Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ÂLET: Fakir.
Dağda ve tarlada yaptıkları künbet.
ÂLET: Bir işte veya bir san'atta kullanılan vasıta. Bir makinayı vücuda getiren ve işlemesine yardım eden parçalardan her biri.
Sebeb, vesile, vesâit.
Edevat. Avadanlık.
ÂLET-İ CERRÂHİYE: Cerrahların, yaraları tedaviye çalışan doktorların kullandıkları edevat, takım.
ÂLET-İ KATIA: Kesici âlet.
ÂLET-İ LEHV: Oyun âleti. Oyuncak. Çalgı âleti.
ÂLET-İ MUSAVVİT: Sesi nakletmeye yarıyan alet. Mikrofon.
ALETTAFSİL: Uzun uzadıya, mufassal olarak.
ALETTAHKİK: (Ale-t-tahkik) Hakikat üzere, kat'i surette. Besbelli.
ALETTAHMİN: Aşağı yukarı, tahminen.
ALETTAHSİS: Hususi olarak, bilhassa, hele, en çok.
ALETTEDRİC: Azar azar.
ALETTERTİB: Tertibli olarak, sırasıyla.
ALETTEVALİ: Arası kesilmeksizin, birbiri ardınca, arka arkaya.
İçerisinde 'ÂLET' geçenler
AB-I ADÂLET: Doğruluğun ve adaletin feyz ve bereketi.
ABALET: Ağırlık.
ADALET: Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek. Suçluya Allah'ın emrini icra etmek.(Adâlet iki şıktır. Biri mübet, diğeri menfidir. Müsbet ise; hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım adâlet; bu dünyada bedahet derecesinde ihâtası vardır. Çünkü her şeyin istidat lisaniyle ve ihtiyac-ı fıtrî lisaniyle ve ıztırar lisaniyle Fâtır-ı Zülcelâl'den istediği bütün matlubatını ve vücut ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu mahsus mizanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşahede veriyor. Demek adâletin şu kısmı, vücut ve hayat derecesinde kat'i vardır. İkinci kısım menfidir ki: Haksızları terbiye etmektir. Yâni, haksızların hakkını, tâzib ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise; çendan tamamiyle şu dünyada tezahür etmiyor. Fakat, o hakikatın vücudunu ihsas edecek bir surette hadsiz işarat ve emarat vardır. Ezcümle: Kavm-i Âd ve Semud'dan tut, tâ şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i te'dib ve tâziyâne-i ta'zib, gayet âli bir adâletin hükümran olduğunu hads-i kat'i ile gösteriyor. S.) (Bak: Fâtih Sultan Mehmed)
ADÂLET-İ İLÂHİYE: Allah'ın adaleti.
ADÂLET-İ İZAFİYE: İzafi adalet veya adâlet-i nisbiye de denir. Küll'ün selâmeti için, cüz'ü feda eden adalet usulüdür.(Cemaat için ferdin hakkını nazara almaz, "ehvenüş-şer" diye bir nevi adalet-i izâfiyeyi yapmağa çalışır. Fakat adalet-i mahza kabil-i tatbik ise "adalet-i izafiye"ye gidilmez, gidilse zulümdür. M.)
ADÂLET-İ MAHZA: Adaletin tam hakikisi, tam adalet. (Adâlet-i mahza ile adalet-i izafiyenin izahı şudur ki: $ âyetin mâna-yı işarisi ile : Bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir fert dahi umumun selâmeti için feda edilemez. Cenab-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak, haktır. Küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük büyük için iptal edilemez. Bir cemaatin selâmeti için bir ferdin rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet nâmına, rızası ile olsa o başka meseledir. M.)(... Adâlet-i İlâhiyenin tam mânâsı ile tecelli etmesi için haşre ve Mahkeme-i Kübrâ'ya lüzum vardır ki, biri cezasını, diğeri mükâfatını görsün. İ.İ.)
ADALETKÂR: f. Adaletli, insaflı, adalet sahibi.
ADÂLETKÂRANE: f. Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette.
ADALETPENAH: f. Adâletli.
ÂLET-İ CERRÂHİYE: Cerrahların, yaraları tedaviye çalışan doktorların kullandıkları edevat, takım.
ÂLET-İ KATIA: Kesici âlet.
ÂLET-İ LEHV: Oyun âleti. Oyuncak. Çalgı âleti.
ÂLET-İ MUSAVVİT: Sesi nakletmeye yarıyan alet. Mikrofon.
ALETTAFSİL: Uzun uzadıya, mufassal olarak.
ALETTAHKİK: (Ale-t-tahkik) Hakikat üzere, kat'i surette. Besbelli.
ALETTAHMİN: Aşağı yukarı, tahminen.
ALETTAHSİS: Hususi olarak, bilhassa, hele, en çok.
ALETTEDRİC: Azar azar.
ALETTERTİB: Tertibli olarak, sırasıyla.
ALETTEVALİ: Arası kesilmeksizin, birbiri ardınca, arka arkaya.
ASALET: Temiz soyluluk. Soy sop temizliği. Köklülük. * Rüsuh. * Metanet. Necabet. Zâdegânlık. * Kendi işi için bizzat ve kendisi nâmına hareket. * Edb: Yazıda veya sözde bayağı tâbirlerin bulunmaması.
ASALETEN: Vekil olmayış. Kendi işini kendi namına bizzat kendisi yapmak üzere. Kendi nâmına olmak üzere.
ASALETLÛ: Asâletli, soy ve neseb sahibi, necib, asil. * Osmanlı İmparatorluğu zamanında resmi yazışmalarda büyükelçilere, Hristiyan büyüklerine, devlet adamlarına ve prenslerine denirdi.
ATALET: (Utlet) Boş durma. Tembellik. İşsizlik. Hurma salkımı.(En bedbaht, en muztarib, en sıkıntılı işsiz adamdır. Zirâ, atâlet, ademin birâderzâdesidir. Sa'y, vücudun hayatı ve hayatın yakazasıdır. M.)
ATALET KANUNU: Fiz: Duran bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hareket edemez; ve hareket hâlindeki bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hızını ve yönünü değiştiremez.
BATALET: Avarelik. İşsizlik. * Boş şeyler söylemek. * Bahadırlık. Cesurluk. Cesâret.
BESALET: Yiğitlik. Bahadırlık. Yürek sağlamlığı.
BETALET: (Bak: Batalet)
BÜLÂLET: Islaklık, nemlilik, yaşlık.
BÜRHAN-I RİSALET: (Bak: Bürhan-ı nübüvvet)
CEHALET: Bilmezlik, nâdanlık, ilimden ve her nevi müsbet mâlûmatdan habersiz olma. Cahillik.
CEZALET: Rekâketsiz ifade. * Güzellik. * Müdebbirlik, akıllılık. * Azim, büyük. * Edb: Kelimeler, ince veya sert söylenişlerine göre; elfâz-ı cezle veya elfâz-ı rakika diye ikiye ayrılır. Elfâz-ı cezle: Söylenişte tatlılığı bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma, yıldırma ifâde etmeğe uygun kelimeler olarak ayrılır. Celâdet, sadme, kazanfer, çekâçek, dırahşân gibi.. Bu çeşit kelimelerle, söylenen ve yazılan ifâdelerde cezâlet var, denir. (Edb. S.)
CEZALET-İ BEYANİYE: Beyan ilmine ait ve beyan sahasındaki cezâlet.
CEZALET-İ NAZMİYE: Kur'an-ı Kerim'deki kelime ve harflerin harika bir ahenk ve münâsebet ile nazm ve tertibindeki cezâlet.
DALALET: İman ve İslâmiyetten ayrılmak. Azmak. Hak ve hakikatten, İslâmiyet yolundan sapmak. Allah'a isyankâr olmak. * Şaşkınlık.(... Nevâfil kısmında, emr-i istihbabî ile yine ehl-i iman mükelleftir. Fakat, terkinde azab ve ikab yoktur. Fiilinde ve ittibaında azîm sevaplar var; ve tağyir ve tebdili, bid'a ve dalâlettir ve büyük hatadır...... Sünnete ittiba etmiyen, tenbellik eder ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise, cinayet-i azîme; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalâlet-i azîmedir. L.)
DALALETPİŞE: Sapıklığı tâkibeden. Sapıklığa giden. İslâmiyetten başka yol tâkib eden.
DEHALET: Sığınmak, aman dilemek, medet, yardım isteyiş.
DELALET: Delil olmak. Yol göstermek. Kılavuzluk. Doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek. * İşaret.
DELALET-İ SELÂSE: Üç çeşit delâlet. Bunlar da: Delâlet-i mutabıkıye, delâlet-i tazammuniye, delâlet-i iltizamiyedir.1- Delalet-i mutabıkıye: Bir kelâmın vaz'olunduğu, yani kasdedilen mânanın tamanına delâletidir. Meselâ: İnsan lâfzı, insanın tam mahiyeti olan, hayvan-ı natık, (yani, konuşan hayat sahibi varlık) mânasına delâleti gibi.2- Delalet-i tazammuniye: Bir lâfzın vaz'olunduğu mânanın bir cüz'üne delâletidir.3- Delalet-i iltizamiye: Bir lâfzın vaz'olunduğu mânanın lâzımına yani o mâna ile beraber bulunması zaruri olan diğer bir mânaya delâletidir. Mezkur delâlet-i selâseye ait şöyle bir misal dahi verilir."Zekât, müslümanların fakirlerine verilir, hiç bir zengine verilmez." İbaresi; zekâtın, yalnız Müslüman fakirlere verileceğine delâlet-i mutabıkıye ile; zengin olan Ahmet, Mehmet gibi belli şahıslara verilemiyeceğine delâlet-i tazammuniye ile; zekât hususunda zenginler ile fakirler arasında fark bulunduğuna da delâlet-i iltizamiye ile delâlet eder.
DELALET-İ ZÂTİYE: Kendi zatı ile, bizzat kendisini eserleri ile göstermek suretiyle olan delâlet, şahidlik.
DİLALET: Kılavuzluk etmek. * Nazlanma. İşve. * Üstünlük, galebe.
EHL-İ DALÂLET: Dalâlette olanlar.
EYALET: (C: Eyâlât) Vilâyet. Bir vâlinin idaresinde olan memleket, şehir.
GALET: Hesapta yanılmak.
HACALET: Utanma. Utanç.
HACALET-ÂVER: f. Utandırıcı. Utanç veren.
HADALET: Baldırı ve kolu etli olma.
HÂLET: Suret. Hâl. Keyfiyet.
HÂLET-İ CEHENNEM-NÜMUN: Cehennem gibi çok azab verici hal.
HÂLET-İ GAŞY: Kendini bilmeyecek derecede baygınlık.
HÂLET-İ NEZ': Ölüm hâleti. Can verme zamanı. Sekerat vakti.
HÂLET-İ RUHİYE: İnsanın ruh hâleti, manevi ve iç durumu.
HÂLET-İ ŞUHUD: şuhud hali, mânen veya misalen seyretme hâleti.(...Fakat ihatasız olan hâlet-i şuhudda ve rü'ya gibi rü'yetlerini tâbirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için kısmen yanlıştır. M.)
HAVALETEN: Havale suretiyle, havale olarak.
HAYALET: Göze görünen hayal, karaltı.
HAZRET-İ RİSALET: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi.
HİLALET: Samimi dostluk.
HULALET: Samimi dostluk arkadaşlık.
HÜSN-Ü DELÂLET: Hayırlı. İyi bir başlangıca delâlet.
HÂLET-İ ŞUHUD: Şuhud hali, mânen veya misalen seyretme hâleti. (...Fakat ihatasız olan hâlet-i şuhudda ve rü'ya gibi rü'yetlerini tâbirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için kısmen yanlıştır. M.)
İCALET: El kitabı. Lüzum etttiği zaman müracaat olunup faydalanılan, cepte ve elde taşınabilir küçük kitap. * Acele ile ve derhal yapılan iş.
İCALETEN: Hemen, acele olarak, seri bir şekilde.
İHALETEN: İhale ederek, ihale suretiyle.
İYALET: İdare etme, valilik yapma. * Bir valinin idare ettiği belde. * Vadi.
ISALET: Hamle yapmak. * Ulaşmak.
KALET: (C.: Kılât) Helâk olmak. * Dağlarda, içinde su biriken çukur. * Göz çukuru. * Baş parmağın dibinde olan çukur.
KAT'Î DELALET: şüphesiz, kat'i delil.
KEFALET-İ BİL-MAL: Fık: Bir mal için kefil olma.
KEFALET-İ BİNNEFS: Birinin şahsına kefil olma.
KEFALET-İ MUTLAKA: Huk: Bir kayıt ile bağlı olmıyan kefalet.
KEFALET-İ MUVAKKATA: Geçici bir zaman için kefil olma.
KEFALET-İ NAKDİYE: Bir hususu te'min için depozite yatırmak suretiyle kefil olma.
KEFALET-BİT-TESLİM: Bir malın teslimine kefil olma.
KEFALETEN: Kefil olarak. Kefillik suretiyle.
KEFALETNAME: f. Kefillik kâğıdı, kefalet senedi.
KELÂLET: Yorgunluk. Bitkinlik. Usançlık. * Bıçak ve kılıç gibi şeylerin kesmez olması. * Akrabalığı uzak olanlar. (Amcazâdeler topluluğu gibi). * Kör ve kesmez olan.
KESALET: Tembellik. Üşenmek. Uyuşukluk. Rehâvet.
KİHALET: Göz için sürme yapma. Sürmecilik. * Göz doktorluğu. Göz hastalıkları bilgisi.
KUTB-U RİSALET: Risaletin başı. * Hz. Muhammed (A.S.M.)
LAALETTAYİN: Gelişigüzel. Ayırd etmeksizin. Rastgele.
NEDALET: Kir, pislik. * Çalma, sirkat etme, aşırma.
RESALET: Saçı salıverme. * Deveyi eşkin yürütme. (Bak: Risalet)
REZALET: Utanç verici şey. Utanılacak hal. * Alçaklık, rezillik. * Maskaralık. * Arsızlık.
RİSALET: Birisini bir vazife ile bir yere göndermek. * Peygamberlik. Büyük kitapla gelen peygamberlik. * Elçilik.
RİSALET-ÜN NUR: Risale-i Nur tabirinin Arapçası. (Bak: Risale-i Nur)
RİSALET-PENAH: Risaletin kendine istinad ettiği Hazret-i Muhammed (A.S.M.). (Risalet-meab da denir)
SEFALET: Fakirlik, yoksulluk. Fakirlikten gelen sıkıntı. Sefillik.
ŞAH-I RİSALET: Risaletin Şahı. Hz. Muhammed (A.S.M.)
VEKÂLET: Vekillik. Birisinin nâmına iş görme. Kendi nâmına hareket etme salâhiyetini başkasına verme. Nezâret, bakanlık. * Vekilin vazife gördüğü bina.
VEKÂLETEN: Birisine vekil olarak. Başkası adına.
VEKÂLETNÂME: f. Birisine vekillik verildiğini isbat eden ve ekseriya noterlikçe tanzim edilmiş bulunan yazılı kâğıt.
VEKÂLETPENÂH: f. Padişahın vekili olan, sadrâzam. Başvekil. Başbakan.
ZELALET: Alçaklık, hakirlik, horluk. Zillet.
ZİNDAN-I ATÂLET: Atâlet zindanı. (Bak: Himmet)
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ÂLET-İ CERRÂHİYE : Cerrahların, yaraları tedaviye çalışan doktorların kullandıkları edevat, takım.
ÂLE : (C.: Al) Harbe. * (C. Alât) Çadır direği. * Edât.
ÂL : Yüksek. Âlî. Yüce. Bülend.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...