Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ÂLİ: Büyük, yüksek, şerif, celil, aziz olan.
ALİ: Üstün. Yüce. Çok büyük. Meşhur. Necib.
ALİYY-ÜL MURTAZA (R.A.): Esedullah, Aliyy-ibni Ebi Talib, Ebutturâb, İmâm-ı Ali isimleri ile de anılır.Hz. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) amcası Ebu Tâlib'in oğlu olup Hicretten yirmiüç yıl önce doğmuş ve Bi'setin ikinci günü daha on yaşında iken imân etmiş, hiç putlara tapmamıştır. Bunun için mübârek ismi söylendiğinde, Kerremallâhü Veche diye tâzim edilir. Bütün gazâlarda, din muharebelerinde çok kahramanlık ve fedâkârlığından dolayı "Esedullâh: Allah'ın aslanı" nâmını da almıştır. Aşere-i Mübeşşeredendir. Ayetle medhedilmiştir. Kendinden evvelki üç Halife-i kirâma (R.A.) seve seve biat etmiş, onlara Şeyh-ül İslâm gibi hizmetlerine iştirak etmiştir. Evliyânın reisidir. Hicretin kırkıncı yılında şehid edilmiştir. (R.A.) Bu vesile ile onunla alâkalı bir dersten kısa ve mühim bir kısmı yazıyoruz:(... Hem nakl-i sahih-i kat'î ile İmam-ı Ali'ye demiş: "Sende Hazret-i İsa (A.S.) gibi iki kısım insan helâkete gider. Birisi ifrat-ı muhabbet; diğeri, ifrat-ı adâvetle. Hazret-i İsâ'ya Nasrâni, muhabbetinden hadd-i meşrudan tecavüz ile hâşâ ibnullâh dediler. Yahudi, adâvetinden tecâvüz ettiler, nübüvvetini ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da bir kısım, hadd-i meşru'dan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir." $ demiş, bir kısmı senin adâvetinden çok ileri gidecekler; onlar da Havâricdir ve Emevîlerin bir kısım müfrit taraftarlarıdır ki, onlara Nâsibe denilir.Eğer denilse: Al-i Beyte muhabbeti Kur'an emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş, o muhabbet Şialar için belki bir özür teşkil eder. Çünkü, ehl-i muhabbet bir derece ehl-i sekirdir. Ne için Şialar, hususan Rafiziler, o muhabbetten istifâde etmiyorlar? Belki işâret-i nebeviye ile o fart-ı muhabbetten mahkûmdurlar?"Elcevab: Muhabbet iki kısımdır: Biri; mânâ-yı harfiyle, yani Resul-ü Ekrem Aleyhhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenâb-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Al-i Beyti (R.A.) sevmektir. Şu muhabbet Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) muhabbetini ziyadeleştirir. Cenab-ı Hakkın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşru'dur, ifratı zarar vermez, tecâvüz etmez, başkalarının zemmini ve adâvetini iktizâ etmez.İkincisi: Manâ-yı ismiyle muhabbettir. Yâni: Bizzat onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı düşünmeden Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemâlini; ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düşünür; sever. Hatta Allah'ı bilmese de, Peygamberi tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetine ve Cenab-ı Hakkın muhabbetine sebebiyyet vermez; hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder.İşte işâret-i Nebeviyye ile Hazret-i Ali hakkında ziyâde muhabbetlerinden Hazret-i Ebu Bekir-i Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberri ettiklerinden hasârete düşmüşler ve o menfi muhabbet sebeb-i hasarettir. M.)
ÂLÎ: Yemin eden, Yemin edici
ÂLİ BAHT: f. Talihli, şanslı, bahtlı.
ÂLİC: İki hörgüçlü büyük deve. Yumuşak nesne.
Kırda bir kumlu yer.
Alcân dedikleri otu yiyen deve.
ÂLİCAH: (Ali-câh) f. Mevkii yüksek. Yüce mevkide bulunan.
ÂLİ-CENAB: f. İyilik sahibi, yüksek ahlâklı. Cömerd. Büyük zat.
ÂLİ-D-DERECAT: Derecelerin âlisi, iyi ve şereflisi.ALİF : Yem torbası.
ÂLİ-FITRAT: Yüksek fıtratta olan.
ÂLİH: Deve kuşunun dişisi.
Hafif mizaçlı.
ÂLİH: (C.: Alihât) Mabud; tapınılan, ibadet edilen şey.
ÂLİHE: (İlah. C.) Bâtıl ilâhlar. (Bak: İlâhe)
ÂLİ-HİMMET: Himmeti yüksek. Gayreti çok.
ALÎK: Hayvana bir defada verilen yem.
Asılan torba.
ALÎK-ÜD-DEVÂB: Yem torbası.
ALİKA: İçine birşey koyacak torba.
Yem.
ÂLİ-KADR: Çok takdir edilen. Yüksek değer sahibi. Kadr ü kıymeti yüksek.
Meşhur bir çeşit lale.
ALÎL: Hasta. İlletli.(Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi; ittiba-ı Kur'andır. M.)
ÂLİM: Bilen, bilgili.
Çok şey bilen.
Çok okumuş, bilgiç.
İlim ile uğraşan. Hoca.(Âlim-i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir. M.)
ALÎM: Bilen. İlmi, ebedi ve ezeli olan Cenab-ı Hak. (Kur'an-ı Kerim'de bu isim 126 kerre zikredilir.)
ALİM: Üzüntülü, kederli, ıztırab çeken.
ÂLİ-MAKAM: Makamı yüksek, yeri yüksek.
ALÎM-ALLAH: Allah en iyi ve en çok bilendir (meâlinde.)
ALİM-ALLAH: Allah bilir (meâlinde yemin.)
ÂLİMAN: f. (Alim. C.) Alimler.
ÂLİMÂNE: f. Alimlere yakışır surette. Bilenlere yakışır şekilde.
ÂLÎ-MEKAN: Makamı, yeri, derecesi yüksek olan.
ÂLİM-ÜL-GAYB VE-Ş-ŞEHÂDE: Görüleni ve görülmeyeni bilen. Allah.
ALÎN: Aleni, açık.
ÂLÎ-ŞAN: şan ve şerefi yüksek olan.
Meşhur bir cins lâle.
ÂLÎ-TEBAR: f. Sülâlesi temiz ve soyu yüce olan.
ALİVRE: Elde edildiği vakit teslim edilmek üzere, bir mahsul üzerine önceden yapılan satış.
ÂLİYE: Yüksek, yüce. Şerif ve aziz olan.
Necid ve Hicaz ülkesi.
(C.: Avali) Süngü başı.
ALİYY: Necip, büyük, yüksek, meşhur, namdar, ünlü.
ÂLİYYE: Âlete mensup. Âletle alâkalı.
(C.: Alâyâ) Yemin etmek.
ALİYY-ÜL A'LA: En üstün, birincilerin birincisi. En yüksek. Pek iyi.
ÂLÎZ: f. Alihten $ veya Aliziden fiilinden emirdir. İsm-i fâili Alizende Türkçedeki mânası: Zayıf, cılız.
Farsçada: Hayvanın ürküp sıçraması, çifte atması, huysuzluk edip sıçramasına denir.
ALİZARİN: Fr. Eskiden kök boyası denilen bitkiden çıkarılırken, şimdi kimya usulleriyle hazırlanan boya maddesi.
ALİZE: Fr. Tropikal bölge denizlerinde sürekli olarak esen rüzgârın adı.
ALİZENDE: f. Çifteli at.
ÂLÎ-ŞAN: Şan ve şerefi yüksek olan.
Meşhur bir cins lâle.
İçerisinde 'ÂLİ' geçenler
ACALİT: Yoğurt.
ADRENALİN: Fr. Tıb: Böbrek üstü salgısından çıkarılan bir hormon. Sentetik olarak da yapılır. Damar daraltmak ve kanamayı önlemekte kullanılır.
AGALİŞ: f. Kışkırtma. * Birşeye saldırmak için kışkırtma.
AHALİ: (Ehl. C.) Halk, umum, nâs. * Bir memleketin yerlileri, bir memlekette oturanlar, yaşayanlar.
AHSEN-ÜL HÂLIKÎN: Hâlıkıyyet mertebelerinin en güzel ve en münteha mertebesinde olan bir Hâlık-ı Zülcelal. Her şeyi herşeyle münasebetine lâyık bir tarzda güzel yaratan Hâlık. (C.C.)
AKALİD: Yoğurt.
AKALİM: (Ekalim) (İklim. C.) İklimler. * Dünyanın kıt'a ve memleketleri.
AKALİT: Yoğurt.
AKALL-İ KALİL: En az. Azın azı.
AKL-I BÂLİĞ: Yetişmiş genç. Erginlik hâli. Onbeşini doldurmuş genç.
AKTÜALİTE: Fr. Bugünkü hâdise veya mevzu. Günlük hâdiseler.
ALABALIK: t. Akıntısı sert olan soğuk ve tatlı sularda bulunan bir cins leziz balık.
ALETTEVALİ: Arası kesilmeksizin, birbiri ardınca, arka arkaya.
ALİYY-ÜL MURTAZA (R.A.): Esedullah, Aliyy-ibni Ebi Talib, Ebutturâb, İmâm-ı Ali isimleri ile de anılır.Hz. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) amcası Ebu Tâlib'in oğlu olup Hicretten yirmiüç yıl önce doğmuş ve Bi'setin ikinci günü daha on yaşında iken imân etmiş, hiç putlara tapmamıştır. Bunun için mübârek ismi söylendiğinde, Kerremallâhü Veche diye tâzim edilir. Bütün gazâlarda, din muharebelerinde çok kahramanlık ve fedâkârlığından dolayı "Esedullâh: Allah'ın aslanı" nâmını da almıştır. Aşere-i Mübeşşeredendir. Ayetle medhedilmiştir. Kendinden evvelki üç Halife-i kirâma (R.A.) seve seve biat etmiş, onlara Şeyh-ül İslâm gibi hizmetlerine iştirak etmiştir. Evliyânın reisidir. Hicretin kırkıncı yılında şehid edilmiştir. (R.A.) Bu vesile ile onunla alâkalı bir dersten kısa ve mühim bir kısmı yazıyoruz:(... Hem nakl-i sahih-i kat'î ile İmam-ı Ali'ye demiş: "Sende Hazret-i İsa (A.S.) gibi iki kısım insan helâkete gider. Birisi ifrat-ı muhabbet; diğeri, ifrat-ı adâvetle. Hazret-i İsâ'ya Nasrâni, muhabbetinden hadd-i meşrudan tecavüz ile hâşâ ibnullâh dediler. Yahudi, adâvetinden tecâvüz ettiler, nübüvvetini ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da bir kısım, hadd-i meşru'dan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir." $ demiş, bir kısmı senin adâvetinden çok ileri gidecekler; onlar da Havâricdir ve Emevîlerin bir kısım müfrit taraftarlarıdır ki, onlara Nâsibe denilir.Eğer denilse: Al-i Beyte muhabbeti Kur'an emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş, o muhabbet Şialar için belki bir özür teşkil eder. Çünkü, ehl-i muhabbet bir derece ehl-i sekirdir. Ne için Şialar, hususan Rafiziler, o muhabbetten istifâde etmiyorlar? Belki işâret-i nebeviye ile o fart-ı muhabbetten mahkûmdurlar?"Elcevab: Muhabbet iki kısımdır: Biri; mânâ-yı harfiyle, yani Resul-ü Ekrem Aleyhhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenâb-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Al-i Beyti (R.A.) sevmektir. Şu muhabbet Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) muhabbetini ziyadeleştirir. Cenab-ı Hakkın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşru'dur, ifratı zarar vermez, tecâvüz etmez, başkalarının zemmini ve adâvetini iktizâ etmez.İkincisi: Manâ-yı ismiyle muhabbettir. Yâni: Bizzat onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı düşünmeden Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemâlini; ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düşünür; sever. Hatta Allah'ı bilmese de, Peygamberi tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetine ve Cenab-ı Hakkın muhabbetine sebebiyyet vermez; hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder.İşte işâret-i Nebeviyye ile Hazret-i Ali hakkında ziyâde muhabbetlerinden Hazret-i Ebu Bekir-i Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberri ettiklerinden hasârete düşmüşler ve o menfi muhabbet sebeb-i hasarettir. M.)
ÂLİ BAHT: f. Talihli, şanslı, bahtlı.
ÂLİC: İki hörgüçlü büyük deve. Yumuşak nesne. * Kırda bir kumlu yer.* Alcân dedikleri otu yiyen deve.
ÂLİCAH: (Ali-câh) f. Mevkii yüksek. Yüce mevkide bulunan.
ÂLİ-CENAB: f. İyilik sahibi, yüksek ahlâklı. Cömerd. Büyük zat.
ÂLİ-D-DERECAT: Derecelerin âlisi, iyi ve şereflisi.ALİF : Yem torbası.
ÂLİ-FITRAT: Yüksek fıtratta olan.
ÂLİH: Deve kuşunun dişisi. * Hafif mizaçlı.
ÂLİH: (C.: Alihât) Mabud; tapınılan, ibadet edilen şey.
ÂLİHE: (İlah. C.) Bâtıl ilâhlar. (Bak: İlâhe)
ÂLİ-HİMMET: Himmeti yüksek. Gayreti çok.
ALÎK: Hayvana bir defada verilen yem. * Asılan torba.
ALÎK-ÜD-DEVÂB: Yem torbası.
ALİKA: İçine birşey koyacak torba. * Yem.
ÂLİ-KADR: Çok takdir edilen. Yüksek değer sahibi. Kadr ü kıymeti yüksek. * Meşhur bir çeşit lale.
ALÎL: Hasta. İlletli.(Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi; ittiba-ı Kur'andır. M.)
ÂLİM: Bilen, bilgili. * Çok şey bilen. * Çok okumuş, bilgiç. * İlim ile uğraşan. Hoca.(Âlim-i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir. M.)
ALÎM: Bilen. İlmi, ebedi ve ezeli olan Cenab-ı Hak. (Kur'an-ı Kerim'de bu isim 126 kerre zikredilir.)
ALİM: Üzüntülü, kederli, ıztırab çeken.
ÂLİ-MAKAM: Makamı yüksek, yeri yüksek.
ALÎM-ALLAH: Allah en iyi ve en çok bilendir (meâlinde.)
ALİM-ALLAH: Allah bilir (meâlinde yemin.)
ÂLİMAN: f. (Alim. C.) Alimler.
ÂLİMÂNE: f. Alimlere yakışır surette. Bilenlere yakışır şekilde.
ÂLÎ-MEKAN: Makamı, yeri, derecesi yüksek olan.
ÂLİM-ÜL-GAYB VE-Ş-ŞEHÂDE: Görüleni ve görülmeyeni bilen. Allah.
ALÎN: Aleni, açık.
ÂLÎ-ŞAN: şan ve şerefi yüksek olan. * Meşhur bir cins lâle.
ÂLÎ-TEBAR: f. Sülâlesi temiz ve soyu yüce olan.
ALİVRE: Elde edildiği vakit teslim edilmek üzere, bir mahsul üzerine önceden yapılan satış.
ÂLİYE: Yüksek, yüce. Şerif ve aziz olan. * Necid ve Hicaz ülkesi. * (C.: Avali) Süngü başı.
ALİYY: Necip, büyük, yüksek, meşhur, namdar, ünlü.
ÂLİYYE: Âlete mensup. Âletle alâkalı. * (C.: Alâyâ) Yemin etmek.
ALİYY-ÜL A'LA: En üstün, birincilerin birincisi. En yüksek. Pek iyi.
ÂLÎZ: f. Alihten $ veya Aliziden fiilinden emirdir. İsm-i fâili Alizende Türkçedeki mânası: Zayıf, cılız. * Farsçada: Hayvanın ürküp sıçraması, çifte atması, huysuzluk edip sıçramasına denir.
ALİZARİN: Fr. Eskiden kök boyası denilen bitkiden çıkarılırken, şimdi kimya usulleriyle hazırlanan boya maddesi.
ALİZE: Fr. Tropikal bölge denizlerinde sürekli olarak esen rüzgârın adı.
ALİZENDE: f. Çifteli at.
A'MÂL-İ SÂLİHA: Allah'ın rızasına uygun, iyi ve hayırlı işler.( $) Kur'an: Sâlihatı mutlak, mübhem bırakıyor... Çünki ahlâk ve faziletler, hüsn ve hayr çoğu nisbîdirler... Nev'den nev'e geçtikçe değişir... Sınıftan sınıfa nâzil oldukça ayrılır... Mahalden mahale tebdil-i mekân ettikçe başkalaşır. Cihet muhtelif olsa, muhtelif olur. Fertten cemaate, şahıstan millete çıktıkça mahiyeti değişir.Meselâ: Cesaret, sehavet; erkekte: gayret, hamiyet, muavenete sebeptir.Karıda: Nüşuze, vekahete, zevc hakkına tecavüze sebep olabilir... Meselâ: Zaifin kaviye karşı izzet-i nefsi, kavide tekebbür olur. Kavinin zaife karşı tevazuu zaifte tezellül olur. Meselâ: Bir ulü-l emir, makamındaki ciddiyeti vekar; mahviyeti zillettir. Hânesinde ciddiyeti kibir; mahviyeti tevazudur.Meselâ: Tertib-i mukaddematta tefviz, tembelliktir... Terettüb-ü neticede, tevekküldür... Semere-i sa'yine, kısmetine rıza kanaattır. Meyl-i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa dun-himmetliktir.Meselâ: Ferd mütekellim-i vahde olsa müsamahası, fedakârlığı, amel-i sâlihtir... Mütekellim-i maal-gayr olsa, hıyanet olur...Meselâ: Bir şahıs, kendi namına hazm-ı nefs eder, tefahur edemez. Millet nâmına tefâhur eder, hazm-ı nefs edemez... Herbirinde birer misâl gördün, istinbat et.Madem ki, Kur'an bütün tabakata bütün a'sarda, kâffe-i ahvâlde şâmil bir hitab-ı ezelîdir. Hem nisbî hüsn, hayr çoktur... Sâlihattaki ıtlakı, beliğane bir icaz-ı mutnebdir. Beyanda sükutu, geniş bir sözdür. Sünuhat)
AMALİKA: Çok eskiden Sina yarımadasında yaşadıkları sanılan ve gariplikleriyle şöhrete erişen bir kavim.
AMEL-İ KALİL: Amel-i kesirden az olan hareket. Bir rek'atta bir uzuvla yapılan ve namazdan sayılmayan bir hareket veya ardı ardına yapılan üçten az hareket.
AMEL-İ SÂLİH: Allah rızâsına uyan hayırlı amel. Günahlardan uzak olan iş, fiil. Maddi veya mânevi hukuk-u ibâdı ifâ etmek.(Bugünlerde Kur'an-ı Hakîm'in nazarında, İmandan sonra en ziyade esas tutulan takvâ ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takvâ, menhiyyattan ve günahlardan ictinab etmek ve amel-i sâlih, emir dâiresinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def-i şer, celb-i nef'a râcih olmakla beraber, bu tahribat ve sefahet ve cazibedâr hevesat zamanında bu takvâ olan, def-i mefasid ve terk-i kebâir üss-ül esas olup, büyük bir rüchaniyyet kesbetmiş. Bu zamanda tahribat ve menfi cereyan dehşetlendiği için, takvâ, bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemiyen kurtulur. Böyle kebâir-i azime içinde amel-i sâlihin ihlasla muvaffakiyyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih bu ağır şerait içinde çok hükmündedir. Hem takvâ içinde bir nevi amel-i sâlih var. Çünkü, bir haramın terki vacibdir. Bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var.Takva; böyle zamanlarda, binler günahın tehacümünde bir tek ictinab, az bir amelle, yüzler günah terkinde, yüzer vacib işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta; niyetiyle, takvâ namıyla ve günahtan kaçınmak kasdıyla menfî ibâdetten gelen ehemmiyetli a'mâl-i sâlihadır... K.)
AMEL-İ TÂLİH: Yaramaz iş, makbul olmayan amel.
ARÂZİ-İ HÂLİYE: Boş, sahipsiz bırakılmış topraklar.
ARİSTATALİS: Yunan feylesofu Aristo.
ARUZ KALIPLARI: (Bak: Bahr)
ASALİT: Koyu, sahin.
A'SÂR-I SÂLİFE: Geçmiş yüzyıllar. Geçmiş asırlar.
ASHÂB-I KALİB: Bedirde öldürülüp kuyuya atılmış olan müşrikler.
ASTİN-MALİDE: f. Hazırlanmış, hazırlanan (adam).
AŞİRET-İ GALİB: Galip gelen aşiret. * Aşiretin ekseriyeti, çokluğu.
AVALÎ: Büyük ve sayılı kimseler. Büyükler. Yüceler. * Medine etrafındaki semtler.
AVALİM: (Âlem. C.) Âlemler. Cihanlar.
AVRUPALILAŞMAK: Avrupalıların fikirlerini ve yaşayış tarzını benimsemek. Türkiye'de batılılaşma olarak kullanılmaktadır. Avrupa zamanımızda ilim ve teknikte ilerlemiş olmakla beraber inanışları, ahlâkları, felsefeleri ve yaşayış tarzı ile geri bir düşünüşü temsil eder. Avrupaya, batıya özenmek, eşkiyanın gasbettiği servetine özenmeğe benzer. Batının, mazlum milletleri ezmek için vasıta ve silah olarak kullandığı ilim ve tekniğe sahip olmak, İslâm'ın hakkıdır. İslâm dünyası ilim ve tekniğe sahip olmakla hem batının zulmüne son verecek, hem de bunu insanlığın hayrına, barış için ve insanlığın saadeti, mutluluğu için kullanacaktır. Amma batının hayat felsefesi insanlık için bir zehirdir ve onu reddeder. (Bak: Asrî)
AZALİL: (Uzlûle. C.) Yanlışlar, yanılmalar. Doğru olmayanlar.
ÂLÎ-ŞAN: Şan ve şerefi yüksek olan. * Meşhur bir cins lâle.
BÂB-I ÂLÎ: Yüksek kapı. * Tanzimattan önce sadrazam kapılarının, daha sonra da hükümet dairelerinin çoğunun içinde toplandığı bina. * Mc: Osmanlı Hükümeti.
BÂD-I ŞİMALÎ: f. Kuzey rüzgârı. * Nefes, soluk. * Ah sesi, ah çekme. * Allah'ın inâyeti. * Medih. * Söz. * Büyüklük taslama, kibirlilik. * şarap.
BAHR-İ MUHİT-İ ŞİMALÎ: İskandinavya Yarımadasının batısından İngiliz Adalarına kadar uzanan deniz.
BAHR-İ MÜNCEMİD-İ ŞİMALÎ: Kuzey kutbunu çeviren deniz. Kuzey Buz Denizi.
BÂKİYÂT-I SÂLİHÂT: İnd-i İlahîde ecr-i sâliha. Bâki olan sâlih ameller. * Elhamdülillah, Sübhanallah ve Allahuekber gibi kudsî kelâmlar.
BALIKHANE KAPISI: Topkapı Sarayı'nın Marmara kıyısındadır. Padişahlarca cezandırılan vezirler burada idam edilir, sürgün edileceklerse buradan gemilere bindirilirlerdi.
BALİ: Eski, köhne.
BALİDE: f. Gelişmiş, uzamış, büyümüş.
BÂLİĞ: (Bâliğa) Yetişmiş. Olgun yaşına gelmiş. Aklı kemal bulmuş, erişmiş, varmış.
BÂLİĞ: f. Boynuzdan yapılan kadeh.
BÂLİGA: Koyun ve keçi ayağı.
BALİMEZ: 16. ve 17. yy. larda Osmanlılar tarafından kara ve deniz savaşlarında kullanılan uzun menzilli top. (Bak: Balyemez)
BALİN: f. Yastık. Koltuk. İskemle yerine kullanılan yuvarlak yastık.
BALİNA: Denizde yaşıyan ve yaklaşık olarak 20 ilâ 35 metre kadar uzunlukta olan memeli hayvan.
BALİN-PEREST: Hizmetçi, hâdim, hademe. * Tenbel, uykucu.
BALİSTİK: yun. Merminin ateşlendikten sonra hedefe varıncaya kadar uğradığı te'sirleri tedkik edip inceleyen ilim dalı.
BALİŞ: f. Yastık. * Altın. * Nakit.
BALİYE: Zayıf ve çürümüş olan şey.
BATTALİYE: (Battal. dan) Eskiden, işi bitmiş olan resmi kağıtların konduğu torbaya denirdi.
BEDİA-İ HAYALİYE: İdeal, ülkü, gaye, mefkûre.
BEYN-EL AHALİ: Halk arasında, ahali arasında.
BAHR-İ MÜNCEMİD-İ ŞİMALÎ: Kuzey kutbunu çeviren deniz. Kuzey Buz Denizi.
BAHR-İ MUHİT-İ ŞİMALÎ: İskandinavya Yarımadasının batısından İngiliz Adalarına kadar uzanan deniz.
CALİ': Açık-saçık kadın. Hayasız kadın. * Utanmaz, utanması kıt olan adam.
CALİB: Çekici. Celbedici. Kendi tarafına çekip getirici olan.
CÂLİB-İ DİKKAT: Dikkat çeken.
CÂLİB-İ MERHAMET: Merhamet çeken.
CALİF: Deri soyan, kabuk soyan.
CALİFE: Deri ile eti birlikte koparan yara.
CALİNOS: (Kalinos) yun. İlk devirlerde yaşamış olan bir Yunan Filozofunun adı.
CALİS: (C.: Cüllâs) Oturan, oturucu, cülûs eden. Tahta çıkan.
CALİZ: f. Sebze bahçesi, bostan. Kavun karpuz tarlası.
CELALÎ: Celal ismine dâir. İlâhi ve celale müteallik. Celal adlı kimselerle alâkalı olan. * Hicri XI. Asırdan önce Anadolu'da baş gösteren eşkiyaya verilen ad. * Sultan Celaleddin Melikşah tarafından hazırlanan ve Hicri 471 tarihinde başlayan bir güneş takvimi.
CEM-İ MÜENNES-İ SÂLİM: Gr: Sonu ( $ ât) eki ile biten cemi'ler. Meselâ: Müminât: (Kadın mü'minler, mümineler) Sâdıkât, Hafiyyât, Sâlihât gibi.
CEM-İ SAHİH (SÂLİM): Gr: Bu cemi yapıldığı zaman müfredinin şekli bozulmaz. İki türlüdür. Cem-i müzekker, Cem-i müennes. * Mat: Toplama.
CEMRE-İ SÂLİSE: Üçüncü cemre ki, toprağa düşer.
CESED-İ MİSALÎ: Misalî ve lâtif bir cesed. Varlığı maddî olmayan fakat cinsinin cesedine benzeyen beden.
CÜVALİK: (C.: Cevâlik) Çuval.
DALI': Kavi, kuvvetli. * Muhkem, sağlam, sert. * Eğri.
DALİF: (C.: Düllef) Nişandan öteye düşen ok. * Ağır yük getirip adımlarını birbirine yakın atan adam.
DALİL: Sert, sağlam, muhkem yer. * Yolu azmış kişi.
DALİYE: (C.: Devâli) Hayvanla döndürülüp su çekilen dolap. (Suyun döndürdüğü dolaba "nâurâ" derler.)
DEHALİZ: (Dehliz. C.) Dehlizler, holler, koridorlar.
DERGÂH-I ÂLÎ: Padişah kapısı. Yüksek dergâh.
DESATİR-İ ÂLİYE: Yüksek ve ulvi düsturlar ve kaideler.
DEVLET-İ ÂLİYE: Osmanlı İmparatorluğu.
DİSKALİFİYE: Fr. Müsabaka dışı bırakılmış.
DİVAN-I ÂLÎ: Yüce divân.
DÜNYALIK: t. Zenginlik, para ve mal.
EALİ: (A'lâ. C.) İtibarı ve şerefi yüksek zâtlar. İyiler. Günahtan sakınan temiz ve sâlih amel sâhibi kimseler.
EBALİS: (Ebâlise) (İblis. C.) İblisler, şeytanlar.
EBNÂ-ÜD DEHALİZ: Anası babası belli olmayıp etrafa atılmış, sokağa bırakılmış çocuklar.
EBU HALİD: Köpek, kelb. * Canavar.
EBU TALİB: (...-619) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) amcasıdır. (Diyorsunuz ki: Amcası Ebu Tâlib'in imanı hakkında esahh nedir?Elcevap: Ehl-i Teşeyyu, imanına kail; Ehl-i Sünnet'in ekserisi, imanına kail değiller. Fakat benim kalbime gelen budur ki: Ebu Tâlib, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın risaletini değil; şahsını, zâtını gayet ciddi severdi. O'nun -o gayet ciddi- o şahsî şefkati ve muhabbeti, elbette zâyie gitmeyecektir. Evet, ciddi bir surette Cenab-ı Hakk'ın Habib-i Ekremini sevmiş ve himaye etmiş ve taraftarlık göstermiş olan Ebu Tâlib'in inkâra ve inada değil, belki hicab ve asabiyet-i kavmiye gibi hissiyata binaen, makbul bir iman getirmemesi üzerine Cehennem'e gitse de; yine Cehennem içinde bir nevi hususi Cennet'i onun hasenatına mükâfaten halkedebilir. Kışta bazı yerde baharı halkettiği ve zindanda -uyku vasıtasıyla- bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususi Cehennem'i, hususi bir nevi Cennet'e çevirebilir... M.)
EDİLLE-İ TÂLİYE: Huk: Örf, âdet, teâmül, istishab, asıl ve amel, maslahat-ı mürsele, kaide-i külliye, âsâr-ı sahabe ve âsâr-ı kibar-ı tabiîn gibi deliller.
EFDALİYET: Faziletçe üstünlük. Fazileti, iyiliği ziyâde olmak.
EF'İDE-İ HÂLİSE: Temiz ve saf kalbler. Bozulmamış, tahrib edilmemiş kalbler, gönüller.
EFKÂR-I ÂLİYE: Yüksek düşünceler, fikirler.
EGALİT: (Uglute. C.) İnsanı yanıltacak hatalı sözler, yanlış kelâmlar.
EHALİ: (Ehl. C.) Bir memleket, şehir, kasaba köy veya semt veyahut da mahallede yerleşip oturanlar. * Avam, halk umum.
EHL-İ SALİB: f. Bayrağında salib (haç) bulunanlar. Hristiyanlar. * Osmanlılardan 209 sene evvelki tarihte Haçlı Seferlerine katılan Hristiyan Ordusu.
EİMME-İ ÂLÎŞAN: Çok yüksek mertebesi ve büyük kıymeti olan imamlar. İmam-ı A'zam, İmam-ı Şâfiî gibi.
EKALİM: (İklim. C.) İklimler, memleketler, mıntıkalar.
EKALİM-İ BÂRİDE: Soğuk iklimler, soğuk memleketler.
EKALİM-İ HÂRRE: Sıcak iklimler, ülkeler.
EKALİM-İ SEB'A: Yedi iklim. * Yedi kıt'a.
EKALL-İ KALİL: Azın azı, pek az, en az.
EKOLALİ: yun. Psk: Sesleri taklit etme, yansıtma. Çocuk dünyaya geldiği zaman çevresinde konuşulan dilin seslerini çıkaramaz. Kendine mahsus sesleri çıkarır. Çevrede konuşulan dilleri dinleye dinleye çevredeki sesleri taklid etmeye başlar, bu taklid edebildiği sesleri sık sık tekrar eder. Meselâ: ba, ba, ba gibi. Bu dilin gelişmesinde psikolojik bir safhadır. İslâm terbiyesinde dünyada çocuğun duyacağı ilk ses olarak ezan okunur. Çocuk bununla bırakılmamalı, Kur'an sesine küçükten itibaren alıştırmalı, anadili gibi kendine yakın bulmalıdır.
EL-HALİM: Suçluların cezalarını derhal vermek iktidarında olduğu halde sonraya bırakan ve yumuşak muamele eden, çok halim. (Allah (C.C.)
EL-VALİ: Her şeye mâlik ve sâhib olan Allah (C.C.)
EM'Â-İ GALİZA: Kalın bağırsaklar.
EMALİC: (Ümluc. C.) Fidanlar, yapraklar, uzun yapraklı otlar.
EMALİS: (İmlis"e". C.) Otsuz ve susuz sahralar, çöller.
EMPERYALİZM: Fr. Bir devletin, sınırlarını genişletme politikası. Sınırları genişletmekteki gaye, başka memleketlerin zenginlik kaynaklarını ele geçirme ve insanlarını kendi hesaplarına çalıştırmaktır. Bu maksat için çok defa silâhlı harp, hem masraflı, hem de hürriyet fikriyle bağdaşmadığından zamanımızda daha sinsi ve maskeli bir emperyalizm şekline başvurulmaktadır. Modern emperyalizm denilen bu şekil iktisadi ve kültür hayatı bakımından bir ülkeyi kendine bağlamak suretiyle menfaat (yarar) sağlamaktadır. Gelişmiş ülkeler, az gelişmiş ülkeleri bu yolla kendilerine bağımlı hâle getirmektedir. İnsanlarını kendi kültür ve ideolojileriyle yetiştirdikleri için felsefe, siyasi görüş ve yaşayış bakımından kendilerinden ayrılamaz hâle getirmek isterler.
ENES İBN-İ MALİK: Ensardan ve Ashâb-ı Kiram'ın fakihlerindendir. Hicretin ibtidasından itibaren on sene Resul-i Ekrem Efendimizin (A.S.M.) hizmetinde bulunmakla şeref kazanmıştır.Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) 2630 Hadis-i Şerif rivâyet etmiştir. 100 yaşına kadar yaşamış, hicri 92 veya 94 senelerinde Basra'da ebedî hayata kavuşmuştur. En son vefat eden sahabe, Hazret-i Enes'tir. (R.A.)
ESALİB: (Üslub. C.) Üslublar. Tarzlar. Cihetler.
ETFALİYET: Çocukluklar. Çocukluk halleri.
EVALİ: Çok iyi ve münâsib olanlar. Evlâlar.
FA'ALİYET: İş görmek, çalışmak. Boş durmayış.
FAALİYET-İ RUBUBİYET: Allah'ın rububiyet faaliyeti ve icraatı.(Hâlik-ı Zülcelâl hayret-nümâ, dehşet-engiz bir surette bir faaliyet-i Rububiyetiyle, mevcudatı mütemadiyen tebdil ve tecdit ettiğinin bir hikmeti budur: Nasılki mahlukatta faaliyet ve hareket; bir iştiha, bir iştiyak, bir lezzetten, bir muhabbetten ileri geliyor. Hattâ denilebilir ki: Herbir faaliyette, bir lezzet nev'i vardır; belki herbir faaliyet, bir çeşit lezzettir. Ve lezzet dahi, bir kemâle müteveccihtir; belki bir nevi kemâldir. Mâdem faaliyet; bir kemâl, bir lezzet, bir cemâle işaret eder. Ve mâdem kemâl-i mutlak ve Kâmil-i Zülcelâl olan Vâcib-ül-Vücud, zât ve sıfât ve ef'âlinde, bütün enva-ı kemâlâta câmi'dir; elbette o Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve kudsiyetine lâyık bir tarzda ve istiğnâ-i zâtisine ve gına-i mutlakına muvafık bir surette ve kemâl-i mutlakına ve tenezzüh-ü zâtisine münasip bir şekilde; hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve nihayetsiz bir muhabbet-i münezzehesi vardır. Elbette o şefkat-i mukaddesen ve o muhabbet-i münezzeheden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes vardır. Ve o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürur-u mukaddes vardır. Ve o sürur-u mukaddesten gelen, tâbiri câiz ise, hadsiz bir lezzet-i mukaddese vardır. Ve elbette o lezzet-i mukaddese ile beraber; hadsiz onun merhameti cihetiyle faaliyet-i kudreti içinde, mahlukatının istidatları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş'et eden, o mahlukatın memnuniyetlerinden ve kemallerinden gelen Zât-ı Rahman ve Rahim'e ait, tâbiri câiz ise, hadsiz memnuniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihar-ı mukaddes vardır ki; hadsiz bir surette, hadsiz bir faaliyeti iktiza ediyor. Ve o hadsiz faaliyet dahi, hadsiz bir tebdil ve tağyir ve tahvil ve tahribi dahi iktiza ediyor ve o hadsiz tağyir ve tebdil dahi; mevt ve ademi, zeval ve firakı iktiza ediyor.Bir zaman, hikmet-i beşeriyenin masnuâtın gayelerine dâir gösterdiği faideler nazarımda çok ehemmiyetsiz göründü. Ve ondan bildim ki, o hikmet abesiyete gider. Onun için feylesofların ileri gidenleri, ya tabiat dalâletine düşer veya Sofestai olur veya ihtiyar ve ilm-i Sâni'i inkâr eder veya Halika "mûcib-i bizzat" der. M.)
FÂLIK: Çatlatan. Açan. Büyümesi için tohumu açan, yaratan. (Allah C.C.)
FÂLIK-ÜL HABBİ VENNEVÂ: Tohum ve çekirdekleri açarak büyüten (Allah C.C.)
FALÎ: Falcı kimse.
FALİC: Felce uğramış. * Vücudun bir kısmını veya her tarafını tutmaz hale koyan hastalık. * İsabeti çok olan ok.
FALİC: f. Muzaffer, galib. Muvaffak.
FALİH: İsteğine kavuşan. Kurtulan. Felâh bulan. * Toprak süren. Çiftçi.
FALÎZ: (C: Fevâliz) Bostan.
FAZAİL-İ ÂLİYE: Yüksek faziletler.
FELİZALİK: (Bak: Felihâzâ)
FERHUNDE-TÂLİ': f. Şanslı talihi yaver. Mes'ut, mutlu, saadetli.
FEYALİLACEB: (Fe-yâ lil'aceb) Hayret ve taaccüb ifâdesi için söylenir.
FIDDA-İ HÂLİSE: Hâlis ve saf gümüş.
FORMALİTE: Fr. Resmi işlerin gerektirdiği muameleler.
FRENK SAKALI: Eskiden frenkleri taklid suretiyle bırakılan sakal hakkında kullanılan bir tabirdi. Çeneye gelen kısım uzunca bırakılıp, yukarı tarafları kısa kesilen veya traş edilen sakal demektir.
ÇALIM: Tavır, eda. * Kılıcın keskin tarafı, ağzı.
ÇÂLİK: f. Çelik çomak oyunu.
ÇÂLİŞ: f. Savaşta düşmana karşı gurur ve naz ile yürüme. * Mukabil, karşı durma. * Savaş, muharebe, harp, ceng, mücadele. * Birleşme.
ÇÂR-BÂLİŞ(T): f. Evvelce padişahların ve makamca büyük olanların üzerlerine oturdukları dört katlı şilte. * Dört unsur.
GALÎ: Pahalı. Kıymetli. Ağır. * Haddini tecâvüz eden, haddini aşan.
GALİB: Üstün. Yenen. Mağlub eden. Ekser.
GALİB-İ MUTLAK: Tam olarak galip. Kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi.
GALİBA: Tahminen. Çok zaman. Her halde. Galiben, ekseriyetle.
GALİBANE: f. Muzaffer ve galib olana yakışacak şekil ve surette.
GALİBEN: Ekseriya. Çok zaman. Üstün olarak. Tahmin olduğu üzere.
GALİBİYYET: Üstünlük. Yenmek. Mağlub etmek.
GALİF: Gön ve deri dibâgat etmekte kullanılan bir ot.
GALİL: (C: Gılâl) Güneşin harareti. * Susuzluk harareti. * Kin, hased. * Devenin yulafına karıştırıp yedirdikleri hurma çekirdeği.
GALÎS (GALS): Kenger otu.
GALİS: Arpa ve buğday karışımından yapılan ekmek.
GALİYE: Galeyan eden. * Değerinden çok pahalı. * Misk ve amberden yapılmış meşhur koku. * Hoş kokulu kıymetli madde.
GALİYE-BÂR: f. Güzel kokulu şey saçan.
GALİYE-DÂN: f. Güzel kokulu şeylerin muhafaza edildiği kap, mahfaza.
GALİYE-GUN: f. Güzel siyah renkli.
GALİYUN: Çoban mayası.
GALÎZ(E): Çirkin. * Terbiye dışı. * Yoğun. Kaba. * Kokmuş madde.
GARB-I ŞİMALÎ: Kuzey batı.
GAZALÎ: (Bak: İmam-ı Gazalî)
GAZALÎ: Onyedinci asırda şiirleri ile tanınan Bursa'lı bir şâirin adıdır.
GURFE-İ ÂLİYE: Yüksek çardak. Yüksek köşk. * Balkon, cumba.
HALIK: Yoktan yaratan. Yaratıcı. Allah (C.C.)
HALIK: (C.: Huluk-Havâlık) Büyük dağ. * Ağaca dolaşmış olan üzüm çubuğu. * Süt ile dolu olan koyun memesi. * Tıraş eden. Berber.
HALIKIYYET: Yaratıcılık. Halk edicilik. İcad ve takdir.
HALİ: Tenhâ. Boş. Sahipsiz. Issız. İçinde bir şey olmama.
HALÎ: Hâl ile, vaziyet ile. Tavra âit. şimdiki. Hâle mensub.
HALÎ: Gamsız, kedersiz, gailesiz, dertsiz. * Evlenmemiş erkek, bekâr adam.
HALİ': Boşanmış erkek, zevcesini şer'an terketmiş adam. (Müennesi: Hâlia'dır.) * İtaatsız, isyan eden, utanmaz, kayıtsız, hayasız. * Kovulmuş. * Soyulmuş.
HALÎ': Ailesinden ayrılan kimse. * Kurt.
HALÎ-ÜL-İZAR: Yüzü yırtık. * Mc: Edepsiz, ahlâksız, utanmaz.
HALİB: Sütçü, süt satan kimse. * Sidik borusu.
HALİB: (C.: Halebe) Aldatıcı, hilekâr, sahtekâr. (Müennesi: Hâlibe'dir.)
HALÎB: Taze süt.
HALÎC: Liman. Boğaz. Kanal. Körfez. Koy. Denizin kara içine nehir gibi uzanmış kısmı. * Irmak. * Büyük çanak. * İp. * Deve ağzı.
HALÎC-İ FÂRİS: Basra körfezi.
HALİC(E): Hareket ettirme. Sarsma, oynatma.
HALİCE: Pamuk eğiren.
HALÎCE: İçinde hurma ıslanmış süt. * Üzüm sıkıntısı.
HALİÇ: (Bak: Halîc)
HALİÇE: Küçük halı. Kilim. Seccâde. (Kaliçe de yazılır.)
HALİD: (Hulud. dan) Sonsuz, ebedi. Daimi.
HALİDAT: (Hâlide. C.) Sürüp gidenler, devam edenler.
HALİD BİN SİNAN: Benî Abes kabilesinin Bin-Bagis'ten ehl-i tevhid bir zat olup; Hz. Peygamber Efendimiz, bu zat hakkında: "O bir nebi idi, fakat onun kavmi onu zâyi etti" buyurmuşlardır. Kendisi Peygamberimizin zamanına yetişememiş ise de kızı Nezd, Hz. Peygamberimize geldiğinde, o sırada Peygamberimizin $ âyetini okuduğunu işitince: "Bunu, babam da okurdu" demiş olduğu rivâyet edilir.
HALİD BİN VELİD: Câhiliye devrinde Kureyş eşrafındandı. Hudeybiye muahedesinden sonra Müslüman oldu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kendisine Seyfullah namını vermiştir. Çok kahraman bir gazi idi. Suriye, Filistin, Şam gibi yerler onun himmeti ile feth olunmuştur. 18 Hadis-i şerif nakletmiştir.Hicri 21 senesinde Suriye'de dar-ı bekaya göçerken: "Bunca muharebelerde bulunup bu kadar yaralar almış olduğum halde, hiç birinde vefat etmeyip akıbet yatakta öldüğüme kederleniyorum." meâlinde konuşmuş, atını ve silâhlarını fisebilillah vakfetmiştir. (R.A.)
HALİDE: f. Saplanmış, dürterek bastırılmış.
HANÇER-İ HALİDE: Saplanmış hançer.
HALİDE: Hâlid'in müennesidir. (Bak: Hâlid)
HALİF: Yemin etmek.
HALİF: Yemin ederek sözleşenlerden herbirisi.
HALİF: (Half. den) Yemin eden.
HALİF: İki dağ arasındaki yol. * Eski elbise. * Arkadan gelen. Sonradan gelen. Birinin yerine geçen.
HALİFE: Öncekinin yerine geçen. * Fık: İlâhî, yâni şer'î hükümlerin tatbik ve icrası için Peygamber'e (A.S.M.) vekil olan zât. İmam. İmamet-i kübra. (Namazda imama uyan cemaat gibi, halifeye de şer'î emirlerde öylece itaat edilir. Halifede aranan dört şart: İlim, adalet, kifayet, a'zâ ve havâsta selâmet.) (Bak: Hilafet)
HALİFE-İ EVVEL: Devlet dairelerinde yazı işlerinde çalışanlar. Tanzimattan evvel kalem teşkilâtı; halife, halife-i sâni, halife-i evvel olmak üzere üç derece idi. Ondan sonra bir kısım dairelerde bunun yerine baş kâtib, bazılarında da mümeyyiz-i evvel denilmiştir.
HALİFE-İ MÜSLİMÎN: Yavuz Sultan Selim Han'dan sonraki Osmanlı Padişahları hakkında kullanılmış bir tabirdir. Müslümanların halifesi demektir.
HALİFE-İ RUY-İ ZEMİN: Yeryüzünün halifesi mânâsına gelen bu tabir, Yavuz Sultan Selim Han'dan sonra Osmanlı Padişahları hakkında kullanılmıştır.
HALİFE: (C.: Hülef-Hulefât) Gebe deve.
HALİFE: (C.: Havâlif) Türklerin kıldan veya keçeden yaptıkları çadırların direği, çadır direği.
HALİFE: (C.: Halefâ) Su içinde biten bir ot. (Türkçede "kandıra" derler.)
HALİK: Helâk olan. Mahv olan. Fenaya giden. Fâni. Zâil.
HALİK: Tıraş edilmiş.
HALİKA: (C.: Halayık) Tabiat, mahlukât.
HALİKE: Çok hırslı, haris olan nefis.
HALİKÎ: Demirci.
HALİL (HALİLE): Zevc, koca. Nikâhlı karı. Zevce.
HALİL: Samimi dost. Sâdık dost. * Nahif ve fakir kimse. (L.R.)
HALİL-ÜR RAHMAN: Allah'tan başkasından hiçbir zaman yardım dilemeyip, O'nun dostluğunu ihtiyar eden Hz. İbrahim'in (A.S.) lâkabıdır.
HALİLİYYE: Samimi dostluk ve kardeşlik.
HALİLULLAH: Allah'ın dostu, Hz. İbrahim (A.S.).
HALÎM: Yumuşak huylu. Hoş muamele yapan. (Bak: Elhalîm)
HALÎMÂNE: f. Yumuşak surette. Yumuşak huylulara yakışır bir tarzda.
HALÎME: Yumuşak huylu kadın. * Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süt anasının ismi. Beni Sa'd bin Bekr kabilesindendir. Halime-i Sa'diye diye de anılır. (R.A.)
HALİN: Ahmak.
HÂLİS: Hilesiz. Katıksız. Saf. Duru. Saffetli. * Pek beyaz. * Evvelce karışık iken kusuru zâil olan. * Her ameli, yalnız Allah rızası için işleyen. (Bak: İhlâs) (Müennesi: Hâlise'dir)
HÂLİS-ÜD DEM: Arı kan, safkan.
HALİS: Bahadır ve haris kimse.
HALÎS: Karışmış, muhtelif. * Siyah ile beyazı karışmış saç. * Tel.
HÂLİSANE: f. Hâlise yakışır bir surette. Hâlis kimselere mahsus bir niyet ve fiil ile.
HÂLİSEN: Halis ve katıksız olduğu halde. Hilesizce, doğru olarak.
HÂLİSET: Edb: İbarenin düzgün ve akıcı olması.
HÂLİSİYYET: Doğruluk, hâlislik, hilesizlik.
HALÎT: Huk: Yol ve su gibi umumi olan araziler hukukunda ortak olan kimse. * Şerik, ortak. * Karışmış.
HALÎT: Buz. Kırağı. Dolu.
HALİTA: Karışık halde olan. Karma. İki veya muhtelif maddelerden yapılmış. * Madenlerin birbirleriyle birleşmelerinden hâsıl olan mürekkep madde.
HALİTA-İ DİMAĞÎ: f. Akıldaki muhtelif mes'ele ve fikirler. Dimağdaki karışık, muhtelif bilgiler.
HALİYE: (C.: Havâlî) Kendini süsleyen kadın.
HALİYEN: Şimdiki hâlde, şimdiki zamanda.
HALİYEN: (Hâli. den) Boş olarak, boş olduğu hâlde.
HALİYYAT: (Haliye C.) Bekâr kadınlar, evlenmemiş kızlar.
HALİYYE: Bağından boşanmış deve. * Yabancı bir yavru emziren deve. * Büyük gemi. * Arı kovanı. * Ahlâktan kinâyedir. * (C.: Haliyyât) Bekâr kadın, evlenmemiş kız.
HAMMALİYYE: Hamal ücreti.
HAVALİ: Çevre, civar, etraf, yöre.
HAYALÂT-I ÂLİYYE: Yüksek ve âli hayaller.
HAYALÎ: Hayale âit. Hayale mensub ve müteallik. * Hayal, yahut halk dili ile "Karagöz" oynatanlar.
HAYALİYYUN: (Hayalî. C.) Romantik şâirler, hayalî yazarlar.
HAYALİYYUN MEZHEBİ: Aslı olmayan ve hayalde tasavvur edilen şeyleri, gerçek olduğunu vehm edenlerin mesleği.
HAYAT-I ALİL: Hasta ömür, hastalıklı hayat.
HELALÎ: Bürüncük ve pamuk karışımından yapılan bir cins yeli bez. * Yaldızlı bakırdan vaya tahtadan mahfazası olan eski sistem saat. * Helâl ile alâkalı olan.
HİCRAN-I LÂ YEZALÎ: Sonsuz ayrılık. Ayrılıktan gelen sonu gelmez üzüntü.
HİDROELEKTRİK SANTRALI: Su gücünü kullanarak elektrik üreten fabrika veya merkez.
HİLALÎ: Yeni ay şeklinde olan. * Bir yazı stili.
HİLALÎ SAAT: Kalıbı gümüş olmayıp bakır veya tombak olan eski saatlere verilen addır.
HUDUD-U MEMALİK: Memleket hudutları. Ülkenin sınırları.
HUMMALI: Ateşli, kızgın. * Çok faaliyetli. Hararetli.
HURUF-U ÂLİYAT: Tas: Gayb ve gaybîlikte olan Cenab-ı Hakka mahsus şuunat.
İBN-İ DEHALİZ: Hırsız.
İBTALİYYAT: İşe yaramıyan, boş sözler.
İCMALÎ: Kısaca, toplu olarak, tafsilatsız. Muhtasaran.
İCMALÎ İMAN: İman esaslarını kısaca bilmek. Allah'a ve Peygamberine imân ettiğini söylemek ve tasdik etmek. (Bak: İman-ı icmalî)
İDEALİST: Fr. İdeal ve mefkûre sahibi. * İdealizm felsefesine bağlı kimse.
İDEALİZM: Fr. Bilgide temel olarak düşünceyi alan ve eşyanın müstakil mevcudiyetlerini inkâr edip fikren mevcudiyetlerini kabul eden yanlış bir felsefe doktrini.
İDRAK-İ MAÂLÎ: Büyük mes'eleleri ve sırları kavramak, akıl erdirmek.
İGFALİYYAT: Yanıltıp aldatmak için söylenen sözler.
İHTİLAF-I METALİ': Güneş, ay gibi gök cisimlerinin ufukta doğdukları yerin farklı oluşu.
İLM-İ MEVALİD: Tabiat, eşya ilmi. Hayvanat, nebatât ve maddelerine ait ilim.
İLMİYE RİCALİ: İlmiye tarikinin yüksek tabakasına verilen addır. Bunun yerine "ricâl-i ilmiye" tabiri de kullanılırdı. İlmiye mensubları cübbe ile sokağa çıktıkları halde ilmiye ricali lata yahut biniş giyerlerdi.
İMAM-I ALİ (R.A.): (Bak: Ali-ül Murtaza)
İMAM-I ALİ NAKİ: (Hi: 212-254) Eimme-i İsnâ Aşer'den onuncu zât olup, manevi büyük nüfuz ve takva sahibi, ehl-i kemal bir zâttır. Ali İbn-i Muhammed Hâdi diye de bilinir. (R.A.)
İMAM-I ALİ RIZA: (Hi: 153 de Medine-i Münevvere'de doğmuştur.) Eimme-i İsnâ Aşer'in yedincisidir. İmam-ı Musa Kâzım'ın oğludur. Tus; yani Meşhed'de medfun olup kabri ziyaretgâhtır. (R.A.)
İMAM-I GAZALÎ: Ahirete irtihâli Hi: 505 dir. "Hüccet-ül İslâm İmam-ı Muhammed Gazalî" diye anılır. O zamanın felsefesinin bâtıl akidelerini red ve cerh ederek Kur'anın eşsizliğini ve hakkaniyet ve mu'cizeliğini isbat etmiş pek çok eserler vermiştir. (K.S.)
İMAM-I MÂLİK: (Hi: 93-179) Medine-i Münevvere'de doğdu. İmâm Mâlik bin Enes diye anılır. Mâlikî Mezhebinin imamı. El-Muvatta isimli eseri, "Kütüb-ü Sitte"ye dahil olacak kıymettedir. Mezhebinin mensubları, Afrika ve Endülüs'te çok yayılmıştır. Bu mezhepte olana "Malikî" denir.
İMAN-I İCMALÎ: İcmalî iman, yani; taraf-ı Nebevîden tebliğ buyurulan şeylerin hey'et-i mecmualarına inanmak, yâni; "Her ne tebliğ buyruldu ise; cümlesi haktır" diye tasdik etmektir.
İNSİDAD-I HALİME: Tıb: Meme başlarının tıkanması.
İNTİKALÎ: İntikal ile ilgili.
İRADE-İ ALİYE: Tar: Sadrazam tarafından verilen emir. Bu emir yazılı olduğu gibi, şifâhi de olurdu. Yazılı olana "iş'arat-ı âliye" de denilirdi.
İRSALİYE: Makbuz. * Her hangi bir yere gönderilen eşya veya malların listesi.
İRTİCALİYYAT: Düşünmeden, içinden doğarak söylenen sözler.
İSPANYOL HASTALIĞI: Grip, nezle. Paçavra hastalığı. (İlk önce İspanya'da farkına varıldığı için bu isimle meşhur olmuştur.)
İSTİKBALÎ: Gelecek zamanla alâkalı. İstikbale mensub.
İSTİKBALİYYE: Edb: Yeni gelen bir kimsenin karşılanması sebebiyle yazılan manzume.
İSTİKLÂLİYET: İstiklâl üzere bulunma. Hür ve müstakil olma. Başlı başına buyruk olma.
İŞARET-İ ÂLİYE: Tar: Şeyh-ül islâm, defterdar ve yeniçeri ağası gibi maiyyet memurlarından biri tarafından yazılan takrir veya ilam üzerine sadrazamın kabul veya red şeklinde yazdığı yazı. * Sadaret makamından çıkan emirler.
İTALİK: Fr. Üstten sağa doğru yatık matbaa harfi.
İDLÂLİYYÂT: İnsanı doğru yoldan saptıracak fikirler, azdıracak mevzular. Kur'ânla muaraza eden safsata ve bâtıl felsefi nazariyeler.
IKVÂLİYYÂT: Söylenmediği hâlde söylendi diye iddiâ edilen sözler. Lüzumsuz iddialar.
KALALİB: (Kullâb. C.) Çengeller, kancalar. Uçları eğri olup bir şeyler asmağa yarayan demirler.
KALIB: (Ka, uzun okunur) Hususi bir biçim, bir şekil alması istenen bazı şeylerin konmasına mahsus araç. (Buz kalıbı, çizme kalıbı gibi) * Hususi surette dökülmesi istenen şeylere mahsus zarf. * Beden, vücut, gövde. * Şekil ve suret nümunesi, örnek. * Bir kalıba dökülmüş veya kalıptan çıkmış şey.
KALİ': (Kal. dan) Kökten söküp atan. Kökünden çıkaran.
KALÎ: Dedikoducu, gıybet eden, çekiştirici. * Söylemekle. Söylenmiş. Söz olarak. Söze dair ve müteallik.
KALİ: f. Halı.
KÂLÎ: Veresiye satmak.
KALÎB: Kuyu, çok eski zamandan kalmış kuyu.
KÂLİB (KELİB): İt tutan kimse. Köpeğe av tâlim ettiren kimse.
KALİÇE: f. Küçük halı.
KALÎF: Hurma kabuğu.
KALİF: Sünnet olmamış kimse.
KALİFİYE: Fr. Yetişmiş usta, işçi vs.
KÂLİH: Katı, şiddetli, şedid.
KALİL: Az. * Bodur kimse.
KALİL-ÜL BİDÂA: Sermayesi az.
KALİLEN: Az olarak.
KALİTA: ing. Eskiden kalyon cinsinden yük gemisi.
KALİTE: Fr. Vasıf.
KALİYYE: Tava kebabı. * Kavrulmuş.
KALİZEM: Kuyu. * Suyu çok olan deniz.
KAVALİB: (Kalıb. C.) Kalıplar.
KAZİYE-İ İHTİMALİYYE: Man: Bir şeyin olması veya olmaması mümkün olmak ihtimâli üzerine bina olunan kaziyye.
KAZİYE-İ SÂLİBE: Man: Mevzuun mahmulünden selbiyle hükmolunan, yâni; bir şeye nefi ile hükmeyleyen kaziyye'dir. "Kamerin ziyası kendinden değildir" gibi.
KELÂLİB: (Küllâb. C.) Çengeller, kancalar, uçları eğri olan demirler.
KEVALİK: Kısa boylu.
KEZALİK: Bunun gibi. Böylece. Bu da böyle.
KOALİSYON: ing. Bir maksad için birleşen kuvvetler yahut partiler topluluğu.
KUBBE-İ ÂLİYE: Yüksek kubbe.
KULİS FAALİYETİ: Toplantı yapılan yerlerde, toplantı haricinde çeşitli grupların yaptığı gizli çalışma.
KURUN-U SÂLİFE: Geçmiş asırlar.
KUTB-U ŞİMALÎ: Kuzey kutbu.
KUVVE-İ GALİBE: Üstün ve ezici kuvvet.
KÜTÜB-Ü SÂLİFE: Geçmişteki eski mukaddes kitaplar.
KUTB-U ŞİMALÎ: Kuzey kutbu.
LAALİK: Doğrulukla kalkıp durmak.
LÂUBALİ: Alâkasız, kayıtsız, hürmetsiz, dikkatsiz. Senli benli. ("Lâ" harfi ile" Ubâli" muzari fiilinden müteşekkildir.)
LÂUBALİYANE: f. Lâubalilikle. Kayıtsız, alâkasız, saygısız ve dikkatsiz bir şekilde. Senli benli olarak.
LÂ YEZALÎ: Zevalsiz olana ait, sonu olmayanla ilgili.
LÂZÂLE ÂLİYEN: Yüce ve âli olsun.
LEALİ: (Leâl. C.) İnciler. Lü'lüler.
LEALİ-FEŞAN: f. İnciler saçan.
LEKALİK: (Laklak. C.) Leylekler.
LEKALİK: Büyük, etli, şişman kadın. * Büyük deve.
Lİ-ZALİK: Bundan dolayı. Bundan ötürü.
MAALÎ: şerefler. Yükseklikler. * Yüksek fikirler. * şerefli vazifeler.
MAALİF: (Ma'lef. C.) Ot, saman gibi yem konan yerler. Samanlıklar.
MAALİM: (Ma'lem. C.) Dinî inançlara, itikadlara dair mes'eleler. * İzler. Nişanlar. Eserler.
MAALİYAT: İnsan aklının yetişemediği veya zor yetiştiği yüksek fikir ve derin bilgiler.
MAAZALİK: Şu var ki. Bununla berâber.
MAGALIK: (Mağlak. C.) Kilitler, sürmeler.
MAGALIB: Üstün gelen, galebe eden.
MAHALİB: (Mahleb. C.) Yırtıcı hayvanların tırnakları, çengelli pençeleri.
MAKALİD: (Ka, uzun okunur) Hazineler. * Kilitler. Anahtarlar.
MAKALİD-İ İNKIYAD: İnkıyad, bağlılık kilitleri.
MAKALİM: (Maklem. C.) Ucu budanmış ve sivrilmiş şeyler.
MAKAM-I ÂLÎ: Yüce ve âli makam. Eskiden bu tabir, bakanlıklar hakkında kullanılırdı.
MAKAMAT-I ÂLİYE: Yüksek şerefli mevkiler, makamlar. Yüce makamlar.
MALÎ: f. Dolu. * Fazla, çok.
MALÎ: (Maliye) Mala ve paraya mensub. Mal ve para cinsinden. Mala ait.
MALİDE: f. Sürülmüş, sürmüş.
MALİH: Tuzlu.
MALİHULYA: (Bak: Mâl-i hulya)
MALİK: Sâhib. Malı elinde bulunduran. Bir şeyin mülkiyetini elinde tutan. * Her şeyin sâhibi olan Allah. * Cehennem zebânilerine hâkim ve onları idare eden meleğin adı.
MALİK-ÜL MÜLK: Bütün mülkün hakiki mâliki olan Allah (C.C.)
MALİK-İ YEVMİDDİN: Herkesin dünyâda yaptığının mükâfat ve cezasını göreceği yer olan âhiretin, din gününün, mâliki, sahibi olan Allah (C.C.)
MALİKANE: f. Büyük ve gösterişli köşk. * Tar: Bir kimseye, gelirinden hayatı boyunca istifade etmek; fakat satamamak ve miras bırakamamak şartıyla verilen beylik arazi.
MALİKÎ: (Bak: İmam-ı Mâlik)
MALİKİYET: Malik ve sahib olma.
MALİŞ: f. Sürme, sürüştürme.
MALİŞGÂH: f. Yüz sürülecek yer.
MALİŞGER: f. Sürtücü, oğucu. * Tellak.
MALİYAT: Maliye işleriyle alâkalı. Maliye bilgisi.
MALİYE: Devletin gelir ve masraflarının idaresi. * Gelir gider hesablarına bakan resmi dâire.
MALİYET: Kıymet. Mâlolma değeri.
MALİYYUN: Maliyeci.
MALİZME: Eskiden yirmi sayfadan meydana gelen cüz, broşür.
MATALİL: (Matlul. C.) Nemli, ıslak ve yaş şeyler.
MATERYALİST: Fr. Maddeci. Her şeyi madde ile kıymetlendiren. (Bak: Maddiyyun)
MATERYALİZM: Fr. Maneviyatı ve Allah'ı inkâr eden maddiyyunların mesleği.
MAZALİM: (Mazleme. C.) Haksızlık ve adaletsizlikler. Zulümler. * Adâlet dâiresi.
MEÂL-İ İCMALÎ: Kısaca hülâsası, kısaca mânâsı. İcmalî meâl.
MEÂLÎ: Kısaca mânasına ait.
MEALÎ: (Bak: Maâlî)
MEALİM: (Bak: Maalim)
MEBALİĞ: (Meblâğ. C.) Paralar, akçeler.
MECALÎ: (Meclâ. C.) Aynalar.
MECALİS: Meclisler. Toplantılar. Toplantı yerleri.
MEFALİS: (Müflis. C.) Müflisler. İflâs edenler.
MEHALİK: (Mehleke. C.) Tehlikeler. Tehlikeli işler. Korkulan yerler.
MEKÂTİB-İ ÂLİYE: Yüksek mektebler. Yüksek okullar. Üniversite ayarındaki mektebler.
MEKTEB-İ ÂLÎ: Yüksek mekteb, yüksek okul.
MEMALİK: (Memleket. C.) Memleketler.
MEMALİK-İ HÂRRE: Sıcak memleketler. İklimi çok sıcak olan mıntıkalar.
MEMALİK-İ OSMANİYE: Osmanlı memleketi. Osmanlılara aid memleketler.
MEMALÎK: (Memluk. C.) Köleler. kullar.
MERTEBE-İ ÂLİYE: Yüksek derece, âli mertebe.
MESALİB: Eksiklikler. Ayıplar. Kusurlar.
MESALİH: (Maslahat. C.) Maslahatlar. İşler.
MESALİH-İ MÜRSELE: (Bak: Maslahat-ı mürsele)
MESALİK: (Meslek. C.) Meslekler. Tutulan yollar. Süluk edilen yollar.
MESANİD-İ ÂLİYE: Yüksek rütbeler, âli mevkiler.
METALİ': Matla'lar. Tulu' edecek yerler veya zamanlar. Güneş veya benzerinin doğduğu yerler. * Ast: Herhangi bir yıldızın i'tidal-i rebii (Arz'ın güneş etrafındaki gezmesinde, 20 Mart'ta bulunduğu) noktasından geçmek üzere başlangıç kabul edilen daire ile bu yıldızın semavî istiva dairesi üzerindeki ara kesitleri arasında kalan kavis. * Edb: Kaside veya gazelin ilk beyitleri.
METALİB: İstekler. Arzular. Taleb edilen şeyler.
METALİB-İ İSTİKBAL: İstikbale aid istekler. Gelecek için olan arzu ve talebler.
MEVADD-I ZÜLÂLİYE: Azotlu maddeler.
MEVALÎ: Efendiler. * Azad edilmiş köleler. * Azad edenler. * Mevleviyyet pâyesine ulaşmış sarıklı âlimler. * Dost ve komşular. * Yardımcılar.
MEVALİD: (Mevlid. C.) Doğulan yerler. Mevlidler. Doğma vakitleri. Milâdlar.
MEVALİD: Mevcudlar. Doğmuşlar. Vücud bulmuşlar. Mevludlar.
MEVALİD-İ SELÂSE: Nebat, hayvan ve maden.
MEVALİD-İ TÜRABİYE: Topraktaki mevâlid. Mâdenler, nebatlar.
MEVLANA HALİD: (Hi: 1192-1242) Yüzyıl evvelinin müceddidi olduğu milyonlarca irşad ettiği kimselerin şehadetiyle sabit olmuştur. Şam'da vefat etmiştir. Hz. Osman bin Affan (R.A.) soyundandır. İlim ve takvada ve her çeşit makbul vasıflarda, devrindeki en ileri âlimlerin ve velilerin fevkinde idi. Bütün ömrünü zühd ve verâ ile geçirdi. Çok âlim ve veli yetiştirdi. Nahivde, kelâmda, fıkıhda, tasavvufda kıymetli eserler verdi. O zamanda Hindistanda bulunan Kutub Abdullah Dehleviden ders almıştı.
MEZALİK: (Mezlaka. C.) Kaygan yerler. Ayak kayacak yerler.
MEZALİM: Zulümler. Haksızlıklar. Eziyet ve işkenceler.
MEZAYA-YI GALİYE: Çok kıymetli, yüksek meziyetler.
MİÂ-İ GALİZ: Kalınbağırsak.
MİSALİYYE: Misale dair.
MİYAH-I MALİHE: Tuzlu sular.
MUHALİB: Süt sağan. * Devrin hayır ve şerli işlerini tecrübe eden.
MUHALİF: Uymayan. Birbirine benzemiyen. Birbirine zıt olan. * Başka şekilde düşünen. * Karşı duran.
MUHALİFÎN: Muhalif olanlar. Muhalifler.
MUHALİF: Yardımcı.
MUNKALİB: İnkılâb eden. Dönen. Dönmüş. Başka bir şekle ve kılığa girmiş olan. Değişmiş, değişen.
MUNSALİH: Sulh üzere olan. Barış hâlinde olan.
MUNTALİK: (Talâk. dan) Salıverilmiş, bırakılmış. * Bağsız. * Kederi, hüznü ve gamı olmıyan. Sevinçli, mesrur, neşeli.
MUNZALİM: Kendi isteğiyle veya istemiyerek zâlimin zulmüne boyun eğen.
MUSALİH: Sulh yapan, barışan.
MUSTALIK GAZASI: Benî Mustalık gazasına Müreysî gazası da denilir. Benî Mustalık, Huzaa'nın bir şubesidir. Müreysî de bunların bir kuyusudur. Benî Mustalık, Resul-i Ekrem'le harb etmek üzere bu kuyu başında toplandıkları için bu sefer bu isimle anılır. Çeşitli râviler, bu gazanın hicrî dört veya beş veya altıncı senesinde olduğunu rivayet etmişlerdir.Benî Mustalık'ın bu hâinane hareketinden vaktiyle haberdar olan Resul-i Ekrem (A.S.M.) süvâri, piyade yediyüz kişilik bir kuvvetle ve sür'atle hareket edip bunları ansızın bastırmış ve birçok esir ve ganimet almışlardır. (S.B.M.)
MUTALİ': Mutâlaa eden. Kitab okuyan. Kitablarla tetkik ve bilgi için uğraşan.
MUTALİÎN: (Mutâli'. C.) Mutalâa edenler. Kitap okuyanlar.
MUTTALİ': Haberli. Bilgisi olan. Bir yüksek yerden bakarak görüp anlayan. Vâkıf. Derk eden.
MUVAZENE-İ MÂLİYE: Devletin gelirleriyle giderlerinin bir olması.
MUZTALİ': Kavi, kuvvetli kimse.
MÜBALAĞALI İSM-İ FÂİL: Gr: ( : fa'âl) ve ( : faul) gibi bazı kalıplara giren kelimelere denir. Bu vezinden gelen kelimeler "mübalağa" ifade ederler. "En, pek, çok" mânasına gelirler.
MÜCALİH: Kışın da sağılan ve süt veren deve.
MÜCALİS: (Cülus. dan) Birlikte ve beraberce oturan.
MÜNGALİKA: Kapalı, mesdud. * Kilitli.
MÜNKALİ': (Kal'. dan) Kökünden sökülen.
MÜNKALİB: İnkılab eden. Dönen, dönmüş. Başka bir hale girmiş olan. Değişen.
MÜSALİF: Yol arkadaşı. * Birinden ileride bulunan. * Biriyle birlikte seyreden. * Bir işte beraber olan.
MÜTALİ': (Mütalaa. dan) Tetkik eden. Okuyan. Bir şeyi etraflıca düşünen.
MÜTALİÎN: Mütalaa edenler.
MÜTEALİ: (Ulüvv. den) Yüksek olan, yükselen. * Fls: Tecrübe ile elde edilen. İlim hududunu aşan.
MÜTEALİM: Herkesçe bilinen, ma'lum, taâlüm eden.
MÜTEBALİ: Tecrübe edip deniyen adam.
MÜTEBALİH: Kendini ebleh gösteren. Bönlük tavrı takınan.
MÜTEGALİBE: Sıra ile birbirine galib gelen.
MÜTEHALİF: Birbirine muhalif olan. Birbirine uymayan. Birbirini tutmayan.
MÜTEHÂLİF-ÜL MERKEZ: Merkezi bir olmıyan.
MÜTEHÂLİK: (Helâk. dan) Tehâlük eden, kendini tehlikeye atacak kadar acele eden.
MÜTEHÂLİKÂNE: f. Acelecilikle, çabuklukla.
MÜTEKÂLİB: (C.: Mütekâlibîn) (Kelb. den) Köpek gibi birbirinin üstüne atılan.
MÜTEKÂLİBÂNE: f. Köpek gibi birbirinin üstüne sıçrayarak.
MÜTEKÂLİBİN: (Mütekâlib. C.) Köpek gibi birbirlerinin üzerlerine sıçrayanlar.
MÜTELALİ: (Mütelal) Parlayan, parıldayan, ışıldayan. Şimşek gibi çakan.
MÜTEMALİK: Kendini tutan, nefsine hâkim olan.
MÜTESALİB(E): (Salb. dan) Çapraz.
MÜTESALİF: Birbirleriyle bacanak olan.
MÜTESALİH: (Sulh. dan) Sulh yapan, tesalüh eden.
MÜTESALİH: Sağır gibi görünen. Sağırlık gösteren.
MÜTESALİHÎN: (Mütesalih. C.) Sağır gibi görünenler, sağırlık gösterenler.
MÜTESALİK: Uçucu, uçan. * Tırmanan, tırmanıcı.
MÜTETALİ: Birbiri ardınca olup giden.
MÜTEVALİ: (Velâ. dan) Aralık vermeden devam eden, tevâli eden. Birbiri ardınca sıra ile olan.
MÜTEVALİD: Birbirinden doğup üreyen.
MÜTEVALİYEN: Üst üste, aralık vermeden, peş peşe.
MALİŞGÂH: f. Yüz sürülecek yer.
NA-BALİG: f. Henüz büluğa ermemiş, daha bâliğ olmamış. * Erişmemiş, yetişmemiş.
NÂKA-İ SÂLİH: Salih Peygamber'in (A.S.) bir mu'cizesi olarak kayadan çıkan devesi. (Bak: Sâlih A.S.)
NALİŞ: f. İnleme, inilti, inleyiş.
NALİŞKÂR: (Nâlişker) f. İnleyen, inildiyen.
NALİŞZEN: f. İnleyen.
NATÜRALİZM: (Osm: Tabiiye) Fls: Kâinatta hâdiselerin ve varlıkların meydana gelişinde tabiat kuvvetleri dışında hiçbir sebep ve müessir kuvvet ve yaratıcı kabul etmeyen inkârcı, maddeci görüş.
NAZBALİN: f. Yastık.
NAZBALİŞ: f. Yastık.
NECASET-İ GALİZA: Pisliği hakkında şer'î bir delil mevcut olup hilâfına başka bir delil bulunmayan necasettir. ( Lâşe gibi)
NECASET-İ KALİLE: Katı şeylerden ise miskalden; sıvı ise el ayası sahasından geniş olan necaset, namaza mânidir. Bu miktardan fazlası necaset-i galizadır.
NİHALÎ: f. Sahan altlığı.
NİHALİSTAN: f. Fidanlık.
PALİDE: f. Süzülmüş, durulmuş. * Ziyade olmuş, büyümüş.
PALİKANE: f. Büyük han kapılarının ortasındaki küçük kapı.
PALİKARYA: Mc: Kabadayı, yiğit, cesur. * Rum gençleri.
PAŞALI: Paşa ünvanını alan vezir ve beylerbeyi gibi büyük devlet adamlarının hizmetinde bulunan gedikli ağalar.
RASYONALİZM: Fr. Fls: Akliyecilik. Her şeyin yalnız akıl ile bilinebileceğini iddia eden bir felsefi görüş. (Bak: Felsefe)(Nazar-ı nübüvvet ve tevhid ve iman; vahdete, âhirete, uluhiyyete baktığı için hakaiki ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbaba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı ehl-i usul-id din ve ülemâ-i İlm-i Kelâm'ın makasıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.İşte onun içindir ki, mevcudatın tafsil-i mâhiyetinde ve ince ahvâllerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakiki hikmet olan ulûm-u âliye-i İlâhiye ve uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü'minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkikîn-i İslâmiyeyi hükemâlara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, veraset-i nübüvvet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler. Hem her bir şey, iki nazar ile bakıldığı vakit iki muhtelif hakikatı gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiç bir hakikat-ı kat'iyyesi Kur'anın hakaik-ı kudsiyyesine ilişemez. Fennin kısa eli onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümune olarak bir misâl zikrederiz.Meselâ : Küre-i arz, ehl-i hikmet nazarı ile bakılsa, hakikatı şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk. Fakat ehl-i Kur'ân nazarı ile bakıldığı vakit hakikatı şöyledir ki; semere-i âlem olan insân, en câmi, en bedi' ve en âciz, en aziz, en zayıf, en lâtif bir mu'cize-i kudret olduğundan beşik ve meskeni olan zemin semaya nisbeten maddeten küçüklüğü ile ve hakareti ile beraber, manen ve san'aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu'cizat-ı sanatının meşheri, sergisi, bütün tecelliyat-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet Rabbaniyenin mahşeri, ma'kesi; hadsiz hallakıyet-i İlâhiyenin, hususan, nebatat ve hayvânâtın, kesretli enva-ı sagiresinden cevadane icadın medarı, çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür'atle işleyen tezgâhı ve menazır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı ve besatin-i daimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.İşte arzın bu azamet-i maneviyesinden ve ehemmiyet-i san'aviyesindendir ki, Kur'an-ı Hakim semâvata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semavata karşı küçücük kalbi büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semavatı bir kefede koyuyor, mükerreren $ diyor. İşte sair mesaili buna kıyas et. Ve anla ki, felsefenin ruhsuz, sönük hakikatları Kur'anın parlak, ruhlu hakikatları ile müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için ayrı ayrı görünür. S.)(...Acaba akıllarına güvenen akılsız feylesoflar gibi "aklımız bize yeter" deyip sana ittiba'dan istinkâf mı ederler? Halbuki akıl ise, sana ittibaı emreder. Çünkü bütün dediğin mâkuldür. Fakat akıl kendi başı ile ona yetişemez...Yahut inkârlarına sebeb, tâgi zâlimler gibi hakka serfüru etmemeleri midir? Halbuki mütecebbir zâlimlerin rüesaları olan fir'avunların, nemrudların âkibetleri mâlumdur... S.) (Bak: İsbatiyecilik)
REALİST: Fr. Fls: Hakikatçı. Nefs-ül emre uygun düşünen. Realizm taraftarı.
REALİTE: Fr. Gerçekten olan şey. Olduğunun tıpkısı. Gözümüzle gördüğümüz gibi. (Bak: Rasyonalizm)
REALİZM: Umumi fikirleri birer hakikat sayan felsefi görüş. Hadiseleri olduğu gibi anlatma ve gösterme gayesi güden san'at çığırı, fikri.
RE'Y-İ SÂLİM: Doğru fikir ve düşünce.
RİYAZİYAT-I ÂLİYE: Yüksek matematik.
SAALİB: (Sa'leb.C.) Tilkiler.
SAALİK: Dilenciler. * Serseriler. * Kalenderler. * Dervişler.
SADR-I ÂLİ: Vezirlerin veya vekillerin başkanı. Sadrâzam.
SAHİFE-İ HÂLİYE: Boş sahife.
SAHSALİK: Katı, şiddetli, şedid. * Yaşlanmış, ihtiyar kadın. * Şiddetli ses.
SALİB: Titreten. * Hareketli.
SALİB: (C.: Sulub-Salbân) Haç. * Şiddetli, şedit. * Heybetli.
SALİB(E): Bir şeyin vücudunu veya vukuunu inkâr eden. * Kapıp götüren, zorla alan. * Alan. * Bir şeyin vücudunun olmadığını veya meydana gelmediğini söyleyip isbat eden.
SALİBE-İ KÜLLİYE: Man: Bir şeyin nefyine delâlet eden kaziye. Bir şeyin bütün bütün olmadığını veya mevcudattan hiç birisine hâkim ve müessir olmadığını iddia ve isbat eden hüküm.(Halk-ı eşya hakkında "mucibe-i külliye" sâdık olmadığı takdirde "salibe-i külliye" sâdık olur. Yâni ya bütün eşyanın Hâlikı Allah'tır veya Allah hiçbir şeyin Hâlikı değildir. Çünkü: Eşyanın arasında muntazam tesanüd ile halk ve yaratmak, tecezziyi kabul etmez bir küldür. Baziyet yoktur. Ya "mucibe-i külliye" olacaktır veya "salibe-i külliye" olacaktır. Başka ihtimal yok. Her şeyde illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhi hükmünde bir kıymet yok. Binaenaleyh, ednâ bir şeyde Hâlıkiyet eseri göründüğü zaman, bütün eşyada tahakkuk eder. Ve keza Hâlık ya birdir veya gayr-ı mütenahîdir, evsat yoktur. Zira sani' vâhid-i hakiki olmazsa, kesir-i hakiki olacaktır. Kesir-i hakiki ise gayr-i mütenahîdir. Maahaza nuru neşredenin nursuz, icad edenin vücudsuz, icab ettirenin vücubsuz olması muhaldir.Ve keza ilim sıfatını ihsan edenin ilimsiz, şuuru ihsân edenin şuursuz, ihtiyarı verenin ihtiyarsız, iradeyi verenin iradesiz, kâmil şeylerin sani'i gayr-ı kâmil olduğunu telâkki etmek muhaldir.Ve keza, aynı tersim, basarı tasvir ve nazarı tenvir edenin basarsız olduğunu düşünmek, ancak basar ve basiretten mahrum olan adamın işidir. Maahaza, masnu'daki kemalât tamamen Sâni'deki kemalden akan bir feyizdir. Fakat kuşlardan yalnız sineği gören, tanıyan bir mikrop, kartalı gördüğü zaman "bu kuş değildir" der. Çünkü, sinekteki şeyler onda yoktur. M.N.)
SALİBE: Ayakları yarık olan kadın.
SALİBİYYUN: Hristiyanlar.
SALİD: Pak, temiz.
SALİF(E): Evvelce geçen, geçmiş. Mukaddem.
SALİF-ÜL ARZ: Dünyanın ve arzın evveli veya geçmiş zamanı. * Evvelce arz olunan.
SALİF-ÜL BEYAN: Bildirilmiş, beyanı geçmiş.
SALİF-ÜZ ZİKR: Bildirilen, zikri geçen, mezkûr. Yukarıda ismi geçen. Yukarıda, daha evvel söylenen.
SALİF: Boynun genişliği, kalınlığı.
SALİG: (C.: Sulag) Altı yaşındaki sığır.
SALİH: Kara yılan.
SALİH (A.S.): Büyük peygamberlerden olup Hicaz ile Şam arasında oturmuş olan Semud kavmine gönderilmişti. Semud kavmi Âd kavminden sonra Arap yarımadasında kuvvet ve ma'muriyet bulup küfür ve dalâlete meyl ile putlara ibadet ediyorlardı. Salih (A.S.) kendilerini hak dine davet etmiş ise de, inanmayıp kendisinden mu'cize istemeleri üzerine; Allah, bir kayadan bir dişi deve çıkarmış ve deve derhal yavrulamış; bu hayvanla yavrusuna bakılması Salih Peygamber tarafından kavmine tavsiye olunduğu halde, bunlar deveyi dahi öldürdüklerinden Allah'ın gazabına uğramışlardı. İmana gelen küçük bir kısmın gerisi, mahv ve helâk olmuştu. Hz. Salih (A.S.), bir rivayette Mekke'ye ve bir rivayette de Kudüs'e çekilip orada vefat etmiştir. Enbiya-i Arab'dan olduğu halde Tevrat'ta zikredilmiştir.
SALİH(A): (Salâh. dan) İşe yarar, elverişli, uygun, iyi. Haklı olan, itikatlı, dindar, dinî emirlere uyan. * Faziletli, ehl-i takva olan.
SALİHA: Safi gümüş. * İyi, sâlih kimse.
SALİHAT: Dine uygun iyi hareketler. Cenab-ı Hakk'ın ve Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın beğeneceği işler, iyilikler. * Hayır ve hasenat sâhibi müslüman kadınlar.
SALİHÛN: Salih kimseler, günahkâr olmayanlar, salihler.
SÂLİK: (Sülûk. dan) Bir yolda giden. Belli bir yol tutup giden. * Bir tarikat yolunda olan.
SÂLİKÂN: (Sâlik. C.) Sâlikler. Bir tarikata girmiş veya bir şeyhe bağlanmış kimseler.
SÂLİKÛN (SÂLİKÎN): (Sâlik. C.) Sâlikler. Sülûk edenler.
SALİL: Demirden çıkan ses. Demir sesi.
SÂLİM(E): Sağlam. * Sıhhatli. Sağ. Noksansız, eksiksiz. * Her türlü tehlikeden uzak olan. Emin ve korkusuz olan. * Gr: Kelimelerdeki harfler bozulmadan cemi' eki katılarak yapılan çoğul hali. Sâlimûn, sâlihât, sâdıkûn, sâdıkât gibi yapılan cemiler. * İçinde harf-i illet bulunmayan kelime.
SÂLİMEN: Sağ, sağlam ve sıhhatta olarak. * Emin olarak, emniyetle.
SÂLİMÎN: (Sâlim. C.) Sağ, sağlam ve sıhhatta olanlar. Sâlimler.
SÂLİS(E): Üçüncü. * Sâniyenin altmışta biri.
SÂLİSÂT: (Sâlise. C.) Sâliseler. Sâniyenin altmışta biri kadar olan vakitler.
SÂLİSEN: Üçüncü olarak.
SALİYE: Edb: Yeni yılı tebrik maksadıyla sene başında yazılan tarihli medhiye.
SAVALİC: Cirit oynanan eğri sopalar.
SAVB-I ÂLÎ: Yüksek taraf.
SEALİL: (Sü'lul. C.) Memeler. * Vücudda meydana gelen siğiller.
SELALİM: (Süllem. C.) Merdivenler.
SELEF-İ SÂLİHÎN: Ehl-i Sünnet ve Cemaat'in ilk rehberleri: Tabiîn ile Ashabın ileri gelenleri ve Tebe-i Tabiînden olan müslümanlar.
SENE-İ MÂLİYE: 1 Mart'tan itibaren başlaması Mâliyece kabul edilen yıl.
SERBALİN: f. Baş yastığı.
SEVALİF: (Sâlif ve Sâlife. C.) Geçmişler. Geçmiş insanlar.
SIFÂT-I CEMALİYE: Lütuf ve merhamet ile daha ziyade alâkalı olan vasıflar. (Bak: Celâl)
SİGALİŞ: f. Düşünüş, kuruş.
SİKALİŞ: (Bak: Sigâliş)
SİNİN-İ SÂLİFE: Geçen yıllar.
SOSYALİST: Fr. Sosyalizm taraftarı olan.
SOSYALİZM: Fr. İktisadî teşebbüsleri ve teşekkülleri devlete vermek isteyen görüş. İştirakiyecilik. Güya, herkese müsavi mal verme esasını idare sisteminde yerleştirmeyi ve mal birliğini iddia eden ve insan fıtratına zıt olarak hürriyetleri daraltıcı ve din aleyhdarı bir sistem. Serserilere, zenginlerin mallarını mübah edip isyâna sevkeden ve ehl-i nâmusun ahlâkını yıkarak fuhşiyatı teşvik eden bir bâtıl anlayış. (Sosyalizm nazariyesinin nâşirleri komünistlerdir.) (Bak: İktisad, Kapitalizm, Komünizm)(Tabaka-i avâmın intibahiyle ve galebesiyle tezahür eden tam sosyalizm ve bolşevizm düsturları, bizim daha ziyade işimize yaradığı için, o sosyalizm düsturlarını kabul ettiğimiz halde, senin vaziyetin bize ağır geliyor. Prensiplerimize muhalif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şekvâya ve küsmeye hakkın yoktur?Elcevap: Hayat-ı içtimâiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvâfık hareket etmezse; hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer. Mâdem kanun-u fıtrata tatbik-i harekete mecburiyet var; elbette fıtrat-i beşeriyeyi değiştirmek ve nev-i beşerin hilkatındaki hikmet-i esasiyeyi kaldırmakla, mutlak müsavat kanunu tatbik edilebilir. Evet, ben, neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren, "müsâvât-ı hukuk" mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr-ı adalet ile, burjuva denilen tabaka-i havassın istibdat ve tahakkümlerine karşı eskidenberi muhalefetle çalışanlardanım. Onun için bütün kuvvetimle adalet-i tâmme lehinde zulüm ve tagallübün ve tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim.Fakat nev-i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, müsâvât-ı mutlaka kanununa zıddır. Çünki Fâtır-ı Hakim, kemal-i kudret ve hikmetini göstermek için az bir şeyden çok mahsulât aldırır ve bir sahifede çok kitabları yazdırır ve birşey ile çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer nev'i ile de binler nev'in vazifelerini gördürür.İşte o sırr-ı azimdendir ki: Cenab-ı Hak, insan nev'ini binler nevileri sünbül verecek ve hayvanatın sair binler nevileri kadar tabakat gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvanat gibi kuvâlarına, lâtifelerine, duygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makamatta gezecek istidat verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir ki, Arzın halifesi ve kâinatın neticesi ve zihayatın sultanı hükmüne geçmiştir.İşte nev-i insanın tenevvüünün en mühim mâyesi ve zenbereği; müsabaka ile hakiki imanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle olabilir. L.)
SPİRİTUALİZM: Fr. Fls: Ruh gibi maddî olmayan varlıkları kabul eden görüş ve düşünüş. Ruhiyatçılık.
SUNUF-İ ÂLİYE: Yüksek sınıflar.
SİGALİŞ: f. Düşünüş, kuruş.
ŞARK-I ŞİMALÎ: Kuzeydoğu.
ŞETM-İ GALİZ: Edepsizce sövme.
ŞIKK-I MUHALİF: Aksi taraf. Bir fikrin başka zıt ciheti, karşı tarafı.
ŞİMALÎ: şimale ait, sola ve kuzeye ait.
ŞÜTUM-İ GALİZA: Galiz ve kaba küfürler.
ŞETM-İ GALİZ: Edepsizce sövme.
ŞİMALÎ: Şimale ait, sola ve kuzeye ait.
ŞÜTUM-İ GALİZA: Galiz ve kaba küfürler.
TAKALİ: Birbirini düşman kabul etmek.
TALİ ': Doğan. Tulu' eden. * Kısmet, kader, baht. * Nişangâhın arkasına düşen ok. * Yeni hilâl.
TALİ: Tilavet eden, okuyan. * İkinci derecede. Sonradan gelen. * Man: Birbirine bağlı iki kaziyeden ikincisi. Meselâ: "Duman çıkıyorsa ateş vardır" sözünde "Ateş vardır" sözü tâli'dir.
TALİA: Casus. * Nişancı. Asker önünden giden tabur. * Rehber, kılavuz; kafilenin önünde giden.
TALİA: Doğan. Ufuktan görünen. Tulu' eden.
TALİB: (C.: Tulleb-Tullâb-Talebe) İsteyen, istekli. * Talebe, öğrenci.
TALİBE: (C.: Tâlibât) Kız talebe. Mektebli kız.
TALİD: Bir kimsenin (köle, câriye, hayvan gibi) canlı eşyası.
TALİF: Alınmış şey.
TALİH: Faydasız, yaramaz iş. (Kısmet ve kader mânasında: Bak: Tâli')
TALİK: Güleryüzlü adam. Mütebessim kimse. * Düzgün söz söyleyen kimse.
TALİK: Azad olunan esir. Serbest bırakılan esir.
TALİL: Hasır.
TAVALİ': (Tâli'. C.) Kısmetler, bahtlar, tâlihler.
TAYALİS: (Taylasân. C.) Başa ve boyna sarılan şallar. * Başa sarılan sarıkların omuzlar üzerine salıverilen uçları.
TEALİ: Yükselme. Yüceltme. Çok yüce olma.(Bu zamanda İslâmiyetin tealisine en büyük bir sebep, maddeten terakki etmektir. M.)
TEALİPERVER: f. Yükselmeyi isteyen.
TEBAYÜN-İ MESALİK: Mesleklerin farklılığı.
TEDRİSÂT-I ÂLİYE: Yüksek öğretim.
TEKALİB: (Taklib. C.) Döndürmeler, çevirmeler. İçi dışa çevirmeler.
TEKÂLİF: Teklifler, vergiler. (Bak: Teklif)
TEVALİ: Uzayıp gitmek, devam etmek. Birbiri ardınca sıra ile gelmek. Sürmek.
TEVALİYEN: Tevali etmek suretiyle.
TILH (TALİH): (C.: Tılâh-Talâyıh) Zayıf. * Yorulmuş. * Geç gelmek.
ULUM-U ÂLİYE: (Âlet. den) Âlet ilimleri. (Gramer, sarf, nahiv, belâgat ve mantık gibi.)(Ulum-u medarisin tedennisine ve mecrayı tabiiden çevrilmesine bir sebeb-i mühim budur: Ulum-u âliye $ maksud-u bizzat sırasına geçtiğinden, ulum-u âliye $ mühmel kaldığı gibi, libas-ı mânâ hükmünde olan ibare-i Arabiyenin halli, ezhanı zaptederek, asıl maksud olan ilim ise tebeî kalmakla beraber ibareleri bir derece mebzul olan ve silsile-i tahsile resmen geçen kitaplar; evkat, efkârı kendine hasredip harice çıkmasına meydan vermemeleridir. R.N.)
ULUM-U ÂLİYE: Dinden bahseden ilimler. (Tefsir, kıraat, hadis, marifetullah, fıkıh, kelâm, ahlâk bilgileri gibi.)
ÜMEM-İ SÂLİFE: Geçmişteki ümmetler. İslâmiyetten evvel diğer Peygamberlere tâbi olmuş ümmetler.
ÜSLUB-U ÂLÎ: Edb: Üstün ifade tarzı. İfadenin yüksek ve nezih olanı.
VALİ: Bir vilâyeti idare eden en büyük memur. * Mâlik.
VALİB: Ulaşıcı, ulaşan, varan. * Önüne doğru giden.
VALİBE: Evvelki ekinin kökünden biten ekin.
VALİCE: İnsanı şiddetle tutan bir hastalık.
VALİD: (Vilâdet. den) Doğurtan. Baba.
VALİDAN: (Bak: Vâlideyn)
VALİDAT: (Vâlide. C.) Anneler. Vâlideler.
VALİDE: Ana. Doğuran.
VALİDEYN: Ana ile baba. Vâlidân de denir.(Peder ve valideyi, şefkat ile teçhiz eden ve seni onların merhametli elleriyle terbiye ettiren hikmet ve rahmet hesabına onlara hürmet ve muhabbet, Cenâb-ı Hakk'ın muhabbetine aittir. O muhabbet ve hürmet, şefkat, Lillâh için olduğuna alâmeti şudur ki: Onlar ihtiyar oldukları ve sana hiçbir faideleri kalmadığı ve seni zahmet ve meşakkate attıkları zaman, daha ziyade muhabbet ve şefkat etmektir. $âyeti: Beş mertebe hürmet ve şefkate evlâdı dâvet etmesi; Kur'an'ın nazarında valideynin hukukları ne kadar ehemmiyetli ve ukukları, ne derece çirkin olduğunu gösterir. Madem peder; kimseyi değil, yalnız veledinin kendinden daha ziyade iyi olmasını ister. Ona mukabil veled dahi, pedere karşı hak dâva edemez. Demek valideyn ve veled ortasında fıtraten sebeb-i münakaşa yok. Zira münakaşa, ya gıpta ve hasetten gelir. Pederde oğluna karşı o yok. Veya münakaşa haksızlıktan gelir. Veledin hakkı yoktur ki, pederine karşı hak dâva etsin. Pederini haksız görse de, ona isyan edemez. Demek; pederine isyan eden ve onu rencide eden, insan bozması bir canavardır. S.)
VALİDİYYET: Annelik ve babalık vasfı.
VÂLİH: Keder ve hüzünle aklı gitmiş, şaşırmış, hayrette kalmış.
VÂLİHÂNE: f. Şaşkınca.
VÂLİHÎN: Hayrette kalanlar. Şaşıranlar. (Bak: Veleh)
VAV-I HÂLİYE: Haller cümle olabilir. Eğer isim cümlesi olursa, başında bir "vav" bulunur. Ona Vav-ı hâliye denir. Bu vav, hâl'i zi-l-hâle bağlar. (Reeytuhu ve biyedihi kitâbün: Elinde bir kitap olduğu halde onu gördüm) cümlesindeki gibi.
YEALİL: (Ya'lul. C.) Suları berrak ve saf akan göller. * Beyaz bulutlar. * Su üzerinde meydana gelen kabarcıklar. * Çift hörgüçlü develer.
ZALİ': (C.: Zulu') Eğri, meyilli. * Müttehem kimse. Töhmetli. * Aksak hayvan.
ZALİ': Geniş, bol, vâsi.
ZALİF: Çok hor, çok hakir kimse.
ZALİFEN: Birisinin izine uyup gitmek. * İzini gizlemek, belirsiz etmek.
ZALİK(E): Bu, şu, o. Kezâlik. Böylece.
ZALİK: Giden, gidici.
ZALİL: Gölgeli.
ZÂLİM(E): Zulmeden, haksızlık eden.
ZÂLİMÂNE: f. Zâlim olana yakışır şekilde. Zulmeder surette. Zâlimce.
ZÂLİMÎN: (Zâlim. C.) Zâlimler, zulmedenler.
ZÂLİMÛN: (Zâlim. C.) Zulmedenler. Haksızlık edenler. Zâlimler.
ZALİM: (C.: Zılem-Zılmân) Deve kuşunun erkeği. * Kaymağı alınmadan içilen süt. * Hiç bozulmamış yerden kazılan toprak.
ZANN-I GALİB: Kuvvetli, hakikate en yakın olan zann. (Bak: Su-i zan)
ZÂT-ÜL MATÂLİ': Birkaç matlâı bulunan akaside.
ZENBİLLİ ALİ EFENDİ: Yavuz Sultan Selim Han ve Kanuni Süleyman devrinin meşhur Şeyh-ül İslâmı ve âlimidir. Asıl adı Alâaddin Ali Cemâl Çelebi'dir. Allah rızası ve Allah korkusundan başka birşey tanımaması sayesinde, pervasız hareketleri ile bir çok insanın hayatlarını koruyabilmiş, adaleti te'min etmiştir. Sağlam dindarların sultanlara karşı nasıl metanet ve cesaret göstereceğine nümunelik bir zat olarak yaşamış, devlet reislerine istikameti gösterebilen bir İslâm kahramanı olmuştur. Vefatı Mi: 1526 tarihine rastlar. Karaman'lı olduğu söylenir.
ZEVALÎ: Zevale mensub, zevale ait ve müteallik. * Çok yaşlı.
ZILL-I ZALİL: Koyu gölgeli yer.
ZÜLÂLÎ: (Zülâliyye) Yumurta akı özelliğinde olan maddeler. Yumurta akına benziyen.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ALİYY-ÜL MURTAZA (R.A.) : Esedullah, Aliyy-ibni Ebi Talib, Ebutturâb, İmâm-ı Ali isimleri ile de anılır.Hz. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) amcası Ebu Tâlib'in oğlu olup Hicretten yirmiüç yıl önce doğmuş ve Bi'setin ikinci günü daha on yaşında iken imân etmiş, hiç putlara tapmamıştır. Bunun için mübârek ismi söylendiğinde, Kerremallâhü Veche diye tâzim edilir. Bütün gazâlarda, din muharebelerinde çok kahramanlık ve fedâkârlığından dolayı "Esedullâh: Allah'ın aslanı" nâmını da almıştır. Aşere-i Mübeşşeredendir. Ayetle medhedilmiştir. Kendinden evvelki üç Halife-i kirâma (R.A.) seve seve biat etmiş, onlara Şeyh-ül İslâm gibi hizmetlerine iştirak etmiştir. Evliyânın reisidir. Hicretin kırkıncı yılında şehid edilmiştir. (R.A.) Bu vesile ile onunla alâkalı bir dersten kısa ve mühim bir kısmı yazıyoruz:(... Hem nakl-i sahih-i kat'î ile İmam-ı Ali'ye demiş: "Sende Hazret-i İsa (A.S.) gibi iki kısım insan helâkete gider. Birisi ifrat-ı muhabbet; diğeri, ifrat-ı adâvetle. Hazret-i İsâ'ya Nasrâni, muhabbetinden hadd-i meşrudan tecavüz ile hâşâ ibnullâh dediler. Yahudi, adâvetinden tecâvüz ettiler, nübüvvetini ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da bir kısım, hadd-i meşru'dan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir." $ demiş, bir kısmı senin adâvetinden çok ileri gidecekler; onlar da Havâricdir ve Emevîlerin bir kısım müfrit taraftarlarıdır ki, onlara Nâsibe denilir.Eğer denilse: Al-i Beyte muhabbeti Kur'an emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş, o muhabbet Şialar için belki bir özür teşkil eder. Çünkü, ehl-i muhabbet bir derece ehl-i sekirdir. Ne için Şialar, hususan Rafiziler, o muhabbetten istifâde etmiyorlar? Belki işâret-i nebeviye ile o fart-ı muhabbetten mahkûmdurlar?"Elcevab: Muhabbet iki kısımdır: Biri; mânâ-yı harfiyle, yani Resul-ü Ekrem Aleyhhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenâb-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Al-i Beyti (R.A.) sevmektir. Şu muhabbet Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) muhabbetini ziyadeleştirir. Cenab-ı Hakkın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşru'dur, ifratı zarar vermez, tecâvüz etmez, başkalarının zemmini ve adâvetini iktizâ etmez.İkincisi: Manâ-yı ismiyle muhabbettir. Yâni: Bizzat onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı düşünmeden Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemâlini; ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düşünür; sever. Hatta Allah'ı bilmese de, Peygamberi tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetine ve Cenab-ı Hakkın muhabbetine sebebiyyet vermez; hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder.İşte işâret-i Nebeviyye ile Hazret-i Ali hakkında ziyâde muhabbetlerinden Hazret-i Ebu Bekir-i Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberri ettiklerinden hasârete düşmüşler ve o menfi muhabbet sebeb-i hasarettir. M.)
ÂL : Yüksek. Âlî. Yüce. Bülend.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...