Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ÂNÂ: (Ani. C.) Gece yarısı vakitleri.
ÂNÂ-ÜL-LEYL: Gece yarıları, gecenin geç vakitleri.
ANÂ': Zahmet, meşakkat, güçlük, zorluk.
ANÂBİL: Kaba nesne.
ANÂDİL: (Andelib. C.) Bülbüller.
ÂNÂF: (Enf. C.) Burunlar.
ANÂFET: Kabalık, sertlik.
ANAFOR: Denizde akıntının yanında veya altında, onun ters istikametinde olarak akan su. Akıntı mukabili.
ANÂK: (C.: Ânuk) Dişi keçi yavrusu.
Zahmet, meşakkat.
Karakulak dedikleri hayvan.
ANAK: En zarif, en yakışıklı, en güzel.
Çok ferah, çok sürurlu.
ANAKAT: Muvaffakiyetsizlik. Ümidi boşa çıkma.
ANÂKİB: (Ankebut. C.) Örümcekler.
ANALJEZİ: yun.Tıb: Acı hissinin kaybı.
ANALOJİ: Mant. Benzetme yoluyla sonuç çıkarma. Bilinmeyen bir durum, bir hadise, bir münasebet ve bir varlık hakkında hüküm vermek için bilinen bir benzeri hakkındaki bilgilerden faydalanılarak muhakeme yürütülmesidir. Bu tarz düşünce çok defa düşüneni yanlış sonuca götürür. Muhtemel olanın muhakkak zannedilmesine sebep olur. Hataya düşmemek için dikkatli olmak gerekir.
ANAMALCILIK: (Bak: Kapitalizm)
ÂNÂN: f. (An. C.) Onlar.
ANÂN: Bulutlar.
Gökyüzü, semâ.
ANANE: Bir tek bulut.
ANARŞİ: yun. Başıboşluk. Din ve nizam tanımamak. Din ve nizam düşmanlığı. Birden başıboş kalmak. Başta hükümet olmamak. Hükümetinin otoritesi kalmamış olan bir milletin durumu. (Bak: Ye'cüc ve me'cüc)(Bir Müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hiristiyan ve Yahudi, hususan bolşevik gibi olmak... Çünkü; bir İsevi Müslüman olsa, İsâ aleyhisselâmı daha ziyade sever. Bir Musevi Müslüman olsa, Musa aleyhisselâmı daha ziyade sever. Fakat bir Müslüman Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam'ın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiçbir dine giremez, anarşist olur; ruhunda kemalâta medar hiçbir hâlet kalmaz. Vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyyeye bir zehir olur. R.N.)(..Hakiki bir Müslüman, samimi bir mü'min hiçbir zaman anarşiye ve bozgunculuğa tarafdar olmaz. Dinin şiddetle menettiği şey, fitne ve anarşidir. Çünki, anarşi hiçbir hak tanımaz. İnsanlık seciyelerini ve medeniyet eserlerini canavar hayvanlar seciyesine çevirir ki, bunun âhir zamanda "Ye'cüc ve Me'cüc" komitesi olduğuna Kur'an-ı Hakim işaret buyurmaktadır. Tr.)(Hem her bir şehir kendi ahalisine geniş bir hânedir. Eğer iman-ı ahiret o büyük aile efradında hükmetmezse, güzel ahlakın esasları olan ihlâs, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakârlık, Rıza-yı İlâhi, sevab-ı uhrevi yerine garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu, riyâ, rüşvet, aldatmak gibi haller meydan alır. Zâhiri asayiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet manaları hükmeder; o hayat-ı şehriyye zehirlenir. Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, kaviler zulme, ihtiyarlar ağlamaya başlarlar. Ş.)
ANARŞİST: Anarşi taraftarı. Anarşi ve karışıklık çıkaran.
ANARŞİZM: Anarşiyi istiyen tahribci bir nazariye. Anarşistlik. İnsanın insan tarafından idaresi esasına dayanan her türlü devlet, hukuk düzenlerinin adaletsiz, haksız ve zulüm olduğunu iddia eden ve devletsiz, kanunsuz, her insanın kendi başına buyruk yaşıyacağı bir düzensizlik istiyenlerin görüşü.
ANÂSIR: (Unsur. C.) Unsurlar. Bir şeyin meydana gelmesine sebeb olan temel esaslar. Elementler.
ANÂSIR-I ERBAA: Dört unsur: Toprak, hava, su, nur (veya ateş).
ANÂSIR-I HİSABİYYE: Mat : Bir hesabı yapmak için gerekli olan mâlûmatlar.
ANÂSIR-I KÜLLİYE: Külli ve dünyanın her tarafından yayılmış bulunan unsurlar.
ANAT: (An. C.) Anlar, zamanlar.
ANATOMİ: Canlıların yapısını ve bu yapıyı meydana getiren uzuvları inceleyen ilim dalı. Tıbtaki önemi çok büyüktür.
ANAYASA: (Bak: Teşkilât-ı esâsiye)
ANAZ: Bir büyük kuşun adı.
İçerisinde 'ÂNÂ' geçenler
ALAMANA: İtl. Küçük odun gemisi. * Büyük balıkçı kayığı. * Büyük balıkçı kayıklarına mahsus büyük ağ, ığrıp.
ALMANAK: Fr. Kitab biçiminde bir çeşit takvimdir. Senenin bölümlerinden başka bayram, yıldönümü gibi muayyen günleri gösterir; ayrıca astronomi, meteoroloji, istatistik bilgiler de verir.
ÂNÂ-ÜL-LEYL: Gece yarıları, gecenin geç vakitleri.
ANÂ': Zahmet, meşakkat, güçlük, zorluk.
ANÂBİL: Kaba nesne.
ANÂDİL: (Andelib. C.) Bülbüller.
ÂNÂF: (Enf. C.) Burunlar.
ANÂFET: Kabalık, sertlik.
ANAFOR: Denizde akıntının yanında veya altında, onun ters istikametinde olarak akan su. Akıntı mukabili.
ANÂK: (C.: Ânuk) Dişi keçi yavrusu. * Zahmet, meşakkat. * Karakulak dedikleri hayvan.
ANAK: En zarif, en yakışıklı, en güzel.* Çok ferah, çok sürurlu.
ANAKAT: Muvaffakiyetsizlik. Ümidi boşa çıkma.
ANÂKİB: (Ankebut. C.) Örümcekler.
ANALJEZİ: yun.Tıb: Acı hissinin kaybı.
ANALOJİ: Mant. Benzetme yoluyla sonuç çıkarma. Bilinmeyen bir durum, bir hadise, bir münasebet ve bir varlık hakkında hüküm vermek için bilinen bir benzeri hakkındaki bilgilerden faydalanılarak muhakeme yürütülmesidir. Bu tarz düşünce çok defa düşüneni yanlış sonuca götürür. Muhtemel olanın muhakkak zannedilmesine sebep olur. Hataya düşmemek için dikkatli olmak gerekir.
ANAMALCILIK: (Bak: Kapitalizm)
ÂNÂN: f. (An. C.) Onlar.
ANÂN: Bulutlar. * Gökyüzü, semâ.
AN'ANÂT: (An'ane. C.) Rivayetler. * Gelenekler, an'aneler, âdetler, örfler.
ANANE: Bir tek bulut.
ANARŞİ: yun. Başıboşluk. Din ve nizam tanımamak. Din ve nizam düşmanlığı. Birden başıboş kalmak. Başta hükümet olmamak. Hükümetinin otoritesi kalmamış olan bir milletin durumu. (Bak: Ye'cüc ve me'cüc)(Bir Müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hiristiyan ve Yahudi, hususan bolşevik gibi olmak... Çünkü; bir İsevi Müslüman olsa, İsâ aleyhisselâmı daha ziyade sever. Bir Musevi Müslüman olsa, Musa aleyhisselâmı daha ziyade sever. Fakat bir Müslüman Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam'ın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiçbir dine giremez, anarşist olur; ruhunda kemalâta medar hiçbir hâlet kalmaz. Vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyyeye bir zehir olur. R.N.)(..Hakiki bir Müslüman, samimi bir mü'min hiçbir zaman anarşiye ve bozgunculuğa tarafdar olmaz. Dinin şiddetle menettiği şey, fitne ve anarşidir. Çünki, anarşi hiçbir hak tanımaz. İnsanlık seciyelerini ve medeniyet eserlerini canavar hayvanlar seciyesine çevirir ki, bunun âhir zamanda "Ye'cüc ve Me'cüc" komitesi olduğuna Kur'an-ı Hakim işaret buyurmaktadır. Tr.)(Hem her bir şehir kendi ahalisine geniş bir hânedir. Eğer iman-ı ahiret o büyük aile efradında hükmetmezse, güzel ahlakın esasları olan ihlâs, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakârlık, Rıza-yı İlâhi, sevab-ı uhrevi yerine garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu, riyâ, rüşvet, aldatmak gibi haller meydan alır. Zâhiri asayiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet manaları hükmeder; o hayat-ı şehriyye zehirlenir. Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, kaviler zulme, ihtiyarlar ağlamaya başlarlar. Ş.)
ANARŞİST: Anarşi taraftarı. Anarşi ve karışıklık çıkaran.
ANARŞİZM: Anarşiyi istiyen tahribci bir nazariye. Anarşistlik. İnsanın insan tarafından idaresi esasına dayanan her türlü devlet, hukuk düzenlerinin adaletsiz, haksız ve zulüm olduğunu iddia eden ve devletsiz, kanunsuz, her insanın kendi başına buyruk yaşıyacağı bir düzensizlik istiyenlerin görüşü.
ANÂSIR: (Unsur. C.) Unsurlar. Bir şeyin meydana gelmesine sebeb olan temel esaslar. Elementler.
ANÂSIR-I ERBAA: Dört unsur: Toprak, hava, su, nur (veya ateş).
ANÂSIR-I HİSABİYYE: Mat : Bir hesabı yapmak için gerekli olan mâlûmatlar.
ANÂSIR-I KÜLLİYE: Külli ve dünyanın her tarafından yayılmış bulunan unsurlar.
ANAT: (An. C.) Anlar, zamanlar.
ANATOMİ: Canlıların yapısını ve bu yapıyı meydana getiren uzuvları inceleyen ilim dalı. Tıbtaki önemi çok büyüktür.
ANAYASA: (Bak: Teşkilât-ı esâsiye)
ANAZ: Bir büyük kuşun adı.
ARVANA: Boz dişi deve.
BEYANAT: (Beyan. C.) Nutuklar, izahlar, açıklamalar, beyanlar.
CANA: f. Ey sevgili! Ey can!
CANAN: f. Sevgili, güzel, sâhib-i cemâl. * Canlar, ruhlar.
CANAVAR: f. Can alıcı, kahredici. * Vahşi, yırtıcı hayvan. Kurt.
CİVANAN: (Civân. C.) f. Gençler.
DAMACANA: Su veya başka sıvıları taşımaya mahsus dar ağızlı, şişkin gövdeli çoğu hasırla sarılı veya sepetli büyük şişe.
DÂNÂ: f. Bilgili, bilen, malûmatlı, âlim.
DÂNÂ-İ BÎ-MÜDANÎ: Eşsiz âlim. Zamanında emsali olmayan âlim.
DÂNÂ-İ YUNAN: Eflatun.
DÂNÂYÎ: f. Âlimlik, bilicilik.
DÂR-ÜS SALTANA(T): Saltanat yeri. İstanbul.
EMANAT: (Emanet. C.) Emanetler.
FANATİK: Fr. Bir dinin veya mezhebin çok aşırı taraftarı olan.
FÂSILA-İ SALTANAT: Yıldırım Bayezid'in Ankara savaşında Timur'a esir düşmesinden, Çelebi Mehmed'in pâdişah olmasına kadar geçen zaman.
FE-SÜBHANALLAH: Allah (C.C.) ne güzel yaratmış; Allah Sübhândır, bütün noksanlıklardan münezzehtir; Her şey kendine tesbih eder (anlamında olup hayret ve taaccübü ifâde için söylenir.) (Bak: Sübhân)
GANA: Kifayet, kâfi gelme. * Menfaat, fayda.
GANAİM: (Ganimet. C.) Harpte ele geçen mallar. Ganimetler.
GANAİM-İ BAHRİYE: Harbte ele geçirilen düşman gemileriyle, bunlara ait her türlü levâzım ve eşyâlar.
GANAİM-İ HARBİYE: Harbde düşmandan alınan top, tüfek, gemi, vasıta, yiyecek, içecek vs. gibi ganimetler.
GUSSANÂK: f. Kederli, hüzünlü, tasalı, kaygılı.
HANA: Yaramaz ve boş sözler konuşmak.
HANACIR: (Hancere. C.) Gırtlaklar, hançereler.
HANADIK: (Handek. C.) Hendekler. Bir mekânın etrafına kazılan geniş ve derin çukurlar.
HANADIR: Görme kabiliyeti kuvvetli olan.
HANADİS: (Hındıs. C.) Musibetler. * Karanlık geceler. * Şiddetli hâller.
HANAK: (C.: Hınâk) Hiddetlenme, kızma.
HANAN: Merhamet, şefkat, acıma.
HANAN: (Hân. C.) f. Hânlar, hükümdarlar, pâdişahlar, kağanlar.
HANASÎR: Helâk olmak.
HANASİRE: Hıyânet ehli, hâinler.
HANAT: (Hân. C.) Dükkânlar, meyhaneler.
HANAZÎR: (Hınzır. C.) Hınzırlar, domuzlar.
HANHANA: Sözü burun içinden söylemek. Hımhımlık.
HAYMANA: Başıboş hayvanları haylayıp salıverdikleri çayırlık yer. * Ankara'nın bir kazası.
HAYVANAT: (Hayvan. C.) Hayvanlar.
HAYVANAT-I BAHRİYYE: Deniz hayvanları, denizde yaşayan hayvanlar.
HAYVANAT-I BERRİYYE: Kara hayvanları, karada yaşıyan hayvanlar.
HAYVANAT-I EHLİYYE: İnsanlara alışık olan hayvanlar, evcil hayvanlar.
HAYVANAT-I VAHŞİYYE: Vahşi hayvanlar, yabani hayvanlar.
HEMANA: f. Sanki, güya. * Aynen, tıpkı, tamamen.
HEZEYANAT: (Hezeyan. C.) Sayıklamalar. * Saçma sapan ve mânâsız konuşmalar.
HIYANAT: (Hıyanet. C.) Hıyanetler, hâinlikler, kahpelikler.
HOCA-İ DÂNÂ: Âlimlerin hocası, çok büyük âlim kimse.
İANAT: (İâne. C.) İaneler.
İBRANAME: Alacaklı kimse tarafından alacak ve verecek kalmadığına dair verilen kâğıt. İbrâ senedi.
İDDİANAME: Müddei umuminin (savcının), iddialarını topladığı ve soruşturma sonunda mahkemede okuduğu yazı. (Ceza işlerinde hazırlık tahkikatının neticesi, davasının açılması için kâfi olduğu anlaşılırsa savcı bu dâvayı, ya ilk tahkikatın açılması hakkında sorgu hakimine bir talepname veya doğrudan doğruya mahkemeye bir iddianame vermek suretiyle açar. Savcının bu suretle davayı açtığını bildiren yazısına iddianame denir. (O.T.D.S.)
İHSANAT: (İhsan. C.) İhsanlar, lütuflar.
İHSAS-I GANAİM: Düşmandan ele geçirilen ganimet mallarını paylaşma.
İKAD-I KANADİL: Kandillerin yakılması.
İ'LANAT: İlânlar.
İMKÂNAT: Varlığı da yokluğu da mümkün olanlar. Ademle vücudu müsavi olanlar. Var olmasında başkasına muhtaç bulunan şeyler.
İSTİANAT: (İstiane. C.) İstianeler, yalvarmalar.
İSTİFANAME: f. Bir yerden ayrılıp çekilmeyi bildiren yazı.
ISPARÇANA: Halatın üzerine sarılmış olan ip. * Halatın yapıldığı bükmelerin herbiri.
KADANA: Forsaların ayağına vurulan zincir.
KAHRAMANAN: (Kahraman. C.) f. Kahramanlar. Cesur kimseler, yiğitler.
KAHRAMANANE: f. Kahramanca, yiğitçe, cesurane.
KANA: Süngüler.
KANAAT: Aç gözlü olmayıp hırs göstermemek. Kısmetinden fazlasına göz dikmemek. Helâl ile yetinip haramı istememek. Az şeyi de olsa kısmetine razı olmak.(Semere-i sa'yine ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa dûnhimmetliktir. M.) (Bak: Himmet)
KANAATBAHŞ: f. Kanaat verici, inandırıcı.
KANAATKÂR: f. Kanaat sâhibi. Kanaat edip az şeyle iktifâ eden.
KANAATKÂRANE: f. Kanaat sâhibi bir kimseye yakışır tarzda.
KANADİL: (Kandil. C.) Kandiller.
KANAFİZ: (Kunfuz. C.) Kirpiler. * Dağ fareleri.
KANAH: (C.: Kanevât-Kınâ-Kınaâ) Yer altında olan su yolu. * Kendir ağacı.
KANAS: Av yeri.
KANAT: (C.: Kanavât) Yeraltına döşenmiş olan künk. Küçük kanal, su borusu. * Sopa, mızrak.
KANATA: ing. Bol ağızlı su testisi. * Sıvı koymaya mahsus kap. * Bazan ölçü gibi de kullanılır.
KANATİR: (Kantar. C.) Kantarlar.
KANATİR: (Kantara. C.) Taştan yapılan kemerli büyük köprüler. Kantarlar.
KANAVAT: (Kanât. C.) Yeraltına döşenmiş olan künkler. Su yolları. * Mızraklar, sopalar.
KANAZI': (Kunzua. C.) Uzamış saç. * Baş traş edilirken yer yer bırakılan saç.
KARAVANA: Bakırdan yayvan yemek kabı. * Kışla, okul, hastahane gibi müesseselerde tevzi edilecek yemeği içine koydukları kap. * İnce ve yassı elmas. * Atışta hedefe vuramama.
KÜNC-İ KANAAT: Kanaat köşesi.
LAANALLAH: Allah lânet etsin.
LÂNAZÎR: Eşsiz, nazirsiz, benzersiz. Eşi ve benzeri olmıyan.
MAKARR-I SALTANAT: Saltanat merkezi. Hükümetin idare edildiği baş şehir.
MÂNÂ-YI İSMÎ: İsme dair mânâ. Bir şeyin sadece kendisini bilip tanımak. Bir şey başka şeyleri tanıttığı, bildirdiği veya sevdirdiği için olan mânâya da mânâ-yı harfî denir. Bir ağacı gölgesinden, zahirî görünüşünden, bize verdiği meyvesinden dolayı alâka gösterir ve seversek mânâ-yı ismî ile seviyoruz demektir. Ağacı görmek ve tanımakla ve meyvelerini almakla Rahmet-i İlâhiyeyi tanıyor, Cenab-ı Hakk'a sevgi ve şükrümüzü arttırıyor ve O'nun emri dairesinde ağaca Rabbimizin iltifatı, rahmeti olarak alâka gösteriyor isek; bu mânâya da mânâ-yı harfî deniyor.(...Dünyayı ve ondaki mahlukatı mânâ-yı harfî ile sev. Mânâ-yı ismî ile sevme! " Ne kadar güzel yapılmışlar" de. " Ne kadar güzeldir" deme ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünkü, bâtın-ı kalb, âyine-i Samed'dir ve O'na mahsustur. Meselâ; nasıl ki bir pâdişâh-ı âli, sana bir elmayı ihsan etse, o elmaya iki muhabbet ve onda iki lezzet var: Biri; elma, elma olduğu için sevilir ve elmaya mahsus ve elma kadar bir lezzet var. Şu muhabbet pâdişaha ait değil. Belki, huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen adam, padişahı değil, elmayı sever ve nefsine muhabbet eder. Bazan olur ki, padişah o nefisperverâne olan muhabbeti beğenmez, ondan nefret eder. Hem elma lezzeti dahi cüz'idir. Hem zeval bulur, elmayı yedikten sonra o lezzet dahi gider, bir teessüf kalır. İkinci muhabbet ise; elma içindeki elma ile gösterilen iltifâtât-ı şâhânedir. Güyâ o elma, iltifât-ı şâhânenin nümunesi ve mücessemidir, diye başına koyan adam, padişahı sevdiğini izhar eder. Hem iltifatın gılâfı olan o meyvede öyle bir lezzet var ki, bin elma lezzetinin fevkindedir. İşte şu lezzet ayn-ı şükrandır. Şu muhabbet, padişaha karşı hürmetli bir muhabbettir!.. S.)(Aynen onun gibi, bütün nimetlere, meyvelere, zatları için muhabbet edilse, yalnız maddî lezzetleri ile gafilâne telezzüz etse, o muhabbet nefsanîdir. O lezzetler de geçici ve elemlidir. Eğer Cenab-ı Hakk'ın iltifâtât-ı rahmeti ve ihsânâtının meyveleri cihetiyle sevse ve o ihsan ve iltifâtâtın derece-i lütuflarını takdir etmek suretinde kemâl-i iştiha ile lezzet alsa; hem mânevî bir şükür, hem elemsiz bir lezzettir... S.)
MANAHNÜ FÎH: Üzerinde durduğumuz, bahsini ettiğimiz mes'ele. Hakkında konuştuğumuz.
MANA MERTEBELERİ: Kur'an-ı Kerim'deki âyetlerin anlaşılmasında bilinen muhtelif ma'nâlar. Zâhirî, bâtınî, sarihî, harfî, ismî, işarî, remzî, mecazî, mefhumî, riyazî mânâlar gibi.
MEVLANA: "Efendimiz, mevlâmız" mânâsında olan bu kelime, hürmeten büyük kimselere söylenmiştir. Hazret mânâsında da kullanılır.
MEVLANA CAMİ: (Bak: Câmi)
MEVLANA HALİD: (Hi: 1192-1242) Yüzyıl evvelinin müceddidi olduğu milyonlarca irşad ettiği kimselerin şehadetiyle sabit olmuştur. Şam'da vefat etmiştir. Hz. Osman bin Affan (R.A.) soyundandır. İlim ve takvada ve her çeşit makbul vasıflarda, devrindeki en ileri âlimlerin ve velilerin fevkinde idi. Bütün ömrünü zühd ve verâ ile geçirdi. Çok âlim ve veli yetiştirdi. Nahivde, kelâmda, fıkıhda, tasavvufda kıymetli eserler verdi. O zamanda Hindistanda bulunan Kutub Abdullah Dehleviden ders almıştı.
MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ: Hi: 672 de Belh'de doğdu. Konya'ya geldi ve yerleşti. Mühim eseri Farsça ve manzum yazdığı Mesnevi'sidir. İkişer mısralı kafiyeli şekilde olduğundan bu isim verilmiştir. Mevlevi Tarikatının piri ve serefrâzıdır.
MİZBANÂN: (Mizban. C.) Misafirleri ağırlayanlar, ev sahipleri.
MUANAKA: Birbirinin boynuna sarılma. Kucaklaşma.
MUANAT: Bir şeyin zahmetini çekme. * Bir nesneyi dikkatle göz altında bulundurma. Ona göz kulak olma.
MUHSANAT: (Muhsana. C.) Muhsan olan kadınlar.
MUKANAT: Karıştırmak.
MÜBATANA: Bir mevzu üzerinde karşılıklı çekişme.
MÜDANA(T): Yakınlık.
MÜMANAA: (Bak: Mümânea)
MÜMANAAT: (Mümâneat) Mâni olma. Set çekme. Önleme. Muhâlefet.
MÜMANAT: Uzatmak. * İntizar etmek, beklemek.
MÜSALAHANÂME: f. Barış antlaşması.
MÜSANAT: Bir kimseyi bir yıllığına ücretle tutmak.
MÜSLİMANAN: Müslümanlar. İslâm olanlar.
MÜTEVATİR-İ BİLMÂNÂ: Nakledilen bir haberin başka ifade ve kelimelerle, başka başka şekilde ifade edilerek tevatür hâle gelmesi. Mânaların çok insanlarca başka başka kelimelerle nakledilmesi. Bir haberin veya hâdisenin farklı ifadelerle, başka başka şahıs veya topluluklar tarafından nakledilmiş olması.
PANAYIR: Yun. Yılda bir - iki defa muayyen bir yerde kurulan ve bir müddet devam eden büyük pazar.
RİCANAME: f. Bir iş için yazılan rica mektubu.
SALTANAT: Kudret, kuvvet. * Hâkimiyet, padişahlık. * Tantana, gösteriş, debdebe. * Şatafatlı hayat. Bolluk. Zenginlik. (Bak: Siyaset)
SALTANAT-I SENİYYE: Osmanlı İmparatorluğunun bir adı.
SANABİR: Şiddet.
SANADİD: Bahadır ve şeci' olanlar. Kahramanlar. İleri gelenler, reisler, padişahlar.
SANADİD-İ KUREYŞ: Kureyş'in ileri gelenleri, seraskerleri, büyükleri.
SANADİK: (Sunduk. C.) Sandıklar.
SANAİ': (Sania. C.) Tertibli, uydurma işler. Tuzaklar. * Sanayi.
SANAVBER: Çam fıstığı kozalağı veya onun şeklinde olan. Çam fıstığı.
SANAVBERÎ: Kozalak biçiminde. Koni şeklinde.
SANAYİ: San'atlar.
SANAYİ-İ LAFZİYE: Söz ile, lâfızla yapılan san'at şekilleri. (Cinas, tenasüb ve tezad gibi.)
SANAYİ-İ MANEVİYE: Mâna delâletiyle olan san'at. (Teşbih ve istiâre gibi.)
SANAYİ-İ NEFİSE: Güzel san'atlar. insanın çok hoşuna giden ve çok üstün san'atkârlıkla yapılmış eserler.
SÜBHANALLAH: Cenab-ı Hakk'ın mahlukatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve taaccübü ifade etmek için söylenir. Cenab-ı Hakkın zâtında, sıfâtında ve ef'alinde bütün kusurlardan münezzehiyetini ifade eder.(Sübhanallah ve Elhamdülillah cümleleri Cenab-ı Hakk'ı Celal ve Cemal sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. Celal sıfatını tazammun eden Sübhanallah, abdin ve mahlukun Allah'dan baid olduklarına nazırdır.Cemal sıfatını içine alan Elhamdülillah, Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle abde ve mahlukata karib olduğuna işarettir. Meselâ: Biri kurb, diğeri bu'd olmak üzere bize nâzır şemsin iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle hararet ve ziyayı veriyor. Bu'd cihetiyle, insanların mazarratlarından tâhir ve sâfi kalıyor. Bu itibarla insan, şemse karşı yalnız kabil olabilir, fâil ve müessir olamaz.Kezâlik, bilâteşbih, Cenab-ı Hak rahmetiyle bize karib olduğu cihetle Ona hamdediyoruz. Biz Ondan uzak olduğumuz cihetle Onu tesbih ediyoruz. Binâenaleyh, rahmetiyle kurbüne bakarken hamdet. Ondan baid olduğuna bakarken tesbih et. Fakat her iki makamı karıştırma. Ve her iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikamet mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve mezc olmadığı takdirde her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem cem' edebilirsin. Evet, Sübhanallâhi ve bihamdihi her iki makamı cem'eden bir cümledir. M.N.)(Cenab-ı Hakkı şerikten, kusurdan, noksâniyetten, zulümden, acizden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemal ve cemal ve celaline muhalif olan bütün kusurattan takdis ve tenzih etmek mânası ile saadet-i ebediyeyi ve celal ve cemal ve kemal ve saltanatının haşmetine medar olan dar-ı âhireti ve ondaki cenneti ihtar edip delâlet ve işaret eder. Ş.) (Bak: Bakiyat-ı sâlihat)
SÜMANAT: (C.: Sümâni-Sümâniyât) Bıldırcın kuşu.
SANADİD-İ KUREYŞ: Kureyş'in ileri gelenleri, seraskerleri, büyükleri.
ŞİFANAPEZİR: (Şifâ-nâpezir) f. Tedavi edilmez, şifa bulmaz, tedavi olmaz.
TANA: Susuzluktan ciğerin yapışması.
TANAGGUZ: Taaccüb edip, şaşırıp, hayrette kalıp başını sallamak.
TANAZZUC: Pişmek. * Olmak.
TANTANA: Çok lüks içinde olmak. Gösteriş. Gürültü patırtı.
TEVANA: (Tüvânâ) f. Güçlü, kuvvetli, iktidarlı.
TUTANAK: (Bak: Zabıt)
TÜVANA: f. Güçlü, kuvvetli.
ZIVANA: f. İki ucu açık küçük boru. * Birbirine geçen şeylere açılan boru şeklinde delik.
ZIVANADAN ÇIKMAK: Taşkınlık göstermek. Haddini aşmak, edepsizlik etmek.
ZİVANA: (Bak: Zıvana)
ZÜBANA: Yılan boynuzu. * Akrebin kuyruğu ucundaki dikeni.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ÂNÂ-ÜL-LEYL : Gece yarıları, gecenin geç vakitleri.
AN : En kısa bir zaman. Lahza. Dem. Cüz'i bir zaman.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...