Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ÂNE: f. Kelime sonuna getirilerek zarfiyet ifâdesi için kullanılan nisbet edatıdır. Meselâ: Mütefekkirâne (: Mütefekkire yakışır halde) kelimesinde olduğu gibi.
ÂNE: Bir aşiretin bütünlüğü veya işleri veya şerefi.
Dişi ve yabani eşek.
Yabani eşek sürüsü.
Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar.
Kasık kılı.
Apış arası, kasık.
ANEBAN: Erkek geyik.
ANED: Cânib ve nâhiyeler.
ANEDE: Çok inatçılar. Muannidler.
ANEF: Kabalık (inceliğin zıddıdır).
ANEM: Bir ağaç cinsi ki, kızıl yumuşak budakları olur.
ANEN: Arız olmak.
ANEN FE ANEN: Zamanla, gittikçe, devamlı.
ANESE: Ünsiyet etmek. Karşılıklı görüşmek, arkadaş olmak, yakınlık göstermek. (Vahşetin zıddı)
ANESTEZİ: yun.Tıb: Bütün vücutta veya vücudun bir kısmında hislerin az veya çok miktarda kaybı.
ANEŞNEŞ: Uzun boylu.
ANET: Cimâdan âciz olmak.
Ağaçtan yaptıkları deve ağılı.ANET : $ (C:Anât) Fâsık.
Diz kılı.
Yaban eşeği sürüsü.
Fırat ırmağı kenarında bir köyün adı.
ANET: Günah. Zinâ .
Helâk.
Fesâd.
Meşakkat.
Kalb darlığı.
Hata. Galat.
Tıb: Kırılan bir kemiğin sarıldıktan sonra tekrar kırılması.
ANEZE: Ucu demirli uzun ağaç, (ki asâdan uzun, süngüden kısa olur.)
ANEŞNEŞ: Uzun boylu.
İçerisinde 'ÂNE' geçenler
ABDEST-HANE: f. Ayak yolu, helâ. * Abdest alacak yer.
AB-HANE: f. Abdest bozacak yer. Helâ, tuvalet.
ABİDANE: f. Kul olarak, ibâdet edene yakışır surette.
AB-RANE: f. Su borularına ve su yollarına bakan mühendis.
ACEMÂNE: f. Acemlere yakışır suret. Yabancı gibi.
ÂCİLANE: f. Acele edene ait. Acele olarak. * şimdiki zamana ait.
ÂCİZÂNE: f. Âciz olarak. Beceriksizce. Tevâzu ile. (Alçak gönüllülük ifâdesi için söylenir) "Allah'a karşı kusurlarını bilen bir mü'min âcizâne ancak Allah'tan rahmet diler."
ACULÂNE: Acele edene yakışır suretde.
ADÂLETKÂRANE: f. Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette.
ÂDİLÂNE: Adalet sahibi bir adama yakışır surette.
AFİFÂNE: f. İffetlice. Temiz olarak. Nazif olarak.
AHİYANE: f. Damak. * Tıb: Boğaz.* Beyin kemiği.
AHMAKANE: f. Ahmakçasına, ahmak olana yakışır şekilde.
AHRARANE: f. Hürriyetçilere yakışır tarzda. Serbestçe. Hür olana yakışır surette.(İnsana karşı hürriyet, Allah'a karşı ubudiyyeti intac eder. Mün.)
AHYANEN: (İhyânen) Zaman zaman, arasıra. Kâh kâh.
ÂKILÂNE: f. Akıllı kimseye yakışır surette, akıl ve idrakle.
AKURÂNE: f. Kuduzcasına, kudurmuşcasına, saldırırcasına.
AKVAL-İ HAKÎMÂNE: f. Hikmet sahiblerine yakışır sözler.
ÂLEMANE: f. Dünya ile ilgili. Dünyevî.
ÂLİMÂNE: f. Alimlere yakışır surette. Bilenlere yakışır şekilde.
ÂMÂL-İ MA'SUMÂNE: Masumcasına emeller, arzular.
ÂMİRANE: f. Emredercesine. Amir imiş gibi. * Emreden büyük kimseye yakışır şekilde.
ÂMİYANE: f. Âdice. Bayağıca. Cahillere yakışır surette.
ANANE: Bir tek bulut.
AN'ANE: Âdet, örf. * Ağızdan nakledilen söz, haber. * Ist: Bir haberin veya bir hadis-i şerifin "an filân, an filan" diye râvileri bildirilmek suretiyle olan nakil. * Silsile. * Müezzin ezân okurken "teganni" ederse; ona da "An'ane" denir. (Bak: şeâir)(Ehl-i imana hücum eden ehl-i dalâlet - bu asır cemaat zamanı olduğu cihetiyle - cemiyet ve komitecilik mayesiyle bir şahs-ı mânevî ve ruh-u habis olmuş. Müslüman âlemindeki vicdan-ı umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor. Ve avamın taklidi olan itikadlarını himaye eden İslâmi perde-i ulviyeyi yırtıyor; ve hayat-ı imaniyeyi yaşatan, an'ane ile gelen hissiyat-ı mütevariseyi yandırıyor. R.N.)
AN'ANELİ SENED: Hadis nakledenlerin veya bir haberi söyleyenlerin bu haberi kimden kime söylendiğini belli eden "An filan, an filan" diyerek şahısların isimleriyle beraber rivâyet ve nakledilen kuvvetli ve şüphe götürmeyen sened. (Suâl : An'aneli senedin fâidesi nedir ki; lüzumsuz yerde, malum bir vâkıada "an filân, an filân, an filân" derler? Elcevab: Fâideleri çoktur. Ezcümle bir fâidesi şudur ki: An'ane ile gösteriliyor ki, an'anede dâhil olan mevsuk ve hüccetli ve sâdık ehl-i hadisin, bir nevi icmâını irae eder ve o senette dâhil olan ehl-i tahkikın, bir nevi ittifakını gösterir. Güya o senette, o an'anede dâhil olan herbir imam, herbir allâme; o hadisin hükmünü imza ediyor, sıhhatine dâir mührünü basıyor. M.)
AN'ANEVÎ: An'ane ile alâkalı.
AN'ANEVİYE: An'aneciler. * An'aneden gelen.
ANEBAN: Erkek geyik.
ANED: Cânib ve nâhiyeler.
ANEDE: Çok inatçılar. Muannidler.
ANEF: Kabalık (inceliğin zıddıdır).
ANEM: Bir ağaç cinsi ki, kızıl yumuşak budakları olur.
ANEN: Arız olmak.
ANEN FE ANEN: Zamanla, gittikçe, devamlı.
ANESE: Ünsiyet etmek. Karşılıklı görüşmek, arkadaş olmak, yakınlık göstermek. (Vahşetin zıddı)
ANESTEZİ: yun.Tıb: Bütün vücutta veya vücudun bir kısmında hislerin az veya çok miktarda kaybı.
ANEŞNEŞ: Uzun boylu.
ANET: Cimâdan âciz olmak. * Ağaçtan yaptıkları deve ağılı.ANET : $ (C:Anât) Fâsık. * Diz kılı. * Yaban eşeği sürüsü. * Fırat ırmağı kenarında bir köyün adı.
ANET: Günah. Zinâ . * Helâk. * Fesâd. * Meşakkat. * Kalb darlığı. * Hata. Galat. * Tıb: Kırılan bir kemiğin sarıldıktan sonra tekrar kırılması.
ANEZE: Ucu demirli uzun ağaç, (ki asâdan uzun, süngüden kısa olur.)
ANKA-MEŞREBANE: Anka meşrebi halinde, kanaat sahibi. Eski edebiyatta kanaat sahiplerine kinaye olarak söylenir.
ÂRÂM-CÛYANE: f. Dinlenmek isteyene yakışır şekilde.
ARBEDE-CÛYÂNE: f. Kavga çıkartmağa yeltenerek.
ÂRİFANE: t. Arife yakışır surette. Bilene yakışır şekilde. İrfan sahibi olarak.
ARUSANE: f. Geline yakışır şekilde.
ARZ-HANE: f. İstanbuldaki Topkapı sarayında bulunan Hırka-i Şerif odasının dışında kalan aralık oda.
ASAFÂNE: f. Bir vezire yakışır surette ve hâlde.
ASÂYİŞ-PERVERÂNE: f. Rahat, huzur ve asâyiş taraftarına yakışacak şekilde.
ASİLÂNE: f. Asil olanlara yakışır şekilde. Asil ve neseb sahibine lâyık.
ASMANE: f. Dam, tavan, kubbe.
ASTANE: f. Eşik, atebe. * Paytaht. * Mânevi büyüklerin kabri. * Büyük tekke. * Merkez. (Osmanlı İmparatorluğunun merkezi olması münasebetiyle İstanbul manasına da gelir.)
ASTÂNE-İ SAÂDET: Saadet eşiği. Sultan sarayı, İstanbul.
AŞ-HANE: f. Aşevi, mutfak.
AŞTÎ-PERVERANE: f. Barış taraftarına yakışacak şekilde.
AVAM-PERESTANE: f. Avam kimselere yakışır şekilde. * Şiddetli halk taraftarı olan birine yakışır sûrette.
AVANE: Uzun hurma ağacı.
AYDANE: Uzun hurma ağacı.
ANEŞNEŞ: Uzun boylu.
ANKA-MEŞREBANE: Anka meşrebi halinde, kanaat sahibi. Eski edebiyatta kanaat sahiplerine kinaye olarak söylenir.
AŞ-HANE: f. Aşevi, mutfak.
BÂB-I HÂNE: f. Hırsızların yeri. * Fuhuşhane. * Tembeller yurdu.
BAD-GÂNE: f. Kafesli pencere.
BAGİYANE: f. Allah'a isyan edenlere ve âsilere yakışır surette. * Zâlimlere yakışır şekilde.
BAHADIRANE: f. Yiğitçesine, kahramana yakışır surette.
BAHANE: f. Vesile. Sebeb. * Yalandan özür. * Kusur. Noksan. * Garaz.
BAHANE-CÛ: f. Bahane arayan, fırsat kollayan.
BAHTİYARANE: f. Bahtiyarcasına, mutlucasına, mesut olana yakışacak şekilde.
BÂKİYÂNE: f. Ağlayarak.
BÂKİYÂNE: f. Bâki olana yakışır surette. Ebediyyete yakışır şekilde. Sonsuzca.
BÂLÂHÂNE: f. Çatı, evin en üst tarafı. Tavan arası.
BALAPERVAZANE: Yüksekten uçar gibi. * Çok yüksek rütbelilere yakışır şekilde.
BALIKHANE KAPISI: Topkapı Sarayı'nın Marmara kıyısındadır. Padişahlarca cezandırılan vezirler burada idam edilir, sürgün edileceklerse buradan gemilere bindirilirlerdi.
BALVANE: f. Dağ kırlangıcı. * Darı kuşu.
BANEVA: f. Zengin, mal, mülk sahibi. * Meşhur, şöhret bulmuş, ünlü, namdar.
BAR-HANE: f. Yük yeri, yüklük. * Yolcu eşyası indirilecek ve saklanacak yer.
BARİDANE: f. Soğukça.
BASİRANE: f. Görerek. Bilerek. Basiret sahibine yakışır halde.
BATANET: Oburluk, çok yiyicilik. * Şişmanlık.
BAZİHANE: f. Oyun yeri, eğlence yeri.
BEDANET: Yağlı, besili olma. Semizlik.
BEDBİNÂNE: f. Kötümser şekilde. Ümitsizce, bedbincesine.
BEDEVİYANE: f. Bedevilere uygun şekilde, çölde yaşayanlar gibi.
BEHANET: Nefesi iyi ve lâtif olan kadın.
BEHNANE: f. Beyaz pide. * Maymun.
BELİGANE: f. Beliğcesine, düzgün ve fasih olarak.
BENANE: (C: Benân-Benânât) Parmak başı.
BENDEGÂNE: Hizmetçi gibi. Bağlanmışçasına.
BERHÂNE: f. Eskiyip harap olmuş konak.
BEŞÛŞÂNE: f. Güler yüzlüce. Hoş olarak.
BETANE: Büyük karınlı olmak.
BEYDANE: (C.: Beydânât) Yabani dişi eşek.
BEZANE: f. Esici. Esen rüzgâr.
BITANE: Gizlenilen hâl. Gizli şey. Herkesin görüp bilmesi istenilmeyen ve aşikâr olmayan şey. * Mahrem, sırdaş. * Astar. * Bir şehrin ortası, merkezi.
BİDANET: Semizlik, besililik, yoğunluk.
BÎ-GÂNE: Kayıtsız. Alâkasız. * Aldırışsız. Yabancı. Dünya ile alâkayı kesmiş olan.
BÎ-GÂNEGÎ: f. Yabancılık.
BİHNANE: f. Beyaz ve has ekmek.
BİMANEND: Eşsiz, nazirsiz.
BİMARHANE: Tımarhane. Akıl hastahanesi.
BİRADER-İ MANEVÎ: Din veya âhiret kardeşi.
BİRADERANE: f. Dostça, kardeşçe.
BİRUNANE: Haddini aşarak. Haddini tecavüz ederek.
BİTANE: (C.: Betâyin) Çarşaf. * Kaftan astarı. * Dostluk. * Hâlis olmak. * Kuvvetli olmak.
BÜZÜRGÂNE: f. Büyük, ulu bir kimseye yakışacak sûrette.
CAHİLANE: f. Câhillikle, câhilce, câhil kimseye yakışır şekilde.
CAMHANE: f. Cam fabrikası.
CANDANE: f. Tepe ile alın arasındaki yer, bıngıldak. Beyin.
CANE: f. Silah.
CANSİPERANE: f. Canını feda edercesine.
CÂVİDÂNE: f. Câvidân, ebedi, sonsuza âit, sonsuza müteallik.
CEBANET: Korkaklık, ürkeklik. Korkulmayacak şeylerden bile korkmak. (Bak: Sırat-ı müstakim)
CEBBARANE: Cebbarcasına. Cebbar olana yakışacak tarzda.
CEBHANE: f. Barut, kurşun, gülle, top, tüfek ve benzerleri gibi levazımat-ı harbiye ve bunların bulunduğu yer.
CEHÛLÂNE: Pek câhilcesine.
CEPHANE: (Aslı: Cebehane'dir) Barut vesair yanıcı maddelerin konulup, muhafaza edildiği yer. * Yanıcı maddeler levazımı.
CERRAHHÂNE: Osmanlılarda ordu için cerrah yetiştiren müessese. Yüksek dereceli okul.
CERRAHHÂNE-İ ÂMİRE: Geçen asırda yeni usullerle cerrahlık yapılan Osmanlı tıp müessesesi, cerrahhânesi.
CESURÂNE: f. Yiğitçesine, cesaretli olarak, yüreklice, cesaretle.
CİHAD-I MANEVÎ: İlim, fikir, istiğfar gibi manevi unsurlarla din düşmanlarına karşı koymak.
CÜMANE: Tek inci.
CÜRMANE: f. Ceza, mücâzat.
DANE: f. Tohum, çekirdek. * Kurşun, gülle, tâne.
DANE: (Diyn. den) "İtaat etti. İtaatli oldu, boyun eğdi, aziz oldu" mânasında fiil.
DANENDE: f. Bilgin, bilen, Haberli.
DARBHANE: Para basılan yer.
DARU-HANE: f. İlâç satılan yer, eczahane.
DÂSİTÂNE-İ AŞK: Aşk hikâyesi ve destanı.
DÂVERÂNE: f. Doğruluk ve adaleti seven bir büyüğe yakışacak tarzda. * Hâkim ve vezirle alâkalı olan.
DEHANE: f. Küp, testi, fırın ve bunlara benzer şeylerin ağzı.
DENAET-KÂRÂNE: f. Alçakçasına, alçakça.
DENDANE: f. Diş tanesi. * Çark vesaire dişi.
DERSHANE: f. Sınıf, ders verilen yer, ders yeri.
DERVİŞÂNE: f. Dervişe yakışır halde, saflık ve kalenderlikle. Müstağni ve fakir bir surette.
DESİSEKÂRÂNE: f. Hilekârcasına. Desise ve hile edene yakışır surette.
DEST-VANE: f. Savaşta giyilen demirden yapılmış eldiven. * Kadınların kollarına taktıkları süs eşyası, bilezik. * Meclisin baş kısmı.
DEVLETHANE: f. Ev, köşk, konak.
DEYRHANE: f. Kilise, manastır.
DİL-İ DİVANE: Divâne gönül, deli gönül.
DİLİRÂNE: f. Mertçesine, yiğitçesine, bahadırcasına.
DİNDARANE: Dindar bir kimseye yakışacak tarzda.
DİVANE: f. Deli. Aklı başında olmayan.
DİVANE-GÎ: f. Delilik, divânelik.
DİVANE-REV: f. Çılgın, delicesine davranan.
DİVANHANE: f. Odalar arasındaki büyük salon. Büyük ev. Divan kurulacak büyük oda. Saraylarda odalar hâricinde olan büyük salon.
DİYANET: Dindarlık. Dinin hükümlerine riâyet ve muktezasınca amel etmek. Din emirlerinin hüsn-ü ihtiyar ile tatbiki. Din işleri.
DOSTANE: f. Dostça, dostlukla.
DÛD-HÂNE: f. Kabile, silsile, hânedan, soysop.
DUHUL-İ MUZAFFERÂNE: Muzafferce giriş.
DÜ-GANE: f. İki adet, iki tane, ikiz. Çift.
DÜR-DANE: f. İnci tanesi. * Mc: Çok güzel ve sevimli çocuk.
DÜRR-İ YEGÂNE: Eşi ve benzeri bulunmayan tek inci.
DÜRR-DANE: (Bak: Dürdâne)
DÜZDÂNE: f. Hırsız gibi, hırsıza yakışır şekilde, hırsızca.
EBEDHANE: f. Kabir, mezar.
EBLEHÂNE: f. Ahmakçasına. Eblehçesine.
ECZAHANE: f. Eczacı dükkanı. Ecza dolabı. İlaç satılan mağaza.
EDİBÂNE: f. Edibe yakışır, terbiyeli bir surette. Edebiyatçı gibi.
EFSANE: Masal. Uydurulmuş yalan hikâye.
EFSANE-CUYÎ: f. Masal, efsane arayıcılık.
EFSANE-GU(Y): Masal söyleyen, efsane anlatan.
EFSANE-PERDAZ: f. Hikâye yazan, masal uyduran, meddah, romancı.
EHL-İ DİYÂNET: Din işlerinden anlayanlar. Dindarlar.
EHVAL-İ MUHAVVİFANE: Dehşetli korkular.
EKMELÂNE: Ekmel olana yakışacak şekilde.
EKREMANE: Ekremce, ekrem olana yakışacak şekilde. Çok elaçıklığıyle, cömertlikle.
EKULÂNE: f. Oburcasına.
EMANET: Eminlik. İstikamet üzere bulunmak. * Birisine koruması için teslim edilen şey. Birisine bir şeyi koruması için teslim edilen şey. Birisine bir şeyi koruması için bırakma. Emniyet edilip inanılan şey. * Başkasının hukuku emniyet edilip, inanılabilen. * Osmanlılar Devrinde bazı devlet dairelerine verilen isim. Şehr emâneti, Rusumat emâneti gibi...(Dinimiz, emaneti ehline bırakmamızı emreder. İdare makamları da birer emanettir. Hz. Ömer (R.A.) halifelik makamına getirilince şöyle demiştir: "Ey insanlar! Ben Allah ve Peygamberimize itaat ettiğim sürece, siz de bana uyun ve itaat edin. Doğru yoldan saparsam, kılıçlarınızla beni doğrultun." Demek ki müslüman hata ve haksızlık karşısında pasif kalamaz.)
EMANETDAR: f. Kendisine birşey emanet edilen kimse, emanetçi.
EMANETDARÎ: f. Emanetçilik.
EMANETEN: Emanet yoluyla, emanet olarak. * Bir resmî daire tarafından bizzat, ihale şeklinde ve iltizam suretiyle olmayarak.
EMİRANE: f. Emredene yakışır bir surette. Emir gibi.
EMN Ü EMÂNET: Emniyet ve eminlik.
ENGÜŞTANE: f. Dikiş yüksüğü.
ENNANE: Çok inleyen ve çok şikâyetçi olan kadın.
ERRE-HÂNE: f. Bıçkı yeri, hızar.
ESİRÂNE: f. Esirce, kölece.
FA'ALÂNE: f. Hiç durmazcasına çalışarak. Daima çalışır surette.
FAHİMÂNE: f. İtibar ve nüfuz sahibi kimseye yakışır şekilde, fahim olana yakışacak surette.
FAHURANE: f. Kendini beğenerek. Kendini medhederek. Çok övünerek.
FAKİRÂNE: f. Fakir bir kimseye yakışacak surette. Fakircesine.
FAKİRHÂNE: Mütevazilikle söz söyleyen kişinin evi.
FASÎHANE: f. Fasahatli, fasih olana yakışır tarzda. Açıklıkla.
FATANET: (Fetânet) Zihin açıklığı. Çabuk kavrayış ve anlayış. Sağlam anlayış. Fıtnetlik. * Müteyakkız oluş. * Peygamberlerin sıfatlarından biridir.
FEDAKÂRANE: f. Canını ve herşeyini feda eder derecesinde. Her türlü eziyet ve zahmetlere göğüs gererek, dâvası uğruna sebat edene yakışacak surette.
FEGANE: f. Düşük (çocuk).
FERZANE: f. Bilgili kimse. Hakîm, feylesof. * Tas: Nefsanî alâkalardan sıyrılmış kimse.
FERZANE-GÎ: f. Üstünlük, rüçhaniyet. * Bilgi.
FERZENDÂNE: Evlâd gibi. Evlâda yakışır surette.
FESANE: f. Asılsız hikâye. Masal. (Bak: Efsane)
FETANET: (Bak: Fatânet)
FETTANE: Mehenk taşı. Altun ve gümüşü muâyeneye yarıyan taş.
FİKR-İ ÂMİYANE: Bayağı fikir, alelâde düşünce.
ÇÂKERÂNE: f. Kölecesine, köle gibi.
ÇANE: f. Çene.
ÇEHÂR-GÂNE: f. Dört unsur.
ÇİLEHÂNE-İ UZLET: Çile çekilen yer. Yalnız başına ve çile içinde ibadet yapılan yer.
GABANE: Kişinin fikir ve tedbirinin zayıf ve eksik olması.
GADDARANE: f. Acımadan, merhametsizcesine, zulmedercesine.
GAFİLÂNE: f. Körü körüne, ihtiyatsızca, dalgınlıkla. Gafilcesine.
GAİBÂNE: f. Hazırda görünmeksizin, yüzyüze olmadan. Gizliden.
GALİBANE: f. Muzaffer ve galib olana yakışacak şekil ve surette.
GAMMAZANE: f. Fitnecilikle, gammazlıkla, koğuculukla.
GAMM-HANE: f. Hüzün ve tasa yeri. * Mc: Dünya.
GÂNE: f. Bazı sayıların sonlarına eklenerek "lik" halinde sıfatlar yapılır. (Meselâ: Cihâr-gâne: f. Dörtlük.)
GANEC: Koca. * şeyh.
GANEM: Koyun.
GANES: Su içtikten sonra teneffüs etmek.
GARAZKÂRANE: f. Hased ve düşmanlıkla.
GARİBANE: f. Garip gibi, garip kimselere yakışır şekilde, garipçesine.
GAYRET-İ MERDANE: Mertçesine gayret.
GAYURANE: f. Gayretli olan kimseye yakışır şekilde, çalışkan kimseler gibi.
GAZANFERÂNE: f. Arslancasına, arslan gibi.
GEDA-ÇEŞMANE: f. Açgözlülükle, açgözlücesine.
GEDAYANE: f. Dilencilikle.
GİRAN-GUŞÂNE: f. Sağırcasına.
GUDEKÂNE: Çocukçasına.
GULANE: f. Üstün bir gayretle. Yüksek bir himmetle.
GUR-HANE: f. Türbe.
GUŞANE: Düşürülmüş hurma. * Hurma ağacı altına düşüp toplanan hurma.
GÜLHANE: İstanbulda Sarayburnu'ndan Topkapı Sarayı'nın duvarlarına ve bir taraftan Çizme Kapısı hizasına kadar devam eden saha. Bunun deniz tarafında, şimdiki hat boyunun batısında vaktiyle sıra ile gül bahçeleri bulunduğundan bu isim verilmiştir.
GÜLHANE HATT-I HÜMAYUNU: Tar: Gülhanede okunan hatt-ı hümayun münasebetiyle meydana gelmiş bir tabirdir. Osmanlı İmparatorluğu'nun bir zamanlar dünyayı titreten kuvvet ve kudreti, çeşitli sebep ve te'sirlerle büyük bir zaafa uğramış ve en nihâyet devlet, bir vilâyet hükmünde olan Mısır'ın idaresini ele geçiren Mehmed Ali Paşa'nın elinde zebun olacak bir dereceye düşmüştü. Memleketin bu halini gören ve Avrupa'da elçiliklerde bulunması itibariyle Avrupa devletlerinin memleket hakkındaki fikirleriyle zamanın cereyanlarını yakından müşahede eden Sadrazam Mustafa Reşit Paşa, memleketin selâmeti ancak idare usulünün ıslahında ve tebaaya salâhiyet ve hukuk verilip mes'uliyet esasının te'sisinde olduğunu iddia ederek yeni padişah olan Abdülmecid'e 3 Kasım 1839 Pazar gününde bir hatt-ı hümayun sudur ettirdi. Reşit Paşa'nın bu hat'la açtığı devir, tarihte Tanzimat namıyla anılmaktadır. Bu fermana göre memlekette bundan sonra herkes mal, can ve ırz emniyetine sahib olacak, vergiler ve asker toplanması belirli nizamlara bağlanacak, memuriyetlere lâyık olanlar getirilecek ve memurlara muayyen bir maaş tâyin olunacak, rüşvet alınmayacak, bir mahkeme kararı olmadan kimse mahkum edilmeyecek, bütün Osmanlı tebaası aynı kanunî ve hukukî haklara sahip olacaklardı. Bu ferman, bilhassa Hristiyan tebaa için te'min ettiği eşit haklar yüzünden Avrupa'da çok iyi karşılanmıştır. (O.T.D.S.)
GEDA-ÇEŞMANE: f. Açgözlülükle, açgözlücesine.
HABİRÂNE: f. Bilgili ve haberdar olana yakışır şekilde.
HÂCET-MENDÂNE: f. Muhtaçcasına, ihtiyaçlı olarak.
HADANE: Çocuk beslemek.
HADİÂNE: f. Hile ile, hile yaparak.
HAFFANE: (C.: Haffân) Deve kuşu yavrusu. * Hizmet. * Maiyyet.
HAİFANE: Korkakcasına, ödlekçesine.
HAİNANE: Hâincesine, hâin bir kişiye yakışır şekil ve surette.
HAKİKAT-ŞİNASÂNE: f. Gerçeği, hakikatı tanıyana yakışacak surette.
HAKÎMANE: f. Hikmetli olarak. Hakîm olana yakışır surette.
HÂKİMANE: Hükmederek, hâkim olarak. Hâkime yakışır tarzda.
HAKİRÂNE: f. Hakircesine. Hakir bir kimseye yakışacak tarz ve şekilde.
HAKK-BÎNANE: f. Hakkı tanıyana göre.
HALÎMÂNE: f. Yumuşak surette. Yumuşak huylulara yakışır bir tarzda.
HÂLİSANE: f. Hâlise yakışır bir surette. Hâlis kimselere mahsus bir niyet ve fiil ile.
HALVETHANE: f. Gizli ibadet yeri. * Gizli konuşup görüşmeye mahsus yer.
HAMİYET-MENDÂNE: f. Hamiyetlicesine. Hamiyetli olan bir kimseye yakışacak şekil ve surette.
HAMNANE: Kene.
HAMULANE: f. Tahammüllü kimseye yakışır şekilde.
HAMUŞANE: f. Sessizce, ses çıkarmadan. Sessizliği andırır bir şekilde.
HANE: f. Ev, mesken, beyt. * Mat: Basamak, bölüm, göz. * Bazı kelimelerle birleştirilip mürekkep isim yapılan bir "ek" tir. "Hasta-hane, ecza-hane, yazı-hane, kıraat-hane" gibi.
HANE-İ AVARIZ: Avarız ve bedel-i nüzul ve buna benzer vergiler ve tekâlifin toplanmasında tutulan ölçü. Buradaki hanenin, lügat mânası olan evle münasebeti yoktur. Kasabalar, köyler nüfuslarına ve emlâk ve arazilerinin miktar ve hâsılatlarına göre hane itibar edilir ve mahallî masraflarla sair vergiler ona göre tanzim edilirdi. Bu usul Tanzimat-ı Hayriyeye kadar devam etmiştir. (O.T.D.S.)
HANE-İ ÂYİNE: Her yanı birbirinin aynı olan oda, salon veya köşk.
HANE-İ DEVVAR: Dâim dönen, devreden hane. * Mc: Yıldız.
HANE-İ FERDA: Ahiret.
HANE-İ HUDA: Beytullah, Kâbe.
HANE BER-DUŞ: Evi omuzunda. Avare. Serseri.
HANE: Meyhane.
HANEBERENDAZ: (Hâne ber-endaz) f. Ev yıkıcı.
HANEDAN: f. Soyca dindar ve asil âile. * Peygamber (A.S.M.) sülâlesi.
HANEF: İstikamet, doğruluk. * Ayak eğriliği. * Eğrilik, udûl.
HANEFÎ: Dört hak mezhepten birisi. Veya bu mezhepten olan kimse. (Bak: İmam-ı A'zam)
HANE-FÜRUŞ: f. Ev komisyoncusu, ev tellâlı.
HANE-GÎ: f. Evcil, evde beslenen. Evde bulunanlardan, evdekilerden.
HANE-GİR: f. Bir yeri mekân sayan kimse.
HANE-HARAB: f. Câhil, bilgisiz. * Evi yıkılmış, evsiz barksız kalmış. * Hâli perişan olmuş kimse. * Mc: Müflis, züğürt, sefil.
HANE-HUDA: f. Ev sahibi, sahib-ül beyt.
HANEK: Ağzın tavanı, damak.
HANE-KÜŞ: f. Mirasyedi, sefih.
HANEN: şevk. * Nefsin cima arzusu.
HÂNENDE: f. Okuyan, şarkı söyleyen.
HÂNENDE-GÂN: f. (Hânende. C.) Hânendeler, şarkı söyleyenler, şarkıcılar.
HÂNENDE-GÎ: f. Şarkıcılık, hânendelik.
HANES: Burnun uç tarafının biraz yüksek olup geri kısmının basık olması. * Sığır burnu.
HANE-SUZ: f. Ev yakıcı. * Mc: Gözü dışarda olan, kendi âilesini düşünmeyen kimse.
HANEŞ: (C.: Ahnâş) Avlanan haşere veya kuş. * Yılan.
HANEV: Eğmek. * Davar kösnemesi.
HANEZ: Mütegayyer olmak, değişmek. * Kokmak.
HANE-ZAD: f. Efendisinin evinde dünyaya gelmiş olan köle veya cariye çocuğu.
HARİFANE: f. Esnafça. Herkes kendi masrafını, hissesine düşeni vermek suretiyle, ortaklıkla yapılan.
HARÎSANE: f. Hırslıcasına. Çok haris olarak. Hırslılara mahsus bir tavırla.
HASANET: Bir yerin çok sağlam ve korunulacak tarzda olması. * Kadının kendisini haramdan koruması.
HASÂT-I MESANE: Tıb: Sidik kesesinde meydana gelen taş.
HÂSİDANE: f. Kıskanarak, kıskançlıkla. Hased edercesine.
HASÎFANE: Aklı başında ve olgun olan bir adama yakışacak suretde.
HASMANE: f. Düşmancasına. Düşman gibi. Hasma mahsus halde.
HASRET-KEŞANE: f. Hasret çekene yakışır surette. Özleyenler gibi.
HASSASANE: f. Hassas ve duygulu olana yakışacak şekil ve surette.
HASUDANE: f. Kıskançlıkla, hasetçilikle, hasud olan kimseye benzer surette.
HÂŞİANE: f. Hâşi' olarak.
HATEMANE: f. Hâtem'e yakışacak şekil ve surette. Cömertçesine.
HATİBANE: f. Hatibcesine. Güzel ve akıcı söz söyleyenlere yakışırcasına. Nutuk atarcasına.
HAVMANE: (C.: Havâmin) Çok sağlam yer.
HAYDARANE: f. Hz. Ali gibi. Kahramanca, yiğitçe, cesurca.
HAYFANE: (C: Hayfân) Alacalı çekirge. * Ayakları uzun olan at.
HAYZERANE: Gemi durak yeri, iskele, liman.
HAZANE: Mc: Gönül, kalb, yürek.
HÂZIÂNE: Mütevâzi olarak, alçak gönüllülükle.
HAZIKANE: Mâhirâne, mâhir ve usta olan bir kimseye yakışacak şekil ve surette.
HÂZIMÂNE: İhtiyatlı davranan adama yakışır şekilde.
HAZİMANE: f. Tedbirli ve basiretli hareket eden.
HEFT-DANE: Aşure adı verilen bir cins tatlıyı yapmakta kullanılan yedi çeşit tahıl.
HEFT-GÂNE: f. Yedi türlü olan. Yedi tane.
HELVA-HANE: f. İçinde helva pişirilen genişçe ve derinliği az tencere. * Tar: Saray için her türlü tatlı yiyeceklerin yapılmasına yarayan saray mutfağının bir bölümü.
HEMANEND: f. Benzer, gibi.
HEM-HANE: f. Bir evde oturanların beheri. Arkadaş, refik.
HENDESEHANE: f. Eskiden mühendis mektebi, teknik üniversitesi. * Bayındırlık ve belediye gibi dairelerin mühendislere mahsus şubesi.
HENDESEHANE-İ BAHRÎ: Bahriye Mektebinin ilk adıdır. Abdülhamid zamanında miladi 1773 yılında Cezayirli Hasan Paşa'nın teşebbüsüyle Tersane içinde açılmıştır. Okulun ilk baş muallimi, Türk riyaziyecisi Gelenbevi İsmail Efendi'dir.Şimdiki ismiyle "Gemi İnşa Mühendisliği" olan Bahriye Mektebi, 1795 senesinde daha muntazam ve mükemmel halde yeniden açılmıştır.
HERZEKÂRANE: f. Saçma sapan konuşarak. Boş ve lüzumsuzca uydurmalarla, abuk sabukça.
HEYCEMANE: Büyük inci.
HIDANE: (Bak: Hızane)
HIDÎVÂNE: f. Bir vezire veya Mısır hıdîvine yakışır şekil ve surette.
HIFZ-I EMANET: Canı muhafaza etme. * Bırakılan emaneti koruma.
HIRKAPUŞANE: f. Fakircesine, dervişçesine.
HISANE: Berklik, sağlamlık, sertlik, muhkemlik.
HIYANET: Hâinlik. Vefasızlık. İtimadı kötüye kullanmak. Sözünde durmayıp oyun etmek.
HIYANET-İ VATAN: Vatan hainliği. Vatana hıyanet etme.
HIYANETEN: Kötülükte bulunarak, hıyanet ederek.
HIYANETKÂR: Hıyanet eden. Hâin.
HIYATET-HANE: f. Dikimevi, dikişevi, terzihane.
HIYRE-SERANE: f. Alıkçasına, sersemcesine.
HIZANE: Bir şeyi bir şeye ilâve etmek. * Fık: Hak ve salâhiyeti haiz olan kimsenin belirli müddet zarfında çocuğunu besleyip büyütmek ve terbiye etmek üzere yanında bulundurması. * Bir şeyi kucağına almak.
HİLEKÂRANE: f. Hilekârcasına, hile yapanlar gibi.
HİNDUVANE: f. Kavun, karpuz.
HİTANET: Sünnetçilik.
HİYANET: (Bak: Hıyânet)
HİZANE: (Hizânet) Hazine, kıymetli mücevheratın saklandığı yer. * Hazinedarlık. * Mc: Kalb, gönül, hatır.
HODSERÂNE: f. Dik başlılıkla, serkeşcesine. Kimseyi dinlemeden.
HOŞANE: f. Güzel, iyi, lâtif.
HUDANEGERDE: f. Allah göstermesin.
HULUSKÂRÂNE: f. Samimi muhabbet ve sevgi ile. * İkiyüzlülükle, dalkavuklukla.
HUMBARAHANE: Humbara yapılan beylik fabrika. * Tar: Humbaracılar kışlası.
HUMHANE: f. Meyhane. * Şarap küplerinin konulduğu yer. * Tas: Âşığın kalbi.
HUMTANE: Kadının kaynanası.
HUNHARANE: f. Kan içercesine. Çok zâlimce. Öldürerek.
HUNZUVANE: Kin tutmak. * Büyüklenmek, kibirlenmek.
HURDE-BÎNANE: İnceden inceye. Kılı kırk yararak.
HURSENDANE: f. Kanaatkârâne, tokgözlülükle.
HUŞMENDÂNE: f. Akıllıca, aklı başında olarak.
HUZANE: Kendileri sebebinden gam ve tasa çekilen çoluk çocuk.
HUZVANE: Büyüklenmek, kibirlenmek.
HÜKÜMDARANE: Hükümdar gibi, hükümdara yakışır bir surette.
HÜNANE: İç yağı.
HÜSBANE: Küçük ok. * Küçük yastık.
HÜSN-Ü Bİ-BAHANE: Kusursuz güzellik. Günahsız mâsum güzellik.
HÜŞYARANE: f. Akıllıcasına.
HANE BER-DUŞ: Evi omuzunda. Avare. Serseri.
HANE-KÜŞ: f. Mirasyedi, sefih.
HOŞANE: f. Güzel, iyi, lâtif.
İANE: Yardım. İmdat. Yardım için istenen, toplanan şey.
İANE-İ ASKERİYE: Tanzimattan sonra cizye yerine Hristiyan tebeadan alınan vergi. Bu vergi sonradan "bedel-i askerî" adını almış ve 1908 Temmuz inkılâbına kadar devam etmiştir.
İANE-İ CİHADİYE: Muharebe zamanında harbin icab ettirdiği fazla masrafları karşılamak ve yardım olmak için halktan alınan paralar. Miktarı, her mahallin iktidarı derecesine göre kaza ve liva üzerine merkezden tertib ve "tevzi defterleri"ne maktu' miktar olarak konulurdu. Bu çeşit vergi ve ianeler Tanzimat'tan sonra kaldırılmıştır.
İANET: (Avn. dan) Yardım.
İANETEN: İane suretiyle, yardım olmak üzere.
İBADETHANE: f. İbadetgâh. Allah'a ibadet edilen yer.
İBANE: Irak etmek, uzaklaştırmak. * Ayırmak. * İzhar etmek, göstermek.
İBLİSANE: Şeytanca. İblisçesine, müfsidane.
İCANE: (C: Ecanin) Hamam taşı. * İçinde bez ve kaftan yıkanılan kap.
İCARE-İ MÜSANEHE: Yıllık olarak yapılan icaredir. Bir hanenin bir yıl müddetle kiraya verilmesi gibi.
İ'CAZKÂRANE: f. Herkesi yarışmada âciz bırakacak yolda.
İÇ CEBEHANE: t. Şimdiki askerî müzeye eskiden verilen addır. İç cebehâne tâbiri bilahare "Hazine-i esliha", Üçüncü Sultan Ahmed devrinde "Dâr-ül esliha", daha sonraları da "Harbiye ambarı" olarak değiştirilmiş, en sonunda "askerî müze" şeklini almıştır.
İDANE: (Deyn. den) Borç, ödünç verme, ikrâz.
İDANETEN: Borç olarak, ödünç olarak, idane suretiyle.
İDAREHANE: f. Bir işe bakan hey'etin veya bir işi idare edenlerin toplanarak iş gördükleri yer ve dâire. * Dergi, gazete vs. gibi yayınların yazı işlerine bakılan dâire.
İHANET: (Hevn. den) Alçak ve hakir addedip itibar etmemek, kıymet vermemek. * Hainlik. Haksızlık. Kötülük.
İHANET: Helâk etmek. Öldürmek. Mahvetmek.
İHLAS-MENDANE: f. Temiz yürekli kimseye yakışır şekilde, ihlaslı kişiye uygun tarzda.
İHLAS-PERVERANE: f. Temiz yürekli, ihlas sahibi bir kimseye yakışacak surette.
İHSANEN: İhsan suretiyle. Bağışlayarak, lütuf ve iyilik ederek.
İHTİLASKÂRANE: f. Çalıp aşıranlara yakışacak şekilde, hırsızlar gibi.
İHTİYATKÂRANE: f. İhtiyatla, sakınganlıkla.
İHYANEN: (Bak: Ahyanen)
İLANE: Yumuşatmak.
İ'LANEN: İlân ederek, ilân yoluyla.
İLTİFATKÂRANE: f. İltifat edene yakışır şekilde.
İNAYETKÂRÂNE: f. İnayet edene yakışır surette. Yardım ve iyilikte bulunan kimseye yakışacak şekilde.
İPLİKHANE: Eskiden suç işlemiş kimselerin hapsedilip çalıştırıldıkları yere verilen addır. * Gemilere lüzumlu halatlarla yelken bezini yapan eski bir deniz müessesenin adı idi.
İRADE-İ ŞÂHANE: Padişahın emri, fermanı, buyruğu.
İSTİANE: Duâ. Yardım istemek. İane istemek.
İSTİBANE: Açıklama, belli olma. Meydanda ve âşikâr olma.
İSTİBDADKÂRANE: f. İstibdad idaresi gibi. Kendi kendine, kanunları ve kimseyi tanımadan idare eder surette.
İSTİDANE: (Deyn. den) Borç alma, alınma. Ödünç alma.
İSTİHANE: Hor ve hakir görme.
İSTİHFAFKÂRANE: f. Küçümseyerek, küçük görerek, hafifseyerek, ehemmiyet vermeyerek.
İSTİHSANEN: Beğenerek, istihsan ederek.
İSTİKÂNE: (İstikânet) Alçaklık etmek. * Zillet ve meskenet göstermek. * Tevazu göstermek.
İSTİLANE: Bir şeyi mülâyim görmek, mülâyim bulmak.
İSTİ'TAFKÂRANE: f. Şefkat, merhamet isteyene yakışır halde.
İŞAAT-I KÂZİBANE: Kötü niyetlerle yalan haberler yayma.
İŞRETHANE: f. İşret yapmaya mahsus yer. Meyhane. * Mc: Bu dünya.
İTMİNANKÂRANE: f. İtminan göstermek suretiyle.
İTTİSAFKÂRANE: f. Vasıfları belli olur surette. Bir hal takınarak.
ISLAHHANE: Tar: San'at mekteblerine önceleri verilen isim. * Islah evi.
KABİL-İ EMÂNET: İnsan.
KÂFİRANE: f. Kâfire yakışır şekilde, kâfir gibi.
KAĞITHANE: Kâğıt fabrikası. * İstanbul'da vaktiyle böyle bir fabrikanın bulunduğu yerdeki mesire.
KAHHARANE: Kahharcasına. Kahredercesine.
KÂHİLANE: f. Tembelce, tembelcesine, tembel olana yakışır surette.
KÂHİNANE: f. Kâhin gibi ve ona benzer şeklide haberler veren. Bir nevi zan ile gaibden haber verir gibi.
KAHRAMANANE: f. Kahramanca, yiğitçe, cesurane.
KAİDEŞİKENÂNE: f. Usul ve kaideye riayet etmeyerek, kuralları çiğneyerek, kaideyi bozarak.
KALENDERÂNE: f. Kalenderce. Kalender olan bir kimseye yakışır surette.
KÂLUSANE: f. Akılsızcasına, ahmakçasına.
KÂMKÂRANE: f. Mutlu olan bir kimseye yakışır şekilde, mutlulukla.
KANAATKÂRANE: f. Kanaat sâhibi bir kimseye yakışır tarzda.
KÂNE: (Kevn. den) İdi, oldu...mânasında, fiilin geçmiş zamanı.
KANEF: Kulağın küçük ve kalın olması.
KANEME: Kir. * Yağdan gelen pis koku.
KANEŞVERE: Hayız görmez kadın.
KANKANE: Yol göstermek.
KARA'BELANE: Karnı büyük, yassı bir böcek.
KÂRHANE: f. İş yeri, iş yapılan yer. * Süt satılan yer. Süt fabrikası.
KASIRANE: Âcizane, beceriksizcesine.
KÂŞÂNE: f. Büyük, süslü ve gösterişli ev. Saray. Kışlık, rahat ve mükemmel ev, oda.
KÂŞÂNE-İ MÜRGÂN: Kuş yuvası.
KATANE: Az yemeklik.
KÂTİBANE: Kitâbet kaidesine göre, kâtipcesine.
KAYANE: Demircilik.
KEHANET: Gaibden haber vermek. Falcılık. Kâhinlik etmek. (İlâhi ihbârât-ı gaybiyyeye istinad etmeden, gaybdan haber vermek ve falcılık ve kâhinlik etmek dinen kat'iyyetle haramdır.)
KEMÂ KÂNE: Eskiden olduğu gibi, eski tarzda.
KEMÂ KÂNE Fİ-S-SÂBIK: Eskisi gibi, eskisindeki gibi.
KEMAL-İ METANET: Tam sağlamlıkla, sarsılmadan.
KEMANE: f. Keman veya kemençe yayı. * Güreşte bir çeşit oyun.
KEMTERANE: f. Fakirce. Acizce. Çok küçük nisbette.
KENANE (KİNÂNE): (C.: Kenâyin) İçine ok ve yay konulan ve beylik adı verilen kap.
KERİMANE: f. Kerim olana mahsus hâlde. Lutfederek. Kerime hâs bir suretde.
KESANE: f. İnsan gibi. İnsana yakışır şekil ve surette.
KEŞİŞÂNE: f. Keşişe yakışır yolda. Papaza uygun şekil ve surette.
KEŞİŞHÂNE: f. Kilise, manastır.
KETUMANE: f. Ketum olup ağzı sıkı olan, herşeyi söylemiyen kimseye yakışır surette.
KIRAATHANE: Müşterilerine gazete, mecmua ve kitap gibi şeyleri bulunduran geniş ve içi döşenmiş kahvehane.
KİBARANE: f. Büyük adamlara, nâzik ve görgülü kimselere yakışır şekil ve surette.
KİHANET: (Bak: Kehânet)
KİNANE: (C.: Kenâin) Okluk, sadak, ok kuburu.
KİNDARANE: f. Kinci olarak, kindarcasına.
KİTAB-HANE: f. Kitabevi, kütüphane. Kitap okunan veya satılan yer.
KİYANE: Kefâlet, kefil olma.
KUBBE-İ KANEK: Ağzın tavanı. Damak.
KUMAR-HANE: f. Devamlı olarak kumar oynanan yer.
KÛRÂNE: f. Körcesine.
KURHANE: (C: Kurhân) Bir cins mantar.
KÜTFANE: (C.: Kütfân-Ketâyif) Çekirgenin evvel kanatlanıp uçanı.
KÜTÜBHANE: Kitapların bulunduğu salon veya bina. * Belli bir kaideye göre tasnif edilmiş kitaplardan meydana gelen bütün. * Kitap koymağa yarayan bölmeli dolap.
KÜTÜBHANE-İ UMUMİYE: Umumi kütübhâne.
LAANE: Lânet etti. (mânâsına fiil.)
LAFZ-PERDAZANE: f. Çeşitli ve çok söyleyerek.
LAHİYANE TA'ZİB: f. Oyun olsun diye zahmet vermek. Oynarcasına azab vermek.
LAKANE: Zeki ve seri anlayışlı olmak.
LÂKAYDANE: Kayıtsız ve alâkasızca. Mühimsemiyerek.
LÂNE: f. Yuva, ev.
LÂNE-İ HARAB: Bozulmuş yuva.
LÂNE-İ NERMİN: Sıcak ve yumuşak yuva.
LÂNE-İ PEDER: Baba yuvası. Peder evi.
LÂNEGİR: f. Yuva tutan.
LÂUBALİYANE: f. Lâubalilikle. Kayıtsız, alâkasız, saygısız ve dikkatsiz bir şekilde. Senli benli olarak.
LEİMANE: Alçakça. Zelilane bir tarzda.
LEKANET: Zeki ve anlayışlı olma.
LENGÂNE: f. Topalcasına. Topallıyarak.
LENGER-HANE: f. Lenger yapılan yer. Lenger imal edilen yer.
LEVENDÂNE: f. Leventçesine, hızla, süratle.
LİSANEN: Konuşarak. Dil ile. Söz söyleyerek.
LÜANE: Halka çok lânet eden kişi.
LÜBANE: (C.: Lübânât) Hâcet, ihtiyaç. * Önemli ve ehemmiyetli iş.
LÜDANE: Yumuşaklık.
LÜKYA (LÜKYÂNE): Birbirini görmek.
MAANÎ-İ SÂNEVİ: İkinci derecedeki mânâlar. İşarî, mecazî, remzî mânâlar gibi.
MÂDERANE: f. Annece. Anaya yakışır surette.
MAGLUBANE: f. Mağlub olana yakışır surette. Yenilmiş bir kimseye uygun şekilde.
MAGMUMÂNE: Kederlice. Gamlı olarak. * Mübhem olarak.
MAGRURANE: f. Gururlanarak. Kendini beğenircesine. Kibirlenerek. Güvenilmesi boş olan şeye güvenip kendini aldatırcasına. (Sen ey mağrur nefsim! Üzüm ağacına benzersin, fahirlenme; salkımları o ağaç kendi takmamış, başkası onları ona takmış. S.)
MAGŞİYANE: f. Bayılmış gibi, baygıncasına.
MAHANE: f. Aylık maaş.
MAHBUSHANE: f. Cezaevi, hapishâne, zindan.
MAHCUBÂNE: f. Utanarak, utanmış bir hâlde. Sıkılganlıkla.
MAHİRANE: f. Ustaca, ustalıkla, maharetle.
MAHİYANE: f. Ay hesabıyla verilen ücret. Aylık.
MAHMUMANE: f. Sayıklarcasına, sayıklıyarak. * Ateşler içinde, ateşli olarak.
MAHMURANE: f. Baygın bir şekilde. Mahmurcasına.
MAHREMANE: f. Gizli ve saklı olarak. Mahrem bir tarzda.
MAHRUMANE: Mahrumcasına. Bahtsız ve nasipsizcesine.
MAHRURÂNE: f. Ateşli ateşli. Hararetli bir surette.
MAHTUMANE: f. Bir kitabı hatmettikten sonra verilen ziyafet.
MAHUDANE: Bir ot adı.
MAHYANE: f. Aylık. Aydan aya verilen maaş.
MAHZANE: Güvercinlik.
MAHZUNANE: f. Kederlice, düşünceli, üzgünce.
MAKHURANE: Kahr ve gazaba uğramış hâlde. Gazaba uğramış olanlara benzer şekilde.
MAKTANE: Pamuk tarlası.
MALİKANE: f. Büyük ve gösterişli köşk. * Tar: Bir kimseye, gelirinden hayatı boyunca istifade etmek; fakat satamamak ve miras bırakamamak şartıyla verilen beylik arazi.
MANEN: Mânâca. Mânâ cihetiyle. Ruhca. Esasca. Bâtınen. İç varlık bakımından.
MANEND: f. Benzer. Denk. Eş. Gibi.
MANEND-ÂBÂD: Ölümle kıyamet arasında geçen zaman.
MANENDE: Benzeyen, mümâsil.
MANEVÎ: (Ma'nevi) Mânaya âit. Maddî olmayan. Mücerred. Ruhani.
MANEVİYYAT: Maddi olmayan kuvvet. Mânâ âlemine âit olanlar. Dinden, imândan, mukaddesât ve imândan gelen kuvvet (Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise, mâneviyatta kördür. H.)
MANEVİYYUN: Allah'a, dine, mukaddesata inanmış olanlar.
MANEVRA: Fr. Bir makinenin, bir cihazın işleyişini düzenleme veya idare etme işi ve şekli. * Ask: Muharebede düşmanın savaş gücünü yok etmek maksadıyla eldeki askerî kuvvetlerin en te'sirli bir biçimde düzenlenmesini te'min eden bütün hareketler. * Barış zamanında kıt'alara ve kurmay hey'etlerine harptekilere benzer şartlar içinde eğitim sağlamak için yaptırılan hareket.
MA'NİDARANE: f. Mânâlı şekilde.
MARİZANE: f. Hasta olarak.
MASLAHATKÂRÂNE: f. Maslahata, işe ve maksada uygun surette.
MA'SUMÂNE: Günahsızcasına, suçsuz olarak.
MÂTEMHANE: f. Ağlanılan, yas tutulan yer.
MA'TUHANE: Bunakçasına, bunamışçasına.
MAZLUMANE: Zulüm görmüşe yaraşır surette. * Sessizce. Sessizlikle.
MECANE: Ne bulursa sakınmadan yapmak. Mecnunluk.
MECCANEN: Ücretsiz, parasız.
MECNUNANE: f. Delice, divanece. Mecnunlara ve delilere yakışır surette.
MEDEDCUYANE: f. Medet isteyene, yardım arayana yakışacak surette.
MEDEDKÂRANE: f. Medet ve yardım edercesine.
MEDHUŞÂNE: Ürkmüş gibi. Ürkmüş bir hâlde.
MEFTUHANE: f. Başlangıç için verilen ziyâfet. Bir kitabı okumaya veya yeni bir derse başlarken, talebelere hocası tarafından verilen başlama ziyafeti.
MEFTUNANE: Meftuncasına, kendinden geçmiş olarak, tutkuncasına. Şaşarak, hayrancasına.
MEFTURANE: f. Bitkin bir halde, bezmişcesine.
MEHANE: Hakaret.
MEHANEN: Küçümsenerek, hafifsenerek.
MEHANET: Küçültme. Küçük görülme. * Hor ve zelil olmak. Zayıf ve zebun olmak. * Tedbiri azca olmak.
MEHTERHANE: f. Tar: Zurna, nakkare, nefir, zil, davul ve kösden kurulu askeri mızıka takımı.
MEKÂNE: (C: Emkine-Emâkin) Kudret, kuvvet, güç.
MEKÂNEN: Mahal ve yer bakımından.
MEKÂNET: Ağır başlılık. * Kuvvet. Güç.
MEL'ANE(T): (La'n. dan) Lânete sebeb olan. Lânete müstehak iş. * Yol ayrımı ve insan menzili.
MEL'ANETKÂRANE: f. Lânete müstehak surette.
MEL'ANET-PİŞ: f. Mel'unluktan başka işi olmayan. İşi gücü mel'unluktan ibaret olan.
MELEK-İ SİYÂNET: Allah'ın emri ile insanları koruyan, muhafaza eden melek.
MELÎKÂNE: f. Hükümdar ve melike mensub. Onunla alâkalı.
MELULÂNE: Acıklı ve mahzun bir hâlde.
MEMLUKÂNE: f. Köleye yakışır hâlde. Kölece. * Eskiden çok defa bir büyüğe sunulan yazılarda, kendinden bahsederken kullanılırdı.
MANEND-İ BÎMİSAL: Misilsiz, benzersiz olan.
MENNANE: Malı, mülkü, serveti için kendisiyle evlenilen kadın.
MENZİLHANE: f. Konak yeri. Hayvan değiştirilen yer.
MERANET: Yumuşaklık. * Bir mâdenin çekiç vasıtası ile dövüldüğünde yayılması vasfı.
MERCANE: Mercan tanesi. (Bak: Mercan)
MERDANE: f. Erkekçesine. Merdcesine. Er'e yakışır surette. * Matbaada baskı, baskı makinelerinde ve ofset makinelerinde ise plâteye değerek mürekkeb vermek; ve toprağı bastırmak gibi çeşitli işlerde kullanılan silindir. * Yufka açmağa yarıyan oklava. * Erkek ayakkabısı.
MERDANEGÎ: f. Cesurluk, yiğitlik, merdlik, erkeklik.
MERHAMETPERVERANE: f. Acıma ve şefkat ile, esirgeyip acımak suretiyle.
MESANE: Sidik torbası. Sidik kavuğu.
MESTANE: Sarhoşcasına. Sarhoş bir kimseye yakışır surette.
MES'UDANE: f. İman ehline, bahtiyar olana yakışır halde. Saadetlice. Cenab-ı Hakk'ın emrine, rızasına uygun şekilde. Sevinçli ve ferahlıkla.
MEŞ'UMÂNE: f. Kötü bir şekilde. Bedbahtcasına.
METANET: Sağlamlık. Kavilik. Sözünden ve kararından dönmemeklik. İnsanın, fikrinde sabır, azminde kavi ve akidesinde rüsuh sahibi olması. (Mukabili zaaf'dır) (Hak, iman ve İslâmiyet uğrunda metanet göstermek, çok kıymetli bir seciyyedir.)
METANET-İ KALBİYE: Kalb sağlamlığı.
METİNÂNE: f. Metanetle, sağlamlıkla.
MEVCUD-U MANEVÎ: Mânevi varlık.
MEY-HANE: f. İçki satılan ve içilen yer.
ME'YUSÂNE: Ümidsizlikle. (Bak: Ye's)
MEYYİTÂNE: f. Ölü gibicesine. Ölmüşçesine.
MEZBUHÂNE: f. Boğazlanır gibi. Boynundan kesilircesine. * Çırpınarak, son ümid ve son kuvvetle.
MİDANEM: f. Biliyorum.
MİDHANE: Buhurdan.
MİHMANHANE: f. Misafirhane. Misafir edilecek yer. Otel. * Mc: Dünya.
MİNNETDARANE: f. Minnetli olarak. Minnet eder surette.
MİSANE: Dizgin kayışı.
MİSHANE: Taş parçaladıkları nesne.
MİSKİNÂNE: f. Tenbelcesine, miskincesine.
MİYANE: f. Ara. * Orta, vasat. * Helva gibi bazı yemeklerin pişme kıvamı. * Ortaya serilen halı. * Gerdanlığın ortasındaki büyük inci.
MOLLAYANE: Mollaya yakışır şekilde. Mollaca.
MUACCELÂNE: Acele olarak. Peşin olarak.
MUANEDE: (Anud. dan) İnad etme, ayak direme.
MUAYENEHANE: f. Hekimlerin, hastaları muayene ettikleri yer.
MUGANE: Ateşe tapan mecusilerin âyini.
MUGAZANE: Gözün yanlarında olan büklüm.
MUGTANEM: Ganimet olarak alınmış olan, alınan.
MUHABBETDARANE: Muhabbete yakışır şekilde.
MUHADİANE: f. Aldatarak, hile yaparak.
MUHAKKİKANE: f. Gerçeği ve hakikatı araştıran bir kimseye yakışır surette. Muhakkik olan bir insana yakışacak şekilde.
MUHAKKİRÂNE: f. Tahkir edercesine. Hakarette bulunurcasına.
MUHARRİSÂNE: f. Hırslandırırcasına.
MUHAVVİFÂNE: f. Dehşetlice. Korkutucu bir vaziyette. Korkutmak suretiyle.
MUHAYYİBÂNE: f. Mahrum ve yoksun bırakırcasına.
MUHAZANE: Çocuklara şaşırtıp sevindirecek şeyler söylemek.
MUHAZZİLÂNE: f. Alçaklık ve bayağılıkla.
MUHIKKANE: f. Haklı olarak. Haklı olmak suretiyle. İhkak-ı hak etmek suretiyle.
MUHİBBANE: f. Severek. Dostça. Dosta yakışır surette.
MUHLİSÂNE: f. Hâlisâne. Samimi olarak. Dostlukla. Riyâsızlıkla.
MUHSANE: Muhsan olan kadın. Temiz ve namuslu kadın.
MUHTAZIÂNE: f. Alçak gönüllülükle. Tevâzu ve mahviyetle. Boyun eğerek.
MUHTAZIRANE: Can çekişiyormuşcasına.
MUHTEBİRÂNE: f. Yoklar ve denercesine. Tecrübe eder tarzda.
MUHTEDİÂNE: f. Hile ve dalaverecilikle.
MUHTEKİRÂNE: f. Vurgunculukla, ihtikârcılıkla.
MUHTELİSÂNE: f. Çalarcasına. Çalıp çırparcasına.
MUHTERİÂNE: f. Yeni bir şeyler icad ederek. Yenilikler ortaya koyarak. * İftirada bulunarak.
MUHTERİZÂNE: f. Sakınarak, çekinerek. Çekine çekine.
MUKADDİRÂNE: f. Takdir edercesine, kıymetini bilircesine, kıymetine göre sıralarcasına. Mukaddire yakışır hâlde.
MUKALLİDÂNE: f. Benzetmeğe, taklide özenircesine. Taklid edercesine. Benzemeğe çalışırcasına.
MUKATANE: Mukim olmak, oturmak, ikamet etmek.
MUKDİMÂNE: f. Gayret ve dikkatle.
MUNSIFÂNE: İnsaflıca. İnsaflılıkla.
MUNTASIHÂNE: f. Nasihat dinliyerek.
MUNTAZIRÂNE: f. Bekliyerek, muntazıran, intizâr ederek.
MURANE: f. Karıncavâri, karınca gibi.
MUSANEA: Rüşvet. * İyilik etmek.
MUSIRRÂNE: f. Israr ve inatla, ayak direyerek.
MUSLİHÂNE: f. Sulh yolu ile, iyilikle anlaşarak. Arabuluculukla.
MU-ŞİKÂFANE: f. İnceden inceye.
MUTAASSIBANE: (Asab. dan) Mutaassıbca. Mutaassıba yakışır şekilde. Körükörüne.
MUTARASSIDÂNE: f. Tarassud edene yakışır şekilde.
MUTASADDIRANE: f. Baş köşeye kurulana yakışacak surette.
MUTASALLİBANE: f. Salâbetli gibi, kuvvet sâhibi olana yakışır surette.
MUTASALLİFANE: Nezaket, bilgiçlik taslayanlar gibi.
MUTASANNİANE: f. Yapmacıklı olarak, tasannu ederek.
MUTASAVVIFÂNE: f. Sofuca. Mutasavvıflara yakışır tarzda.
MUTATARRİBANE: f. Coşarak, sevinerek, şevke gelerek.
MUTAZALLİMÂNE: (Zulm. den) Kendine yapılan zulüm ve haksızlıkdan dolayı sızlanan kimseye yakışır şekilde.
MUTAZARRIÂNE: f. Kendi kusurlarını bilerek, ihtiyacını anlayarak, tevazu ile niyaz ederek, yalvararak.
MU'TEDİLANE: Orta hâllice. Ne çok hızlı, ne de çok yavaş olmadan.
MUTEMİDÂNE: f. Bağlanarak, güvenerek. İtimâd etmek sureti ile.
MU'TERİZÂNE: f. İtiraz eder şekilde. Muteriz suretinde.
MUTEZİRÂNE: f. Özür dileyerek. Kusurunu kabul edip yalvarırcasına.
MUTMAİNÂNE: f. Şüphesizce. Rahatlık ve emniyet içinde olarak.
MUVAHHİDÂNE: f. Muvahhide yakışır surette.
MUVANESET: (Üns. den) Birbirine alışıp berâber yaşama. Ünsiyet peydâ etme. * İnsana alışma, insandan kaçmayış.
MUZAFFERANE: f. Muzaffer olan bir kimseye yakışır surette.
MUZTARİBANE: f. Rahatsız olarak, ıztırab ve sıkıntı çekerek.
MÜANESE: Dostane görmek, görüşmek. Karşılıklı ünsiyet etmek.
MÜBALAĞACUYÂNE: f. Haddini aşar dercede izah edercesine. Mübâlağa yaparcasına. * Mübâlağa arayan.
MÜBTEDİYANE: f. İlk olarak, yeni ve acemi bir talebe gibicesine.
MÜCAHİDANE: f. Mücahid bir kimseye yakışır suret ve şekilde.
MÜCANEBET: Sakınma. Çekinme. İnsanlardan uzağa bir tarafa çekilme.
MÜCANESET: (Cins. den) Bir cinsten olma, benzeme, hemcinslik.
MÜCEDDİDANE: f. Müceddide yakışır surette. Yenilik yapana yakışır şekilde.
MUCİDDÂNE: f. Büyük bir çalışkanlıkla. Gayret sahibi bir kimseye yakışır suret ve şekilde.
MÜDEBBİRÂNE: f. Müdebbir olana yakışır şekilde. Tedbirlice. Her işi önceden ayarlayarak, dikkatlice geleceği düşünerek.
MÜDEKKİKANE: f. İnceden inceye tedkik ederek, en ince noktaları, mes'eleleri de görmeğe, bilmeğe çalışarak.
MÜFEHHİMANE: f. Anlatarak. Anlatana yakışır şekilde.
MÜFLİHANE: f. Selâmete çıkarak. Felâh bularak.
MÜFSİDÂNE: f. İfsad etmek suretiyle. Nifak meydana getirmekle. Fesadlıkla. Ara bozuculukla.
MÜFTEHİRÂNE: f. İftihar ederek, karşılık beklemeden. * Elbette. Memnuniyetle.
MÜFTERİYANE: f. İftira edercesine.
MÜHMELÂNE: f. Önem ve ehemmiyet vermeksizin, başdan savarcasına.
MÜKÂNEFE: Yardım etmek, muavenet.
MÜKEDDERÂNE: f. Mükedder olan bir kimseye yakışır surette.
MÜKRİMANE: f. Lütfederek, ağırlayarak, ikram ederek.
MÜLAANE: Lânet edişmek. Erkek ile kadının birbirlerini lânetlemeleri.
MÜLAKANE: Telkin etmek.
MÜLHİDÂNE: f. Dinsizce, imansızca. Mülhid olan bir kimseye yakışır şekil ve surette.
MÜLTEFİTANE: f. Mültefitçe. İltifatlılıkla.
MÜLTEKIMANE: f. Yutarcasına.
MÜLTEZİMANE: f. İltizam edercesine.
MÜLÛKÂNE: f. Padişahlara yakışır bir surette.
MÜLZİMANE: Sözde susturmağa zorlıyarak. Sustururcasına.
MÜMANEA: Karşılıklı menetme, ruhsat vermeyip önleme.
MÜNAFIKANE: f. Münafıklıkla.
MÜNCEZİBÂNE: f. Çekilerek, çekilircesine, cezbedilerek. * Kendini kaptırmak suretiyle.
MÜNECCİMÂNE: f. Müneccim gibi, müneccime yakışacak şekilde.
MÜNFAİLANE: f. Gücenmiş ve darılmış olarak. Münfail bir tarzda.
MÜNKİRÂNE: f. Münkircesine, inkâr edercesine.
MÜNŞİYANE: f. İyi kâtiplere yakışır surette.
MÜNTAKİMÂNE: f. Cezalandırırcasına, öç alırcasına.
MÜNTEHİRÂNE: f. İntihar ederek, kendini öldürüyor gibi.
MÜNZEVİYÂNE: f. İnzivaya çekilircesine, tek başına kalır gibi.
MÜRAİYÂNE: f. İki yüzlülüğe yakışır surette, münafıkçasına.
MÜRATANE: Acem dilini konuşmak.
MÜREHHİBÂNE: f. Korkuturcasına.
MÜRETTİBHANE: Matbaalarda yazıların dizilip sahife şeklinde tertib edildiği yer.
MÜRGANE: f. Kuşlara yakışır şekilde. Kuşlar gibi. * Kuş yumurtası.
MÜRİDÂNE: f. Tarikata girmiş gibi. Aşk ve incizabla istiyerek, mürid gibi dua ederek.
MÜRRANE: Süngü.
MÜRŞİDÂNE: Mürşid olan kimseye yakışır şekilde.
MÜRTECİLÂNE: f. Düşünmeden hemen şiir veya söz söyliyene yakışır surette.
MÜRÜVVETKÂRÂNE: f. Yiğitçesine. Mertçesine. * Mürüvvetlicesine.
MÜSAFİRHÂNE: f. Yolcu konağı, han, otel. * Misafir olarak geçen resmi kimselerin konaklıyacağı yer. * Mc: Dünya.
MÜSAMAHAKÂRÂNE: f. Görmemezliğe gelerek, müsamaha ederek, hoş görerek.
MÜSANEDE: (Müsânedet) Arka çıkma, yardım etme, muavenette bulunma.
MÜSANEHA: Akla veya hatıra gelme.
MÜSANEHE: Yıl başında verilecek ücret. * Bir kimseyi bir yıllığına ücretle tutmak.
MÜSEBBİHÂNE: f. Tesbih ederek. Sübhânallah diyerek.
MÜSKİTÂNE: f. Sustururcasına. Susturma suretiyle.
MÜSRİFÂNE: f. İsraf ederek, boş yere harcayarak.
MÜSTAGNİYANE: f. Müstağni olanlara yakışır surette.
MÜSTAGRİBANE: f. Garibine ve tuhafına giderek, şaşırarak.
MÜSTAHSİNÂNE: f. Beğenerek, beğenmek suretiyle, beğenircesine.
MÜSTAKİMÂNE: f. Doğrulukla, namuslulukla, adâlet dâiresinde.
MÜSTASGİRÂNE: f. Küçümseyerek, küçük görerek.
MÜSTA'TIFÂNE: f. Şefkat istercesine, sevgi taleb edercesine.
MÜSTEBİDÂNE: f. İstibdat yaparak, müstebitçe.
MÜSTECHİLÂNE: (Cehl. den) f. Cahil sayarak.
MÜSTECİRÂNE: f. Aman dileyerek, müstecircesine.
MÜSTEFİDANE: f. Faydalanarak, istifade ederek.
MÜSTEFİZANE: f. Feyizlenerek, feyiz alarak.
MÜSTEHZİYANE: f. İstihza ederek, alay ederek ve eğlenerek. Oyuncak haline koyarak.
MÜSTEKBİRANE: f. Büyüklenerek, kibirlenerek.
MÜSTEMİDDÂNE: f. Yardım isteyerek, istimdad ederek, meded bekliyerek.
MÜSTEMİRRÂNE: f. Devamlı olarak, aralıksız surette.
MÜSTERHİMÂNE: f. İstirham edene, yalvarana, merhamet dileyene yakışır şekilde, yakışır halde.
MÜSTERİHÂNE: İçi rahat olarak, gönül rahatlığı ile.
MÜSTERŞİDÂNE: f. Doğru yolun gösterilmesini isteyene yakışır surette.
MÜSTERŞİYANE: f. Rüşvet istercesine.
MÜSTESHİLÂNE: f. Kolay sayarcasına.
MÜSTESKILÂNE: f. İstiskal eden kimseye yakışır şekilde.
MÜSTEŞFİÂNE: f. şefaat dilercesine.
MÜSTMENDÂNE: f. Zavallılıkla, biçarelikle, mahzunlukla.
MÜŞEVVİKANE: f. şevk vermek suretiyle, teşvik ederek, sevdirerek.
MÜŞFİKANE: f. Şefkatle, merhametle. Müşfik olana lâyık surette.
MÜŞİRANE: f. Müşire yakışır surette. Mareşala has bir tavırla.
MÜŞTAKANE: f. şevkle, çok isteyerek, severcesine.
MÜŞTEKİYÂNE: f. şikâyet edercesine, şikâyet eder gibi.(Ey insan-ı müşteki! Sen mâdum kalmadın; vücud nimetini giydin, hayatı tattın, câmid kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalâlette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün ve hâkezâ... M.)
MÜTEABBİSÂNE: f. Yüzünü ekşiterek.
MÜTEACCİBÂNE: f. şaşakalma suretiyle. Taaccüb eder şekilde.
MÜTEACCİLÂNE: f. Acelecilikle, acele ederek.
MÜTEAFFİFÂNE: f. İffetlilikle, şerefle, nâmuslulukla.
MÜTEAKKILÂNE: f. Anlayana yakışır şekilde.
MÜTEALLİMÂNE: (İlm. den) f. Bilgi edinerek, ilim öğrenerek, taalüm ederek.
MÜTEAMİYÂNE: f. Görmemezlikten gelerek.
MÜTEAMMİDÂNE: (Amd. den) f. Tasarlıyarak, bilerek, kasden.
MÜTEANNİDÂNE: f. İnadçılıkla, inad ederek.
MÜTEANNİTÂNE: f. Yanlış arayana, yanlışlıklar çıkarmaya uğraşana yakışır surette.
MÜTEANNİYANE: f. Sıkıntılı ve zahmet çekerek. Zahmetle.
MÜTEATTIFÂNE: f. Şefkat göstererek, bağışlayarak, esirgeyerek.
MÜTEAZZIMÂNE: (Azamet. den) Benlik, büyüklük taslıyarak.
MÜTEAZZİBÂNE: f. Bekâr kalana evlenmeyene yakışır surette.
MÜTEBAHİYANE: f. Övünerek, fahirlenerek.
MÜTEBAHTIRÂNE: f. Kibirle sallana sallana yürüyenler gibi.
MÜTEBASBISÂNE: f. Yaltaklanarak, tabasbus ederek.
MÜTEBASSIRÂNE: f. İyice düşünerek, basiretle, ileriyi görerek.
MÜTEBEKKİMÂNE: f. Kekeliyerek, dili tutularak.
MÜTEBESSİMÂNE: f. Gülümseyerek, tebessüm ederek, mütebessim olarak.
MÜTECAHİLÂNE: f. Bilmiyor görünerek, bilmemezlikten gelerek.
MÜTECASİRÂNE: f. Cür'et göstererek, küstahçasına.
MÜTECAVİZÂNE: f. Tecavüz eder şekilde. Tecavüz edene yakışır halde.
MÜTECEBBİRÂNE: Zorbalıkla, cebren.
MÜTECELLİDÂNE: f. Celadet ve kahramanlıkla. Yiğitlik göstererek.
MÜTECEMMİLÂNE: f. Süslenerek, donararak, bezenerek.
MÜTECENNİNÂNE: f. Çıldırmışcasına, delicesine, mecnuncasına, delirerek.
MÜTECESSİSÂNE: f. Gizli şeyleri öğrenmeğe çalışarak. Merakla. Mütecessis bir tarzda.
MÜTECEVVİZANE: f. Mecazlı konuşarak, mecazlı söz söyleyerek. * Caiz olmayan şeyi caiz görürcesine.
MÜTEDAFİÂNE: f. Düşmanı defedercesine. İtişir kakışırcasına.
MÜTEDEBBİRÂNE: f. İlerisini görerek. Tedbirli ve ölçülü olarak.
MÜTEDEHHİYANE: f. Üstün zekâ ve anlayış sâhibi gibi harekette bulunana yaraşır yolda.
MÜTEDELLİYANE: f. Nazlanırcasına.
MÜTEEDDİBÂNE: f. Edeblenerek, utanç duyarak, haya ederek. Terbiyeli ve edebli bir kimseye yakışır surette.
MÜTEELLİMÂNE: f. Elem duyarak, kederlenerek.
MÜTEEMMİLÂNE: f. Derin düşünene yakışır surette. Düşünceli olarak. * Dalgın şekilde.
MÜTEENNİYÂNE: f. Temkinli olarak. Ağır davranarak. Çekinip sakınarak.
MÜTEESSİFÂNE: f. Eseflenerek, kederlenerek.
MÜTEESSİRÂNE: f. Üzüntü ile, üzülerek, teessürle.
MÜTEFAHHİRÂNE: f. Övünerek, tefahhur ederek, fahirlenerek.
MÜTEFE'İLÂNE: f. Hayra yorarak, tefe'ül edercesine.
MÜTEFEKKİRÂNE: f. Derin ve dikkatli düşünerek, mütefekkire yakışır surette.
MÜTEFENNİNÂNE: f. Mütefennin olan kimseye yakışır surette.
MÜTEFERRİDÂNE: f. Tek ve yalnız olarak. Teferrüd ederek.
MÜTEFEVVİKANE: f. Üstünlükle, üstün gelerek.
MÜTEGABİYANE: f. Ahmakçasına, eblehçesine.
MÜTEGAFİLANE: Gafil gibi davranarak.
MÜTEGALLİBÂNE: f. Zorbacasına, zâlimlere yakışır surette.
MÜTEGANNİYANE: f. Teganni ederek. Terennüm ederek.
MÜTEGAYYİRÂNE: f. Değişmiş olarak. Bozulmuşcasına.
MÜTEHABBİSÂNE: f. Bir yere kapanıp kendini hapsedene yakışır surette.
MÜTEHACİMÂNE: f. Birbirine saldırır ve hücum eder şekilde.
MÜTEHACİYANE: f. Hicvedercesine.
MÜTEHAFİTÂNE: f. Birşeye istekle saldırırcasına.
MÜTEHAKKİMÂNE: f. Mütehakkim bir surette. Tahakkümle, zorbalıkla.
MÜTEHÂLİKÂNE: f. Acelecilikle, çabuklukla.
MÜTEHAMİKANE: f. Ahmakçasına, eblehçesine.
MÜTEHAMİYANE: f. Sakınarak, korunarak. Kendini himaye edercesine.
MÜTEHAMMİLÂNE: f. Yüklenerek. * Tahammül ederek, dayanarak.
MÜTEHARRİYANE: f. Taharri edip araştırana yakışır şekilde.
MÜTEHASSİRÂNE: f. Özleyerek, hasret çekerek.
MÜTEHASSİSÂNE: f. Duygulanarak, hislenerek.
MÜTEHAŞİYÂNE: f. Çekingenlikle, sakınganlıkla, kaçınırcasına.
MÜTEHAVVİFÂNE: f. Korkarak, havfederek, korkarcasına.
MÜTEHAYYİLÂNE: f. Hayal ve düşünceye dalarak, hayâl kurarak.
MÜTEHAYYİRÂNE: f. Şaşkınca, şaşkın şaşkın, şaşırarak.
MÜTEHAZZIÂNE: f. Alçak gönüllülükle, tevazu göstererek.
MÜTEHAZZİRÂNE: f. Çekinerek, sakınarak, dikkatli davranarak.
MÜTEHEKKİMÂNE: f. Alay edercesine.
MÜTEHEVVİRÂNE: f. Birdenbire saldırarak. * Kızgınlıkla. Hiddetlice. Birden öfkelenir surette.
MÜTEHEYYİCÂNE: f. Coşkunlukla, heyecana gelerek.
MÜTEHEZZİCÂNE: f. Makamla şarkı söylercesine.
MÜTEHEZZİZÂNE: f. Titreyerek, titremek suretiyle.
MÜTEKÂLİBÂNE: f. Köpek gibi birbirinin üstüne sıçrayarak.
MÜTEKÂMİLÂNE: f. Olgunluk ve kemâlât göstererek. Olgunlukla.
MÜTEKÂSİLÂNE: f. Tembelce hareket ederek, üşengeçlik ve uyuşuklukla davranarak.
MÜTEKAYİDÂNE: f. Düzenbazlık ve hile ile.
MÜTEKAYYİDÂNE: f. Dikkatli davranarak, kayıtlı bulunarak.
MÜTEKEBBİRÂNE: f. Büyüklenerek, kibirlenerek, büyüklük taslayarak.
MÜTEKEDDİRÂNE: f. Kederli ve hüzünlü bir hâlde. * Bulanarak.
MÜTEKEFFİLÂNE: f. Kefil olarak.
MÜTEKEHHİNÂNE: f. Falcılıkla, kâhincesine.
MÜTEKELLİMÂNE: f. Konuşur gibi, konuşmak suretiyle.
MÜTEKEMMİLÂNE: f. Olgunlaşarak, tekemmül ederek. Eksiği kalmayarak.
MÜTEKERRİHÂNE: f. Tiksinircesine. Surat asarcasına.
MÜTELAHİYANE: f. Oyunla uğraşarak, oynayarak.
MÜTELA'SİMANE: f. Saçmalayarak, kemküm ederek.
MÜTELAŞİYANE: Acele ve telaş ile.
MÜTELATTIFANE: f. Naziklikle, incelikle.
MÜTELEFFİTANE: f. İltifat edercesine.
MÜTELEHHİFÂNE: f. Özleyerek, hasret çekerek. Kaygılı, tasalı olarak, yanıp yakılarak.
MÜTELEYYİSÂNE: f. Arslan gibi.
MÜTELEZZİZÂNE: f. Lezzet alarak, lezzet almak suretiyle.
MÜTEMÂRIZÂNE: f. Yalandan hastalanarak.
MÜTEMAYİLÂNE: f. Mütemayil olarak. Temayül ederek. Taraftarcasına.
MÜTEMEDDİHÂNE: f. Kendini medhederek, övünerek.
MÜTEMEHDİYÂNE: f. Mehdilik iddiasında bulunarak, mehdilikle.
MÜTEMELLIKANE: f. Yaltaklanarak. Alçakcasına yalvararak.
MÜTEMERRİDÂNE: f. İnatla, direnerek, dikbaşlılıkla.
MÜTEMESHİRÂNE: f. Maskaralıkla.
MÜTENACİYÂNE: Fısıldaşanlar gibi, fısıldaşana yakışır surette.
MÜTENAHNİHÂNE: f. Soluyarak. Hırıltı ile ses çıkararak.
MÜTENA'İMÂNE: f. Nimetler içinde nazdar bir şekilde büyümek, yetişmek suretiyle. Varlık içinde, ferahlık ve nimet içinde olarak.
MÜTENASSIHÂNE: f. Nasihat dinleyerek. Öğüt kabul ederek.
MÜTENAVİMÂNE: f. Uyur gibi görünerek.
MÜTENAZZİRÂNE: f. Dikkatle bakıp düşünerek.
MÜTENEDDİMÂNE: f. Pişman olarak, nedâmetle.
MÜTENEFFİRÂNE: f. Tiksinerek, çekinerek.
MÜTENEMMİRÂNE: f. Kaplanlaşarak. * Sert bir dille korkutarak.
MÜTENEZZİHÂNE: f. Tenezzüh edercesine, gezip eğlenircesine. Mütenezzihcesine.
MÜTERAHHİMÂNE: f. Acıyarak. Merhamet ederek.
MÜTERAKKİYÂNE: f. İlerleyene, terakki edene yakışır şekilde.
MÜTEREDDİDÂNE: f. Kararsızlıkla. Tereddüd ederek. * Bir yere gidip gelerek.
MÜTEREFFİHÂNE: f. Rahat ve bolluk içinde yaşıyana yaraşır yolda.
MÜTERENNİMÂNE: f. Güzel sesle şarkı söyler gibi.
MÜTESABBİYÂNE: f. Çocuklaşarak. Çocuk tavırları takınarak.
MÜTESALLİTÂNE: f. Musallat olarak, sırnaşarak, tasallut edercesine.
MÜTESEHHİRÂNE: f. Sabahlayarak, gece uyumayarak.
MÜTESE'İLÂNE: f. Dilenerek.
MÜTESELLİYANE: f. Avunarak, teselli bulmak suretiyle.
MÜTESEYYİBÂNE: f. Kayıtsız davranarak, aldırış etmiyerek, duymazdan gelerek.
MÜTEŞACİRÂNE: f. Birbirlerine sopayla vururcasına.
MÜTEŞEBBİSÂNE: f. Bir işe girişerek, teşebbüs suretiyle.
MÜTEŞECCİÂNE: f. Yiğit gibi, yürekli olana benzer surette.
MÜTEŞEKKİRÂNE: f. şükrederek, şükür etmek suretiyle.
MÜTEŞERRİÂNE: f. Müteşerri gibi, ona yakışır yolda.
MÜTEŞEVVİKANE: f. Çok istekli olan bir kimseye yakışır şekil ve surette. Şevkli bir tarzda.
MÜTEVAHHİŞÂNE: f. Korkarak, ürkerek, tevahhuş ederek.
MÜTEVAZİÂNE: f. Tevazu ile. Mütevazi kimseye yakışır surette.
MÜTEVECCİÂNE: f. Sıkıntı ile. Dertli olarak. * Ağrı duyarak.
MÜTEVECCİHÂNE: f. Bir yana dönerek, teveccüh edip yönelerek.
MÜTEVEHHİMÂNE: f. Vehimlenircesine, evhamlanırcasına.
MÜTEVEKKİLÂNE: f. Tevekkül ederek, tevekkül ile.
MÜTEVELLİHÂNE: f. Sersemlik ve hayranlıkla.
MÜTEVESSİKANE: f. Bir işe sımsıkı sarılarak. Bir işi sebat ve devam üzere tutarak.
MÜTEYAKKIZÂNE: f. Uyanık ve dikkatlice, göz açıklığı ile.
MÜTEYEMMİMÂNE: f. Teyemmüm edercesine.
MÜTEZAKKIMÂNE: f. Güçlükle ve zorla yutarak.
MÜTEZELLİLÂNE: f. Zelil olarak, alçaklara yakışır surette, alçakçasına. Kendi hiçliğini bilir surette, kusur ve aczini anlamakla.
MÜVANESE: Üns tutmak, dostluk kurmak.
MÜZEVVİRÂNE: f. Arabozuculukla.
MÜZEYYİFÂNE: f. Alay derecesine, hakaret edercesine. Aşağı görürcesine.
MEDHUŞÂNE: Ürkmüş gibi. Ürkmüş bir hâlde.
MÜRŞİDÂNE: Mürşid olan kimseye yakışır şekilde.
MÜSTEŞFİÂNE: f. Şefaat dilercesine.
MÜTELAŞİYANE: Acele ve telaş ile.
MÜTEŞACİRÂNE: f. Birbirlerine sopayla vururcasına.
MÜTEŞEBBİSÂNE: f. Bir işe girişerek, teşebbüs suretiyle.
MÜTEŞECCİÂNE: f. Yiğit gibi, yürekli olana benzer surette.
MÜTEŞEKKİRÂNE: f. Şükrederek, şükür etmek suretiyle.
MÜTEVAHHİŞÂNE: f. Korkarak, ürkerek, tevahhuş ederek.
NAÇİZANE: f. Çok ehemmiyetsiz olarak. Pek ufak olarak.
NADİMÂNE: f. Pişmanlıkla, pişman olarak, nedamet duyarak.
NAİMÂNE: f. Uyur gibi, uyuklayarak, uyurcasına.
NA-KESÂNE: f. Alçakçasına. * Cimrilik ve tamahkârlıkla.
NÂ-MERDÂNE: f. Namerdcesine, alçakçasına.
NANE MOLLA: Mc: Beceriksiz, işe yaramaz, ağır hareketli mânalarında kullanılan bir tâbirdir.
NASİHÂNE: f. Öğüt vererek, nasihat ederek.
NA-ŞİKİBÂNE: f. Sabırsızlıkla.
NAZAR-I SAN'AT-PERVERANE: San'atkârane bakış.
NAZIMÂNE: f. Nazım olana yakışır surette.
NÂZİKÂNE: f. Nazik kimseye yakışır şekilde, kibarlıkla, terbiyelice.
NEKBETHANE: f. Tâlihsizlik yuvası. * Mc: Dünya.
NEMİDANEM: Bilmiyorum.
NETANE: Çirkin kokmak, pis kokmak.
NEVAZİŞGÂRANE: f. Gönül alarak, okşayarak, iltifat ederek.
NEVMİDÂNE: f. Ümitsizce, kederli ve ümidsiz olarak.
NEZİHÂNE: f. Temizce, iyice, güzelce.
NİGÂRHANE: f. Resim ve heykeller bulunan yer. Resim ve heykel sergisi. * Ressamların çalıştıkları atölye. * Puthâne. * Güzelleri çok olan yer.
NİHANHANE: f. Saklanacak yer. Mağara, bodrum, mahzen.
NİŞANE-İ TASDİK: Kabul edildiğine dâir işaret, tasdik işareti. * Mu'cizeler.(Kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısı (olduğunu) ihbar eden 124 bin muhbir-i sâdık, ellerinde nişane-i tasdik olan mu'cizeler bulunan enbiyalar ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri, keşif ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan 124 milyon evliyanın aynı hakikata şehadetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin kat'i delilleriyle o enbiya ve evliyanın aklen ilmelyakîn derecesinde isbat ettikleri ve yüzde doksandokuz ihtimal-i kat'i ile "idam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız iman ve itaatledir" diye ittifaken haber veriyorlar. S.) (Bak: Muhbir-i sâdık)
NİŞANE: (Bak: Nişan)
NİYAZKÂRÂNE: Yalvararak, niyaz ederek. * Muhtaç olarak, muhtaçlıkla.
NÜMUNEHANE: f. Nümunelik şeylerin konulduğu yer. * Müze.
NEVAZİŞGÂRANE: f. Gönül alarak, okşayarak, iltifat ederek.
PADGÂNE: f. Yüksek dam. * Kapı içinde olan pencere.
PALİKANE: f. Büyük han kapılarının ortasındaki küçük kapı.
PALVANE: f. Dağ kırlangıcı.
PATRİKHANE: Patrik adı verilen Rum başpapazının oturduğu yer.
PEDERÂNE: f. Babaya yakışır tarzda, pedercesine.
PEHNANE: f. Beyaz pide. * Bir cins maymun.
PENCGANE: f. Beşli, beşten ibâret, beş tâneli.
PERDEBİRUNÂNE: f. Sıkılmadan, utanmazcasına. Perdeyi kaldırırcasına. Edebsizce.
PERVANE: f. Fırıldak çark. * Geceleri ışığın etrafında dönen küçük kelebek. * Haberci, kılavuz.
PERVANEGÂN: (Pervane. C.) Gece kelebekleri.
PERVANEK: f. Karakulak adı verilen bir hayvan. * Ask: Öncü, pişdâr.
PESENDÂNE: Beğenecek yolda, beğenmek suretiyle.
PEYMANE: f. Büyük kadeh. * Ölçek, kile. * Şarap bardağı.
PEYMANEKEŞ: f. İçki içen.
PEYMANE-ŞİKEST: f. Kadehi kırık.
PİŞHANE: f. Balkon. * Bir yere gidileceği zaman önceden gönderilen çadır ve yol eşyası.
RACİYANE: f. Rica ederek, yalvararak.
RAHİMANE: Şefkat ederek, acıyarak. Merhamet ve rahmet ile Cenab-ı Hakk'a yakışır tarzda.
RAİYANE: f. Çobanca. Çobanlığa ait.
RAKİANE: f. Rüku' eder gibi. Eğilerek.
RAKKASÂNE: f. Oynar şekilde. Raksederek.
RANEC: Hindistan cevizi.
RASADHÂNE: f. Havanın değişen şekillerini, sıcaklık ve soğukluğu tesbit etmek için veya yıldızların hareketlerini tesbit ve takib maksadiyle çalışılan yer.
RASANET: Sağlamlık, dayanıklık. * Sabit, muhkem, metin.
RASİHÂNE: f. Sağlamca, sağlam delil ve bürhana dayanmak suretiyle.
RATANET: Arapçanın hâricindeki bir dille konuşma.
RAZİYANE: (Rezene) Dere otu nev'inden bir nebat adı.
REDANE: Tentelerin kenarlarında açılan ufak deliklerin yırtılmaması için o deliklere geçirilen mâdeni halka.
REKANET: Vakarlılık, ağırbaşlılık.
RENANET: İnleme.
RESANE: f. Teessüf. * Hasret.
RESANEHÂR: f. Hasret çekici.
RESANENDE: f. Ulaştırıcı, getirici.
RESANET: (Bak: Rasanet)
REVANE: f. Yürüyen, giden.
REZANET: Ağırbaşlılık, vakarlılık, temkinlilik, ciddilik.
REZZAKANE: f. Rızık verene, rezzaka yakışır surette.
RITANE: Arap lisanından başka dille konuşmak.
RİYAKÂRÂNE: f. İkiyüzlülükle. Riyakârlıkla.
RUBEHANE: f. Kurnazca, tilkicesine.
RUZANE: f. Gündelik. Yevmiye.
RÜMMANE: Kapan taşı. * Kırkbayır.
SAÂDET-HANE: f. Büyük bir kimsenin evi.
SABURÂNE: f. Çok sabır göstermek suretiyle.
SA'DANE: (C.: Sâdân) Develerin yediği dikenli ot. * Devenin göğsü. * Tırnak dibinin siniri. * Terâzi kefesinin iplerinin altındaki düğme. * Kadın memesinin etrafı.
SADEDİLÂNE: f. Saflıkla, bönlükle.
SADIKANE: f. Sâdık kimseye yakışır şekilde. Sadakatle.(...Hem o delil-i sâdık ve musaddak madem umum enbiyanın fevkinde binler mu'cizât ve neshedilmeyen bir şeriat ve umum cin ve inse şâmil bir davet sâhibi olduğundan elbette umum enbiyanın reisidir. Öyle ise umum enbiyanın mu'cizatlarının sırrını ve ittifaklarını câmidir. Demek bütün enbiyanın kuvvet-i icmaı ve mu'cizatlarının şehadeti, Onun sıdk ve hakkaniyetine bir nokta-i istinad teşkil eder. M.)
SAFDERUNANE: f. Kalbi safi olanlara ve kolay aldananlara yakışır surette.
SAFDİLÂNE: f. Bönlükle, saflıkla. Safdillikle.
SAFF-DERÂNE: f. Yiğitçesine.
SAHANET: Kızgınlık, sıcaklık.
SÂHİB-İ HÂNE: Ev sâhibi. Sahib-ül beyt.
SÂHİBE-İ HÂNE: Ev sahibi kadın.
SAHİLHANE: f. Yalı evi.
SAHİRÂNE: f. Büyülercesine olan. Büyüleyici gibi.
SAKİNÂNE: f. Sâkin olana yakışır şekilde. Sessizce.
SAKİTÂNE: f. Ses çıkarmayarak, sessizce.
SALHHANE: f. (Bak: Selhhane)
SAMİMÂNE: f. Samimi olarak. İçten duyarak, riyasızlıkla.
SAMİTANE: f. Sessizce, ses çıkarmaksızın, sâkitane.
SAN'ATKÂRANE: f. San'atlı olarak, özenip meharetle yapılmak suretiyle, sanatkâra yakışır şekilde.
SAN'ATPERVERANE: f. San'atkârcasına, san'atkârlığına çok kıymet vererek.
SANAYİ-İ MANEVİYE: Mâna delâletiyle olan san'at. (Teşbih ve istiâre gibi.)
SANEM: Kâfirlerin, önünde ibadet ettikleri heykel, put. * Mc: Çok güzel olan. * Putperestlerin İlâhı.
SANEM-HANE: f. Tapınak, puthane.
SANEM-PEREST: f. Puta tapan.(Sanem-perestliği şiddetle Kur'an men'ettiği gibi, sanem-perestliğin bir nevi taklidi olan suret-perestliği de meneder. Medeniyet ise; suretleri kendi mehasininden sayıp Kur'ana muaraza etmek istemiş. Halbuki gölgeli, gölgesiz suretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riya-yı mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki; beşeri zulme ve riyaya ve hevaya, hevesi kamçılayıp teşvik eder. S.)
SANEVBER: (Bak: Sanavber)
SANEVÎ: İkinci. İkinci derecede.
SÂRIKANE: f. Hırsız gibi, hırsızcasına.
SAVVANE: (C.: Savân) Bir cins çakmak taşı.
SAYİS-HANE: f. Üzerine yük yüklenip yolcunun da bindiği hayvan.
SEBİLHANE: f. Sebil olarak su dağıtılan yer.
SEBTANE: Tüfek.
SEDANE: Etlilik, semizlik, besililik.
SEFARETHANE: f. Sefirlik, elçilik. Elçilik konağı.
SEFİHANE: f. Eğlenceye ve lüzumsuz masraflara düşkün olarak.
SEHANE: Heyet. * Süs, ziynet. * Renk.
SEHANET: Kalınlık. * Sıklık. * Katılık, peklik.
SEHANET: Sıcaklık.
SELH-HANE: f. Hayvan kesilip yüzülen yer. Mezbâha. (Bu kelime galat olarak, "salhâne" şeklinde kullanılır.)
SEMANE: f. Tavan. * Bıldırcın.
SEMANET: Semizlik, yağlılık, besililik.
SENAKÂRANE: f. Senakârlıkla. Övercesine. Medheden birine yakışır şekilde.
SERBESTÂNE: f. Serbestçe.
SERKEŞÂNE: f. İtaatsizlikle, dikbaşlılıkla, inatla.
SERSERİYÂNE: f. Serserice.
SEYKANE: İnce bellilik.
SILYANE: (C.: Salayan) Bakla.
SIYANET: Koruma veya korunma. Himaye veya muhafaza.
SIYDANE: (C.: Saydân) Taş çömlek.
SİFANET: Marangozluk.
SİKKEHANE: f. Para basılan yer.
SİLAHHANE: f. Askerî depo. Silahların saklandığı yer.
SİTAYİŞ-KÂRÂNE: Överek, medhetmek suretiyle.
SİYANET: Koruma, muhafaza, hıfz.
SİYYANEN: Birbirine denk ve eşit olarak. Müsavi bir tarzda.
SÜKKÂN-I HÂNE: Evde oturanlar. Hâne sâkinleri.
SİTAYİŞ-KÂRÂNE: Överek, medhetmek suretiyle.
ŞAB-HANE: f. Şap çıkarılan yer.
ŞAHANE: Şah gibi, şaha yakışır bir surette.
ŞAHDANE: f. İri inci tanesi. * Kenevir tohumu.
ŞAHS-I MANEVÎ: Bir şahıs olmayıp kendisine bir şahıs gibi muamele yapılan şirket, cemaat, cemiyet gibi ortaklıklar. Belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen manevî şahıs. * Bir topluluğun taşıdığı manevî kuvvet ve meziyetler.
ŞAİKANE: f. İsteklice ve şevkli olarak.
ŞAİRÂNE: f. şairce. şaire benzer surette konuşmakla. Mevzuu şiir sayılabilecek kadar hoş, lâtif olan şey.
ŞAKİRÂNE: f. şükrederek. şükretmek suretiyle.
ŞANE: f. Tarak.
ŞANESÂZ: f. Tarak yapan, tarakçı.
ŞANEZEDE: f. Tarakla saçları taranmış.
ŞANEZEN: (C.: Şanezenân) f. Baş tarayan. * Mc: Güçlükleri çözen. Zorlukları yenen.
ŞEBABANE: f. Genç ve yiğit olarak. Genç gibi, yiğitçesine.
ŞEBANE: f. Geceye ait. Gece ile alâkalı. Gece vakti olan. Gecelik.
ŞEDDADANE: f. şeddad gibi, ona benzer surette, zâlimce.
ŞEFİKANE: f. Merhametlice, acıyarak. Acımak suretiyle. şefkat ederek.
ŞEHDANEC: İncinin irisi ve iyisi. * Kendir otunun tohumu.
ŞEMATETKÂRANE: f. Kuru gürültü yapmak suretiyle, arsızca, gürültü ile bağırmak.
ŞERARAT-I NEYYİRANE: f. Parlak kıvılcımlar, ışık saçan şerareler. * Mc: İslâmiyetin kuvvet ve hakkaniyetinden gelen parlaklık.
ŞEŞHANE: f. Namlusunda 6 yivi bulunan tüfek veya top.
ŞEYTANET: Şeytanlık. Aldatıcılık. Kurnazlık, hilekârlık.
ŞİFAHANE: f. Hastahane.
ŞİRANE: f. Aslanca, gazanferâne.
ŞİŞEHANE: Şişe yapılan yer.
ŞİŞHANE: (Aslı: Şeşhane) Eskiden kullanılan namlusu altı yivli tüfek. * İstanbul'da bir semt adı.
ŞUURDÂRÂNE: f. Haberli ve iyice tanıyarak. Kendinden haberi olarak. Bilerek, bilir gibi.(Hayat olmazsa vücud vücud değildir; ademden farkı olmaz. Hayat, ruhun ziyasıdır. Şuur, hayatın nurudur. Madem ki hayat ve şuur bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicâm-ı ahkem görünüyor. Madem şu biçâre, perişan küremiz, sergerdan zeminimiz, bu kadar hadd ü hesâba gelmez zevil-hayat ile, zevil-ervah ile ve zevil-idrak ile dolmuştur. Elbette sâdık bir hads ile ve kat'i bir yakin ile hükmolunur ki; şu kusur-u semâviye ve şu büruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münâsib zihayat, zişuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi; Güneşin ateşinde dahi, o nurani sekeneler bulunur. Nar nuru yakmaz. Belki ateş, ışığa meded verir... S.) (Bak: Vicdan)
ŞAİRÂNE: f. Şairce. Şaire benzer surette konuşmakla. Mevzuu şiir sayılabilecek kadar hoş, lâtif olan şey.
ŞAKİRÂNE: f. Şükrederek. Şükretmek suretiyle.
ŞANE: f. Tarak.
ŞEDDADANE: f. Şeddad gibi, ona benzer surette, zâlimce.
ŞEŞHANE: f. Namlusunda 6 yivi bulunan tüfek veya top.
ŞİRANE: f. Aslanca, gazanferâne.
TABAKHANE: Ham derilerin işlendiği yer. (Aslı: Debbağhane) (Bak: Debbağ)
TAB'HANE: f. Matbaa. Tab' işleri yapılan yer.
TABH-HANE: Lokanta, mutfak.
TABL-HANE: f. Büyük davul.
TACDARANE: f. Hükümdarlara yakışacak şekilde. Hükümdarca.
TAFTHANE: f. Matbaa. Basımevi.
TAHANET: Değirmencilik.
TAHHANE: Çokluk deve. Deve sürüsü. * Çok asker.
TAHMİS-HÂNE: f. Kahvenin kavrulup öğütülüp satıldığı yer.
TAKDANE: f. Üzüm çekirdeği.
TAKLİD-İ TUFEYLÂNE: Küçük çocuklara yakışır şekildeki taklid.
TA'LİMHANE: f. Öğrenme yeri. Ta'lim yeri.
TANEF: Kayış. * Dağ burnu. Dağ başı. * Kapı üstüne yapılan örtü. * Duvar üzerine yapılan saçak.
TAZARRU'KÂRANE: f. Tazarru ederek. Tazarru etmek suretiyle.
TA'ZİYANE: f. Ta'ziye eder surette. Ta'ziye ederek.
TAZİYANE: f. Sebeb. Vasıta. * Kırbaç, kamçı.
TAZİYANE-İ TA'ZİB: Azab vermek, azablandırmak kamçısı.
TEBANE: Zeyreklik, akıllılık.
TECAHÜL-İ ÂRİFANE: Edb: Bildiği bir şeyi bilmiyormuş gibi gösterme. Bilen bir kimsenin, bilmez gibi davranması.
TEHDİDKÂRÂNE: f. Tehdid edenlere yakışır şekilde. Tehdid edercesine.
TE'KİD-İ MANEVÎ: Söylenişi başka, manası müşterek olan.
TEMAŞAHÂNE: f. Temaşa edecek yer. * Mc: Dünya.
TENBEL-HÂNE: f. Memurları iş görmez olan dâire; fertleri tenbel olan ev. Tenbeller yuvası.
TERANE: Edb: Rübâinin başka bir ismi. * Terennüm. Nağme, âhenk, makam. * Bir şiiri makam ile okuma, şarkı söyleme.
TERANEKÂR: f. Terennüm eden. Öten, ötücü.
TERANEPERDÂZ: f. Makamla şarkı söyliyen.
TERANESÂZ: f. Öten, ötücü.
TERANEZÂR: f. Ahenkli ve cümbüşlü yer.
TERANEZEN: f. Şarkı söyleyen.
TER-HANE: f. Tarhana.
TERSANE: f. Gemi yapılan ve tamir edilen yer.
TEVKİFHÂNE: Hapishane.
TIFLÂNE: f. Çocukçasına, çocuk gibi. Çocuğa yakışır surette.
TIHANE: At değirmeni.
TİCARETHÂNE: f. Ticaret yeri. Ticaret edilen yer.
TİLMİZÂNE: f. Talebe gibi. Tilmize yakışır surette.
TİMAR-HÂNE: f. Akıl hastahanesi, tımarhâne.
TUFULÂNE: f. Çocukçasına.
TÜFENG-HÂNE: f. Silâh deposu.
TEMAŞAHÂNE: f. Temaşa edecek yer. * Mc: Dünya.
UHUVVETKÂRANE: f. Kardeşçesine, kardeş gibi olarak. Birlik, beraberlik ve karşılıklı sevgi ile.(Uhuvvetin sırrı: Şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip, onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek. L.)(Her ikinizin, Hâlikınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir... Bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, Dininiz bir, Kıbleniz bir.. Bir bir yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir... Ona kadar bir bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği; ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlıyacak mânevi zincirler bulundukları hâlde; şikak ve nifaka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakiki adâvet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münâsebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise aklın sönmemiş ise anlarsın! M.)
UNZUVANE: Dişi çekirge.
URUK-U İNSANİYETKÂRANE: f. İnsanlığa yakışır damar, kök veya huylar.
ÜMMİYANE: f. Bir şey bilmiyormuşçasına. Ümmilere yakışır halde. Okur yazar olmadan.
ÜSTADANE: f. Üstâda yakışır surette. Ustaca.
ÜSTÜVANE: Geo: Silindir. Direk şeklindeki sütun. İçi boş direk şekli.
VAHŞİYÂNE: Vahşice. Vahşiye yakışır şekilde.
VÂKIFANE: f. Bilen kimseye yakışır surette, bilerek. Vâkıf şekilde. Anlamak ve bilmek suretiyle.
VAKURANE: f. Ağırbaşlılıkla. Düşünce ve tedbirlilikle. Temkinle.
VÂLİHÂNE: f. Şaşkınca.
VATANPERVERÂNE: f. Vatanını seven kimseye yakışır şekilde.
VEHNANE: Zayıf kadın.
VELED-İ MANEVÎ: Evlâdlığa kabul edilen, âhiret evlâdı. Bir hocanın talebesi. Mürid.
VERDANE: Toplu oklava. * Koca başlı kertenkele.
VEZANET: Fikir ve görüş isabeti. * Ölçülü olma.
VEZANET-İ EFKÂR: Düşüncelerin isabeti.
VİCDANEN: Vicdanca, iyilik hissine göre.
VİRANE: f. Harabe. Yıkılmağa yüz tutmuş eski yapı.
YALVANE: f. Kırlangıç kuşu.
YANESUN: Anason otu.
YARANE: f. Dostça.
YEGÂNE: Tek, bir.
YEGÂNE-GÎ: f. Teklik, yegâne ve tek oluş.
YEKDANE: f. Eşi, benzeri olmayan. Tek.
YETİM-HÂNE: f. Yetim çocukların bakılıp beslendiği yer.
ZAHİDÂNE: f. Zahide yakışır surette. Ehl-i takva gibi.
ZÂLİMÂNE: f. Zâlim olana yakışır şekilde. Zulmeder surette. Zâlimce.
ZAMANET: Kötürümlük.
ZARİFANE: f. Zariflikle, incelikle, zarif olana yakışır surette.
ZEBANE: f. Terazi gibi bazı âletlerin dili andıran parçaları. * Alev.
ZEBANEKEŞ: f. Alevlenen, alevli.
ZEBANEŞ: Onun dili.
ZELİLÂNE: f. Alçakça. Hakir ve aşağılık kimselere yakışır şekilde.
ZEMANE: f. şimdiki zaman. * Vakit, devir. * Tâlih, baht, şans.
ZEMANEN: Zamanca, zaman bakımından. * Vaktinde, vaktiyle.
ZEMANE(T): Belâ, musibet, âfet. * Bedenin bir azası eksik veya kötürüm olma.
ZENANE: f. Kadınla alâkalı, kadına mahsus. Kadın işi.
ZİKİR-HÂNE: Allah'ın çok çok zikredildiği yer. Mescid, câmi. Ehl-i tarikatın toplanıp Allah'ı zikrettikleri yer. Tekke.
ZURBAYÂNE: f. Zorbalıkla, zorbacasına.
ZURHANE: f. Spor salonu.
ZÜNANE: Borcun ve iddetin bakiyyesi.
ZEBANEKEŞ: f. Alevlenen, alevli.
ZEBANEŞ: Onun dili.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ANEBAN : Erkek geyik.
AN : En kısa bir zaman. Lahza. Dem. Cüz'i bir zaman.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...