Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ÂLE: (C.: Al) Harbe.
(C. Alât) Çadır direği.
Edât.
ÂLE: Güneş, yağmur gibi etkenlerden korunmak için yapılmış barınak.
Fakirlik.
ÂLE: f. İlaç için kullanılan ve "Hint Sünbülü" adı verilen çiçek.
ALEBAT: Yemek kapları, çanaklar.
ALEBE: (C. Alebât) Yemek kabı, çanak.
ALE-D-DERECAT: Derecelere göre, sırayla.
ALE-D-DEVAM: Devamı üzere. Devamlı olarak.
ALEF: (C. A'lâf - Ulufe) Saman, ot, yulaf.
Hayvan yemi.
ALEF RESMİ: Hayvanların yedikleri saman ve otlardan alınan vergi.
ALEF: Cana yakın.
ÂLEK: f. İlaç için kullanılan ve "Hint Sünbülü" adı verilen bir çiçek.
ALEK: Sülük.
Kan pıhtısı.
ALEKA: (C.: Alekat) Yapışkan balçık, çamur.
Kan pıhtısı.
Uyuşmuş kan.
Sülük.
ALEKSİ: yun.Tıb: Okuma kabiliyetinin kaybedilmesi.
ALEL: İkinci defada içmek.
ALE-L-ACAİB: Tuhaf şey, şaşılacak şey.
ALE-L-ACELE: Çarçabuk, acele olarak, çabuk.
ALE-L-ADE: Adet olduğu üzere.
Bayağı, basbayağı.
ALE-L-AMYA: Körü körüne. (Bak: Alel-ımıya)
ALE-L-EKSER: Ekseriya, çok vakit.
ALE-L-FEVR: Birden, derhal, hemen.
ALE-L-GAFLE: Dalgınlığa getirerek. Dalgınlığa gelerek, boş bulunarak.
ALE-L-HADİSE: Gölge hâdise. (fr. epiphenomene)
ALE-L-HESAB: Hesâba sayarak.
ALE-L-HUSUS: Hususiyle, hepsinden önce olarak. Bâhusus.
ALE-L-IMIYA: Körü körüne, körlemeden. (Bak: Ale-l-amyâ)
ALE-L-ITLAK: Umumiyetle. Mutlaka. Bir suretle kayıtlı olmayarak. Mingayri tahsis.
ALE-L-İCMAL: Toplu olarak, topluca.
ALE-L-İNFİRAD: Ferd olarak. Birer birer.
ALE-L-İNSAN: İnsan hakkında. İnsana dâir. İnsan üzerine.
ALE-L-İSTİMRAR: Aralıksız.
ALE-L-İŞTİRAK: Birlikte, müştereken.
ALE-L-İTTİSAL: Birbiri ardınca, peş peşe, aralarında fâsıla olmadan.
ALE-L-KAİDE: (Ka, uzun okunur) Kurala, kaideye göre.
ALE-L-KAVL: Birinin sözüne, iddiasına göre.
ALE-L-KİFAYE: Yetecek kadar, kâfi gelir derecede, yeter derecede.
ALE-L-UMUM: Herkese âit. Herkes hakkında.
ÂLEM: Bütün cihan. Kâinat.
Dünya.
Her şey.
Cemaat.
Halk.
Cemiyet. Dehr.
Hususi hal ve keyfiyet.
Bir güneş ile ona tâbi olan ve etrafında devreden seyyarelerin teşkil ettiği dâire. (Cenab-ı Haktan gayrı mahlukata Âlem denmesi, mucidi olan Zât-ı Ecelle ve A'lâ Hazretlerini bilmeğe delâlette vesile olduğuna mebnidir. L.R.)(Semâvatta binler âlem var. Yıldızların bir kısmı her biri birer âlem olabilir. Yerde de her bir cins mahlukat, birer âlemdir. Hatta her bir insan dahi küçük bir âlemdir.( $) tâbiri ise, "Doğrudan doğruya, her âlem, Cenâb-ı Hakkın rububiyyeti ile idâre ve terbiye ve tedbir edilir" demektir. M.)
ÂLEM-İ ASGAR: Daha küçük âlem. En küçük âlem.
İnsan. (Nasıl ki insanın anasırları, Kâinatın unsurlarından; ve kemikleri; taş ve kayalarından; ve saçları nebat ve eşcarından, ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları, Arz'ın çeşmelerinden ve mâdeni sularından haber veriyorlar, delâlet edip onlara işaret ediyorlar. Aynen öyle de, insanın ruhu, âlem-i ervahtan; ve hafızaları, levh-i mahfuzdan; ve kuvve-i hayaliyeleri, âlem-i misalden.. ve hakeza.. her bir cihazı bir âlemden haber veriyorlar. Ve onların vücudlarına kat'i şehadet ederler. L.)
ÂLEM-İ BERZAH: Berzah âlemi. Kabir âlemi. (Bak: Kabr)(Âlem-i ziyâ, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehriba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esir, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzahame ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsâdemesiz küçük bir yerde içtimâ ederler. M.N.)(Nass-ı Kur'anla, şühedânın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet şüheda, hayat-ı dünyevilerini tarik-ı hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Âlem-i Berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar... Yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar... Kemâl-i saâdetle mütelezziz oluyorlar.. Ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saâdet, şühedanın lezzetine yetişmez. Nasılki, iki adam bir rü'yada Cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rü'yada olduğunu bilir. Aldığı keyf ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rü'yada olduğunu bilmiyor, hakiki lezzet ile hakiki saâdete mazhar olur.İşte Âlem-i Berzahtaki emvât ve şühedanın hayat-ı berzahiyyeden istifadeleri, öye farklıdır. Hadsiz vâkıatla ve rivâyatla şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sâbit ve kat'îdir. Hatta Seyyidüşşüheda olan Hazret-i Hamza (R.A.), mükerrer vâkıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi.. ve dünyevi işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vâkıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş. M.)
ÂLEM-İ CEBERUT: Âlem-i azamet ve kudret. (Bununla âlem-i esmâ ve sıfât kasdolunur. Muhakkıkların ekserisine göre bu, âlem-i evsattır. Yâni üstte olan Lâhut âlemi ile altta bulunan melekut âlemi arasındaki âlem. Amiriyyet-i umumiyyeyi muhit olan berzahtır. Ceberut, ibranice "kudret" mânasındadır).
ÂLEM-İ EKBER: En büyük âlem. Kâinat.(Şu kâinat denilen âlem-i ekber ve insan denilen onun misâl-i musağğarı olan âlem-i asgar, kudret ve kader kalemiyle yazılan âfâkî ve enfüsî vahdaniyet delâilini gösteriyorlar. Evet, kâinattaki san'at-ı muntazamanın küçük bir mikyasta, nümunesi insanda vardır. O daire-i kübrâdaki san'at, Sâni-i Vâhid'e şehadet ettiği gibi, şu insanda olan küçük mikyastaki hurdebini san'at dahi, yine O Sâni'a işaret eder, vahdetini gösterir. M.)
ÂLEM-İ EMİR: Sâdece bir emr-i İlâhî ile işlerin hemen olduğu âlem. Yaradılışa ait kanunlar âlemi.(Ruha bir derece müşabih ve ikisi de âlem-i emirden ve iradeden geldiklerinden masdar itibariyle ruha bir derece muvafık, fakat yalnız vücud-u hissi olmayan nevilerde hükümran olan kavânine dikkat edilse ve o namuslara bakılsa görünür ki: Eğer o kanun-u emri, vücud-u harici giyse idi o nevilerin birer ruhu olurdu. Halbuki o kanun daima bakîdir. Daima müstemir, sabittir. Hiçbir tagayyürat ve inkılâbat, o kanunların vahdetine te'sir etmez, bozmaz. Meselâ: Bir incir ağacı ölse, dağılsa; onun ruhu hükmünde olan kanun-u teşekkülâtı zerre gibi bir çekirdeğinde ölmiyerek baki kalır. İşte madem en âdi ve zaif emri kanunlar dahi böyle beka ile, devam ile alâkadardır. Elbette ruh-u insani, değil yalnız bekâ ile, belki ebed-ül âbâd ile alâkadar olmak lâzım gelir. Çünki: Ruh dahi Kur'anın nassıyla $ ferman-ı celili ile âlem-i emirden gelmiş bir kanun-u zişuur ve bir namus-u zihayattır ki; kudret-i ezeliyye, ona vücud-u harici giydirmiş. Demek, nasıl ki, sıfat-ı irâdeden ve âlem-i emirden gelen şuursuz kavanin daima veya ağleben bâki kalıyor. Aynen onların bir nevi kardeşi ve onlar gibi sıfat-ı iradenin tecellisi ve âlem-i emirden gelen ruh, bekâya mazhar olmak daha ziyade kat'idir, lâyıktır. Çünki zivücuttur, hakikat-ı hariciye sahibidir. Hem onlardan daha ulvidir. Çünki zişuurdur. Hem onlardan daha daimidir, daha kıymettardır. Çünki zihayattır. S.)(Maddiyattan olmayan, bilhassa mahiyetleri mütebayin olan bir çoklukta tasarruf eden bir zatın, o çokluğun herbirisiyle bizzat mübaşeret ve mualecesi lâzım değildir. Evet asker neferatı arasında bir kumandanın tasarrufatı, tanzimatı, ancak emir ve iradesiyle husule gelir. Eğer o kumandanlık vazifeleri ve işleri, neferata havale edilirse, her bir neferin bizzat mübaşeret ve hizmetiyle veya herbir neferin bir kumandan kesilmesiyle vücud bulacaktır. Binâenaleyh, Cenab-ı Hakk'ın mahlukatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irade ile olur. Bizzat mübaşereti yoktur. Şemsin kâinatı tenvir ettiği gibi. M.N.)
ÂLEM-İ ERVAH: Ruhlar âlemi. Ruhların ve ruhanîlerin bulunduğu âlem. (Bak: Ruhaniyat)
ÂLEM-İ ESBAB: Sebepler âlemi. Her şeyin bir sebebe dayanarak olduğu âlem. Bu dünya.
ÂLEM-İ FÂNİ: Gelip geçici âlem, dünya.
ÂLEM-İ GAYB: Zâhir duygularımızla bilinemeyen ve ervah ve meleklere, cinlere mahsus olan âlem. Mâzi ve müstakbeldeki mahlukatın mânevi hayatlarının âlemi.(Her şeyin bâtını zâhirinden daha âli, daha kâmil, daha lâtif, daha güzel, daha müzeyyen olduğu gibi; hayatça daha kavi, şuurca daha tamdır. Ve zâhirde görünen hayat, şuur, kemâl vesaire ancak bâtından zâhire süzülen zaif bir tereşşuhdur. Yoksa bâtın câmid, meyyit olup da ilim ve hayatı dışarıya vermiş olduğuna zehaba ihtimâl yoktur. Evet karnın "miden", evinden; cildin, gömleğinden; ve kuvve-i hâfızan, senin kitabından nakş ve intizamca daha yüksek ve daha gariptir. Binâenaleyh, âlem-i melekut, âlem-i şehâdetten; âlem-i gayb, dünya ve âhiretten daha âli ve daha yüksektir. Maalesef nefs-i emmare, hevâ-i nefs ile baktığı için zâhiri hayatlı, ünsiyetli bir perde gibi meyyit ve zulmetli ve vahşetli zannettiği bâtın üstüne serilmiş olduğunu görüyor. M.N.)
ÂLEM-İ HÂB: Uyku ve rüyâ âlemi. Bazan âlem-i mâna, âlem-i misal, âlem-i nevm gibi tâbirler de kullanılır.
ÂLEM-İ İSLÂM: İslâm dünyası. İslâm milletleri. (Ey âlem-i İslâm, uyan! Kur'ana sarıl! İslâmiyete maddi ve manevi bütün varlığınla müteveccih ol! Ve ey Kur'ana bin yıllık tarihinin şehadetiyle hâdim olan ve İslâmiyet nurunun zemin yüzünde naşiri bulunan yüksek ecdadın evlâdı! Kur'ana yönel ve onu anlamaya, okumaya ve onu anlatacak, onun bu zamanda bir mu'cize-i manevîsi olan Nur Risalelerini mütalaa etmeğe çalış. Lisanın, Kur'anın âyetlerini âleme duyururken, hâl ve etvar ve ahlâkın da onun manasını neşretsin; lisan-ı hâlin ile de Kur'anı oku. O zaman sen dünyanın efendisi, âlemin reisi ve insaniyetin vasıta-i saadeti olursun! Ey asırlardan beri Kur'anın bayraktarlığı vazifesiyle cihanda en mukaddes ve muhterem bir mevki-i muallâyı ihraz etmiş olan ecdadın evlâdı ve torunları! Uyanınız, âlem-i İslâmın fecr-i sadıkında gaflette bulunmak, kat'iyyen akıl kârı değil! Yine âlem-i İslâmın intibahında rehber olmak, arkadaş kardeş olmak için Kur'anın ve İmanın nuruyla münevver olarak İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip hakiki medeniyet-i insaniye ve terakki olan medeniyet-i İslâmiyyeye sarılmak ve onu, hâl ve harekâtında kendine rehber eylemek lâzımdır. T.H.)
ÂLEM-İ KEVN: Varlık âlemi. Kâinat.
ÂLEM-İ KEVN Ü FESAD: Cismani âlem. Bir taraftan vücuda gelip, diğer taraftan da harab olan fâni âlem.
ÂLEM-İ MA'NA: Mâna âlemi, bazı ehline münkeşif olan âlem, mânen anlaşılan ve bilinen âlem.
ÂLEM-İ MELEKUT: Melekut âlemi. (Bak: Melekût)
ÂLEM-İ MENÂM: Uyku âlemi, rüya âlemi.
ÂLEM-İ MİSÂL: Rüyâda görülen âlem. Dünyada mevcud bulunan bütün eşya ve zuhura gelen bütün ef'âlin aynısı ile müretteb ve mütekevvin olan bir tarzı veya âlem-i ruhâninin bir nev'i. (L.R.)(Gördüm ki: Âlem-i misâl, nihâyetsiz fotoğraflar ve her bir fotoğraf, hadsiz hâdisât-ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmıyarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema-i uhreviyye ve fâniyatın fâni ve zâil hallerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedi temâşâgâhlarda ve Cennette Saadet-i ebediyye ashâblarına dünya macerâlarını ve eski hâtıralarını levhaları ile gözlerine göstermek için pek büyük bir fotoğraf makinesi olarak bildim. S.) (Bak: Âlem-i hâb)
ÂLEM-İ NÂSUT: İnsanlar âlemi ve dünya hayatı. Mahlukiyet. Âlem-i Lâhut'un zıddı.
ÂLEM-İ SABAVET: Çocukluk dünyası.
ÂLEM-İ SİYASET: Siyâset dünyası, siyaset âlemi.
ÂLEM-İ SÜFLÎ: Süflilerin âlemi. Dünyâ âlemi. Âlem-i şehadet, âlem-i nâsut. (Bak: Nâsut)(Şu kâinata nazar-ı hikmetle bakıldığı vakit, azim bir şecere mânasında görünür. Ve şecerenin nasıl dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri vardır. Şu şecere-i hilkatin de bir şıkkı olan âlem-i süflinin: Anasır, dalları; nebatat ve eşcar, yaprakları; hayvanat, çiçekleri; insan, meyveleri hükmünde görünür. Sâni-i zülcelâl'in, ağaçlar hakkında câri olan bir kanunu, elbette şu şecere-i âzamda da câri olmak, mukteza-yı ism-i Hakîm'dir. S.)
ÂLEM-İ ŞAHADET: Şahâdet âlemi. Bu dünya. Cenâb-ı Hakkın âyetlerine ve emirlerine imân edenlerin, hakka, hakikate şahadette bulundukları ve Allah'a itaat ve ibadetle mükellef oldukları dünya âlemi.(Âlem-i şahadet, avâlim-i guyub üstünde tenteneli bir perdedir. M.)
ÂLEM-İ ŞUHUD: Bilip keşfedilen, görür gibi bilinen âlem. Görünen âlem. Dünya. Kâinat.
ÂLEM-İ TEKVİN: Devamlı değişen. Vücud ve hudus âlemi.
ÂLEM-İ ULVÎ: Ulvi âlem, ruhlar âlemi.
ÂLEM-İ ZUHUR: Görünen âlem, şahâdet âlemi, şu anda içinde yaşadığımız âlem.
ALEM: Bayrak.
Nişan, işâret.
Özel isim.
Mc:Yüksek dağ.
Büyük âlim.
Üst dudakta olan yarık.
ALEM-İ ZÂTÎ: Zata âit isim, zatına âit işâret, zâtına mahsus alâmet, delil.(Evet, Zât-ı Akdes'in alem-i zâtîsi ve en âzamî ismi olan Lafzullahtan sonra en âzam ismi olan Rahman, rızka bakar. Ve rızıktaki şükür ile ona yetişilir. Hem Rahman'ın en zâhir mânası, Rezzak'tır. M.)
ÂLEMANE: f. Dünya ile ilgili. Dünyevî.
ÂLEMÂRÂ: f. Dünyayı, âlemi süsleyen.
ALEMDAR: Bayrağı veya sancağı taşıyan. Bayraktar, sancaktar.
ALEMDÂR-I NEBİ: Peygamberimizin (A.S.M.) bayraktarı olan Hz. Ebu Eyyub-il-Ensarî (R.A.)
ALEMDARÎ: Bayraktarlık.
ALEMEFRAZ: Bayrak kaldıran, bayrak çeken.
ÂLEM-EFRUZ: f. Âlemi parlatan, bütün âleme ışık saçan.
ÂLEMEYN: İki âlem. Dünya ve âhiret.
ÂLEMGİR: f. Bütün âleme yayılan, cihanı kaplayan, dünyayı zapteden.
ALEMÎ: (Alem. den) Has isimle alâkalı. Aleme aid.
ÂLEMÎ: (C.: Âlemiyan) (Âlem. den) Dünyaya ait. İnsan.
ÂLEMÎN: (Bak: Âlemûn)
ÂLEMİYAN: (Âlemî. C.) Âleme mensub olanlar, insanlar.
ÂLEMNÜMA: f. Dünyayı gösteren.
ÂLEM-PENAH: f. Cihanın sığındığı (yer veya saha).
ÂLEMPESEND: f. Bütün herkesin hoşuna gidip beğendiği şey.
ÂLEM-SUZ: f. Cihanı yakan.
ÂLEMŞÜMUL: Bütün dünyayı alâkadar eden, dünyayı kaplayan ve her yerde tanınmış olan.
ÂLEM-TAB: f. Dünyayı aydınlatan, cihanı parlatan.
ÂLEMÛN (ÂLEMÎN): (Âlem. C.) Âlemler.
ALEN: Aşikâr, apaçık, meydanda olma.
ALENDA: (C. Alânid) Çok sağlam nesne.
ALENDAT: Kuvvetli deve.
ALENDAT: Katı, sağlam nesne.
ALENEN: Gizli olmayarak, açıktan.
ALENG: f. Hücum eden asker.
Siper, istihkâm.
ALENİ: Açık olarak, meydanda. Gizli olmayarak.
ALENİYYE: Açık, aleni, göz önünde.
ALENİYYET: Göz önünde olma.
ALENKED: Çok sağlam nesne.
ALER-R-RAĞM: Rağmen.
ALER-RE'S: Baş üstüne. Hemen. Derhâl.
ALER-RE'Sİ-VEL-AYN: Baş ve göz üstüne. (Gelen misafire karşı veya bir işi deruhte edeceğine karşı hürmet ve memnuniyetle kabul ettiğini ifâde için söylenir.)
ALES: Şiddetli kıtal.
ALES: Bir cins buğday ki bir kabuk içinde iki tane olur.
Buğday arasında biten çavdar ve mercimek.
Büyük kene.
Bir nevi karınca.
Katı, sağlam nesne.
ALE-S-SABAH: Erkenden, sabahın ilk saatlerinde.
ALE-S-SEHER: Gün doğmadan evvel, seher vakti.
ALE-S-SEVİYYE: Bir seviyede, aynı boyda.
Müsâvat üzere.
ALESSEVRİ VELHUT: (Ale-s-sevri ve-l hut) Öküz ve balık üzerinde.Risale-i Nur Külliyatından Lem'alar adlı eserin Ondördüncü Lem'asında bu mevzuizah edilmiştir. Nümune olarak bir parçası aşağıda dercedilmiştir:(Hamele-i arş ve semâvat denilen melâikenin birinin ismi "Nesir" ve diğerinin ismi "Sevr" olarak dört melâikeyi, Cenâb-ı Hak, arş ve semâvata Saltanat-ı Rububiyetine nezaret etmek için tâyin ettiği gibi, semavatın bir küçük kardeşi ve seyyarelerin bir arkadaşı olan küre-i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak tayin etmiştir. O meleklerin birinin ismi"Sevr" ve diğerinin isim "Hut"dur. Ve o nâmı vermesinin sırrı şudur ki; arz iki kısımdır: Biri, su; biri, toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren, insanların medar-ı hayatı olan ziraat, öküz iledir ve öküzün omuzundadır. Küre-i arza müekkel iki melek, hem kumandan, hem nâzır olduklarından, elbette balık tâifesine ve öküz nev'ine bir cihet-i münâsebetleri bulunmak lâzımdır. Belki, o iki meleğin âlem-i melekut ve âlem-i misâldesevr ve hut suretinde temessülleri var (Haşiye). İşte bu münâsebete ve o nezârete işareten ve küre-i arzın o iki mühim nevi mahlukatına imaen lisan-ı mu'ciz-il beyan-ı Nebevi $ demiş, gayet derin ve geniş bir sahife kadar mes'eleleri havi olan bir hakikatı, gayet güzel ve kısa bir tek cümle ile ifade etmiş...İkinci Vecih : Mesela: Nasıl ki denilse: "Bu devlet ve saltanat, hangi şey üzerinde duruyor?" cevabında: $denilir. Yani: "Asker kılıncının şecaatine, kuvvetine ve memur kaleminin dirayetine ve adâletine istinad eder." Öyle de: Küre-i Arz madem zihayatın meskenidir ve zihayatın kumandanları da insandır ve insanın ehl-i sevâhil kısmının kısm-ı azamının medar-ı taayyüşleri balıktır ve ehl-i sevâhil olmıyan kısmının medâr-ı taayyüşleri, ziraatle, öküzün omuzundadır ve mühim bir medâr-ı ticareti de balıktır. Elbette devlet, seyf ve kalem üstünde durduğugibi, Küre-i Arz da, öküz ve balık üstünde duruyor denilir. Zirâ, ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa, o vakit insan yaşayamaz, hayat sukut eder. Halik-ı Hakim de arzı harab eder. L.)(Haşiye) : Evet Küre-i Arz, bahr-i muhit-i havâide bir sefine-i Rabbaniye ve nass-ı Hadisle âhiretin bir mezraası, yâni fidanlık tarlası olduğundan, o câmid ve şuursuz büyük gemiyi o denizde emr-i İlâhî ile, intizam ile, hikmet ile yüzdüren, kaptanlık eden melâikeye "Hut" nâmı; ve o tarlaya izn-i İlâhî ile nezaret eden melâikeye "Sevr" ismi ne kadar yakıştığı zahirdir.
ÂLET: Fakir.
Dağda ve tarlada yaptıkları künbet.
ÂLET: Bir işte veya bir san'atta kullanılan vasıta. Bir makinayı vücuda getiren ve işlemesine yardım eden parçalardan her biri.
Sebeb, vesile, vesâit.
Edevat. Avadanlık.
ÂLET-İ CERRÂHİYE: Cerrahların, yaraları tedaviye çalışan doktorların kullandıkları edevat, takım.
ÂLET-İ KATIA: Kesici âlet.
ÂLET-İ LEHV: Oyun âleti. Oyuncak. Çalgı âleti.
ÂLET-İ MUSAVVİT: Sesi nakletmeye yarıyan alet. Mikrofon.
ALETTAFSİL: Uzun uzadıya, mufassal olarak.
ALETTAHKİK: (Ale-t-tahkik) Hakikat üzere, kat'i surette. Besbelli.
ALETTAHMİN: Aşağı yukarı, tahminen.
ALETTAHSİS: Hususi olarak, bilhassa, hele, en çok.
ALETTEDRİC: Azar azar.
ALETTERTİB: Tertibli olarak, sırasıyla.
ALETTEVALİ: Arası kesilmeksizin, birbiri ardınca, arka arkaya.
ALEV: Ateşten çıkan parlak ve yanar hava.
Mızrak ucuna takılan küçük bayrak, flama.
ALEV-GİR: f. Alevlenmiş.
ALEV-HİZ: f. Parlayan, alevlenen.
ALEVÎ: Hz. Ali'ye mensub olan. Hz. Ali'ye âit ve müteallik. (Bak: şia)
ALEV-KEŞ: f. Alevden fırlayan.
ALEV-RİZ: f. Alevlenen, alev saçan.
ALEYH: (Aleyhi - Aleyhâ) (Alâ edatının zamirle birleştiği zamanki şekli.) Aleyhinde, onun hakkında, onun üzerine.
ALEYHDAR: Muhalif olan. Aynı fikirde olmayan. Zıt olan.
ALEYHİM, ALEYHİMA: Aleyh edatının cemi ve tesniye şekilleri.
ALEYHİSSALATÜ VESSELAM: Salât ve Selâm onun üzerine olsun, meâlinde Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) ismini duyunca söylenmesi sünnet olan bir duâdır.
ALEYKE: Senin üzerine, sana.
ALEYKÜM: Sizin üzerinize, size.
ALEYKÜM-ÜS SELÂM: Selâm sizin üzerinize olsun. (Bak: Selâm)
ALEYNA: Bizim üzerimize, bizim hakkımızda. Bize.
ÂLEM-İ ŞUHUD: Bilip keşfedilen, görür gibi bilinen âlem. Görünen âlem. Dünya. Kâinat.
İçerisinde 'ÂLE' geçenler
AB-I ADÂLET: Doğruluğun ve adaletin feyz ve bereketi.
ABALET: Ağırlık.
ACÂİB-İ SEB'A-İ ÂLEM: Dünyanın yedi tane şaşılacak, acaib şeyi. (Çin seddi bunlardan biridir.)
ADALE: Tıb: Bedenin hareketini icra eden ve birbirinden, ince bir perde ile ayrılan sinirli et kısımlarından her biri. Hepsine birden et (Lahm) tâbir edilir.
ADALET: Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek. Suçluya Allah'ın emrini icra etmek.(Adâlet iki şıktır. Biri mübet, diğeri menfidir. Müsbet ise; hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım adâlet; bu dünyada bedahet derecesinde ihâtası vardır. Çünkü her şeyin istidat lisaniyle ve ihtiyac-ı fıtrî lisaniyle ve ıztırar lisaniyle Fâtır-ı Zülcelâl'den istediği bütün matlubatını ve vücut ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu mahsus mizanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşahede veriyor. Demek adâletin şu kısmı, vücut ve hayat derecesinde kat'i vardır. İkinci kısım menfidir ki: Haksızları terbiye etmektir. Yâni, haksızların hakkını, tâzib ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise; çendan tamamiyle şu dünyada tezahür etmiyor. Fakat, o hakikatın vücudunu ihsas edecek bir surette hadsiz işarat ve emarat vardır. Ezcümle: Kavm-i Âd ve Semud'dan tut, tâ şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i te'dib ve tâziyâne-i ta'zib, gayet âli bir adâletin hükümran olduğunu hads-i kat'i ile gösteriyor. S.) (Bak: Fâtih Sultan Mehmed)
ADÂLET-İ İLÂHİYE: Allah'ın adaleti.
ADÂLET-İ İZAFİYE: İzafi adalet veya adâlet-i nisbiye de denir. Küll'ün selâmeti için, cüz'ü feda eden adalet usulüdür.(Cemaat için ferdin hakkını nazara almaz, "ehvenüş-şer" diye bir nevi adalet-i izâfiyeyi yapmağa çalışır. Fakat adalet-i mahza kabil-i tatbik ise "adalet-i izafiye"ye gidilmez, gidilse zulümdür. M.)
ADÂLET-İ MAHZA: Adaletin tam hakikisi, tam adalet. (Adâlet-i mahza ile adalet-i izafiyenin izahı şudur ki: $ âyetin mâna-yı işarisi ile : Bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir fert dahi umumun selâmeti için feda edilemez. Cenab-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak, haktır. Küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük büyük için iptal edilemez. Bir cemaatin selâmeti için bir ferdin rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet nâmına, rızası ile olsa o başka meseledir. M.)(... Adâlet-i İlâhiyenin tam mânâsı ile tecelli etmesi için haşre ve Mahkeme-i Kübrâ'ya lüzum vardır ki, biri cezasını, diğeri mükâfatını görsün. İ.İ.)
ADALETKÂR: f. Adaletli, insaflı, adalet sahibi.
ADÂLETKÂRANE: f. Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette.
ADALETPENAH: f. Adâletli.
ADEM-İ MÜDÂHALE: Karışmamazlık.
AHTER-İ DÜNBÂLE-DAR: Kuyruklu yıldız.
AK ALEM: Osmanlılarda saltanat sancağı.
AKTÂR-I ÂLEM: Her taraf. Alemin dört bucağı. Alemin her yeri.
ALEBAT: Yemek kapları, çanaklar.
ALEBE: (C. Alebât) Yemek kabı, çanak.
ALE-D-DERECAT: Derecelere göre, sırayla.
ALE-D-DEVAM: Devamı üzere. Devamlı olarak.
ALEF: (C. A'lâf - Ulufe) Saman, ot, yulaf. * Hayvan yemi.
ALEF RESMİ: Hayvanların yedikleri saman ve otlardan alınan vergi.
ALEF: Cana yakın.
ÂLEK: f. İlaç için kullanılan ve "Hint Sünbülü" adı verilen bir çiçek.
ALEK: Sülük. * Kan pıhtısı.
ALEKA: (C.: Alekat) Yapışkan balçık, çamur. * Kan pıhtısı. * Uyuşmuş kan. * Sülük.
ALEKSİ: yun.Tıb: Okuma kabiliyetinin kaybedilmesi.
ALEL: İkinci defada içmek.
ALE-L-ACAİB: Tuhaf şey, şaşılacak şey.
ALE-L-ACELE: Çarçabuk, acele olarak, çabuk.
ALE-L-ADE: Adet olduğu üzere. * Bayağı, basbayağı.
ALE-L-AMYA: Körü körüne. (Bak: Alel-ımıya)
ALE-L-EKSER: Ekseriya, çok vakit.
ALE-L-FEVR: Birden, derhal, hemen.
ALE-L-GAFLE: Dalgınlığa getirerek. Dalgınlığa gelerek, boş bulunarak.
ALE-L-HADİSE: Gölge hâdise. (fr. epiphenomene)
ALE-L-HESAB: Hesâba sayarak.
ALE-L-HUSUS: Hususiyle, hepsinden önce olarak. Bâhusus.
ALE-L-IMIYA: Körü körüne, körlemeden. (Bak: Ale-l-amyâ)
ALE-L-ITLAK: Umumiyetle. Mutlaka. Bir suretle kayıtlı olmayarak. Mingayri tahsis.
ALE-L-İCMAL: Toplu olarak, topluca.
ALE-L-İNFİRAD: Ferd olarak. Birer birer.
ALE-L-İNSAN: İnsan hakkında. İnsana dâir. İnsan üzerine.
ALE-L-İSTİMRAR: Aralıksız.
ALE-L-İŞTİRAK: Birlikte, müştereken.
ALE-L-İTTİSAL: Birbiri ardınca, peş peşe, aralarında fâsıla olmadan.
ALE-L-KAİDE: (Ka, uzun okunur) Kurala, kaideye göre.
ALE-L-KAVL: Birinin sözüne, iddiasına göre.
ALE-L-KİFAYE: Yetecek kadar, kâfi gelir derecede, yeter derecede.
ALE-L-UMUM: Herkese âit. Herkes hakkında.
ÂLEM: Bütün cihan. Kâinat. * Dünya. * Her şey. * Cemaat. * Halk. * Cemiyet. Dehr. * Hususi hal ve keyfiyet. * Bir güneş ile ona tâbi olan ve etrafında devreden seyyarelerin teşkil ettiği dâire. (Cenab-ı Haktan gayrı mahlukata Âlem denmesi, mucidi olan Zât-ı Ecelle ve A'lâ Hazretlerini bilmeğe delâlette vesile olduğuna mebnidir. L.R.)(Semâvatta binler âlem var. Yıldızların bir kısmı her biri birer âlem olabilir. Yerde de her bir cins mahlukat, birer âlemdir. Hatta her bir insan dahi küçük bir âlemdir.( $) tâbiri ise, "Doğrudan doğruya, her âlem, Cenâb-ı Hakkın rububiyyeti ile idâre ve terbiye ve tedbir edilir" demektir. M.)
ÂLEM-İ ASGAR: Daha küçük âlem. En küçük âlem. * İnsan. (Nasıl ki insanın anasırları, Kâinatın unsurlarından; ve kemikleri; taş ve kayalarından; ve saçları nebat ve eşcarından, ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları, Arz'ın çeşmelerinden ve mâdeni sularından haber veriyorlar, delâlet edip onlara işaret ediyorlar. Aynen öyle de, insanın ruhu, âlem-i ervahtan; ve hafızaları, levh-i mahfuzdan; ve kuvve-i hayaliyeleri, âlem-i misalden.. ve hakeza.. her bir cihazı bir âlemden haber veriyorlar. Ve onların vücudlarına kat'i şehadet ederler. L.)
ÂLEM-İ BERZAH: Berzah âlemi. Kabir âlemi. (Bak: Kabr)(Âlem-i ziyâ, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehriba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esir, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzahame ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsâdemesiz küçük bir yerde içtimâ ederler. M.N.)(Nass-ı Kur'anla, şühedânın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet şüheda, hayat-ı dünyevilerini tarik-ı hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Âlem-i Berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar... Yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar... Kemâl-i saâdetle mütelezziz oluyorlar.. Ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saâdet, şühedanın lezzetine yetişmez. Nasılki, iki adam bir rü'yada Cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rü'yada olduğunu bilir. Aldığı keyf ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rü'yada olduğunu bilmiyor, hakiki lezzet ile hakiki saâdete mazhar olur.İşte Âlem-i Berzahtaki emvât ve şühedanın hayat-ı berzahiyyeden istifadeleri, öye farklıdır. Hadsiz vâkıatla ve rivâyatla şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sâbit ve kat'îdir. Hatta Seyyidüşşüheda olan Hazret-i Hamza (R.A.), mükerrer vâkıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi.. ve dünyevi işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vâkıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş. M.)
ÂLEM-İ CEBERUT: Âlem-i azamet ve kudret. (Bununla âlem-i esmâ ve sıfât kasdolunur. Muhakkıkların ekserisine göre bu, âlem-i evsattır. Yâni üstte olan Lâhut âlemi ile altta bulunan melekut âlemi arasındaki âlem. Amiriyyet-i umumiyyeyi muhit olan berzahtır. Ceberut, ibranice "kudret" mânasındadır).
ÂLEM-İ EKBER: En büyük âlem. Kâinat.(Şu kâinat denilen âlem-i ekber ve insan denilen onun misâl-i musağğarı olan âlem-i asgar, kudret ve kader kalemiyle yazılan âfâkî ve enfüsî vahdaniyet delâilini gösteriyorlar. Evet, kâinattaki san'at-ı muntazamanın küçük bir mikyasta, nümunesi insanda vardır. O daire-i kübrâdaki san'at, Sâni-i Vâhid'e şehadet ettiği gibi, şu insanda olan küçük mikyastaki hurdebini san'at dahi, yine O Sâni'a işaret eder, vahdetini gösterir. M.)
ÂLEM-İ EMİR: Sâdece bir emr-i İlâhî ile işlerin hemen olduğu âlem. Yaradılışa ait kanunlar âlemi.(Ruha bir derece müşabih ve ikisi de âlem-i emirden ve iradeden geldiklerinden masdar itibariyle ruha bir derece muvafık, fakat yalnız vücud-u hissi olmayan nevilerde hükümran olan kavânine dikkat edilse ve o namuslara bakılsa görünür ki: Eğer o kanun-u emri, vücud-u harici giyse idi o nevilerin birer ruhu olurdu. Halbuki o kanun daima bakîdir. Daima müstemir, sabittir. Hiçbir tagayyürat ve inkılâbat, o kanunların vahdetine te'sir etmez, bozmaz. Meselâ: Bir incir ağacı ölse, dağılsa; onun ruhu hükmünde olan kanun-u teşekkülâtı zerre gibi bir çekirdeğinde ölmiyerek baki kalır. İşte madem en âdi ve zaif emri kanunlar dahi böyle beka ile, devam ile alâkadardır. Elbette ruh-u insani, değil yalnız bekâ ile, belki ebed-ül âbâd ile alâkadar olmak lâzım gelir. Çünki: Ruh dahi Kur'anın nassıyla $ ferman-ı celili ile âlem-i emirden gelmiş bir kanun-u zişuur ve bir namus-u zihayattır ki; kudret-i ezeliyye, ona vücud-u harici giydirmiş. Demek, nasıl ki, sıfat-ı irâdeden ve âlem-i emirden gelen şuursuz kavanin daima veya ağleben bâki kalıyor. Aynen onların bir nevi kardeşi ve onlar gibi sıfat-ı iradenin tecellisi ve âlem-i emirden gelen ruh, bekâya mazhar olmak daha ziyade kat'idir, lâyıktır. Çünki zivücuttur, hakikat-ı hariciye sahibidir. Hem onlardan daha ulvidir. Çünki zişuurdur. Hem onlardan daha daimidir, daha kıymettardır. Çünki zihayattır. S.)(Maddiyattan olmayan, bilhassa mahiyetleri mütebayin olan bir çoklukta tasarruf eden bir zatın, o çokluğun herbirisiyle bizzat mübaşeret ve mualecesi lâzım değildir. Evet asker neferatı arasında bir kumandanın tasarrufatı, tanzimatı, ancak emir ve iradesiyle husule gelir. Eğer o kumandanlık vazifeleri ve işleri, neferata havale edilirse, her bir neferin bizzat mübaşeret ve hizmetiyle veya herbir neferin bir kumandan kesilmesiyle vücud bulacaktır. Binâenaleyh, Cenab-ı Hakk'ın mahlukatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irade ile olur. Bizzat mübaşereti yoktur. Şemsin kâinatı tenvir ettiği gibi. M.N.)
ÂLEM-İ ERVAH: Ruhlar âlemi. Ruhların ve ruhanîlerin bulunduğu âlem. (Bak: Ruhaniyat)
ÂLEM-İ ESBAB: Sebepler âlemi. Her şeyin bir sebebe dayanarak olduğu âlem. Bu dünya.
ÂLEM-İ FÂNİ: Gelip geçici âlem, dünya.
ÂLEM-İ GAYB: Zâhir duygularımızla bilinemeyen ve ervah ve meleklere, cinlere mahsus olan âlem. Mâzi ve müstakbeldeki mahlukatın mânevi hayatlarının âlemi.(Her şeyin bâtını zâhirinden daha âli, daha kâmil, daha lâtif, daha güzel, daha müzeyyen olduğu gibi; hayatça daha kavi, şuurca daha tamdır. Ve zâhirde görünen hayat, şuur, kemâl vesaire ancak bâtından zâhire süzülen zaif bir tereşşuhdur. Yoksa bâtın câmid, meyyit olup da ilim ve hayatı dışarıya vermiş olduğuna zehaba ihtimâl yoktur. Evet karnın "miden", evinden; cildin, gömleğinden; ve kuvve-i hâfızan, senin kitabından nakş ve intizamca daha yüksek ve daha gariptir. Binâenaleyh, âlem-i melekut, âlem-i şehâdetten; âlem-i gayb, dünya ve âhiretten daha âli ve daha yüksektir. Maalesef nefs-i emmare, hevâ-i nefs ile baktığı için zâhiri hayatlı, ünsiyetli bir perde gibi meyyit ve zulmetli ve vahşetli zannettiği bâtın üstüne serilmiş olduğunu görüyor. M.N.)
ÂLEM-İ HÂB: Uyku ve rüyâ âlemi. Bazan âlem-i mâna, âlem-i misal, âlem-i nevm gibi tâbirler de kullanılır.
ÂLEM-İ İSLÂM: İslâm dünyası. İslâm milletleri. (Ey âlem-i İslâm, uyan! Kur'ana sarıl! İslâmiyete maddi ve manevi bütün varlığınla müteveccih ol! Ve ey Kur'ana bin yıllık tarihinin şehadetiyle hâdim olan ve İslâmiyet nurunun zemin yüzünde naşiri bulunan yüksek ecdadın evlâdı! Kur'ana yönel ve onu anlamaya, okumaya ve onu anlatacak, onun bu zamanda bir mu'cize-i manevîsi olan Nur Risalelerini mütalaa etmeğe çalış. Lisanın, Kur'anın âyetlerini âleme duyururken, hâl ve etvar ve ahlâkın da onun manasını neşretsin; lisan-ı hâlin ile de Kur'anı oku. O zaman sen dünyanın efendisi, âlemin reisi ve insaniyetin vasıta-i saadeti olursun! Ey asırlardan beri Kur'anın bayraktarlığı vazifesiyle cihanda en mukaddes ve muhterem bir mevki-i muallâyı ihraz etmiş olan ecdadın evlâdı ve torunları! Uyanınız, âlem-i İslâmın fecr-i sadıkında gaflette bulunmak, kat'iyyen akıl kârı değil! Yine âlem-i İslâmın intibahında rehber olmak, arkadaş kardeş olmak için Kur'anın ve İmanın nuruyla münevver olarak İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip hakiki medeniyet-i insaniye ve terakki olan medeniyet-i İslâmiyyeye sarılmak ve onu, hâl ve harekâtında kendine rehber eylemek lâzımdır. T.H.)
ÂLEM-İ KEVN: Varlık âlemi. Kâinat.
ÂLEM-İ KEVN Ü FESAD: Cismani âlem. Bir taraftan vücuda gelip, diğer taraftan da harab olan fâni âlem.
ÂLEM-İ MA'NA: Mâna âlemi, bazı ehline münkeşif olan âlem, mânen anlaşılan ve bilinen âlem.
ÂLEM-İ MELEKUT: Melekut âlemi. (Bak: Melekût)
ÂLEM-İ MENÂM: Uyku âlemi, rüya âlemi.
ÂLEM-İ MİSÂL: Rüyâda görülen âlem. Dünyada mevcud bulunan bütün eşya ve zuhura gelen bütün ef'âlin aynısı ile müretteb ve mütekevvin olan bir tarzı veya âlem-i ruhâninin bir nev'i. (L.R.)(Gördüm ki: Âlem-i misâl, nihâyetsiz fotoğraflar ve her bir fotoğraf, hadsiz hâdisât-ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmıyarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema-i uhreviyye ve fâniyatın fâni ve zâil hallerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedi temâşâgâhlarda ve Cennette Saadet-i ebediyye ashâblarına dünya macerâlarını ve eski hâtıralarını levhaları ile gözlerine göstermek için pek büyük bir fotoğraf makinesi olarak bildim. S.) (Bak: Âlem-i hâb)
ÂLEM-İ NÂSUT: İnsanlar âlemi ve dünya hayatı. Mahlukiyet. Âlem-i Lâhut'un zıddı.
ÂLEM-İ SABAVET: Çocukluk dünyası.
ÂLEM-İ SİYASET: Siyâset dünyası, siyaset âlemi.
ÂLEM-İ SÜFLÎ: Süflilerin âlemi. Dünyâ âlemi. Âlem-i şehadet, âlem-i nâsut. (Bak: Nâsut)(Şu kâinata nazar-ı hikmetle bakıldığı vakit, azim bir şecere mânasında görünür. Ve şecerenin nasıl dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri vardır. Şu şecere-i hilkatin de bir şıkkı olan âlem-i süflinin: Anasır, dalları; nebatat ve eşcar, yaprakları; hayvanat, çiçekleri; insan, meyveleri hükmünde görünür. Sâni-i zülcelâl'in, ağaçlar hakkında câri olan bir kanunu, elbette şu şecere-i âzamda da câri olmak, mukteza-yı ism-i Hakîm'dir. S.)
ÂLEM-İ ŞAHADET: Şahâdet âlemi. Bu dünya. Cenâb-ı Hakkın âyetlerine ve emirlerine imân edenlerin, hakka, hakikate şahadette bulundukları ve Allah'a itaat ve ibadetle mükellef oldukları dünya âlemi.(Âlem-i şahadet, avâlim-i guyub üstünde tenteneli bir perdedir. M.)
ÂLEM-İ ŞUHUD: Bilip keşfedilen, görür gibi bilinen âlem. Görünen âlem. Dünya. Kâinat.
ÂLEM-İ TEKVİN: Devamlı değişen. Vücud ve hudus âlemi.
ÂLEM-İ ULVÎ: Ulvi âlem, ruhlar âlemi.
ÂLEM-İ ZUHUR: Görünen âlem, şahâdet âlemi, şu anda içinde yaşadığımız âlem.
ALEM: Bayrak. * Nişan, işâret. * Özel isim. * Mc:Yüksek dağ. * Büyük âlim. * Üst dudakta olan yarık.
ALEM-İ ZÂTÎ: Zata âit isim, zatına âit işâret, zâtına mahsus alâmet, delil.(Evet, Zât-ı Akdes'in alem-i zâtîsi ve en âzamî ismi olan Lafzullahtan sonra en âzam ismi olan Rahman, rızka bakar. Ve rızıktaki şükür ile ona yetişilir. Hem Rahman'ın en zâhir mânası, Rezzak'tır. M.)
ÂLEMANE: f. Dünya ile ilgili. Dünyevî.
ÂLEMÂRÂ: f. Dünyayı, âlemi süsleyen.
ALEMDAR: Bayrağı veya sancağı taşıyan. Bayraktar, sancaktar.
ALEMDÂR-I NEBİ: Peygamberimizin (A.S.M.) bayraktarı olan Hz. Ebu Eyyub-il-Ensarî (R.A.)
ALEMDARÎ: Bayraktarlık.
ALEMEFRAZ: Bayrak kaldıran, bayrak çeken.
ÂLEM-EFRUZ: f. Âlemi parlatan, bütün âleme ışık saçan.
ÂLEMEYN: İki âlem. Dünya ve âhiret.
ÂLEMGİR: f. Bütün âleme yayılan, cihanı kaplayan, dünyayı zapteden.
ALEMÎ: (Alem. den) Has isimle alâkalı. Aleme aid.
ÂLEMÎ: (C.: Âlemiyan) (Âlem. den) Dünyaya ait. İnsan.
ÂLEMÎN: (Bak: Âlemûn)
ÂLEMİYAN: (Âlemî. C.) Âleme mensub olanlar, insanlar.
ÂLEMNÜMA: f. Dünyayı gösteren.
ÂLEM-PENAH: f. Cihanın sığındığı (yer veya saha).
ÂLEMPESEND: f. Bütün herkesin hoşuna gidip beğendiği şey.
ÂLEM-SUZ: f. Cihanı yakan.
ÂLEMŞÜMUL: Bütün dünyayı alâkadar eden, dünyayı kaplayan ve her yerde tanınmış olan.
ÂLEM-TAB: f. Dünyayı aydınlatan, cihanı parlatan.
ÂLEMÛN (ÂLEMÎN): (Âlem. C.) Âlemler.
ALEN: Aşikâr, apaçık, meydanda olma.
ALENDA: (C. Alânid) Çok sağlam nesne.
ALENDAT: Kuvvetli deve.
ALENDAT: Katı, sağlam nesne.
ALENEN: Gizli olmayarak, açıktan.
ALENG: f. Hücum eden asker. * Siper, istihkâm.
ALENİ: Açık olarak, meydanda. Gizli olmayarak.
ALENİYYE: Açık, aleni, göz önünde.
ALENİYYET: Göz önünde olma.
ALENKED: Çok sağlam nesne.
ALER-R-RAĞM: Rağmen.
ALER-RE'S: Baş üstüne. Hemen. Derhâl.
ALER-RE'Sİ-VEL-AYN: Baş ve göz üstüne. (Gelen misafire karşı veya bir işi deruhte edeceğine karşı hürmet ve memnuniyetle kabul ettiğini ifâde için söylenir.)
ALES: Şiddetli kıtal.
ALES: Bir cins buğday ki bir kabuk içinde iki tane olur. * Buğday arasında biten çavdar ve mercimek. * Büyük kene. * Bir nevi karınca. * Katı, sağlam nesne.
ALE-S-SABAH: Erkenden, sabahın ilk saatlerinde.
ALE-S-SEHER: Gün doğmadan evvel, seher vakti.
ALE-S-SEVİYYE: Bir seviyede, aynı boyda. * Müsâvat üzere.
ALESSEVRİ VELHUT: (Ale-s-sevri ve-l hut) Öküz ve balık üzerinde.Risale-i Nur Külliyatından Lem'alar adlı eserin Ondördüncü Lem'asında bu mevzuizah edilmiştir. Nümune olarak bir parçası aşağıda dercedilmiştir:(Hamele-i arş ve semâvat denilen melâikenin birinin ismi "Nesir" ve diğerinin ismi "Sevr" olarak dört melâikeyi, Cenâb-ı Hak, arş ve semâvata Saltanat-ı Rububiyetine nezaret etmek için tâyin ettiği gibi, semavatın bir küçük kardeşi ve seyyarelerin bir arkadaşı olan küre-i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak tayin etmiştir. O meleklerin birinin ismi"Sevr" ve diğerinin isim "Hut"dur. Ve o nâmı vermesinin sırrı şudur ki; arz iki kısımdır: Biri, su; biri, toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren, insanların medar-ı hayatı olan ziraat, öküz iledir ve öküzün omuzundadır. Küre-i arza müekkel iki melek, hem kumandan, hem nâzır olduklarından, elbette balık tâifesine ve öküz nev'ine bir cihet-i münâsebetleri bulunmak lâzımdır. Belki, o iki meleğin âlem-i melekut ve âlem-i misâldesevr ve hut suretinde temessülleri var (Haşiye). İşte bu münâsebete ve o nezârete işareten ve küre-i arzın o iki mühim nevi mahlukatına imaen lisan-ı mu'ciz-il beyan-ı Nebevi $ demiş, gayet derin ve geniş bir sahife kadar mes'eleleri havi olan bir hakikatı, gayet güzel ve kısa bir tek cümle ile ifade etmiş...İkinci Vecih : Mesela: Nasıl ki denilse: "Bu devlet ve saltanat, hangi şey üzerinde duruyor?" cevabında: $denilir. Yani: "Asker kılıncının şecaatine, kuvvetine ve memur kaleminin dirayetine ve adâletine istinad eder." Öyle de: Küre-i Arz madem zihayatın meskenidir ve zihayatın kumandanları da insandır ve insanın ehl-i sevâhil kısmının kısm-ı azamının medar-ı taayyüşleri balıktır ve ehl-i sevâhil olmıyan kısmının medâr-ı taayyüşleri, ziraatle, öküzün omuzundadır ve mühim bir medâr-ı ticareti de balıktır. Elbette devlet, seyf ve kalem üstünde durduğugibi, Küre-i Arz da, öküz ve balık üstünde duruyor denilir. Zirâ, ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa, o vakit insan yaşayamaz, hayat sukut eder. Halik-ı Hakim de arzı harab eder. L.)(Haşiye) : Evet Küre-i Arz, bahr-i muhit-i havâide bir sefine-i Rabbaniye ve nass-ı Hadisle âhiretin bir mezraası, yâni fidanlık tarlası olduğundan, o câmid ve şuursuz büyük gemiyi o denizde emr-i İlâhî ile, intizam ile, hikmet ile yüzdüren, kaptanlık eden melâikeye "Hut" nâmı; ve o tarlaya izn-i İlâhî ile nezaret eden melâikeye "Sevr" ismi ne kadar yakıştığı zahirdir.
ÂLET: Fakir. * Dağda ve tarlada yaptıkları künbet.
ÂLET: Bir işte veya bir san'atta kullanılan vasıta. Bir makinayı vücuda getiren ve işlemesine yardım eden parçalardan her biri. * Sebeb, vesile, vesâit. * Edevat. Avadanlık.
ÂLET-İ CERRÂHİYE: Cerrahların, yaraları tedaviye çalışan doktorların kullandıkları edevat, takım.
ÂLET-İ KATIA: Kesici âlet.
ÂLET-İ LEHV: Oyun âleti. Oyuncak. Çalgı âleti.
ÂLET-İ MUSAVVİT: Sesi nakletmeye yarıyan alet. Mikrofon.
ALETTAFSİL: Uzun uzadıya, mufassal olarak.
ALETTAHKİK: (Ale-t-tahkik) Hakikat üzere, kat'i surette. Besbelli.
ALETTAHMİN: Aşağı yukarı, tahminen.
ALETTAHSİS: Hususi olarak, bilhassa, hele, en çok.
ALETTEDRİC: Azar azar.
ALETTERTİB: Tertibli olarak, sırasıyla.
ALETTEVALİ: Arası kesilmeksizin, birbiri ardınca, arka arkaya.
ALEV: Ateşten çıkan parlak ve yanar hava. * Mızrak ucuna takılan küçük bayrak, flama.
ALEV-GİR: f. Alevlenmiş.
ALEV-HİZ: f. Parlayan, alevlenen.
ALEVÎ: Hz. Ali'ye mensub olan. Hz. Ali'ye âit ve müteallik. (Bak: şia)
ALEV-KEŞ: f. Alevden fırlayan.
ALEV-RİZ: f. Alevlenen, alev saçan.
ALEYH: (Aleyhi - Aleyhâ) (Alâ edatının zamirle birleştiği zamanki şekli.) Aleyhinde, onun hakkında, onun üzerine.
ALEYHDAR: Muhalif olan. Aynı fikirde olmayan. Zıt olan.
ALEYHİM, ALEYHİMA: Aleyh edatının cemi ve tesniye şekilleri.
ALEYHİSSALATÜ VESSELAM: Salât ve Selâm onun üzerine olsun, meâlinde Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) ismini duyunca söylenmesi sünnet olan bir duâdır.
ALEYKE: Senin üzerine, sana.
ALEYKÜM: Sizin üzerinize, size.
ALEYKÜM-ÜS SELÂM: Selâm sizin üzerinize olsun. (Bak: Selâm)
ALEYNA: Bizim üzerimize, bizim hakkımızda. Bize.
AN-I SEYYALE: Gelip geçici az bir an.(Vacib-ül Vücud'a intisabını bilen veya intisabı bilinen herbir mevcud, sırr-ı vahdetle, Vâcib-ül Vücud'a mensub bütün mevcudatla münasebetdar olur. Demek her bir şey, o intisab noktasında hadsiz envar-ı vücuda mazhar olabilir. Firaklar, zevaller, o noktada yoktur. Bir ân-ı seyyâle yaşamak, hadsiz envâr-ı vücuda medardır. Eğer o intisab olmazsa ve bilinmezse, hadsiz firaklara ve zevallere ve ademlere mazhar olur. Çünki o hâlde alâkadar olabileceği herbir mevcuda karşı bir firakı ve bir iftirakı ve bir zevâli vardır. Demek kendi şahsi vücuduna, hadsiz ademler ve firaklar yüklenir. Bir milyon sene vücudda kalsa da, intisabsız - evvelki noktasındaki o intisabdaki - bir an yaşamak kadar olamaz. Onun için ehl-i hakikat demişler ki: "Bir ân-ı seyyâle vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır." Yani: "Vücud-u Vâcibe nisbet ile bir an vücud, nisbetsiz milyon sene bir vücuda müreccahtır." Hem bu sır içindir ki, ehl-i tahkik demişler: "Envâr-ı vücud, Vâcib-ül Vücudu tanımakladır." Yâni: "O hâlde kâinat, envar-ı vücud içinde olarak melâike ve ruhaniyat ve zişuurlar ile dolu görünür. Eğer onsuz olsa; adem zulümatları, firak ve zeval elemleri herbir mevcudu ihata eder. Dünya, o adamın nazarında, boş ve hâli bir vahşetgâh suretinde görünür." M.)
ARDHALE: f. Bulamaç adı verilen yemek.
ARSA-İ ÂLEM: Alem arsası, dünya meydanı.
ASALE: Bal peteği, petek.
ASALE: Zehiri çok tesirli ve korkunç olan yılan.
ASALET: Temiz soyluluk. Soy sop temizliği. Köklülük. * Rüsuh. * Metanet. Necabet. Zâdegânlık. * Kendi işi için bizzat ve kendisi nâmına hareket. * Edb: Yazıda veya sözde bayağı tâbirlerin bulunmaması.
ASALETEN: Vekil olmayış. Kendi işini kendi namına bizzat kendisi yapmak üzere. Kendi nâmına olmak üzere.
ASALETLÛ: Asâletli, soy ve neseb sahibi, necib, asil. * Osmanlı İmparatorluğu zamanında resmi yazışmalarda büyükelçilere, Hristiyan büyüklerine, devlet adamlarına ve prenslerine denirdi.
ASHÂB-I KALEM: Kalem ashabı. Memurlar.
ASKALE: Serap fazla olmak.
ASSALE: Arı, bal arısı. * Arı kovanı, kovan. * Petek, bal peteği.
ATALET: (Utlet) Boş durma. Tembellik. İşsizlik. Hurma salkımı.(En bedbaht, en muztarib, en sıkıntılı işsiz adamdır. Zirâ, atâlet, ademin birâderzâdesidir. Sa'y, vücudun hayatı ve hayatın yakazasıdır. M.)
ATALET KANUNU: Fiz: Duran bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hareket edemez; ve hareket hâlindeki bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hızını ve yönünü değiştiremez.
ÂLEM-İ ŞUHUD: Bilip keşfedilen, görür gibi bilinen âlem. Görünen âlem. Dünya. Kâinat.
BÂB-I ÂLEM: Âlemin kapısı. Herkesin girip çıktığı yer.
BABA-YI ÂLEM: Hz. Adem (A.S.)
BAHŞ-I KALENDERÎ: Cömertçe ihsan yapma, dağıtma.
BATALESE: Ptolemeos soyundan gelen hükümdarlar.
BATALET: Avarelik. İşsizlik. * Boş şeyler söylemek. * Bahadırlık. Cesurluk. Cesâret.
BEHSALE: (C.: Behâsile) Etli, kısa boylu, tıknaz kadın.
BEKALE: Yağla karışmış keş. * Karıştırmak.
BERAHİN-İ ALENİYYE: Meydanda ve açık olan deliller.
BESALET: Yiğitlik. Bahadırlık. Yürek sağlamlığı.
BEŞALE: Harislik, hırslı olma.
BETALET: (Bak: Batalet)
BİL'ASALE: Bizzat. Kendisi. Eli ile. Başkasını vâsıta etmeden. Asâleti ile.
BİNÂENALEYH: Bunun üzerine, ondan dolayı.
BUKALEMUN: f. Bulunduğu yerin rengine giren, fare büyüklüğünde, böcek yiyen bir hayvan. * Mc: Sık sık fikir ve kanaat veya meslek değiştiren.
BÜLÂLET: Islaklık, nemlilik, yaşlık.
BÜRHAN-I RİSALET: (Bak: Bürhan-ı nübüvvet)
BÜZGALE: f. Keçi yavrusu, oğlak.
CALE: f. Nehrin bir kenarından diğer kenarına geçebilmek için ağaçtan, sazdan veya şişirilmiş tulumlardan yapılan sal.
CEDALE(T): Yer. Arz. Dünya. * Hurma koruğu, ham hurma.
CEFALE: İnsan topluluğu.
CEFFE-L KALEM: Düşünmeksizin, birden, hemen. * Kalemin yazısı kurumuş, silinmez. * Kat'i olan şey.
CEHALET: Bilmezlik, nâdanlık, ilimden ve her nevi müsbet mâlûmatdan habersiz olma. Cahillik.
CELALEDDİN-İ HARZEMŞAH: (Vefâtı M.: 1231) Mengü berdi (Allah verdi) ismi de verilir. Harzemşah soyunun 7nci ve son hükümdarıdır. Tarihte cesaret ve irfanı ile tanınmıştır. O zamanın deccalı olan Cengiz'in kahır ve şiddeti karşısında İrân ve Turân korku ve zillete düştüğünde Celâleddin, Cengiz'in ordularını müteaddit defalar mağlub etmiştir. Kendisine pederinden şehzadelikten başka bir şey kalmadığı halde Harzem'de, Hind'de, Irak'ta, Azerbeycan'da dört devletin meydana gelmesine muvaffak oldu. Küçük küçük kuvvetlerle üç milyon askere sâhib Tatar devletine karşı yirmiden ziyade zafer kazandı. Moğol taarruzlarından birisinde bir dağa çekildiği sırada bir çapulcu taifesi tarafından sırtından hançerlenerek şehid edildi. (R. Aleyh)(Meşhurdur ki: Bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz'in ordusunu müteaddit defa mağlub eden Celaleddin-i Harzemşah harbe giderken vüzerâsı ve etbaı ona demişler: "Sen muzaffer olacaksın; Cenab-ı Hak seni galip edecek." O demiş: "Ben Allah'ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karışmam, muzaffer etmek veya mağlub etmek onun vazifesidir." İşte o zât bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla hârika bir surette çok defa muzaffer olmuştur. M.N.)
CELALEDDİN-İ SÜYÛTÎ: (Hi: 849 - 911) Abdurrahman bin Ebu Bekir Muhammed adı ile de anılır. Hadis imamı ve müctehid bir zattır. Mısırlıdır. Süyût şehrinde doğdu. Mısır'da vefat etti. Zamanının büyük İslâm allâmelerindendir. Asıl adı: Ebû Bekir oğlu Abdurrahman'dır. Tefsir, fıkıh, hadis ilmine dair eserleri vardır. Celaleddin Muhammed bin Ahmed Mısrî'nin, İsrâ Sûresine kadar yaptığı (Hi: 864'de vefat edince yarıda bıraktığı) tefsiri tamamlamıştır ve Celaleyn Tefsiri denmiştir.
CELLALE: Necaset yiyen sığır.
CELSE-İ ALENİYYE: Açık oturum.
CEMİL-İ ALE-L ITLAK: (Cemil-i alelıtlak) Her cihetle çok güzel ve mükemmel.
CESALE: Çokluk, kesret.
CEZALET: Rekâketsiz ifade. * Güzellik. * Müdebbirlik, akıllılık. * Azim, büyük. * Edb: Kelimeler, ince veya sert söylenişlerine göre; elfâz-ı cezle veya elfâz-ı rakika diye ikiye ayrılır. Elfâz-ı cezle: Söylenişte tatlılığı bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma, yıldırma ifâde etmeğe uygun kelimeler olarak ayrılır. Celâdet, sadme, kazanfer, çekâçek, dırahşân gibi.. Bu çeşit kelimelerle, söylenen ve yazılan ifâdelerde cezâlet var, denir. (Edb. S.)
CEZALET-İ BEYANİYE: Beyan ilmine ait ve beyan sahasındaki cezâlet.
CEZALET-İ NAZMİYE: Kur'an-ı Kerim'deki kelime ve harflerin harika bir ahenk ve münâsebet ile nazm ve tertibindeki cezâlet.
CİALE (CA'YİLE): Rüşvet.
CİDALE: (Bak: Cedalet)
CUHALE: İğne deliği.
CÜFALE: Su kenarında olan çörçöp.
CÜLALE: Büyük dişi deve.
CÜMALE: (C.: Cümâlât) Gemi urganı.
CÜSALE: Sonbaharda dökülen yapraklar.
DALALET: İman ve İslâmiyetten ayrılmak. Azmak. Hak ve hakikatten, İslâmiyet yolundan sapmak. Allah'a isyankâr olmak. * Şaşkınlık.(... Nevâfil kısmında, emr-i istihbabî ile yine ehl-i iman mükelleftir. Fakat, terkinde azab ve ikab yoktur. Fiilinde ve ittibaında azîm sevaplar var; ve tağyir ve tebdili, bid'a ve dalâlettir ve büyük hatadır...... Sünnete ittiba etmiyen, tenbellik eder ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise, cinayet-i azîme; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalâlet-i azîmedir. L.)
DALALETPİŞE: Sapıklığı tâkibeden. Sapıklığa giden. İslâmiyetten başka yol tâkib eden.
DEHALET: Sığınmak, aman dilemek, medet, yardım isteyiş.
DEH-SALE: f. On yaşında. On yıllık.
DELALET: Delil olmak. Yol göstermek. Kılavuzluk. Doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek. * İşaret.
DELALET-İ SELÂSE: Üç çeşit delâlet. Bunlar da: Delâlet-i mutabıkıye, delâlet-i tazammuniye, delâlet-i iltizamiyedir.1- Delalet-i mutabıkıye: Bir kelâmın vaz'olunduğu, yani kasdedilen mânanın tamanına delâletidir. Meselâ: İnsan lâfzı, insanın tam mahiyeti olan, hayvan-ı natık, (yani, konuşan hayat sahibi varlık) mânasına delâleti gibi.2- Delalet-i tazammuniye: Bir lâfzın vaz'olunduğu mânanın bir cüz'üne delâletidir.3- Delalet-i iltizamiye: Bir lâfzın vaz'olunduğu mânanın lâzımına yani o mâna ile beraber bulunması zaruri olan diğer bir mânaya delâletidir. Mezkur delâlet-i selâseye ait şöyle bir misal dahi verilir."Zekât, müslümanların fakirlerine verilir, hiç bir zengine verilmez." İbaresi; zekâtın, yalnız Müslüman fakirlere verileceğine delâlet-i mutabıkıye ile; zengin olan Ahmet, Mehmet gibi belli şahıslara verilemiyeceğine delâlet-i tazammuniye ile; zekât hususunda zenginler ile fakirler arasında fark bulunduğuna da delâlet-i iltizamiye ile delâlet eder.
DELALET-İ ZÂTİYE: Kendi zatı ile, bizzat kendisini eserleri ile göstermek suretiyle olan delâlet, şahidlik.
DEVR-İ ÂLEM: Dünya seyahati, dünya gezisi, dünyayı gezmek.
DEVR-İ LÂLE: Lâle devri, lâle mevsimi, lâle zamanı.
DİLALET: Kılavuzluk etmek. * Nazlanma. İşve. * Üstünlük, galebe.
DÜ-ÂLEM: İki dünya. Dünya ve âhiret.
DÜCALE: Katran.
DÜNBÂLE-CÜNBÂN: Kuyruk sallayan.
EBBALE: Bir yüklük odun. * Bir kısım halk. Cemaat. Cemiyet.
EBU KALEMUN: Bir nevi kumaş ki, göze türlü türlü görünür. Bâzıları "gülistân-ı kemhâ" derler.
EHL-İ ÂLEM: Âlemin ehli olan insanlar.
EHL-İ DALÂLET: Dalâlette olanlar.
EKULÜ KEMÂ KÂLE: Onun söylediği gibi söylerim (meâlinde.)
EL-İHSAN ALE-L İHSAN $: İhsan üzerine ihsan, lütuf üzerine lütuf.
ELVAH-I ÂLEM: Âlemin görünüşü, manzara ve levhaları.
EMALE: (Bak: İmâle)
ESALE: Uzun yüzlü olmak. Sarkık olmak.
EYALET: (C: Eyâlât) Vilâyet. Bir vâlinin idaresinde olan memleket, şehir.
FAALE(T): (Fâil. C.) Fâiller, özneler, iş yapanlar.
FEHALE: Erkeklik, aygırlık.
FESALE: (Füsule) Alçak ve asılsız olmak.
GALA (GALEYÂN): Kaynamak.
GALEB: (Galb) Üstünlük. Yeğinlik.
GALEBE: Üstün gelmek. Yenmek. Bozmak. Çokluk. * Bastırmak. * Yeğin olmak.
GALEBE ÇALMAK: Galib olmak, üstün gelmek.
GALEL: (C.: Eğlâl) Koruluktan akan su. * Susuzluk.
GALERİ: Fr. San'at eserinin sergilendiği salon veya koridor. * Tiyatroda seyircilere ait balkon. * Üstü örtülü uzun yer. * Yer altında açılmış uzun, dar yol.
GALES: Gecenin sonunda olan karanlık.
GALET: Hesapta yanılmak.
GALEYAN: Kaynayış. Çoşup taşmak. Yerinde duramamak. * Tuğyan ve azgınlık.
GALEYAN-I EFKÂR: Fikirlerin galeyanı. Fikirlerin coşması.
GALEYAN-I MÂ': Suyun kaynaması.
GALGALE: Sür'atle gitmek. * Gecenin gitmesi. * Haber vermek.
GAYTALE: (C: Gıytal) Sık bitmiş olan ağaç. * Seslerin karışması.
GAZALE: Dişi geyik. * Güneşin yükselmesi.
GEVSALE: f. Bir yaşına girmiş sığır yavrusu.
GILALE: (C: Galâyil) Zırh altına giyilen kısa gömlek. * Küçük kaftan zıbını.
GUSALE: Yıkama suyu.
GUSALE: f. Dana, buzağı. Sığır yavrusu. * Kösele.
HABALEYAT: (Habâlâ. C.) Hâmileler, gebeler.
HACALET: Utanma. Utanç.
HACALET-ÂVER: f. Utandırıcı. Utanç veren.
HÂCE-İ ÂLEM: (Hâce-i Kâinat) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ünvanı.
HADALET: Baldırı ve kolu etli olma.
HALALE: Kadın eş. Halile, zevce.
HALE: Ay ve güneşin etrafında bazen görünen parlak dâire.
HALE: Annenin kız kardeşi. Teyze. Türkçede babanın kız kardeşine hala denir. Arabçada dayıya "Hâl" denir.
HALEB: Süt sağma. Sağılmış süt.
HALEBE: (Hâlib. C.) Kandıranlar, aldatanlar, hile yapanlar.
HALEBE: (Hâlib. C.) Süt sağanlar.
HALEBÎ: Halepli, Halep ahalisinden olan.
HALEC: Çalışmaktan, yürümekten veya ibadetten kemiklerin ağrıması.
HALECAN: Titreme. Kalb çarpıntısı. Heyecan.
HALECAN-I KALB: Kalb çarpıntısı.
HALED: Kalb.
HALEDAR: Haleli, halelenmiş. Parlak daireli.
HALEDE: Küpe.
HALEF: Birinin yerine sonradan geçen kimse. Babadan sonra kalan oğul.
HALEF AN-SELEF: Seleften halefe geçme. Geçen ve gidenden, gelene kalma. Babadan evlâda geçme.
HALEFEN: Arkadan gelerek.
HALEFİYYET: Haleflik, birinin yerine geçmiş olma.
HALEK: Kara, siyah.
HALEL: Bozukluk. Eksiklik. * Başkası tarafından verilen zarar. * İki şeyin aralığı. Boşluk. Açıklık.
HALELDÂR: f. Bozma. Bozulma. Bozulmuş.
HALELPEZÎR: f. Bozulan, Halel bulan. Eksik. Fesad kabul eden. Bozuk.
HALEM: Helâk olmak. * Dibâgat yaparken derinin kurtlanması.
HALEMAT: (Halme. C.) Meme uçları, meme başları.
HALEME: (C.: Halem-Halemât) Meme başı. * Büyük kene. * Bir ot cinsi.
HALEN: şu anda, henüz, şimdiki hâlde.
HALENBUS: Serçe renginde, ondan küçük bir kuş.
HALENC: (C.: Halânic) Ağaç, şecer.
HALESA: (Hâlis. C.) Hâlis, sâfi.
HÂLET: Suret. Hâl. Keyfiyet.
HÂLET-İ CEHENNEM-NÜMUN: Cehennem gibi çok azab verici hal.
HÂLET-İ GAŞY: Kendini bilmeyecek derecede baygınlık.
HÂLET-İ NEZ': Ölüm hâleti. Can verme zamanı. Sekerat vakti.
HÂLET-İ RUHİYE: İnsanın ruh hâleti, manevi ve iç durumu.
HÂLET-İ ŞUHUD: şuhud hali, mânen veya misalen seyretme hâleti.(...Fakat ihatasız olan hâlet-i şuhudda ve rü'ya gibi rü'yetlerini tâbirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için kısmen yanlıştır. M.)
HALEVAR: f. Ay şeklinde olan, hilâl gibi olan.
HALEVAT: (Halâ. C.) Halvetler, boşluklar. * Yalnız bulunulacak yerler.
HALEZON: Sümüklü böcek kabuğu. Kabuklu sümüklü böcek.
HALHALE: Esneklik, elâstikiyet.
HAMALE: Bir mala kefil olma.
HARC-I ÂLEM: Herkese elverişli, her keseye münasib.
HARDALE: Hardal tanesi. * Nesneyi ufak edip kesmek.
HARÎSUN ALEYKÜM: Tevbe Suresi'nin bir âyetinde geçen bu ifade, birinci derecede Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında olup ümmetini ve bütün insanları doğru yola irşadda yılmadan, büyük bir sebat ve azim ve gayretle devam etmesine işaret edilerek böylece tavsif edilmiştir.
HAVALE: Bir işi veya bir şeyi başka birine bırakma. Ismarlama. * Görmeyi önleyen duvar gibi perde. * Tıb: Küçük çocuklarda veya gebe kadınlarda bazan meydana gelen, baygınlık veren bir hastalık. * Postadan gelen emanet kâğıdı.
HAVALE-İ MUACCELE: Huk: Havale konusunun, behemehal ödenmesi lâzım geldiği şekilde yapılan havale.
HAVALE-İ MÜBHEME: Huk: Havale konusunun, ta'cil veya te'cili beyan olunmadan yapılan havale.
HAVALE-İ MÜECCELE: Huk: Havale edilen şeyin vadesi geldiğinde ödenmesi şeklinde yapılan havale.
HAVALENAME: f. Posta gibi vasıtalarla para göndermek üzere yazılan havale mektubu.
HAVALETEN: Havale suretiyle, havale olarak.
HAVKALE: (C.: Havâkıl) İhtiyar, zayıf, kuvvetsiz ve çelimsiz adam. * Hızlı yürüme.
HAYALEN: Hayal olarak. Zihinde tasarlayıp canlandırarak.
HAYALET: Göze görünen hayal, karaltı.
HAYR-UL HALEF: Hayırlı evlâd. Babasını hayırla andıracak evlâd.
HAYYALE: Fikir sahipleri.
HAYYE-ALEL-FELAH: Felaha gelin. Toplanın hayır ve ni'metlere, ebedi selâmete... Allah huzuruna gel. Refah ve itmi'nana mucib olacak namaza yetiş. (Bak: Felah)
HAZRET-İ RİSALET: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi.
HEFT-KALEM: Yedi çeşit yazı. Tâlik, sülüs, tevki, muhfak, reyhanî, rik'a ve nesih.
HE'LE (HÂLE): (C.: Hâlât) Ay ağılı, dâire-i kamer.
HEYTALE: (C.: Heyâtıl) Helva kazanı.
HEYZALE: İnsan sesleri. * Cemaat, topluluk. * Çok asker. * Büyük deve. * Belinden aşağısı şişman olan kadın.
HIBALE: Kement.
HİBALE: (C.: Habâil) Maddi ve manevi şeylerde tuzak, ağ. * Kement, bağ.
HİBALE-İ İZDİVAC: Evlilik bağı.
HİBALE-İ TELBİSAT: Gizli, kamufleli tuzak.
HİLÂLE: Ay ağılı, hâle.
HİLALET: Samimi dostluk.
HİMALE: (C.: Hamayil). Kılıç kayışı.
HOŞ-ALEF: f. Çok fazla yiyen hayvan. * Mc: Helâl haram demeden her şeyi yiyen kimse.
HOŞKALEM: f. Kâtip. İyi yazı yazan. * Hilekâr, hileci.
HUFALE: Arpa, buğday ve pirinç kabuğundan saçılan. * Her kabuklunun arınıp pâk olanı. * Her nesnenin kemi ve yaramazı. * Yağ tortusu. * Şıra sıkıntısı ve kepeği.
HULALET: Samimi dostluk arkadaşlık.
HURUC ALESSULTAN: Meşru hükümete karşı kıyam ve isyan etme.
HUSALE: Kırıntı, ufalanmış şey.
HUSALE: Harman yerinde arta kalan tane.
HUZALE: Saman ufağı.
HÜSN-Ü DELÂLET: Hayırlı. İyi bir başlangıca delâlet.
HÂLET-İ ŞUHUD: Şuhud hali, mânen veya misalen seyretme hâleti. (...Fakat ihatasız olan hâlet-i şuhudda ve rü'ya gibi rü'yetlerini tâbirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için kısmen yanlıştır. M.)
HOŞ-ALEF: f. Çok fazla yiyen hayvan. * Mc: Helâl haram demeden her şeyi yiyen kimse.
İALE: Çoluk çocuğun nafakasını te'min etme. Evlâd u iyâlin maişetini tedarik etme. * İyali çoğalmak, çoluk çocuğu artmak.
İBALE: Kuyu bileziği. * Hayvanları muhafaza etme. * Küçük çocuklara def-i hacet ettirme. * Devenin hallerini ve huylarını iyi bilmek.
İBRET-İ ÂLEM İÇİN: Bütün âleme ibret olsun diye. Herkese ibret olsun için.
İBTALE: Bâtıl ve boş şey.
İCALE: (Cevelan. dan) Dolaştırma, cevelan ettirme.
İCALE-İ ESB: Atı dolaştırma.
İCALET: El kitabı. Lüzum etttiği zaman müracaat olunup faydalanılan, cepte ve elde taşınabilir küçük kitap. * Acele ile ve derhal yapılan iş.
İCALETEN: Hemen, acele olarak, seri bir şekilde.
İCLALEN: Büyük sayarak, saygı ve hürmet göstererek.
İCMALEN: Kısaca. Özlüce. İcmali ve hülâsa olarak.
İÇ KALE: t. Kale duvarlarıyla çevrilmiş şehir ve kasabaların bazılarının ortasında ve en yüksek yerinde yapılan küçük kaleler. Bu çeşit kalelere "bâlâ hisâr" da denilirdi. Bu iç kaleler, düşmanın, surları geçmesi hâlinde veya şehirde bir isyân çıktığı zaman, hükümdar veya kumandanın çekilip kendini müdafaa etmesi için yapılırdı.
İDALE: Bir şeyin elden ele geçmesi.
İHALE: Bir işi birisinin üzerine bırakmak. Bir hâlden diğer hâle dönmek. * Artırma veya eksiltmeye çıkarılan bir işi en münâsib bulunan bir istekliye vermek. * Zayıf addetmek. * Muhal söz söylemek.
İHALETEN: İhale ederek, ihale suretiyle.
İKALE: Pazarlığı bozma. Her iki tarafın isteğiyle alışveriş mukavelesini bozma. Bir hukuki muamele ile meydana gelen vaziyetin diğer bir hukuki muamele ile eski haline getirilmesi. * Demediği halde "Dedin" diye iddia etme.
İLYAS (ALEYHİSSELÂM): Benî İsrail peygamberlerinden olup, Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen ve Tevrat'ta "Ella" diye mezkûr olan bir Peygamberin ism-i mübarekidir. M.Ö. 9. asırda yaşamış olup ondan sonra Elyesa (A.S.) Peygamber olmuştur. İlyâs (A.S.), zamanının hükümdarıyla çok mücadele etmiş, çok zaman mağaralarda yaşamış, çok mu'cizeler göstermiştir. (Bak: Merâtib-i hayat)
İMALE: Bir tarafa meylettirmek. Bir tarafa eğmek. * Benzetmek. * Mal vermek. * Edb: Bir heceyi vezne uydurmak için uzatarak okumak.
İMTİSALEN: Bağlı olarak, imtisal ederek, uyarak, tâbi olarak.
İNALE: Kavuşturma, vâsıl etme, nâil etme, ulaştırma. * Yemin, kasem, and. * İhsanda bulunma, bağışta bulunma.
İNKILÂB ALE-L A'KIB: Ökçeler üzerine dönmek demektir ki, asker yürüyüşünde olduğu gibi, tam sağdan veya soldan geri dönmektir. İki ökçeyi birden yerinde çevirmek suretiyle inkılâb ale-l a'kıb, ayakları çaprazlaştırdığından yürümeyi imkânsız bırakır. Kur'an'da bu tâbir ya harbde firardan kinaye veya dinde irtidaddan mecaz olmak üzere iki mânâya muhtemildir. (E.T.)
İNTİKALEN: İntikal suretiyle.
İSALE: Akıtmak, dökmek. * Seyyal kılmak. Cereyan ettirmek.
İSALE-İ DÜMU': Gözyaşları dökme, ağlama.
İSTİDLALEN: İstidlal suretiyle, delil ile.
İSTİFALE: Tecvidde: Bir harfin, okunduğu zaman aşağı çene tarafına düşüp üst damağa yükselmesi. Bu hâlde ağızdan çıkan harfler: "Müsta'liye" harflerinin zıddıdır. Bu harfler: "Elif, Be, Te, Se, Cim, Ha, Dal, Zel, Rı, Ze, Sin, Şın, Ayın, Fe, Kaf, Kef, Lâm, Mim, Nun, Vav, He, Yâ" dır.
İSTİĞLALEN: Gayrimenkulü rehine koymak suretiyle.
İSTİHALE: Bir şeyin terkib ve asıl şeklinin başka hâle değişmesi. Başkalaşmak. * Mümkün olmayış, imkânsızlık.
İSTİKBALEN: Karşılayarak, karşılamak üzere. * Gelecek zamanda, ilerde.
İSTİMALE: Avutmak. Meylettirmek. Cezbettirmek. * Gönül almak. Çok mal sahibi olmak.
İSTİTALE: Uzanmak. Uzantı. Uzayıp gitmek. * Birisi üzerine faziletlilik dâvasında bulunmak. * Tecvidde: Harf okunduğunda sesin imtidadına, uzamasına denir. Bu harfe müstatıl harfi de denir. Bu sıfat Dad harfine aittir. * Tıb: Vücutta bazı organların uzaması.
İSTİZALE: (İzale. den) Yok edilme, izale olma.
İTALE: Uzatmak. Sözü uzun etmek. Tatvil-i kelâm etmek. * Birini zemmetmek, ayıplamak.
İTALE-İ DEST: El uzatma, hıyânet etme.
İTALE-İ LİSÂN: Dil uzatma, kötü şeyler söyleme.
İYALET: İdare etme, valilik yapma. * Bir valinin idare ettiği belde. * Vadi.
İZALE: Zevale erdirmek. Gidermek. Ortadan kaldırmak. Mahvetmek.
İZALE-İ ŞÜYU': Ortaklığı giderme.
İZALE: Halsiz bırakma. * Uzun etekli elbise. * Kadın yaşmağını açma. * Sarığın ucunu uzatma.
ISALET: Hamle yapmak. * Ulaşmak.
JALE: f. Çiğ. Kırağı. (Bak: Şebnem)
JALE-İ EŞK: Gözyaşı jâlesi. Kırağı tânesine benziyen gözyaşı.
JALEDAR: f. Üzerine çiğ düşmüş, kırağılanmış.
JALERİZ: f. Çiğ saçan, kırağı saçan.
JEGALE: f. Çığlık, nâra. * Darı ekmeği.
KABALE: Kadı'nın (hâkimin) verdiği hüccet. * Toptan, götürü ile yapılan satış. * Yahudilerin kendi cemaatlarına verdikleri vergi.
KALE: (A, uzun okunur) Dedi. O söyledi.
KALE: (Bak: Kal'a)
KALE: f. Kumaş. * Ham kavun, kelek.
KALE: Söz söylemek.
KALEB: Dudak dışarıya sarkmak.
KALEB: (C.: Kavâlib) Kalıp.
KALEBE: Hastalık. İllet.
KALEHZEM: Yeyni, hafif. * Suyu çok olan büyük deniz.
KALE-KÎLE: Dedi-denildi şeklindeki nakiller.
KALEM: (C.: Aklâm) Kamış. Yazı için ucu inceltilen bir nevi ince ve sert kamış. * Yazı yazmak için kullanılan her türlü âlet. * İfâde. Üslub. * Mâden, taş ve tahta üzerinde oymak için ucu sivri çelik âlet. * İnce boya, fırçası. * Yazı enva'ı. * Resim. Nakış. * Resmi dâirelerde kâtiplerin çalıştıkları oda. * Ağacı aşılamak için kullanılan ucu kalem gibi yontulmuş ince çöp. * Çiçek ve sâir hastalıklara karşı kullanılan aşıyı hâvi ufak şişe. * Ok.
KALEM SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 68. suresinin ismidir. Mekkîdir.
KALEMDAN: f. Kalem kutusu, kalemlik.
KALEMEN: Yazı ile, kalem ile. * Sayıca, sayı bakımından.
KALEMGİR: f. Yazı yazarken kalemin kâğıda takılmadan rahatlıkla kayması.
KALEMÎ: (Kalemiyye) Kalemle alâkalı. Kalemle münâsebet ve alâkası olan.
KALEMİYYE: Eskiden kalemlerde yazı karşılığı olarak alınan para.
KALEMKÂR: f. Tülbent veya ince kumaş üzerine fırça ile şekiller yapan yazmacı. * Maden üzerine kazarak şekiller yapan kimse. * Duvar veya tavanlara süs yapan, nakkaş.
KALEMKÂRÎ: f. Resimcilik, ince nakkaşlık. * İnce nakkaşın elinden çıkmış.
KALEMKEŞ: f. Yazan, yazıcı, yazar, müellif. * Çizen. * Yazıda silinti yapan.
KALEMREV: f. Bir hükümdar veya hükümetin hükmünün geçtiği yer.
KALEMZEDE: f. Yazılmış, kaleme alınmış.
KALEMZEN: f. Yazan, yazıcı, kâtib.
KALEN: (A, uzun okunur) Söylemek suretiyle. Söyleyerek.
KALENDER: f. Dünyayı terkederek elini çekip Allah yolunda giden kimse. * Dünyâdan elini çekip herşeyi hoş gören kimse. * Dünya alâkalarından uzak, alâyişe aldanmaz hakikat adamı. Filozof.
KALENDERÂNE: f. Kalenderce. Kalender olan bir kimseye yakışır surette.
KALENDERÎ: f. Feylesofluk; kalenderlik; dervişlik; serserilik. * Edb: Halk edebiyatı tâbirlerindendir. Halk şâirleri "mef'ulü, mefaîlü, mefaîlü, feûlün" vezninde tanzim ettikleri gazele bu adı verirler.
KALENSÜVE: Üzerine sarık sarılarak başa giyilen külâh. * Mantarın başlığı, tablası.
KALES: Kusuntu.
KALET: (C.: Kılât) Helâk olmak. * Dağlarda, içinde su biriken çukur. * Göz çukuru. * Baş parmağın dibinde olan çukur.
KALKALE: Bir şeyi titretmek. * Tecvidde: Okurken harflerin üzerinde birden durarak harfi, mahrecinden çıkar çıkmaz kesmek suretiyle bu harfleri tekrar okumak. Kalkale ile okunan harfler şunlardır: Kaf, tı, ba, cim, dal. (Hakk kelimesinde okunduğu gibi)
KARTALE: Eşek yükünün dengi.
KAT'Î DELALET: şüphesiz, kat'i delil.
KAT'İYY-ÜD DELALE: Bir ibârenin ifâde ettiği mânaya veya hükme delâletinin kat'i ve şeksiz olması. Delilin kat'i, şüphesiz oluşu.
KEFALET-İ BİL-MAL: Fık: Bir mal için kefil olma.
KEFALET-İ BİNNEFS: Birinin şahsına kefil olma.
KEFALET-İ MUTLAKA: Huk: Bir kayıt ile bağlı olmıyan kefalet.
KEFALET-İ MUVAKKATA: Geçici bir zaman için kefil olma.
KEFALET-İ NAKDİYE: Bir hususu te'min için depozite yatırmak suretiyle kefil olma.
KEFALET-BİT-TESLİM: Bir malın teslimine kefil olma.
KEFALETEN: Kefil olarak. Kefillik suretiyle.
KEFALETNAME: f. Kefillik kâğıdı, kefalet senedi.
KELÂLET: Yorgunluk. Bitkinlik. Usançlık. * Bıçak ve kılıç gibi şeylerin kesmez olması. * Akrabalığı uzak olanlar. (Amcazâdeler topluluğu gibi). * Kör ve kesmez olan.
KELUL (KELÂL-KELÂLE): Kütelip kesmez olmak. * Göz nuru zayıf olmak. * Çocuğu ve anası olmayan şahıs.
KERAMET-İ ALEVİYE (R.A.): Hz. Ali Efendimize âid keramet. (Bak: Kaside-i Ercuze)
KESALET: Tembellik. Üşenmek. Uyuşukluk. Rehâvet.
KIRTALE: (C.: Kırtâl) Yemiş toplamakta kullanılan sepet.
KİHALET: Göz için sürme yapma. Sürmecilik. * Göz doktorluğu. Göz hastalıkları bilgisi.
KUBALE: Mukabele. * Kapı önü.
KUSALE: Buğday ve arpa kesmiği.
KUTB-U RİSALET: Risaletin başı. * Hz. Muhammed (A.S.M.)
KÜFALE: Zammetmek, artırmak. * Boynuna almak.
KÜLALE: f. Çiçek demeti. * Kıvrım kıvrım olan saç. Kıvırcık saç. Bukle.
KÜTALE: Ağırlık, sıklet.
LAALETTAYİN: Gelişigüzel. Ayırd etmeksizin. Rastgele.
LALE: Lâle denen meşhur çiçek. * Vaktiyle suçluların ve delilerin boynuna takılan halka. * İncir koparmak için ucu çatallı değnek.
LALEFAM: f. Lâle renginde. Rengi lâlenin rengine benzeyen.
LALEGUN: f. Lâle renkli. Pembe.
LALEHADD: f. Lâle yanaklı. Yanakları pembe renkte olan.
LALEK: (Lâlekâ) f. Taç. * Papuç, ayakkabı. * Horoz ibiği.
LALERENK: f. Lâle renginde olan. Lâle renkli. Pembe.
LALERUH: f. Lâle yanaklı. Yanağı lâle gibi pembe olan.
LALERUHSAR: f. Lâle yanaklı, al yanaklı.
LALESAR: f. Lâlelik. Lâlebahçesi. * Sığırcık kuşu.
LALEVEŞ: f. Lâleye benziyen. Lâle gibi.
LALEZAR: f. Lâle bahçesi. Lâlelik.
LÂMEHALE: Hilesiz. * Çaresiz, imkânsız, ister istemez.
LA'NETULLAHİ ALEYH: Allah'ın lâneti onun üzerine olsun.
LÂZÂLE: (Lâzâlet) Zeval bulmasın, zâil ve eksik olmasın. * Olsun!
LÂZÂLE ÂLİYEN: Yüce ve âli olsun.
LEBALEB: Ağzına kadar dopdolu. * Ağızdan ağıza.
LEDE-L HAVALE: Havale olunduğu zaman.
LALEVEŞ: f. Lâleye benziyen. Lâle gibi.
MAALEM: İz. Eser. Nişân. * Dinî mes'ele.
MAGALE: şer, kötü.
MAGŞİYYÜN ALEYH: Bayılmış, baygın.
MAHALE: Çare, tedbir. * Hile.
MAHKÛMUN-ALEYH: Kendi aleyhinde hüküm verilmiş olan.
MAHLUF-ÜN ALEYH: Hakkında yemin edilen husus.
MAKALE: Söylenen söz. Söyleme. Söyleyiş. Kelâm. Nutuk. * Bir bahsin kaleme alınışı.
MALE: f. Duvarcı malası.
MALEMYEKÜN: Sözden ibâret.
MALEZİM: (Mâlezime) Lüzumlu ve gerekli şey. Malzeme.
MASALE: Sızıntı.
MASHARA-İ ÂLEM: Âlemin maskarası. Kepaze, rezil.
MA'TUFUN ALEYH: f. Bir rabt edatı ile kendisine bağlı olan kelime (Bak: Harf-i atıf)
MEÂLEN: Mânâca aynısı olmadan eksiği ile anlaşılan neticesi. Mânaya göre. (Bak: Te'vil)
MEBKALE: (C: Mebâkıl) Sebzevat yetiştirilen yer.
MECMA-İ ALEYH: Hakkında toplanılan, ittifak edilen, birleşilen şey.
MERHALE: (Rihlet. den) Menzil. Konak. * İki konak arası mesafe. * Bir günlük yol. * Derece, kademe.
MERHALENİŞİN: f. Seyyah, yolcu, turist.
MERKEZ-İ ÂLEM: Güneş, şems.
MEŞ'ALE: Aydınlatıcı âlet. Lâmba, kandil. Ucunda ateş yanan değnek.
MEŞ'ALE-İ DİL: Gönül meş'alesi.
MEŞGALE: İş. Meşguliyyet. Boş durmayış.
MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ: Hi: 672 de Belh'de doğdu. Konya'ya geldi ve yerleşti. Mühim eseri Farsça ve manzum yazdığı Mesnevi'sidir. İkişer mısralı kafiyeli şekilde olduğundan bu isim verilmiştir. Mevlevi Tarikatının piri ve serefrâzıdır.
MİHVER-İ ÂLEM: Arzın merkezinden geçerek semâ küresini her iki tarafta kesen mevhum hat.
MİNKALE: Geo: Yarım dâire şeklinde dereceli geometri âleti. İletki.
MİRTAL (MİRTALE): Bulaşmak.
MUALEBE: Erkeğin, karısı ile oynaması.
MUALECAT: Tedâviler, ilâç kullanmalar. * Bir hususta çalışmalar.
MUALECE: Bir hususa çalışıp devam etmek. * Hastaya bakmak. İlâç kullanmak, ilâç vermek. * Bir işe teşebbüs, bir işe girişmek.
MUAZALE: Bir sözün mânasını başka sözle bağlayıp kelâmı arka arkaya getirme. * Kafiyeyi ayrılmıyacak şekilde mâkabliyle bağlama. * Sözde kelimeleri tekrarla kullanma.
MUGALEBE: Üstün olmağa, galib gelmeyeğe çalışmak. Birisine galib gelmek.
MUHALE: Dostluk, sadâkat.
MUHALEBE: Beraberce süt sağmak.
MUHALEFET: Kabulsüzlük. Karşı durma. Uyuşmazlık. Zıt gitmek. Zıddiyet. Muvafık olmamak.
MUHALEFET-ÜN Lİ-L HAVADİS: Cenab-ı Hakk'ın ne zâtında ne sıfâtında (mevcud olsun, mevhum olsun, muhayyel olsun), hiç bir şeye hiç bir cihette benzememesi.
MUHALESE: Bir şeyi alıp kaçmak.
MUHALESET: (Hulus. dan) Birbirlerine iyi muamele etme. Birbirleriyle dostça geçinme.
MUHALÜN ALEYH: Fık: Havaleyi ödeyecek kimse. Üzerine havale yapılan şahıs.
MUHTALE: Hileci ve dalavereci kadın.
MUKALKALE: şişe. Sürahi.
MUSALE: Kuyudan ince akan damla. * Harman sonunda kalan kesmik. * Arpa ve buğday kapçığı. (Tane onun içinde olur.)
MUSALEHUN ANH: İstenen ve iddia edilen şey.
MUTALEBAT: (Mutâlebe. C.) (Taleb. den) İstenilen şeyler. İstekler.
MUTALEBE: (C.: Mutâlebât) (Taleb. den) Hakkını isteme, talebde bulunma. * Dâvâ, iddia.
MUTASADDIK-UN ALEYH: Sadakayı kabul eden kimse.
MU'TEMEDÜN-ALEYH: Kendisine itimad edilen ve güvenilen kimse.
MÜBAALE: Cilveleşme, oynaşma (karı-koca arasında).
MÜCALEDE: Harp âletleriyle vuruşma.
MÜCALESE(T): (Cülus. dan) Beraberce ve birlikte oturma.
MÜCMA-I ALEYH: Hakkında ittifak edilen.
MÜDAHALE: İşlere ve lüzumlu hallere, icabettiği için karışmak. Zararlı bir hal var ise, işe karışıp zararın def'ine çalışmak. * Araya girme. Sokulma.
MÜDALESE: Aldatmak, hile etmek, muhâdaa.
MÜDDEÂ ALEYH: Aleyhinde dâvâ açılan.
MÜFADALE: Faziletli olmada rekabet etmek.
MÜFASALE: Ayrılışmak.
MÜFTERA-ALEYH: Kendisine iftira edilen.
MÜHAKALE: Ekini biçmeden buğday ile satmak.
MÜKÂLEBE: (Kelb. den) (Köpekler gibi) dalaşma.
MÜKÂLEMAT: (Mükâleme. C.) (Kelâm.dan) Mükâlemeler, konuşmalar.
MÜKÂLEME: Karşılıklı konuşma. Anlaşma. Müzakere. Muhavere. Söyleşme.
MÜKREH-ÜN ALEYH: Bir kimsenin yapması için zorlandığı iş.
MÜMAHALE: Mekir ve hile etme, aldatma.
MÜNADALE: Müsabaka yarışına girmek. Atışma. Atış müsabakası.
MÜNAKALE: Taşımak, ulaştırmak, aktarmak.
MÜNKALEB: Rücu etmek, geri dönmek.
MÜSALEBE: Talan, yağma.
MÜSALEFE: (Müsâlefet) Birine refakat etme, yol arkadaşı olma. * İleride ve önde bulunma. * Biriyle birlikte seyretme.
MÜSALEME(T): İki taraf arasında barışıklık, barış içinde olmak, sulh.
MÜSALEMETKÂR: f. Barışçı, sulh taraftarı.
MÜSTED'Â-ALEYH: (Da'va. dan) Kendisinden şikâyet edilen kimse.
MÜTALEBE: (C.: Mütalebât) Hakkını isteme. İddia, dâvâ.
MÜTTEFEKUN ALEYH: Üzerinde birleşilen mes'ele. Hakkında müttefik olup anlaşmaya varılmış olan.
MÜVALEFE: Birbiriyle üns tutmak, dostluk kurmak.
MAGŞİYYÜN ALEYH: Bayılmış, baygın.
MERHALENİŞİN: f. Seyyah, yolcu, turist.
MEŞ'ALE-İ DİL: Gönül meş'alesi.
NÂF-I ÂLEM: Mekke-i Mükerreme.
NAKALE: (Nâkıl. C.) Haberciler, nakledenler.
NALE: (Bak: Nâl)
NALEKÂR: f. İnleyen, figân eden, feryad eden.
NALEKÜNAN: (Nâle-künân) f. Feryad ederek, inleyerek.
NALENDE: f. İnleyen, feryad eden, inleyici.
NALESENC: f. İnleyen, inildiyen.
NALESENCÎ: f. İnleyicilik, feryad edicilik.
NALEZEN: (Nâle-zen) f. İnleyen. İnildeyen.
NALEZENAN: f. İnildiyerek, inleyerek.
NEBALE(T): Zekâ, fazilet ve neciblik sâhibi olmak. * Büyüklük, azamet. * İyi olmak. * Cömertlik, elaçıklık. * Okçu, ok yapıp satan. Okçuluk.
NEDALET: Kir, pislik. * Çalma, sirkat etme, aşırma.
NEVALE-ÇİN: f. Yiyecek toplayan, kısmetini alan.
NEVSALE: f. Genç. Küçük. Tâze.
NEZALE: Sefillik. * Hasislik.
NİHALE: f. Yeni, taze fidan. * Avcı korkuluğu. * Sahan altlığı. * Döşenecek şey. Döşeme.
NİZAM-I ÂLEM: Kâinatta Allah'ın koyduğu umumi nizam. (Nizam-ı âlem saadet-i ebediyeye işaret ediyor. S.) (Bak: Delil-i inayet)
NOKTA-İ GALEYÂN: Suyun buhara çevrildiği harâret derecesi.
NUH (ALEYHİSSELÂM): Kur'an-ı Kerim'de adı geçen bir peygamber ismi. (Elli yaşında iken kavmini imana dâvete memur edilmiş ve kavmi kendisini dinlemediğinden, iman etmeyenlere ceza olarak dünyayı kaplayan su tufanı olmuş ve zâlimler mahvolmuşlar; iman edenler Nuh Peygamber'in (A.S.) yaptığı gemiye alınarak kurtulmuşlardır.)
NÜHALE: Kepek.
PALENG: f. Postal. Çarık.
PALENG-İ FERSUDE: Eski çarık.
PARALEL: Yun. Müvazi. * Geo: Bütün noktaları birbirinden aynı uzaklıkta olan çizgi veya hat, düzlük, satıh.
PEJGALE: f. Pay, hisse. * Yırtık, yama.
PENCAHSÂLE: f. Elli yaşında.
PENCSALE: f. Beş yaşında.
PERGÂLE: f. Kaba iplikten yapılan bir cins dokuma. * Parça.
PİYALE: f. Kadeh. Şarap bardağı.
PÜR-SÂLE: f. Yaşlı. Yaşı dolgun.
RAALE: Hamakat, ahmaklık.
RABB-ÜL ÂLEMÎN: Bütün âlemlerin Rabbi. Her âlemi doğrudan doğruya Rububiyyeti ile tâlim, terbiye, tedbir ve idâre eden Cenab-ı Hak.(Kur'an-ı Kerim) (bazan iki kelimede, meselâ... Rabbüke tabiri ile ehadiyyeti ve Rabb-ül âlemîn ile vâhidiyyeti bildirir. Ehadiyyet içinde vâhidiyyeti ifade eder. Hattâ bir cümlede bir zerreyi bir göz bebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi; güneşi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün göz bebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar. M.N.)(Her bir şey, hareketiyle bütün eşyayı vahdet nâmına zabteder. Demek, bütün yıldızları elinde tutmayan, bir tek zerreye Rabb olamaz. S.)
RAHMETEN-Lİ-L-ÂLEMİN: Bütün âlemlere rahmet olan Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
RAHMETULLÂHİ-ALEYH: "Allah'ın (C.C.) rahmeti onun üzerine olsun" meâlinde vefat etmiş müslümanlar için söylenen duâ.
RECALE: Yayan yürümek.
REİS-İ ÂLEM: Âlemin reisi. Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. (Bak: Mefhar-ı Kâinat)
REKZ-İ ALEM: Bayrağı bir yere dikme.
RESALET: Saçı salıverme. * Deveyi eşkin yürütme. (Bak: Risalet)
REŞAHAT-İ KALEM: Kalem sızıntısı, kalemden dökülen fikirler, yazılar.
REŞK-İ ÂLEM: Herkesi kıskandıracak kadar üstün durumda olan.
REZALET: Utanç verici şey. Utanılacak hal. * Alçaklık, rezillik. * Maskaralık. * Arsızlık.
RIDVANULLAHİ ALEYH: "Allah ondan razı olsun" meâlinde dua.
RİBHALE: Azası büyük olan, organları iri olan.
RİCALEN: Yaya olarak. Yayan. * Erkek olarak.
RİHALE: At semeri, eyer.
RİSALE: Mektub. * Bir ilme dair yazılmış küçük kitap. * Haber göndermek. * Elçinin götürdüğü mektub, name. * Fık: Bir kimsenin sözünü veya emrini başka birisine tebliğ etmek.
RİSALE-İ NUR: f. Nurun Risalesi. Kur'an'dan alınan âyetlerin tefsiri ile tahkikî iman dersi veren kitap. Büyük mücahid Bediüzzaman Hazretlerinin eserleri.(Risale-i Nur'un vazifesi:... Hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatlarla, gayet kat'i ve en mütemerrid zındık feylesofları dahi imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur'ana hizmet etmektir. Ş.)
RİSALET: Birisini bir vazife ile bir yere göndermek. * Peygamberlik. Büyük kitapla gelen peygamberlik. * Elçilik.
RİSALET-ÜN NUR: Risale-i Nur tabirinin Arapçası. (Bak: Risale-i Nur)
RİSALET-PENAH: Risaletin kendine istinad ettiği Hazret-i Muhammed (A.S.M.). (Risalet-meab da denir)
RÜSVA-YI ÂLEM: En aşağılık ve âdi adam.
SAHN-İ LÂLE-ZÂR: Lâle bahçesinin ortası.
SALE: f. Yıllık, senelik.
SALE: Âfet, belâ, musibet, dâhiye.
SALEF (SALF): Kibirlilik. Tekebbürlük hali. * Kin tutmak, buğz etmek. * Zevci indinde zevcenin kadri olmamak. * Misafir için olan yemeğin yetmemesi.
SALEHBA: Dayanıklı ve kuvvetli deve. (Müe: Salehebât)
SALENBAC: Uzun ince balık.
SALLALLÂHÜ TEÂLÂ ALEYH: "Allah (C.C.) onun şanını yüceltsin; duasını, isteklerini kabul etsin; her isteğini versin" meâlinde Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında söylenilen duadır.
SALSALE: Demirlerin birbirine dokunmaktan ses çıkarmaları.
SEBHALE: " Sübhânallah" demek.
SEFALET: Fakirlik, yoksulluk. Fakirlikten gelen sıkıntı. Sefillik.
SEHALE: Altın, gümüş gibi değerli maddelerin kırıntıları.
SEHV-İ KALEM: Yanlış yazılış, kalem yanlışı.
SELALE: Çanak içinde yalanan nesne.
SEMALE: (C.: Simâl) Kap veya havuz dibinde olan artık. * Tereyağı. *Araptan bir kabile.
SEYYALE-İ BERKİYYE: Şimşek akımı. Elektrik akımı. * Şimşek gibi akıcı ve parlak.
SIBHALE: Azası iri ve uzun olan.
SÜHALE: Küçük tavşan.
SÜLALE: Soy, sop. Bir kimsenin soyu.
SÜLALE-İ TÂHİRE: Temiz sülale olan Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) soyu.
SÜLALE: Sıkınca parmakların arasından dışarı çıkan safi balçık. * Meni akıntısı.
ŞAH-I RİSALET: Risaletin Şahı. Hz. Muhammed (A.S.M.)
ŞELALE: Büyük çağlayan. Akarsuyun yüksekten çoklukla akması.
ŞİMALEN: Soldan, sol taraftan, şimalden, kuzey taraftan.
ŞÖHRETŞİÂR-I ÂLEM: Âlemde şöhret ona nişan olmuş olan. Çok meşhur olan.
ŞUUN-U SEYYALE: Akıcı, bir halde durmayan işler.
ŞİMALEN: Soldan, sol taraftan, şimalden, kuzey taraftan.
TALE: (Tavl. dan) "Uzun olsun" mânâsındadır.
TALEB: İsteme. İstenme. Dileme. İstek.
TALEB-İ RÜ'YET: Görmeyi istemek. Hz. Musa'nın (A.S.) Cenab-ı Hakk'ı görmek istemesi.
TALEBDÂR: f. Alacaklı.
TALEBE: (Tâlib. C.) İstekliler. * Şakird. Tahsile çalışan. Öğrenen. Öğrenci.
TALEBE-İ ULÛM: Yüksek dinî ilimleri okuyan talebe. (Bak: Âlem-i berzah)(İmam-ı Şâfiî (K.S.) gibi büyük zâtlar: "Talebe-i ulûmun hattâ uykusu dahi ibadet sayılır." diye ziyade ehemmiyet vermişler. Ş.)
TALEBKÂR: f. İstekli, talebli, arzulu.
TALEF: Fazl. Atâ, hediye, bahşiş, hibe. * Kanı heder olmak.
TALEL: (C.: Tulul-Atlâl) Yıkılmış binada kalan duvar temeli.
TELALE: Dalâlet.
TIBALE: Deve boynuna asılan büyük çan. * Davulculuk.
TUBALE: (C.: Tubâlât) Dişi koyun.
UCALE: Misafirlerin yolda yemek için götürdükleri azık. * Çiftçilerin azık diye evvelce koyup getirdikleri buğday ve arpa.
ULALE: Süt bakiyyesi. * Her nesnenin bakiyyesi, artığı.
UMALE: Bir işçinin, işi karşılığında aldığı ücret.
VEKÂLET: Vekillik. Birisinin nâmına iş görme. Kendi nâmına hareket etme salâhiyetini başkasına verme. Nezâret, bakanlık. * Vekilin vazife gördüğü bina.
VEKÂLETEN: Birisine vekil olarak. Başkası adına.
VEKÂLETNÂME: f. Birisine vekillik verildiğini isbat eden ve ekseriya noterlikçe tanzim edilmiş bulunan yazılı kâğıt.
VEKÂLETPENÂH: f. Padişahın vekili olan, sadrâzam. Başvekil. Başbakan.
VELKALEMİ: Kalem hakkı için. Kaleme yemin olsun.
YALE: f. Sığır boynuzu.
ZALEF: Kum ve taş olmayan sağlam yer.
ZALEME: (Zâlim. C.) Zâlimler.
ZELALET: Alçaklık, hakirlik, horluk. Zillet.
ZILALE: Gölgelik.
ZİKR-İ ALENÎ: Aşikâr ve açıktan toplanıp Allah'ı zikretmek.
ZİNDAN-I ATÂLET: Atâlet zindanı. (Bak: Himmet)
ZÜBALE: Mum. Kandil fitili.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ALEBAT : Yemek kapları, çanaklar.
ÂL : Yüksek. Âlî. Yüce. Bülend.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...