Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
ÂR: Utanma, mahcubiyet. Utanılacak şey. Ayıp. Şiyb. Şerm. Haya.
ÂRSIZ: Bî-ar, utanmaz, arsız.
ÂR Ü NAMUS: Utanma, haya ve namus.
ÂRÂ: f. Süsleyen. Bezeyen.
ÂRÂ: Fikirler. Reyler.
ARÂ: Mıntıka, bölge.
Komşuluk.
Avlu.
Çıplaklık.
Geniş, çıplak arazi.
ÂRÂB: (İrb ve İrbe. C.) Hacetler.
Uzuvlar.
Akıllar, zekâlar.
Hileler, oyunlar.
ARAB: Ceziret-ül Arab, Şam, Hicaz, Irak, Yemen, Mısır ve Afrika'nın şimâlinde yaşayan geniş bir kavmin adı.
ARÂBE: (C: Arâbât) Keçi veya koyunun memesine geçirilen torba.
Açık saçık konuşma.
ARABE: (Arben) Yemek yeme.
ARABESK: Süslemede kullanılan bir çeşit tezyinat.
ARABÎ: Arabça, Arab dili. Arab kavmine mensub.
ARABİSTAN: f. Arap ülkesi. Arapların yaşadığı ülke.
ARABİYYAT: (Arabiyyet. C.) Arapçaya dâir ilimler, kitab veya fikirler. Arap edebiyatı.
ARABİYYET: Arapça ile ilgili olan (İlim, fikir veya kitap). Arap edebiyatı.
ARAC: f. Dirsek.
ARADÎN: (Bak: Eradîn)
ARAFAT: Mekkenin 16 kilometre doğusunda Hacıların arefe günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki ova. Tepenin diğer bir adı Cebel-ür Rahme (Rahmet dağı)dır. Adem (A.S.) ile Havva anamız Cennet'ten çıkarıldıktan sonra burada bir araya geldiler. İbrahim Peygamber (A.S.) Cebrail ile burada konuştu. Hz. Muhammed (ASM) yüzbin insana hitab eden veda hutbesini burada okudu. İnsan haklarını 14 asır önce burada dünyaya ilan etti.
ARAFET: (C: Avârif) Atâ, ihsan, hediye.
ARAHİM: Büyük olan şey.
Bir cins beyaz büyük mantar.
ARAİS: (Arûs. C.) Gelinler.
Güneşler.
Gökler.
ARAİZ: (Ariza. C.) Arz olunan meseleler. Küçükten büyüğe yazılan yazılar.
ARAK: Ter, rutubet.
Dağdaki yol.
Çukur.
Deve izleri.
Sıra sıra olan şey.
Zenbil.
Menfaat, sevab, karşılık.
Süt.
ARAK: Kalabalık, izdiham.
ARAK-ÇİN: Kavuğun altına giyilen takke.
ARAK-DAR: f. Terli.
ARAKÎ: Terle ilgili, tere mensub.
ARAKİYYE: Yünden yapılan bir cins külâhtır ki, bilhassa dervişler kullanırlar.
ARAKK: Çok ince. En ince. Ziyâde rakik olan.
ARAKNAK: f. Terlemiş, terden ıslanmış, ter içinde kalmış.
ARAKRİZ: f. Terliyen, ter döken.
ÂRÂM: (İrem. C.) Çölde, sahrada konulan hususi nişan.
ÂRÂM: f. Durma, dinlenme.
Yerleşme, rahat etme, karar kılma.
Eğlenme.
ÂRÂM-I CÂN: Gönül rahatı.
Sevgili, sevilen güzel.
ÂRÂM-I DİL: Sevgili, sevilen güzel.
Gönül rahatı.
ÂRÂM-BAHŞ: f. Dinlendirici, dinlendiren, ârâm veren.
ÂRÂM-CÛ: f. Dinlenmek isteyen.
ÂRÂM-CÛYANE: f. Dinlenmek isteyene yakışır şekilde.
ÂRÂM-GÂH: f. Dinlenilecek yer.
ÂRÂMGÂH-I EBEDÎ: Ebedi olarak dinlenilecek yer, sonsuz olarak istirahat edilen yer, mezar.
ÂRÂM-GÂR: Hiçbir sıkıntısı olmayan, rahat yaşayan adam.
ÂRÂM-GÜZİN: f. Dinlenmek için oturan, istirahat eden, dinlenen.
ÂRÂMÎ: f. Dinlenme, rahat etme.
ÂRÂMİDE: f. Rahat olan, dinlenen, sükûn halinde ve rahatta bulunan.
ÂRÂMİŞ: f. Huzur, rahat.
ARAMRAM: (Aremrem) Asker çokluğu.
Şiddetli hâl ve iş.
ARÂM-RÜBA: f. Sıkıntı veren, istirahatı bozan, rahatı kaçıran.
ARÂM-SAZ: f. Yerleşen, oturan.
ARÂM-SÛZ: f. Huzuru bozan, rahatsızlık veren.
ARAN: f. Dirsek.
İçerisinde 'ÂR' geçenler
ÂBAR: (Bi'r. C.) Kuyular. Su kuyuları. * f. Hesap defteri.
ABDAR: f. Parlak. * Sağlam vücudlu. * Su veren hizmetçi. * Mc : Ter u tâze, tap taze.
ABKARÎ: Mutlaka kusuru olmayan. Kâmil. * Bir kavmin seyyid ve şerifi, efendisi. Beşer san'atı olmayan. * Çok güzellik. * Bir nevi döşek.(Abkari: Esasen abkar'e mensub demektir. Ebu Suud ve sair tefsirlerin beyanına göre Abkar: Arabın zu'münce bir Cin beldesinin ismidir ki, Arablar acib gördükleri her şeyi ona nisbetle tavsif ederek abkarî derler. Mu'cem-ül Büldan'da şu tafsil mezkûrdur: Abkar; dolu, yani buluttan inen donmuş sudur. Ve demişlerdir ki, cinnin sâkin olduğu bir arzdır. Meselde: "Keennehüm cinn-i abkar: sanki abkar cinni gibi" denilir...Bazıları da demiştir ki: Abkarinin aslı; vasfına hırs ile rağbet olunan her şeye sıfattır. Bunun da esası; çünkü Abkar'da döşeme ve saire nakışları yapılırdı. Onun için her iyi şey Abkar'a nisbet edilirdi.)
AB-SÜVAR: f. Su üstünde yüzen. * Sudaki kabarcık.
AB-ŞAR: f. Şelâle, su akarken çıkardığı ses, şırıltı.
AB-YAR: f. Sulayan. * Mc: Bereketlendiren, feyizlendiren.
AB-YARÎ: f. (Asıl mânâsı sulama ise de, lisanımızda yalnız mecazi mânâsiyle bazı eski nesir yazarları tarafından kullanılmıştır). Yardım, itimat.
AB-YÂRÎ-İ HİMMET: Korumak için yapılan yardım, himmet yardımı.
AB-YÂRÎ-İ HİMMETİNİZLE: Himmetiniz yardımıyle, himmetiniz sayesinde.
ACAR: (Ecr. C.) Sevaplar, ücretler, mükâfatlar. * Kiralar.
AÇAR: f. İştah açmaya yarayan turşu v.s. * İnişli yokuşlu yer. * Karıştırılmış, birleştirilmiş.
ADALETKÂR: f. Adaletli, insaflı, adalet sahibi.
ADÂLETKÂRANE: f. Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette.
ADARR: En zararlı.
ADDAR: Denizci, gemici taifesi.
ADEM-İ HÂRİCÎ: İlm-i İlâhide mevcud olup, maddi vücudu olmayan.(Adem-i mutlak zaten yoktur; çünkü bir ilm-i muhit var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, bir şey ona atılsın. Dâire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i hâricidir ve vücud-u ilmiye perde olmuş bir ünvandır. Hatta bu mevcudat-ı ilmiyeye bazı ehl-i tahkik "A'yan-ı sâbite" tabir etmişler. Öyle ise, fenaya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u mâneviye ve ilmîye girmektir. Yani, hâlik ve fani olanlar, vücud-u hâricîyi bırakıp; mâhiyetleri bir vücud-u mânevi giyer, dâire-i kudretten çıkıp dâire-i ilme girer. M.)
ADEM-İ İKTİDAR: İktidarsızlık. Güçsüzlük. Kuvvetsizlikten gelen hastalık.
ADEM-İ İNKÂR: İnkâr etmeme. İnkârsızlık.
ADESE-İ MÜTEKARİB: Yakınlaştıran mercek.
AFAR: Arap diyarında çok olan bir yeşil ağaç. * Hurma ağacını islah etmek. * Katıksız ekmek yemek.
AFARET: İfritçe, şeytanî, kötü niyet.
AFARİT: (İfrit. C) Şeytanlar. İfritler.
AFAROZ: (Bak: Aforoz)
AFŞAR: Avşar kabilesini meydana getiren Türkmenlerin adı.
AGARR: Çok sıcak gün. * Kendini beğenmiş. * Asil, âlicenâb. * Beyaz.
AGARR-ÜL EYYÂM: En sıcak gün.
AGMAR: (Gamr. C.) Yüce kimseler. * Seller. * (Gumr. C.) Bilgisizler, cahiller.
AGRAR: (Gırr. C.) Tecrübesizler. Acemiler. Kolay aldananlar.
AGREB-ÜL GARÂİB: Şaşılacak şeylerin en garibi.
AGVAR: (Gar. C.) Mağaralar.
AGYAR: Yabancılar. Başkaları. * Rakipler. (Bak: Gayr)
AHAR: (Aher) Gayrı, başkası. Diğeri.
AHAR: f. Hattatların kullandıkları kâğıda sürülen nişastalı yumurta. * Kahvaltı. * Bir nevi çelik.
AHARR: Daha sıcak, en sıcak.
AHBAR: (Haber. C.) Haberler. (Bak: Haber-İhbar)
AHBÂR-I GAYB: Bizce bilinmeyen gayb âlemlerine ve geleceğe dâir haberler.(... Hem de musibetlerin vakti muayyen olsa idi; musibet, başına gelen adam, musibetin intizarında o gelen musibetin belki on mislinden ziyade mânevi bir musibet -o intizardan- çekmemesi için, hikmet ve rahmet-i İlâhiyye tarafından gizli, perdeli bırakılmış. Ve ekser hâdisât-ı kevniyye-i gaybiyye böyle hikmetleri bulunduğundandır ki, gaibden haber vermek yasak edilmiş. $ düsturuna karşı hürmetsizlik ve itaatsizlik etmemek içindir ki, medar-ı teklif ve hakaik-i imaniyeden başka olan umur-u gaybiyyeden izn-i Rabbâni ile haber verenler dahi, yalnız, işaret suretinde perdeli ve kapalı ihbâr etmişler. Hatta "Tevrat" ve "İncil" ve "Zebur" da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve kapalı gelmiş ki, o kitabların bir kısım tabileri te'vil edip iman etmediler. Fakat itikad-ı imâniyyeye giren mes'eleleri tasrih ile ve tekrar ile ihbar etmek ve açık bir surette tebliğ etmek hikmet-i teklifin muktezası olduğundan, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan ve Tercümân-ı Zişanı (A.S.M.) umur-u uhreviyeden tafsilen ve hâdisât-ı istikbâliye-i dünyeviyeden icmâlen haber vermişler. Ş.)
AHBAR: (Bak: Ehbâr)
AHBARÎ: Rivayetçi, rivayet eden kişi.
AHCAR: (Hacer. C.) Taşlar.
AHDAR: Yeşil, yemyeşil, pek yeşil.
AHDAR-I NÂZIR: Çok yeşil, yemyeşil, tam yeşil.
AHENKDÂR: f. Uygun, düzgün, âhenkli, makamlı.
AHKAR: En hakir, pek âciz ve değersiz. (Daha çok tevazu makamında söylenir.)
AHKAR-UL İBÂD: Kulların en hakiri.
AHMED-İ FÂRUKÎ: (Hi. 971-1034) (İmam-ı Rabbanî) Hz. Ömer (R.A.) ahfadından olduğundan Fârukî denilmiştir. Kendisi demiştir ki: "Hakaik-i imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve kerâmata tercih ederim." Hem demiş ki: "Bütün tarikatların nokta-i müntehası hakaik-i imâniyenin vuzuh ve inkişâfıdır." Bu zatın büyük ve çok kerametleri görülmüş ve müceddidiyet vazifesini bihakkın ifâ etmiştir. Nakşi tarikatının kahramanı ve bir güneşi hükmünde olduğu Risale-i Nur'dan "Mektubat" isimli eserde mezkurdur. (R.A.) (Bak: Müceddid)
AHMED-İ MUHTAR: Hz. Muhammed (A.S.M.) Efendimiz.
AHRAR: (Hür. C.) Hürler. Esir veya köle olmayan kimseler. * Silsilesinde esir veya köle bulunmayanlar. * Hürriyetçiler.
AHRARANE: f. Hürriyetçilere yakışır tarzda. Serbestçe. Hür olana yakışır surette.(İnsana karşı hürriyet, Allah'a karşı ubudiyyeti intac eder. Mün.)
AHSAR: Pek kısa, daha kısa, daha özlü, daha veciz.
AHTAR: (Hıtar - Hatarat) Tehlikeler.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ÂRSIZ : Bî-ar, utanmaz, arsız.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...