÜTEGALLİB(E): (Galebe. den) Zorba. Hak ve hukuka hürmet etmeden geçinmek isteyen.
MÜTEGALLİBÂNE: f. Zorbacasına, zâlimlere yakışır surette.
MÜTEGALLİBÎN: (Mütegallib. C.) Zorbalar, mütegallibler.
MÜTEGALLİF: Kılıflanmış. Kılıflı. Kın içinde bulunan.
MÜTEGALLİT: Yanlışa düşen, yanılan, tegallüt eden.
MÜTEHALHIL: Kabarmış veya kabartılmış olan. Açılıp parçaları ayrılmış olan.
MÜTEHALİF: Birbirine muhalif olan. Birbirine uymayan. Birbirini tutmayan.
MÜTEHÂLİF-ÜL MERKEZ: Merkezi bir olmıyan.
MÜTEHÂLİK: (Helâk. dan) Tehâlük eden, kendini tehlikeye atacak kadar acele eden.
MÜTEHÂLİKÂNE: f. Acelecilikle, çabuklukla.
MÜTEHALLİ: (Haly. dan) Süslenmiş, bezenmiş, donanmış.
MÜTEHALLİ: Bırakılmış, boşaltılmış. * Boş kalan, boşalan.
MÜTEHALLİD: Bir yerde devamlı olarak kalan. Ebedi, sermedi.
MÜTEHALLİF: (Mütehallife) Uymayan, uygun ve münasib gelmeyen. * Değişebilir, değişken.
MÜTEHALLİK: Bir huy edinen, huylanan. Huyu olmayan bir şey ile tekellüf edip o ahlâka alışan.
MÜTEHALLİL: Araya sokulan, araya giren. * Bozulan. * Bir kelimeden nice mânâlar kasdedip söyleyen kimse.
MÜTEHALLİL: (Hall. den) Erimiş. Çözülmüş.
MÜTEHALLİM: (Hilm. den) Yumuşak huylu görünen. * Meme gibi yuvarlaklaşan.
MÜTEHALLİS: (Hulus. dan) Kurtulan, halâs bulan. * İkinci olarak başka bir ad takınan. Mahlâs alan.
MÜTEHALLİT: Karışan, karışık olan, tahallüt eden.
MÜTEKÂLİB: (C.: Mütekâlibîn) (Kelb. den) Köpek gibi birbirinin üstüne atılan.
MÜTEKÂLİBÂNE: f. Köpek gibi birbirinin üstüne sıçrayarak.
MÜTEKÂLİBİN: (Mütekâlib. C.) Köpek gibi birbirlerinin üzerlerine sıçrayanlar.
MÜTEKALKİL: Deprenen, sarsılan.
MÜTEKALLİB: Dönen, değişen. Başka şekil olan.
MÜTEKALLİD: Kuşanan. Kılıç takan, takınan. Kılıç kuşanmış. * Bir işi üzerine alan. Bir vazifeyi deruhte eden.
MÜTEKALLİL: (Kıllet. den) Azalan, azalmış olan.
MÜTEKALLİS(E): Gerilen, çekilip toplanan, gerilmiş.
MÜTEKELLİM-İ MAALGAYR: Konuşan kimsenin kendisinin de içinde bulunduğu bir cemaata ait fiili ifade eden kelimelerin sigasıdır. Okuduk, yazıyoruz, gideceğiz, çalışmışız... gibi. (Bak: Mütekellim-i vahde)(Fert mütekellim-i vahde olsa, müsamahası ve fedakârlığı amel-i sâlihtir. Mütekellim-i maalgayr olsa, hıyanettir, amel-i tâlihtir. Bir şahıs kendi nâmına hazm-ı nefs eder, tefahür edemez; millet namına tefahür eder, hazm-ı nefs edemez. M.)
MÜTELALİ: (Mütelal) Parlayan, parıldayan, ışıldayan. Şimşek gibi çakan.
MÜTEMALİK: Kendini tutan, nefsine hâkim olan.
MÜTESALİB(E): (Salb. dan) Çapraz.
MÜTESALİF: Birbirleriyle bacanak olan.
MÜTESALİH: (Sulh. dan) Sulh yapan, tesalüh eden.
MÜTESALİH: Sağır gibi görünen. Sağırlık gösteren.
MÜTESALİHÎN: (Mütesalih. C.) Sağır gibi görünenler, sağırlık gösterenler.
MÜTESALİK: Uçucu, uçan. * Tırmanan, tırmanıcı.
MÜTESALLİB: Sertleşmiş, katılaşmış olan.
MÜTESALLİK: Etrâfındaki şeylere dolanarak yukarı doğru çıkan, tırmanan.
MÜTESALLİKA: Papağan gibi ayakları çengelli olan kuşlar.
MÜTESALLİT: (C.: Mütesallitîn) Musallat olan, peşini bırakmıyan, tasallut eden, sırnaşan.
MÜTESALLİTÂNE: f. Musallat olarak, sırnaşarak, tasallut edercesine.
MÜTESALLİTÎN: (Mütesallit. C.) Musallat olanlar, peşini bırakmayanlar, ardından ayrılmayanlar, tasallut edenler.
MÜTETALİ: Birbiri ardınca olup giden.
MÜTEVALİ: (Velâ. dan) Aralık vermeden devam eden, tevâli eden. Birbiri ardınca sıra ile olan.
MÜTEVALİD: Birbirinden doğup üreyen.
MÜTEVALİYEN: Üst üste, aralık vermeden, peş peşe.
MÜTEVEKKİLEN ALÂLLAH: Allah'a sığınarak, Allah'a tevekkül ederek.
MÜTEZALLİM: Şikâyet eden şikayetçi.
MÜTTEFEKUN ALEYH: Üzerinde birleşilen mes'ele. Hakkında müttefik olup anlaşmaya varılmış olan.
MÜVALAT: Dostluk.
MÜVALEFE: Birbiriyle üns tutmak, dostluk kurmak.
MÜZAL: Ek, ilâve, zeyl. * Etek, kuyruk. * Hor ve hakir.
MAGŞİYYÜN ALEYH: Bayılmış, baygın.
MAL (-): f. "Süren, sürülen, sarılan, takılan" anlamlarıyla terkibler yapılmada kullanılır. (Meselâ: Pâymal: Ayak altında çiğnenen)
MALİŞGÂH: f. Yüz sürülecek yer.
MAREŞAL: Fr. (Bak: Müşir)
MAZALLENİŞİN: f. Gölgelikte oturan.
MERHALENİŞİN: f. Seyyah, yolcu, turist.
MEŞ'ALE-İ DİL: Gönül meş'alesi.
MEŞ'ALKEŞ: f. Meş'aleci.
MÜNŞERİH-ÜL BÂL: Gönlü neşeli.
NA'AL: Nalbant. Nalin yapan.
NA-BALİG: f. Henüz büluğa ermemiş, daha bâliğ olmamış. * Erişmemiş, yetişmemiş.
NA-BEMAHAL: f. Yerinde olmadan. Mahallinde olmayan. * Münasebetsiz. Yersiz.
NÂF-I ÂLEM: Mekke-i Mükerreme.
NÂKA-İ SÂLİH: Salih Peygamber'in (A.S.) bir mu'cizesi olarak kayadan çıkan devesi. (Bak: Sâlih A.S.)
NAKAL: Bir yerden naklolunduğunda bâki kalan ufak taşlar. * Devenin tabanına ârız olur bir hastalık.
NAKALE: (Nâkıl. C.) Haberciler, nakledenler.
NAKKAL: (Nakl. dan) Nakledici. * Hikâyeci. Hikâye anlatan.
NAL(E): f. İnilti, figân. * Kamış kalem. * Kamış düdük. * Şeker kamışı.
NALAN: f. İnleyen, sızlayan, figân eden.
NALBANT: (Na'l-bend) f. Nal takan.
NALÇE: Küçük nal. * Yemeni, çizme gibi ayakkabılara vurulan hafif demir parçaları. (O.T.D.S.)
NALE: (Bak: Nâl)
NALEKÂR: f. İnleyen, figân eden, feryad eden.
NALEKÜNAN: (Nâle-künân) f. Feryad ederek, inleyerek.
NALENDE: f. İnleyen, feryad eden, inleyici.
NALESENC: f. İnleyen, inildiyen.
NALESENCÎ: f. İnleyicilik, feryad edicilik.
NALEZEN: (Nâle-zen) f. İnleyen. İnildeyen.
NALEZENAN: f. İnildiyerek, inleyerek.
NALİŞ: f. İnleme, inilti, inleyiş.
NALİŞKÂR: (Nâlişker) f. İnleyen, inildiyen.
NALİŞZEN: f. İnleyen.
NAMIK KEMAL: (Mi: 1840 - 1888) Tekirdağ'lı olup İslâm mücahidlerindendir. Yeni Osmanlılık hareketine vatan mefhumunu sokmuş, "Firâki, hapsi, nefyi kadr-i nâmusumla gördüm hep" diye haklı olduğunu dâima müdâfaa etmiştir. Ehl-i kemâl bir zat olduğu, davasının istikameti ve samimiyetinden anlaşılır.Hayatının sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğunun ve İslâm dünyasının kurtuluşunu "ittihad-ı İslâm" da görmüş ve bu uğurda gayret göstermiştir. Bu emelini, yazdığı " Celâleddin-i Harzemşah, Salahaddin-i Eyyubi, Yavuz Sultan Selim ve Fâtih Sultan Mehmed" isimli eserlerinde ortaya koymuştur. Mezarı Bolayır'dadır.
NASAL: Temrenci.
NATÜRALİZM: (Osm: Tabiiye) Fls: Kâinatta hâdiselerin ve varlıkların meydana gelişinde tabiat kuvvetleri dışında hiçbir sebep ve müessir kuvvet ve yaratıcı kabul etmeyen inkârcı, maddeci görüş.
NAVEK-İ KALBÎ: İçten, kalbden çekilen âh.
NAZBALİN: f. Yastık.
NAZBALİŞ: f. Yastık.
NE'AL: Nalbant.
NEBALE(T): Zekâ, fazilet ve neciblik sâhibi olmak. * Büyüklük, azamet. * İyi olmak. * Cömertlik, elaçıklık. * Okçu, ok yapıp satan. Okçuluk.
NEBBAL: Ok yapıp satan kimse. Okçu.
NECASET-İ GALİZA: Pisliği hakkında şer'î bir delil mevcut olup hilâfına başka bir delil bulunmayan necasettir. ( Lâşe gibi)
NECASET-İ KALİLE: Katı şeylerden ise miskalden; sıvı ise el ayası sahasından geniş olan necaset, namaza mânidir. Bu miktardan fazlası necaset-i galizadır.
NECM Ü HİLÂL: Yıldız ve ay.
NEDALET: Kir, pislik. * Çalma, sirkat etme, aşırma.
NEHHAL: Toprak kazan, kazıcı.
NEKÂL: Şiddetli azab. İşkence ve ukubet. * İbret.
NEMEK-HELÂL: f. Tuz hakkı tanıyan. Bağlı, sâdık kimse.
NEMMAL: Koğucu, dedikoducu, münafık.
NEŞŞAL: Pişmemiş yemeğe saldıran.
NEVAL(E): Bahşiş. Kısmet, tâli', nasib. * Yiyecek içecek. * Bir tek porsiyon.
NEVALE-ÇİN: f. Yiyecek toplayan, kısmetini alan.
NEVM-ÂLUD: Uykulu, uykuya bulaşmış, uyumuş.
NEVNİHAL: f. Taze fidan, yeni filiz.
NEVSALE: f. Genç. Küçük. Tâze.
NEYTAL: (C: Neyatîl) Belâ, musibet, felâket, meşakkat. * Kova. * İçki ölçeği.
NEZALE: Sefillik. * Hasislik.
NİAL: (Na'l. C.) Ayakkabılar, pabuçlar. * Hayvanların ayaklarına çakılan demirler, nallar.
NİBAL: Küçük tepe. * (Nebl. C.) Oklar.
NİDAL: (Nizâl) Özür beyan ederek bir zararı def etmek.
NİGÂL: f. Ateşli kömür parçası.
NİHAL: f. Taze, düzgün. Fidan, sürgün.
NİHAL-İ ZARİF: İnce, güzel dal.
NİHALAN: (Nihal. C.) f. Taze fidanlar, sürgünler.
NİHALE: f. Yeni, taze fidan. * Avcı korkuluğu. * Sahan altlığı. * Döşenecek şey. Döşeme.
NİHALÎ: f. Sahan altlığı.
NİHALİSTAN: f. Fidanlık.
NİKÂL: f. Ateşli kömür parçası.
NİKÂL: Dizgin demiri.
NİKAL: Devenin suyu içip gittikten sonra gelip yine içmesi.
NİMAL: (Neml. C.) Karıncalar.
NİSAL: (Nasl. C.) Ok ve kargı gibi şeylerin uçlarındaki sivri demirler.
Nİ'TAL: Kova.
NİZAL: Nişan, işaret, alâmet.
NİZAM-I ÂLEM: Kâinatta Allah'ın koyduğu umumi nizam. (Nizam-ı âlem saadet-i ebediyeye işaret ediyor. S.) (Bak: Delil-i inayet)
NOKTA-İ GALEYÂN: Suyun buhara çevrildiği harâret derecesi.
NORMAL: Fr. Kanun, usul ve âdetlere uygun olan. Uygun. * Mat: Bir eğri çizgiye teğet olan doğrunun değme noktasından bu doğruya çizilen dik çizgi.
NUH (ALEYHİSSELÂM): Kur'an-ı Kerim'de adı geçen bir peygamber ismi. (Elli yaşında iken kavmini imana dâvete memur edilmiş ve kavmi kendisini dinlemediğinden, iman etmeyenlere ceza olarak dünyayı kaplayan su tufanı olmuş ve zâlimler mahvolmuşlar; iman edenler Nuh Peygamber'in (A.S.) yaptığı gemiye alınarak kurtulmuşlardır.)
NUHBE-İ ÂMÂL: Mefkure, ideal. Emellerin en sonu.
NURTAL'AT: Nur yüzlü.
NURUN ALA NUR: Daha âlâ, daha iyi, nur üstüne nur.
NÜHALE: Kepek.
NÜMUNE-İ İMTİSAL: Örnek tutulacak şey.
NÜSAL: Hayvandan dökülen tüyler.
ORİJİNAL: Fr. Bir şeyin aslı. Tuhaf, garib hâli olan. * Değişik. * Nev'i şahsına mahsus, kendine mahsus. * Vasıf ve keyfiyetleri cihetinden benzerlerinden ayrı ve üstün. * Bir nümuneye göre olan.
PADERİKAL: (Pâ-der-ikal) f. Ayağı köstekli, ayağı bağlı, hareketsiz.
PALA: Ağzı enli, ortasına doğru daha genişliyerek ucuna doğru daralmaya başlayan kalın, kısa ve ağır kılıç.
PALA: f. Yedek at. * Asılmış, asılı. * Süzgeç.
PALAD: (Pâlâde) f. Yedek at.
PALADE: f. Kötü söyleyen, ayıp arayan.
PALAHENG: f. Yular, dizgin. * Av veya suçlu bağlanacak kement. * Kemer. * Tazı boynuna geçirilen ağaç halka.
PALAMAR: Büyük gemileri karaya bağlamak yahut demir gomneye bedel lengere rabtetmek için kullanılan halat. * Büyük halat. (O.T.D.S.) * Vaktiyle muharebelerde silâh olarak kullanılan ve yük kaldırmak için kullanılan sırıklar. (Sanat Ansiklopedisi)
PALAN: f. Palan, semer, eğer.
PALAN-DUZ: f. Semerci, palancı. Semer diken.
PALANÎ: f. Semerci.
PALAR: f. Çatı direği.
PALAS PANDIRAS: Hemen, birden bire, hazırlıksız, habersiz.
PALAVAN: (Pâlâven) f. Süzgeç, helvacı süzgeci.
PALAVRA: (İspanyolca) Mübalâğalı söz, yalan söylenen söz.
PALAY: f. (Bak: Pala)
PALDÜM: f. Hayvanın semerinin ileri geri kaymaması için arka ayaklarının kaba etleri üzerinden geçirilen kayış.
PALENG: f. Postal. Çarık.
PALENG-İ FERSUDE: Eski çarık.
PALİDE: f. Süzülmüş, durulmuş. * Ziyade olmuş, büyümüş.
PALİKANE: f. Büyük han kapılarının ortasındaki küçük kapı.
PALİKARYA: Mc: Kabadayı, yiğit, cesur. * Rum gençleri.
PALUDE: f. Süzülmüş, saf hâle getirilmiş.
PALUŞ: f. Karışık.
PALVANE: f. Dağ kırlangıcı.
PALVAYE: f. Dağ kırlangıcı.
PA-MAL: f. Ayak altında kalmış, çiğnenmiş.,
PA-MAL-İ ADÜV: Düşmanların ayakları altında çiğnenmiş.
PARALEL: Yun. Müvazi. * Geo: Bütün noktaları birbirinden aynı uzaklıkta olan çizgi veya hat, düzlük, satıh.
PARSAL: f. Geçen yıl, bıldır.
PASKAL (PASCAL): Fr. Hristiyanlıkta dindarlığı ile beraber fizik, edebiyat, hesap, hendese ve felsefede (Milâdi 17. asırda) büyük bir âlim olarak tanınmıştır.
PASTORAL: Yun. Kır hayatına, köy âlemine dair yazılan manzume.
PAŞALI: Paşa ünvanını alan vezir ve beylerbeyi gibi büyük devlet adamlarının hizmetinde bulunan gedikli ağalar.
PAYMAL: (Pâyimal) f. Ayak altında kalmış, mahvolmuş, telef olmuş, sürünmüş.
PEJGALE: f. Pay, hisse. * Yırtık, yama.
PEJMÜRDE-HAL: f. Kılığı kıyafeti pejmürde olan, üstü başı pis bir halde bulunan.
PENCAHSÂLE: f. Elli yaşında.
PENCSALE: f. Beş yaşında.
PERESTAR-I HAYÂL: Şâir, ozan.
PERGÂL: f. Pergel.
PERGÂLE: f. Kaba iplikten yapılan bir cins dokuma. * Parça.
PİRSAL: f. Kocamış, ihtiyar, yaşlı.
PİYALE: f. Kadeh. Şarap bardağı.
PÜR-ÂMÂL: İstek ve emellerle dolu.
PÜR-HAYÂL: f. Hayal ile dolu.
PÜR-NEVÂL: Çok lütuf ve ihsan. Çok çok ihsan etmek, vermek.
PÜR-SÂLE: f. Yaşlı. Yaşı dolgun.
PÜŞTMAL: f. Peştemal.
PÜŞTMAL: f. Peştemal.
RAALE: Hamakat, ahmaklık.
RABB-ÜL ÂLEMÎN: Bütün âlemlerin Rabbi. Her âlemi doğrudan doğruya Rububiyyeti ile tâlim, terbiye, tedbir ve idâre eden Cenab-ı Hak.(Kur'an-ı Kerim) (bazan iki kelimede, meselâ... Rabbüke tabiri ile ehadiyyeti ve Rabb-ül âlemîn ile vâhidiyyeti bildirir. Ehadiyyet içinde vâhidiyyeti ifade eder. Hattâ bir cümlede bir zerreyi bir göz bebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi; güneşi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün göz bebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar. M.N.)(Her bir şey, hareketiyle bütün eşyayı vahdet nâmına zabteder. Demek, bütün yıldızları elinde tutmayan, bir tek zerreye Rabb olamaz. S.)
RABB-ÜL MAL: Mal sâhibi. Sermaye sâhibi.
RABT-I KALB: Kalb bağlama, gönül bağlama.
RADIYALLAHÜ ANH: Allah (C.C.) ondan razı olsun, mealinde duâdır. Aslında Allah ondan razı oldu demektir.(Sahabe-i Kiram Hazeratına Radıyallahu Anh denildiğine binaen, başkalara da bu mânada söylemek muvâfık mıdır?Elcevab: Evet denilir. Çünki Resul-i Ekrem'in bir şiarı olan Aleyhissalâtü Vesselâm kelâmı gibi Radıyallahu Anh terkibi, Sahabeye mahsus bir şiar değil, belki Sahabe gibi veraset-i nübüvvet denilen velâyet-i kübrada bulunan ve makam-ı rızaya yetişen Eimme-i Erbaa, Şâh-ı Geylanî, İmam-ı Rabbanî, İmam-ı Gazalî gibi zatlara denilmeli. Fakat örf-ü ulemâda sahabeye, Radıyallahu Anh; Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîne, Rahimehullah; onlardan sonrakilere, Gaferehullah; ve Evliyaya, Kuddise Sırruhu denilir. M.)
RADIYALLAHÜ ANHA: (Kadın için) Allah ondan razı olsun.
RADIYALLAHÜ ANHÜM: Allah onlardan razı olsun.
RADIYALLAHÜ ANHÜMA: Allah onların ikisinden razı olsun.
RAĞMEN ALÂ-ENFİHİ: Tahkir maksadıyla, birinin kibrini, burnunu kırmak için.
RAHAL: (C.: Rihâl) Semer. Palan.
RAHİMALLAH: Allah rahmet eylesin.
RAHİMEHUMALLAH: "Onların ikisine de Allah rahmet eylesin" meâlinde duâdır.
RAHMETEN-Lİ-L-ÂLEMİN: Bütün âlemlere rahmet olan Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
RAHMETULLÂHİ-ALEYH: "Allah'ın (C.C.) rahmeti onun üzerine olsun" meâlinde vefat etmiş müslümanlar için söylenen duâ.
RAİC-İ MAL: Malın değeri.
RAKİK-ÜL KALB: Yufka kalbli, çok merhametli, ince duygulu.
RAL: (C.: Rilâl-Ri'lân-Er'ül- Reele) Deve kuşunun yavrusu.
RASYONALİZM: Fr. Fls: Akliyecilik. Her şeyin yalnız akıl ile bilinebileceğini iddia eden bir felsefi görüş. (Bak: Felsefe)(Nazar-ı nübüvvet ve tevhid ve iman; vahdete, âhirete, uluhiyyete baktığı için hakaiki ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbaba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı ehl-i usul-id din ve ülemâ-i İlm-i Kelâm'ın makasıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.İşte onun içindir ki, mevcudatın tafsil-i mâhiyetinde ve ince ahvâllerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakiki hikmet olan ulûm-u âliye-i İlâhiye ve uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü'minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkikîn-i İslâmiyeyi hükemâlara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, veraset-i nübüvvet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler. Hem her bir şey, iki nazar ile bakıldığı vakit iki muhtelif hakikatı gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiç bir hakikat-ı kat'iyyesi Kur'anın hakaik-ı kudsiyyesine ilişemez. Fennin kısa eli onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümune olarak bir misâl zikrederiz.Meselâ : Küre-i arz, ehl-i hikmet nazarı ile bakılsa, hakikatı şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk. Fakat ehl-i Kur'ân nazarı ile bakıldığı vakit hakikatı şöyledir ki; semere-i âlem olan insân, en câmi, en bedi' ve en âciz, en aziz, en zayıf, en lâtif bir mu'cize-i kudret olduğundan beşik ve meskeni olan zemin semaya nisbeten maddeten küçüklüğü ile ve hakareti ile beraber, manen ve san'aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu'cizat-ı sanatının meşheri, sergisi, bütün tecelliyat-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet Rabbaniyenin mahşeri, ma'kesi; hadsiz hallakıyet-i İlâhiyenin, hususan, nebatat ve hayvânâtın, kesretli enva-ı sagiresinden cevadane icadın medarı, çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür'atle işleyen tezgâhı ve menazır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı ve besatin-i daimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.İşte arzın bu azamet-i maneviyesinden ve ehemmiyet-i san'aviyesindendir ki, Kur'an-ı Hakim semâvata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semavata karşı küçücük kalbi büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semavatı bir kefede koyuyor, mükerreren $ diyor. İşte sair mesaili buna kıyas et. Ve anla ki, felsefenin ruhsuz, sönük hakikatları Kur'anın parlak, ruhlu hakikatları ile müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için ayrı ayrı görünür. S.)(...Acaba akıllarına güvenen akılsız feylesoflar gibi "aklımız bize yeter" deyip sana ittiba'dan istinkâf mı ederler? Halbuki akıl ise, sana ittibaı emreder. Çünkü bütün dediğin mâkuldür. Fakat akıl kendi başı ile ona yetişemez...Yahut inkârlarına sebeb, tâgi zâlimler gibi hakka serfüru etmemeleri midir? Halbuki mütecebbir zâlimlerin rüesaları olan fir'avunların, nemrudların âkibetleri mâlumdur... S.) (Bak: İsbatiyecilik)
REALİST: Fr. Fls: Hakikatçı. Nefs-ül emre uygun düşünen. Realizm taraftarı.
REALİTE: Fr. Gerçekten olan şey. Olduğunun tıpkısı. Gözümüzle gördüğümüz gibi. (Bak: Rasyonalizm)
REALİZM: Umumi fikirleri birer hakikat sayan felsefi görüş. Hadiseleri olduğu gibi anlatma ve gösterme gayesi güden san'at çığırı, fikri.
RECALE: Yayan yürümek.
REF'-İ CİDAL: Kavga ve çekişmeye son verme.
REİS-İ ÂLEM: Âlemin reisi. Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. (Bak: Mefhar-ı Kâinat)
REKZ-İ ALEM: Bayrağı bir yere dikme.
RE'S-ÜL MAL: Ana para, sermaye, kapital. * İnsanın ömrü. Hayat.
RESALET: Saçı salıverme. * Deveyi eşkin yürütme. (Bak: Risalet)
RE'S-ÜL MAL: Ana para, sermâye, kapital. * İnsan ömrü, hayat.
REŞAHAT-İ KALEM: Kalem sızıntısı, kalemden dökülen fikirler, yazılar.
REŞK-İ ÂLEM: Herkesi kıskandıracak kadar üstün durumda olan.
REVALVER: (Bak: Rovelver)
REVNAK-I CEMAL: Yüzün güzellik ve parlaklığı.
RE'Y-İ SÂLİM: Doğru fikir ve düşünce.
REZALET: Utanç verici şey. Utanılacak hal. * Alçaklık, rezillik. * Maskaralık. * Arsızlık.
RIDVANULLAHİ ALEYH: "Allah ondan razı olsun" meâlinde dua.
RIHAL: Büyük halı.
Rİ'BAL: (Ri'bân) Arslan.
RİBHALE: Azası büyük olan, organları iri olan.
RİCAL: (Recül. C.) Erkekler, er kişiler. * Mevki sahibi kimseler, devlet adamları. * Yaya olanlar.
RİCAL-İ DEVLET: Devlet adamları, devletin ileri gelenleri. Devlet ricali.
RİCAL-İ GAYB: Her devirde bulunan ve herkesçe görülmeyen ve bilinmeyen ve Allah'ın (C.C.) emirlerine göre çalışan mübârek, büyük zatlar. Ricâlullâh.
RİCALEN: Yaya olarak. Yayan. * Erkek olarak.
RİCALULLAH: Mânevi kudret ve kuvvet sahipleri olan evliya. (Bak: Ebdal)
RİÇAL: f. Reçel.
RİHAL: (Rahl. C.) Deve palanları.
RİHALE: At semeri, eyer.
RİKKAT-İ KALB: Kalb rikkati, kalb yufkalığı.
RİMAL: (Reml. C.) Kumlar.
RİSALE: Mektub. * Bir ilme dair yazılmış küçük kitap. * Haber göndermek. * Elçinin götürdüğü mektub, name. * Fık: Bir kimsenin sözünü veya emrini başka birisine tebliğ etmek.
RİSALE-İ NUR: f. Nurun Risalesi. Kur'an'dan alınan âyetlerin tefsiri ile tahkikî iman dersi veren kitap. Büyük mücahid Bediüzzaman Hazretlerinin eserleri.(Risale-i Nur'un vazifesi:... Hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatlarla, gayet kat'i ve en mütemerrid zındık feylesofları dahi imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur'ana hizmet etmektir. Ş.)
RİSALET: Birisini bir vazife ile bir yere göndermek. * Peygamberlik. Büyük kitapla gelen peygamberlik. * Elçilik.
RİSALET-ÜN NUR: Risale-i Nur tabirinin Arapçası. (Bak: Risale-i Nur)
RİSALET-PENAH: Risaletin kendine istinad ettiği Hazret-i Muhammed (A.S.M.). (Risalet-meab da denir)
RİYAZİYAT-I ÂLİYE: Yüksek matematik.
RU-MAL: f. Yer süren.
RUVAL: Salya.
RÜSVA-YI ÂLEM: En aşağılık ve âdi adam.
RÜVAL: Salya, ağız suyu.
SAÂDET-SARAY-I İSTİKBAL: İstikbalin saâdetli sarayı.
SAAL: Dikkat.
SAALİB: (Sa'leb.C.) Tilkiler.
SAALİK: Dilenciler. * Serseriler. * Kalenderler. * Dervişler.
SADR-I ÂLİ: Vezirlerin veya vekillerin başkanı. Sadrâzam.
SADSAL: f. Asır, yüzyıl.
SAFİYY-ÜL KALB: Kalbi temiz.
SAFVET-İ KALB: Fikir ve niyetinde hiçbir garazı ve kötü gâyesi olmamak, temiz kalbli olmak.
SÂHİB-İ KEMÂL: Kemal sahibi, olgun insan.
SÂHİBE-İ CEMÂL: Güzellik sahibi kadın. Güzelliği olan kadın.
SAHİB-KEMAL: f. Olgun, kemal sahibi.
SAHİFE-İ HÂLİYE: Boş sahife.
SAHN-İ LÂLE-ZÂR: Lâle bahçesinin ortası.
SAHSALİK: Katı, şiddetli, şedid. * Yaşlanmış, ihtiyar kadın. * Şiddetli ses.
SAKALAN: (Sakaleyn) İnsanlar ve cinler.
SAKF-I MUALLÂ: Yüksek gökyüzü.
SAL: f. Sene, yıl.
SAL-İ HAL: İçinde bulunulan yıl.
SAL': Baş tepesinin saçsız oluşu, kellik.
SALÂ: Namaza davet için çağırmak. Minarede okunan salavat, dua. (Kelimenin aslı "Essalât" veya "Salât" dır.)
SAL'A: Belâ, âfet. * Ağaç olmayan kumlu yer.SALA' : Kuyruğun sağı veya solu.
SALA': Kellik. Baş tepesinin saçı dökülüp açık olması.
SALAA: Tepenin saçı dökülüp açık kalan yeri.
SALABET: Metanet, katılık, sulbiyet. * Peklik, dayanma. Sağlamlık. * Mukaddesatı korumak hususunda cesaret, metanet ve sebat gibi sıfatlarla muttasıf olmak. (Bunun zıddı: Lâübalilik) (Bak: Dimağ)
SALABET-İ DİNİYE: Dinini ve dinin emirlerini korumak ve tatbik etmekteki ciddiyet ve sağlamlık.
SALAET: (C.: Salâât) Ezme işindeki kullanılan yassı düz taş.
SALAH: Bir şeyin en iyi hâli. Rahatlık, sulh, iyileşme, düzelme, iyilik. Dine olan bağlılık. Her hayra câmi faziletlerin toplanmasında hâsıl olan yüksek bir sıfat. (Mukabili fesad ve fücurdur)
SALAH-İ HAL: Durumun düzelmesi.
SALAH-ÜD DİN: Salâhattin şeklinde yaygın olan bu kelime, "dine bağlı" mânasına gelir.
SALAHADDİN-İ EYYUBÎ: (Doğumu: Hi: 532, Mi: 1137) Ehl-i Salib zihniyetinin İslâm dünyasına açtığı Haçlı seferlerini maddeten durduran şarkın en kahraman kumandanlarından ve sultanlarından olan bu zât hakkında bir Avrupalı tarihçi: "İslâmın en saf kahramanı" diye bahseder.Düşmanın çokluğundan bahsederek geri dönmek isteyen kumandanlarına şöyle hitab etmiş ve az bir kuvvetle Haçlı kuvvetlerini perişan etmiştir.- Madem ölümden korkuyoruz, niçin evlerimizde oturup da çocuklarımızla keyfimize bakmadık, askerliğe girdik... Bizim borcumuz, düşmanın azlığını çokluğunu kıyaslamak değil, ona karşı durmaktır...Sultan Salahaddin, Eyyübiye Devletinin başında 24 sene kaldı. Avrupa'nın Haçlı ordularını iman ve şecaatla çok defa perişan hale getirdi. Onlara mağlub olmadı. Namazını vaktinde ve cemaatla kılardı. Kerim, sabur, halim ve mütevazi idi. 57 yaşında Şam'da vefat etti. (R. Aleyh)
SALÂ-HAN: f. Minarede cuma veya cenaze namazına davet için salâvat okuyan kimse. * Meydan okuyan kişi.
SALAHAT: Sâlihlik, günahsız ve temiz oluş, dindarlıkta çok ileri olmak hâli.
SALAHATTİN: (Bak: Salah-üd din)
SALAHDEM: Katı, şiddetli, şedid.
SALAHDİ: Kavi, sağlam, dayanıklı ve muhkem.
SALAHİYET: Bir işe karışmağa veya o işi yapmağa hakkı olmak, vazifeli olmak, bir iş için emir almış olmak. * Bir dâvaya bakabilmek.
SALAHİYETDAR: f. Vazifeli, salahiyet sâhibi.
SÂLÂR: f. Kafile veya kabile reisi. Baş. Başkan. Reis. En büyük âmir. Başkumandan.
SÂLÂR-I BEYT-ÜL HARAM: Beyt-ül Haram'ın reisi ve başkumandanı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
SÂLÂR-I RUSÜL: Resüller kafilesinin reisi, kumandanı. Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
SALAT: Namaz. Belirli vakitlerde Kur'an'da emredildiği tarzda ve Hz. Peygamber'in tarifi vechi ile yapılan ibadet. * Tebrik, tezkiye. * Dua. Peygamberimize (A.S.M.) yapılan dua. * İstiğfar. * Rahmet. (Bak: Namaz)(Namaz, dinin direği ve kıvamı olduğu gibi, bütün hasenata fihrist ve örnektir. Kul ile Allah arasında yüksek bir nisbet ve ulvi bir münasebet ve nezih bir hizmettir. İ.İ.)
SALÂT-I FECR: Sabah namazı.
SALÂT-I HAMSE: Beş vakit namaz.
SALÂT-I HAVF: Muharebeden evvel kılınan iki rekât namaz.
SALÂT-I İSTİHÂRE: İstihareden evvel kılınan iki rekât namaz.
SALÂT-I İSTİSKA: Yağmur duasına çıkıldığı zaman kılınan namaz.
SALÂT-I SEFER: Yola çıkıldığı zaman kılınan iki rekât namaz.
SALÂT-I VUSTA: (Bak: Vusta)
SALÂT-ÜL ASR: İkindi namazı.
SALÂT-ÜL FECR: Sabah namazı.
SALÂT-ÜL ÎD: Bayram namazı.
SALÂT-ÜL İŞÂ: Yatsı namazı.
SALÂT-ÜL MAĞRİB: Akşam namazı.
SALÂT-ÜL VİTR: Vitir namazı.
SALÂT-ÜZ ZUHR: Öğle namazı.
SALATÎN: (Sultan. C.) Sultanlar.
SALAVAT: (Salât. C.) Namazlar. * Bütün dualar. İhtiyaçtan gelen ricalar. * Nimetten çıkan şükürler. İbadetler. * Hazret-i Muhammed'e (A.S.M.) memnuniyet ve bağlılık için yapılan dualar. * Nasârâ kilisesi.
SALAVATULLAH: Allah'ın rahmet ve inayeti, kusur ve günahları aff u mağfiret etmesi.
SALAYE: (C.: Salâyât) Bir şey ezmede kullanılan yassı düz taş.
SALAYIK: Yufka yapmak.
SALB: Asmak. Darağacına çekmek. Çarmıha germek. * Kemikten yağ çıkarmak.
SALBEN: Asarak, asmakla öldürmek suretiyle.
SALBETMEK: Asarak öldürmek.
SALD: Kaypak taş. * Taş gibi çok dayanıklı şey. * Dağa çıkmak. * Şiddetle ellerini yere vurmak.
SALDAH: Sağlam ve katı nesne.
SAL-DİDE: f. Yaşlı, ihtiyar. * Tecrübeli, gün görmüş.
SALE: f. Yıllık, senelik.
SALE: Âfet, belâ, musibet, dâhiye.
SALEF (SALF): Kibirlilik. Tekebbürlük hali. * Kin tutmak, buğz etmek. * Zevci indinde zevcenin kadri olmamak. * Misafir için olan yemeğin yetmemesi.
SALEHBA: Dayanıklı ve kuvvetli deve. (Müe: Salehebât)
SALENBAC: Uzun ince balık.
SALFA': Sağlam ve sert yer.
SALHA: (Sâl. C.) f. Yıllar. Seneler.
SALHHANE: f. (Bak: Selhhane)
SALHURDE: f. Çok yaşlı, pek ihtiyar.
SALİB: Titreten. * Hareketli.
SALİB: (C.: Sulub-Salbân) Haç. * Şiddetli, şedit. * Heybetli.
SALİB(E): Bir şeyin vücudunu veya vukuunu inkâr eden. * Kapıp götüren, zorla alan. * Alan. * Bir şeyin vücudunun olmadığını veya meydana gelmediğini söyleyip isbat eden.
SALİBE-İ KÜLLİYE: Man: Bir şeyin nefyine delâlet eden kaziye. Bir şeyin bütün bütün olmadığını veya mevcudattan hiç birisine hâkim ve müessir olmadığını iddia ve isbat eden hüküm.(Halk-ı eşya hakkında "mucibe-i külliye" sâdık olmadığı takdirde "salibe-i külliye" sâdık olur. Yâni ya bütün eşyanın Hâlikı Allah'tır veya Allah hiçbir şeyin Hâlikı değildir. Çünkü: Eşyanın arasında muntazam tesanüd ile halk ve yaratmak, tecezziyi kabul etmez bir küldür. Baziyet yoktur. Ya "mucibe-i külliye" olacaktır veya "salibe-i külliye" olacaktır. Başka ihtimal yok. Her şeyde illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhi hükmünde bir kıymet yok. Binaenaleyh, ednâ bir şeyde Hâlıkiyet eseri göründüğü zaman, bütün eşyada tahakkuk eder. Ve keza Hâlık ya birdir veya gayr-ı mütenahîdir, evsat yoktur. Zira sani' vâhid-i hakiki olmazsa, kesir-i hakiki olacaktır. Kesir-i hakiki ise gayr-i mütenahîdir. Maahaza nuru neşredenin nursuz, icad edenin vücudsuz, icab ettirenin vücubsuz olması muhaldir.Ve keza ilim sıfatını ihsan edenin ilimsiz, şuuru ihsân edenin şuursuz, ihtiyarı verenin ihtiyarsız, iradeyi verenin iradesiz, kâmil şeylerin sani'i gayr-ı kâmil olduğunu telâkki etmek muhaldir.Ve keza, aynı tersim, basarı tasvir ve nazarı tenvir edenin basarsız olduğunu düşünmek, ancak basar ve basiretten mahrum olan adamın işidir. Maahaza, masnu'daki kemalât tamamen Sâni'deki kemalden akan bir feyizdir. Fakat kuşlardan yalnız sineği gören, tanıyan bir mikrop, kartalı gördüğü zaman "bu kuş değildir" der. Çünkü, sinekteki şeyler onda yoktur. M.N.)
SALİBE: Ayakları yarık olan kadın.
SALİBİYYUN: Hristiyanlar.
SALİD: Pak, temiz.
SALİF(E): Evvelce geçen, geçmiş. Mukaddem.
SALİF-ÜL ARZ: Dünyanın ve arzın evveli veya geçmiş zamanı. * Evvelce arz olunan.
SALİF-ÜL BEYAN: Bildirilmiş, beyanı geçmiş.
SALİF-ÜZ ZİKR: Bildirilen, zikri geçen, mezkûr. Yukarıda ismi geçen. Yukarıda, daha evvel söylenen.
SALİF: Boynun genişliği, kalınlığı.
SALİG: (C.: Sulag) Altı yaşındaki sığır.
SALİH: Kara yılan.
SALİH (A.S.): Büyük peygamberlerden olup Hicaz ile Şam arasında oturmuş olan Semud kavmine gönderilmişti. Semud kavmi Âd kavminden sonra Arap yarımadasında kuvvet ve ma'muriyet bulup küfür ve dalâlete meyl ile putlara ibadet ediyorlardı. Salih (A.S.) kendilerini hak dine davet etmiş ise de, inanmayıp kendisinden mu'cize istemeleri üzerine; Allah, bir kayadan bir dişi deve çıkarmış ve deve derhal yavrulamış; bu hayvanla yavrusuna bakılması Salih Peygamber tarafından kavmine tavsiye olunduğu halde, bunlar deveyi dahi öldürdüklerinden Allah'ın gazabına uğramışlardı. İmana gelen küçük bir kısmın gerisi, mahv ve helâk olmuştu. Hz. Salih (A.S.), bir rivayette Mekke'ye ve bir rivayette de Kudüs'e çekilip orada vefat etmiştir. Enbiya-i Arab'dan olduğu halde Tevrat'ta zikredilmiştir.
SALİH(A): (Salâh. dan) İşe yarar, elverişli, uygun, iyi. Haklı olan, itikatlı, dindar, dinî emirlere uyan. * Faziletli, ehl-i takva olan.
SALİHA: Safi gümüş. * İyi, sâlih kimse.
SALİHAT: Dine uygun iyi hareketler. Cenab-ı Hakk'ın ve Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın beğeneceği işler, iyilikler. * Hayır ve hasenat sâhibi müslüman kadınlar.
SALİHÛN: Salih kimseler, günahkâr olmayanlar, salihler.
SÂLİK: (Sülûk. dan) Bir yolda giden. Belli bir yol tutup giden. * Bir tarikat yolunda olan.
SÂLİKÂN: (Sâlik. C.) Sâlikler. Bir tarikata girmiş veya bir şeyhe bağlanmış kimseler.
SÂLİKÛN (SÂLİKÎN): (Sâlik. C.) Sâlikler. Sülûk edenler.
SALİL: Demirden çıkan ses. Demir sesi.
SÂLİM(E): Sağlam. * Sıhhatli. Sağ. Noksansız, eksiksiz. * Her türlü tehlikeden uzak olan. Emin ve korkusuz olan. * Gr: Kelimelerdeki harfler bozulmadan cemi' eki katılarak yapılan çoğul hali. Sâlimûn, sâlihât, sâdıkûn, sâdıkât gibi yapılan cemiler. * İçinde harf-i illet bulunmayan kelime.
SÂLİMEN: Sağ, sağlam ve sıhhatta olarak. * Emin olarak, emniyetle.
SÂLİMÎN: (Sâlim. C.) Sağ, sağlam ve sıhhatta olanlar. Sâlimler.
SÂLİS(E): Üçüncü. * Sâniyenin altmışta biri.
SÂLİSÂT: (Sâlise. C.) Sâliseler. Sâniyenin altmışta biri kadar olan vakitler.
SÂLİSEN: Üçüncü olarak.
SALİYE: Edb: Yeni yılı tebrik maksadıyla sene başında yazılan tarihli medhiye.
SALK: Şiddetli ses. * Vurmak. * Hâmile kadının ağrısı tutup bağırması.
SALKAME: Azı dişlerinin birbirine dokunması.
SALL: Demirlerin birbirlerine sürtünmelerinden çıkan ses.
SALL: (C.: Sellât) Dar su yolu.
SALLA: (Salli) Duâ olsun, şânı yücelsin meâlinde söylenir.
SALLALLÂHÜ TEÂLÂ ALEYH: "Allah (C.C.) onun şanını yüceltsin; duasını, isteklerini kabul etsin; her isteğini versin" meâlinde Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında söylenilen duadır.
SALLE: (C.: Sılât) Kuru yer. * Deri, cild.
SALM: Kesmek.
SALMA': Kesmek.
SALNAME: f. Yıllık, senelik.
SALSAL: Kuru balçık. Kumla karışıp kurumuş olan balçık. * Çok anırgan eşek.
SALSALE: Demirlerin birbirine dokunmaktan ses çıkarmaları.
SALT: Bileyi taşı. * Kişinin kendi öz kızı. * Erkek ismi. * Geniş alın. * Vurmak mânâsına mastar.
SALTANAT: Kudret, kuvvet. * Hâkimiyet, padişahlık. * Tantana, gösteriş, debdebe. * Şatafatlı hayat. Bolluk. Zenginlik. (Bak: Siyaset)
SALTANAT-I SENİYYE: Osmanlı İmparatorluğunun bir adı.
SALUS: f. İkiyüzlü, riyakâr.
SALUSÎ: f. İkiyüzlülük, riyakârlık.
SALV: Uyluk.
SALVELE: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'a okunan salavat ve dua.
SALY: Pişirmek. * Yakmak.
SAMİM-ÜL KALB: Kalbin içi.
SANDAL: (C.: Sanâdil) Büyük başlı deve. * Güzel kokulu bir ağaç.
SAVALİC: Cirit oynanan eğri sopalar.
SAVB-I ÂLÎ: Yüksek taraf.
SAVM-I VİSAL: İki gün iftar etmeden oruç tutmak. (Bu, zaruret olmadan mekruhtur)
SAVTAL: Havuç cinsinden çöğender adı verilen bir bitki.
SAYKAL: Cilâ. Cilâ yapan âlet. Parlatan. * Kılıç bileyen.
SAYKAL VURMAK: Cilâ vurmak, parlatmak.
SAYKALZEDE: f. Cilâlı. Cilâlanmış.
SAYKALZEN: f. Yaldızcı.
SEALİL: (Sü'lul. C.) Memeler. * Vücudda meydana gelen siğiller.
SEBHALE: " Sübhânallah" demek.
SAFAL: Alçaklık. * Rüzgârın dokunduğu yer.
SEFALET: Fakirlik, yoksulluk. Fakirlikten gelen sıkıntı. Sefillik.
SEHAB-ÜS SİKAL: Ağır yağmur bulutları.
SEHAB-ALUD: f. Bulutlu.
SEHALE: Altın, gümüş gibi değerli maddelerin kırıntıları.
SEHV-İ KALEM: Yanlış yazılış, kalem yanlışı.
SEKAL: (C.: Eskâl) Misafir. * Mal, mülk, metâ. * Ev metaı, ev eşyası. * İns ve cinnin bir ünvanı. (Bak: Sakalân)(Sekal, meta-i beyt yani ev eşyasıdır. Ayrıca sekal: Misafirin yani yolcunun ağırlık tabir olunan meta ve ailesine ve sahibinin çok zaman kullanmayıp sakladığı kıymetli şeye denir.İns ü cinne sekaleyn denilmesi, arzın içinde ve üzerinde bulunmaları itibariyle onun sekali, ağırlığı gibi olmalarından, yahut amellerinin günahlarının ağırlığındandır denilmiştir.) (E.T.)
SEKTE-İ KALB: Kalbin durması. Kalbin sekteye uğraması.
SELALE: Çanak içinde yalanan nesne.
SELALİM: (Süllem. C.) Merdivenler.
SELEF-İ SÂLİHÎN: Ehl-i Sünnet ve Cemaat'in ilk rehberleri: Tabiîn ile Ashabın ileri gelenleri ve Tebe-i Tabiînden olan müslümanlar.
SELİM-ÜL KALB: Temiz kalbli.
SELSAL: Hafif soğuk, tatlı ve lezzetli su.
SEMALE: (C.: Simâl) Kap veya havuz dibinde olan artık. * Tereyağı. *Araptan bir kabile.
SENE-İ MÂLİYE: 1 Mart'tan itibaren başlaması Mâliyece kabul edilen yıl.
SENG-İ MUSALLÂ: Musallâ taşı. Namaz kılınmak için cenaze konan taş.
SERBALİN: f. Baş yastığı.
SERİ-ÜL İNTİKAL: Çabuk anlayan, çok zeki.
SERİ-ÜZ ZEVAL: Devamsız, çabuk giden. * Çabuk ölen. * Dünyanın hali.
SEVAD-ÜL KALB: Kalbin ortasında var olduğu farzedilen kara leke. (Bak: Süveyda-ül kalb)
SEVALİF: (Sâlif ve Sâlife. C.) Geçmişler. Geçmiş insanlar.
SEVDA-ÜL KALB: Kalbdeki siyah nokta. (Bak: Süveyda)
SEYYAL(E): Akıcı şey, su gibi sıvı olup akan. Çokça akan su. * Yer değiştiren her şey.
SEYYALÂT: (Seyyale. C.) Akıcı olanlar, yerinde durmayıp gidenler, akanlar. Seyyal maddeler.
SEYYALE-İ BERKİYYE: Şimşek akımı. Elektrik akımı. * Şimşek gibi akıcı ve parlak.
SIBHAL: Şişman, büyük keler. * Deve. * Kırba. * Câriye.
SIBHALE: Azası iri ve uzun olan.
SIFÂT-I CEMALİYE: Lütuf ve merhamet ile daha ziyade alâkalı olan vasıflar. (Bak: Celâl)
SIK'AL: Suda ıslanmış kuru hurma.
SILAL: Yaş ot.
SIYAL: (Sıyâlet) Saldırma, hamle etme, üzerine atılma.
SİA-İ HÂL: Rahatlık, genişlik, bolluk.
SİCAL: Münavebe. Arab ata sözlerinde: "Harp sicaldir" denir. Yani: Bazan galibiyet ve bazan mağlubiyet ile devam eder. * (Secl. C.) Büyük ve içleri dolu su kovaları.
SİFAL: (Sifâle) f. Topraktan yapılmış (çanak, çömlek, testi gibi) şey. * Orak. * Fıstık, ceviz, bâdem kabuğu.
SİFAL: Değirmen altına döşenen deri. * Değirmen süpürgesi.
SİGA-İ MÜBÂLAĞA: Bir şeyin pek çok, pek büyük, pek ileri olduğunu gösteren kelime hâli. Fiilin mübâlağalı çekimi. Hallâk, Rezzak, Kahhar, Rauf gibi. (Bak: Mübâlağa)
SİGAL: f. Düşünce, fikir. * Kuruntu, endişe.
SİGALİŞ: f. Düşünüş, kuruş.
SİKAL: Ağır olan, ağır şeyler. (Bak: Sekal)
SİKALİŞ: (Bak: Sigâliş)
SİLAL: (Selle. C.) Sepetler, seleler.
SİLSİLE-İ CİBAL: Dağ silsilesi. Sıra dağlar.
SİMAL: Medet etmek. * Medetçi, yardımcı ve mutemed kişi.
SİNİN-İ SÂLİFE: Geçen yıllar.
SİNYAL: Fr. Kararlaştırılmış bir haberi verme işareti. İşaret.
SİPAHSALAR: f. Askerlerin en büyüğü. Serasker.
SİRBAL: (C.: Serâbil) Gömlek, kamis.
SİRVAL: (c.: Serâvil) şalvar.
SOSYAL: Fr. İçtimaî. Cemiyete ait.
SOSYALİST: Fr. Sosyalizm taraftarı olan.
SOSYALİZM: Fr. İktisadî teşebbüsleri ve teşekkülleri devlete vermek isteyen görüş. İştirakiyecilik. Güya, herkese müsavi mal verme esasını idare sisteminde yerleştirmeyi ve mal birliğini iddia eden ve insan fıtratına zıt olarak hürriyetleri daraltıcı ve din aleyhdarı bir sistem. Serserilere, zenginlerin mallarını mübah edip isyâna sevkeden ve ehl-i nâmusun ahlâkını yıkarak fuhşiyatı teşvik eden bir bâtıl anlayış. (Sosyalizm nazariyesinin nâşirleri komünistlerdir.) (Bak: İktisad, Kapitalizm, Komünizm)(Tabaka-i avâmın intibahiyle ve galebesiyle tezahür eden tam sosyalizm ve bolşevizm düsturları, bizim daha ziyade işimize yaradığı için, o sosyalizm düsturlarını kabul ettiğimiz halde, senin vaziyetin bize ağır geliyor. Prensiplerimize muhalif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şekvâya ve küsmeye hakkın yoktur?Elcevap: Hayat-ı içtimâiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvâfık hareket etmezse; hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer. Mâdem kanun-u fıtrata tatbik-i harekete mecburiyet var; elbette fıtrat-i beşeriyeyi değiştirmek ve nev-i beşerin hilkatındaki hikmet-i esasiyeyi kaldırmakla, mutlak müsavat kanunu tatbik edilebilir. Evet, ben, neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren, "müsâvât-ı hukuk" mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr-ı adalet ile, burjuva denilen tabaka-i havassın istibdat ve tahakkümlerine karşı eskidenberi muhalefetle çalışanlardanım. Onun için bütün kuvvetimle adalet-i tâmme lehinde zulüm ve tagallübün ve tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim.Fakat nev-i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, müsâvât-ı mutlaka kanununa zıddır. Çünki Fâtır-ı Hakim, kemal-i kudret ve hikmetini göstermek için az bir şeyden çok mahsulât aldırır ve bir sahifede çok kitabları yazdırır ve birşey ile çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer nev'i ile de binler nev'in vazifelerini gördürür.İşte o sırr-ı azimdendir ki: Cenab-ı Hak, insan nev'ini binler nevileri sünbül verecek ve hayvanatın sair binler nevileri kadar tabakat gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvanat gibi kuvâlarına, lâtifelerine, duygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makamatta gezecek istidat verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir ki, Arzın halifesi ve kâinatın neticesi ve zihayatın sultanı hükmüne geçmiştir.İşte nev-i insanın tenevvüünün en mühim mâyesi ve zenbereği; müsabaka ile hakiki imanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle olabilir. L.)
SPİRİTUALİZM: Fr. Fls: Ruh gibi maddî olmayan varlıkları kabul eden görüş ve düşünüş. Ruhiyatçılık.
SU-İ HAL: Fena hareket tarzı. Kötü hal.
SU-İ İSTİMÂL: Kötüye kullanma. Eldeki nimeti veya fırsatı boşuna yahut kendi menfaatine kullanma.
SUAL: İsteme. İstek. * Soru. Sorulan şey. * Dilencilik.
SUAL: Öksürük.
SUALÂT: (Suâl. C.) Suâller, sorular. İstemeler, istekler.
SUNUF-İ ÂLİYE: Yüksek sınıflar.
SÜAL: Öksürük.
SÜAL: Bir kabile ismi.
SÜBHANALLAH: Cenab-ı Hakk'ın mahlukatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve taaccübü ifade etmek için söylenir. Cenab-ı Hakkın zâtında, sıfâtında ve ef'alinde bütün kusurlardan münezzehiyetini ifade eder.(Sübhanallah ve Elhamdülillah cümleleri Cenab-ı Hakk'ı Celal ve Cemal sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. Celal sıfatını tazammun eden Sübhanallah, abdin ve mahlukun Allah'dan baid olduklarına nazırdır.Cemal sıfatını içine alan Elhamdülillah, Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle abde ve mahlukata karib olduğuna işarettir. Meselâ: Biri kurb, diğeri bu'd olmak üzere bize nâzır şemsin iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle hararet ve ziyayı veriyor. Bu'd cihetiyle, insanların mazarratlarından tâhir ve sâfi kalıyor. Bu itibarla insan, şemse karşı yalnız kabil olabilir, fâil ve müessir olamaz.Kezâlik, bilâteşbih, Cenab-ı Hak rahmetiyle bize karib olduğu cihetle Ona hamdediyoruz. Biz Ondan uzak olduğumuz cihetle Onu tesbih ediyoruz. Binâenaleyh, rahmetiyle kurbüne bakarken hamdet. Ondan baid olduğuna bakarken tesbih et. Fakat her iki makamı karıştırma. Ve her iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikamet mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve mezc olmadığı takdirde her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem cem' edebilirsin. Evet, Sübhanallâhi ve bihamdihi her iki makamı cem'eden bir cümledir. M.N.)(Cenab-ı Hakkı şerikten, kusurdan, noksâniyetten, zulümden, acizden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemal ve cemal ve celaline muhalif olan bütün kusurattan takdis ve tenzih etmek mânası ile saadet-i ebediyeyi ve celal ve cemal ve kemal ve saltanatının haşmetine medar olan dar-ı âhireti ve ondaki cenneti ihtar edip delâlet ve işaret eder. Ş.) (Bak: Bakiyat-ı sâlihat)
SÜFAL: Yavaş giden deve. Geç yürüyüşlü deve.
SÜHAL: Çocuk doğunca beraber çıkan su. * Zayıf adamlar.
SÜHALE: Küçük tavşan.
SÜKALA': (Sakil. C.) Ağırlar. Kabalar. Çirkinler. Sözü sohbeti çekilmeyen kimseler.
SÜLAL: İshal olmak.
SÜLALE: Soy, sop. Bir kimsenin soyu.
SÜLALE-İ TÂHİRE: Temiz sülale olan Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) soyu.
SÜLALE: Sıkınca parmakların arasından dışarı çıkan safi balçık. * Meni akıntısı.
SÜNDÜS-MİSAL: f. Sündüsten yapılmış gibi.
SÜR'AT-İ İNFİÂL: Çok çabuk gücenen, çabuk darılan.
SÜR'AT-İ İNTİKAL: Çabuk anlayıp intikal etme. Kavrama çabukluğu.
SÜVEYDA-ÜL KALB: (Sevâd-ül kalb, Sevdâ-ül kalb) Kalbin ortasında varlığı kabul edilen siyah nokta. Kalbdeki gizli günah. Buna Habbet-ül kalb, Esved-ül kalb de denir. Kalbdeki basiret mahalli diye bilinir. Eskiden bir kısım muhakkikler, kalbin mezkur mahalline; Mahall-i ulum-u diniyye demişler. Ekseriyyetle mahall-i idrak ve basiret olarak kabul edilir. Bir kısım âlimler de "Kalbin dahili olan akıldan ibarettir" demişler. (Kamus)Kalbdeki bu mezkûr nokta: Kâfirler ve Allaha isyan edenler için şekavet ve günah, mü'minler için ise: Basiret ve idrak mahalli olarak bilinir.
SİGALİŞ: f. Düşünüş, kuruş.
ŞAFAK-ÂLUD: f. şafak gibi, şafak renginde.
ŞAH-I RİSALET: Risaletin Şahı. Hz. Muhammed (A.S.M.)
ŞAHBAL: (Şehbal) f. Kuş kanadının en uzun tüyü.
ŞARK-I ŞİMALÎ: Kuzeydoğu.
ŞEAL: Davar kuyruğunun beyazlığı.
ŞEDD-İ RİHAL: Hayvana semer vurma. Yolculuk için hayvanın semerini bağlama. * Yolculuğa çıkma.
ŞEDİD-ÜL MİHAL: Şiddetli kuvvet. Ağır ve şiddetli azab.
ŞEFT-ALÛ: f. Yarık erik. Şeftali.
ŞEGAL: f. Çakal.
ŞEHBAL: (Bak: şahbal)
ŞELALAT: (Şelâle. C.) Büyük çağlayanlar, şelâleler.
ŞELALE: Büyük çağlayan. Akarsuyun yüksekten çoklukla akması.
ŞEMAL: (C.: Şemâlât) Kıble ardında kutup tarafından esen yel. * Ahlâk. * Kılıç.
ŞEMİLLE (ŞEMLÂL-ŞEMLİL): Yeyni, hafif.
ŞEMİM-İ CİBAL: Dağların güzel kokusu.
ŞERVAL: f. şalvar.
ŞETM-İ GALİZ: Edepsizce sövme.
ŞEVK-ÂLUD: f. şevkli, neşeli, sevinçli, keyifli.
ŞEVVAL: Arabi aylardan onuncusu. Ramazandan sonraya geldiği için ilk üç günü mübarek Ramazan bayramıdır.
ŞIKK-I MUHALİF: Aksi taraf. Bir fikrin başka zıt ciheti, karşı tarafı.
ŞİKAL: Devenin palanını bağlıyan ip. * Devenin ayağının bağlandığı ip, köstek. * El ve ayak zinciri. * Üç ayağı beyaz olan at.
ŞİKESTEBÂL: f. Kanadı kırık, kırık kanatlı. * Mc: Kederli, üzgün.
ŞİMAL: Sol, sol taraf. Sağın ve cenubun zıddı. Kuzey.
ŞİMAL-İ GARBÎ: Kuzeybatı.
ŞİMAL-İ ŞARKÎ: Kuzeydoğu.
ŞİMALEN: Soldan, sol taraftan, şimalden, kuzey taraftan.
ŞİMALÎ: şimale ait, sola ve kuzeye ait.
ŞİRİN-CEMAL: f. Sevimli yüzlü.
ŞİRK-ÂLUD: f. Şirk karışık, sapıtmış. Şirk bulaşmış. Cenâb-ı Hak'tan gaflet edip başkasından meded bekler surette.
ŞİRKET-İ A'MÂL: Çalışmayı sermaye olarak kabul eden şirket.
ŞİVAL: Az şey.
ŞÖHRETŞİÂR-I ÂLEM: Âlemde şöhret ona nişan olmuş olan. Çok meşhur olan.
ŞUAL: (şu'le. C.) Alevler, şu'leler. Ateş alevleri.
ŞU'LE-İ CEVVAL: Daim hareket ederek etrafına ışık saçan parıltı.
ŞURUT-U SALÂT: Namazın şartları.
ŞUUN-U SEYYALE: Akıcı, bir halde durmayan işler.
ŞÜKUF-MİSAL: Gonca gibi, tomurcuk gibi.
ŞÜTUM-İ GALİZA: Galiz ve kaba küfürler.
ŞAFAK-ÂLUD: f. Şafak gibi, şafak renginde.
ŞEGAL: f. Çakal.
ŞEHBAL: (Bak: Şahbal)
ŞERVAL: f. Şalvar.
ŞETM-İ GALİZ: Edepsizce sövme.
ŞEVK-ÂLUD: f. Şevkli, neşeli, sevinçli, keyifli.
ŞİMALEN: Soldan, sol taraftan, şimalden, kuzey taraftan.
ŞİMALÎ: Şimale ait, sola ve kuzeye ait.
ŞİRİN-CEMAL: f. Sevimli yüzlü.
ŞUAL: (Şu'le. C.) Alevler, şu'leler. Ateş alevleri.
ŞÜKUF-MİSAL: Gonca gibi, tomurcuk gibi.
ŞÜTUM-İ GALİZA: Galiz ve kaba küfürler.
TAALA: (Bak: Teâlâ)
TAALLUK: Bağlılık. Münasebet. Alâkalı oluş. Ait olma. * Dünya alâkası. * Sevme.
TAALLUKAT: Bir kimsenin yakınları, akrabaları. Alâkalılar.
TAALLÜL: (İllet. den) Vesile ve bahane arama. Bir işten kaçınma. * Mâzeret.
TAALLÜLÂT: (Taallül. C.) Ağır davranma.
TAALLÜM: (İlim. den) İlim edinme. Öğrenme. Ders okuyarak öğrenme.
TAALLÜN: Aleni, âşikâr, meydanda olma. Herkesin gözü önünde gibi bilinme.
TABBAL: Davulcu.
TADALLU': Dolmak. * Suya kanmak.
TADALLÜL: Gedik olmak.
TAGALLÜB: Zorbalık. * Hilâf-ı hak olarak musallat olmak. İstilâ etmek. * Üstün gelmek.
TAGALLÜBÂT: (Tagallüb. C.) Zorbalıklar, tahakkümler.
TAHALHUL: Deprenmek, harekete gelmek. * Aşağı etmek.
TAHALHUL: (Halhal. dan) Ayağa bilezik takma. * Bir cismin hacminin büyümesi, şişmesi. * Hava cereyanı olması.
TAHALLİ: (Halâ. dan) Boşalmak. Boş kalmak. Tenhaya çekilmek. Yalnız kalmak.
TAHALLİ: (Halâvet. den) Kendi kendini donatmak. Süslenmek.
TAHALLUK: Ahlâklanmak. İyi huy edinmek. Yüksek İslâmi ahlâkla ahlâklanmak.
TAHALLUT: (Halt. dan) Karışma. Karışık olma.
TAHALLÜB: Sızma. Ter çıkarma. * Sütlenme. Süt peyda etme. * İmrendiğinden ağzının suyu akmak. * Pâre pâre etmek, dağıtmak, parçalamak.
TAHALLÜD: (Huld. dan) Bir yerde devamlı kalmak. Devamlı olmak.
TAHALLÜF: Geride bırakılma. Arkada kalma. * Değişme. Uygun olmama.
TAHALLÜL: (Hall. den) Hallolmak. Eczası birbirinden ayrılmak.
TAHALLÜL: (Halel. den) Bozulmak. Ekşimek. Sirke olmak. * Araya girmek. Başka bir şeyin müdahale etmesi, karışması. * Dişleri hilâllamak.(Haşirde bütün zevil-ervahın ihyası; mevt-âlud bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihyâ ve inşâsından kudrete daha ağır olamaz. Zira kudret-i ezeliye zâtiyedir; tagayyür edemez, acz tahallül edemez, avâik tedâhül edemez, onda meratib olamaz, her şey O'na nisbeten birdir. H.)
TAHALLÜM: Bâliğ olmak.
TAHALLÜS: Halâs olmak. Kurtulmak. * Edb: şiirde mahlâs kullanmak.
TAHALÜS: Sövüşmek.
TÂK-I MUALLÂ: Yüksek şerefe. Yüksek kubbe. * Yüksek haysiyet ve şeref sahibi.
TAKALİ: Birbirini düşman kabul etmek.
TAKALKUL: Deprenmek, hareket etmek.
TAKALLU': Ayağını kuvvetiyle kaldırmak. * Yerinden kopmak.
TAKALLUS: Kısa olmak, kısalmak. * Toplanmak, cem'olmak.
TAKALLÜB: Bir taraftan diğer tarafa dönmek. * Bir halden başka bir hale değişmek. * Başka kalıba girmek.
TAKALLÜD: (C.: Takallüdât) (Kald. dan) Bir işi üstüne almak. * Takınma, kuşanma. Gerdanlık veya muska gibi boyuna geçirme. * (Kılıç) kuşanma.
TAKALLÜL: (Kıllet. den) Azalma, az olma.
TAKALLÜS: Kasılma. Bir şeyin büzülüp gerilmesi. Bir uzvun çekilip toplanması. Kıvrılma.
TAKSİM-İ A'MÂL: İş bölümü, iş taksimi.(Sani'i-i Zülcelâl'in hilkat-i âlemde câri ve taksim-ül-a'mâl kaidesinden akan kanun-u tekemmül ve terakkide mündemiç olan rıza ve işaretinin imtisali farz iken, itaat tamam edilmemiştir. Şöyle: Kaide-i taksim-ül-a'mâli muktazi olan hikmet-i İlâhiyenin dest-i inayetiyle beşerin mahiyetinde ekmiş olduğu istidadât ve muyulâtla şeriat-ı hilkatin farz-ül-kifayesi hükmünde olan fünun ve sanayiin edasına bir emr-i manevî vermişken su-i istimalimiz ile o istidaddan tevellüd eden meyle kuvvet ve meded verici olan şevki bu hırs-ı kâzib ve şu re's-i riya olan meylü't-tefevvuk ile zayi edip söndürdük. Elbette isyan eden cehenneme müstehak olur. Biz de bu hilkat denilen şeriat-ı fıtriyenin evamirine imtisal edemediğimizden cehennem-i cehl ile muazzeb olduk. Bu azabdan bizi kurtaracak taksim-ül-a'mal kanunuyla amel etmektir. Zira seleflerimiz taksim-ül-a'mâlin ameli ile cinan-ı ulûma dâhil olmuşlardır. R.N.)
TAL: f. Bakır veya gümüş tepsi. * (Parmaklara takılan) zil.
TAL': Tomurcuk. * Miktar. Kadar. * Çiçeklerin üremelerine sebep olan sarı tozları.
TAL'A: Görmek. (Bak: Tal'at)
TALA': (C.: Etlâ) Geyik buzağısı. * Çatal tırnaklı hayvanların yavrusu. * Buzağının ayağını bağladıkları ip. * Şahıs.
TALAC: f. Bağırma, feryad, çığlık. * Ses, sada. * Kavga. * Meş'ale.
TALAH: Salih olmayan. Bozuk.
TALAH: Yorulmak, zayıflamak.
TALÂK: Boşamak. Boşanmak. * Bağlı olan bir şeyi çözmek, ayırmak. * Nikâhlı karısını bırakmak.
TALÂK-I BÂYİN: Yeniden evleniyorlarmış gibi kadının rızası ile tekrar nikâh edilmedikçe geri alınamayacağı talâk. Kadın istemiyorsa erkek zorla alamaz. İddet sırasında kadın, erkeğin evinde kalmaz. Erkek üçüncü defa verdiği bâin talaktan sonra, üzerinden hulle geçmeden karısını bir daha (kadın istese de) alamaz. (Bak: Hulle)
TALÂK SURESİ: Medenîdir. Nisâ Suresi de denir. Kur'an-ı Kerim'in 4. Suresidir.
TALAK: (At) sıçramak ve kalkmak.
TALAKAT: Dil açıklığı. Selâset. Düzgün sözlülük. * Güler yüzlülük.
TALAK-NAME: f. Boşama kâğıdı.
TALAM: Esrar otunun tohumu.
TALAN: f. Çapul, yağma. * Birisinin malının, herkes tarafından kapışılması.
TALANGER: f. Yağmacı, talancı, çapulcu.
TALANGERÎ: f. Çapulculuk, yağmacılık.
TALAR: f. Dört direk üzerine yapılan ve geceleri yatılan yer. * Salon, büyük oda.
TALASİM: (Tılsım. C.) Tılsımlar.
TAL'AT: Vecih, yüz. Çehre. * Görünüş. Görüşmek. * Güzellik. * Görmek. * Bir şeye çok rağbet etmek.
TAL'AT-EFRUZ: f. Parıldayan.
TALAVET: Güzel, hüsün. Şirinlik, zariflik. * Ağızda çıkan bir nevi yara.
TALAZZİ: (Lazâ. dan) Alev çıkarma. Alevlenme.
TALE: (Tavl. dan) "Uzun olsun" mânâsındadır.
TALEB: İsteme. İstenme. Dileme. İstek.
TALEB-İ RÜ'YET: Görmeyi istemek. Hz. Musa'nın (A.S.) Cenab-ı Hakk'ı görmek istemesi.
TALEBDÂR: f. Alacaklı.
TALEBE: (Tâlib. C.) İstekliler. * Şakird. Tahsile çalışan. Öğrenen. Öğrenci.
TALEBE-İ ULÛM: Yüksek dinî ilimleri okuyan talebe. (Bak: Âlem-i berzah)(İmam-ı Şâfiî (K.S.) gibi büyük zâtlar: "Talebe-i ulûmun hattâ uykusu dahi ibadet sayılır." diye ziyade ehemmiyet vermişler. Ş.)
TALEBKÂR: f. İstekli, talebli, arzulu.
TALEF: Fazl. Atâ, hediye, bahşiş, hibe. * Kanı heder olmak.
TALEL: (C.: Tulul-Atlâl) Yıkılmış binada kalan duvar temeli.
TALH: Muza benzer meyve. Akasya ağacı.
TALH: Necis bulaşmak, pislik bulaşmak. * Havuz dibinde kalan tortu. * Kene böceği.
TALHA BİN UBEYDULLAH: (R.A.) : Aşere-i mübeşşeredendir. Çok muharebelere iştirak etti, fedakârlığı büyüktü. Peygamberimiz (A.S.M.) ile muharebede iken kılıç darbesine karşı kolunu gerer ve onu muhafazaya çalışırdı, kendisinden ziyade Hz. Peygamber'i (A.S.M.) muhafazaya azmederdi. Kolu bu yüzden sakatlandı. Hz. Ali (R.A.) buyuruyor ki: "Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) duydum. Dedi ki: Talha ile Zübeyir, Cennet'te benim komşularımdandır." Hicretin 36'ncı yılında Cemel Vak'asında şehid oldu.
TALİ ': Doğan. Tulu' eden. * Kısmet, kader, baht. * Nişangâhın arkasına düşen ok. * Yeni hilâl.
TALİ: Tilavet eden, okuyan. * İkinci derecede. Sonradan gelen. * Man: Birbirine bağlı iki kaziyeden ikincisi. Meselâ: "Duman çıkıyorsa ateş vardır" sözünde "Ateş vardır" sözü tâli'dir.
TALİA: Casus. * Nişancı. Asker önünden giden tabur. * Rehber, kılavuz; kafilenin önünde giden.
TALİA: Doğan. Ufuktan görünen. Tulu' eden.
TALİB: (C.: Tulleb-Tullâb-Talebe) İsteyen, istekli. * Talebe, öğrenci.
TALİBE: (C.: Tâlibât) Kız talebe. Mektebli kız.
TALİD: Bir kimsenin (köle, câriye, hayvan gibi) canlı eşyası.
TALİF: Alınmış şey.
TALİH: Faydasız, yaramaz iş. (Kısmet ve kader mânasında: Bak: Tâli')
TALİK: Güleryüzlü adam. Mütebessim kimse. * Düzgün söz söyleyen kimse.
TALİK: Azad olunan esir. Serbest bırakılan esir.
TALİL: Hasır.
TALK: Doğum ağrısı.
TALL: Çiğ, kırağı. İnce yağan yağmur, çisinti. Şebnem. * Helâk etmek, iptal. * Güzel, lâtif şey. * Şiddet.
TALLASE: Kendisiyle levha silinen paçavra.
TALS: Su akmak.
TALS: (C.: Atlâs) Mahvetmek.
TALTİF: İltifat etmek. Bir iyilik yaparak gönül almak. Yumuşatmak.
TALTİFÂT: (Taltif. C.) Taltifler, ihsanlar, lütuflar, bağışlar.
TALTİFEN: Taltif suretiyle.
TALTİH: Bulaştırma, bulaşık etme.
TALUT: (Bak: Yuşa)
TALVE: Vahşi canavarların yavrusu. * Keçi bağladıkları ip parçası.
TALY: Karışmak.
TALZİYE: (Lezâ. dan) Alevlendirme veya alevlendirilme.
TAMAM-I ITTIRAD-I AHVAL: Bir kimsede var olan huy ve hasletlerin sekteye uğramadan biteviye devam etmesi, her zaman aynı durumu göstermesi.
TÂRİK-ÜS SALÂT: Namaz kılmayı terketmiş olan kimse.(Çok tembellerden ve târik-üs salâtlardan işitiyoruz; diyorlar ki: Cenab-ı Hakk'ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var ki, Kur'ân'da çok şiddet ve ısrar ile ibâdeti terkedeni zecredip Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdit ediyor. İtidalli ve istikametli ve adaletli olan ifade-i Kur'âniyeye nasıl yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bir cüz'î hataya karşı, nihayet şiddeti gösteriyor?Elcevab: Evet, Cenab-ı Hak, senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen, ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevi yaralarına tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde isbat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi' ilaçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese: Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?.. Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın.Amma Kur'ânın, terk-i ibadet hakkında şiddetli tehdidatı ve dehşetli cezaları ise; nasılki bir Padişah, raiyetinin hukukunu muhafaza etmek için; âdi bir adamın, raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatasına göre, şiddetli cezaya çarpar. Öyle de; ibadeti ve namazı terk eden adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin raiyeti hükmünde olan mevcudatın hukukuna ehemmiyetli bir tecavüz ve mânevi bir zulüm eder. Çünkü; mevcudatın kemalleri, Sânia müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibadet ile tezahür eder. İbadeti terkeden, mevcudatın ibadetini görmez ve göremez. Belki de inkâr eder. O vakit ibadet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer mektub-u Samedani ve birer âyine-i Esmâ-i Rabbaniye olan mevcudatı âlî makamlarından tenzil ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazifesiz, câmid, perişan bir vaziyette telâkki ettiğinden, mevcudatı tahkir eder; kemalâtını inkâr ve tecavüz eder. Evet herkes; kâinatı kendi âyinesiyle görür. Cenab-ı Hak, insanı, kâinat için bir mikyas, bir mizan suretinde yaratmıştır. Her insan için, bu âlemden hususi bir âlem vermiş. O âlemin rengini, o insanın i'tikad-ı kalbîsine göre gösteriyor. Meselâ; gayet me'yus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve me'yus suretinde görür... gayet sürurlu ve neş'eli, müjdeli ve kemal-i neş'esinden gülen bir adam; kâinatı neş'eli, güler gördüğü gibi, mütefekkirâne ve ciddi bir surette ibâdet ve tesbih eden adam; mevcudatın hakikaten mevcud ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını bir derece keşfeder ve görür.. gafletle veya inkârla ibadeti terkeden adam; mevcudatı, hakikat-ı kemalâtına tamamiyle zıd ve muhalif ve hatâ bir surette tevehhüm eder ve mânen onların hukukuna tecavüz eder. Hem o târik-üs-salât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını onun nefs-i emmâresinden almak için, dehşetli tehdit eder. Hem netice-i hilkatı ve gaye-i fıtratı olan ibadeti terk ettiğinden, hikmet-i İlâhiyeye ve meşiet-i Rabbaniyeye karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Onun için cezaya çarpılır.Elhasıl: İbadeti terkeden, hem kendi nefsine zulmeder; -nefs ise, Cenab-ı Hakk'ın abdi ve memlüküdür- hem kâinatın hukuk-u kemalâtına karşı bir tecavüz, bir zulümdür. Evet, nasılki küfür mevcudata karşı bir tahkirdir; terk-i ibadet dahi, kâinatın kemalâtını bir inkârdır. Hem hikmet-i İlâhiyyeye karşı bir tecavüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstahak olur.İşte bu istihkakı ve mezkur hakikatı ifade etmek için, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül-Beyan; mu'cizane bir surette o şiddetli tarz-ı ifadeyi ihtiyar ederek, tam tamına hakikat-ı belâgat olan mutabık-ı muktezâ-yı hale mutabakat ediyor. L.)
TASALLİ: Ateşte yanmak.
TASALLUB: Sertleşmek. Katılaşmak. * Sağlamlaşmak. * Gayret etmek.
TASALLUT: Musallat olmak. Birini rahatsız etmek. Tebelleş olmak. Tahakkümane hareket etmek.
TASALLUTEN: Musallat olarak, tasallut ederek, sataşarak.
TASALLÜF: Kibirlenmek, övünmek, söz atmak.
TASALLÜFÂT: (Tasallüf. C.) Gösteriş olarak yapılan nezaketler.
TASALSUL: Demir ve ona benzer madenlerin birbirine değmelerinde ses çıkarmaları.
TASFİYE-İ KALB: Kalbini temizleme, yüreğini temizleme.
TATAL: Görmek için yüksek bir yere çıkmak.
TATALLU': Nazar etmek, bakmak. * Beklemek, gözlemek, muntazır olmak.
TATALLUK: Açılmak.
TATALLÜB: Bir defa daha istemek.
TATALU': Birbirine bakmak. Gözlemek.
TAVALİ': (Tâli'. C.) Kısmetler, bahtlar, tâlihler.
TAYALİS: (Taylasân. C.) Başa ve boyna sarılan şallar. * Başa sarılan sarıkların omuzlar üzerine salıverilen uçları.
TAZALLÜL: (Zıll. den) Gölgelenme, gölgede olma, gölge altına girme.
TAZALLÜM: Bir haksızlıktan sızlanmak. Şikâyet etmek. * Birinin hakkını veya malını gasbetmek. * Mazlum olmak. * Zulmü kendi nefsine isnad etmek.
TAZALLÜM-İ HÂL: Kendine yapılan bir hâlden, hareketten dolayı sızlanmak. Hâlinden şikâyet etmek.
TAZALLÜMÂT: (Tazallüm. C.) Yanıp yakılmalar, sızlanmalar.
TEALA: "Nâmı büyük" meâlinde olup. Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) kudsiyet ve büyüklüğü için hürmeten söylenir.
TEALALLAH: Allah yükseltsin!
TEALİ: Yükselme. Yüceltme. Çok yüce olma.(Bu zamanda İslâmiyetin tealisine en büyük bir sebep, maddeten terakki etmektir. M.)
TEALİPERVER: f. Yükselmeyi isteyen.
TEALLİ: (C.: Tealliyât) Yüksek olma. Yükselme.
TEALLUK: Muhabbet etmek, sevmek. * Alâkalı olmak.
TEALLÜL: (Bak: Taallül)
TEALÜM: (İlm. den) Bir şeyi herkesin bilmesi.
TEBAREKÂLLAH: "Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) ne bereketli, ne hayırlı işleri var, ne kadar bereketli!" diyerek hayret taaccübü. Allah'ın (C.C. ) yaptığı eserlerinden dolayı hayranlık hislerini ifade maksadıyla, Allah (C.C.) hakkında söylenen ve aynı zamanda dua için okunan bir kelâm.
TEBAYÜN-İ MESALİK: Mesleklerin farklılığı.
TEBHAL: (Tebhâle) Dudak kabartısı.
TECALÜS: Birlikte oturmak.
TECELLİ-İ TİMSAL: Suretlerin tecellisi.
TECESSÜM-İ HAYÂL: Hayâl görme.
TEDRİSÂT-I ÂLİYE: Yüksek öğretim.
TEFVİT-İ SALÂT: Namaz vaktini geçirme veya kaçırma.
TEGALGUL: Hoş kokulu şeyler sürünmek. * Zorluk, çetinlik, güçlük. * Bir şeyin, ilmin içine çok dalmak.
TEGALLÜB: (Bak: Tagallüb)
TEGALLÜF: (Gılaf. dan) Kılıflanma.
TEGALLÜT: (C.: Tegallütât) (Galat. dan) Yanılma. Yanlışa düşme.
TEGALÜB: Birbirine galebe etmek, birbirine üstün gelmek.
TEHALLÜF: Uygunsuzluk. * Kafileden geri kalma. * Geride bırakma.
TEHALLÜL: (Bak: Tahallül)
TEHALÜF: (Half. dan) Hâkimin her iki tarafa da yemin ettirmesi.
TEHALÜF: Birbirine zıt olmak. Birbirine muhalif olmak, uymamak.
TEHALÜK: (C.: Tehâlükât) (Helâk. dan) İstekle atılma. Tehlikeye aldırış etmeden, birbirini çiğneyecek gibi koşuşma.
TEKABBELALLAH: Allah kabul etsin (meâlinde duâ).
TEKALİB: (Taklib. C.) Döndürmeler, çevirmeler. İçi dışa çevirmeler.
TEKÂLİF: Teklifler, vergiler. (Bak: Teklif)
TEKALKUL: Deprenme, hareketlenme, sarsılma.
TEKALLÜD: Bir şeyi üzerine alma. İltizam edip boynuna alma.
TEKÂLÜB: (Kelb. den) Köpek gibi birbirine saldırma. * Husumet etmek, düşmanlık yapmak.
TEKLİF-İ MÂLÂ-YUTAK: Ağır ve güç yetmez olan teklif. Dayanılmaz teklif.
TELALE: Dalâlet.
TELLAL: (Bak: Dellâl)
TEMALÜ': Arkadaş olmak.
TEMALÜK: Nefsini zaptetme. Kendine hâkim olma.
TENBAL: Kısa boylu, bodur adam.
TENÜK-HAVSALA: f. Sabırsız adam, tahammülsüz kimse.
TERCEME-İ HÂL: Hal ve hayatını anlatma. Biyografi.
TESALLÜB: (Bak: Tasallüb)
TESALUH: Sağır gibi görünme.
TESALÜF: (Self. den) İki kadın birbiriyle elti veya iki erkek birbiriyle bacanak olma.
TESALÜM: Sulh edişmek, barışmak.
TETALLU': Boynunu uzatarak başını kaldırma.
TEVALİ: Uzayıp gitmek, devam etmek. Birbiri ardınca sıra ile gelmek. Sürmek.
TEVALİYEN: Tevali etmek suretiyle.
TEVALÜD: Doğma, doğurma.
TEVEKKELTÜ ALALLAH: Allah'a tevekkül ettim (meâlindedir).
TEZALLÜM: Birisinin zulmünden şikâyet etme. (Bak: Tazallüm)
TEZALÜM: Zulm edişmek.
TIBALE: Deve boynuna asılan büyük çan. * Davulculuk.
TIHAL: Dalak.
TILH (TALİH): (C.: Tılâh-Talâyıh) Zayıf. * Yorulmuş. * Geç gelmek.
TIRBAL: (C.: Tarâbil) Büyük taş.
TIVAL: Uzun olanlar.
TIVAL-I MUFASSAL: Kur'an-ı Kerim'de 49'uncudan 85'inciye kadar olan sureler.
TİCVAL: Memleket seyredip dolaşmak, gezmek.
TİLAL: (Tell. C.) Kümeler, yığınlar. Tepeler.
TİLTAL: Hareket ettirmek.
TİMSAL: Resim, suret, sembol, nümune. Tasvir. Bir şeyi başka bir şeye benzetmek. Heykel.(Cam, su, hava, âlem-i misal, ruh, akıl, hayal, zaman vesâire gibi, tecelli-i timsal akislere mahal ve mazhar olan çok şeyler vardır. Maddiyat-ı kesifenin timsalleri hem münfasıl, hem ölü hükmündedirler. Çünkü asıllarına gayr oldukları gibi, asıllarının hâsiyetlerinden de mahrumdurlar. Nurânilerin timsalleri ise, asıllarıyla muttasıl ve asıllarının hâsiyetlerine mâlik ve asıllarına gayr değillerdir. Binaenaleyh Cenab-ı Hak, şemsin hararetini hayat, ziyasını şuur, ziyadaki renkleri duygu gibi yapmış olsa idi, senin elindeki âyinede temessül eden şemsin timsali seninle konuşacaktı. Çünkü o timsalinde oldukça harareti, ziyası, renkleri olurdu. Hararetiyle hayat bulurdu, ziyasiyle şuurlu olurdu. Renkleri ile de duygulu olurdu. Böyle olduktan sonra, seninle konuşabilirdi. Bu sırra binaendir ki, Resul-i Ekrem (A.S.M.) kendisine okunan bütün salâvat-ı şerifeye bir anda vâkıf olur. M.N.)
TİNBAL: Kısa, bodur kimse.
TİRHAL: Yola çıkma, göç etme.
TUBAL: Kızmış bakırdan ve kızmış demirden çekiçle vurulduğunda kopup dökülen parça.
TUBALE: (C.: Tubâlât) Dişi koyun.
TUHAL: Dalak ağrısı.
TUVAL: Uzun.
UCALE: Misafirlerin yolda yemek için götürdükleri azık. * Çiftçilerin azık diye evvelce koyup getirdikleri buğday ve arpa.
UDAL: Katı, şiddetli. * Pek zor. * Ağır hastalık.
UKALA: (Âkıl. C.) Akıllılar. * Halk dilinde: Akıllılık iddia edenler.
ULALE: Süt bakiyyesi. * Her nesnenin bakiyyesi, artığı.
ULUM-U ÂLİYE: (Âlet. den) Âlet ilimleri. (Gramer, sarf, nahiv, belâgat ve mantık gibi.)(Ulum-u medarisin tedennisine ve mecrayı tabiiden çevrilmesine bir sebeb-i mühim budur: Ulum-u âliye $ maksud-u bizzat sırasına geçtiğinden, ulum-u âliye $ mühmel kaldığı gibi, libas-ı mânâ hükmünde olan ibare-i Arabiyenin halli, ezhanı zaptederek, asıl maksud olan ilim ise tebeî kalmakla beraber ibareleri bir derece mebzul olan ve silsile-i tahsile resmen geçen kitaplar; evkat, efkârı kendine hasredip harice çıkmasına meydan vermemeleridir. R.N.)
ULUM-U ÂLİYE: Dinden bahseden ilimler. (Tefsir, kıraat, hadis, marifetullah, fıkıh, kelâm, ahlâk bilgileri gibi.)
UMALE: Bir işçinin, işi karşılığında aldığı ücret.
UMMAL: (Âmil. C.) İdare âmirleri. Valiler. Tahsildarlar.
ÜMEM-İ SÂLİFE: Geçmişteki ümmetler. İslâmiyetten evvel diğer Peygamberlere tâbi olmuş ümmetler.
ÜSAL: Çok miktar mal.
ÜSLUB-U ÂLÎ: Edb: Üstün ifade tarzı. İfadenin yüksek ve nezih olanı.
VAHAL: (C.: Evhâl, vuhul) Bataklık, batak çamurlu yer. (Bak: Vahl)
VÂKIF-I AHVAL: Durumdan haberli olan, işlere vâkıf bulunan.
VÂKİ-İ HÂL: Hâlin hakikatı, o işin hakikatı.
VAKT-İ ZEVAL: Güneşin tam ortada, bize göre doğu ve batı ortasında bulunduğu ve gölgenin gündüzde en kısa olduğu zaman. Zeval vakti.
VÂLÂ: Yüksek, âlî, refi'.
VÂLÂCÂH: f. Mevkii yüce, rütbesi yüksek olan.
VÂLÂKADD: f. Boyu yüksek, uzun boylu.
VÂLÂKADR: f. Değeri yüksek, kadri yüce.
VÂLÂŞÂN: f. Şânı yüce.
VÂLÂYÎ: f. Yücelik, yükseklik.
VALİ: Bir vilâyeti idare eden en büyük memur. * Mâlik.
VALİB: Ulaşıcı, ulaşan, varan. * Önüne doğru giden.
VALİBE: Evvelki ekinin kökünden biten ekin.
VALİCE: İnsanı şiddetle tutan bir hastalık.
VALİD: (Vilâdet. den) Doğurtan. Baba.
VALİDAN: (Bak: Vâlideyn)
VALİDAT: (Vâlide. C.) Anneler. Vâlideler.
VALİDE: Ana. Doğuran.
VALİDEYN: Ana ile baba. Vâlidân de denir.(Peder ve valideyi, şefkat ile teçhiz eden ve seni onların merhametli elleriyle terbiye ettiren hikmet ve rahmet hesabına onlara hürmet ve muhabbet, Cenâb-ı Hakk'ın muhabbetine aittir. O muhabbet ve hürmet, şefkat, Lillâh için olduğuna alâmeti şudur ki: Onlar ihtiyar oldukları ve sana hiçbir faideleri kalmadığı ve seni zahmet ve meşakkate attıkları zaman, daha ziyade muhabbet ve şefkat etmektir. $âyeti: Beş mertebe hürmet ve şefkate evlâdı dâvet etmesi; Kur'an'ın nazarında valideynin hukukları ne kadar ehemmiyetli ve ukukları, ne derece çirkin olduğunu gösterir. Madem peder; kimseyi değil, yalnız veledinin kendinden daha ziyade iyi olmasını ister. Ona mukabil veled dahi, pedere karşı hak dâva edemez. Demek valideyn ve veled ortasında fıtraten sebeb-i münakaşa yok. Zira münakaşa, ya gıpta ve hasetten gelir. Pederde oğluna karşı o yok. Veya münakaşa haksızlıktan gelir. Veledin hakkı yoktur ki, pederine karşı hak dâva etsin. Pederini haksız görse de, ona isyan edemez. Demek; pederine isyan eden ve onu rencide eden, insan bozması bir canavardır. S.)
VALİDİYYET: Annelik ve babalık vasfı.
VÂLİH: Keder ve hüzünle aklı gitmiş, şaşırmış, hayrette kalmış.
VÂLİHÂNE: f. Şaşkınca.
VÂLİHÎN: Hayrette kalanlar. Şaşıranlar. (Bak: Veleh)
VALLAHİ: Allah için, Allah hakkı için, Allah'a yemin ederim (meâlinde büyük yemin.)
VASAT-ÜL HÂL: Orta halli, orta halde.
VASSAL: Ulaştıran, vasleden. Birleştiren.
VAV-I HÂLİYE: Haller cümle olabilir. Eğer isim cümlesi olursa, başında bir "vav" bulunur. Ona Vav-ı hâliye denir. Bu vav, hâl'i zi-l-hâle bağlar. (Reeytuhu ve biyedihi kitâbün: Elinde bir kitap olduğu halde onu gördüm) cümlesindeki gibi.
VEBAL: Günah. Zarar. Ziyan. Şiddet. Ağırlık. Azab. Doğru olmayan bir hareketin manevî mes'uliyeti.
VECD-ÂLUD: f. Vecd veren haller. Manevî coşkunlukla beraber olan hal.
VEHM-ÂLUD: f. Vehimli. Vehim dolu. Vehim karışık.
VEKÂLET: Vekillik. Birisinin nâmına iş görme. Kendi nâmına hareket etme salâhiyetini başkasına verme. Nezâret, bakanlık. * Vekilin vazife gördüğü bina.
VEKÂLETEN: Birisine vekil olarak. Başkası adına.
VEKÂLETNÂME: f. Birisine vekillik verildiğini isbat eden ve ekseriya noterlikçe tanzim edilmiş bulunan yazılı kâğıt.
VEKÂLETPENÂH: f. Padişahın vekili olan, sadrâzam. Başvekil. Başbakan.
VELKALEMİ: Kalem hakkı için. Kaleme yemin olsun.
VELVAL: Üzüntü ile ağlama. Ağlayıp inleme.
VİKAL (VEKÂL): Devamlı diğer davarların ardına kalan davar.
VİSAL: (Vasıl. dan) Vâsıl olma. Sevdiğine ulaşma. Kavuşma. Ayrılıktan kurtulma.(Fâni mevcudatın visali, madem fanidir, ne kadar uzun da olsa yine kısa hükmündedir. Senesi bir saniye gibi geçer. Hasretli bir hayal ve esefli bir rüya olur. L.) Öyle ise Bâki'nin yolunda çalışmak lâzım gelir.
VOKAL: İtl. Sesle anlatma. * İnsan sesinin müzikte kullanılması. * Gr: A, E, I, İ, O, Ö, U, Ü gibi sesli harfler.
VUKU'-İ HÂL: Bir hâdisenin çıkış ve oluş şekli.
YÂL: f. Kuvvet, güç. Boyun, gerdan.
YÂL Ü BÂL: Boybos düzgünlüğü.
YALAK: Hayvanların su içmelerine mahsus içi oyuk kütük veya taş. Çeşmelerin musluğu altına konulan tasa da bu ad verilir.
YALAN: (Bak: Kizb)
YALDIZ: t. Cilâ. * Parlatmağa yarıyan şey.
YALE: f. Sığır boynuzu.
YALMEND: f. Aile reisi. Aile başkanı.
YALVANE: f. Kırlangıç kuşu.
YEALİL: (Ya'lul. C.) Suları berrak ve saf akan göller. * Beyaz bulutlar. * Su üzerinde meydana gelen kabarcıklar. * Çift hörgüçlü develer.
YEKSAL: f. Bir yıllık. Bir yaşında.
ZAAL: Şâdlık, neşeli oluş, neşat.
ZAHR-I KALB: Kuvve-i hâfıza. Ezber kuvveti. Ezbere.
ZAL: İhtiyar. Ak sakallı. * f. İranlı meşhur kuvvet ve pehlivanlık senbolü Rüstemin babasının adı.
ZAL: () harfinin bir ismi. "Dal-i Mu'ceme ve "Zel" de denir. * Horoz ibiği.
ZAL': Eğilmek, meyl etmek. * Dar olmak. * Davarın ağır yük getirmekten dolayı yürürken iki yanına eğilmesi.
ZALAL: Gölge eden. Gölge olan.
ZALÂM: Karanlık. Zulmet.
ZALÂM-I ZULM: Zulmün karanlığı.
ZALEF: Kum ve taş olmayan sağlam yer.
ZALEME: (Zâlim. C.) Zâlimler.
ZALF: Men'etmek. Nefsini bir işe rağbet ve teveccühten men etmek. * Mübah şey. * Bâtıl. * Şiddet. * Beyhude.
ZALİ': (C.: Zulu') Eğri, meyilli. * Müttehem kimse. Töhmetli. * Aksak hayvan.
ZALİ': Geniş, bol, vâsi.
ZALİF: Çok hor, çok hakir kimse.
ZALİFEN: Birisinin izine uyup gitmek. * İzini gizlemek, belirsiz etmek.
ZALİK(E): Bu, şu, o. Kezâlik. Böylece.
ZALİK: Giden, gidici.
ZALİL: Gölgeli.
ZÂLİM(E): Zulmeden, haksızlık eden.
ZÂLİMÂNE: f. Zâlim olana yakışır şekilde. Zulmeder surette. Zâlimce.
ZÂLİMÎN: (Zâlim. C.) Zâlimler, zulmedenler.
ZÂLİMÛN: (Zâlim. C.) Zulmedenler. Haksızlık edenler. Zâlimler.
ZALİM: (C.: Zılem-Zılmân) Deve kuşunun erkeği. * Kaymağı alınmadan içilen süt. * Hiç bozulmamış yerden kazılan toprak.
ZALLAM: (Zalûm) Çok zulmeden. Çok zâlim.
ZALM: Kar. * Diş beyazlığı.
ZALMA: (C.: Zulem) Karanlık.
ZALÛM: Çok zulmeden. Çok zâlim.
ZANN-I GALİB: Kuvvetli, hakikate en yakın olan zann. (Bak: Su-i zan)
ZÂT-ÜL MATÂLİ': Birkaç matlâı bulunan akaside.
ZEAL: İnkârdan sonra ikrâr etmek.
ZEHR-ALUD: f. Zehirli. Zehir karışmış.
ZELALET: Alçaklık, hakirlik, horluk. Zillet.
ZELZAL: (Zülzâl) Sarsıntı. Zelzele. Deprem. Sarsılma. (Bak: Zilzal)
ZENBİLLİ ALİ EFENDİ: Yavuz Sultan Selim Han ve Kanuni Süleyman devrinin meşhur Şeyh-ül İslâmı ve âlimidir. Asıl adı Alâaddin Ali Cemâl Çelebi'dir. Allah rızası ve Allah korkusundan başka birşey tanımaması sayesinde, pervasız hareketleri ile bir çok insanın hayatlarını koruyabilmiş, adaleti te'min etmiştir. Sağlam dindarların sultanlara karşı nasıl metanet ve cesaret göstereceğine nümunelik bir zat olarak yaşamış, devlet reislerine istikameti gösterebilen bir İslâm kahramanı olmuştur. Vefatı Mi: 1526 tarihine rastlar. Karaman'lı olduğu söylenir.
ZERD-ÂLÛ: f. (Zerd: sarı; âlû: erik) Sarı erik, zerdali.
ZERK-ÂLÛD: f. Riyalı, riya karışık.
ZEVAL: Zâil olma, sona erme. * Gitmek. Yerinden ayrılıp gitmek. * Güneşin tam ortada gibi, baş ucunda bulunduğu zaman. * Güneşin nısf-ı nehar dairesinden batmaya doğru dönmesi. Seyrinin sonuna yaklaşması.(Gafletten kurtulan evvelki adam, o şedit şefkatin elemine karşı ulvi bir tiryak bulur ki; acıdığı bütün zihayatların mevt ve zevâlinde bir Zât-ı Bâki'nin bâki esmasının daimî cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâki görür; şefkatı, bir sürura inkılâb eder. Hem zevâl ve fenâya mâruz bütün güzel mahlukatın arkasında bir cemâl-i münezzeh ve hüsn-ü mukaddes ihsas eden bir nakış ve tahsin ve san'at ve tezyin ve ihsan ve tenvir-i dâimîyi görür. O zevâl ve fenâyı, tezyid-i hüsün ve tecdid-i lezzet ve teşhir-i san'at için bir tazelendirmek şeklinde görüp lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyadeleştirir. M.)
ZEVAL-İ ELEM: Elemin sona ermesi.(Zeval-i elem lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet dahi elemdir. S.)
ZEVAL-İ LEZZET: Lezzetin bitmesi, lezzetin sona ermesi.
ZEVALÎ: Zevale mensub, zevale ait ve müteallik. * Çok yaşlı.
ZEVALNÂPEZİR: f. Geçici ve muvakkat olmayan. Zeval bulmayan. Sona ermeyen.
ZEVALPEZİR: f. Geçici olan. Muvakkat. Sona eren.
ZEVK-ÂLUD: f. Zevkli, zevk karışık.
ZEYYAL: Kuyruklu. * Uzun etekli.
ZILAL: (Zıll. C.) Gölgeler.
ZILALE: Gölgelik.
ZILL-I ZALİL: Koyu gölgeli yer.
ZILL-ÂLUD: f. Gölgeli.
ZİBAL: Karıncanın ağzıyla götürdüğü şey.
ZİKR-İ ALENÎ: Aşikâr ve açıktan toplanıp Allah'ı zikretmek.
ZİKR-İ KALBÎ: Kalb ile yapılan, sessiz zikir.
ZİLAL: (Zelil. C.) Hor ve hakir olanlar. Zeliller.
ZİLZAL: Zelzele, sarsıntı.
ZİLZAL SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 99. suresidir. "Zelzele, İzâzülzile" sureleri de denir.
ZİMAL: (Bak: Zemel)
ZİNDAN-I ATÂLET: Atâlet zindanı. (Bak: Himmet)
ZİRVE-İ BÂLÂ: f. Yüksek zirve. * Yüksek makam. * Yüce kat.
ZİYA-YI KALB: Kalbin ziyası, nuru, ışığı. Kalbin iman nuruyla ziyalanması, uyanması, gafletten halâs olması.
ZİYAL: Uzun kuyruklu at.
ZUHAL: (Bak: Zühal)
ZULMET-ÂLUD: Karanlıklı. Karışık ve sıkıntılı.
ZÜ-L CELAL: Celal sâhibi.
ZÜBALE: Mum. Kandil fitili.
ZÜBDE-İ KEMÂL: Kemâlin en ileri derecesi.
ZÜBDE-İ MAKAL: Sözün özü.
ZÜCAL: Oyuncu güvercin.
ZÜHAL: Satürn Gezegeni.
ZÜHD-Ü KALB: Kalben dünyaya değil, Allah rızasına müteveccih olmak. Kalbin dünya alâkalarından kesilmesi.
ZÜLÂL: Saf, berrak, tatlı, hafif, güzel, soğuk su. * Yumurta akı.
ZÜLÂL-İ VASL: Sevdiğine, muhabbet ettiğine kavuşmanın neticesi hâsıl olan tatlılık ve sürur.
ZÜLÂLÎ: (Zülâliyye) Yumurta akı özelliğinde olan maddeler. Yumurta akına benziyen.
ZÜ-L CELAL: Celâl sahibi, Allah (C.C.) Azamet, kibriyâ, izzet ve heybet sahibi Cenâb-ı Hak. (C.C.)
ZÜ-L CEMAL: Cemâl, lütuf, rahmet ve güzellik sâhibi Allah. (C.C.)
ZÜLZAL: Zelzele, deprem, sarsılma.
ZÜMMEL (ZÜMMÂL): Zayıf, korkak kişi.
ZÜVAL: Yab yab, sallana sallana yürüyen kişi.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ÂL-İ ABÂ : Hz. Peygamberin (A.S.M.) kendisi ile beraber, kızı Hz. Fâtıma Validemiz, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den (R.A.) müteşekkil hey'et. "Hamse-i âl-i abâ" da denir. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) giydiği abâsını mezkur sahabe-i güzin hazeratının üzerine örterek hususi dua ettiğinden bu isimle anılmaları meşhurdur.(Bediüzzaman Hazretlerinin "Lem'alar" adlı eserinin Ondördüncü Lem'asında bu meseleye dair izahat vardır.)
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...