Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ÂR: Utanma, mahcubiyet. Utanılacak şey. Ayıp. Şiyb. Şerm. Haya.
ÂRSIZ: Bî-ar, utanmaz, arsız.
ÂR Ü NAMUS: Utanma, haya ve namus.
ÂRÂ: f. Süsleyen. Bezeyen.
ÂRÂ: Fikirler. Reyler.
ARÂ: Mıntıka, bölge.
Komşuluk.
Avlu.
Çıplaklık.
Geniş, çıplak arazi.
ÂRÂB: (İrb ve İrbe. C.) Hacetler.
Uzuvlar.
Akıllar, zekâlar.
Hileler, oyunlar.
ARAB: Ceziret-ül Arab, Şam, Hicaz, Irak, Yemen, Mısır ve Afrika'nın şimâlinde yaşayan geniş bir kavmin adı.
ARÂBE: (C: Arâbât) Keçi veya koyunun memesine geçirilen torba.
Açık saçık konuşma.
ARABE: (Arben) Yemek yeme.
ARABESK: Süslemede kullanılan bir çeşit tezyinat.
ARABÎ: Arabça, Arab dili. Arab kavmine mensub.
ARABİSTAN: f. Arap ülkesi. Arapların yaşadığı ülke.
ARABİYYAT: (Arabiyyet. C.) Arapçaya dâir ilimler, kitab veya fikirler. Arap edebiyatı.
ARABİYYET: Arapça ile ilgili olan (İlim, fikir veya kitap). Arap edebiyatı.
ARAC: f. Dirsek.
ARADÎN: (Bak: Eradîn)
ARAFAT: Mekkenin 16 kilometre doğusunda Hacıların arefe günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki ova. Tepenin diğer bir adı Cebel-ür Rahme (Rahmet dağı)dır. Adem (A.S.) ile Havva anamız Cennet'ten çıkarıldıktan sonra burada bir araya geldiler. İbrahim Peygamber (A.S.) Cebrail ile burada konuştu. Hz. Muhammed (ASM) yüzbin insana hitab eden veda hutbesini burada okudu. İnsan haklarını 14 asır önce burada dünyaya ilan etti.
ARAFET: (C: Avârif) Atâ, ihsan, hediye.
ARAHİM: Büyük olan şey.
Bir cins beyaz büyük mantar.
ARAİS: (Arûs. C.) Gelinler.
Güneşler.
Gökler.
ARAİZ: (Ariza. C.) Arz olunan meseleler. Küçükten büyüğe yazılan yazılar.
ARAK: Ter, rutubet.
Dağdaki yol.
Çukur.
Deve izleri.
Sıra sıra olan şey.
Zenbil.
Menfaat, sevab, karşılık.
Süt.
ARAK: Kalabalık, izdiham.
ARAK-ÇİN: Kavuğun altına giyilen takke.
ARAK-DAR: f. Terli.
ARAKÎ: Terle ilgili, tere mensub.
ARAKİYYE: Yünden yapılan bir cins külâhtır ki, bilhassa dervişler kullanırlar.
ARAKK: Çok ince. En ince. Ziyâde rakik olan.
ARAKNAK: f. Terlemiş, terden ıslanmış, ter içinde kalmış.
ARAKRİZ: f. Terliyen, ter döken.
ÂRÂM: (İrem. C.) Çölde, sahrada konulan hususi nişan.
ÂRÂM: f. Durma, dinlenme.
Yerleşme, rahat etme, karar kılma.
Eğlenme.
ÂRÂM-I CÂN: Gönül rahatı.
Sevgili, sevilen güzel.
ÂRÂM-I DİL: Sevgili, sevilen güzel.
Gönül rahatı.
ÂRÂM-BAHŞ: f. Dinlendirici, dinlendiren, ârâm veren.
ÂRÂM-CÛ: f. Dinlenmek isteyen.
ÂRÂM-CÛYANE: f. Dinlenmek isteyene yakışır şekilde.
ÂRÂM-GÂH: f. Dinlenilecek yer.
ÂRÂMGÂH-I EBEDÎ: Ebedi olarak dinlenilecek yer, sonsuz olarak istirahat edilen yer, mezar.
ÂRÂM-GÂR: Hiçbir sıkıntısı olmayan, rahat yaşayan adam.
ÂRÂM-GÜZİN: f. Dinlenmek için oturan, istirahat eden, dinlenen.
ÂRÂMÎ: f. Dinlenme, rahat etme.
ÂRÂMİDE: f. Rahat olan, dinlenen, sükûn halinde ve rahatta bulunan.
ÂRÂMİŞ: f. Huzur, rahat.
ARAMRAM: (Aremrem) Asker çokluğu.
Şiddetli hâl ve iş.
ARÂM-RÜBA: f. Sıkıntı veren, istirahatı bozan, rahatı kaçıran.
ARÂM-SAZ: f. Yerleşen, oturan.
ARÂM-SÛZ: f. Huzuru bozan, rahatsızlık veren.
ARAN: f. Dirsek.
ARANİK: Su kuşlarından boynu uzun bir kuş.
AR'AR: Dikenli ardıç ağacı, dağ selvisi.
Mc: Güzelin boyu bosu.
AR'AR: Arap diyârında bir yerin adı.
Bir oyun çeşidi.
AR'ARE: Dağ başı. İki burun deliğinin arası.
Servi ağacı. Çocuk oyunundan bir oyun.
ARARE: (C: Arâr) İyi kokulu bir ot.
Şiddet
Kötü ahlâk.
Evin avlusu, ev içi.
Soğuk şiddetli olmak.
ARAROT: Ufak çocuklara yedirilen besleyici bir cins nişasta ki, Amerika'da hasıl olan bir kökten çıkarılır.
ARAS: Yorgunluk, bitkinlik.
Hayranlık.
ARASAT: (Aresât) Mahşer yeri. Haşir ve neşir meydanı.
ARASTE: f. Bezenmiş süslenmiş.
Çarşının bir esnafa mahsus kısmı.
Vaktiyle ordu çarşısı, ordugâhta kurulan seyyar çarşı.
ARASTE-GÎ: f. Süslülük, bezenmişlik, ârâstelik.
ARAT: Bölge, mıntıka.
Avlu.
ARAYENDE: f. Düzen verici, süsleyici.
ARAYÎ: f. Süsleyicilik.
ARAYİŞ: f. Süs, zinet.
Süsleme.
ARAZ: İşâret, alâmet.
Tesâdüf, rast gelme.
Kaza. Felâket. Zâtî olmayan hâl ve keyfiyet.
Fls. Herhangi bir cevherin varlığı için zaruri olmayan vasıf. Meselâ: Şekerin beyaz rengi şekerin varlığı için zaruri değildir.
ARAZÎ: Araza âit ve mensub. Araza dâir ve ilgili.
ARAZAN: Rastgele, tesadüfen, tevafukan.
ARAZET: Genişlik.
ARÂZİ: (Arz. C.) Yerler. Ekilen toprak. Ekilen yerler.
ARÂZİ-İ EMİRİYYE: Huk: Beytülmâle mahsus olup devlet tarafından şahıslara dağıtılan yerler. (Tarla, çayır, koru ve emsali gibi.)
ARÂZİ-İ EMİRİYYE-İ MEVKUFE: Huk: Sadece hazine menfaatleri veya tasarruf hakları veyahut ikisi de bir hayır cemiyetine ayırılan miri arazi.
ARÂZİ-İ EMİRİYYE-İ SIRFA: Huk: Beytülmâle mahsus menfaatleri ve tasarruf haklarından hiçbiri bir cihete verilmeyip devlete ait olan ve şahıslara dağıtılan memleket arazisi.
ARÂZİ-İ GAMİRE: Huk: Harap, su baskınına uğramış veya içine henüz çift girmemiş yerler.
ARÂZİ-İ HÂLİYE: Boş, sahipsiz bırakılmış topraklar.
ARÂZİ-İ HARACİYE: Müslümanlar tarafından fetholunan ve ulul-emir tarafından müslim olmayan eski sahibi elinde bırakılan veya hâriçten müslim olmayanlar getirilerek yerleştirilen arâzi.
ARÂZİ-İ MAHLULE: Huk: Araziyi kullananın intikal sahibi mirasçı bırakmaksızın ölümüyle hükümete kalan arâzi-i emiriye.
ARÂZİ-İ MAHMİYE: Huk: Beytülmâle ait araziden, koru, mer'a, yol, pazar yerleri gibi halkın ihtiyaçlarına ayrılmış olan arâzi.
ARÂZİ-İ MEFTÛHA: Huk: Fetih hakkının taalluk ettiği yerler.
ARÂZİ-İ MEKTUME: Huk: Beytülmâle haber verilmeksizin kullanılan mahlul veya müstahik-i tapu araziler.
ARÂZİ-İ MEMLUKE: Mülkiyet yolu ile tasarruf olunan yerler. (Mülk, timar toprağı).
ARÂZİ-İ METRÛKE: Terk edilmiş, bırakılmış topraklar, araziler.
ARAZİ-İ MEVÂT: Huk: Hiç kimse tarafından kullanılmayan ve halka verilmeyen, meskun mahallerden biraz uzakta bulunan taşlık ve kıraç arazi.
İşlenmemiş toprak.
ARÂZİ-İ MEVKUFE: Vakfedilmiş yerler. Bir hayır işine devamlı surette tahsis edilmiş yerler.
ARÂZİ-İ MEVKUFE-İ SAHİHA: Huk: Arâzi-i memlükeden şartlarına uygun olarak vakfolunan yerler.
ARÂZİ-İ MİRİYE: Devlete ait arazi.
ARÂZİ-İ MUHTEKERE: Kiracısı tarafından üzerine bina yapılmak veya ağaç dikilmek üzere senelik bir ücret karşılığında kiraya verilen arazi. (Kiracı, kira bedelini her sene arâzi sahibine vererek o arâziyi devamlı sûrette elinde bulundurur.)
ARÂZİ-İ MUKADDESE: Mukaddes yerler. Kudsi topraklar.
ARÂZİ-İ MÜBÂREKE: Mübarek yer olan Hicaz.
ARÂZİ-İ MÜLKİYE: Hükümet arazisi, hükümet toprağı. Hazine arazisi.
ARÂZİ-İ MÜRFAKA: Huk: Sokaklarda oturulacak yerler ve caddelerde boş bırakılan kısımlar. Yolculara ait terkedilmiş konak yerleri, kervansaraylar.
ARÂZİ-İ MÜŞTEREKE: Huk: Çokları tarafından tasarruf olunan yer.
ARÂZİ-İ ÖŞRİYYE: Huk: Ziraat olundukça her sene hâsılatından beytülmâle, beytüssadakaya konulmak üzere, fakirlerin hakkı olan öşür alınan arâziler.
ARAZİŞ: f. Hayır ve iyilik yapma.
Tasaddukta bulunmak.
ARBEDE: Cidal, kavga, patırtı.
ARBEDE-CÛ: Patırtıcı, gürültücü, kavgacı.
ARBEDE-CÛYÂNE: f. Kavga çıkartmağa yeltenerek.
ARBEDE-SÂZÎ: f. Gürültücülük, kavgacılık.
ARC: Mekke ile Medine arasında bir mevzi.
Deve sürücüsü.
ARCA: (Müz: Arec) Topal ve aksak kişi.
Sırtlan.
ARCELE: Sürü, hayvan topluluğu.
Yayalar cemaati.
At sürüsü.
ARD: f. Buğday ve diğer tahıllardan öğütülen un.
Buğdayı değirmen taşına akıtan oluk.
ARDA: Vaktiyle bazı çavuşların elde tuttukları uzun değnek.
Nişan almak için dikilen değnek.
ARDA: Çıkrıkçı kalemi.
ARD-BİZ: f. Elek, un eleği.
Elekle un eleyen kişi.
ARDHALE: f. Bulamaç adı verilen yemek.
ARDİN: f. Deneme, imtihan, tecrübe.
ARDİYYE: Ticaret eşyasının saklandığı yer.
Böyle bir yerde saklanan eşya için ödenen ücret.
ARDTÛLE: f. Bulamaç denilen yemek.
ARE: Borç olarak alınan veya verilen şey.
AREB: Şehir ehli olanlar.
Mide fesâdı.
AREB: Çok açıkgöz, en akıllı.
ÂREC: f. Dirsek, kolun arka tarafı.
AREC: Topallık, aksaklık.
ARECAN: Aksak ve topal kişinin yürümesi.
AREFE: Kurban bayramından bir evvelki gün.
AREKİYYE: Zinâkâr kadın.
AREKREK: Aceleci, acul.
Kuvvetli büyük deve.
AREMET: Savurmak için dövülüp toplanmış harman.
AREMİDE: f. İstirahat eden, dinlenen. Rahat kişi.
AREMREM: Kalabalık ordu, çok fazla asker.
AREN: Davar ayağında olan kuru kemre.
Yarık.
Bir nesne yumuşak olmak.
ARENC: f. Dirsek.
Gidiş, tarz, usül, metod.
ARENDE: f. Birşey getiren kimse.
ARENG: f. Dirsek.
Dert, keder.
Hile, dubârâ.
Tarz, tavır, üslüb.
Vali, hakim.
Zannolunur ki, galiba, öyledir, benzer gibi bir yakınlık ve benzerlik ifâde eder.
AREOMETRE: yun. Sıvıların yoğunluk derecesini ölçmeye yarayan âlet. Arşimet'in keşfettiği kanuna istinad edilerek yapılan bu alet, içi boş cam bir silindir ile bunun üst kısmındaki dereceli bir çubuktan ibarettir.
ARES: Hayranlık.
ARESTE: f. Süslenmiş, bezenmiş.
ARET: f. Dirsek.
ARF: (C: A'râf) Rüzgâr.
El ayasında çıkan çıban.
ARF: Güzel koku.
Yüksek yer.
Atın yelesi.
Horozun ibiği.
ARFA: (Müz: A'raf) Yeleli.
Sırtlan.
ARGO: Fr. Bir meslek veya topluluk sınıfı arasında kullanılan özel söz.
Mc: Serserilerin ve külhanbeylerin kullandığı söz veya deyim.
ARGON: yun. Kim: A sembolü ile gösterilen renksiz, kokusuz ve tatsız bir gaz. Havada % 1 nisbetinde bulunur.
ARIK: Uykusuz kimse, uykusuz olma halindeki.
ARINMAK: t. Temizlenmek, pâk olmak.
ÂRIZ: Sonradan olan şey. Bir şeyin zâtına ve hakikatına ait ve lâzım olmayıp başka bir varlıktan bazan vâki ve kaim olan. Takılan. Yapışan.
Bir şeyi arz ve takdim edici olan.
Kalın ve geniş bulut.
Ön dişlerin haricindeki onaltı dişin herbiri.
İnsanın yanağı.
Hasta olduğundan dolayı kesilen deve.
Seyrek sakallı kimse. (Bak: İctima-i zıddeyn)
(Arz. dan) Gelen.
Tesadüfî vakıa.
Dağ, bulut. v.s. gibi görmeye mâni olan herşey.
Yanak.
ÂRIZA: Sonradan olan, noksanlık.
İsabet eden belâ ve keder.
Bozulma.
Gelip geçici.
Hariçten gelen te'sirle olan.
Bir şeyin olmasına veya görülmesine mâni olan birşey.
ÂRIZAN: (Ârız. dan) Geçici olarak.
Tesadüfen, tevafukan, rast gele.
ÂRIZAN: İki yanak.
ÂRIZÎ: Zâtî ve irsî olmayıp sonradan hâsıl olan. Zâtî ve esastan olmayıp sonradan zuhur ve taalluk eden. Muvakkat, geçici.
ÂRÎ: Pâk, pislikten uzak.
Hür.
ÂRÎ: Hind-Avrupa dil ailesinden olan ırk veya kimse.
f. Evet.
ÂRİB: Halis Arap cinsinden olan.
ÂRİC: (Uruc. dan) Yukarı çıkıp yükselen. Çıkıp inen. Uruc eden.
Topal, aksak, noksan.
ÂRİF: (İrfan. dan) Bilen, bilgide ileri olan. Aşinâ, vâkıf. Hakkı, hakkı ile bilen.
Sabırlı ve mütehammil.
Çok düşünmeğe ihtiyaç kalmaksızın, tekellüfsüz gördüğünü bilen ve anlayan.
Zevkî ve vicdanî irfan sâhibi olan.
ÂRİF-İ BİLLAH: Mürşid, ermiş, evliyâ. Hakkın nuru ile Cenab-ı Hakk'ı bilen. Âlemi, hâdiseleri İlahî feyz ve ilim ile gören veli.
ÂRİF-İ ESRAR: İlâhî sır ve hakikatlara vâkıf olan.
ÂRİF-İ MÜNEVVER: Nurlanmış ve mesleğinin mütehassısı olmuş ve aklı ile beraber kalbi de nurlanmış âlim. Arif-i Billâh.
ARÎF: Çok irfanlı, çok tanınmış, meşhur âlim.
Bir işten iyi anlayan.
ÂRİFAN: f. Ermişler. Arifler.
ÂRİFANE: t. Arife yakışır surette. Bilene yakışır şekilde. İrfan sahibi olarak.
ARİFLERİN MEZAKLARI: Ariflerin zevkaldığı yer ve hususlar.
ARİG: f. Kırılma, gücenme.
Kıskançlık, kin, nefret, adavet, düşmanlık.
ARİK: Asil haseb ve neseb ehli olan.
ÂRİM: İnatçı, kafa tutan.
ARİN: Arslanın yerleşip yataklandığı yer.
Ağaçlar.
Et.
ARİR: Garip.
ARİS: Gerdek. Hacle.
ARİSTATALİS: Yunan feylesofu Aristo.
ARİSTO: (Doğum : M.Ö. 384) Yunan filozoflarından olup Eflatun'un talebesidir. Mantık, ahlâk, siyaset, iktisad, felsefe kitapları vardır. Ruhun bakiliğine inanırdı. Tecrübeden ziyâde akla fazla kıymet verdiğinden çok yanılmıştır. (Silsile-i felsefenin en mükemmel fertleri ve o silsilenin dâhileri olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Fârâbi gibi adamlar "İnsaniyetin gayet-ül gayâtı : (Teşebbüh-ü Bil-vâcib) dir. Yâni Vacib-ül Vücud'a benzemektir." deyip fir'avunane bir hüküm vermişler ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak, esbabperest, sanemperest, tabiatperest, nücumperest gibi çok enva-i şirk taifelerine meydan açmışlar. İnsaniyetin esasında münderic olan acz ve zaaf, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubudiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar...Nübüvvet ise: Gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlâk-ı İlâhiyye ile ve secaya-yı hasene ile tahalluk etmekle beraber, aczini bilip kudret-i İlâhiyyeye iltica, zaafını görüp kuvvet-i İlâhiyyeye istinad, fakrını görüp rahmet-i İlâhiyyeye itimad, ihtiyacını görüp gına-yı İlahiyyeden istimdad, kusurunu görüp afv-ı İlahiyyeye istiğfar, naksını görüp kemâl-i İlahiyyeye tesbihhan olmaktır diye, ubudiyetkârane hükmetmişler.İşte diyanete itâat etmiyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki; ene, kendi dizginini eline almış, dalâletin herbir nev'ine koşmuş. İşte şu vecihteki ene'nin başı üstünde bir şecere-i zakkum neşvünema bulup, âlem-i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış. S.)
ARİSTOKRASİ: yun. Âlimlerin ve cemiyette en iyilerin iktidarına dayanan hükümet şekli. Tarihte soylu, imtiyazlı, toprak sahibi, zenginlerin hâkimiyetine dayanan hükümet şekli. Bu şekli ile oligarşi veya plütokrasi adıyla da anılmaktadır. İmtiyazlı azınlığın, çoğunluğu idare etmesidir.
ARİSTOKRAT: yun. Sınıf farkını kabul eden ülkelerde asil sayılan kimse. Asilzâde sınıfından olan.
ARİŞ: f. Anlam, mânâ, kavram, mefhum.
ARİŞÎ: f. Manevî. Mânâ ile ilgili.
ARİŞ: Samandan yapılan bir çeşit ev.
Çardak, asma çardağı.
Sundurma, takdim ettirme.
ARİYE: (Ariyet) Geri verilmek üzere alınan, iğreti. Bir kimsenin geri almak üzere, karşılıksız olarak başkasının faydalanmasına terk ettiği mal. Kullanılmak üzere alınan emanet mal.
ARİYETEN: İğreti olarak, emâneten mânasında kullanılır.
ARİYY: (C: Erâri) Davar bağlanan yer ve ip.
ARİYYET: Ödünç verip almak.
ÂRİZ: Azarlayıcı.
ARİZ: Ardıç ağacı.
ARİZ: Enli, geniş.
ARİZ VE AMİK: Enine ve boyuna, genişliğine ve derinliğine, tafsilâtlı şekilde.
ARİZA: Büyük bir kimseye hürmetle yazılan veya verilen şey, istirhamnâme, hediye.
ARİZE: Sâbit olmak.
Kuvvetli ve muhkem olmak. Bahil olmak.
ARK: Ulaşmak.
ARK: Tarla ve bostana su akıtmak için açılan yol, cedvel, hark.
ARKA: Çadıra diktikleri direk.
Duvar içinde kerpiç ve taş arasına konulan ağaç.
ARKAN: Terleme.
ARKEOLOJİ: (Bak: Atikiyyat)
ARKES: Cem'etmek, toplamak.
ARKÎ: Balık avcısı.
ARKUB: Ökçe siniri.
Yalan ve kötü söz.
ARM: (Arem) İnatçılık, muannitlik.
Kafa tutma.
ARMÂ': Alaca yılan.
ARMADOR: İtl. Direk, seren, ip ve yelken gibi şeylerle gemiyi donatan usta.
ARMAN: f. Hasret, özleyiş, özleme.
Nedâmet, pişman olma.
Eseflenme, teessüf.
Sıkıntı, rahatsızlık, zahmet.
ARMANÎ: f. Müteessif, kederli, üzüntülü. Pişman, nâdim.
ARMATÜR: Lât. Fiz: Kuvvet akımını toplu bir hale koymak için mıknatısın kutupları arasına yerleştirilen demir parçası.
Kondansatördeki iki iletken yüzeyden her biri.
ARMAZ: Kurbağa yosunu.
ARNAVUT: (Rumca ve Arnavutçadan) Balkan yarımadasının batı tarafında oturan bir kavimdir. Osmanlı devrinde, Kosova, İşkodra, Manastır, Yanya vilâyetleridir. Şimdi müstakil bir devlet olup, Türkçede Arnavutluk şeklinde söylenir.
ARR: Uyuz hastalığı.
ARRA': Sıtma tutmak, titremek.
ARRADE: (C: Arrâdât) Küçük bir çeşit mancınık ki, hareket eden tekerlek üzerine konurdu.
Dişi çekirge.
ARRAF: Falcı, kâhin, müneccim.
Hekim.
Göçebe Arab aşiretlerinin örfe vâkıf umumi bilgileri. (Müe: Arrâfe)
ARRAS: Gürleyen, şimşek çakan.
şimşekli.
ARRE: Câriye.
Uyuz hastalığı.
ARS: İki duvar arasında olan duvar.
ARS: Şimşekli ve yıldırımlı bulut.
ARSA: (C: Arasât) Bina yapılacak boş arazi parçası. Üzerindeki binası yıkılmış veya yapıya tahsis olunmuş yer.
ARSA-İ ÂLEM: Alem arsası, dünya meydanı.
ARSA-İ KÂR-ZÂR: Muharebe alanı, savaş meydanı.
ARSAT: Semer ağaçlarına çakılan ağaç mıh.
ARŞ: Bağ çardağı.
Gölgelik.
Kürsü, taht, yüce makam. En yüksek gök. Allahın kudret ve saltanatının tecelli yeri. (Arş kâinatı kaplar. Allah'ın kudreti ve ilmi de herşeyi kaplar.)
Fevkiyyet, ulviyyet.
Arş-ı Alâ, Arş-ı Rahman, Arş-ı İlâhi, Arş-ı Yezdan, Felek-i Eflâk, Felek-i Atlâs, Felek-i Azâm gibi isimlerle Cenab-ı Hakkın izzet ve saltanatından kinaye olarak söylenir. (O.S) (... Arş: Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır. Bu halitada dahil olan İsm-i Zâhir itibarı ile Arş Mülk; kevn, Melekut olur. İsm-i Bâtın itibarı ile Arş, Melekut; kevn, Mülk olur. Demek Arşa ism-i Zâhir nazarı ile bakılırsa; kendisi zarf, Kevn de mazruf olur. İsm-i Bâtın gözü ile bakılırsa; kendisi mazruf, kevn zarf olur. Ve kezâ ism-i Evvel itibârı ile $ âyetinin işâret ettiği kevnin bidayetini içine alıyor. Ve ism-i Âhir itibarı ile $ hadis-i şerifinin ima ettiği kevnin nihâyetini içine alıyor. Demek Arş öyle bir halitadır ki, şu dört isimden aldığı hisseler ile kevn ve vücudun sağını, solunu, üstünü ve altını ihata etmiş olur. M.N.) (... Arş, sakf demektir ki bir binanın veya yerin muhit-i ulvisini teşkil eder. Bir eve nisbetle tavanı, tavanına nisbetle üstündeki çatısı, kubbesi, tepesindeki köşkü, tahtaboşu, cihannüması hep arş medlülünde dahildir. Buna müteferri olarak çadır ve çardak gibi yükselen ve gölge veren her şeye de ıtlak olunur.) (E.T.)
ARŞ-I A'ZAM: En büyük arş. Cenab-ı Hakk'ın arşı. (Bak: Arş)
ARŞ-I AZİM: (Bak: Arş-ı a'zam)
ARŞ-I BERİN: Arş-ı âlâ. Göğün en yüksek tabakası.
ARŞ-I EHADİYET: Allahın ehadiyet tecellisinin arşı ve âlemi. Allahın, ehadiyet tecellisini gösteren âlem.
ARŞ-ÜS-SÜREYYA: Ülker yıldızının altında yer alan bir yıldız topluluğu.
ARŞA: f. Güverte.
ARŞIN: f. Bir uzunluk ölçüsü. (68 cm. uzunluk.) Bir kol boyu. Büyük bir adım genişliği.
Zirâ'.
ARŞİDÜK: Fr. Avusturya ve Macaristan İmparatorluk hanedanı prenslerine verilen ünvandır ve "Büyük Düka" demektir. Türkçe'de Arşuduka da denmiştir. ARŞİV : Fr. Eski ve tarihçe kıymetli olan resmi kayıt ve kâğıtların saklandığı yer.
Bir mevzu hakkında toplanmış muhtelif vesikaların hepsi.
ARŞİYÂN: f. Arş'ın etrafında tesbih ederek dolaşan melekler.
ARŞ U FERŞ: (Arş u zemin) Arş ve yeryüzü.
ARŞ U KÜRSÎ: (Arş ve Kürsî) Arş ile Kürsî.
ARŞ VE SÜLLEM: Delil-i Arşî ve Delil-i Süllemî'den kinâyedir. (Bak: Delil).
ARTAL: Akranlarından ve benzerlerinden çok daha iri yapılı olan.
ARTEBE: Burun ucu.
ARTEBE: Davul.
ARTEL: Yoğun, büyük nesne.
ARTEN: Bir ot cinsidir ki, debbağlar onunla gön ve sahtiyan dibâgat ederler.
ARTEZİYEN: Fr. Burgu gibi bir âletle açılıp su fışkırtılan kuyu.
ARTI: Mat: (+) ile gösterilen toplama işaretinin adıdır.
ARUB: (C: Urub) Erkeğini seven kadın.
ARUBE: Fasih, hatasız arabca konuşmak. Bu kelimenin mastarları: Araben, arâbeten, uruben, urubiyyeten diye de okunur.
Cuma günü.
ARUF: Uzun zaman ıztırab, elem çeken.
ARUG: f. Geğirme.
ARUGDE: f. Öfkeli, kızgın.
ARUN: f. İyi vasıflarla meşhur olmuş, güzel huylular.
ARUS: Süslenmiş gelin, güveyi.
Güneş. Gök.
Kim: Kükürt.
ARUS-İ CİHÂN: Dünya.
ARUS-İ FELEK: Güneş.
ARUSÂN-I BÂĞ: Tarla çiçekleri.
ARUS-ÜL KUR'ÂN: (Bak: Rahmân)
ARUSAN: (Arüs. C.) f. Gelinler, yeni evlenmiş kızlar.
ARUSAN-I HULD: Cennet hurileri.
ARUSANE: f. Geline yakışır şekilde.
ARUSEK: f. Küçük gelin.
Yeşil ve pembe dalgalı sedef.
ARUZ: Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere etrafındaki nahiye ve köyler.
Edb: Şiirin ahenk ölçülerinden, nazmın vezinlerinden bahseden ilim. Arap, Fars, Türk şiirinde kullanılan vezin ki, hecelerin uzunluk (kapalılık) ve kısalık (açıklık) değerlerine dayanır.
Bir beytin birinci mısraının son kısmı.
Çadırın ortasına dikilen ve ona destek olan kazık.
Tas: Süluk edenlerin karşısına çıkan çok şeyler, birisine ârız olan iş ve ihtiyaç.
Yan taraf.
Yanak.
Yol.
Usûl.
ARUZ KALIPLARI: (Bak: Bahr)
ARV: Sıtma ve diğer ateşli hastalıklarda gelen ilk titreme.
İş için birinin yanına varma.
Yemişsiz bir çeşit ağaç.
ARVANA: Boz dişi deve.
ARVEND: f. şan, şeref, ululuk, yücelik, azamet.
ARZ: (Erz) Yeryüzü, toprak, zemin, dünya.
Aşağı ve alçak.
Memleket, ülke.
Küre.
İklim.
Davarın ayağının altı.
ARZ-I A'ŞÂRİYE: Öşür (onda bir vergi) veren memleket.
ARZ-I BELDE: Ast: Herhangi bir bölgenin üstünden geçen arz dairesi.
ARZ-I BELDE TA'YİNİ: Ast: Herhangi bir bölgede kutup yıldızı veya diğer yıldızlarla astronomik hesaplar yapmak suretiyle o yerin arzını tayin etmek.
ARZ-I CENUBÎ: Cenub arzı. (Güney enlemi).
ARZ-I HARAC: Harac veya vergi veren memleket.
ARZ-I MUKADDES: Kudsi, mübarek yer. Eski peygamberlerin çok eseri bulunan Kudüs, Filistin. (Arz-ı mukaddes: Temiz yer (arz-ı mutahher) ve mübarek yer demektir ki, Beyt-i Makdis'in bulunduğu yerdir. Vaktiyle birçok enbiyanın makarrı olduğundan böyle tesmiye olunmuştur. Bir rivayete göre İbrahim (A.S.) Lübnan Dağına çıktığı zaman, Allah Teâlâ: "Bak, gözün nereye kadar yetişirse orası mukaddestir ve zürriyetine mirastır." buyurmuştur. Bunun tâyin ve tahdidinde tur yani cebel ve havalisi denilmiş. Dimeşk, Filistin ve Ürdün'ün bir kısmı denilmiş, Arz-ı Şam da denilmiştir. Hz. Musa, Mısır'dan çıktıktan sonra Şamda iskân vadedildiği ve Beni İsrâil'in buna Arz-ı Mevaid dedikleri de söylenmiştir. E.T.)
ARZ-I RUM: (Erzurum) Rum memleketi. Şimdiki Anadolu. Anadolunun şarkındaki bir vilâyet adı.
ARZ: f. Ardıç adı verilen bir ağaç.
ARZ: Bir büyüğe bir şeyi hürmetle vermek. Bir işi büyüğüne hürmetle anlatmak. İzâh etmek. Takdim etmek. Bir kimseye bir şeyi izhar etmek.
Kıymetli bir şeyi diğer bir şeyle değiştirmek.
Bir şeyin birden, âniden meydana gelmesi.
Altın ve paradan gayrı mal, metâ. Bir şeyin uzunluk mukabili olan genişliği.
Bir muamelede aldanmak.
Sağlam insanın hemen ölmesi.
Delirmek.
Coğ: Bir yerin yeryüzünde hatt-ı istivâdan (ekvatordan) olan uzaklığı.
Koz: Bir yıldızın mıntıkatulbürucdan olan uzaklığı.
ARZ-I CEMÂL: f. Güzelliğini göstermek. Arz-ı didar da denir.
ARZ-I ENDÂM: Boy-pos gösterme.
ARZ-I HÂCET: İhtiyacını, muhtaç olduğunu bildirmek.
ARZ-I HÂL: Halini arzetme. İstida. Arzuhal.
ARZ-I HÜNER: Hüner gösterme, marifet izhar etme.
ARZ-I HÜRMET: Hürmetini bildirme. Saygısını gösterme.
ARZ-I İFTİKAR: Hacatını arzetme, ihtiyaçlarını meydana koyma.
ARZ-I NEFS: Hizmette ve fedakârlıkta nefsini ve kendini ileri sürme.
ARZ-I MAHZAR: Bir işin yapılması için, yüksek bir mevkiye halk tarafından topluca verilen dilekçe.
ARZ-I MİNNET: Minnet gösterme.
ARZ-I KUDRET: Kudret gösterme.
ARZ-I TÂZİMÂT: Karşısındakine büyük bir hürmetle takınılan tavır ve hareket.
ARZA: şiddet.
Kuvvet.
ARZ: f. Sunma, gösterme, takdim etme.
ARZAN: Enine, genişliğine.
ARZANÎ: Enine, genişliğine olarak.
ARZ-GAH: f. Bir şey arzetmek için toplanma yeri.
ARZ-HANE: f. İstanbuldaki Topkapı sarayında bulunan Hırka-i Şerif odasının dışında kalan aralık oda.
ARZÎ: Genişliğine ait. Bir yerin enine ait.
ARZÎ: (Arziye) Toprağa ait ve müteallik. Yere ait, toprakla alâkalı.
Semavî olmayan. Beşerî olan.
ARZÎN: (Arz. C.) Arzlar.
ARZİYAT: Jeoloji. Dünyanın yaradılışı ile tarih boyunca değişen vaziyetlerini tetkik eden ilim.
ARZİZ: f. Kurşun, kalay.
ARZU: Meşhur halk hikâyelerinden olan Arzu ile Kamber hikâyesinin kadın kahramanı.
ARZU: f. İstek. Dilek. Meyil. Emel. Hahiş.
ARZU-YU BEKA: Ebedilik arzusu.
ARZU-YU HİLÂF: Muhalefet etme, karşı koyma arzusu.
ARZU-DÂR: f. Hevesli, talebli, istekli, arzulu.
ARZU-KEŞ: Yürekten isteyen, isteyici.
ARZU-MEND: İstekli.
ARZU-MENDÎ: f. Taleb, istek, arzu, heves.
ARZU-ŞİKESTEN: f. Arzunun olamaması, yerine gelmemesi. Hayâl kırıklığı, inkisar-ı hayâl.
ARZUHAL: (Arz-ı hâl) Bir iş için bir makam veya resmi daireye bir iş sahibinin verdiği dilekçe. İstida-nâme.
ÂRÂM-BAHŞ: f. Dinlendirici, dinlendiren, ârâm veren.
ARİŞÎ: f. Manevî. Mânâ ile ilgili.
ARŞA: f. Güverte.
ARŞ U FERŞ: (Arş u zemin) Arş ve yeryüzü.
ARŞ U KÜRSÎ: (Arş ve Kürsî) Arş ile Kürsî.
ARŞ VE SÜLLEM: Delil-i Arşî ve Delil-i Süllemî'den kinâyedir. (Bak: Delil).
ARZU-KEŞ: Yürekten isteyen, isteyici.
İçerisinde 'ÂR' geçenler
ÂBAR: (Bi'r. C.) Kuyular. Su kuyuları. * f. Hesap defteri.
ABDAR: f. Parlak. * Sağlam vücudlu. * Su veren hizmetçi. * Mc : Ter u tâze, tap taze.
ABKARÎ: Mutlaka kusuru olmayan. Kâmil. * Bir kavmin seyyid ve şerifi, efendisi. Beşer san'atı olmayan. * Çok güzellik. * Bir nevi döşek.(Abkari: Esasen abkar'e mensub demektir. Ebu Suud ve sair tefsirlerin beyanına göre Abkar: Arabın zu'münce bir Cin beldesinin ismidir ki, Arablar acib gördükleri her şeyi ona nisbetle tavsif ederek abkarî derler. Mu'cem-ül Büldan'da şu tafsil mezkûrdur: Abkar; dolu, yani buluttan inen donmuş sudur. Ve demişlerdir ki, cinnin sâkin olduğu bir arzdır. Meselde: "Keennehüm cinn-i abkar: sanki abkar cinni gibi" denilir...Bazıları da demiştir ki: Abkarinin aslı; vasfına hırs ile rağbet olunan her şeye sıfattır. Bunun da esası; çünkü Abkar'da döşeme ve saire nakışları yapılırdı. Onun için her iyi şey Abkar'a nisbet edilirdi.)
AB-SÜVAR: f. Su üstünde yüzen. * Sudaki kabarcık.
AB-ŞAR: f. Şelâle, su akarken çıkardığı ses, şırıltı.
AB-YAR: f. Sulayan. * Mc: Bereketlendiren, feyizlendiren.
AB-YARÎ: f. (Asıl mânâsı sulama ise de, lisanımızda yalnız mecazi mânâsiyle bazı eski nesir yazarları tarafından kullanılmıştır). Yardım, itimat.
AB-YÂRÎ-İ HİMMET: Korumak için yapılan yardım, himmet yardımı.
AB-YÂRÎ-İ HİMMETİNİZLE: Himmetiniz yardımıyle, himmetiniz sayesinde.
ACAR: (Ecr. C.) Sevaplar, ücretler, mükâfatlar. * Kiralar.
AÇAR: f. İştah açmaya yarayan turşu v.s. * İnişli yokuşlu yer. * Karıştırılmış, birleştirilmiş.
ADALETKÂR: f. Adaletli, insaflı, adalet sahibi.
ADÂLETKÂRANE: f. Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette.
ADARR: En zararlı.
ADDAR: Denizci, gemici taifesi.
ADEM-İ HÂRİCÎ: İlm-i İlâhide mevcud olup, maddi vücudu olmayan.(Adem-i mutlak zaten yoktur; çünkü bir ilm-i muhit var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, bir şey ona atılsın. Dâire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i hâricidir ve vücud-u ilmiye perde olmuş bir ünvandır. Hatta bu mevcudat-ı ilmiyeye bazı ehl-i tahkik "A'yan-ı sâbite" tabir etmişler. Öyle ise, fenaya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u mâneviye ve ilmîye girmektir. Yani, hâlik ve fani olanlar, vücud-u hâricîyi bırakıp; mâhiyetleri bir vücud-u mânevi giyer, dâire-i kudretten çıkıp dâire-i ilme girer. M.)
ADEM-İ İKTİDAR: İktidarsızlık. Güçsüzlük. Kuvvetsizlikten gelen hastalık.
ADEM-İ İNKÂR: İnkâr etmeme. İnkârsızlık.
ADESE-İ MÜTEKARİB: Yakınlaştıran mercek.
AFAR: Arap diyarında çok olan bir yeşil ağaç. * Hurma ağacını islah etmek. * Katıksız ekmek yemek.
AFARET: İfritçe, şeytanî, kötü niyet.
AFARİT: (İfrit. C) Şeytanlar. İfritler.
AFAROZ: (Bak: Aforoz)
AFŞAR: Avşar kabilesini meydana getiren Türkmenlerin adı.
AGARR: Çok sıcak gün. * Kendini beğenmiş. * Asil, âlicenâb. * Beyaz.
AGARR-ÜL EYYÂM: En sıcak gün.
AGMAR: (Gamr. C.) Yüce kimseler. * Seller. * (Gumr. C.) Bilgisizler, cahiller.
AGRAR: (Gırr. C.) Tecrübesizler. Acemiler. Kolay aldananlar.
AGREB-ÜL GARÂİB: Şaşılacak şeylerin en garibi.
AGVAR: (Gar. C.) Mağaralar.
AGYAR: Yabancılar. Başkaları. * Rakipler. (Bak: Gayr)
AHAR: (Aher) Gayrı, başkası. Diğeri.
AHAR: f. Hattatların kullandıkları kâğıda sürülen nişastalı yumurta. * Kahvaltı. * Bir nevi çelik.
AHARR: Daha sıcak, en sıcak.
AHBAR: (Haber. C.) Haberler. (Bak: Haber-İhbar)
AHBÂR-I GAYB: Bizce bilinmeyen gayb âlemlerine ve geleceğe dâir haberler.(... Hem de musibetlerin vakti muayyen olsa idi; musibet, başına gelen adam, musibetin intizarında o gelen musibetin belki on mislinden ziyade mânevi bir musibet -o intizardan- çekmemesi için, hikmet ve rahmet-i İlâhiyye tarafından gizli, perdeli bırakılmış. Ve ekser hâdisât-ı kevniyye-i gaybiyye böyle hikmetleri bulunduğundandır ki, gaibden haber vermek yasak edilmiş. $ düsturuna karşı hürmetsizlik ve itaatsizlik etmemek içindir ki, medar-ı teklif ve hakaik-i imaniyeden başka olan umur-u gaybiyyeden izn-i Rabbâni ile haber verenler dahi, yalnız, işaret suretinde perdeli ve kapalı ihbâr etmişler. Hatta "Tevrat" ve "İncil" ve "Zebur" da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve kapalı gelmiş ki, o kitabların bir kısım tabileri te'vil edip iman etmediler. Fakat itikad-ı imâniyyeye giren mes'eleleri tasrih ile ve tekrar ile ihbar etmek ve açık bir surette tebliğ etmek hikmet-i teklifin muktezası olduğundan, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan ve Tercümân-ı Zişanı (A.S.M.) umur-u uhreviyeden tafsilen ve hâdisât-ı istikbâliye-i dünyeviyeden icmâlen haber vermişler. Ş.)
AHBAR: (Bak: Ehbâr)
AHBARÎ: Rivayetçi, rivayet eden kişi.
AHCAR: (Hacer. C.) Taşlar.
AHDAR: Yeşil, yemyeşil, pek yeşil.
AHDAR-I NÂZIR: Çok yeşil, yemyeşil, tam yeşil.
AHENKDÂR: f. Uygun, düzgün, âhenkli, makamlı.
AHKAR: En hakir, pek âciz ve değersiz. (Daha çok tevazu makamında söylenir.)
AHKAR-UL İBÂD: Kulların en hakiri.
AHMED-İ FÂRUKÎ: (Hi. 971-1034) (İmam-ı Rabbanî) Hz. Ömer (R.A.) ahfadından olduğundan Fârukî denilmiştir. Kendisi demiştir ki: "Hakaik-i imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve kerâmata tercih ederim." Hem demiş ki: "Bütün tarikatların nokta-i müntehası hakaik-i imâniyenin vuzuh ve inkişâfıdır." Bu zatın büyük ve çok kerametleri görülmüş ve müceddidiyet vazifesini bihakkın ifâ etmiştir. Nakşi tarikatının kahramanı ve bir güneşi hükmünde olduğu Risale-i Nur'dan "Mektubat" isimli eserde mezkurdur. (R.A.) (Bak: Müceddid)
AHMED-İ MUHTAR: Hz. Muhammed (A.S.M.) Efendimiz.
AHRAR: (Hür. C.) Hürler. Esir veya köle olmayan kimseler. * Silsilesinde esir veya köle bulunmayanlar. * Hürriyetçiler.
AHRARANE: f. Hürriyetçilere yakışır tarzda. Serbestçe. Hür olana yakışır surette.(İnsana karşı hürriyet, Allah'a karşı ubudiyyeti intac eder. Mün.)
AHSAR: Pek kısa, daha kısa, daha özlü, daha veciz.
AHTAR: (Hıtar - Hatarat) Tehlikeler.
AHTER-İ DÜNBÂLE-DAR: Kuyruklu yıldız.
AHYAR: Hayırlılar. * Dostlar. * İyilik sevenler. (Eşrar'ın zıddı)
AHZAR: (Bak: Ahdar)
AHZAR: (Hazer. C.) Endişeler, ihtiyatlar.
A'KAR: Kısır.
AKAR: Zayi etme, kaybetme. * Kumlu yer. * Para getiren mülk. (Ev, dükkân gibi.)
AKAR: Köşk, yüksek bina. * Bâbil vilayetinde bir yer adı. * Dehşetli olmak. Yaralamak. Boğazlamak. * Korku ve dehşetten kişinin ayakları titreyip dövüşememesi.
AKARAT: (Akar. C.) Gelir getiren yapılar ve mallar.
AKARET: Kısırlık, kısır olma.
AKARİB: (Bak: Ekarib)
AKARİB: (Akreb. C.) Kuyruğunda zehiri bulunan bir hayvancık olan akrebler.
AKDAR: Değerler. Kudretler.
AKFAR: (Kafr. C.) Sahralar, çöller.
AKMAR: (Kamer. C.) Aylar. Yıldızlar.
AKSA-YI GARB: Uzak garp, uzak batı.
AKSÂ-YI ŞARK: Uzak Doğu. Çin, Japonya gibi yerler.
AKSAR: (Akser) Daha kısa. Pek kısa. En kısa.
AKŞAR: (Akşın) Doğuştan derisi, kılları beyaz olan insan veya hayvan.
AKTAR: (Kutr. C.) Kuturlar. Çaplar. Dâirenin merkezinden geçen doğru hatlar. * Her taraf. * Güzel kokulu yağlar vesaire satan adam. Güzel kokular tâciri. * Ecza, ilâç satan adam. * Mahalle aralarında bazı baharatla iğne, iplik vesaire satan satıcı.
AKTÂR-I ÂLEM: Her taraf. Alemin dört bucağı. Alemin her yeri.
AKTÂR-I BEDEN: Vücudun her tarafı.
AKVAREL: Sulu boya resim.
AKVARYUM: Lat. Su hayvanlarını veya bitkilerini besleyebilecek tarzda yapılmış camdan su kabı.
AKYUVAR: (Bak: Küreyvât-ı beyzâ)
ALÂKADAR: Alâkalı, münâsebetdar.
ALÂ-MA-FARAZALLAH: Allah'ın farzettiği üzere.
ALÂMET-İ FÂRİKA: Ayırıcı işaret. Damga.
ALARGA: İtl. Açık deniz, engin.
ALARM: Fr. Tehlike anında herkesi haberdar etmek için verilen işaret.
ÂLÂT-I BASARİYE: Gözle alâkalı gözlük, dürbün gibi optik âletler.
ÂLÂT-I CÂRİHA: Yaralayıcı âletler.
ÂLÂT-I HARBİYE: Harb âletleri, silâhlar.
ÂLÂT-I NARİYYE: Ateşli silâhlar.
ALÂ-TARİK-İL İCMAL: Kısaca, icmal yoluyla.
ALÂ-TARİK-İL MÜNAVEBE: Nöbetleşe, münâvebe yoluyla.
ALE-L-İSTİMRAR: Aralıksız.
ÂLEM-İ ASGAR: Daha küçük âlem. En küçük âlem. * İnsan. (Nasıl ki insanın anasırları, Kâinatın unsurlarından; ve kemikleri; taş ve kayalarından; ve saçları nebat ve eşcarından, ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları, Arz'ın çeşmelerinden ve mâdeni sularından haber veriyorlar, delâlet edip onlara işaret ediyorlar. Aynen öyle de, insanın ruhu, âlem-i ervahtan; ve hafızaları, levh-i mahfuzdan; ve kuvve-i hayaliyeleri, âlem-i misalden.. ve hakeza.. her bir cihazı bir âlemden haber veriyorlar. Ve onların vücudlarına kat'i şehadet ederler. L.)
ÂLEMÂRÂ: f. Dünyayı, âlemi süsleyen.
ALEMDAR: Bayrağı veya sancağı taşıyan. Bayraktar, sancaktar.
ALEMDÂR-I NEBİ: Peygamberimizin (A.S.M.) bayraktarı olan Hz. Ebu Eyyub-il-Ensarî (R.A.)
ALEMDARÎ: Bayraktarlık.
ALEYHDAR: Muhalif olan. Aynı fikirde olmayan. Zıt olan.
ÂLÎ-TEBAR: f. Sülâlesi temiz ve soyu yüce olan.
ALİZARİN: Fr. Eskiden kök boyası denilen bitkiden çıkarılırken, şimdi kimya usulleriyle hazırlanan boya maddesi.
ALTIPATLAR: Revolver denilen mükerrer ateşli, altı mermi alan tabanca.
ALU-YU BUHARA: Türkistan eriği.
ALYUVAR: (Bak: Küreyvât-ı hamra)
A'MAR: (Ömr. C.) Ömürler, yaşayışlar. * Mes'ut hayat. Hoşa gidecek garib ve tuhaf şeyler. * Sinler, yaşlar.
AMARE: (C.: İmâr) Fes gibi başa giyilen nesne.
AMAR(E): f. Hesap. * Araştırma. * Tıb: Karında su toplanma hastalığı.
AMARE-GİR: f. Hesap işleriyle uğraşan kişi. Muhasebeci.
AMARİYYE: Deveye konulan mıhfe.
AMBARGO: Bir para veya malın kullanılması veya başka bir yere götürülmesi ya da bir geminin bulunduğu limandan ayrılması yasağı.
ÂMİRZ-KÂR: f. Bağışlayan, affeden Allah. * Affeden, bağışlayan.
ÂMİZ-GÂR: f. Uygun, münâsib, yaraşır.
ÂMM LÂFIZLAR: Aynı cinsin birçok fertlerine birden delâlet eden lâfızdır. "Kavil, cemaat, nisa" lâfızları gibi.
AMMAR: Bayındırlaştıran, imar eden.
AMUZKÂRÎ: (Amuzgârî) Öğretmenlik, öğreticilik, muallimlik.
AMUZKÂR: (Amuzgâr) f. Muallim. Öğretici.
AMÜRZGÂR: f. Affeden, bağışlayan. Günahları bağışlayan Allah.
AN-KARİBİN: Yakın vakitlerde.
ANARŞİ: yun. Başıboşluk. Din ve nizam tanımamak. Din ve nizam düşmanlığı. Birden başıboş kalmak. Başta hükümet olmamak. Hükümetinin otoritesi kalmamış olan bir milletin durumu. (Bak: Ye'cüc ve me'cüc)(Bir Müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hiristiyan ve Yahudi, hususan bolşevik gibi olmak... Çünkü; bir İsevi Müslüman olsa, İsâ aleyhisselâmı daha ziyade sever. Bir Musevi Müslüman olsa, Musa aleyhisselâmı daha ziyade sever. Fakat bir Müslüman Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam'ın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiçbir dine giremez, anarşist olur; ruhunda kemalâta medar hiçbir hâlet kalmaz. Vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyyeye bir zehir olur. R.N.)(..Hakiki bir Müslüman, samimi bir mü'min hiçbir zaman anarşiye ve bozgunculuğa tarafdar olmaz. Dinin şiddetle menettiği şey, fitne ve anarşidir. Çünki, anarşi hiçbir hak tanımaz. İnsanlık seciyelerini ve medeniyet eserlerini canavar hayvanlar seciyesine çevirir ki, bunun âhir zamanda "Ye'cüc ve Me'cüc" komitesi olduğuna Kur'an-ı Hakim işaret buyurmaktadır. Tr.)(Hem her bir şehir kendi ahalisine geniş bir hânedir. Eğer iman-ı ahiret o büyük aile efradında hükmetmezse, güzel ahlakın esasları olan ihlâs, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakârlık, Rıza-yı İlâhi, sevab-ı uhrevi yerine garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu, riyâ, rüşvet, aldatmak gibi haller meydan alır. Zâhiri asayiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet manaları hükmeder; o hayat-ı şehriyye zehirlenir. Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, kaviler zulme, ihtiyarlar ağlamaya başlarlar. Ş.)
ANARŞİST: Anarşi taraftarı. Anarşi ve karışıklık çıkaran.
ANARŞİZM: Anarşiyi istiyen tahribci bir nazariye. Anarşistlik. İnsanın insan tarafından idaresi esasına dayanan her türlü devlet, hukuk düzenlerinin adaletsiz, haksız ve zulüm olduğunu iddia eden ve devletsiz, kanunsuz, her insanın kendi başına buyruk yaşıyacağı bir düzensizlik istiyenlerin görüşü.
ANBER-BAR: f. Güzel kokulu. Anber kokulu.
ANBER-NİSAR: f. Güzel koku yayan. Anber kokulu.
ANGARYA: yun. Ücretsiz olan iş. Meccanen görülen iş. Baştan savma görülen iş. (Bak: Suhre)
AN-KARİB: Yakından, çok zaman geçmeden.
AN-KARİB-İZ-ZAMAN: Yakın vakitten.
ANSAR: (Bak: Ensar)
ANZAR: (Bak: Enzar)
ÂRSIZ: Bî-ar, utanmaz, arsız.
ÂR Ü NAMUS: Utanma, haya ve namus.
ÂRÂ: f. Süsleyen. Bezeyen.
ÂRÂ: Fikirler. Reyler.
ARÂ: Mıntıka, bölge. * Komşuluk. * Avlu. * Çıplaklık. * Geniş, çıplak arazi.
ÂRÂB: (İrb ve İrbe. C.) Hacetler. * Uzuvlar. * Akıllar, zekâlar. * Hileler, oyunlar.
ARAB: Ceziret-ül Arab, Şam, Hicaz, Irak, Yemen, Mısır ve Afrika'nın şimâlinde yaşayan geniş bir kavmin adı.
ARÂBE: (C: Arâbât) Keçi veya koyunun memesine geçirilen torba. * Açık saçık konuşma.
ARABE: (Arben) Yemek yeme.
ARABESK: Süslemede kullanılan bir çeşit tezyinat.
ARABÎ: Arabça, Arab dili. Arab kavmine mensub.
ARABİSTAN: f. Arap ülkesi. Arapların yaşadığı ülke.
ARABİYYAT: (Arabiyyet. C.) Arapçaya dâir ilimler, kitab veya fikirler. Arap edebiyatı.
ARABİYYET: Arapça ile ilgili olan (İlim, fikir veya kitap). Arap edebiyatı.
ARAC: f. Dirsek.
ARADÎN: (Bak: Eradîn)
ARAFAT: Mekkenin 16 kilometre doğusunda Hacıların arefe günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki ova. Tepenin diğer bir adı Cebel-ür Rahme (Rahmet dağı)dır. Adem (A.S.) ile Havva anamız Cennet'ten çıkarıldıktan sonra burada bir araya geldiler. İbrahim Peygamber (A.S.) Cebrail ile burada konuştu. Hz. Muhammed (ASM) yüzbin insana hitab eden veda hutbesini burada okudu. İnsan haklarını 14 asır önce burada dünyaya ilan etti.
ARAFET: (C: Avârif) Atâ, ihsan, hediye.
ARAHİM: Büyük olan şey. * Bir cins beyaz büyük mantar.
ARAİS: (Arûs. C.) Gelinler. * Güneşler. * Gökler.
ARAİZ: (Ariza. C.) Arz olunan meseleler. Küçükten büyüğe yazılan yazılar.
ARAK: Ter, rutubet.* Dağdaki yol. * Çukur. * Deve izleri. * Sıra sıra olan şey. * Zenbil. * Menfaat, sevab, karşılık. * Süt.
ARAK: Kalabalık, izdiham.
ARAK-ÇİN: Kavuğun altına giyilen takke.
ARAK-DAR: f. Terli.
ARAKÎ: Terle ilgili, tere mensub.
ARAKİYYE: Yünden yapılan bir cins külâhtır ki, bilhassa dervişler kullanırlar.
ARAKK: Çok ince. En ince. Ziyâde rakik olan.
ARAKNAK: f. Terlemiş, terden ıslanmış, ter içinde kalmış.
ARAKRİZ: f. Terliyen, ter döken.
ÂRÂM: (İrem. C.) Çölde, sahrada konulan hususi nişan.
ÂRÂM: f. Durma, dinlenme. * Yerleşme, rahat etme, karar kılma. * Eğlenme.
ÂRÂM-I CÂN: Gönül rahatı. * Sevgili, sevilen güzel.
ÂRÂM-I DİL: Sevgili, sevilen güzel. * Gönül rahatı.
ÂRÂM-BAHŞ: f. Dinlendirici, dinlendiren, ârâm veren.
ÂRÂM-CÛ: f. Dinlenmek isteyen.
ÂRÂM-CÛYANE: f. Dinlenmek isteyene yakışır şekilde.
ÂRÂM-GÂH: f. Dinlenilecek yer.
ÂRÂMGÂH-I EBEDÎ: Ebedi olarak dinlenilecek yer, sonsuz olarak istirahat edilen yer, mezar.
ÂRÂM-GÂR: Hiçbir sıkıntısı olmayan, rahat yaşayan adam.
ÂRÂM-GÜZİN: f. Dinlenmek için oturan, istirahat eden, dinlenen.
ÂRÂMÎ: f. Dinlenme, rahat etme.
ÂRÂMİDE: f. Rahat olan, dinlenen, sükûn halinde ve rahatta bulunan.
ÂRÂMİŞ: f. Huzur, rahat.
ARAMRAM: (Aremrem) Asker çokluğu. * Şiddetli hâl ve iş.
ARÂM-RÜBA: f. Sıkıntı veren, istirahatı bozan, rahatı kaçıran.
ARÂM-SAZ: f. Yerleşen, oturan.
ARÂM-SÛZ: f. Huzuru bozan, rahatsızlık veren.
ARAN: f. Dirsek.
ARANİK: Su kuşlarından boynu uzun bir kuş.
AR'AR: Dikenli ardıç ağacı, dağ selvisi. * Mc: Güzelin boyu bosu.
AR'AR: Arap diyârında bir yerin adı. * Bir oyun çeşidi.
AR'ARE: Dağ başı. İki burun deliğinin arası. * Servi ağacı. Çocuk oyunundan bir oyun.
ARARE: (C: Arâr) İyi kokulu bir ot. * Şiddet * Kötü ahlâk. * Evin avlusu, ev içi. * Soğuk şiddetli olmak.
ARAROT: Ufak çocuklara yedirilen besleyici bir cins nişasta ki, Amerika'da hasıl olan bir kökten çıkarılır.
ARAS: Yorgunluk, bitkinlik. * Hayranlık.
ARASAT: (Aresât) Mahşer yeri. Haşir ve neşir meydanı.
ARASTE: f. Bezenmiş süslenmiş. * Çarşının bir esnafa mahsus kısmı. * Vaktiyle ordu çarşısı, ordugâhta kurulan seyyar çarşı.
ARASTE-GÎ: f. Süslülük, bezenmişlik, ârâstelik.
ARAT: Bölge, mıntıka. * Avlu.
ARAYENDE: f. Düzen verici, süsleyici.
ARAYÎ: f. Süsleyicilik.
ARAYİŞ: f. Süs, zinet. * Süsleme.
ARAZ: İşâret, alâmet. * Tesâdüf, rast gelme. * Kaza. Felâket. Zâtî olmayan hâl ve keyfiyet. * Fls. Herhangi bir cevherin varlığı için zaruri olmayan vasıf. Meselâ: Şekerin beyaz rengi şekerin varlığı için zaruri değildir.
ARAZÎ: Araza âit ve mensub. Araza dâir ve ilgili.
ARAZAN: Rastgele, tesadüfen, tevafukan.
ARAZET: Genişlik.
ARÂZİ: (Arz. C.) Yerler. Ekilen toprak. Ekilen yerler.
ARÂZİ-İ EMİRİYYE: Huk: Beytülmâle mahsus olup devlet tarafından şahıslara dağıtılan yerler. (Tarla, çayır, koru ve emsali gibi.)
ARÂZİ-İ EMİRİYYE-İ MEVKUFE: Huk: Sadece hazine menfaatleri veya tasarruf hakları veyahut ikisi de bir hayır cemiyetine ayırılan miri arazi.
ARÂZİ-İ EMİRİYYE-İ SIRFA: Huk: Beytülmâle mahsus menfaatleri ve tasarruf haklarından hiçbiri bir cihete verilmeyip devlete ait olan ve şahıslara dağıtılan memleket arazisi.
ARÂZİ-İ GAMİRE: Huk: Harap, su baskınına uğramış veya içine henüz çift girmemiş yerler.
ARÂZİ-İ HÂLİYE: Boş, sahipsiz bırakılmış topraklar.
ARÂZİ-İ HARACİYE: Müslümanlar tarafından fetholunan ve ulul-emir tarafından müslim olmayan eski sahibi elinde bırakılan veya hâriçten müslim olmayanlar getirilerek yerleştirilen arâzi.
ARÂZİ-İ MAHLULE: Huk: Araziyi kullananın intikal sahibi mirasçı bırakmaksızın ölümüyle hükümete kalan arâzi-i emiriye.
ARÂZİ-İ MAHMİYE: Huk: Beytülmâle ait araziden, koru, mer'a, yol, pazar yerleri gibi halkın ihtiyaçlarına ayrılmış olan arâzi.
ARÂZİ-İ MEFTÛHA: Huk: Fetih hakkının taalluk ettiği yerler.
ARÂZİ-İ MEKTUME: Huk: Beytülmâle haber verilmeksizin kullanılan mahlul veya müstahik-i tapu araziler.
ARÂZİ-İ MEMLUKE: Mülkiyet yolu ile tasarruf olunan yerler. (Mülk, timar toprağı).
ARÂZİ-İ METRÛKE: Terk edilmiş, bırakılmış topraklar, araziler.
ARAZİ-İ MEVÂT: Huk: Hiç kimse tarafından kullanılmayan ve halka verilmeyen, meskun mahallerden biraz uzakta bulunan taşlık ve kıraç arazi.* İşlenmemiş toprak.
ARÂZİ-İ MEVKUFE: Vakfedilmiş yerler. Bir hayır işine devamlı surette tahsis edilmiş yerler.
ARÂZİ-İ MEVKUFE-İ SAHİHA: Huk: Arâzi-i memlükeden şartlarına uygun olarak vakfolunan yerler.
ARÂZİ-İ MİRİYE: Devlete ait arazi.
ARÂZİ-İ MUHTEKERE: Kiracısı tarafından üzerine bina yapılmak veya ağaç dikilmek üzere senelik bir ücret karşılığında kiraya verilen arazi. (Kiracı, kira bedelini her sene arâzi sahibine vererek o arâziyi devamlı sûrette elinde bulundurur.)
ARÂZİ-İ MUKADDESE: Mukaddes yerler. Kudsi topraklar.
ARÂZİ-İ MÜBÂREKE: Mübarek yer olan Hicaz.
ARÂZİ-İ MÜLKİYE: Hükümet arazisi, hükümet toprağı. Hazine arazisi.
ARÂZİ-İ MÜRFAKA: Huk: Sokaklarda oturulacak yerler ve caddelerde boş bırakılan kısımlar. Yolculara ait terkedilmiş konak yerleri, kervansaraylar.
ARÂZİ-İ MÜŞTEREKE: Huk: Çokları tarafından tasarruf olunan yer.
ARÂZİ-İ ÖŞRİYYE: Huk: Ziraat olundukça her sene hâsılatından beytülmâle, beytüssadakaya konulmak üzere, fakirlerin hakkı olan öşür alınan arâziler.
ARAZİŞ: f. Hayır ve iyilik yapma. * Tasaddukta bulunmak.
ARBEDE: Cidal, kavga, patırtı.
ARBEDE-CÛ: Patırtıcı, gürültücü, kavgacı.
ARBEDE-CÛYÂNE: f. Kavga çıkartmağa yeltenerek.
ARBEDE-SÂZÎ: f. Gürültücülük, kavgacılık.
ARC: Mekke ile Medine arasında bir mevzi. * Deve sürücüsü.
ARCA: (Müz: Arec) Topal ve aksak kişi. * Sırtlan.
ARCELE: Sürü, hayvan topluluğu. * Yayalar cemaati. * At sürüsü.
ARD: f. Buğday ve diğer tahıllardan öğütülen un. * Buğdayı değirmen taşına akıtan oluk.
ARDA: Vaktiyle bazı çavuşların elde tuttukları uzun değnek. * Nişan almak için dikilen değnek.
ARDA: Çıkrıkçı kalemi.
ARD-BİZ: f. Elek, un eleği. * Elekle un eleyen kişi.
ARDHALE: f. Bulamaç adı verilen yemek.
ARDİN: f. Deneme, imtihan, tecrübe.
ARDİYYE: Ticaret eşyasının saklandığı yer. * Böyle bir yerde saklanan eşya için ödenen ücret.
ARDTÛLE: f. Bulamaç denilen yemek.
ARE: Borç olarak alınan veya verilen şey.
AREB: Şehir ehli olanlar. * Mide fesâdı.
AREB: Çok açıkgöz, en akıllı.
ÂREC: f. Dirsek, kolun arka tarafı.
AREC: Topallık, aksaklık.
ARECAN: Aksak ve topal kişinin yürümesi.
AREFE: Kurban bayramından bir evvelki gün.
AREKİYYE: Zinâkâr kadın.
AREKREK: Aceleci, acul. * Kuvvetli büyük deve.
AREMET: Savurmak için dövülüp toplanmış harman.
AREMİDE: f. İstirahat eden, dinlenen. Rahat kişi.
AREMREM: Kalabalık ordu, çok fazla asker.
AREN: Davar ayağında olan kuru kemre. * Yarık. * Bir nesne yumuşak olmak.
ARENC: f. Dirsek. * Gidiş, tarz, usül, metod.
ARENDE: f. Birşey getiren kimse.
ARENG: f. Dirsek. * Dert, keder. * Hile, dubârâ. * Tarz, tavır, üslüb. * Vali, hakim. * Zannolunur ki, galiba, öyledir, benzer gibi bir yakınlık ve benzerlik ifâde eder.
AREOMETRE: yun. Sıvıların yoğunluk derecesini ölçmeye yarayan âlet. Arşimet'in keşfettiği kanuna istinad edilerek yapılan bu alet, içi boş cam bir silindir ile bunun üst kısmındaki dereceli bir çubuktan ibarettir.
ARES: Hayranlık.
ARESTE: f. Süslenmiş, bezenmiş.
ARET: f. Dirsek.
ARF: (C: A'râf) Rüzgâr. * El ayasında çıkan çıban.
ARF: Güzel koku. * Yüksek yer. * Atın yelesi. * Horozun ibiği.
ARFA: (Müz: A'raf) Yeleli. * Sırtlan.
ARGO: Fr. Bir meslek veya topluluk sınıfı arasında kullanılan özel söz. * Mc: Serserilerin ve külhanbeylerin kullandığı söz veya deyim.
ARGON: yun. Kim: A sembolü ile gösterilen renksiz, kokusuz ve tatsız bir gaz. Havada % 1 nisbetinde bulunur.
ARIK: Uykusuz kimse, uykusuz olma halindeki.
ARINMAK: t. Temizlenmek, pâk olmak.
ÂRIZ: Sonradan olan şey. Bir şeyin zâtına ve hakikatına ait ve lâzım olmayıp başka bir varlıktan bazan vâki ve kaim olan. Takılan. Yapışan. * Bir şeyi arz ve takdim edici olan. * Kalın ve geniş bulut. * Ön dişlerin haricindeki onaltı dişin herbiri. * İnsanın yanağı. * Hasta olduğundan dolayı kesilen deve. * Seyrek sakallı kimse. (Bak: İctima-i zıddeyn) * (Arz. dan) Gelen. * Tesadüfî vakıa. * Dağ, bulut. v.s. gibi görmeye mâni olan herşey. * Yanak.
ÂRIZA: Sonradan olan, noksanlık. * İsabet eden belâ ve keder. * Bozulma. * Gelip geçici. * Hariçten gelen te'sirle olan. * Bir şeyin olmasına veya görülmesine mâni olan birşey.
ÂRIZAN: (Ârız. dan) Geçici olarak. * Tesadüfen, tevafukan, rast gele.
ÂRIZAN: İki yanak.
ÂRIZÎ: Zâtî ve irsî olmayıp sonradan hâsıl olan. Zâtî ve esastan olmayıp sonradan zuhur ve taalluk eden. Muvakkat, geçici.
ÂRÎ: Pâk, pislikten uzak. * Hür.
ÂRÎ: Hind-Avrupa dil ailesinden olan ırk veya kimse. * f. Evet.
ÂRİB: Halis Arap cinsinden olan.
ÂRİC: (Uruc. dan) Yukarı çıkıp yükselen. Çıkıp inen. Uruc eden. * Topal, aksak, noksan.
ÂRİF: (İrfan. dan) Bilen, bilgide ileri olan. Aşinâ, vâkıf. Hakkı, hakkı ile bilen. * Sabırlı ve mütehammil. * Çok düşünmeğe ihtiyaç kalmaksızın, tekellüfsüz gördüğünü bilen ve anlayan. * Zevkî ve vicdanî irfan sâhibi olan.
ÂRİF-İ BİLLAH: Mürşid, ermiş, evliyâ. Hakkın nuru ile Cenab-ı Hakk'ı bilen. Âlemi, hâdiseleri İlahî feyz ve ilim ile gören veli.
ÂRİF-İ ESRAR: İlâhî sır ve hakikatlara vâkıf olan.
ÂRİF-İ MÜNEVVER: Nurlanmış ve mesleğinin mütehassısı olmuş ve aklı ile beraber kalbi de nurlanmış âlim. Arif-i Billâh.
ARÎF: Çok irfanlı, çok tanınmış, meşhur âlim. * Bir işten iyi anlayan.
ÂRİFAN: f. Ermişler. Arifler.
ÂRİFANE: t. Arife yakışır surette. Bilene yakışır şekilde. İrfan sahibi olarak.
ARİFLERİN MEZAKLARI: Ariflerin zevkaldığı yer ve hususlar.
ARİG: f. Kırılma, gücenme. * Kıskançlık, kin, nefret, adavet, düşmanlık.
ARİK: Asil haseb ve neseb ehli olan.
ÂRİM: İnatçı, kafa tutan.
ARİN: Arslanın yerleşip yataklandığı yer. * Ağaçlar. * Et.
ARİR: Garip.
ARİS: Gerdek. Hacle.
ARİSTATALİS: Yunan feylesofu Aristo.
ARİSTO: (Doğum : M.Ö. 384) Yunan filozoflarından olup Eflatun'un talebesidir. Mantık, ahlâk, siyaset, iktisad, felsefe kitapları vardır. Ruhun bakiliğine inanırdı. Tecrübeden ziyâde akla fazla kıymet verdiğinden çok yanılmıştır. (Silsile-i felsefenin en mükemmel fertleri ve o silsilenin dâhileri olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Fârâbi gibi adamlar "İnsaniyetin gayet-ül gayâtı : (Teşebbüh-ü Bil-vâcib) dir. Yâni Vacib-ül Vücud'a benzemektir." deyip fir'avunane bir hüküm vermişler ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak, esbabperest, sanemperest, tabiatperest, nücumperest gibi çok enva-i şirk taifelerine meydan açmışlar. İnsaniyetin esasında münderic olan acz ve zaaf, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubudiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar...Nübüvvet ise: Gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlâk-ı İlâhiyye ile ve secaya-yı hasene ile tahalluk etmekle beraber, aczini bilip kudret-i İlâhiyyeye iltica, zaafını görüp kuvvet-i İlâhiyyeye istinad, fakrını görüp rahmet-i İlâhiyyeye itimad, ihtiyacını görüp gına-yı İlahiyyeden istimdad, kusurunu görüp afv-ı İlahiyyeye istiğfar, naksını görüp kemâl-i İlahiyyeye tesbihhan olmaktır diye, ubudiyetkârane hükmetmişler.İşte diyanete itâat etmiyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki; ene, kendi dizginini eline almış, dalâletin herbir nev'ine koşmuş. İşte şu vecihteki ene'nin başı üstünde bir şecere-i zakkum neşvünema bulup, âlem-i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış. S.)
ARİSTOKRASİ: yun. Âlimlerin ve cemiyette en iyilerin iktidarına dayanan hükümet şekli. Tarihte soylu, imtiyazlı, toprak sahibi, zenginlerin hâkimiyetine dayanan hükümet şekli. Bu şekli ile oligarşi veya plütokrasi adıyla da anılmaktadır. İmtiyazlı azınlığın, çoğunluğu idare etmesidir.
ARİSTOKRAT: yun. Sınıf farkını kabul eden ülkelerde asil sayılan kimse. Asilzâde sınıfından olan.
ARİŞ: f. Anlam, mânâ, kavram, mefhum.
ARİŞÎ: f. Manevî. Mânâ ile ilgili.
ARİŞ: Samandan yapılan bir çeşit ev. * Çardak, asma çardağı. * Sundurma, takdim ettirme.
ARİYE: (Ariyet) Geri verilmek üzere alınan, iğreti. Bir kimsenin geri almak üzere, karşılıksız olarak başkasının faydalanmasına terk ettiği mal. Kullanılmak üzere alınan emanet mal.
ARİYETEN: İğreti olarak, emâneten mânasında kullanılır.
ARİYY: (C: Erâri) Davar bağlanan yer ve ip.
ARİYYET: Ödünç verip almak.
ÂRİZ: Azarlayıcı.
ARİZ: Ardıç ağacı.
ARİZ: Enli, geniş.
ARİZ VE AMİK: Enine ve boyuna, genişliğine ve derinliğine, tafsilâtlı şekilde.
ARİZA: Büyük bir kimseye hürmetle yazılan veya verilen şey, istirhamnâme, hediye.
ARİZE: Sâbit olmak. * Kuvvetli ve muhkem olmak. Bahil olmak.
ARK: Ulaşmak.
ARK: Tarla ve bostana su akıtmak için açılan yol, cedvel, hark.
ARKA: Çadıra diktikleri direk. * Duvar içinde kerpiç ve taş arasına konulan ağaç.
ARKAN: Terleme.
ARKEOLOJİ: (Bak: Atikiyyat)
ARKES: Cem'etmek, toplamak.
ARKÎ: Balık avcısı.
ARKUB: Ökçe siniri. * Yalan ve kötü söz.
ARM: (Arem) İnatçılık, muannitlik. * Kafa tutma.
ARMÂ': Alaca yılan.
ARMADOR: İtl. Direk, seren, ip ve yelken gibi şeylerle gemiyi donatan usta.
ARMAN: f. Hasret, özleyiş, özleme. * Nedâmet, pişman olma. * Eseflenme, teessüf. * Sıkıntı, rahatsızlık, zahmet.
ARMANÎ: f. Müteessif, kederli, üzüntülü. Pişman, nâdim.
ARMATÜR: Lât. Fiz: Kuvvet akımını toplu bir hale koymak için mıknatısın kutupları arasına yerleştirilen demir parçası. * Kondansatördeki iki iletken yüzeyden her biri.
ARMAZ: Kurbağa yosunu.
ARNAVUT: (Rumca ve Arnavutçadan) Balkan yarımadasının batı tarafında oturan bir kavimdir. Osmanlı devrinde, Kosova, İşkodra, Manastır, Yanya vilâyetleridir. Şimdi müstakil bir devlet olup, Türkçede Arnavutluk şeklinde söylenir.
ARR: Uyuz hastalığı.
ARRA': Sıtma tutmak, titremek.
ARRADE: (C: Arrâdât) Küçük bir çeşit mancınık ki, hareket eden tekerlek üzerine konurdu. * Dişi çekirge.
ARRAF: Falcı, kâhin, müneccim. * Hekim. * Göçebe Arab aşiretlerinin örfe vâkıf umumi bilgileri. (Müe: Arrâfe)
ARRAS: Gürleyen, şimşek çakan. * şimşekli.
ARRE: Câriye. * Uyuz hastalığı.
ARS: İki duvar arasında olan duvar.
ARS: Şimşekli ve yıldırımlı bulut.
ARSA: (C: Arasât) Bina yapılacak boş arazi parçası. Üzerindeki binası yıkılmış veya yapıya tahsis olunmuş yer.
ARSA-İ ÂLEM: Alem arsası, dünya meydanı.
ARSA-İ KÂR-ZÂR: Muharebe alanı, savaş meydanı.
ARSAT: Semer ağaçlarına çakılan ağaç mıh.
ARŞ: Bağ çardağı. * Gölgelik. * Kürsü, taht, yüce makam. En yüksek gök. Allahın kudret ve saltanatının tecelli yeri. (Arş kâinatı kaplar. Allah'ın kudreti ve ilmi de herşeyi kaplar.) * Fevkiyyet, ulviyyet. * Arş-ı Alâ, Arş-ı Rahman, Arş-ı İlâhi, Arş-ı Yezdan, Felek-i Eflâk, Felek-i Atlâs, Felek-i Azâm gibi isimlerle Cenab-ı Hakkın izzet ve saltanatından kinaye olarak söylenir. (O.S) (... Arş: Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır. Bu halitada dahil olan İsm-i Zâhir itibarı ile Arş Mülk; kevn, Melekut olur. İsm-i Bâtın itibarı ile Arş, Melekut; kevn, Mülk olur. Demek Arşa ism-i Zâhir nazarı ile bakılırsa; kendisi zarf, Kevn de mazruf olur. İsm-i Bâtın gözü ile bakılırsa; kendisi mazruf, kevn zarf olur. Ve kezâ ism-i Evvel itibârı ile $ âyetinin işâret ettiği kevnin bidayetini içine alıyor. Ve ism-i Âhir itibarı ile $ hadis-i şerifinin ima ettiği kevnin nihâyetini içine alıyor. Demek Arş öyle bir halitadır ki, şu dört isimden aldığı hisseler ile kevn ve vücudun sağını, solunu, üstünü ve altını ihata etmiş olur. M.N.) (... Arş, sakf demektir ki bir binanın veya yerin muhit-i ulvisini teşkil eder. Bir eve nisbetle tavanı, tavanına nisbetle üstündeki çatısı, kubbesi, tepesindeki köşkü, tahtaboşu, cihannüması hep arş medlülünde dahildir. Buna müteferri olarak çadır ve çardak gibi yükselen ve gölge veren her şeye de ıtlak olunur.) (E.T.)
ARŞ-I A'ZAM: En büyük arş. Cenab-ı Hakk'ın arşı. (Bak: Arş)
ARŞ-I AZİM: (Bak: Arş-ı a'zam)
ARŞ-I BERİN: Arş-ı âlâ. Göğün en yüksek tabakası.
ARŞ-I EHADİYET: Allahın ehadiyet tecellisinin arşı ve âlemi. Allahın, ehadiyet tecellisini gösteren âlem.
ARŞ-ÜS-SÜREYYA: Ülker yıldızının altında yer alan bir yıldız topluluğu.
ARŞA: f. Güverte.
ARŞIN: f. Bir uzunluk ölçüsü. (68 cm. uzunluk.) Bir kol boyu. Büyük bir adım genişliği. * Zirâ'.
ARŞİDÜK: Fr. Avusturya ve Macaristan İmparatorluk hanedanı prenslerine verilen ünvandır ve "Büyük Düka" demektir. Türkçe'de Arşuduka da denmiştir. ARŞİV : Fr. Eski ve tarihçe kıymetli olan resmi kayıt ve kâğıtların saklandığı yer. * Bir mevzu hakkında toplanmış muhtelif vesikaların hepsi.
ARŞİYÂN: f. Arş'ın etrafında tesbih ederek dolaşan melekler.
ARŞ U FERŞ: (Arş u zemin) Arş ve yeryüzü.
ARŞ U KÜRSÎ: (Arş ve Kürsî) Arş ile Kürsî.
ARŞ VE SÜLLEM: Delil-i Arşî ve Delil-i Süllemî'den kinâyedir. (Bak: Delil).
ARTAL: Akranlarından ve benzerlerinden çok daha iri yapılı olan.
ARTEBE: Burun ucu.
ARTEBE: Davul.
ARTEL: Yoğun, büyük nesne.
ARTEN: Bir ot cinsidir ki, debbağlar onunla gön ve sahtiyan dibâgat ederler.
ARTEZİYEN: Fr. Burgu gibi bir âletle açılıp su fışkırtılan kuyu.
ARTI: Mat: (+) ile gösterilen toplama işaretinin adıdır.
ARUB: (C: Urub) Erkeğini seven kadın.
ARUBE: Fasih, hatasız arabca konuşmak. Bu kelimenin mastarları: Araben, arâbeten, uruben, urubiyyeten diye de okunur. * Cuma günü.
ARUF: Uzun zaman ıztırab, elem çeken.
ARUG: f. Geğirme.
ARUGDE: f. Öfkeli, kızgın.
ARUN: f. İyi vasıflarla meşhur olmuş, güzel huylular.
ARUS: Süslenmiş gelin, güveyi. * Güneş. Gök. * Kim: Kükürt.
ARUS-İ CİHÂN: Dünya.
ARUS-İ FELEK: Güneş.
ARUSÂN-I BÂĞ: Tarla çiçekleri.
ARUS-ÜL KUR'ÂN: (Bak: Rahmân)
ARUSAN: (Arüs. C.) f. Gelinler, yeni evlenmiş kızlar.
ARUSAN-I HULD: Cennet hurileri.
ARUSANE: f. Geline yakışır şekilde.
ARUSEK: f. Küçük gelin. * Yeşil ve pembe dalgalı sedef.
ARUZ: Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere etrafındaki nahiye ve köyler. * Edb: Şiirin ahenk ölçülerinden, nazmın vezinlerinden bahseden ilim. Arap, Fars, Türk şiirinde kullanılan vezin ki, hecelerin uzunluk (kapalılık) ve kısalık (açıklık) değerlerine dayanır. * Bir beytin birinci mısraının son kısmı. * Çadırın ortasına dikilen ve ona destek olan kazık. * Tas: Süluk edenlerin karşısına çıkan çok şeyler, birisine ârız olan iş ve ihtiyaç. * Yan taraf. * Yanak. * Yol. * Usûl.
ARUZ KALIPLARI: (Bak: Bahr)
ARV: Sıtma ve diğer ateşli hastalıklarda gelen ilk titreme. * İş için birinin yanına varma. * Yemişsiz bir çeşit ağaç.
ARVANA: Boz dişi deve.
ARVEND: f. şan, şeref, ululuk, yücelik, azamet.
ARZ: (Erz) Yeryüzü, toprak, zemin, dünya. * Aşağı ve alçak. * Memleket, ülke. * Küre. * İklim. * Davarın ayağının altı.
ARZ-I A'ŞÂRİYE: Öşür (onda bir vergi) veren memleket.
ARZ-I BELDE: Ast: Herhangi bir bölgenin üstünden geçen arz dairesi.
ARZ-I BELDE TA'YİNİ: Ast: Herhangi bir bölgede kutup yıldızı veya diğer yıldızlarla astronomik hesaplar yapmak suretiyle o yerin arzını tayin etmek.
ARZ-I CENUBÎ: Cenub arzı. (Güney enlemi).
ARZ-I HARAC: Harac veya vergi veren memleket.
ARZ-I MUKADDES: Kudsi, mübarek yer. Eski peygamberlerin çok eseri bulunan Kudüs, Filistin. (Arz-ı mukaddes: Temiz yer (arz-ı mutahher) ve mübarek yer demektir ki, Beyt-i Makdis'in bulunduğu yerdir. Vaktiyle birçok enbiyanın makarrı olduğundan böyle tesmiye olunmuştur. Bir rivayete göre İbrahim (A.S.) Lübnan Dağına çıktığı zaman, Allah Teâlâ: "Bak, gözün nereye kadar yetişirse orası mukaddestir ve zürriyetine mirastır." buyurmuştur. Bunun tâyin ve tahdidinde tur yani cebel ve havalisi denilmiş. Dimeşk, Filistin ve Ürdün'ün bir kısmı denilmiş, Arz-ı Şam da denilmiştir. Hz. Musa, Mısır'dan çıktıktan sonra Şamda iskân vadedildiği ve Beni İsrâil'in buna Arz-ı Mevaid dedikleri de söylenmiştir. E.T.)
ARZ-I RUM: (Erzurum) Rum memleketi. Şimdiki Anadolu. Anadolunun şarkındaki bir vilâyet adı.
ARZ: f. Ardıç adı verilen bir ağaç.
ARZ: Bir büyüğe bir şeyi hürmetle vermek. Bir işi büyüğüne hürmetle anlatmak. İzâh etmek. Takdim etmek. Bir kimseye bir şeyi izhar etmek. * Kıymetli bir şeyi diğer bir şeyle değiştirmek. * Bir şeyin birden, âniden meydana gelmesi. * Altın ve paradan gayrı mal, metâ. Bir şeyin uzunluk mukabili olan genişliği. * Bir muamelede aldanmak. * Sağlam insanın hemen ölmesi. * Delirmek. * Coğ: Bir yerin yeryüzünde hatt-ı istivâdan (ekvatordan) olan uzaklığı. * Koz: Bir yıldızın mıntıkatulbürucdan olan uzaklığı.
ARZ-I CEMÂL: f. Güzelliğini göstermek. Arz-ı didar da denir.
ARZ-I ENDÂM: Boy-pos gösterme.
ARZ-I HÂCET: İhtiyacını, muhtaç olduğunu bildirmek.
ARZ-I HÂL: Halini arzetme. İstida. Arzuhal.
ARZ-I HÜNER: Hüner gösterme, marifet izhar etme.
ARZ-I HÜRMET: Hürmetini bildirme. Saygısını gösterme.
ARZ-I İFTİKAR: Hacatını arzetme, ihtiyaçlarını meydana koyma.
ARZ-I NEFS: Hizmette ve fedakârlıkta nefsini ve kendini ileri sürme.
ARZ-I MAHZAR: Bir işin yapılması için, yüksek bir mevkiye halk tarafından topluca verilen dilekçe.
ARZ-I MİNNET: Minnet gösterme.
ARZ-I KUDRET: Kudret gösterme.
ARZ-I TÂZİMÂT: Karşısındakine büyük bir hürmetle takınılan tavır ve hareket.
ARZA: şiddet. * Kuvvet.
ARZ: f. Sunma, gösterme, takdim etme.
ARZAN: Enine, genişliğine.
ARZANÎ: Enine, genişliğine olarak.
ARZ-GAH: f. Bir şey arzetmek için toplanma yeri.
ARZ-HANE: f. İstanbuldaki Topkapı sarayında bulunan Hırka-i Şerif odasının dışında kalan aralık oda.
ARZÎ: Genişliğine ait. Bir yerin enine ait.
ARZÎ: (Arziye) Toprağa ait ve müteallik. Yere ait, toprakla alâkalı. * Semavî olmayan. Beşerî olan.
ARZÎN: (Arz. C.) Arzlar.
ARZİYAT: Jeoloji. Dünyanın yaradılışı ile tarih boyunca değişen vaziyetlerini tetkik eden ilim.
ARZİZ: f. Kurşun, kalay.
ARZU: Meşhur halk hikâyelerinden olan Arzu ile Kamber hikâyesinin kadın kahramanı.
ARZU: f. İstek. Dilek. Meyil. Emel. Hahiş.
ARZU-YU BEKA: Ebedilik arzusu.
ARZU-YU HİLÂF: Muhalefet etme, karşı koyma arzusu.
ARZU-DÂR: f. Hevesli, talebli, istekli, arzulu.
ARZU-KEŞ: Yürekten isteyen, isteyici.
ARZU-MEND: İstekli.
ARZU-MENDÎ: f. Taleb, istek, arzu, heves.
ARZU-ŞİKESTEN: f. Arzunun olamaması, yerine gelmemesi. Hayâl kırıklığı, inkisar-ı hayâl.
ARZUHAL: (Arz-ı hâl) Bir iş için bir makam veya resmi daireye bir iş sahibinin verdiği dilekçe. İstida-nâme.
ASA-YI İNKÂR: İnkâr değneği. Kabul etmeme.
A'SÂB-I MUHARRİKE: Hissi, duyguyu vücuttaki haber merkezine bildiren sinirler. Hareket ettirici sinirler.
ASAR: Toz. * Sığınak. * Atiyye, hediye.
ASÂR: Fakirlik. * Güçlük. * şiddet.
AS'AR: Çok kibirli, mağrur. * Çarpık suratlı, eğri yüzlü, eğri boyunlu.
ASAR: Vazifeler. * Yükler. * Cürümler. Kabahatler.
ÂSÂR: Öç almalar. İntikamlar. * Eserler. * İzler. Nişanlar. Abideler. * Âdetler.
ÂSÂR-I ATİKA: Eski eserler.
ÂSÂR-I EDEBİYYE: Edebî değeri olan eserler.
ÂSÂR-I MATBUA: Tabedilmiş basılmış olan eserler.
ÂSÂR-I MERGUBE: Muteber ve rağbet kazanmış olan eserler.
ÂSÂR-I SAN'AT: Sanat eserleri.
ASÂR: Kurumayıp daima sulanır çıban.
ASÂR: Yağcı, yağ satıcısı.
A'SAR: (Asr. C.) Asırlar. Yüzyıllar.
A'SÂR-I SÂLİFE: Geçmiş yüzyıllar. Geçmiş asırlar.
ASARAN: (Bak: Asrân)
ASARE: Anber ve misk gibi şeylerin kokması.
ASARE: f. Sayı, hesab.
ASARİM: (Asrâm. C.) Çadır toplulukları. Ayrı ayrı küçük insan grupları.
ASBAR: (Sıbr. C.) Akbulutlar.
ASFAR: Sıfırlar. Boş şeyler.
ASGAR: En küçük. Daha küçük.
ASGARAN: Kalb ile dil
ASGARÎ: En az. En küçük.
ASHAR: Saçı kızıl adam. Kırmızı tüylü hayvan.
ASHAR: (Sıhr. C.) Evlenme neticesinde akraba olan erkekler. (Kayınbiraderler, kayınpederler, güveyler.)
ASİB-İ RÜZGAR: Zamanın belâsı.
ASİME-SÂR: f. Kafası karışık.
ASKAR: Üzüm şırası.
ASLAH TARİK: En selâmetli tarz. En salih usul, yol.
ASMAR: f. Mersin ağacı.
ASTAR: (Satr. C.) Yazı satırları.
ASYAR: Dayanmak. * Sürçmek.
A'ŞAR: (Öşür. C.) Öşürler. Arazi mahsüllerinden alınan onda bir nisbetindeki vergiler. * Mahsül alan zengin müslümanların zekâtları.
A'ŞARÎ: Ondalığa âit. Öşür hesapları nev'inden. On sayıları. Ondalık.
ÂŞIK-I DİDÂR-I PÂK: Temiz yüzün âşıkı. * Edb: Evvelce ordularda, kışlalarda, köy odalarında ve mahalle kahvelerinde gerek kendinin, gerek başkalarının sözlerini sazla dile getiren kimse; halk şâiri.
AŞİKÂR(E): f. Belli, meydanda, açık. Bedihi.
AŞİYAN-I HARÂB: Yıkılmış yuva, tahrib edilmiş mesken.
AŞKAR: Koyu kırmızı. * Kırmızı saçlı adam. * Doru at.
AŞ-KÂRE: f. Aşçı.
AŞR-İ MİŞAR: (Bak: Öşr-ü mişar)
AŞŞAR: A'şar tahsildarlığı yapmış olan kimse. Öşürcü, ondalıkçı.
ATARAKSİYA: yun. Tesirlere (etkilere) karşılık göstermeme, durgunluk hâli. * (Fels.) Ruhun sükunete ulaşması, arzu ve ihtiraslardan uzak kalma. Eski çağ felsefesi, hayatın gayesi, saadet olarak duygusuzluk halini gösteriyordu. İnsan arzuları sonsuz, düşmanları sonsuzdur, (mikroptan kuyruklu yıldıza kadar) ama iktidarı hiç denecek kadar az, zayıf bir mahluktur. Allah'ı tanımaz ve Onun kudretine dayanmazsa işte böyle saçmalıklara düşer. Devekuşu gibi başını kuma sokmakla kurtulacağını umar. Kurtuluş ise ancak İslâm'da ve Allah'a imandadır.
ATARDAMAR: Tıb: Kanın, kalbden vücudun her tarafına (akciğerlere de) gitmesine yarayan damar. Şiryan.
ATEŞ-İ BAHAR: Lâle. * Kırmızı renkli gül.
ATEŞ-BÂR: f. Ateş yağdıran.
ATEŞ-HÂR: f. Keklik. * Merhametsiz, şefkatsiz ve zalim adam.
ATEŞ-KÂR: f. Külhancı. * Mc: Aceleci, kızgın veya merhametsiz adam.
ATEŞ-NİSAR: f. Ateş saçan.* Mc: Çok öfkeli, çok kızgın.
ATEŞ-PARE: f. Ateş parçası. Ateş gibi. * Mc: Çok zeki, çok akıllı. * Durup dinlenmeyen.
ATHAR: (Tâhir. C.) Kadınların aybaşı ve doğumdan çıktıkları zamanlar.
ATHAR: Daha tâhir. En temiz.
ATIFET-KÂR: f. Esirgeyip muhafaza eden, gözetip koruyan.
ATMAR: (Tımr. C.) Paçavralar. Eski, yıpranmış elbiseler.
ATRAR: (Turra. C.) Kenarlar, uçlar.
ATTAR: (Itr. dan) Güzel koku veya iğne iplik gibi şeyler satan.
AVAR: Ayıp, kusur, eksiklik. Fesad.
AVARE: f. Başıboş, serseri, boş gezen. İşsiz güçsüz.
AVAREGÎ: f. Avarelik, serserilik, işsiz güçsüzlük, aylaklık.
AVARESER: f. Başıboş.
AVARIZ: Arızalar. Sonradan olan noksanlıklar. * Girinti çıkıntı, noksanlık. * Mânialar. Engeller. * Fevkalâde hallerde ve bilhassa harp sebebi ile geçici olarak alınan vergi.
AVARIZ-I DİVANİYE: Tanzimat-ı Hayriye'den önce geçerli olan kanunlara göre alınan vergiler.
AVARIZ-I MÜKTESEBE: Cehil, sarhoşluk, hezel, sefeh, hata, ikrah gibi insanın ibtidâen dahli bulunan şeyler.
AVARIZ-I SEMAVİYE: Delilik, küçüklük, bunaklık, ölüm gibi kesbî ve ihtiyarî olmaksızın insana ârız olan şeyler.
AVARÎ: (Ariyyet. C.) Ödünç verilen şeyler.
AVARİF: Mârifetler. * Arifler. İşten anlar olanlar. * Güzel ahlâk.
AYAR: Altın ve gümüşten yapılmış şeylerin saflık ve hafiflik derecesi. *Saadete, mutluluğa doğru gitme.
A'YAR: (Ayr. C.) Eşekler.
AYAR-DAN: f. Ölçüden anlar, değerbilir.
AYİNEDAR: f. Ayna tutan. * Eskiden, bir büyük adamın giyinirken aynasını tutmakla vazifeli hizmetçi. * Berber.
AYŞ U TARAB: Yeme içme, eğlence.
AYYAR: Hırsız. Hileci, dolandırıcı, hilebaz, dessas. * Zeki, kurnaz.
AYYARÎ: f. Dolandırıcılık, hilecilik.
A'ZAR: (Özr. C.) Özürler, mâniler, bahaneler, engeller.
AZAR: f. İncitme. Tâzib. Kırılma. Tekdir. Zulüm. Ukubet.
AZÂR-I DİL: Gönül kırıklığı.
AZAR: f. Mart ayı.
AZAR-DİDE: f. Zulüm görmüş. Küskün.
AZARENDE: f. Azarlıyan, tekdir eden. * Kalb kıran, inciten.
AZARÎ: f. Muzırlık. Küfürbazlık. * Fenalık görmüş, kalbi kırılmış, incitilmiş olma.
AZARİŞ: f. İncitme, kalb kırma.
AZAR-MEND: f. İncitilmiş, zulmedilmiş.
AZAR-MENDÎ: f. İncitilmiş, kırılmış olma.
AZARR: (Zarar. dan) Çok zararlı.
AZAR-RESİDE: f. Zulüm görmüş, kırılmış, incitilmiş.
AZFAR: (Zufr. C.) Tırnaklar.
AZHAR: En zâhir. En açık. Besbelli. Bedihi olan, rûşen. * Bir ibârenin en açık ve kat'i olan mânası.
AZRAR: (Zarar. C.) Zararlar, ziyanlar, kayıplar.
AZZE ENSÂRUH: Yardımı çok olsun. (Bu tabir, padişahlara ait dua yerinde olup eski fermanlarda geçer.)
ÂRÂM-BAHŞ: f. Dinlendirici, dinlendiren, ârâm veren.
ARİŞÎ: f. Manevî. Mânâ ile ilgili.
ARŞA: f. Güverte.
ARŞ U FERŞ: (Arş u zemin) Arş ve yeryüzü.
ARŞ U KÜRSÎ: (Arş ve Kürsî) Arş ile Kürsî.
ARŞ VE SÜLLEM: Delil-i Arşî ve Delil-i Süllemî'den kinâyedir. (Bak: Delil).
ARZU-KEŞ: Yürekten isteyen, isteyici.
AŞR-İ MİŞAR: (Bak: Öşr-ü mişar)
ATEŞ-HÂR: f. Keklik. * Merhametsiz, şefkatsiz ve zalim adam.
BAB HARCI: Mahkemelerde kadıların, naiblerin, mal ve mukataa kalemlerinde bulunan memurların aldıkları bir nevi harç.
BÂC-GÜZAR: f. Vergi veren, haraç veren. * Geçiş parasına tâbi.
BAD-DAR: f. Mağrur, kibirli. * Divane, deli. * İri vücut, şişman. * Hiç bir işle alâkası bulunmayan kişi.
BA'DE HARAB-İL BASRA: Basra harab olduktan sonra. * Mc: İş işten geçtikten sonra.
BA'DEL HARB: (Ba'de-l harb) Muharebeden, harpten sonra.
BAD-REFTAR: f. Rüzgâr gibi hızlı yürüyen. Çabuk ve hızlı koşan, sür'atli.
BAD-SÜVAR: f. Koşu atı, hızlı yürüyen at. * Hızlı giden atlı.
BAGAR: Bir yakıcı hastalıktır ki devede vâki olur; suyu içip kanmaz ve sonunda ondan helâk olur.
BAGARE: Şiddetle yağan yağmur.
BAG-ZAR: f. Bağlık yer, bağ, bostan.
BAHA-DAR: f. Pahalı değerli, kıymetli.
BAHAR: Güzellik. * Güzel. * Papatya. * Ölçek. * Put, sanem. * Atılmış pamuk. * Tarçın, karanfil ve karabiber gibi güzel kokulu ve ısıtıcı tohumlar ki, bazı yiyecek ve içeceklere de karıştırılır. * Sığır gözü. * İyi kokulu bir sarı çiçek.
BAHAR: f. Kış ile yaz arasındaki mevsim. İlk bahar. Rebi'.
BAHAR-I HAYAT: Hayatın baharı olan gençlik çağı.
BAHAR-I ÖMR: Ömrün baharı, gençlik.
BAHAR: Ağız kokusu.
BAHARAT: Karanfil, tarçın, karabiber gibi sert kokulu şeyler.
BAHARET: Üstünlük, seçkinlik.
BAHARET: Galip olmak.
BAHARÎ: İlkbahara âit. İlkbaharla ilgili.
BAHARİSTAN: f. İlkbaharın hüküm sürdüğü zaman. * Yeşil ve çiçekli yer. * Molla Câmi'nin eseri.
BAHARİYYE: Edb: Birini övmek için yazılan ve bahar tasviriyle başlayan kaside. * Tar : Yeniçeri ağasından itibaren padişah tarafından Yeniçeri kâtibiyle ocak ağalarına verilen baharlık.
BAHHAR: (Bahr. den) Gemici, denizci.
BAHR-İ AHDAR: Hint Okyanusu.
BAHTİYAR: f. Bahtlı, talihli, mes'ud, mutlu, şanslı.(Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın. Âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin. Kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin. Selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin. M.)(Bahtiyar odur ki: Kevser-i Kur'anîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için bir buz parçası nev'indeki şahsiyetini ve enaniyetini o havuz içine atıp eritendir. L.)
BAHTİYARANE: f. Bahtiyarcasına, mutlucasına, mesut olana yakışacak şekilde.
BAHTİYARÎ: f. Bahtiyarlık, saadetlilik, mutluluk. * İran'da bulunan şöhretli bir kavim.
BAKAR: (C.: Bukur-Bikar) Öküz. Dana. Sığır.(Bakr, yarmak demek olduğundan, bu hayvan dahi toprağı sürüp yarmak için kullanılması itibariyle bu isim verilmiştir. E.T.)
BAKARA: İnek. Dişi sığır.
BAKARA SÛRESİ: Kur'an-ı Kerim'in 2. Sûresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. (Bu sûre, Mûsâ Aleyhisselâm'ın risâleti ile o milletin seciyelerine girmiş olan bakarperestlik mefküresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile anlatır ve şu cüz'i hadise ile beşerin dünyevî menfaatlarına en çok vesile olan şeylere perestiş etmesi gibi, gaflet ve dalâletin köklerini kesecek bir külli düsturu, her vakit hem herkese gayet lüzumlu bir ders-i hikmet olarak ulvi bir icaz ile beyan eder. Asrımızda hâlâ ineğe tapanların mevcudiyyeti ve bu sureye El-Bakara isminin verilmesi ne kadar mânidâr olduğunu akıl sahiplerine bildirir, ihtar eder...)
BAKAR-PEREST: f. Öküzü mâbut yapan. Öküz ve emsalini put yapıp ona ibâdet eden sapkınlar. Ehl-i dalâlet.
BAKİYYE-İ ÂSÂR: Eserlere âit geri kalan izler. Eserlerin geri kalanı.
BAKKAR: Sığır çobanı, sığırtmaç.
BALAREV: f. Yüksekten giden.
BALKANLAR: (Balkan Yarımadası) Yugoslavya'nın büyük kısmı ile Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan ve Trakya'yı içine alan yarımada.
BALKAR: Kafkasya Türkleri'nin Kıpçak kolundan olan bir boy.
BÂR: f. Ek olup "saçan, yağdıran, döken, ışık veren" gibi mânâda kelimeler teşkil edilir. Meselâ: Ateşbâr : Ateş saçan. Ateş yağdıran.
BÂR: f. Yük. Zahmet. Eziyet. Sıkıntı. * Def'a. Kerre. * Yemiş, meyve. * Sebeb-i masraf ve ıztırab olan şey. Kale duvarı. * İzin.
BÂR-I DİL: Gönül yükü, elem, keder, gam, hüzün.
BÂR-I GİRÂN: Ağır yük.
BÂR-I MİHNET: Eziyet. * Elem yükü.
BÂR-I SAKİL: Ağır yük.
BARAJ: Fr. Bir akarsuyun akışına mâni olmak için yapılan set.
BARAKA: İtl. Temelsiz küçük yapı.
BARAKLİT: (Bak: Faraklit)
BÂRÂN: f. Yağmur. Rahmet.
BÂRÂNÎ: f. Çivit mavisi renginde, Osmanlılar zamanında Selânik'te dokunan bir cins çuha. Yeniçeri ve Acemi oğlanlarına aralık ve ocak (erbain) aylarında verilen yağmurluk bârâniden yapılırdı. Yağmurluk, yağmurdan muhafaza eden şey. * Yağmurla ilgili.
BÂRÂN-RİZ: f. Yağmur saçan, yağmur döken.
BARAS: Tedavi edilmesi mümkün olmayan ve vücutta beyaz lekeler meydana getiren bir hastalık.
BARBAKAN: Fr. Emniyetle ateş etmek için sur duvarlarında açılan dar mazgal deliği. Kale kapılarının savunması için yapılan tahkimat.
BARBAR: Lât. Eski Yunan, Roma ve daha sonra Hristiyanlara göre kendi kavimleri dışında kalan herkes. * Vahşi, ilkel.
BARBARLIK: Medeniyetsizlik, vahşilik.
BARBAROS: Hayreddin Paşa: (Mi: 1466-1546) Tarihin en büyük Denizcisi Hayreddin Paşa, kardeşleri ile İslâm âlemini birleştirmek, tek bir bayrak altında muhteşem imparatorluğumuzun himayesinde toplamak için çalıştı. Sonunda müstakil devleti ile, Osmanlı Devletine iltihak etti. Kaptan-ı Derya olarak Akdenizi bir göl halinde devlete kazandırdı. Preveze'de, Haçlı donanmasını perişan etti. Dinin hayırlı evlâdı Hayreddin Paşa bir korsan değil, din yolunda muharebe eden mücâhid gazi idi... Beşiktaş'taki evinde vefat etti ve oradaki türbesine defnedildi.
BAR-BER: f. Hamal, yük taşıyan kimse.
BAR-BERDAR: f. Sabırlı, tahammüllü. * Yük kaldıran. * Hamal.
BARBUT ALTINI: Tanzimattan önce Osmanlılarda kullanılan bir çeşit altın sikke. Yüzlük Mecidiye altını kıymetinde ve ayarında, iki kırat ağırlığında idi.
BAR-DAR: f. Yüklenmiş, yüklü. * Gebe olan.
BARE: f. At. * Zülf. * Kal'a, kale. * Def'a, kerre.
BAREKALLAH: Allah mübarek etti. Allah mübarek etsin. Hayırlı ve bereketli olsun.
BAREKTE: Sen mübarek ve bereketli eyledin (meâlinde dua).
BAREM: Fr. Devlet memurlarının aylıklarını tasnif ve tanzim eden, miktarlarını gösteren sistem veya cetvel.
BARENDE: f. Yağdıran, yağdırıcı.
BARGÂH: f. İzinle girilecek yer. Padişah divanhanesi. * Huzur-u Rabb-il Âlemin. Dua edilen yer.
BARGAM: Levreğe benzer bir cins balık.
BARGİR: Yük taşıyan. * Beygir.
BARHA: f. Def'alarca, zaman zaman, sık sık, devamlı olarak.
BAR-HANE: f. Yük yeri, yüklük. * Yolcu eşyası indirilecek ve saklanacak yer.
BARI: (Farsça: Bârû) Etrafı surlarla çevrilmiş yer.
BARİ': Bir kalıptan döker gibi, düzgün, tertipli ve güzel yaratan. Aza ve cihâzatları birbirine mütenasip ve kâinattaki umumî nizama ve gayelere uygun ve münasebettar olarak halkeden Cenâb-ı Hak (C.C.)
BARİ: f. Hususu ile. Hele. Hiç olmazsa. Bir def'a.
BARİ': Tam üstün. Mükemmel.
BARİA: Yakınlarından üstün vasıflı. Emsalinden üstün. Tam ve mükemmel.
BARİD: Soğuk, bürudetli. * Mc: Hoş olmayan.
BARİDANE: f. Soğukça.
BARİH: (C.: Bevârih) Samyeli adı verilen sıcak ve şiddetli bir çeşit rüzgâr.
BARİHA: Dünkü gece, evvelki günün gecesi. * Dünkü gün, dün.
BARİK: Şimşek. Işık. Şimşekli bulut. Yıldırım parıltısı.
BARÎK: f. İnce. Nârin. Dakik.
BÂRİKA: (C: Berâik) Üzerine biraz yağ dökülmüş olan süt. * (C.: Bevârık) Parıltı. Parıldayan.
BÂRİKA-İ HAKİKAT: Hakikatın parıltısı ve parlaklığı. Hakikat nuru.
BÂRİKA-ÂSÂ: şimşek gibi.
BARİKAT: Fr. Bir yolu kapamak üzere, ele geçirilen her türlü eşyadan faydalanılarak meydana getirilen engel.
BARİK-BÎN: f. İnce gören, dikkatle inceleyen, bir şeyi iyice gözden geçiren.
BARİK-NÜMA: f. Işıklı. Parlak.
BARİMETRE: Fr. Gürültünün şiddetini ölçmeğe yarıyan âlet.
BARİMETRİ: Fr. Beden ölçümü yardımıyla hayvanların ağırlığını tayin etme.
BÂRİŞ: f. Yağmur. * Sağnak.
BARİYA: (C.: Bevâri) Hasır.
BARİYY: (C.: Bevâri) Kaba hasır.
BARİZ: Doğan. Zâhir ve âşikar. Meydanda olan. Belli. Açıkça.
BAR-KEŞ: f. Hamal, yük taşıyan. * Mütehammil, tahammül eden, sabırlı.
BAR-MEND: f. Yemiş veren, yemişli ağaç.
BAR-NAME: f. Eşya, yük pusulası.
BAROGRAF: yun. Hava basıncını ölçen bir alet. (Bu alet vasıtasıyla bir yerin yüksekliği de ölçülür.)
BAROK: Klâsik Rönesans devrinden sonra başlayan bir mimari ve süsleme tarzı.
BAROMETRE: Fr. Hava basıncını gösterir âlet.
BAROSKOP: Fr. Cisimler üzerine havanın yaptığı basıncı gösteren âlet.
BAROTAKSİ: Fr. Bazı tek hücreli canlıların basınca göre hareketleri.
BAROTERAPİ: Fr. Bazı hastalıkların basınçlı hava ile tedavisi.
BARR: (C.: Berere) İyilik ve ihsan edici, muhsin.
BAR-SENC: f. Yük tartan, dirhem.
BÂRÛ: f. Kale duvarı, tabyanın gezinti yeri, hisar burnu, sur. * Sığınak, siper.
BARUT: yun. Güherçile ile kükürt ve kömürden mürekkeb, alev alıcı bir maddedir ki, toz halinde olup, umumiyetle ateşli silahlarda ve taş kırmak gibi işlerde kullanılır. * Mc: Çabuk kızan, şiddet ve hiddete kapılan.
BAR-VER: f. Yemiş veren, meyvedar, verimli, meyve verici. * Mc: Faydalı, faydayı mucib, iyi netice veren. Yararlı.
BARYUM: yun. Kim: "Ba" sembolü ile gösterilen bir element.
BASAL-İ HARİF: Acı soğan.
BASAR: (C.: Ebsâr) Görme duygusu. * Kalble hissetme. Kalb gözü. * Gözün görmesi. * İdrak. Fikir. * İlm-i Kelâm'da: Kendi şânına lâyık bir vecih ile Cenab-ı Hakk'ın "görme sıfatı"dır. Kâinatta hiçbir şey O'nun görmesinden hâriçte kalamaz.
BASARET: (Bak: Besaret)
BASARIK: Çulha tezgâhının ayaklığı. * Piyano ayaklığı gibi çifte ayaklık.
BASARÎ: (Basar. dan) Görüşle ilgili olan, görmeye ait.
BASİRET-KÂR: f. Basiretli, ferâsetli, önceden gören.
BASİRET-KÂRÎ: Basiretlilik, önceden görmeklik.
BATAR: Çok kibirlenme, gururlanma. * Haksızlık etme. Başkasının hakkını çiğneme. * Çok sevinme.
BATARİKA: (Batrik. C.) Patrikler.
BATARYA: İtl. Elektrik elde etmek için hazırlanmış şişeler takımı. * Ask: Bir subayın emrine verilen belli sayıdaki ağır silâhlarla bunların hizmetinde bulunan insan, hayvan ve malzemenin hepsine birden verilen isim.
BATÎ-ÜL HAREKE: Davranış ve hareketi ağır.
BA-VEKAR: Ciddi, vakarlı, ağırbaşlı.
BAYKAR: Çulha, bez ve kumaş dokuyan.
BAYKARA: Helâk olma, mahvolma. * Böbürlene böbürlene sallanarak yürüme. * Malı çok olma. * Yırtıcı bir kuş.
BAYRAKDAR: f. Alemdar, bayrak taşıyan asker. * Bir kabile veya cemaatın başı, reisi.
BAYTAR: Hayvan tedavicisi, veteriner.
BAYTARA: Hayvan hekimliği, baytarlık.
BAYZAR: Sövme, sövüp sayma. * Rahmin başlangıcındaki et parçası.
BAZAR: f. Alış-veriş. Ahz ü itâ. * Alış-veriş yeri. Pazar. Üstü açık yer ki, hergün veya belirli günlerde herkes satacağını oraya çıkarıp pazarlıkla veya açık artırmayla satar. * Fiat kararlaştırılıp alış-verişte uyuşmak için yapılan konuşma veya çekişme, pazarlık.
BÂZ-DÂR: f. Kuşçu, avcı, doğancı.
BE-ZİYARET: (Berâ-yı ziyâret) Ziyaret için. Ziyaret maksadı ile.
BEÇE-DAR: f. Yavrusu olan, çocuğu olan. * Gebe, hâmile.
BEDARF: Muayyen bir gayenin gerçekleşmesi için zaruri olan veyâ zaruri görülen muayyen kalitede bir mal veya meta miktarıdır.
BEDEL-İ İCAR: Huk: Arazi hukukunda tasarruf hakkı mukabilinde verilen emsâline uygun peşin para.
BE-DİDAR: f. Görünür olmak, kendini göstermek. Meşhur. Namdar.
BED-KÂR: f. Kötü iş yapan. Fena hareketli kimse. Fiil ve ameli kabih olan.
BEDR MUHAREBESİ: Bedir, Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında bir yer olup; Hz. Peygamber Efendimizin hicretinin ikinci senesi orada Kureyşîlere karşı kazandıkları muzafferiyetle meşhurdur. Bedir, bir ovanın kenarında olup Mescid-ül Gamame isminde bir câmi ve Bedir muharebesinde şehid olan sahabelerden 13 zâtın türbeleri mevcuttur. Bedir harbi, Ramazanda Cuma günü vuku bulup Peygamber Efendimizin (A.S.M.) maiyetinde 320 kişi vardı. Bunların sekseni muhacirînden, gerisi ensardandı. Kureyş kervanı ile Şam'dan dönen Ebû Süfyan'ın önüne çıkılmış iken, Ebû Süfyan haber alarak Mekke'den yardım istemiş, Ebû Cehil'in maiyetinde Mekke'den gelenlerle beraber Kureyşliler 1000 kişi kadar olmuşlardı.
BEDRAKA-İ EFKÂR: Fikirlerin mürşid ve kılavuzu.
BED-REFTAR: f. Gidişi ve hareketi fenâ olan.
BEHİŞT-ZÂR: f. Cennet gibi yer.
BEHMAR: f. Çok, ziyade, fazla.
BEHREDAR: Hisseli. Nimetlenmiş. Faydalanmış.
BEKÂR: Hiç evlenmemiş, zevcesi olmayan adam. * Taşralı olup, büyük bir şehirde bir işle meşgul olarak, ailesiz yaşayan adam. (Bak: Tecerrüd, Mücahede)
BEKÂRET: Kızlık. Erkek görmemiş kızın hali.
BELAREK: f. İyi su verilmiş kılıç, çelik. * Ok temreni, ok mahfazası.
BELDARAN: Geçit yerleri muhafızlarının adı. Tanzimattan sonra bunlara zaptiye denmiştir. İkinci Meşrutiyetten beri jandarma olarak adlandırılırlar.
BENÂT-ÜL ARZ: Pınarlar, ırmaklar.
BENEFŞE-ZÂR: f. Menekşe tarlası, menekşe bahçesi, menekşelik.
BERARENDE: f. Üste getiren, üzerine çıkaran.
BERARİ: (Berriyye. C.) Sahralar, çöller. Geniş kumluklar.
BERÂY-I TİCÂRET: Ticâret için. Ticâret maksadı ile.
BERBAR(E): f. Evin dam kısmında bulunan oda. * Çardak. * Kemeriye. * Tahtaboş. Damın düz bir kısmı ki, en çok çamaşır sermeye yarar ve çinko ile döşelidir.
BERDAR: f. Asılmış, yukarı kaldırılmış.* Tutucu. İtaat edici ve ettirici. * Meyveli. Meyve verici olan.
BERF-DÂR: f. Karlı.
BERGÜZAR: f. Hatırlatmak için armağan, hediye vermek.
BERHUDAR: f. Selâmette. Mükâfata erişen. Nasibli.
BERK-İ BASAR: Gözün şimşek çakması. * Birdenbire tepesinde çakan şimşekten mâruz olduğu dehşet ve şiddet hâlinden mecaz olarak, ansızın başına gelen mühlik hâdisenin şiddetli âlâm ve ıztırabıyla dehşet ve hayret içinde duyulan keskin intibahı ifade eder. (E.T.)
BERKARAR: Kararlı. Yerleşmiş. Devamlı.
BERKENAR: f. Hâşiye. Kenara yazılan yazı. Kenarda.
BERTARAF: f. Bir tarafa atılan, bir yana atılmış, ortadan çıkmış, zâil olmuş.
BERTARUM: f. Kubbe üzerinde. Dam üstünde.
BERVAR(E): f. Sayfiye. * Havadar köşk, mesken. * Evin küçük, arka kapısı.
BERZ-GAR: f. Ekinci.
BESARE: f. Sofa, salon. Divanhâne.
BESÂRE-NİŞİN: f. Sofada oturan, uşak, hâdim, hizmetçi.
BESARET: Göz açıklığı. Dikkatle bakış.
BESTE-KÂR: Besteliyen. Besteci.
BEŞARAT: (Beşaret. C.) Beşaretler. (Bak: Beşaret)
BEŞARE: (C.: Beşâir) Hüsn, güzellik, cemâl.
BEŞARET: (Doğrusu Bişârettir) Müjde. Sevindirici haber. Hayırlı haber. * Müjdeye verilen ihsan. * Yeni çıkan acib şey.
BEŞARET-ÂVER: Beşaret veren, müjdeci.
BE-ŞART-I ANKİ: f. Bu şartla ki. Şu şartla ki.
BETAR: Çok fazla sevinmek. * Hayret. * Dehşet. * Tekebbürlenmek, gururlanmak.
BETARE: Eksiklik, noksanlık.
BE-TEKRAR: f. Tekrar ile.
BETONARME: Fr. İskeleti demir çubuklardan yapılmış olan beton.
BETTÂR: Çok kesen, fazla keskin.
SEYF-İ BETTÂR: Çok keskin kılıç.
BETYAR(E): f. şeytan, ifrit. * Düşman, adüvv. * Görülmesi istenilmeyen şey.BE'V : Fahirlenmek, büyüklenmek, kibirlenmek.
BEVAR: Mahvolma, çürüme, yok olma. * Kadının kocaya varmayıp evde kalması.
BEVARİ: (Bâriyye. C.) Hasırlar, ince kumaştan örülmüş hasırlar.
BEVARİD: (Bârid. C.) Soğutulmuş yemekler. * Omuzlarda boyun arasında, gerdanın yanında veya kulaklar arasında ve ensede olan etler. * Sakat şeyler.
BEVARİH: (Bârih. C.) Şiddetli sıcaklar ve şiddetli rüzgârlar ki, adına Samyeli denir.
BEVARİK: (Bârika. C.) Şimşek ve yıldırım parıltıları. * Parıltılar, gözleri kamaştırıcı olan şeyler.
BEVÂRİK-İ SÜYUF: Kılıçların parıltıları.
BEYAN-I EFKÂR: Fikirleri beyan etme, fikirleri söyleme.
BEYAN-I ZARURET: Huk: Zaruri beyandır. Susmak suretiyle ifade edilen mâna, beyan-ı zaruret kabilindendir.
BEYARE: f. Kısa boylu ve bodur olarak yerde yetişen nebat, meyve ve sebze. Kavun, karpuz, kabak...gibi.
BEYARİŞ: f. Çare. Tedbir. Deva, derman. İlâç, tiryak.
BEYAVAR: f. Meşguliyet, meşgul olma, uğraşma, iş.
BEYGAR(E): f. Tekdir, azarlama, çıkışma. Sövme.
BEYKARA: Kişinin başını sallayarak sür'atle gitmesi.
BEYN-ES SEMÂ VE-L ARZ: Yer ile gök arasında. Arz ile sema arasında.
BEYT-ÜL ARUS: Gelin odası.
BEYTAR: Yarılmak.
BEYTAR: Nalbant. * Baytar, veteriner. Hayvan hastalıkları hekimi.
BEYTARA: Yarılmak. * Hayvan hekimliği, baytarlık.
BEYT-ÜL HARAM: (Beyt-ül Haram) Kâbe-i Muazzama'nın etrafının bir ismi. Kâfirlerin yaklaşmaları men' edildiği, onlara haram olduğu için bu isimle alınır. (Bak: Kâbe)
BEYZAT-ÜL HARR: Şiddetli sıcaklık.
BEYZAR(E): Geveze, çok konuşan.
BEYZARE: Büyük ve uzun sopa.
BEZEKÂR: f. Suçlu, günahkâr.
BEZEKÂRÎ: f. Suçluluk, günahkârlık.
BEZR-KÂR: f. Ekinci, çiftçi. Tohum saçan.
BÎ-AR: Arsız, hayasız, utanmaz.
BÎ-ÇARE: f. Çaresiz. Zavallı. Şaşkın.
BÎ-ÇAREGÂN: f. Zavallılar. Biçareler.
BÎ-ÇAREGÎ: f. Zavallılık, biçarelik.
BÎ-ÇAREVÂR: f. Zavallı gibi, biçare gibi.
BÎDAR: f. Uykusuz, uyumayan. Uyanık.
BÎDAR-BAHT: f. Mutlu.
BÎDAR-DİL: f. Uyanık, aydın.
BİDARE: f. Tutkun, âşık, düşkün.
BÎ-DARÎ: Uyanıklık. Dikkatlilik.
BÎ-GAREZ: f. Garezsiz. * Taraf tutmıyan, tarafsız.
BİHAR: (Bahr. C.) Denizler. Deryalar. * Mc: İlmi çok olan âlimler.
BÎ-HAR: f. Dikensiz.
BÎ-HAREKET: f. Kımıldamıyan, hareketsiz.
BÎ-İHTİYAR: İhtiyarsız. Elinde olmadan.
BÎ-KÂR: f. Kârsız, işsiz kimse. Bekâr kişi. (Bekârlık, bikârların kârıdır. İşârât)
BÎ-KARAR: Kararsız.
BİLÂ-KAYD U ŞART: Kayıtsız şartsız.
BİLFARZ: Olduğunu kabul ederek. Farzolarak.
Bİ-LİSAN-İL-ARZ: Arzın diliyle. Yeryüzünün lisân-ı hâliyle.
BİMAR: (C.: Bimârân) f. Mariz, hasta, alil.
BİMARE: f. Hasta, alil. * Muharebeler veya akınlar esnasında ele geçirilen kadın esirlerin ayrıldıkları sınıflardan birinin adı.
BİMARHANE: Tımarhane. Akıl hastahanesi.
BİMARİSTAN: f. Tımarhane. * Hastahane.
BİNSAR: (Binsır) Serçe parmakla orta parmak arasındaki parmak. Yüzük parmağı.
BİSAT-I ARZ: Yeşillik, çimen.
BİSMARK: (Bak: Prens Bismark)
BİSTAR: f. Çarpık, eğri. Gevşek.
BİSYAR: f. Ziyade, çok , fazla.
BİSYARÎ: f. Çokluk.
BİŞAR: f. Esir, kul, köle. Harpte teslim alınan kimse. * Altın, gümüş kakmalı işlemeler. * Takatsiz, dermansız, halsiz.
BİŞARET: (Bak: Beşâret)
Bİ-ŞUMAR: f. Sayısız, pek çok.
BÎ-TARAF: Tarafsız. Hiç bir tarafı tutmayan.(Ehl-i ilhad ile ve bilhassa Avrupa mukallitleriyle münâzara ile iştigal edenler büyük bir tehlikeye mâruzdurlar. Çünki, nefisleri tezkiyesiz ve emniyetsiz olması ihtimaliyle tedricen hasımlarına mağlup olur ki, bîtarafane muhakeme denilen münsifane münazarada nefs-i emmareye emniyet edilemez. Çünki, insaflı bir münazır, hayalî bir münazara sahasında, arasıra hasmının libasını giyer, ona bir dâva vekili olarak onun lehinde müdafaada bulunur. Bu vaziyetin tekrariyle dimağında bir tenkit lekesinin husule geleceğinden, zarar verir. Lâkin niyeti hâlis olur ve kuvvetine güvenirse, zararı yoktur! Böyle vaziyete düşen bir adamın çare-i necatı, tazarru ve istiğfardır. Bu suretle o lekeyi izale edebilir. M.N.)
BİT-TARİK-İL ULA: Birinci usul veya yol ile. Elbetteki. Evleviyetle.
BİTYAR(E): f. Elem, keder, tasa, sıkıntı.
BİVAR: f. "Onbin" sayısı.
BÎ-VARE: f. Âciz, fakir, miskin, zavallı, kimsesiz, garib.
BÎ-ZAR: f. Bıkmış, usanmış, fütur getirmiş.* Bezginlik.
BİZARE: f. Desise, hile, tuzak.
Bİ-Z-ZARURE: Zarûri olarak, ister istemez.
BOMBARDIMAN: Fr. Bomba, top gibi ağır silahlarla yapılan hücum.
BUHAR: Suyun buğu haline gelmiş şekli. * Seyyal, lâtif cisim.
BUHARÎ: (Hi: 194-256) Buhâralı. 600 bin hadisten seçilen 7275 hadis ile en mu'teber ve en sahih Sahih-i Buharî ismi ile anılan hadis kitabının müellifi. (Bak: Kütüb-ü Sitte)(Buharî ve Müslim ki, Kur'andan sonra en sahih kitab olduklarını, ehl-i tahkik kabul etmiş. M.)
BUKKARÎ: Musibet, belâ, âfet, felâket.
BULVAR: Fr. Geniş ve ağaçlı cadde.
BUMBAR: f. Koyun ve benzeri gibi hayvanların kalın bağırsağı. * İçine kıyma, pirinç vs. doldurulmuş bağırsakla yapılan bir cins yemek.
BUY-İ EZHAR: Çiçeklerin kokusu.
BÛY-DAR: f. Kokulu.
BÜHAR: Deniz balıklarından bir beyaz balık.
BÜHARİSE: Altın ve gümüşten üç kıntar veya üçyüz rıtıl.
BÜLBÜL-İ ZÂR: İnleyen bülbül.
BÜN-İ HİSÂR: Hisarın dibi.
BÜNDAR: f. Zengin, asil ve kibirli kişi.
BÜRDBAR: f. Ağırbaşlı. Sabırlı, mütehammil, uysal, tahammüllü kimse.
BÜRDBARÎ: f. Ağırbaşlılık, sabırlılık.
BÜZARE: Üst dudakta fazlalık olarak sarkık deri olması.
BÜZÜRG-VAR: f. Büyük, saygıdeğer, ulu (kimse).
BEŞARET-ÂVER: Beşaret veren, müjdeci.
BEŞARE: (C.: Beşâir) Hüsn, güzellik, cemâl.
BEŞARAT: (Beşaret. C.) Beşaretler. (Bak: Beşaret)
BESÂRE-NİŞİN: f. Sofada oturan, uşak, hâdim, hizmetçi.
BEHİŞT-ZÂR: f. Cennet gibi yer.
CAAR: Sırtlan.
CÂBİR-ÜL-ENSARÎ: Câbir Bin Abdullah El-Ensarî (R.A.) da denir. Meşhur sahabelerdendir. Bizzat Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) ilim ve feyiz almış ve zamanında Medine-i Münevvere'nin müftüsü olmuştur. En çok hadis rivayetiyle meşhur olan altı sahabeden biridir. 1540 hadis rivayet etmiştir. 19 gazada hazır bulunmuştur. Hicri 73 tarihinde 94 yaşında Medine-i Münevvere'de vefât etmiştir. Akabe biatinde bulunan 70 Ensar'dan Medine'de en son vefat eden bu zattır.
CAHAR: Kuyunun içinin geniş olması.
CAMEDAR: f. Elbiseyi muhafaza eden kimse. * Vestiyer.
CANAVAR: f. Can alıcı, kahredici. * Vahşi, yırtıcı hayvan. Kurt.
CAN-AZAR: f. Can yakan, can inciten, eziyet veren. Acı çektiren.
CANDAR: f. Diri, canlı, zihayat, ziruh. * Silâhlı kimse. * Muhafız, koruyucu, emniyet memuru. * Yol yiyeceği, azık.
CAN-GÜZAR: f. Cana dokunan, candan geçer olan.
CANKURTARAN: t. Ölüm tehlikesinde olanları kurtarmak için kullanılan vasıta. * Hasta ve yaralıları hastahaneye taşıyan otomobil. Ambulans.
CAN-NİSAR: f. Canını harcayan, canını fedâ eden.
CANŞİKÂR: f. Öldürücü. * Mc: Can avlayan veya öldüren. Sevgili, mahbub.
CAR: Faydasız bağırıp çağırmayı ve gevezeliği ifade eder ve ekseriya mükerrer kullanılır.
CÂR: Kadınların, elbisenin üstünde örtündükleri çarşaf. (Bak: Çarşaf)
CÂR: Çeken, sürükleyen. * Komşu. * Medet eden, yardımcı. * Müşteri.
CÂR-I ZİL KURBÂ: Yakın komşu.
CÂR-ÜL CÜNÜB: Yabancı kimse. Akrabadan olmayan.
CARİ: Akan, akıcı. * Geçmekte olan. * İnsanlar arasında mer'i ve muteber ve mütedavil olan.
CARİF: Yıkıp harap etmek.
CARİH: Yaralayan. Yara açan. * Cerheden, çürüten. * Avcı hayvan.
CARİHA: (Müe.) Yaralayan. * Kol, ayak gibi her bir vücud azâsı.
CARİM: Cürüm ve kabahat sahibi. Suçlu. * Ailesinin maişetini kazanan. * Kesen. * Hurma toplayan.
CARİN: Aşınmış ve eskimiş bez.* Belirsiz yol. * Yılan yavrusu.
CARİS: Yaygaracı, geveze, terbiyesiz, güldürücü. Çala çaldıran.
CARİYE: Geçer olan, akıcı olan. Seyreden giden. * Güneş, şems. * Gemi. * Cenab-ı Hakk'ın in'âm eylediği rızık ve nimet. * Genç ve iyi hizmet eden kadın. Muharebede İslâm düşmanlarından esir edilen kadın hizmetçi.
CARR: Çeken, çekici. Sürükleyici. * Harf-ı cer.
CARRE: Komşu kadını. * Yularından çekilen deve.
CARŞEB: f. Çarşaf, cilbab.
CARÛ(B): f. Süpürge.
CÂRÛB-ZEN: f. Süpürücü, çöpçü.
CARUD: Nasrani rüesasından olup Şam'ın da reislerindendi. Kitablarında Hz. Peygamber'in (A.S.M.) vasıflarını görüp imân edenlerdendir. Asr-ı Saâdetten önce yaşamıştır.
CARÛR: Sel arkı.
CARÛRE: Kapı ökçesinin yeri.
CÂY-I KARAR: Dinlenme, durma yeri.
CAZİBEDAR: f. Çekici, câzibeli.
CEBBAR: (Sıfat-ı İlahiyedendir) İstediğini mutlak yapan, dilediğine muktedir olan. Büyüklük, azamet ve kudret sahibi. İmar eden Cenab-ı Hak. Kullarını ıslah edip tevbeye götüren Allah Teâlâ Hz.leri (C.C.) * Zâlim, gaddar, müstebid, mütemerrid insanlar da bu sıfatla tavsif edilir. Meselâ; Cengiz, cebbar ve gaddar bir devlet adamı idi. * Koz: Gökyüzünün cenubunda bulunan bir yıldız kümesi.
CEBBARANE: Cebbarcasına. Cebbar olana yakışacak tarzda.
CEBBARÎ: Cebbara mensub, cebbarlık, cebredicilik. Cebbarlık eden.
CEBEL-İ ARAFAT: Arafat Dağı.
CEDGARE: f. Reyler, tedbirler, çeşit çeşit yol.
CEDVAR: Nebâtattan zerâvende benzer bir ottur ve mâcun yapılır.
CEFAKAR: f. Eziyet eden, cefa eden. * Halk arasında: Eziyet çeken, cefa çekmiş mânalarında da kullanılır.
CEFFAR: (Cefr. den) Cifirci. Cifir yapan kimse.
CEHARET: Sesin yüksek olması. Ses yüksekliği.
CELALEDDİN-İ HARZEMŞAH: (Vefâtı M.: 1231) Mengü berdi (Allah verdi) ismi de verilir. Harzemşah soyunun 7nci ve son hükümdarıdır. Tarihte cesaret ve irfanı ile tanınmıştır. O zamanın deccalı olan Cengiz'in kahır ve şiddeti karşısında İrân ve Turân korku ve zillete düştüğünde Celâleddin, Cengiz'in ordularını müteaddit defalar mağlub etmiştir. Kendisine pederinden şehzadelikten başka bir şey kalmadığı halde Harzem'de, Hind'de, Irak'ta, Azerbeycan'da dört devletin meydana gelmesine muvaffak oldu. Küçük küçük kuvvetlerle üç milyon askere sâhib Tatar devletine karşı yirmiden ziyade zafer kazandı. Moğol taarruzlarından birisinde bir dağa çekildiği sırada bir çapulcu taifesi tarafından sırtından hançerlenerek şehid edildi. (R. Aleyh)(Meşhurdur ki: Bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz'in ordusunu müteaddit defa mağlub eden Celaleddin-i Harzemşah harbe giderken vüzerâsı ve etbaı ona demişler: "Sen muzaffer olacaksın; Cenab-ı Hak seni galip edecek." O demiş: "Ben Allah'ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karışmam, muzaffer etmek veya mağlub etmek onun vazifesidir." İşte o zât bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla hârika bir surette çok defa muzaffer olmuştur. M.N.)
CEM'ARE: Galiz, kaba nesne. Yüksek taşlar. * Kabile ismi. * Küçük kuş.
CEMİLEKÂR: f. İyilik sever, güzel ahlâk ve huy sâhibi olan.
CEMMAZ-SÜVAR: f. Hızlı giden bineğe binen kimse.
CE'R (CUÂR): Tazarru etmek, yalvarmak. * Çağırmak.
CERCAR: Yaban maydanozu.
CERES-DAR: f. Çıngırak taşıyan, çıngıraklı.
CERİHA-DÂR: f. Cerihalı, yaralı.
CERRAR: Cer yapan, para toplayan. * Yavaş yavaş giden asker alayı veya ordusu. Harp âletleri ile cihazlanmış ordu. * Desti satıcısı. * Ağır ağır giden. * Traktör.
CERRARE: Sarı renkte küçük ve zehirli akrep.
CESARET: Cesurluk, yiğitlik, korkusuzluk.
CESARET-İ MEDENİYE: Her türlü baskılara karşı çekinmeden hakikatı söylemek. Müsbet harekette korkmamak. Haklı olduğu bir mes'elede korku göstermemek. İçtimai münasebetlerde girişkenlik.
CEVARİ: (Câriye. C.) Akıcı ve câri olanlar. * Hizmetçi kızlar. * Câriyeler, kadınlar.
CEVARİH: El, ayak gibi vücud azaları.(Cevârih, cârihanın cem'idir ki, esasen cerhden me'huz olup te'sir mânası mülâhazasıyla kâsibe mânasına isim olmuştur. Cevarih, kevasib demektir. Bunun için el, ayak ve ağız gibi yaralayıcı âlet olan azaya cevarih denildiği gibi, av tutan yırtıcı hayvanlara ve kuşlara dahi kevasib ve cevarih denilir ki, burada murad budur. E.T.)
CEVAR-ÜL KÜNNES: Seyyar yıldızlar. (Ütarid, Zühre, Merih, Müşteri, Zuhal.) (Bak: Hunnes)
CEVHER-DÂR: f. Elmaslı. * Noktalı harf. Meselâ: Cim, şın harfleri gibi. * Eskiden kullanılmış tüfeklerden birinin ismi. * Siyah ve beyaz dalgalı, benekli kılıç.
CEYAR: Gadaptan ve açlıktan dolayı göğüste olan hararet.
CEZA-ÜŞ ŞART: Şartın cevabı. Meselâ: Zeyd ayağa kalkarsa, ben de kalkarım cümlesindeki, "ben de kalkarım" ifadesi, birinci cümlenin cevabıdır.
CEZBEDAR: f. Cezbeli, çekici.
CEZİRET-ÜL ARAB: Arabistan yarımadası.
CEZZAR: Zâlim. Gaddar. Kanlı. * Deve kasabı.
CİAR: Ucunu bir kazığa bağlayıp bir ucunu da beline bağlayıp kuyuya inilen ip.
CİDAR: Duvar. * İki yeri birbirinden ayıran zar, perde.
CİFAR: (Cefr. C.) Geniş kuyular.
CİĞER-DÂR: f. Yürekli, ciğerli, cesâretli.
CİĞER-PÂRE: f. Sevgili yavru, evlâd.
CİHAD-I ASGAR: Küçük savaş. İslâm müdâfaası için silahla savaşma.
CİHAN-ÂRÂ: f. Cihanı süsliyen, dünyayı bezeyen.
CİHAN-SÂLÂR: f. Cihanın başkanı, büyüğü ve kumandanı olan, padişah.
CİHAR: f. (Bak: Çâr)
CİHAR: (Cehr. den) Sesle, sadâ ile ve alenen söyleme ve okuma.
CİHAREN: (Cehr. den) Alenen, açık olarak.
CİHAR-I YAR-I GÜZİN: f. Dört halife: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (R.Anhüm)
CİLNAR: (Cüllenâr) Gülnar. Nar çiçeği.
CİLVEKÂR: f. Cilveli. Nâzenin.
CİMAR: Toplu kabile. * Süvari alayı.
CİNARE: Esterâbâd ile Cürcân arasına derler.
CİNAS-I MUHARREF: Edb: Yalnız harflerde beraberlik, harekelerde ayrılık bulunan cinâs. (merd, mürd gibi.)
CİNAYET-KÂR: f. Cinayet işleyen.
CİRAR: (Cerre. C.) Toprak testiler.
CİSM-İ NİZÂR: Zayıf vücud.
CİVAR: Çevre, yöre, etraf. * Yakın yer, yakın komşu.
CİVARİYYET: Komşuluk, yakınlık, aynı civarda oluş.
Cİ'ZARE: Kısa boylu tıknaz kimse.
CİZARET: Deve kasaplığı.
CİZYEDÂR: f. Cizye adı verilen vergiyi toplıyan memur, cizyeci.
CUYBAR: f. Akarsu, nehir, dere, çay, ırmak. * Irmak kenarı.
CÜBAR: Ziyan olmak. Heder olmak. * Üçüncü gün.
CÜMLE-İ İHBÂRİYE: (Cümle-i haberiye de denir) Bir hâdiseyi, bir nesneyi bildiren cümle. Bunun zıddı: cümle-i inşâiyedir; emir ve nehiyleri bildirmek gibi.
CÜMLE-İ ŞARTİYE: (Bak: şart)
CÜMMAR: Hurma yağı denilen beyaz bir maddedir ve hurma ağacının başından çıkar ve araplar onu yerler.
CÜNNAR: Çınar.
CÜR'ETKÂR: f. Cesur, cesaretli, yiğit, delikanlı, atılgan, gözüpek.
CÜSSE-DÂR: f. İri yapılı, cüsseli kimse, irikıyım kişi.
CÜVAR: (Civâr) Yakınlık. Komşuluk. * Himâyet, korumak. * Riâyet. * Süt emen deve yavrusu. * Karga sesi. * Öküz avazı.
CÜZ-İ ASGAR: En küçük cüz. En ufak parça.
CÜZ-İ İHTİYAR: Dilediği gibi hareket edebilme. Yani: Herhangi bir şeyi yapmak veya yapmamak hususunda bir tarafı tercih etmek iktidar ve serbestliği. Bu serbestlik ile, Cenab-ı Hak insanları, iyiliği veya kötülüğü istemek cihetinde imtihan eder.(Halbuki; o cüz-i ihtiyarî denilen silâh-ı insanî hem âciz hem kısadır. Hem ayarı noksandır. İcad edemez. Kesbden başka hiçbir şey elinden gelmez. Îman o cüz-i ihtiyarîyi, Allah namına istimal ettirip herşeye karşı kâfi getirir. Bir askerin cüz'î kuvvetini devlet hesabına istimal ettiği vakit, binler kuvvetinden fazla işler görmesi gibi. S.)
CÜZARE: Devenin etrafı (ayakları ve başı gibi.)
CARŞEB: f. Çarşaf, cilbab.
CÜMLE-İ ŞARTİYE: (Bak: Şart)
DAAR (DAÂRE): Fısk. * Kapmak. * Yaramazlık.
DABAR (DIBÂR): (C: Debabir) Cemaat, topluluk.
DÂBBE-SÜVÂR: f. Hayvana binen, binici.
DÂBBET-ÜL ARZ: Hadis-i şerifle âhir zamanda olacağı haber verilen ve âhir zaman alâmetlerinden olan bir nevi mahluk. (Cenâb-ı Hakk'a itâat etmeyenleri içlerinden kemireceği ve yiyeceği bildirilen dehşetli bir mahluk tâifesi.)(Kur'ânda, gayet mücmel bir işaret ve lisân-ı hâlinden kısacık bir ifâde, bir tekellüm var. Tafsili ise; ben şimdilik, başka mes'eleler gibi kat'i bir kanaatla bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim: $ Nasıl ki Kavm-i Fir'avne "Çekirge âfâtı ve bit belâsı" ve Kâbe tahribine çalışan Kavm-i Ebrehe'ye "Ebâbil kuşları" musallat olmuşlar. Öyle de: Süfyan'ın ve deccalların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve "Ye'cüc ve Me'cüc"ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zir ü zeber edecek. Allahu a'lem, o dâbbe bir nev'dir. Çünki gayet büyük birtek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir tâife-i hayvaniye olacak. Belki $ âyetinin işaretiyle, o hayvan, dâbbet-ül arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü'minler iman bereketiyle ve sefâhet ve su-i istimâlâttan tecennübleriyle kurtulmasına işâreten, âyet, iman hususunda o hayvanı konuşturmuş. Ş.)
DÂD-I HAK RÂ KABİLİYYET ŞART NİST: Cenab-ı Hakk'ın lütf u ihsanında kabiliyyet şart değildir.
DADAR: f. Allah (C.C.) * Adaletli, âdil, doğru olan hükümdar.
DAĞDAR: f. Pek acıklı, üzüntülü. * Gönlü yaralı. * Kızgın demirle nişan vurulu. Damgalı. (Milletimde ihtilâf u tefrika endişesi Kûşe-i kabrimde hattâ bi-karar eyler beni, İttihadken savlet-i a'dâyı def'a çâremiz, ittihad etmezse millet, dağdar eyler beni.) Yavuz Sultan Selim Hân.
DAĞDAR-I TEESSÜF: Çok acı olup, teessüf edilen.
DAĞVARİ: f. Dağ gibi, dağ cesametinde. Dağ büyüklüğünde. Dağa benzer surette.
DAHDAR: Beyaz bez.
DÂHİYE-İ HARB: Çok becerikli büyük kumandan.
DÂLL-İ Bİ-L İBARE: (Dâllibilibâre) Fık: Bir ifade veya sözden muayyen bir mânanın ve hükmün anlaşılması. Meselâ: "Zekât, müslümanların fakirlerine verilir, hiçbir zengine verilmez" ibaresi zekâtın yalnız müslüman fakirlere verileceğine delâlet-i mutabıkıyye ile delâletidir. Zengin olan belli şahıslara da verilemeyeceğine delâlet-i tazammuniye ile delâlet eder. Zekât hususunda, zenginler ile fakirler arasında fark bulunduğuna da delâlet-i iltizamiye ile delâlet eder. (Ist. Fık. K.)
DALL-İ Bİ-L İŞARE: (Dâllibilişâre) Sözdeki mânanın işâretine göre delil olmak.Üç nevi delâletten biri ile sevkedildiği mânanın gayrisine yâni; söylenince maksud-u asli olmayan bir mânaya delâlet eden lâfızdır. Meselâ: "Cenab-ı Hak bey'i helâl, ribâyı haram kılmıştır." ibâresi, bey', yani alış-veriş ile ribâ (fâiz) arasında fark bulunduğunu beyan için sevk olunmuştur. Bundan asıl murad budur. O hâlde bu ibâre meşru alışverişle faiz arasında fark bulunduğuna "delâlet-i mutabıkıyye" ile delâlet ettiği gibi, bey'in helâl, fâizin haram olduğuna da yine "delâlet-i mutabıkıyye" ile "bi-l işâre" delâlet etmiş olur. Yine bunun gibi bir malın abde verilmesini veya verilmemesini isteyen bir kimseye karşı "Bu malı hiç bir şahsa vermem" sözü bu malın abde verilmeyeceğine "delalet-i tazammuniye ile" "bi-l işare" delâlet eder.)"Evlâdın nafakaları mevludün leh üzerinedir" ibâresi de çocukların neseblerinin, babalarından sâbit olacağına delâlet-i iltizâmiye ile bil-işâre delâlet eder. Çünkü, babanın mevlüdün leh olması, nesebin kendisinden sübutunu müstelzimdir." (İst. Fık. K.)
DAMAR: t. İstidad. Huy, tabiat, inat. * İnsan bedeninde kanın dolaştığı yollar, şiryan. * Irk. * Toprağın içindeki maden filizleri ve su tabakası. * Damar veya köke benzeyip bir cismin her tarafına uzanan yollar. * Mermer ve ona benzer dalgalı şeylerdeki çizgiler.
DAMHAR: Mütekebbir, kibirli, terbiyesiz kimse.
DÂR: Yer, mekân, konak.
DÂR-I BEKA: f. Âhiret. Bâki olan yer. (Mâdem dünyada hayat var, elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını su-i istimâl etmeyenler, Dâr-ı Beka'da ve Cennet-i Bâkiye'de hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. L.)
DÂR-ÜL AMÂN: Sığınılacak, korunulacak yer.
DÂR-UL BELVÂ: Dünya, imtihan yeri. Belâ ve musibet âlemi.
DÂR-ÜL CİHAD: İslâm sınırlarının haricindeki ülkeler.
DÂR-I CİNAN: f. Cennet yurtları. Cennetler.
DÂR-I DÜNYA: f. Bu dünya memleketi. Dünya. (Dâr-ı fenâ da denir.)
DÂR-I EMÂN: Müslümanların zimmetini kabul eden veya müslümanlarla sulh halinde olan, gayr-i müslim bir ahalinin memleketi.
DÂR-I FENÂ: Dünya. Bu dünya.
DÂR-ÜL HARB: (Bak: Dârülharb)
DÂR-ÜL HİCRE: Hicret edilen yer. Medine şehri.
DÂR-ÜL HİKMET: Hikmet yeri. Hikmetlerin hükmettiği, hikmet beşiği dünya. * Osmanlı devrinde Şeyh-ül İslâmlık makamının bir ismi.
DÂR-ÜL HİLÂFE: Hilâfet Merkezi. Halifenin bulunduğu yer. (Osmanlılar devrinde İstanbul idi ve bir ismi de Dersaâdet idi)
DÂR-ÜL HULD: Baki olan yer. Cennetin bir bahçesi. Cennet.
DÂR-ÜL İKAB: Cehennem. Çok azab çekilen yer.
DÂR-I İMTİHAN: İmtihan yeri. * Dünya. * Dar-ı mihnet, meydân-ı ibtilâ gibi tâbirler de aynı mânada kullanılır. (Bak: İmtihan)(Din bir imtihandır. Teklif-i İlâhi bir tecrübedir. Tâ, ervâh-ı âliye ile ervâh-ı sâfile, müsabaka meydanında, birbirinden ayrılsın. Nasılki: Bir mâdene ateş veriliyor tâ, elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de, bu dâr-ı imtihanda olan teklifat-ı İlâhiyye bir ibtilâdır ve bir müsabakaya sevktir ki; istidad-ı beşer madeninde olan cevâhir-i âliye ile mevadd-ı süfliyye, birbirinden tefrik edilsin. Mâdem Kur'an, bu dâr-ı imtihanda; bir tecrübe suretinde, bir müsabaka meydanında, beşerin tekemmülü için nazil olmuştur. Elbette şu dünyevi ve herkese görünecek umur-u gaybiye-i istikbâliyeye yalnız işaret edecek ve hüccetini isbat edecek derecede akla kapı açacak. Eğer sarahaten zikretse; sırr-ı teklif bozulur. S.)
DÂR-ÜL İSLÂM: (Bak: Dârülislâm)
DÂR-ÜL KARAR: Kararlı surette kalınan, kıyametten sonraki yer. Cennet. Dâr-ül Beka.
DÂR-ÜL MAARİF: Sultan Mecid zamanında Valide Sultan'ın İstanbul'da Sultan Mahmud türbesi civarında yaptırmış olduğu mekteb.
DÂR-ÜL MESAİ: Çalışma yeri. Mesai yeri. Atölye.
DÂR-ÜL MÜLK: Başkent, baş şehir.
DÂR-ÜN NEDVE: Müslümanlıktan evvel, Kureyş kabilesinin münakaşalar için toplandığı bir yerin adı olup, Kusey ibn-i Kilâb tarafından kurulmuştur. (Sonradan Hz. Muhammed'e (A.S.M.) karşı bulunanların toplanmalarından dolayı fesat ve münafıkların toplandıkları yer mânâsına kullanılmaya başlanmıştır.)
DÂR-I RİDDE: Aslında Müslim iken sonradan irtidâd eden veya bir zaman İslâmiyeti kabul etmiş iken sonradan mürted olan şahısların hâkim bulundukları yer.(Darürridde, yani: Mürtedlerden müteşekkil bir taifenin istilâ ederek hakimiyetleri altına aldıkları yerler, bazı ahkâm itibariyle dar-ı harbden ayrılır. Meselâ: Dar-ı harb ahalisiyle musalâha akdi caiz olduğu hâlde, darürridde ahalisiyle caiz olmaz. Çünkü riddetin devamına cevaz verilemez. Şu kadar var ki, bunlar bir müddet düşünmek için mütareke talebinde bulundukları takdirde bakılır. Eğer müslümanların hakkında hayırlı görülürse bu mütarekeye muvafakat edilir. Ve eğer harb edilmesi daha muvafık görülürse bu mütarekeye muvafakat edilmez.Mütâreke kabul edildiği takdirde mukabilinde bir bedel, bir haraç alınamaz. Zirâ bu hâlde mütareke, bir akd-ı zimmete müşabih olur. Halbuki mürtedler, zimmete kabul edilemezler. Bu mütarekenin öyle iki-üç günlük, geçici bir zaman için olması icab etmez. Buna lüzumuna göre bir mühlet tayin edilir. (Ist. Fık. K.)
DÂR-ÜS SAÂDE: Saâdet yeri, saray.
DÂR-ÜS SALTANA(T): Saltanat yeri. İstanbul.
DÂR-ÜS SELÂM: Cennet. Selâmet ve eminlik yeri. * Bağdatın eski ismi.
DÂR-ÜS SIHHA: Hastahâne.
DAR-ÜŞ-ŞAFAKA: İstanbul'da yetim ve öksüzler için kurulmuş olan yatılı lise.
DÂR-ÜŞ ŞİFÂ: Şifa yurdu, sağlık yurdu. * Tımarhâne.
DÂR-I ŞURA-YI ASKERÎ: 1296 yılında lağvolunan bu yüksek askeri meclis 1253 yılının muharrem ayında kurulmuştu. 1259 tarihinde çıkarılan kanun ile vazifesi tesbit edildi. Askeri ve mülki ricâlden onbir daimi, altı tane ise geçici azası bulunan bu mecliste bir reis ve bir de müftü yer alıyordu.
DÂR-I TEKLİF: Dünya. Allah'ın teklif ve emirleri ile vazifeli olduğumuz yer olan dünya. (Şu dâr-ı dünyâ meydân-ı imtihandır. Ve dâr-ı tekliftir. Hizmet yeridir. Lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. S.)
DÂR-ÜL ULÛM: İlimler yurdu. Medrese. Ders görülen yer.
DÂR-I ZİMMET: Müslümanların, ahid ve emânını ve himayesini kabul etmiş oldukları; gayr-i müslimlere mahsus yerler.
DAR': (C.: Durâ-Duru) Davar emziği.DAR' : Men'etmek, engel olmak. * Ansızın haberli olmak. * Eğrilik.
DÂR: f. Sâhib, mâlik, tutan (mânasındadır.) Meselâ: Bayrakdâr $ : Bayrak tutan.
DÂR Ü GİR: Kavga, savaş, muharebe, harp, ceng.
DARA': Zayıf. Zelil, hakir. * Muti, itâat eden, boyun eğen.
DARA: f. Eski Fars hükümdarlarından dokuzuncusu Keykubat'ın bir ismi. * Hükümdar. * Cenab-ı Hakk'ın bir ismi.
DAR'A': Başı siyah, gövdesi beyaz olan davar. (Müz: Edrâ.)
DARA': Düz yer. * Birbirine girmiş olan sık bitmiş ağaçlar.
DARAA: Tevazu etmek, alçak gönüllü olmak. * Emre uymak, muti olmak. * Zayıf ve zelil olmak.
DARAB: Koyu beyaz bal.
DARABAN: Vurma, vuruş. Çarpış, çarpıntı, çarpma.
DARABAN-I KALB: Kalb çarpıntısı, kalbin vuruşu.
DARABÂT: (Darbe. C.) Vuruşlar. Çarpmalar. Vurmalar.
DARABÂT-I ANİFE: Şiddetli vuruşlar.
DARABİNE: Kapı bekçileri.
DARAFE: Çokluk, kesret.
DARAGIM: (Dırgam. C.) Arslanlar, esedler, dırgamlar.
DARAĞACI: t. İdama mahkûm olanların asıldıkları sehpa.
DARAKA: (C.: Derk- Edrâk-Dırâk) Deriden yapılmış olan kalkan. * Gırtlağın hançereyi meydana getiren kıkırdaklarından kalkan şeklinde olanı.
DARAME: Ucu ateşli kuru ot ve odun.
DARARE: Gözsüzlük.
DARAS: Ekşi yemekten dolayı dişin kamaşması.
DARAT: f. Debdebe, tantana, şan, gösteriş, çalım.
DARAVET: Adet, alışıklık, alışkanlık.
DARAYÎ: f. Sahib, mâlik olma. * Hüküm sürme, hâkimiyet kurma. * Bir nevi kumaş.
DARB: (C.: Dürub) Kapı, bâb. * Büyük, geniş sokak. * Dâr-ı İslâmla dâr-ı harp arasında olan sınır ve hudut.
DARB: (C.: Durub-Edrub) Vurmak, vuruş, çarpmak. * Beyan etmek. * Seyretmek. * Nev, cins. * Benzer, nazir. * Eti hafif olan.
DARB-I HİYÂM: Çadır kurma.
DARB-I SİKKE: Para basma.
DARB-I UNK: Boyun vurma.
DARBAM: f. Direk, kiriş.
DAR-BAZ: f. Canbaz.
DARBE: (C.: Darabât) Vuruş, vurma, çarpma. * Musibet, belâ, âfet, felâket.
DARBEHA: Başını aşağı eğmek. * Muti olmak, itaat etmek, söz dinlemek.
DARBELE: Bir yürüme çeşidi. * Davul çalmak.
DARBEN: Döğerek, vurarak. * Çarparak.
DARBHANE: Para basılan yer.
DARB-I MESEL: Misâl olarak söylenen meşhur söz. Bir hâdiseye binaen söylenen hikmetli söz. Ata sözü.
DARBÎZ: Rutubetli tarla, sulak yer.
DARBUM: Bizanslılar zamanında Eskişehir'in ismi.
DARB-ZEN: f. Mâdeni levhalar üzerine kabartma olarak nakışlar işleyen. * Kale döven.
DARC: Yarmak, şakk.
DARE: f. Vazife, görev, ödev.
DARENDE: f. Saklayan, tutan. * Ulaştıran, vâsıl eden, kavuşturan, getiren.
DAREYN: Her iki dünya. İki yurd. İki yer.
DARH: Def'etmek, kovmak. Reddetmek. * Yer kazmak.
DARIT: Yellenen, yellenici.
DARİ': Hurma dikeni. Acı ve dikenli bir ağaç.
DARİ': Adımı geniş olan kişi.
DARÎ: Ot ve yem satan kişi. * Evinden çıkmayan kimse.
DARİB: (Darb. dan) Sütünü sağan kimseye vuran dişi deve. * Ağaçlı yer. * Karanlık gece. * Vurucu, vuran. Darbeden, çarpan. Döven.
DARİBE: Tabiat. * Kılıçla vurulmuş. * Eğrilmiş yün.
DARİC: Katı, şedid, şiddetli.
DARİCE: Ay ve güneş ağılı. (Farsçada "hâle" denir.)
DARİH: Kabir. Mezar.
DARİM: Aç. * Tavşancıl yavrusu.
DARİM: Yanmış nesne. * Dövülmemiş harman. * Odun ufağı.
DARİN: Bir yerin adı.
DARİR: (C.: Edirrâ) Kör, a'mâ. * Nefis. * Cismin bakiyyesi. * İri vücutlu fakir kişi.
DARİS: (Dürus. dan) Yıkılmış, mahvolmuş.
DARİS: Çetin huylu kimse.
DARİŞ: Siyaha boyanmış kara deri.
DARİYYE: f. Divan şairlerinin, dünyevi makamca büyük olanların yaptırdıkları köşk ve konaklara dair yazdıkları manzume.
DARM: Şiddetli açlık. Oburluk. * Ateşin yakması.
DARR: Süt, leben. * Nüzul. * Hayır ve amel çokluğu.
DARR: Zarar, ziyan.
DARR: Zararlı, zararı olan.
DARRA: Şiddet, mihnet. Belâ. Naks. Ziyan. Sıkıntı. Kötürümlük.
DARRAB: Akça kesici, dârp edici, para basan.
DARRE: Bir miktar süt.
DARS: Dişiyle tutup ısırmak.
DART: Yellenmek. * Tez olmak.
DARU: f. İlâç, deva, tiryak.
DARU-BERD: f. Debdebe, ihtişam.
DARU-HANE: f. İlâç satılan yer, eczahane.
DAR-ÜL-ACEZE: Düşkünler, acizler evi. Yoksullar yurdu.
DAR-ÜL-FÜNUN: Üniversite. (1 Ağustos 1933'de İstanbul Dâr-ul Fünunu yerine Üniversite kurulmuştur.)
DARÜL HARB: (Dâr-ül harb) Harp yeri. Müslümanlarla gayr-i müslimler arasında sulh akdedilmemiş memleket. Kâfirlerin ve onların gayr-i islâmi hükümlerinin hâkim olduğu yer. (Bak: Şeair.)
DARÜL HİKMETİL İSLAMİYE: (Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye) Bu teşkilât, son devirlerde gerek imparatorluk ve gerekse İslâm Aleminde ortaya çıkan bir takım dini mes'elelerin halli ve İslâma yapılan hücumların İslâm ahkâmına göre cevaplandırılması için 12 Ağustos 1334 (25 Ağustos 1918) tarihinde 5. Mehmed Reşat ve Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi'nin zamanda kurulmuştur.Ayrıca halkın her türlü dini ihtiyaçlarını, ilmi bir metodla yerine getirmek için her türlü neşriyat ve beyannameleri ele almakta ve halkımızı dahilî ve haricî tehlikelere karşı tenvir etmekteydi. Ecnebilerin sordukları suallere, komisyonlarda görüşülmek suretiyle resmen cevap verildiği gibi; müracaat eden her müslümana da gerekli cevap veriliyordu.Osmanlı İmparatorluğu'nun karışık ve Avrupa hayranlığının devlet müesseselerinin her kademesinde revaçta olduğu bir zamada, ahlâk ve imanı elde tutmak, bu teşkilâtın en başta gelen vazifelerinden biri idi.Matbuatta İslâma yapılan hücumlara ve İslâmı, hurafeler dini gibi göstermeğe çalışan yazarlara gerekli cevaplar veriliyor ve cezalandırılmaları için de Dahiliye Nezareti'ne resmen müracaat ediliyordu.Bu teşkilâta tâyin olunan azalar azil, tâyin, istifâ ve vefatlarla 28 kadardır. Aslında, dokuz aza, bir reisten teşekkül ediyordu. Bu zâtların tâyinleri gelişi güzel olmadığı gibi, bu teşkilâtın içinde mevcut bulunan üç komisyondan birine (fıkıh, kelâm ve ahlâk) girebilecek ilmî kariyere (meslek) sahip olmaları icab ediyordu.Bu müesseseye "İslâm Akademisi" veya "Yüksek İslâm Şurası" da diyebiliriz. Kuruluşu ile son derece faydalı ve o nisbette hizmetleri olmuş bir teşkilâttır. Fakat kuruluş tarihi olan 1918'den 1922'ye kadar devam etmekle, ancak dört senelik bir faaliyeti olmuştur.
DARÜL İSLAM: (Dâr-ül İslâm) İslâmiyet merkezi. Müslümanların hâkim olduğu yer.
DAR-ÜL KÜTÜB: f. Kütübhâne, kitab evi.
DAR-ÜS SELAM: Cennetin ikinci katı. * Cennet. Selâmet yeri.
DARVİNCİLİK: 19. yy.da yaşamış İngiliz düşünürü Darwin'in kurduğu bir nazariye, görüş. "Evrim teorisi: Tekâmül nazariyesi" adıyla da anılan bu görüşe göre; insan dâhil bütün canlıların başlangıçta tek hücreli canlı olarak meydana geldiklerini, sonra tesadüfen nesilden nesile farklılaşıp başkalaştığını, bu tesadüfî değişikliklerden çevre şartlarına uygun olanlara sahip canlıların yaşadığını, diğerlerinin yok olduğunu, böylece canlıların gittikçe mükemmelleşerek bugünkü şekle girdiğini, insanın da maymun soyundan geldiğini iddia eder. Bu iddianın ortaya atıldığı zamanlarda canlı hücrenin kimyasal ve genetik yapısı bilinmiyordu. Hücre, canlının basit bir yapı taşı zannediliyordu. Bugün elektromikroskoplar sayesinde canlının kimyasal ve genetik yapısıyla ilgili büyük ve önemli keşifler yapıldı. Canlıların sahip oldukları vasıfların hücre çekirdeğinde yer alan ve genlerin yapısını meydana getiren DNA denilen protein moleküllerinde nasıl muhafaza edildiği ve bunların nasıl babadan oğula geçtiği açıklanmıştır. Gerek genlerin, gerek hücrenin yapısında yer alan çeşitli protein molekülleri 20 çeşit amino asit adı verilen daha küçük parçacıkların çeşitli şekilde birleşmesinden meydana gelmiştir. Amino asitlerin meydana gelişi bir yana DNA moleküllerinin ve diğer protein moleküllerinin herbirinin tesadüfen meydana gelip gelemiyeceği matematik olarak hesaplanmıştır. Bir hücredeki tek bir molekülün meydana geliş ihtimali 1 sayısının önüne 240 tane sıfır koyarak elde edilen sayı kadar molekül meydana gelse bunlardan yalnız biri işe yarıyan bir molekül olabilirdi. Tesadüfen bu kadar çok sayıda kimyasal birleşim olabilmesi için kâinatın ömrünün trilyonlarca defa daha fazla zamanın geçmesi gerekir. Daha doğrusu imkânsızdır. Canlı hücrenin bütün moleküllerinin bu şekilde tesadüfen bir araya gelip hücreyi meydana getirmelerini hayal etmek bile imkân dahilinde değildir.Tesadüfen bir hücrenin meydana gelişini açıklamak imkânsız olunca yer yüzündeki bunca canlının tesadüfen meydana geldiğini iddia etmek ise ilim ve akıl dışı bir vehimden başka birşey değildir. İlim adamlarının laboratuvarda yaptıkları çalışmalar sonunda bir canlının değişip başka bir canlı haline gelemiyeceği de ispatlanmıştır. Sirke sineği üzerinde yapılan deneyler sonunda sinekten daha mükemmel bir canlı meydana gelmemiş, aksine kesik kanatlı, hastalıklı, sakat bir yavru sinek doğmuştur. Canlılar "mütasyon" denilen bir kazaya uğradıkları zaman ancak sakat bir yavru meydana geliyor. Kazaya uğrıyan bir araba, jet uçağına dönüşmez, sadece kazalı bir araba meydana gelir. Tek hücreyi yaratan da insanı yaratan da birdir. O da atomdan yıldızlara kadar her varlığın yaratıcısı olan Allah'tır.
DARZEM: Sütü az deve. * Çok ısırıcı olan yılan.
DARZEME: Çok ısırmak.
DASAR: (Dâstâr) f. Tellal, simsar.
DEBAR: Mahvolmak. Helâk olmak.
DEFTERDAR: Defter tutan. Devletin gelir ve masraflarını tutan vazifeli memur. Eskiden Maliye Nâzırı bu nam ile anılırdı. Bir vilayetin maliye işlerine bakan memur.
DEFTERDARLIK: Eskiden maliye bakanlığı. * Şimdi vilâyetlerin mali işlerine bakan daire.
DEHADAR: f. Uyanıklık, zeki ve çok akıllı oluş.
DEHAR: f. Mağara, dağ mağarası. Kovuk. Çatlak.
DEHARİR: Zamânın şiddetleri.
DEHARİS: Belâ. Şiddet.
DEKAR: Lât. Bin metrekarelik ölçü birimi.
DELİL-İ ARŞÎ VE SÜLLEMÎ: Eski mantıkta Vahdaniyyet-i İlâhiyyeyi ve teselsülün muhaliyyetini isbat bahislerinde geçen delillerdendir.
DEMAR: f. Helâk, mahv, telef, ölüm, mevt.
DEMAR-ÂVER: f. İntikam alan, müntakim. Helâk eden.
DEM-GÜZAR: f. Yaşayan, vakit geçiren.
DENAET-KÂRÂNE: f. Alçakçasına, alçakça.
DERARE: Deyyus. Karısının kötü hâllerini görmemezlikten gelen kişi.
DERARİ: f. (Dürrî. C.) Parlak yıldızlar. * Renkli şeyler.
DER-BAR: f. Ev kapısı.
DERBAR-I SAADET-KARAR: İstanbul. (Osmanlılar devrinde İstanbul hilâfet merkezi olduğu için saadet kapısı diye tavsif edilirdi.)
DERDAR: Servi ağacından bir sınıf.
DERECE-İ HARARET: Isı derecesi.
DER-KÂR: f. Mâlum, âşikâre olan. * İçinde olan. İçte bulunan.
DER-KENAR: Kenarda bulunan, hâşiye. Bir sahifenin kenarına çıkarılan yazı.
DERRAR: Yün eğerdikleri iğ.
DERYA-YI AHDAR: Yeşil deniz. * Mc: Sema, gök.
DESİSEKÂR: f. Hileci, hile yapan.
DESİSEKÂRÂNE: f. Hilekârcasına. Desise ve hile edene yakışır surette.
DESTAR: f. Sarık, imâme, başa sarılan tülbent.
DESTAR-I HÜMAYUN: Pâdişah sarığı.
DESTARBEND: f. Sarık saran, sarıklı.
DESTAR-ÇE: f. Mendil.
DEST-GÜZAR: f. İmdada yetişen, yardım eden, yardımcı.
DEST-VAR(E): f. Çoban değneği. Baston. * El bileziği. * Ele benzer, el gibi, el kadar.
DEST-YAR: f. Yardımcı, muin. Arka.
DEST-YARÎ: f. Yardım, muavenet.
DEVADAR: f. Devâlı, devâ verici, iyileştiren.
DEVAR: Baş dönmesi hastalığı.
DEVARİ': (Dır. C.) Zırhlar. Zırhlılar. Zırhlı gemiler.
DEVLET-MEDAR: Büyüklük merkezi olan (hükümdar)
DEVR-İ DİL-ÂRÂ: En hoş devir. Gönlü hoş eden zaman.
DEVVAR: Durmayıp dönen, devreden. Devredip gezen. * Gerdân. * Kâbe-i Muazzama'nın bir adı. * Haremden alıp beraber tavaf edilen taş.
DEVVARE: Geo: Daireler çizmeye yarayan bir âlet, pergel.
DEYYAR: Bir kimse. Ehad. * Yurt sahibi birisi. * Manastır sahibi.
DIKRAR: (C.: Dekârir) Koğucu, dedikoducu. * Belâ. Zahmet. * Yalan söz. * Fuhşiyât.
DIMAR: Cehalet devrinde Arabistanda bir sanem (put) ismi. * Bir daha sâhibinin eline geçmesi ümid edilmeyen zâil olmuş mal. * Sonraya bırakılan vâde. Müddeti hudutsuz borç. * Gizli.
DINTAR: Çok yaşamış kertenkele.
DIRAR: Ziyân yetiştirmek.
DİBARE: (C.: Dibâr) Bir evlek yer.
DİDAR: f. Mülâkat, görüş. * Görünme. * Yüz. Çehre. * Görüş kuvveti, göz. * Açık, meydanda.
DİDAR-I HÜRRİYET: Hürriyetin güzel yüzü.
DİDAR-I PÂK: Temiz yüz.
DİGER-BÂR: f. Başka zaman, başka defa.
DİH-DAR: f. Köy ağası.
DİKKAT-İ NAZAR: İnceden inceye düşünme ve bakma. Bakış inceliği.
DİL-İ ÂVÂRE: Serseri gönül.
DİL-İ ZÂR: Zavallı gönül.
DİL-ÂRÂM: f. Gönül eğlendirici, kalbe rahatlık veren. Gönül okşayan.
DİL-ÂRÂ(Y): f. Kalbi süsleyen, gönlü zinetlendiren.
DIL-AZAR: f. Gönlü inciten, hatır kıran.
DİL-DAR: f. Kalbi hükmü altında tutan. Sevgili, mâşuk.
DİL-FİGAR: f. Gönlü yaralı, âşık.
DİL-HARAB: f. Gönlü yıkılmış, gönlü kırılmış.
DİMAR: Helâk, mahv.
DİNAR: Lât. Eskiden kullanılan altın ve sikkeli para.
DİNDAR: f. Dinî kaidelere hakkıyla riayet eden, dininin emirlerini yerine getiren, mütedeyyin.
DİNDARANE: Dindar bir kimseye yakışacak tarzda.
DİRAHT-I MEYVEDÂR: Meyve veren, yemişli ağaç.
DİRAYETKÂR: f. Bilgili, dirâyetli, kavrayışlı.
DİREKTUVAR: Fr. Fransız ihtilâlinin üçüncü yılında Konvansiyon'un yerine geçen idare şekli.
DİSAR: (C.: Düsür) Üste giyilen kaftan, elbise. * Yatak çarşafı. * Arapçada elbise demek olduğu hâlde Osmanlıcada yalnız Farsça kaidesi ile yapılan sıfat terkiblerinde ziyadelik, çokluk, bolluk mânasında kullanılmıştır.
DİSAR: (C.: Düsür) Kenet, urgan, halat, perçin, mismar.
DİVAN-I DEÂVÎ NEZARETİ: Çavuşbaşılığın kaldırıldığı 1836 (Hi: 1252) tarihinde bunun yerine kurulan daire. Fakat 1870 (Hi: 1287) tarihinde Adliye Nezareti'nin teşekkülü üzerine kaldırılmıştır.
DİVAN-I EŞ'ÂR: Şiirler divanı, şiirler kitabı.
DİVAN-I HARP: Harp divanı. Yüksek rütbeli askerlerin harp mes'eleleri veya harp suçluları hakkında işler için toplandıkları meclis.
DİVAR: f. Duvar.
DİVÂR-GER: f. Duvarcı.
DİYAR: (Dâr. C.) Memleket.
DİYAR-I ÂHAR: Başka, diğer memleket.
DİYAR-I GURBET: f. Gurbet diyarı. Yabancı memleket.
DİYAR-I KÜFR: İslâm ülkelerinden hariç olan memleketler.
DİYAR-I RUM: f. Eskiden Osmanlı ülkesindeki Anadolu.
DİZDAR: f. Kale muhafızı, kale ağası.
DÛÇAR: f. Yakalanmış. Çatmış. Mübtelâ. * Ulaşmış.
DUD-İ HARİR: İpek böceği.
DUDHAR: f. Kelebek. * Aşçı, yemek pişiren kimse. * Külhancı.
DUNEHU HART-ÜL KATAT: "Elini dikenli ağaç üzerine çekmek, ondan daha kolay." meâlinde bir tabirdir.
DÜBAR: Çarşamba günü.
DÜBAR(E): f. İki kat, çift kat, kat kat, katmerleşme.
DÜBB-Ü ASGAR: Küçük ayı denen ve Kutup yıldızı etrafında devreden yedi tanelik yıldız kümesi.
DÜMDAR: f. Askerlikte arttaki emniyeti te'minle vazifeli, geriden gelen ve askeri tâkib eden birlik. Ordunun geriden emniyet kuvveti. * Mc: Son zamanlarda gelen büyük evliyâullah.
DÜNYADÂR: f. Dünya işleriyle uğraşan, mal ve mülk sahibi olan. Dünya hayatına fazla meyilli olan.
DÜRER-BÂR: İnciler yağdıran. * Mc: Çok kıymetli ve güzel sözler söyleyen.
DÜŞVAR: f. Müşkil. Güç. Zor.
DÜŞVAR-GER: f. Dağ.
DÜŞVARÎ: f. Zorluk, güçlük, suubet.
DÜVAR: Baş çevrilme.
DÂD-I HAK RÂ KABİLİYYET ŞART N: Cenab-ı Hakk'ın lütf u ihsanında kabiliyyet şart değildir.
DELİL-İ ARŞÎ VE SÜLLEMÎ: Eski mantıkta Vahdaniyyet-i İlâhiyyeyi ve teselsülün muhaliyyetini isbat bahislerinde geçen delillerdendir.
DÜŞVAR: f. Müşkil. Güç. Zor.
DÜŞVARÎ: f. Zorluk, güçlük, suubet.
DİL-ÂRÂ: Gönül avutan, gönül süsleyen.
EARİB: (A'rabî. C.) Çölde yaşayan, göçebe Arablar.
EARİZ: (Aruz. C.) Aruzlar, şiir vezinlerinden bahseden ses kalıpları. Şiirde beytin birinci mısraının son kısımları.
EARR: Hörgücü küçük deve.
EBARİK: (İbrik. C.) Su kapları, ibrikler.
EBARİK: Balçıklı, kumlu yer. * (Ebrak. C.) Alaca atlar.
EBBAR: İğneci. İğne yapan veya satan kimse.
EBHÂR: (Bahr. C.) Bahirler, deryalar, denizler.
EBHÂR-I VÂSİA: Geniş denizler.
EBHAR: Nefesi ve ağzı fena kokan adam.
EBKÂR: (Bikr. C.) Bekârlar. * Mc: Evvelce kimsenin söylemediği sözler.
EBKÂR-I EFKÂR: Evvelce söylenmemiş olan fikirler.
EBLAK-SÜVAR: f. Alaca ata binmiş kişi. * Mc: Savaşçı, cenkçi yiğit.
EBR-İ BAHAR: Bahar bulutu.
EBR-İ BÂRÂN: Yağmur bulutu.
EBRÂR: (Berr. C.) Özü sözü doğru olanlar, hamiyetliler. Sâdıklar. İyiler.
EBRÂR-I ÜMMET: Ümmetin iyileri. Hayırlıları.
EBRKÂR: f. Şaşkın, sersem, ne yapacağını bilmeyen adam. (Ebr'in "bulutun" yerinde durmayıp gezici olmasından kinâye olarak, bu mânayı aldığı sanılmaktadır.)
EBSAR: (Basar. C.) Gözler. Dikkat sahipleri. Görücüler.
EBU EYYUB-İL ENSARÎ: Sahabe-yi Kiramdan olup Halid bin Zeyd-i Hazrecî diye de anılır. Hicretten sonra Peygamberimize (A.S.M.) ilk mihmandârlığı yapmış idi. Hicretin 50. yılında pir-i fâni olduğu halde teberrüken Kostantiniyye'nin fethine azimet eden İslâm ordusu ile harbe iştirak etmiş, İstanbul surları dışında şehid olmuştur. Sonradan ancak Sultan Mehmed Fatih'in Hocası Akşemseddin Hazretleri tarafından mezarı keşf edilmiştir. 150 hadis-i şerif nakletmiştir. (R.A.)
EBU KATADE HARİS BİN RİB'İY (R.A.): Ensardan ve Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süvarilerindendir. 170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uhud Gazvesinden itibaren bütün muharebelere iştirak etmiş bir kahraman olup 74 tarihinde 80 yaşında iken Medine'ye avdetinde vefat etmiştir. (R.A.)
EBU-L ALA-İ MAARRÎ: (Mi: 973 - 1057) Kör olmasına rağmen hafızasının fevkalâdeliği ile tanınmış büyük Arap şairlerinden biridir ki, kasideleriyle meşhurdur.
EBU-L HARİS: Arslan.
EBZAR: (Bezr. C.) Yemeklere konulan baharat.
EDBAR: (Dübür ve Dübr. C.) Ard ve arka taraflar. Herhangi bir şeyin sonları ve akibetleri.
EDBAR-ÜN NÜCUM: Fecirden evvel kılınan iki rek'at nafile namaz.
EDBAR-ÜS SÜCUD: Akşam namazından sonra kılınan iki rek'at nafile namaz.
EDHAR: Eb'ad ve erzel kimse.
EDİM-İ ARZ: Yer yüzü.
EDVAR: (Devr. C.) Devirler, zamanlar.
EDVAR-I HAMSE: Beş devir, beş vakit.(Beşer esirliği parçaladığı gibi ecirliği de parçalayacaktır: Bir rü'yada demiştim: Devletler milletlerin hafif muharebesi; tabakat-ı beşerin şedid olan harbine terk-i mevki ediyor. Zira beşer, edvarda esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecir olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor. Beşerin başı ihtiyar; edvar-ı hamsesi var. Vahşet ve bedeviyet, memlukiyet, esaret, şimdi dahi ecirdir, başlamıştır geçiyor. S.)
EDVAR-I SÂBIKA: Geçen zamanlar.
EDVAR-I SEB'A: Yedi devreler. Dünyanın yaradılışından beri geçirdiği devreler ki, nazariye olarak söylenir.
EDVAR-PERDAZ: Devirleri dile getiren. Devirleri terennüm eden.
EDYAR: (Deyr. C.) Manastırlar, kilisler. Hıristiyanların ibadethâneleri.
EF'ÂL-İ İHTİYARİYYE: Kişinin kendi isteğiyle yaptığı işler, Kişinin kendi ihtiyârî fiilleri.
EFARİT: (İfrit. C.) İfrit gibi, ifrite benzer adamlar. Hilekârlar, kurnazlar, cüretliler. * Pek hain cinler. * Şeytanlar, iblisler.
EFGAR: (Figâr) f. Yaralı, kötürüm, sakat, cerih.
EFKAR: Pek fakir, çok fakir.
EFKAR-I FUKARA: Fakirlerin en fakiri, çok fakir.
EFKÂR: (Fikir. C.) Fikirler. Düşünceler.
EFKÂR-I ÂLİYE: Yüksek düşünceler, fikirler.
EFKÂR-I ÂMME: Halkın düşüncesi ve fikirleri.
EFKÂR-I SÂİBE: Maksada uygun fikirler, doğru sözler.
EFKÂR-I UMUMİYE: (Bak: Efkâr-ı âmme)
EFSAR: f. Yular.
EFŞAR: f. Çimdikleme. * Sıkılmış, sıkma (meyve suyu gibi.)
EFTAR: (Fitr. C.) Baş ile şehâdet parmaklarının araları.
EFVAH-I NÂRİYYE: Ateşli silâhlar. (Top, tüfek gibi.)
EFZAR: f. Ayakkabı, kundura. * Gemi yelkeni. * Yemeklere koku ve tad vermesi için konulan baharat. * San'atkârların kullandıkları san'at âletleri.
EGARE: f. Kandırma, kışkırtma, teşvik etme.
EGARİB: Firak anı, ayrılış zamanı. Savaş ânı.
EGARR: Çok parlak ve kıymetli. Beyaz şey. * İşi güzel ve hatırlı olan kimse, aziz ve şerefli. (Müennesi daha çok müsta'meldir: Şeriat-ı Garrâ gibi.)
EGVAR: (Gavr. C.) Dipler, çukurlar, kuyular. Sonlar, uçlar.
EHBAR: (Habr. C.) Âlimler. Yahudi âlimleri. * Sürurlu anlar.
EHL-İ ARZ: Dünyadakiler. Yerdekiler.
EHL-İ EMSAR: Şehir halkı, kasaba halkı.
EHL-İ GARET: Yağmacı, çapulcu.
EHL-İ HADARET: şehirlerde yaşayan. Medeni.
EHL-İ NÂR: Cehennemlik olan. Cehennem ehli.
EHVAR: f. Şaşkın, şaşırmış kimse. Alık, sersem adam.
EKALİM-İ BÂRİDE: Soğuk iklimler, soğuk memleketler.
EKALİM-İ HÂRRE: Sıcak iklimler, ülkeler.
EKARİB: Akrabalar. Yakın hısımlar.
EKARİM: (Kerim. C.) Kerem sâhibi olanlar.
EKDÂR: (Keder. C.) Kederler, acılar, üzüntüler.
EKDÂR Ü ÂLÂM: Kederler, acılar.
EKTAR: (Keter. C.) Haysiyetler, onurlar, şerefler, şanlar, ünvanlar, soylar. Nesebler, dereceler, mertebeler.
EKVAR: (Küvâre. C.) Petek. Arı kovanları.
EL-KARİA: Kıyâmet.
ELMAS-PARE: Elmas parçası. * Mc: Çok güzel.
ELSİNE-İ GARBİYYE: Batı dilleri, garb lisanları.
ELSİNE-İ ŞARKİYE: Doğu dilleri.
EMANETDAR: f. Kendisine birşey emanet edilen kimse, emanetçi.
EMANETDARÎ: f. Emanetçilik.
EMARAT: Emareler, nişanlar, işaretler, ip uçları.
EMARAT-I HASENE: İyi alâmetler.
EMARE: Alâmet, işaret, nişan, iz, ip ucu, belirti.(Gizli olan umura Şeriat emarelere göre hükmeder. İ.İ.)
EMARET: Emirlik. Bir emir veya bey veya prensin idaresinde olan memleket.
EMARİD: (Emred. C.) Bıyıkları terlememiş gençler.
EMEDD-İ A'MÂR: Ömürlerin en uzun olanı.
EMEK-DAR: f. Emeği geçmiş, kıdem ve mükafâta hak kazanmış memur, hizmetçi. Eski ve sadık hizmetçi.
EMHAR: (Mehr. C.) Mehrler, nikâh bedelleri. Zevceynin ayrılmaları halinde kadına verilecek olan ve nikâhta kararlaştırılan para ve sair eşyalar. * (Mühür. C.) Taylar, at yavruları.
EMMARE: Emreden. Zorlayan. Cebreden.
EMR-İ Bİ-L-MARUF, NEHY-İ ANİL-MÜNKER: Dinin emirlerini, Kur'âni ve İslâmi hakikatleri neşretmek ve bildirmek, men'edilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmi hususları emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü men'edip yaptırmamağa sevketmek. (Fakat bu kudsi vazifeyi âdabına itaat ve riâyet ederek ifâ etmek lâzımdır, zirâ bu itaat da dinimizin emirlerindendir.)
EMR-İ İTİBÂRÎ: Hakikatta, hariçte vücudu olmayıp, var kabul edilen emir, iş. (İnsanın fiilleri, kesbi gibi.) (Bak: İtibâri)
EMRAZ-I SÂRİYE: Geçici, bulaşıcı, sâri hastalıklar.
EMSAR: (Mısr. C.) Büyük şehirler, beldeler, memleketler, kasabalar.
EMTAR: (Matar. C.) Yağmurlar.
EMTİA-İ TİCARİYYE: Tüccar malları.
EMVÂC-ÜL BİHÂR: Denizlerin dalgaları.
ENAR: f. Nar meyvesi.
ENBAR: f. Yığın, dolu, küme. * Gübre. Ekinlere, kuvvet vermesi için dökülen eski fışkı, hayvan tersi.
ENBAR: (Nibr. C.) Anbarlar, nibrler. İçinde çeşitli mallar saklanan kapalı mahfaza, oda.
ENCÂM-I KÂR: İşin neticesi, amelin sonu.
ENDAR: f. Baştan geçen bir olay, vakıa, sergüzeşt, hikâye, kıssa.
ENDUH-GÜSAR: f. Kederi yok eden. Gamı, sıkıntıyı gideren.
ENFAR: (Nefir. C.) Cemaatler, topluluklar, cemiyetler. Halk, ahali, kalabalıklar, izdihamlar.
ENFES-İ ÂSÂR: Eserlerin en nefisi, eserler içinde en değerli olanı.
ENGAR: f. Sanma, zan, tasavvur. şüphelenme. * Tamamlanmayan, eksik kalan iş.
ENGARE: f. Tamamlanmayan, eksik kalan iş, nakış veya taslak. * Hikâye, efsâne, roman, kıssa. * Başdan geçen bir olayı tekrarlama. * Hesap defteri. * Utanarak geri geri çekilme.
ENHAR: (Nehr. C.) Nehirler, çaylar, ırmaklar. (Bak: Enhür)
ENHAR-I AMÎKA: Derin olan nehirler.
ENİNDÂR: f. İnleyen, enin eden.
ENMAR: (Nimr. C.) Nimrler, kaplanlar.
ENSAR: (Nâsır. C.) Yardımcılar. Müdâfiler. * Peygamberimiz Resul-ü Ekrem (A.S.M.) Mekke'den Medine'ye hicretinde Onun mücadelesine iştirak edip ona yardımcı, müdâfi, muhafız vaziyetini alan ve Cenâb-ı Hak'tan ve Hz. Peygamber'den (A.S.M.) yardım ve nusret dileyen Sahabe-i Kiram hazeratı. Bu Zevat-ı Kirâm Medine'deki "Evs ve Hazreç" kabilesindendirler. (R.Anhüm) Ensârullah da denir. (Bak: Ashab)
ENVAR: (Nur. C.) Nurlar, ışıklar, aydınlıklar. Maddi veya mânevi karanlıktan kurtarmaya vâsıta olanlar.
ENZAR: (Nazar. C.) Bakışlar, görüşler. Seyr.
ENZAR-I DİKKAT: Dikkatli bakışlar, dikkatli görüşler.
ERBAB-I GARAZ: f. Garaz sahibleri, kötü niyetliler.
ERİKE-ÂRÂ: f. Tahtı güzelleştiren, süsleyen (Padişah.)
ERKÂN-I HARB: Harb için yetişmiş zâbit. Kurmay subay. * Harb işlerini idare eden kumandanlar. Harb erkânı.
ERMAN-HÂR: f. Pişman olan, nedamet eden.
ES'AR: (Sı'r. C.) Narhlar. Satılan şeylerin bilinen ve değişmeyen fiatları.
ES'AR: (Su'r. C.) Yiyecek içecek artığı.
ESAR: Esirlerin ellerini bağladıkları ince kayış.
ESARET: Esirlik. Kölelik. Kullara kendini teslim etmiş olmak. Başka milletten olanlara boyun eğmek.
ESARET-İ HAYVANÎ: Hayvanlara yakışır bir esirlik. Zulüm, işkence ve haksızlık içinde hayat geçirmek.
ESARİR: Gizli sırlar. * Yüz ve avuçtaki çizgiler.
ESBSÜVAR: (Esb-süvâr) f. Ata binmiş.
ESFAR: (Sefer. C.) Seferler, yolculuklar, yola gidişler. * Düşmana karşı gidişler, akınlar. * (Sifr. C.) Büyük kitaplar, ciltler.
ESFAR-I BAHRİYYE: Deniz yolculukları. Deniz seferleri.
ESFAR-I BAÎDE: Yolculuklar, uzak seferler.
ESHAR: Seher vakitleri, seherler. Gece yarısından sonra ve tan yeri açılmazdan evvelki vakitler.
ESHAR-I BAHAR: Bahar sabahları.
ESHEL-İ TARİK: En çıkar yol. En kolay ve kestirme olan yol.
ESİR-İ HARB: Harp esiri, harpte esir edilmiş olan.
ESLEM-İ TARİK: Yolun en selâmetlisi. En selâmetli yol.
ESLİHA-İ CÂRİHA: Yaralayıcı, cerh edici silâhlar. (Kılıç, kama, hançer, bıçak... gibi silahlardır).
ESLİHA-İ NÂRİYYE: Ateşli silâhlar.
ESMAR: (Semer. C.) Meyveler, Yemişler.
ESMAR: (Semer. C.) Masallar. Akşam sohbetleri.
ESNA-İ HARB: Ask: Savaş anı, harb sırası, ceng zamanı, muharebe esnâsı.
ESRAR: (Sır. C.) Sırlar. Gizli hikmetler ve mânalar. Bilinmeyen şeyler. * Keyif veren zehir. Uyuşturucu madde. * Elinde ve el ayasında olan hatlar.
ESRAR-I HAFİYYE: Gizli ve saklı sırlar.
ESRAR-I HÜSN Ü ÂN: Güzelliğin sırları.
ESRAR-ENGİZ: f. Esrarlı, gizli, ürperti verici.
ESRAR-KEŞ: f. Esrar denen zehiri kullanan kimse. Esrar içen.
ESTAR: Örtüler, perdeler.
ESTAR: (Satr. C.) Yazı dizileri, satırlar.
ESVAR: (Sur. C.) Surlar, hisarlar, kaleler, kal'alar. * Ziyafetler, şölenler.
EŞ'AR: (C.: Eşâir) En iyi şâir. * Kılı çok olan kimse. * Davarın tırnağı çevresinde olan kıl.
EŞ'AR: (Şa'r. C.) Kıllar. Tüyler. Tüycükler. * (Şiir. C.) Şiirler, manzum ve güzel yazılar.
EŞ'ARÎ: Eş'arî mezhebi veya o mezhepte olan. Asıl adı Eb-ul Hasan-ül-Eş'arî olan İmam-ı Eş'arî, Ehl-i Sünnet itikadını âyetlere, hadislere göre izah ve şerh ederek tesbit etmiştir. Ehl-i Sünnet Mezhebi itikadına tercümanlık ederek İslâmiyet'e büyük hizmet etmiştir. (Hi. 260-324) İtikada dâir meydana koyduğu hakikatları kabul edenlere Eş'arî ve Mezhebine de Eş'ariye denir.
EŞCAR: (Şecer. C.) Ağaçlar.
EŞCAR-I BAĞ: Bahçenin, bağın ağaçları.
EŞCAR-I MÜSMİRE: Meyve ağaçları.
EŞFAR: (Şüfr. C.) Göz kapağının kenarları, kirpik yerleri.
EŞHAR: f. Kalye taşı denilen radyom hamızı. * Nişadır.
EŞK-İ TARAB: Sevinçten dolayı akan gözyaşı.
EŞKAR: Mavi gözlü ve sarı tenli kimse. * Yelesi ve kuyruğu kırmızı olan sarı at.
EŞK-BAR: f. Çok ağlayan. Çok gözyaşı döken.
EŞRAR: Tahribçiler. Kötülük edenler. * Kötü şeyler. şerliler.
ETTAR: Kasnakçı.
ETVAR: (Tavır. C.) Tavırlar, haller, davranışlar.
ETVAR-I NÂ-LÂYIKA: Uygunsuz ve münasebetsiz hareketler.
EVAR(E): f. Hükümet dairelerine ait defterler, resmî defterler. * İmaret.
EVARİN: f. Güzel olmayan, çirkin.
EVBAR: f. Yutma, yutuş.
EVCAR: İçinde gizlenmek için avcılar tarafından yapılan siperler, çukurlar.
EVKAR: (Vekr. ve Vekre. C.) Kuş yuvaları.
EVTAD-ÜL ARZ: Tepeler. Dağlar. Arzın direkleri.
EVTAR: (Vatar. C.) İhtiyaçlar.
EVTAR-I ÂCİLE: Acil ihtiyaçlar.
EVTAR: (Veter. C.) Tek, eşi olmayan (harf). * Saz telleri. Yay.
EVVEL-BAHAR: Nevbahar. İlkbahar.
EVZA-I GARİBE: Garip haller.
EVZAN-I ARUZİYYE: Edb: Aruz vezinleri.
EVZAR: (Vizr. C.) Ağırlıklar. Yükler. * Mc: Günahlar. * (Vezer. C.) Kal'alar, kaleler, hisarlar, sığınılacak yerler. * Üstünlükler, galebeler. * Dağlar.
EYSAR: Çadır eteğini kazığa bağlamakta kullanılan kısa ipler. * Ot.
EYYÛB-ÜL ENSARÎ: (Bak: Ebu Eyyub-ül Ensarî)
EZAHİR-İ EFKÂR: Fikir çiçekleri.
E'ZAR: Özürler. Kusurlar. Bahaneler.
EZ'AR: Saçı az olan kimse. * Otu az olan yer. * Zâlim ve kötü huylu kimse.
EZFAR: Tırnaklar. * Tırnakbahuru denilen tıbbi bir koku. * Şimal kutbunda bulunan küçük yıldızlar.
EZHAR (AZHÂR): (Zahr. C.) Satıhlar, yüzler. * Sırtlar, arkalar. Binek hayvanının sırtları.
EZHAR: (Zehre. C.) Çiçekler. Zehreler. şukufeler.
EZHAR-I NEV-BAHÂR: Bahar çiçekleri.
EZHAR-I REBİÎ: Bahar çiçekleri.
EZKAR: (Zikr. C.) Zikirler.
EZMÂR: (Zimr. C.) Kahramanlar, yiğitler, bahadırlar.
EZMÂR-I ETRÂK: Türk kahramanları.
EZRAR: (Zirr. C.) Elbise düğmeleri.
EBU KATADE HARİS BİN RİB'İY (R.A): Ensardan ve Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süvarilerindendir. 170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uhud Gazvesinden itibaren bütün muharebelere iştirak etmiş bir kahraman olup 74 tarihinde 80 yaşında iken Medine'ye avdetinde vefat etmiştir. (R.A.)
EMR-İ Bİ-L-MARUF, NEHY-İ ANİL-MÜNKER: Dinin emirlerini, Kur'âni ve İslâmi hakikatleri neşretmek ve bildirmek, men'edilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmi hususları emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü men'edip yaptırmamağa sevketmek. (Fakat bu kudsi vazifeyi âdabına itaat ve riâyet ederek ifâ etmek lâzımdır, zirâ bu itaat da dinimizin emirlerindendir.)
ESRAR-KEŞ: f. Esrar denen zehiri kullanan kimse. Esrar içen.
EŞRAR: Tahribçiler. Kötülük edenler. * Kötü şeyler. Şerliler.
FAHH-UL FÂR: Fare kapanı.
FAHHAR: Çok öğünen. Çok iftihar eden. Fahur. * Çanak, Çömlek. Toprak testi.
FAHHARE: Ağaç kap.
FAHHARÎ: Çanak, çömlek, testi ve bardak yapan kimse.
FÂİL-İ MUHTAR: Re'yinde müstakil olan. İstediğini yapmakta serbest olan (Cenab-ı Hak).
FAKARE: (C: Fikar) Omurga kemiği.
FAR: Fr. Otomobil, kamyon gibi nakil vasıtalarının önündeki kuvvetli lâmbalar.
FÂR: Fâre, sıçan.
FAR': Budak ve ağaç başı. * Her şeyin alâsı. İyisi. * Her kavmin şereflisi.
FARABÎ: (Mi: 870-950) Aristo felsefesinin İslâm âleminde yayılmasına yol açmış bir filozoftur. Aristo'dan sonra gelen mânasına, kendisine Muallim-i Sâni nâmı verilmiştir. Eserlerinin İbn-i Sina üzerinde büyük te'siri vardır. "Kanun" denilen bir çalgı âletinin mucididir. Asıl adı Ebu Nâsır Muhammed'dir.
FARAKLİT: İncilde mezkur olan Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ismidir. El-Faraklit, El-Baraklit de hamdeden, hak ile bâtılı birbirinden ayıran, fâruk, hakperest mânalarına gelir.
FARAN: İncil'de Mekke dağlarına verilen isim. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Faran dağlarında zuhur edeceği İncil'de haber verilmiştir.
FARAŞ: (Feraşe. den galat) Süprüntüleri toplamağa ait kulplu kutu, kürekçik. Süpürge. (Bak: Ferraş)
FARAT: Öne çıkan, geçen. * Issız yerlerde konan nişan ve işaret. * Kervan halkından önce su yerine varıp sakalık eden kimse.
FARAZA: (Esası: Farzâ) Meselâ, öyle sayalım ki, farzedelim ki, ola ki, tutalım ki.
FARAZÎ: (Bak: Farzî)
FARAZİYE: (Fr: Hipotez) Var sayma, kabul. Bir hâdiseyi, bir olayı açıklamak, bir düşünceyi isbat etmek için isbatı yapılmamış başka düşünceleri dayanak olarak alma. Müsbet ilimlerde araştırmanın bir merhalesini meydana getirir. İncelenen hâdiseyi açıklaması muhtemel olan faraziyeler düşünülür. Faraziyenin doğruluğu hakkında bundan çıkarılacak mantıkî düşünceler belirlenir, bu sonuçların hakikatta var olup olmadığı görme ve deneme yoluyla kontrol edilir. Buna da tahkik (doğrulama) denir. Netice doğrulanırsa faraziyenin doğruluğu isbatlanmış olur ve faraziye kanunlaşır.Bazı cahiller, ilimde tahkik edilmemiş faraziyeleri doğru hüküm zanneder. Faraziyenin doğruluğu hakkında ileri sürülen fikirleri de isbat zanneder. Oysa bu isbat değil, iddiadır. Doğruluğun müşahede ve deneme ile isbatlanması gerekir. Müsbet ilimlerde durum budur.
FARFARA: Hafif meşreblik. Gürültülü. Gürültüye boğmak. * Akılsızlık.
FÂRIK: (Fârıka) Tefrik eden, farkeden, ayıran. Ayrılmasına, farkolunmasına sebeb olan alâmet.
FÂRIKAT: Farkedenler, ayıranlar, farkediciler.
FARIT: Geçmiş, önceki, önde bulunan. Sâbık, mukaddem.
FARİ': Yüce nesne.
FARİC: (Ferec. den) Keder ve tasadan kurtaran.
FARİG: İşini bitirmiş, boş kalmış, alâkasını kesmiş, rahat, vazgeçmiş, çekilmiş. * Fık: Tasarrufu altında olan mülkün kullanma ve tasarruf hakkını başkasına devreden.
FARİG-ÜL HAL: Hali rahat, hali vakti iyi olan.
FARİH: (C: Fevârih-Füreh) Gayretli davar. * Akıllı kişi.
FARİS: İran. İranlı. * Binici, süvâri. * Ferasetli, anlayışlı. * İrandaki Şiraz vilâyeti.
FARİSAN: (Fâris. C.) Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş devrelerinde eyâletlerde hudutlardaki muhafız askerler.
FARİSÎ: Acemce, Farsça. İran'la alâkalı ve ona müteallik. İran dili veya halkı ile alâkalı olan.
FARİSİYYAT: Fars edebiyatı, İranlıların edebiyatı.
FARİZ: Yaşlı.
FARÎZA: Borç, vazife. Allah'ın açık emri olup, yapılması şart olan vazife. * Fık: Ölen bir kimsenin mirasından mirasçılara düşen hisse, pay.
FARÎZA-İ ZİMMET: Yapılması mutlaka boynumuza borç olan vazife.
FARİZIYY (FERAZIYY): Feraiz bilen kişi.
FARK: Ayrılık, başkalık. Ayırma, ayrılma, seçilme, * Başın tepesi, baştaki saçın ikiye ayrıldığı yer.
FARK-I FÂHİŞ: Çok fazla, haddini çok aşan fark.
FARK-I TÂMM: Tas: Dünya ile olan alâkaları tamamen terkederek, ehadiyyet dergâhına tam bir teveccühle istiğrak haleti.
FARKADAN: (Bak: Ferkadan)
FARMASON: Fr. Mason. Dinsiz, imansız. (Bak: Mason)
FARS: (Fers) İran'lı. * Şark kavimleri.
FARS: Yarmak. * Yırtmak. * Kesmek.
FART: İfrat, çok aşırı olmak. Aşırılık. * Acele etmek ve ansızın gelmek. * Yollara alamet olarak konulan işâret.
FART-I GAYRET: Gayrette aşırılık.
FART-I MUHABBET: Muhabbet ve sevgide aşırılık.
FART-I ZEKÂ: Âdetin üstünde, çok ileri zeki olmak. Emsâli bulunmayan zekâvette oluş.
FARUK: Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. Haklıyı haksızı ayırmakta çok mâhir olan. (Hak ile bâtılı birbirinden tam ayırarak İslâmiyeti kabul ettiği ve islâm nurunu izhar ettiği ve imân ve küfrün arasını fark ve faslettiği için Hz. Peygamber (A.S.M.) tarafından Hz. Ömer'e (R.A.) bu isim verilmiştir.)
FARUKÎ: Hz. Ömer (R.A.) soyuna veya adâletine mensub olan. Hz. Ömer'e mensub ve müteallik. İmam-ı Rabbanî'nin bir lakabı.
FARYAB: f. Dere ve ırmak suyu ile sulanan yer. * Eski Horasan'da Belh'e yakın bir şehrin adı.
FARZ: Bir kimseyi bir vazifeye tayin etmek veya maaş bağlamak. Bir kimsenin kendi nefsine âid iken başkasına hibe ettiği muayyen bir şey. (Bunun zıddı "karz"dır.) * Takdir veya beyan eylemek. * Bir şeyi delmek, gedik açmak. * Bir dâvaya mevzu ve rükün kılınan husus. * Addetmek, saymak, tutmak. * Fık: Din hususunda icrası vâcib, terki mâsiyet olan Hükm-ü İlâhî. Kur'an-ı Kerim veya Hadis-i Şerifle sâbit olan Cenab-ı Hakk'ın kat'i emri: Şirk koşmamak, iman etmek, namaz kılmak, yalan söylememek gibi...
FARZ-I AYN: Herkesin yapmaya mecbur olduğu farz. Namaz kılmak, yalan söylememek, imân etmek, oruç tutmak gibi.
FARZ-I KİFAYE: Bir kısım müslümanların yapması ile diğerlerinin günahtan kurtuldukları farz. Cenâze namazı kılmak gibi.
FARZ-I MUHAL: Olması imkânsız olup, var gibi kabul edilen. Olmayacak şeyi, olmuş gibi düşünmek.
FARZ-I NEBEVÎ: (Bak: Sünnet)
FARZ-I ZANNÎ: Müçtehidlerce kat'i bir delile yakın derecede kuvvetli görülen, zanni bir delil ile sâbit olan vazifedir ki, amel hususunda farz-ı kat'î kuvvetinde bulunur. Buna farz-ı amelî de denir. Meselâ: Abdestte mutlaka başı meshetmek bir farz-ı kat'îdir. Başın dörtte birini meshetmek bir farz-ı amelîdir.
FARZA: Diyelim ki, farzedelim ki, öyle kabul edelim ki, ola ki.
FARZEN (FARZAN): Farzedelim ki, kabul edelim ki, diyelim ki. * Farz olarak. Farziyyeti kabul edilerek.
FARZÎ: Farzedilene, tahmin olunana dair. Takdir ve tahmin usulüne dayanan ve ona müteallik.
FARZİYE: (C.: Farziyyât) Bazılarına göre kabul edilir sayılan. Mevhum ve itibarî olan. Aslı isbat edilmemiş hüküm.
FASL-I BAHAR: İlkbahar.
FASL-I HARİF: Güz mevsimi.
FEDAKÂR: f. Her türlü zahmetlere göğüs gererek dâvası uğruna sebat eden.
FEDAKÂRANE: f. Canını ve herşeyini feda eder derecesinde. Her türlü eziyet ve zahmetlere göğüs gererek, dâvası uğruna sebat edene yakışacak surette.
FELSEFE-İ TARİHİYYE: Târih felsefesi.
FENHAR: Büyük taş.
FENN-İ MÜNAZARA: İleri sürülen delilleri ve fikirleri tetkik ederek fikirlerin münasebet ve adem-i münasebetini göstererek cevap vermek san'atı.
FENN-İ SARF: Gramer. Sarf bilgisi. (Bak: Sarf)
FENN-İ TABAKAT-ÜL ARZ: Jeoloji ilmi.
FERCAR: Pergel.
FERFAR: Geveze, farfara, çalçene.
FERMAN-BERDAR: f. Fermana uyan, emre uyan.
FESAR: f. Yular.
FEŞAR: f. Sıkıcı. Sıkan. Sıkıp suyunu çıkaran.
FEVARİS: (Fâris. C.) Atlılar, biniciler.
FEVVARE: Fıskıye, su fışkırtan şey.
FEVZÂ-YI ÂRÂ: Fikirlerin karmakarışık olması. Fikre ait anarşi. Fikrî anarşi.
FEYZ-DAR: f. Feyizli, bol, bereketli, gür.
FIKARÂT: (Fıkra. C.) Kıssalar, fıkralar, küçük hikâyeler. * Fasıllar, bölümler, kısımlar. * Cümleler, parağraflar. * Omurga kemiklerindeki boğumlar.
FIKARÂT-I ANİFE: Mezkur cümleler, yukarıda geçmiş olan cümleler.
FIKARÂT-I KATANİYE: Tıb: Bel omurları.
FIKARÂT-I LATİFE: Hoş ve lâtif hikâyeler.
FIKARÂT-I MÜNTEHABE: Seçkin hikâyeler.
FIKARÂT-I RAKABİYE: Tıb: Boyun omurları.
FÎ-İ CÂRÎ: Geçer değer, muteber fiat.
FİGÂR: f. Ceriha, yara. * İncinmiş, yaralı, müteessir manalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dil-figâr $ : Yüreği yaralı.
FÎHİ NAZAR(UN): Şüphe edilen bir mes'ele hakkında söylenir. "Ona bir bakmak, tetkik etmek lâzımdır" demektir.
Fİ'L-İ ŞART: şart fiili. (Bak: şart)
FİRAR: Kaçmak. Kaçış.
FİRARÎ: Kaçkın, kaçak.
FİRBAR: Ululuk, azamet. * Ardınca gelicilik, peşinden gelmek.
FİTNE-KÂR: f. Ortalığı bozmağa çalışan. Fitneci. Fesâd verici. Fitne çıkarmak isteyen.
FİZAR: f. Ağlayıp inlemek. Sesli ağlamak.
FRENKVÂRİ: f. Frenk gibi.
FUHUL-İ ŞUARA: şâirlerin en üstünleri.
FUKARA: (Fakir. C.) Yoksullar, fakirler.
FUKARA-YI SÂBİRÎN: Sabreden ve avuç açmayan fakirler.
FUKARA-PERVER: f. Fakire bakan. Fukarayı koruyan.
FÜCCAR: (Fâcir. C.) Günahkârlar. Açıktan günah işleyenler.
FÜRUHTAR: f. Satıcı.
FÜSHAT-ZÂR: f. Geniş yer.
FÜSUNKÂR: f. Büyüleyici. Cezb ve celbedici. Hayranlık verici.
FÜTAR: Kesmez kılıç.
Fİ'L-İ ŞART: Şart fiili. (Bak: Şart)
FUHUL-İ ŞUARA: Şâirlerin en üstünleri.
ÇAÇARON: İtl. Çok konuşan, çenesi düşük, geveze.
ÇAĞLAR: Kayalara veya setlere çarparak, yerden köpürerek düşen su. Şelâle, çağlayan.
ÇAMULARİ: Himalaya dağlarına bağlı bir dağ silsilesi.
ÇAPAR: Postacı.
ÇAR: (Slavca) Eski Rus İmaparatorlarının ünvanları. * Bulgar kralı.
ÇÂR: f. Dört. Cihâr.
ÇÂR-BÂLİŞ(T): f. Evvelce padişahların ve makamca büyük olanların üzerlerine oturdukları dört katlı şilte. * Dört unsur.
ÇÂR-CİHET: Dört cihet. Cihat-ı erbaa.
ÇÂR-ÇEŞM: Dört göz.
ÇÂR-ÇİZ: Dört şey.
ÇAR-DEH: f. Ondört.
ÇÂRE: f. Neticeye varmak üzere maniaları kaldırmak için tutulması icabeden çıkar yol. Kurtuluş yolu. Tedbir, yardım, yol. * Hile. * Bir def'a. * Ayrılık.
ÇARE-İ HALÂS: Kurtuluş çaresi.
ÇÂRE-CU: f. Çâre arıyan.
ÇÂRE-SÂZ: f. Çâre bulan.
ÇAR-EBRU: Dört kaş. * Bıyığı yeni gelmiş delikanlı.
ÇAR-ERKÂN-I CUVANÎ: Padişahın özel hizmetlerinde bulunan ve Enderun'un azamlarından olan dört kişi hakkında kullanılan bir tabirdir.
ÇAR-GÂH: f. Dört taraf ki, bunlar; şark, garb, şimal, cenub'dur. * Dünya, küre-i arz, cihan. * Türk musikisinde bir makam adıdır.
ÇAR-GUŞE: f. Dört köşe. Dört taraf. Dört yön.
ÇARH: Çark, tekerlek. * Felek, gök, sema. * Ok yayı. * Elbisede yaka. * Tef.* Devreden, dönen. * Çakır doğan. * Talih.
ÇARH-I AHDAR: Gök kubbe.
ÇARHA: f. Ordunun ilerisinde bulunan askerlerin yaptıkları tâlim. * Çıkrık gibi dönen yuvarlakça bir cins dolap.
ÇARIYAR: (Bak: Çaryâr)
ÇARİÇE: (Slavca) Rus İmparatoriçesinin nâmı.
ÇARK: f. (Çarh-Çerh) Dönen pervaneli tekerlek. * Vapur, değirmen ve dolap çarkı. * Bir makinenin dönen tekerleği, çok zaman bu tekerlek makineyi çalıştırır. Her çeşit tekerlekli makine. * Dönerek işleyen âlet. * Koz: Birbiri içinde dönen feleklerden mürekkeb kâinat, felek, eflâk. * Baht. Talih. şans.
ÇARK-I FELEK: Bir makine veya dolaba benzetilen gökyüzü. * Mc: Tâlih, baht. * Yakıldığı zaman dönerek ateşler püskürten bir çeşit donanma fişeği. * Bir nevi sarmaşıklı nebat çiçeği.
ÇARMIH: f. (Çar: Dört; Mıh: Çivi) Salib. Suçluyu haça germek için kurulmuş, haç şeklinde darağacı. * Geminin direkleri başından aşağıya inen kalın ipler.
ÇAR NAÇAR: f. İster istemez, mecburiyetle.
ÇARPA: f. Eşek, deve, koyun v.s. gibi dört ayaklı hayvanlar.
ÇARSU: f. Dört taraf. Dört tarafı olan şey. * Çarşı, pazar.
ÇARŞAF: Yatağın üstüne serilen veya yorgana kaplanan bez örtü. * Kadınların kullandığı baştan örtülen, pelerinli eteklikli sokak elbisesi. Kadınların örtünmesi farzdır. Bu maksatla çarşaf ucuz, pratik, hafif olması ve zengin fakir herkesin kolayca sağlıyabilmesi bakımından yaygın olarak kulanılagelmiştir. Çeşitli renklerde olabilir. Çarşaf kadar ucuz ve pratik İslâma uygun başka bir giyecek yapılmadığı için, çarşaf giyenleri kınamak çok haksızlıktır. Çarşaf zengin ve fakir ayrımını kaldırır. İç giyimi örttüğü için ailelerin birbirine özenerek israfa düşmelerini, gösterişi, çekememezlikleri ve bundan doğan huzursuzlukları önler. Ferâce, car, cilbab denen örtüler de, bu tarz örtü çeşitlerindendir. (Bak: Tesettür)
ÇAR-ŞEB: f. Cilbab, ferace, çarşaf.
ÇAR-ŞENBİH: f. Haftanın dördüncü günü. Çarşamba günü.
ÇAR-TAK: f. Çardak. * Dört köşe çadır.
ÇARTA(RE): f. Dünya, âlem, küre-i arz. * Dört unsur. * Dört teli olan kemençe.
ÇÂRUB: f. Süpürge.
ÇÂRUB-ZEN: f. Süpürücü.
ÇARUĞ: f. Çarık.
ÇAR U YEK: Dörtte bir.
ÇARÜM: f. Dördüncü.
ÇAR-YAR: Dört dost. (Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (R.A.) lerin nâmları.) Dört Halife, Hulefâ-i Erbaa veya Ashab-ı Güzin diye de ihtiramla anılırlar.
ÇAR-YARÎ: f. Çar-yâra ait. Sünnîlik.
ÇAR-YEK: f. Çeyrek, dörtte bir. * Saatin dörtte biri, onbeş dakika. * Mecidiye denilen gümüş sikkenin dörtte biri ki, beş kuruşluk bir gümüş sikkedir.
ÇAR-ZEBAN: f. Geveze, çenesi düşük, lüzumsuz olarak konuşan.
ÇEHÂR: f. Dört, erbaa.
ÇEHÂR-DEH: f. Ondört.
ÇEHÂR-GÂNE: f. Dört unsur.
ÇEHÂR-PÂ: f. Dört ayaklı hayvan.
ÇEHARÜM: f. Dördüncü.
ÇEMENZAR: f. Yeşillik, çayır.
ÇENGAR: f. Yengeç. * Bakır pasından yapılan yeşil boya.
ÇERA-ZAR: f. Otlak, çayır.
ÇEŞM-DAR: f. Bekliyen, gözliyen.
ÇİHAR: f. Dört. (Bak: Çâr)
ÇUHADAR: Ayak hizmetinde bulunan çuha elbiseli yahut çuhadan olan perdenin haricinde emre hazır bulunan hademe.
ÇÂR-ÇEŞM: Dört göz.
ÇAR-GUŞE: f. Dört köşe. Dört taraf. Dört yön.
ÇAR-ŞEB: f. Cilbab, ferace, çarşaf.
ÇEŞM-DAR: f. Bekliyen, gözliyen.
GABARİ: Fr. Kara nakil vasıtalarındaki yükün yükseklik ölçüsü.
GADARÎF: (Gudruf. C.) Kıkırdak kemikleri, kıkırdaklar.
GADDAR: Kahredici, öldürücü. Ahdine vefâ etmeyip hıyânet eden. Hâin, zâlim, çok zulmeden.
GADDARANE: f. Acımadan, merhametsizcesine, zulmedercesine.
GADDARE: Arapların cenbiyesine benzer pala nev'inden bir silâh.
GAFFAR: (Gufran. dan) Günahları örten, günahları bağışlayıcı. Mağfireti çok. * Kullarının günahlarını afveden Cenâb-ı Hak (C.C.)
GAFFAR-ÜZ-ZÜNUB: Günahları örten, affeden Allah (C.C.)
GAHVARE: f. Beşik.
GALAT-I BASAR: Görme duyusunun yanılması. (Meselâ: Su içine batırılmış olan bir çubuğun, kırılmış gibi görünmesi.)
GALEYAN-I EFKÂR: Fikirlerin galeyanı. Fikirlerin coşması.
GALİYE-BÂR: f. Güzel kokulu şey saçan.
GAMARE: Bönlük, ahmaklık, bilmezlik.
GAMM-GÜSÂR: f. Teselli veren, hüzün ve kederi defeden.
GAMM-GÜSAR: f. Teselli veren, gam ve kederi defeden dert ortağı. Arkadaş.
GAMM-HAR: f. Kederlenen, hüzünlenen, tasalanan.
GAMM-NİSAR: f. Hüzün veren, kederli eden.
GAMZE-İ HUNHAR: Kan içen yan bakış.
GANAİM-İ HARBİYE: Harbde düşmandan alınan top, tüfek, gemi, vasıta, yiyecek, içecek vs. gibi ganimetler.
GAR: (Ger) f. Kelimeye eklemekle nisbet veya fâillik mânası verilir. Yapan, yapıcı mânasınadır. Meselâ:
GARET-GER: Yağmacı. Çapulcu.
GAR: Mağara. İn. Kehf. * Defne ağacı. * Gayret. * Fesad. * Tren istasyonu. * Tıb: Beden âzalarında olan cep gibi çukur yer.
GARABET: Yabancılık. Gariblik. * Tuhaflık. * Âcizlik, beceriksizlik. * Gizli olmak. Hilaf-ı âdet olmak. * Iraklık. * Edb: Ne demek olduğu herkesçe anlaşılmayacak kelime ve tabirlerin söz arasında kullanılması.
GARABET-CU: f. Tuhaf şeylere meraklı olan, garip şeyler arayan.
GARABET-NÜMA: f. Yabancılık çeken. Garip, tuhaf.
GARABÎB: Katı, siyah şey. * Koyu renkli.
GARABİL: (Gırbâl. C.) Delikleri iri olan elekler, kalburlar.
GARABİN: (Gırbân. C.) Kargalar.
GARAİB: (Garib. C.) Acaib şeyler. Hayret edilecek şeyler. Tuhaflıklar.
GARAİBAT: (Garâib. C.) Garib ve şaşılacak şeyler. Alışılmadık, tuhaf ve acaib nesneler.
GARAİBPEREST: f. Garib, tuhaf şeylere çok düşkün olan ve çok seven.
GARAK: Suya batmak.
GARAM: Helâk. Mahv. * Aşk. Sevdâ. şiddetli arzu. * Hedef.
GARAMET: (C.: Garâmât) Diyet ve borç gibi şeyleri ödeme. Resim, vergi.
GARAMETEN: Herkese eşit olarak, taksim ederek, paylaştırarak, hakkına göre.
GARAN: Tavşancıl kuşunun erkeği. * Açlık. * Zayıflık.
GARARE: (C: Garâyir) Büyük kıl çuval, harar. * Gafil olmak.
GARAT: (Gâret. C.) Yağmalar. Çapulculuklar.
GARAYİR: (Garâre. C.) Büyük kıl çuvallar, hararlar.
GARAZ: (C: Ağraz) Maksat, niyet, gaye, kasıt. Kötü niyet. Kin. * Ok atılan nişan. * Izdırab. Acı. * Zelillik.
GARAZ-I ASLÎ: Asıl gaye, esas maksad.
GARAZ-ALUD: f. Garezi, hususi bir maksadı olan.
GARAZEN: Düşmanlıkla, garez ederek.
GARAZ-KÂR: f. Düşmanlıkla, eden, hased eden, kin güden.
GARAZKÂRANE: f. Hased ve düşmanlıkla.
GARB: (C: Gurub) Güneşin battığı taraf. Batı. * Sığır derisinden yapılan büyük kova. * Sakaların su koydukları büyük tulum. * Atıldıktan sonra bulunmayan ok. * Yürügen at. * Nasır acısı (gözde olur). * Göz yaşı. * Göz yaşının geldiği damar. * Kenar.
GARB-I CENUBÎ: Güney batı.
GARB-I ŞİMALÎ: Kuzey batı.
GARBEN: Batıdan, garb cihetinden, batı tarafından.
GARBÎ (GARBİYYE): Batı ile alâkadar, Avrupa'ya mensub. * Aşağı Mısır'ın batı kısımları.
GARBİYYUN: Garplılar, Avrupalılar. Batı memleketleri ahalisi.
GARDE: (C: Megârid) Mantar.
GARDİYAN: Fr. Kolcu, nöbetçi, muhafız.
GARE: (C: Gârât) Bükmek.
GAREB: Gümüş kadeh. * Kavak ağacı. * Havuzla kuyu arasına dökülen su. * Bir nevi koyun hastalığı.
GARED: Güzel ses.
GARENG: f. Çığlık, feryat.
GARER: Sonu mâlum olmayan, neticesi bilinmeyen.
GARES: Açlık.
GARET: (A, uzun okunur) Yağmacılık. Düşmanın malını yağma etmek. * Göbek.
GARETGER: (A, uzun okunur) f. Yağmacı. Çapulcu.
GARETGERÂN: f. Yağmacılar, çapulcular.
GAREYN: (A, uzun okunur) Alt ve üst çene, yâni ağız. * İki gar.
GAREZ: Kayıştan yapılan üzengi. * Ağaç üzengi.
GARF: (C: Guref-Agrâf) Kurtarmak. * El ile su almak. * Bir şeyi kesmek.
GARGARA: Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama. * Tavuk ve güvercinin ötmesi. * Can boğaza gelip tereddüt etmek. * Çömleğin kaynayıp fıkırdaması. * Çoban koyuna haykırıp çağırması.
GARÎ: f. Kararsız, sebatsız.
GARİB: (A, uzun okunur) Batan. Gurub eden. * İki omuz arası. * Devenin hörgücüyle boynu arası.
GARİB(E): Hayret verici. Tuhaf. * Kimsesiz. Zavallı. * Gurbette olan.
GARİB-ÜD DİYÂR: Memleketin yabancısı.
GARİBANE: f. Garip gibi, garip kimselere yakışır şekilde, garipçesine.
GARİB-NÜVAZ: f. Kimsesizlere ve gariplere yardım eden. Biçareleri ve zavallıları koruyan.
GARÎF: (C: Guruf) Birbirine girmiş sık ve çok ağaç.
GARİK: Suda boğulmuş.
GARİKUN: Katran köpüğü.
GARÎM: Alacaklı. * Hasım. Rakib. Borçlu veya üzerinde borçtan başka hakları olan kimse.
GARÎN: Havuz dibinde olan balçıklı su. * Her nesnenin kap dibinde kalan çöküğü, tortusu.
GARÎR: Kefil. * Güzel ahlâk. * Durumdan veya işten anlamıyan.
GARÎSE: Yeni dikilmiş fidan.
GARİYY: Cemil, güzel, hüsün.
GARİZ: Taze nesne.
GARÎZE: Asıl. Yaratılıştan olan. Sevk-i İlâhi. Huy.
GARÎZİYE: Tıb: Yaratılışa âit. Yaşamaya âit. Doğuştan. Normal.
GARK: Batmak, suda boğulmak.
GARKA: Bir içim miktarı süt. * Suya batmış.
GARK-AB: f. Suya batmış olan, boğulmuş.
GARKAD: Bir dikenli ağaç. * Medine-i Münevvere'de olan kabristana "Baki-ul Garkad" denir.
GARKAN: Batarak, boğularak.
GARM: Çekmek.
GARNİZON: Fr. Bir şehir veya müstahkem mevkideki birliklerin tamamı. * Askeri birliklerin bulunduğu şehir.
GARR: Aldatmak. * Hırsa düşmek. * Alnında dirhemden büyücek beyazlık bulunan at.
GARR: Beyhude ve bâtıl şey. * Gafil adam. * Aldatan. * Kuyu kazan.
GARRA: Parlak. Beyaz. Güzel. Şa'şaalı. * Kur'an'ın kudsi nurlarının parladığı Medine-i Münevvere'nin bir ismidir.
GARRAN: f. Kükreyen, haykıran. Homurdanan.
GARRE: Gafil kişi, gaflette bulunan kimse.
GARRENDE: f. Kükreyerek vahşileşen arslan ve benzeri yırtıcı hayvan.
GARS: Ağaç fidanı dikmek. * Dikilmiş fidan.
GARS-I EŞCAR: Ağaç dikimi.
GARS-I YEMİN: Sağ el ile dikilen fidan. * Bir kimsenin yanından, fidan gibi ayrılmayan kişi.
GARSAN: Karnı aç kimse.
GARUR: Dünyada insana gurur veren herhangi bir şey. * Aldatıcı. * Allahı unutturan.
GARV: Acip.
GARZ: Batırma, sokma. İğne sokma.
GARZ: Doldurmak. * Noksan etmek, noksanlaştırmak.
GAŞİYE-DÂR: f. At uşağı, seyis.
GATARİF(E): (Gıtrîf. C.) Başkanlar, başlar, reisler, önderler. * Soylu ve asaletli kimseler, itibarlı ve seçkin kişiler.
GAVTA-HAR: f. Dalan, batan.
GAYR-I ZARURÎ: Zarurî ve mecburî olmayan.
GAYRET-ŞİAR: f. Gayretli. çalışkan.
GAZAR: Bir cins güvercin. * Çok, fazla.
GECKÂR: (Gecger) f. Kireçle badana yapan. Kireç sıvacısı.
GEHVARE: f. Beşik.
GEHVARE-GER: f. Beşikçi.
GEHVARE-NİŞİN: f. Beşikteki çocuk.
GEŞT Ü GÜZÂR: Gezip tozma, gezme.
GEVAR: t. Ark. Bahçeleri sulamak için çayırdan ufak bir arkla alının kol.
GEVARE: (Gehvâre) Beşik.
GEVHER-BAR: f. Cevher yağdıran.
GEVHER-NİSAR: f. Cevher serpen. * Mc: Düzgün konuşan, güzel söz söyleyen.
GIFARE: Kat kat bulut. * Başa örtülen bez parçası. * Yama.
GILMAN Ü CEVARÎ: Köleler ve cariyeler.
GIMAR: (Gamr. C.) Gaflet. Cehalet. Şiddetler. Çok su. Büyük denizler. * (Gımr. C.) Çok susuzluk. * Kin tutma.
GIRAR: Devenin sütünün azalması. * Az uyku. * Miktar. * Cihet, Misâl. * Yol. * Birbiri ardınca olmak. * Her nesnenin kenarı. * Büyük kıl çuval.
GITA-YI BASAR: Göz perdesi.
GITARRES: (C: Gatâris) Zâlim, mütekebbir, kibirli kimse.
GIYAR: Keçe. * Ehl-i zimmetin nişanı.
GİL-ZAR: f. Çamurlu yer.
GİRAN-BAR: f. Meyvesi çok olan ağaç. * Ağır yüklü. * Gebe insan veya hayvan. * Zengin, gani.
GİRAN-HAR: f. Obur, çok yiyen.
GİRDAR: f. Meşgale, meşguliyet. * Tarz, âdet, yürüyüş.
GİRD-GÂR: f. Allah.Yaratıcı. Kudret sahibi. (Bak: Kird-gâr) GİRDİBAD $ : (Gird-bâd) f. Kasırga. Yel çevrintisi. Tehlike. Girdap.
GİRİFTAR: f. Tutulmuş. Yakalanmış.
GÎRUDAR: f. Savaş, muharebe, cenk, cidâl, kavga.
GİRYE-BAR: f. Gözyaşı döken, ağlayan.
GİRYE-DAR: f. Ağlamış, göz yaşı dökmüş.
GİRYE-ZAR: f. Oturup ağlanılan, gözyaşı dökülen yer.
GİYA-ZAR: f. Çayır, çimenlik, otluk.
GUBAR: Toz.
GUBAR-ÂLUD: f. Tozlanmış, toza bulanmış. tozlu.
GUBARE: f. Sığır ağılı, mandıra. * Sığır sürüsü.
GUBARÎ: Eski harflerle yazılan bir çeşit ince yazı. Bu isim Arapça toz demek olan gubardan alınmıştır. Yazı, toz gibi ince yazıldığı için bu adı almıştır. Eski Türk devletlerinde güvercin postalarıyla gönderilen mektuplar bu yazı ile yazılırdı. (O.T.D.S.)
GUDDE-İ ARAKIYYE: Ter bezi.
GULAMPARE: Dost, sevgili, mahbup. (Halk ağzında kulampara şeklinde kullanılır.)
GURRE-İ GARRA: Bir günlük hilâl.
GURRE-İ MUHARREM: Arabi aylardan olan Muharrem ayının birinci günü ve gecesi.
GUSSADÂR: f. Kederli, tasalı. Kaygılı. Gussalı.
GUŞ-DAR: f. "Kulak tutan." Sözü tam mânasıyla dinleyen, kulak veren.
GUŞ-VAR: f. Küpe, kadınların kulaklarına taktıkları mücevher.
GUTE-HÂR: (Gute-hor) f. Suya dalan.
GÜFTAR: f. Sözler, lâkırdılar.
GÜHER-PARE: f. Mücevher parçası.
GÜL-İ RUHSAR: f. Gül yanaklı. * Mc: Mânevi çok güzellik sahibi. Çok sevilen.
GÜLİZAR: f. Gül yanaklı, alyanaklı.
GÜLNAR: f. Narçiçeği.
GÜLŞEN-ÂRÂ: f. Gül bahçesini süsleyen.
GÜLZAR: f. Gül bahçesi. Gül tarlası.
GÜNAHKÂR: f. Günah işleyen, günahlı.
GÜNAHKÂRÎ: f. Günahkârlık.
GÜNBED-İ EKVAR: Gökyüzü.
GÜSAR: f. Yiyen, yiyici. İçen, içici manalarına birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Gam-güsar $ : Dert ortağı, arkadaş.
GÜSİSTE-MEHAR: (Güsisteinan) Yuları kopmuş. * Mc: Kayıtsız, mes'uliyetsiz, başıboş.
GÜVAR (GÜVARA): Hazmı kolay olan ve zaikaya hoş gelen, nefsin meylettiği şey.
GÜVARAÎ: Tatlılık, hoşa gitme.
GÜVARENDE: f. Hazmedilmesi kolay.
GÜVARİŞ: f. Sindirime yarıyan şeyler, hazme yardımı olan şeyler.
GÜZAR: f. Geçiş, geçme. * Beceren, halleden, yapan. * Geçiren, geçirici mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dem-güzar $ : Zaman geçiren, vakit öldüren.
GÜZAR-I BÂ-ŞİTAB: Hızla geçiş.
GÜZARE: f. Rüyâ tâbir etme, düş yorma.
GÜZARENDE: f. Geçen, geçici. Geçiren, geçirici.
GÜZARİŞ: f. Rüya tâbir etme.
GÜZARİŞ: f. Geçiş, geçme.
GEHVARE-NİŞİN: f. Beşikteki çocuk.
GEŞT Ü GÜZÂR: Gezip tozma, gezme.
GÜLŞEN-ÂRÂ: f. Gül bahçesini süsleyen.
HÂB-I HARGUŞ: Tavşan uykusu. Şüpheli ve hafif uyku. * Yalan, hile.
HABAR: (C.: Habârât) İmzâ. Mühür, damga.
HABARAT: (Habâr. C.) İmzâlar. * Damgalar.
HABARÎR: (Hıbrîr. C.) Dağçiçekleri. Dağda yetişen çiçekler.
HABBAR: Terzi. * Mürekkepçi.
HABERDAR: Haberli, vâkıf, bir mes'eleden haberi olan.
HAB-GÜZAR: f. Uyuyan, uyuyucu.
HACCAR: Taş işçisi, taş işinde çalışan, taşçı.
HÂCC-ÜL HAREMEYN: Usulüne uygun surette, Mekke-i Mükerreme'yi ve Medine-i Münevvere'yi ziyaret eden.
HÂCİB-İ BÂRİ: Cebrail (A.S.)
HÂCİB-İ YESAR: Sol kaş.
HADAR: Suyu çok olan süt.
HADAR: Mukim olmak, ikâmet etmek, oturmak.
HADAR: Çabuk yetişen ot.
HADARET: Bir şeyin yanında bulunmak. * Huzur. Yakında olmak. * Hazır etmek. Hazır olmak. * Medeniyet.
HADD-İ ASGAR: Man: Bir hükmün veya neticenin mevzuu. Küçük kaziye.
HADD-İ KAT'-İ TARÎK: Huk: Yolkesenlere verilecek ceza.
HADES-İ ASGAR: Fık: Taharet-i suğra ile, yani yalnız abdest ile giden taharetsizlik hali. Bevletmek, kan gelmek sebebi ile hasıl olan hades gibi.
HÂDİY-ÜT TARİK: Hidayet yoluna sevkeden, mürşid. Doğru yolda giden.
HADİD-ÜL BASAR: Gözü keskin.
HADİD-ÜN NAZAR: Görüşü keskin olan.
HÂDİM-ÜL FUKARA: Fakirlere hizmet eden.
HÂDİM-ÜL HAREMEYN-İŞ ŞERİFEYN: Hilâfeti haiz olmaları hasebiyle Osmanlı Padişahlarına verilen ünvandır. Haremeyn; Mekke ile Medine'ye denilir. İslâm âleminin bu iki şehre hürmet-i mahsusaları sebebiyle ve daha fazla tâzim kasdiyle şerif sıfatını da ilâve ederek "Haremeyn-iş şerifeyn" denilmiştir. Haremeyn'in Hâdimi mânasına gelen bu tâbir ise ilk evvel Yavuz Sultan Selim hakkında kullanılmış, daha sonra bütün padişahlar hakkında istimal olunmuştur. Yavuz Sultan Selim Han Halep'i fethettiği haftanın ilk cum'a namazını Melik Zâhir camiinde eda ederken, hatib hutbede "Malik-ül Haremeyn-iş Şerifeyn" şeklinde adını anar anmaz, Yavuz Selim derhal yerinden kalkarak: "Haremeyn'in maliki olmak ne haddimdir. Ben Haremeyn'in hizmetkârı olmakla iftihar ederim." demek suretiyle tevazu göstermiş ve bu tabir ondan sonra, hutbelerde o suretle söylenmiştir.
HADŞE-NİSAR: f. Merak veren, vesvese.
HÂFE-İ TARÎK: Yol kenarı.
HAFFAR: Çukur kazan, kuyu kazan.
HÂK-İ MEZAR: Mezar toprağı.
HAKARET: Küçüklük. İtibarsızlık. Hor ve hakir görmek. Küçümseme. Küçük görme. Tâzimsizlik.
HAKARET-ÂMİZ: f. Hakaretle karışık. Hakaretle beraber.
HAKESARÎ: f. Perişanlık, düşkünlük.
HAKİKAT-I HÂRİCİYE: Hayat gibi âlem-i şehadete gelmiş varlık.
HAKK-GÜZAR: f. Haktan ayrılmayan, hakkı tanıyan.
HÂK-SAR: f. Toz toprak içinde kalmış. Perişan hâlli.
HÂKSARÎ: Perişanlık, düşkünlük, rezillik.
HÂL-İ İHTİZAR: Can çekişme, ölüm ânı.
HÂL-İ İNTİZAR: Bekleme hâli.
HAL-DAR: f. Benli, benekli.
HALEDAR: Haleli, halelenmiş. Parlak daireli.
HALELDÂR: f. Bozma. Bozulma. Bozulmuş.
HALEVAR: f. Ay şeklinde olan, hilâl gibi olan.
HALÎ-ÜL-İZAR: Yüzü yırtık. * Mc: Edepsiz, ahlâksız, utanmaz.
HALÎC-İ FÂRİS: Basra körfezi.
HAMARAT: Becerikli, elinden iş gelir, cerbezeli.
HÂMEGÜZAR: f. Kalemle yazılmış.
HAMELE-İ ARŞ: İsrâfil, Cebrâil, Mikâil, Azrâil (A.S.)lar.
HÂMIZ-I KARBON: Kim: Karbonik asit.
HAMÎR-GÂR: f. Hamurcu, hamur yoğurucu.
HAMİYET-KÂR: f. Hamiyetli. Haysiyet ve şeref sahibi.
HAMMAR: (Hamr. den) Şarap yapan veya satan kimse. Meyhaneci, şarapcı. * Tas: Mc: Mürşid, şeyh, kılavuz.
HAMMAR: Eşekçi.
HAMTAR: Dolu kırba. * Yay kirişi.
HANDEBAR: f. Güldüren, güldürücü.
HANDEHARİŞ: f. Bir kimseye alay tarzında gülme.
HANDEKÂR: f. Gülen, tebessüm eden, gülücü.
HANE-İ AVARIZ: Avarız ve bedel-i nüzul ve buna benzer vergiler ve tekâlifin toplanmasında tutulan ölçü. Buradaki hanenin, lügat mânası olan evle münasebeti yoktur. Kasabalar, köyler nüfuslarına ve emlâk ve arazilerinin miktar ve hâsılatlarına göre hane itibar edilir ve mahallî masraflarla sair vergiler ona göre tanzim edilirdi. Bu usul Tanzimat-ı Hayriyeye kadar devam etmiştir. (O.T.D.S.)
HANE-İ DEVVAR: Dâim dönen, devreden hane. * Mc: Yıldız.
HANE-HARAB: f. Câhil, bilgisiz. * Evi yıkılmış, evsiz barksız kalmış. * Hâli perişan olmuş kimse. * Mc: Müflis, züğürt, sefil.
HANGAR: Fr. Eşyayı muhafaza etmek için yapılan üstü örtülü, yanları açık yer. * Uçakları barındırmaya mahsus garaj.
HAN-SALAR: f. Kilerci, sofracıbaşı.
HÂR: f. Diken.
HÂR-I FİRKAT: Ayrılık acısı.
HAR': Yarmak.
HAR: (Her) f. Merkep, himar, eşek. * Çay ve havuz diplerinde olan balçık. * Mc: İdraksiz kimse. * Kargaşa.
HAR-İ DEŞTÎ: Yaban eşeği.
HAR: Yıkılmış, hedmolmuş.
HAR: f. Hor, hakir, âdi. Aşağı. (Dinsiz, imansız ve din düşmanı ahlaksızların ve sefihlerin vasıfları.)
HARA': Süstlük, zayıflık.
HARA: Deve kuşu yumurtasının yeri. * Ev ortası.
HARAB: Viran. Issız. Yıkık. Perişan.
HARAB-ABAD: f. Harabiyetle dolu olan yer. Tam harabe.
HARABAT: Harabeler. Viraneler. Meyhâneler.
HARABE: Harab yer. Şehir veya ev yıkıntısı. Perişan yerler.
HAR'ABE: İnce kemikli, genç ve güzel kadın. * Uzun. * Yeşil üzüm çubuğu.
HARABENİŞİN: f. Viranelerde, harabelerde oturan.
HARABEZAR: f. Viranelik. Yıkıntı yeri.
HARABİYET: (Harabî) Yıkılma. Yıkılış. Parçalanıp dağılış. Zillet ve sefalet içinde
HARAC: Vaktiyle müslüman olmayan vatandaşlardan alınan vergiye denirdi. Arazi hasılatından veya çalışanların emeğinden elde edilirdi. Reşit ve vücudu sağlam olan gayr-ı müslim erkek verirdi. Buna harac-ı rüus veya cizye denirdi. Topraktan alınan vergiye de harac-ı araziye denilirdi.
HARAC-I MUKASSEME: Arazinin hâsılatından yerin tahammülüne göre alınacak bir vergidir. bu harac, hâsılata taallûk eder. Bir sene içinde hâsılat tekerrür ederse bu harac da tekerrür der. Fakat mahsulât mevcud olmayınca bu vergi de alınmazdı.
HARAC-I MUVAZZAF: Tar: Arazi üzerine her dönüm başına senevi maktuan muayyen bir miktar meblağ olarak alınacak bir vergidir. Buna "harac-ı vazife" adı da verilir. Bu vergi, zimmete taalluk eder ve araziden yalnız bilfi'l intifa edilmekle değil, intifaa temekkün ile de tahakkuk eder. Binaenaleyh, böyle bir araziyi sahibi kasden muattal bırakacak olsa, vergisini yine vermek mecburiyetindedir. (O.T. D.S.)
HARAC: (Bak: Harec)
HARAC: Beyazdan ve siyahtan meydana gelen, iki renk olan.
HARAC-GÜZAR: f. Haraç verici.
HARAFE: Aklın bozulması. Delilik.
HARAFET: Hararetiyle dili yakan tad.
HARAHİR: (Harhara. C.) Tıb: Akciğerden gelen hırıltılar. * Uykuda iken horlamalar.
HARAİB: (Harîbe. C.) Bir kimsenin geçineceği şeyler.
HARAİD: (Harîde. C.) Kızlar, bâkireler. * Delinmemiş inciler.
HARAİF: (Harife. C.) Ev için yapılan güz hazırlıkları.
HARAİT: Haritalar.
HARAK: Ateş, nâr.
HARAK: Korkudan veya utanmaktan dolayı dehşet içinde kalmak.
HARAM: Helâl olmayan, İslâmiyetçe ve dince nehyedilen şeyler ve ameller. Allah'ın izin vermediği, men'ettiği şeyler. Helâlin zıddı olan şey.
HARAMİ: Katı-üt tarik, yol kesen. Haydut.
HARAMİLİK: Tar: Akıncı kumandanının iştirak etmediği ufak kuvvetler tarafından düşman memleketlerine yapılan akınlar. Bu akınlara yüz ve daha fazla akıncı iştirak ederdi. Akıncı kuvvetleri yüzden az olduğu takdirde "çete" ismini alırlardı. Büyük akınlarda olduğu gibi haramilik suretiyle yapılan akınlarda da alınan esirlerden "pencik" denilen beştebir vergi alındığı halde, çeteden bu vergi alınmazdı.
HARAM-ZADE: Gayr-ı meşru münasebetten doğmuş çocuk. Piç.
HARARET: Sıcaklık.
HARARET-İ GARÎZİYE: Vücudun normal harareti.
HARARET-İ GARİZİYYENİN İLTİHABI ZAMANI: İnsanda şehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda olduğu devresi.
HARARET-İ HEVÂ: Havanın harareti. Havanın sıcaklığı.
HARARET-BİN: f. Termometre. Sıcaklık derecesini gösteren âlet.
HARÂS: f. Hayvanla döndürülen değirmen.
HARÂS-I HARÂB: Harap olmuş değirmen. * Mc: Dünya.
HARAS: f. Dilsizlik, dilsiz olma.
HARASET: Çift sürme. * Sürülen yer. Tarla. * Ekincilik, çiftçilik.
HARAŞ: f. Hayvan ile döndürülen değirmen.
HARAŞİF: (Harşef. C.) Balık pulları. Pul pul olan şeyler. * Yaprakları balık puluna benzeyen bitkiler.
HARAT: Davarın memesinde olan bir hastalık. (Sütün parça parça, ufanmış gibi çıkmasına sebep olur)
HARATÎN-İ HASSA: Osmanlılar zamanında Topkapı Sarayı'ndaki bir sınıf san'atkârın adı idi. Bunlar demir ve ağaç eşyayı tesviye ederlerdi. Bugünkü tâbirle tornacı demekti. Bileziklerden çarklara ve silâh yivlerine kadar her çeşit şey yaparlardı. (O.T.D.S.)
HARAZ: Tasadan veya aşktan dolayı zayıflayan.
HARAZET: Hastalığın uzaması, derdin müzminleşmesi.
HARB: İki veya daha çok devletin birbirleriyle siyasi alâkaları keserek silahlı kuvvetlerle çarpışmaları, vuruşmaları.
HARB-İ UMUMÎ: Genel harp, umumî savaş. 1914 senesinde başlayan Birinci Cihan Harbi.
HARB: (C.: Hırbân) Toy kuşunun erkeği. * Yarmak. * "Delmek" mânasına mastar.
HARBA': Kulağı delik koyun.
HARBAK: Yarmak. * Kat'etmek, kesmek. * İfsad etmek, bozmak. * Deva, ilâç.
HAR-BAN: f. Eşekçi.
HARBAT: f. Ahmak, bön, ebleh. * İri yapılı kaz. * Kalıp ve kıyafeti yerinde olduğu halde ahmak olan kimse.
HARBCU: Kavga çıkarmaya istekli olan, savaş arzu eden.
HARBE: Tar: Kısa mızrak tarzında bir nevi silâhın adıdır. Eskiden "Köylü" adı verilen yangın habercisinin taşıdığı ucu demirli değneğe de harbe denilirdi. Eski tüfekleri doldurmağa mahsus demirden yapılmış âlete de "tüfek harbisi" adı verilirdi. (O.T.D.S.)
HARBELE: f. Kuyulardan su çekmeğe mahsus dolap. Bostan dolabı.
HARBEN: Savaşarak, harbederek, döğüşerek. Muharebe etmek suretiyle.
HAR-BENDE: f. Seyis. Eşek ve katır gibi yük hayvanlarına bakan kimse. * Tar: Saray katırcıları.
HARBES: Bir ot cinsi.
HARBESİSA: "Şey" mânasına kullanılan bir isimdir.
HARBEŞ: Fesâd vermek, ifsad etmek, bozmak.
HARB-GÂH: f. Harp meydanı, savaş alanı, muharebe yeri.
HARB-GİR: f. Harp yapan. Harpçi.
HARBÎ: Dâr-ül harbde bulunan ve müslim olmayan kimse. Arada anlaşma yapılmamış düşman. * Harbe mensub ve müteallik. * Tüfek temizliği için kullanılan demir çubuk.
HARBİYE: Harb işlerine ait. Harb okulunun adı. Harbiye mektebi.
HARBİYE NAZIRI: Askerlik işleriyle alâkalı dairenin başında bulunan memura verilen ünvandır. Kuva-yı Milliyenin Anadolu'da kurduğu hükümette "Milli Müdafaa Vekili" adını taşıyan bu ünvan, Osmanlı Hükümetine 1908 Temmuz inkılâbı arifesinde kurulan Said Paşa kabinesiyle girmiştir. Ondan evvel "Serasker" adını taşıyordu. Harbiye Nazırı'nın başında bulunduğu daireye "Harbiye Nezareti" denilirdi. (O.T.D.S.)
HARBÜŞ: Yırtıcı bir kuş. * Alaca yılan.
HARBÜZ(E): f. Karpuz, kavun.
HARBÜZE-İ RUBAH: Ebucehil karpuzu.
HARBÜZE-FÜRUŞ: f. Karpuz kavun satan adam.
HARBÜZE-ZAR: Karpuz kavun bostanı.
HARC: Gider, sarfiyat, bir iş için kullanılan madde. * Vergi. * Çıkmak. * Yeni çıkan bulut. * Yemâme vilayetinde bir yer. * Ecir. * Buğday. (Dinimizde lüzumsuz harcamak, israf haramdır. Zillet ve fakirliğe sebeptir.)
HARC-I ÂLEM: Herkese elverişli, her keseye münasib.
HARC-I RAH: Yol harcı, yol parası. Yol masrafı, yol için verilen para.
HARCA': Ayakları beline varana kadar beyaz olan koyun.
HARCE: (C.: Hurc-Haracât) Deve sürüsü. * Sık bitmiş ağaç.
HARCEF: Soğuk rüzgâr.
HARDAL: Çok küçük tohumları olan ve yaprakları yenen bir nebat ismi. Döğülerek macun haline getirilir ve sofrada iştah açmak için kullanılır.
HARDALE: Hardal tanesi. * Nesneyi ufak edip kesmek.
HARDAN: Kızgın, hiddetli, gadaplı. * Kast ve men'edici, engel olan.
HARE: f. Kaya, sert taş. * Bir cins dalgalı kumaş.
HARE: f. Yiyecek.
HAREC: Darlık, zorluk, sıkıntı. * Dar yer, sık ağaçlı yer. * Günâh.
HARED: Hışım etmek. * Menetmek, engel olmak.
HAREKÂT: (Hareket. C.) Hareketler.
HAREKÂT-I HARBİYE: Harp harekâtı.
HAREKÂT-I MÜŞTEREKE: Müşterek hareketler, beraber davranışlar.
HAREKE: Arapça harflerin u, e, i şeklinde okunacağını gösteren işaretler. (Zamme "ötre" fetha "üstün" kesre "esre" (gibi) * Hareket lafzının Arapça terkibde aldığı şekil.
HAREKET: Kımıldanma. Davranış. Yola çıkmak. Bir cismin sabit bir noktaya göre yerinin veya durumunun değişmesi. Sarsıntı.
HAREKET-İ ARZ: Zelzele, deprem, yer sarsıntısı.
HAREKET-İ DÂHİL: Tar: Kanuni Sultan Süleyman zamanında Süleymaniye medreselerinin binasından sonra onikiye çıkarılan tarik-i tedris (okutma yolu) silsilesinin dördüncü mertebesindeki müderrislerine verilen bir ünvandır.
HAREKET-İ MER'İYYE: Gerçekte olmadığı halde, var imiş gibi görünen hareket.
HAREKET-İ MİHVERİYE: Mihver, eksen etrafındaki muntazam hareket.(Şems, hareket-i mihveriyesi ile silkinse, meyveleri düşmez, silkinmezse yemişleri olan seyyarat düşüp dağılacaktır. M.)
HAREKET-İ MÜSTAKİME: Fiz: Doğru bir çizgi üzerinde olan hareket.
HAREM: Herkesin girmesine müsaade edilmeyen yer. Kadınlara mahsus oda. (Misafirlere ve erkeklerin girmesine müsaade edilen yere de"selâmlık" denir.)(Tesettür kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü, kadınlar hilkaten zaife ve nâzik olduklarından kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan; kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var. L.)
HAREM-İ ŞERİF: Kâfir ve müşriklerin girmesi yasak olan ve canlı mahlukun öldürülmesi men'edilen Mukaddes Kâbe ve civârı.
HAREMEYN: İki mukaddes harem. Müşrik ve kâfirlere yasak olan mukaddes Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere.
HAREMEYN-İ ŞERİFEYN: Mekke'deki Kâbe ile Medine'deki Ravza-i Mutahhara.
HAREM-SERAY: Sarayların kadınlara mahsus olan kısımları. Buna "Harem-i Hümayun" da denilir. * Câmi içi.
HARES: (Haris. C.) Bekçiler, muhafızlar.
HARES: Dilsizlik, ebkemiyyet.
HAREŞE: Sinek.
HAR'ET: Terslemek.
HAREZ: (C.: Ehrâz) Çocukların oynadıkları ceviz.
HAREZE: (C.: Harez-Harezât) Boncuk.
HARF: Ağızdan çıkan her bir sese âit verilen işaret. Alfabeyi meydana getiren şekilli çizgilerden herbiri. * Müstakil bir mânâya değil de başka harflerle birleşerek, başka muayyen ve müstakil çok mânaların ifadesi için kullanılan şekil. Başkasının mânalarını gösteren işaret. * Vecih, üslub. * Her şeyin ucu, kenarı, sivri ve keskin kıyısı.
HARF-İ ÂB-DÂR: Güzel ve mânidar söz.
HARF-İ ASLÎ: Gr: Arabça bir kelimenin kökünü teşkil eden harften olan. (Ekserisi üç harften ibaret olur.)
HARF-İ ATIF: Gr: İki kelime veya cümleyi birbirine bağlayan harf. Vav ve fe gibi. Arabçada on şekilde harf-i atıf şunlardır: $Bunlar bir kelimeyi veya cümleyi diğer bir kelime veya cümle üzerine atıf ve rabtederler. Bu harflerden evvelkine: ma'tufun aleyh, sonrakine ise, ma'tuf denir. (Bak: Atf)
HARF-İ CERR: Gr: Kelimenin sonunu esre ile (i diye) okutan harf. Bunlar arabçada şu şekil altında toplanmıştır. $ (Vav-ı kasem), (Ta-yı kasem)
HARF-İ İLLET: Gr: Elif, vav, ya harfleri.
HARF-İ MASDARÎ: Fiil mânasında olan bir kelimeyi, masdar mânâsına çeviren harf.
HARF-İ MEDD: Kendinden evvel gelen harflerin uzun sesli okunmasına vesile olan "elif, vav, yâ" harfleri.
HARF-İ MEZİD: Arabçada masdar olan kelimeye harf ilâvesi ile başka masdar yapılır. Bu ilâve edilen harflere "Harf-i mezid" denir. Meselâ: kelimesinde harf-i aslî üçtür. $ (mükâtebe) dendiği zaman, "Müfâale masdarı şekline göre, mim ve elif harfleri, harf-i meziddendir" denir.
HARF-İ NÂSIB: Muzari fiilinin sonunu üstün (e, a diye) okutan harf. (Bak: Huruf-i nâsibe)
HARF-İ NİDÂ': Ya, ey, â gibi harflerle çağırılanın ismine eklenen harf. Ünlem.
HARF-İ TÂRİF: Arabçada, elif lâm harflerinin ismin başına gelmesi hali. (Bak: Lâm-ı ta'rif)
HARF-İ ZÂİD: Gr: Kelimenin bazı tasrifinde düşen harf. Fazla, zâid harf. Te'kid için yazılan harf. Sonradan ilâve olan harf.
HARF: Yemiş toplama.
HARF-AŞİNA: Harfleri birbirinden ayırdedebilen. * Mc: Sözden anlayan.
HARF BE HARF: Aynen, aslı gibi, olduğu gibi.
HARFECE: Güzel gıda.
HARF-ENDAZ: Söz atan; dokunaklı, haysiyete ilişen söz söyleyen.
HARF-GİR: f. Her işte ayıp ve noksan arayan.
HARFÎ: Harfe âit. * Sahibi tanıtmak için olan. * Başkasının mânası için yazılan. (Bak: Mâna-yı harfî)
HARFİYE: Kendi başına müstakilen bir mânası ve te'siri olmadığı halde, kendi cinsinden bir topluluğun içinde olduğu zaman ancak bir vazife gören şeylere denir.
HARFİYEN (HARFİYYEN): Harfi harfine. Hiçbir değişiklik yapmadan.
HARGÂH: f. Otağ. Büyük çadır.
HARGAR(E): f. Hakaret eden, hakaret edici.
HARGELE: f. Eşek sürüsü. * Terbiyesiz, görgüsüz ve azılı kimseler.
HARGUŞ: Tavşan.
HARHAR: f. Devamlı arzu, sürekli istek. * Gönül üzüntüsü, iç sıkıntısı. * Devamlı kaşıntı.
HARHARA: Uykuda horlamak. * Kedinin mırıldayışı. * İki dere arasındaki düzlük.
HARHİŞE: f. Kavga, gürültü, patırtı.
HARIK: Muhalefet eden, aykırı olan, karşı gelen. * Yırtıcı, yırtan.
HÂRIK-I ÂDE: Âdeti yırtan, âdetin dışarısında, hârikulâde.
HARIK: Yakan, yakıcı. Yanan, tutuşmuş. Ateş, od.
HARIS: Hırslı olan, haris.
HARISA: İnsanın başında veya yüzünde kan çıkmaksızın yalnız deri yırtılmış olarak peyda olan yara.
HARÎ: Müstehak, lâyık.
HARÎ: f. Hakirlik, horluk.
HARÎ': Kimseden çekinmeyen, fâcire kadın. * Çok gülen, gülegen.
HARİB: Yıkan, harab eden. * Haydut.
HARİB: Kaçan, firar eden.
HARÎB: Yağma olunmuş, soyulmuş, talan edilmiş.
HARÎBE: (C.: Harâib) Bir kimsenin geçineceği şey.
HARÎC: Dar, ensiz. * Kuşatılmış.
HÂRİC: Bir şeyin veya mahallin veya memleketin dışında kalan. * Ecnebi.
HÂRİC-İ VATAN: Vatanın harici.
HARİC: Günahkâr, günah işlemiş. Allahın emrini dinlememiş olan.
HARİCEN: Dışardan, dıştan. Hariçten.
HARİCE TEMESSÜL: Zihnî olan kelâmın hâricî âlemdeki kanunlara uygun şekilde tanzim edilişi.
HARİCÎ: Dışarıya âit olan. İçeriye âit olmayan. Dış ile alâkalı. Ecnebiye âit. * Zorba ve âsi olan. * Seyyid olmadığı halde seyyidlik iddia eden. * Vaktiyle Hazret-i Ali Kerremallâhü veche'ye âsi olan fırka-i dâlle ashabından herbiri. (Bak: Havaric Vak'ası)
HARİCİYYE: Hariçle alâkalı. Dış işleri. * Ameliyatla tedavi edilebilen hastalıklar. * Haricilik. (Bak: Havâric vak'ası)
HARİD: Satın alma.
HARİD: Öfkeli, hidetli, kızgın.
HARÎD: Tek, ayrı.
HARİDAR: Satın alıcı, satın alan.
HARİD(E): (C.: Harâid) Kız, evlenmemiş kız. * Delinmemiş inci.
HARİDE: Satın alınmış.
HARİF: (Hırfet. den) Meslekdaş, san'at arkadaşı. Teklifsiz dost. * Herif, âdi insan.
HARİF: Güz mevsimi, sonbahar. * Meyve toplama zamanı.
HARİF: Yemiş toplayan.
HARİFANE: f. Esnafça. Herkes kendi masrafını, hissesine düşeni vermek suretiyle, ortaklıkla yapılan.
HARİFE: (C.: Harâif) Ev için sonbahar hazırlığı.
HARİFÎ: Sonbaharla alâkalı.
HARİK: Omuz küreklerinin arası.
HARÎK: Yangın, ateş.
HARÎK-I KEBİR: Büyük yangın. * Büyük Cihan Harbi.
HARÎK: Erkekliği olmayan adam.
HARİK: Zeyrek akıllı kimse.
HÂRİKA: İmkânların üstünde olan şey, hayret uyandıran, hayranlık vren. Büyük ve görülmedik eser. Görülmedik derecede kıymetli.
HÂRİKA: Ateş, nâr, od.
HÂRİKA-İ SEVDÂ: Aşk ateşi.
HARÎKA: Acı, sızı. * Bulâmaç. Yulaf lâpası.
HÂRİKA-PİŞE: f. Hârikalı. Hârika işler yapan.
HÂRİKAT: (Hârika. C.) Şaşılacak şeyler, hârikalar. İnsanda hayret uyandıran şeyler.
HÂRİKAVÎ: Harika cinsinden, harika gibi.
HÂRİKULÂDE: Fevkalâde, âdetin hâricinde bulunan şey, eser. Görülmedik derecede. Son derece kıymet ve ehemmiyeti hâiz olan şey.
HARÎK-ZEDE: (C.: Harikzedegân) f. Yangından zarar görmüş kişi. Evi ve eşyaları yanmış kimse.
HÂRİM: Fakir.
HARÎM: Herkesin giremiyeceği, dokunmıyacağı şey. Haram dairesi. * Şerik. * Bir kişinin olup, başkasının duhul ve taarruzundan masun yer. * Hacıların Mekke-i Mükerreme'de giydikleri libas.
HARÎM-İ HÂSS: Büyük bir kimsenin kendi dairesi.
HARÎM-İ İSMET: Namus ocağı, mukaddes ocak. Kudsi âile yuvası.
HARÎM: Saygısız, çekinmez. Kayıtsız kimse.
HARÎME: Bir kimsenin, istediği gibi kulanabilecek hakka sahib olduğu malı.
HARİR: İpek. İpekten yapılmış. * Harâretli. Sıcak.
HARÎR: Su akarken çağlamak. * Yel eserken fışıldamak. * Horuldamak.
HARİRÎ: İpek eşya. * İpek tüccarı. * Bir nevi kâğıt.
HARİRÎ: (Kasım bin Ali) (Mi: 1054-1122) Irak'ta doğdu. İnhitat (çöküş) devrinin ediblerindendir. "Makamat" adlı eseriyle şöhret bulmuştur. Bediüzzaman-ı Hemedanî'nin Makamları misal alınarak yazılmış elli makameyi (nutukları) ihtiva eder.
HARİRİYE: Un ve süt ile yapılan bulamaç.
HARİS: Süngü demiri. * Soğuk olan şey.
HÂRİS: Eken, ekici. Çiftçi.
HÂRİS-İ GAYUR: Çalışkan ve gayretli çiftçi.
HÂRİS: Muhafız. Bekçi. * Gözcü. Himaye eden. Bekleyen.
HÂRİS-İ VATAN: Vatanın koruyucusu, vatanın bekçisi.
HARİS: Son derece hırslı olan.
HARÎS: Bir şeye fazlası ile düşkün. Hırslı.
HARÎS-İ CÂH: Mevki, makam ve rütbe düşkünü.
HARÎS-İ ŞÖHRET: şöhret ve nam düşkünü.
HARÎSA (HÂRİSA): Yağmuruyla yer yüzünü süpürüp gideren bulut. * Kan çıkmayan azıcık baş yarığı.
HARÎSANE: f. Hırslıcasına. Çok haris olarak. Hırslılara mahsus bir tavırla.
HARÎSET: (C.: Harâyis) Zayıf deve.
HARİSTAN: f. Çalılık, dikenlik.
HARÎSUN ALEYKÜM: Tevbe Suresi'nin bir âyetinde geçen bu ifade, birinci derecede Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında olup ümmetini ve bütün insanları doğru yola irşadda yılmadan, büyük bir sebat ve azim ve gayretle devam etmesine işaret edilerek böylece tavsif edilmiştir.
HARİŞ: f. Kaşınma, kaşıma.
HARÎŞ: Bir cins yılan.
HARİTA: yun. Yeryüzünün veya bir parçasının belli bir ölçüye göre küçültülerek muvafık bir yere çizilen taslağı. * Dağarcık, kulplu kese.
HARİYE: Yavuz bir yılan.
HARÎZ: Tâkatsiz kimse, güçsüz ve kuvvetsiz insan.
HARÎZ: Mahfuz, hıfzolunmuş, saklanılmış.
HARİZME: Azgın hayvanların ağzına ve ayının dudağının üstüne geçirilen demir halka.
HARK: Yakmak. Yanmak. Yangın.
HARK-I KEBİR: Büyük yangın. * Cihan Harbi. (daha ziyade ihrak olarak kullanılır)
HARK: Yarma. Yırtma. * Su akacak yarık yer.
HARKA': Kulağı delik koyun. * Çeşitli yönlerden esen rüzgâr.
HARKAFA: (C.: Harâkıf) Kalça kemiği. Uyluk kemiğinin baş tarafı.
HARKAHE: Koyuncuların kara evi.
HARKEKET: (C.: Harâkîk) Uyluk başı.
HARKÜRRE: f. Eşek yavrusu, sıpa.
HARK VE İLTİYAM: Yarmak ve yapıştırmak. Yırtılmak ve iyileşmek.
HARM: Muhkem etmek, sağlamlaştırmak. * Davara yük vurmak. * İşinde çabuk çabuk olmak. * Udul etmek. * Kat'etmek.
HARMED: Kokusu ve rengi değişen. * Kara balçık.
HARMEL: Üzerlik otu.
HAR-MENİŞ: f. Eşek huylu, eşek tabiatlı.
HARMEŞ: İfsad etmek, bozmak.
HARNUB: Keçiboynuzu adı verilen bir cins yemiş.
HARP: (Bak: Harb)
HAR-PÜŞT: f. Diken sırtlı. * Mc: Kirpi.
HARPÜŞTE: f. Balıksırtı şeklinde olan, harpuşta.
HARR: Hararet, sıcaklık. Sıcak.
HARR-I ŞEDİD: Şiddetli hararet, fazla sıcaklık.
HARR: Yarmak.
HARR(E): Hararetli. Kızgın. Çok sıcak. Yakıcı.
HARRA: (Hurur) Yüksekten aşağı düşmek.
HARRAKA: Eskiden düşman gemilerini veya düşman şehirlerini ateşlemek için, yakıcı âletlerle donatılmış olan harp gemisi.
HARRAN: Susuz.
HARRARE: Gürleyerek, çağlayarak akan su.
HARRAS: (Harâset. den) Çiftçi, ekinci. Toprağı işleyip ekin eken.
HARRAS: Yalancı.
HARRAS: Küp yapan.
HARRAT: Doğramacı, çıkrıkçı. Tornacı.
HARRAZ: Terzi.
HARRE: (C.: Hurer) Değirmenin buğday konulan deliği.
HARRE: (C.: Hırâr-Hırârât-Harrun) Kara taşlı yer.
HARRUB: "Keçiboynuzu" adı verilen bir yemiş cinsi.
HARS: Yarmak, yırtmak.
HARS: Koruma. Muhafaza etmek. Hırz mânasınadır.
HARS: (C.: Hırâs) Küp.
HARS: Tahmin etmek. * Yalan söylemek. * Acıkmak.
HARS: Tarla sürmek. * Maarif. * Mal toplamak, kazanmak. * Teftiş ve tedbir eylemek.
HARS-I IRKÎ: Milli maarif, ırkî hars.
HARSA': Dilsiz kadın. * Gürlemeyen bulut. * Belâ. (Müz: Ahrâs)
HARSEK: Küçük cisim.
HARSİNÎ: Tunç.
HARŞ: Avlamak. * Kaşımak.
HARŞ: Kesbetmek, almak. * Tırmalamak.
HARŞA: Bir cins ot.
HARŞEF: (C.: Harâşif) Kalkan balığı. * Balık pulu. * Enginar bitkisi.
HARŞUF: Enginar bitkisi.
HART: El ile ağacın yaprağını sağmak. * Ağaç kabuğu soymak, yaprak toplamak. * Nikâh.
HART: Katı katı ovmak. * Davarın yulaf yerken çıkardığı ses.
HARTAVÎ: Tar: Sipahilerin yeniçeri keçesine mümasil olarak giydikleri toparlak keçe külâh.
HARTUC: f. Topa merminin ardından sürülen barut kesesi.
HARUF: Küçük kuzu, hamel. * Tâze et.
HARUN: Musa Peygamber'in (A.S.) yardımcısı ve büyük kardeşi. * Bağdad Abbasî Halifelerinden Harun-ür Reşid.
HARUN: İlerleyeceği yerde duran veya geri giden hayvan.
HARUNÎ: Hayvanın ilerlemeyip durması veya gerilemesi. Hayvanın huysuzluğu.
HARUR: Sıcaklık. Güneşin kızgınlığı. * Gece esen sıcak rüzgâr.
HARUR: Yüksekten düşmek. * Akla gelmedik cihetten hücum etmek.
HARUS: Sütü az olan kadın. * Evlenip hâmile olan kız.
HARUT: Mukaddes kimse. * İpini sahibi elinden çekip kaçan davar.
HARUT VE MARUT: Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen iki meleğin ismidir.
HARVA: Büyük kumlu tepe. * Yüce, yüksek. * Bir dağın adı.
HAR-VAR: f. Eşek yükü.
HARY: Noksan etmek, noksanlaştırmak, eksiltmek.
HARZ: Dikmek.
HAR-ZAR: f. Çalılık, dikenlik.
HARZE: Yaban şalgamı.
HARZEM (HAREZM): Türkistan'da Aral gölünün güneyindeki delta ve çevresindeki ülke.
HASAR: (C.: Hasâret) Ziyan, zarar.
HASAR: Soğuk, berd.
HASARAT: (Hasâret. C.) Ziyan ve zararlar. Hasaretler.
HASAR-DİDE: f. Zarara uğramış, hasar görmüş.
HASARET: Hasar. Alış-verişte zarar, ziyan. Yoldan sapmak. Sapıtmak. Dalâlete düşmek.
HASARET: Cıvık ve sulu şeyin koyulaşıp katılaşması. * Dahâmet peyda etme, irileşme.
HÂSIL-I BİLMASDAR: Hakiki müessirden hâsıl olan fiildir. Kendi sebeb ve şartlarından meydana gelen şey. Meselâ: Bir şeye vurmak, masdardır; o vurmaktan hâsıl olan ses çıkmak, hâsıl-ı bilmasdır'dır. Tüfek atarak bir adamı öldürmekte tüfek atmak fiili, masdar: adamın ölmesi ve tüfeğin sesi çıkması da hâsıl-ı bilmasdar'dır.
HÂSIL-I DARB: Mat: Çarpım. Çarpmak işinin neticesi. 5 sayısı 2 sayısıyla çarpılırsa, çıkan 10 sayısı, hâsıl-ı darbdır.
HAS LAFIZLAR: Bir mânaya mahsus olan lafızdır. Hasan, Mehmed, insan, erkek lafızları gibi.
HASM-I MÜTEVARÎ: Huk: Mahkemeye gelmekten ve vekil göndermekten çekinen kimse.
HASR-I NAZAR: Sadece bir şeye bakıp dikkat etmek. * Yalnız bir mevzu veya meslek üzerinde çalışıp onda mütehassıs ve muvaffak olmaya çalışmak.
HASSA-İ FARİKA: Ayırıcı özellik. Vasf-ı fârık. Bir şeyi diğerinden ayıran hususiyet.
HÂST-GÂR: f. İsteyen, talep eden, isteyici.
HÂST-GÂRÎ: f. Tâliplik, isteyicilik.
HAŞARI: Yaramaz, rahat durmaz, hırçın.
HAŞEB-PARE: f. Tahta parçası. Yonga.
HATAKÂR: f. Yanlışlık yapan, hatâ eden, yanılan.
HATAR: Tehlike. Uçurum, Emniyetsizlik. Korku.
HATAR: Bir şeyin etrafını çevreleyen çember nev'inden şeyler. * Çadırın eteklerine bağlanan parça.
HATARAT: Tehlikeler. Akla gelen fikirler.
HATARE: Hürmetli ve izzetli olmak.
HAT'ARE: Bir hâl üzerine karar etmeyip devamlı değişmek.
HATARGÂH: f. Tehlikeli yer, tehlikeli saha, tehlike yeri.
HATARİŞ: Deprenmek.
HATARKÂR: f. Hatarlı, korkulu.
HATARNÂK: f. Korkunç, korkulu, tehlikeli.
HÂTEM-İ SADARET: Padişahın sadrazamlarda bulunan mührü. Buna "hâtem-i vekâlet", "hâtem-i şerif" veya "mühr-i hümayun" da denilirdi. İlk zamanlar yüzük şeklinde idi ve parmağa takılırdı. Sonraları zincire bağlı olarak sadrazamlar, boyunlarına asarlardı. Bundan ayrılmak, vazifeden azledilmek demek olduğu için; mühürü hamamda bile boyunlarında taşıyan sadrazamlar vardı. (O.T.D.S.)
HATEMKÂRÎ: Bir sathın "yüzeyin" üzerine süs şekilleri oyarak meydana getirilen boşlukları, o satha benzeyen başka bir madde veya mâdenle doldurmak suretiyle yapılan tezyinât.
HATIR-AZAR: f. Hatır kıran.
HATT-I HAREKET: Davranış. Davranma tarzı. Hareket tarzı.
HATT-I MİSMARÎ: Çivi yazısı.
HATT-I NISF-ÜN NEHAR: Meridyen. Ekvatora dik olarak geçtiği farzedilen dairelerin her biri.
HATT-I ŞEHRİYARÎ: Tar: Padişahın yazısı manâsına gelen bir kelimedir. Eskiden padişahlar "hatt-ı hümayun" "hatt-ı şerif" adı verilen emirleri kendi el yazılarıyla yazdıkları gibi, başkalarına yazdırdıklarının başına da imzalarını koyarlardı. İşte bu türlü vesikalardaki padişahların el yazılarına "hatt-ı şehriyarî" denilirdi.
HATTAR: (Hatur) Gaddar. * Hud'akâr. Hilekâr.
HATTAR: Süngü vuran.
HATVE-İ TEKARRÜB: Yaklaşma adımı.
HATVE-ŞÜMAR: f. Adım sayan. * Çekinerek ve ihtiyatla yürüyen.
HAVAİC-İ ZARURİYYE: Zaruri ihtiyaçlar. Giderilmesi lüzumlu olan ihtiyaçlar.
HAVARE: f. Yiyecek, azık.
HAVARIK: (Hârika. C.) Acib ve garip olan hâdise. İnsanda hayret ve hayranlık uyandıran şeyler. * Okun nişanı delerek öbür tarafından çıkıp gitmesi.
HAVARIK-I ÂDE: Fevkalâde olaylar, hârika hâdiseler.
HAVARİ: Yardımcı. * Hz. İsa'nın (A.S.) yardımcı ve sahabeleri olan 12 zâttan her biri.
HAVARİC: (Hâric ve Hârice. C.) Asiler, zorbalar, isyankârlar. * Hâricîler. Hâriçte kalanlar. (Bak: Hâricî)
HAVARİYYUN: Hz. İsa'nın (A.S.) yardımcı ve sahabeleri olan 12 kişinin hepsine birden verilen isim. Bunlar: İsa'nın (A.S.) Petrus adını verdiği Yunus'un oğlu Simun, kardeşi Andreas, Yakub, Zebedi'nin oğlu Yuhanna, Filipus ve Bartholomaeus, Matta ve Tomas, Alte'nin oğlu Küçük Yakub, Gayur Simdeu, Yakub'un oğlu Yahuda, hain Yahuda İskariyot'tur.
HAVF-I ÂR: Utanma korkusu.
HAVF-I BÂRİ: Allah korkusu.
HAVYAR: Balık yumurtası. Mersin balığı yumurtasından yapılan siyah, mugaddi ve leziz bir madde.
HAYADAR: f. Utangaç, çekingen, mahcub.
HAYDAR: Yiğit, cesur, kahraman. * Hz. Ali'nin (R.A.) bir nâmı, * Arslan, gazanfer.
HAYDAR-I KERRÂR: Hz. Ali. * Kahramanca döne döne düşmana saldıran.
HAYDARANE: f. Hz. Ali gibi. Kahramanca, yiğitçe, cesurca.
HAYDARÎ: Kahramanlık, cesurluk, yiğitlik. Arslanlık. * Eskiden bazı esnaf ve köylülerin giydikleri kolsuz aba, hırka.
HAYDARİYYE: Hırkanın altına giyilen kısa ve kolsuz elbise.
HAYLULET-İ ARZ: Ay tutulması. Dünyanın güneşle ay arasına girerek güneş ışığına perde olması.
HAZAR: Bir şeyi bir kimseye vermeyip men ve hacr etmek.
HAZAR: Tahta ve kereste kesmeğe mahsus su ile işler büyük bıçkı.
HAZAR: Sulh zamanı. Barış zamanı. * Bir kimsenin huzuru, yakını. * Mukim olmak. Yolcu olmamak.
HAZAR VE SEFER: Barış ve muharebe zamanı. * Evde mukim olma ve yolculuk.
HAZARET: (Bak: Hadâret)
HAZARÎ: Köyde ve kasabalarda yaşayanların yaşayış şekli ve tarzlarına ait. Şehirli. * Sulh ve asâyiş, sükun ve istirahat zamanlarına mensub ve müteallik. Barış ve güvenle alâkalı.
HAZEF-PARE: f. Çanak çömlek parçası, kırığı.
HAZİNEDAR: f. Malı muhafazaya me'mur olan.
HAZİNEDARÎ: f. Hazinedarlık.
HEBBAR: Çok fazla kılı olan sırtlan veya maymun.
HEFT-KÂR: f. Yedi türlü iplikle dokunmuş kumaş.
HEKTAR: Fr. Yüz ar değerinde ölçü birimi.
HEM-ARAMİŞ: f. Birlikte dinlenen, beraber istirahat eden.
HEMARE: Her zaman, her an, dâima.
HEM-AYAR: f. Eşit, denk, müsavi.
HEM-BAR: f. Aynı yükü yüklenmiş olan, aynı yükü taşıyan.
HEM-CİVAR: Aynı yerde oturan, komşu.
HEM-KÂR: f. Aynı işi yapan, aynı işte olan.
HEM-VARE: f. Her zaman, dâima.
HEM-VARÎ: f. Düzlük, düzolma.
HENCAR: f. Kaide, kural, yol, usul.
HENGÂM-I BAHAR: Bahar mevsimi.
HER-BAR: f. Her defa, her kere.
HERZEKÂR: f. Saçma sapan konuşan, mânasız sözler söyleyen.
HERZEKÂRANE: f. Saçma sapan konuşarak. Boş ve lüzumsuzca uydurmalarla, abuk sabukça.
HESAR (HESUR): Arslan.
HEVADAR: f. Hevalı. Nefsine uymuş. Küstah. * Etrafı açık, havalı yer.
HEVAKÂR: f. Günahlı işlere hevesli. Hevâ ve hevesine bağlı.
HEVESDAR: f. Hevesli.
HEVESKÂR: f. Hevesli istekli, arzulu. Meyli ve arzusu olan, heves eden.
HEVESKÂRÂN: (Heveskâr. C.) İstekliler, hevesliler.
HEVESKÂRÎ: f. Heveskârlık, heveslilik.
HEY'ARE: Bir yerde karar etmeyen kadın.
HEYSAR: Arslan.
HEYZÜM-PÂRE: f. Odun parçası.
HEZAR: f. Bin. (1000) * Pek çok. * Bülbül.
HEZARAN: f. Binler. Binlerce. Pek çok. * Bülbüller.
HEZARDASTEN: (Hezârdestân) f. Bülbül.
HEZAREN: Sıcak memleketlerde yetişen; ve baston, sandalye gibi şeyler yapmakta kullanılan bir cins kamış.
HEZARFENN: f. Çok bilen, bir çok san'atı birden çok yüksek derecede yapabilen. * Minâre ustası.
HEZARMÎH: f. Bin yerinden yamalı derviş hırkası. * Çok süslü. * Gök yüzlü.
HEZARPA: f. Çok ayaklı, bin ayaklı. * Kırkayak.
HEZARPARE: f. Bin parça, çok ufak.
HEZARTABE: f. Güneş, şems.
HEZARYAR: f. Bin defa. Bin kerre.
HEZZAR: Devamlı saçmalayan adam.
HIDARE: Oturma, ikamet.
HIMAR: (C.: Hamir - Humur) Eşek.
HIMAR: (C.: Humr-Humur) Kadınların başlarına sardıkları bez.
HIMARE: (C.: Hamâyir) Ayak üstü. * Havuzun etrafına koydukları taş. * Avcıların av vurmak için çevrelerine ev gibi dizdikleri taşlar.
HINEZKAR: Kısa boylu kişi.
HINTAR: Çok acıkmak.
HIRÎDAR: f. Alıcı, müşteri, tâlib.
HITAR: (Hatar. C.) Tehlikeler, hatalar.
HITAR: Misli, benzer, denk, eş. * Bir çevreyi ihâta edip çevresini dolaşan nesne.
HIVAR: Cevap vermek.
HIYANETKÂR: Hıyanet eden. Hâin.
HIYAR: Hayırlılar. * (C.: Hıyârât) Huk: Bir işi yapıp yapmamada serbestlik. Genel olarak bir anlaşmadan vaz geçme. Hususi bir sözleşmenin fesh veya tasdiki. Muhayyerlik. Kendisinde böyle muhayyerlik bulunan kimse, yaptığı bir akdi diğer tarafın rızasına hâcet kalmaksızın bozabilir.
HIYAR-I AYB: Bir şeyde mevcud olan bir kusurun akitten sonra meydana çıkmasından dolayı âkitlerden biri için sabit olan muhayyerliktir.
HIYAR-I RÜ'YET: Bir şey hakkında görülmeden yapılan bir akitten dolayı, âkitlerden biri için görüldüğü zaman sabit olan muhayyerliktir.
HIYAR-I ŞART: Âkitlerden birinin veya herbirinin akdi, muayyen bir müddet içinde fesh veya icazetle infaz edebilmek hususunda muhayyer olmasıdır.
HIYAR-I TAĞRİR: Âkitlerden birinin diğer taraftan aldatılarak bir malı gabn-ı fâhiş ile satmasından veya satın almasından dolayı satış muamelesini fesh hususunda muhayyer olmasıdır.
HIYAR-I VASF: Bir akitte vücudu şart kılınan veya örfen meşhud bulunan mergub bir vasfın mevcud olmaması sebebiyle âkitlerden biri için sabit olan muhayyerliktir. (Sağılır diye satılan bir ineğin, sütten kesilmiş olması gibi.)
HIYARAT: (Hıyâr. C.) İslâm hukukunda alışveriş meselelerine ait muhayyerlik hususları.
HIYARE: Otsuz, otu olmayan yer.
HIZAR: Bahçe çevresine yapılan duvar veya çit.
HİCAR: (Hacer. C.) Taşlar.
HİCAR: Aygır atın ön ayağını arka ayağının birisine sağlamak. * Devenin ayağını bileğinden semer ağacına bağladıkları ip.
HİCARE: (C.: Hıcer) Su üstünde olan kabarcık. * Taş.
HİCRÎ TARİH: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Mekkeden Medine'ye hicret ettiği günü başlangıç olarak alan tarih. Milâdi ve Rumi tarihler gibi oniki ay esasına dayanan hicri sene, Muharrem adı verilen ayla başlar, zilhicce ile sona erer. Oniki ayın adları şunlardır: Muharrem, safer, rebiül-evvel, rebiül-âhir, cemaziyel-evvel, cemaziyel-âhir, receb, şaban, ramazan, şevval, zilkade, zilhicce.Kamerî aylar yirmidokuzla otuz günleri arasında değiştiği için hicri tarih ile milâdi tarih arasında on günden biraz fazla fark vardır. Hicri yahut kameri yılı milâdi yıla çevirmek için şöyle bir formül kullanılır. Eldeki hicri yıl sayısının % 3'ü çıkarılır. Bulunan sayıya 622 sayısı ilâve edilir. Böylece meselâ hicri 1000 yılının yüzde üçü 30 eder. Geriye 970 kalır. Bu sayıya 622 daha ilâve edilince karşılığı olarak milâdi 1592 yılı bulunmaktadır.
HİÇKÂRE: f. İşi rast gitmeyen.
HİDBAR (HİDBÎR): (C.: Hadâbir) Zayıflığından arkasında eti kurumuş deve.
HİDDET-İ BASAR: Görüş keskinliği.
HİLÂL-İ AHDAR: Yeşilay.
HİLEKÂR: f. Hileci, hilebâz.
HİLEKÂRANE: f. Hilekârcasına, hile yapanlar gibi.
HİLEKÂRÎ: f. Hilekârlık.
HİLM-İ HİMARÎ: İfrat derecede yavaşlık, yumuşak huyluluk.
HİMAR: Merkep. Eşek.
HİMARÎ: Himarla alâkalı. * Eşek gibi.
HİNDUBAR: f. Yazı hokkası.
HİNSARE: Küçük ve kısa.
HİSAB-I NAZARÎ: Mat: Teorik hesap.
HİSAR: (Hasr. dan) Etrafını alma, kuşatma. * Kale. Etrafı istihkâmlı yer.
HİSAR ERİ: Kale muhafızı.
HİSARLI: Hisarla çevrili yer. * Hisarda oturan, kalede mukim. * Ask: Sınırlarda bulunan şehir ve kalelerde topçuya ait hizmetlerde kullanılan bir sınıf asker. Bunlara İstanbul'dan gönderilen "topçuağası" kumanda ederdi. Hisarlılar, bölük ve ortalara ayrılmamıştı. Sayıları sınırlı ve sabit değildi.
HİSSEDAR: Hisse sâhibi, hissesi olan.
HİSSİYAT-I MÜTEVARİSE: Geçmiş ecdaddan yeni nesle intikal edip gelen hisler. (Hürmet ve hayâ hisleri gibi)
HİŞDAR: f. Temizlik kurallarına çok sadık olan ve riayet eden adam.
HÎŞTENDAR: f. Kendine iyi bakan, sağlığını koruyan.
HİTAR: Saçma söz, mânâsız kelâm.
HİYAMİYYE NEZARETİ: Tar: 1826 senesinde Yeniçeri Ocağı'nın ilgası üzerine kaldırılan Çadır Mehterleri yerine kurulan daire.
HİYERARŞİ: Fr. Mevkilerin, salâhiyeterin ve rütbelerin önem sırası. * Sıra gözetilerek yapılan herhangi bir tasnif. * Huk: Aynı teşkilâta bağlı kişiler arasında yukarıdan aşağıya bir kontrol imkânı veren ve bu suretle astı üste bağlayan alâka.
HİZFER (HİZFÂR): (C.: Hazâfır) Taraf. Nâhiye.
HİZMETGÜZAR: f. Komisyoncu. * Şunun bunun işini görüveren.
HİZMETKÂR: Hizmet yapan kimse. Hizmetçi.
HOCA-VÂRİ: Hocaya benzer surette.
HODARA: (Hod-ârâ) f. Kendini süsleyen, kendini medheden, öven.
HOSPODAR: Osmanlı İmparatorluğunca XV. yy.dan 1866-1881'e kadar Boğdan ve Eflak'ı yönetmekle vazifelendirilen Romen prenslerinin ünvanı.
HOŞGÜVAR: f. Hazmı kolay, tatlı, hoş, sindirici.
HOŞMANZAR: f. Manzarası güzel. Güzel görünen. * Mc: Güzel yüzlü. Siması güzel olan.
HOŞREFTAR: f. Gidişi, yürüyüşü güzel. Güzel gidişli.
HOVARDA: Sefih, çapkın. Malını mülkünü zevk u safa yolunda harcayan, sefâhette sarfeden.
HUBAR: Taşlı, yumuşak yer.
HUBARA: (C.: Hubârât) Toy kuşu.
HUD'AKÂR: f. Oyuncu, düzenbaz, hilekâr.
HUD'AKÂRÎ: f. Düzenbazlık, hilekârlık, oyunculuk.
HUDARA: f. Allah için, Allah aşkına.
HUDARA: Karanlık gece. * Siyah bulut.
HUDARE: Deniz.
HUDARET: Yeşillik. Sebze.
HUDARÎ: Arı kuşu.
HUDARİ': Bahil kimse.
HUDARİYYE: Tavşancıl kuşu. * Karanlık gece.
HUDAVENDİGÂR: f. Hükümdar, âmir, efendi, sahib. * Osmanlı padişahlarından 1. Murad Han Gazi'nin (1362 - 1389) lâkabıdır ve bu sebeple, şehzadeliğinde valilik yaptığı Bursa vilâyetine de Cumhuriyete kadar bu nam verilmişti.
HUFARE: Ahd. * Ücret. * Hayâ şiddeti.
HULDZAR: f. Cennet.
HULUSKÂR: f. Bir insana karşı samimi muhabbeti olan. * Dalkavuk. Menfaati için sevgi ve iyi muamele gösteren.
HULUSKÂRÂNE: f. Samimi muhabbet ve sevgi ile. * İkiyüzlülükle, dalkavuklukla.
HUMAR: Sarhoşluk veren ve haram olan içkiden sonra gelen baş ağrısı. * Sersemlik. * Bir şeyin acısı burnundan gelmesi.
HUMAR-ÂLUD: f. Süzgün ve baygın göz. * Kendinden geçmiş, şaşkın.
HUMARİS: Sağlam, şiddetli, katı.
HUMBARA: f. Küçük küp. * Ask: Demir veya tunçtan dökülmüş, içi boş ve yuvarlak olarak yapılan ve içine patlayıcı maddeler doldurularak havan topu veya elle atılan harp aleti. Havan topu ile atılana havan humbarası, elle atılana da el humbarası denirdi. * Para biriktirmek için kullanılan toprak veya madenden yapılan, bir tarafında para sığacak kadar yarığı bulunan kap. Kumbara.
HUMBARACI: Ask: Yeniçeri teşkilâtı zamanındaki topçu eri. Bu teşkilâtın mensubları havan toplarıyla humbara attıkları için bu adı almışlardı.
HUMBARAHANE: Humbara yapılan beylik fabrika. * Tar: Humbaracılar kışlası.
HUNBAR: f. Kan yağdıran, kan yağdırıcı.
HUNHAR: f. Kan içici. Zâlim. Kan akıtan. Öldüren, öldürücü.
HUNHARANE: f. Kan içercesine. Çok zâlimce. Öldürerek.
HUNKÂR: f. (Bak: Hünkâr)
HURAFE-VARÎ: f. Hurafeye benzer. Hurafe gibi uydurulmuş.
HURUF-U ŞARTİYE: (Bak: Şart edatları)
HUSARE: Arpa, buğday ve pirinç gibi hububâtın kabuğundan düşen parçalar. * Her kabuklu nesnenin, kabuğundan ayrılıp temizlenmesi. * Şirâ sıkıntısı. * Her nesnenin fenâsı.
HUŞAR: Avaz, ses.
HUŞARE: Bir yere giderken bırakılan faydasız şeyler. * Her şeyin kötüsü.
HUŞDAR: f. Akıllı, uslu.
HUŞKAR: İri öğütülmüş un. O undan olan ekmek.
HUŞYAR: (Bak: Hüşyar)
HUVAR: Bağırış, çığlık, sayha, avaz.
HUVAR: (C.: Ahvire-Hırân-Hurân) Anasından ayrılmayan deve yavrusu. (Anasından ayrılsa "fasil" derler.)
HUVVARA: Ağartılmış yemek.
HUZZÂR: (Hâzır. C.) Hazır olanlar, hazır bulunanlar, huzurda ve gözönünde olanlar.
HUZZÂR-I MECLİS: Mecliste hazır bulunanlar.
HÜKM-İ KARAKUŞÎ: Karakuş hükmü. * Mc: Hesaba kitaba gelmiyen, mantığa uymayan hüküm.
HÜKMBERDAR: f. Hükme muti olan, itaat eden, boyun eğen.
HÜKÜMDAR: f. Padişah, hüküm sâhibi. En yüksek reis. İmparator.
HÜKÜMDARAN: (Hükümdâr. C.) Hükümdarlar, Padişahlar.
HÜKÜMDARANE: Hükümdar gibi, hükümdara yakışır bir surette.
HÜKÜMDARÎ: f. Hükümdarlık, padişahlık, şahlık.
HÜNKÂR: f. Hükümdar. Padişah. Sultan.
HÜNKÂR MAHFİLİ: Eskiden camilerde padişahlar için yapılmış olan yerler. Bu mahfiller camilerin zemininden yüksek olarak yapılır ve caminin iç kısmını görmek için kafes konulurdu. Bunun haricinde kafesin birkaç yerinde 20-30 cm. en ve boyunda açılabilir küçük pencereler de bulunurdu.
HÜRAR: Devede olan bir zahmet.
HÜRMETKÂR: f. Hürmet eden, saygılı.
HÜSN-Ü HAREKET: Güzel muamele yapma, iyi muamelede bulunma.
HÜSN-Ü İDARE: İyi idare etme.
HÜŞDAR: (Bak: Huşdar)
HÜŞYAR: Uyanık, akıllı, zeki. Ayık. Uslu.(...İstikbal karanlığı içinde saadet-i ebediyyeye giden nuranî yolu olan sırat-ı müstakime hidayeti istemek.. hem şimdi yatmış nebatat, hayvanat gibi gizlenmiş güneşler, hüşyar yıldızlar, birer nefer misillü emrine müsahhar ve bu misafirhane-i âlemde birer lâmbası ve hizmetkârı olan Zât-ı Zülcelal'in kibriyasını düşünüp Allahü Ekber deyip rükua varmak... S.)
HÜŞYARANE: f. Akıllıcasına.
HÜŞYARÎ: f. Hüşyarlık, akıllılık.
HARARET-İ GARİZİYYENİN İLTİHAB: İnsanda şehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda olduğu devresi.
HARBEŞ: Fesâd vermek, ifsad etmek, bozmak.
HARBÜZE-FÜRUŞ: f. Karpuz kavun satan adam.
HAREMEYN-İ ŞERİFEYN: Mekke'deki Kâbe ile Medine'deki Ravza-i Mutahhara.
HAREŞE: Sinek.
HARGUŞ: Tavşan.
HARÎS-İ ŞÖHRET: Şöhret ve nam düşkünü.
HARŞA: Bir cins ot.
HARŞUF: Enginar bitkisi.
HOŞREFTAR: f. Gidişi, yürüyüşü güzel. Güzel gidişli.
HUŞAR: Avaz, ses.
HUŞYAR: (Bak: Hüşyar)
HÜŞDAR: (Bak: Huşdar)
İADE-İ İTİBAR: Ticarette iflâstan kurtulma. * Kaybedilen itibarı tekrar kazanma. Şerefini kurtarma.
İADE-İ ZİYARET: Ziyarete gelenin ziyaretine gitmek.
İARE: Emaneten vermek. Bir malın kullanılmasından karşılık istemiyerek meccanen başkasına vermek.
İARE-İ MUKAYYEDE: Bir mülkün kayıd ve şartlarla birine ödünç olarak verilmesi.
İARE-İ MUTLAKA: Bir mülkün, bir eşyanın sâhibi tarafından hiç bir şart ve kayda bağlı kalmayarak başka birine ödünç verilmesi.
İARETEN: İare olarak. Emaneten.
İBADETKÂR: f. İbadet yapan. İbadete düşkün.
İBAR: Eritilmiş kurşun. * (İbre. C.) İğneler, ibreler.
İBARAT: (İbare. C.) İbareler. Bir ifadeyi meydana getiren kelime ve cümleler.
İBARATÜNA ŞETTÂ: Bizim ibarelerimiz çeşit çeşittir, muhteliftir, dağınıktır.
İBARE: Bir fikri anlatan bir veya birkaç cümlelik yazı. Parağraf. * İbretli ders veren söz. (Bak: İbaret)
İBARE: Helâk etmek.
İBARE-SENC: f. Düzgün konuşan, akıcı söz söyleyen.
İBARET: Meydana gelmiş, toplanmış. Bir şeyden teşekkül etmiş. Bir şeyin aynı. Bir şeyin içindekini ve aslını beyan. Bir halden bir hale tecavüz eylemek. * Rüya tabir etmek.
İBHAMVARÎ: f. Belli etmeyerek, âşikâr surette tanıtmıyarak, gizli bir şekilde, mübhem olarak.
İBHAR: (Bahr. dan) Deniz yolculuğu.
İBHİRAR: Gece yarısı olma.
İBKAR: Fecirden kuşluğa kadar olan vakit. * Tehir etmek, sonraya bırakmak.
İBN-İ ARZ: Garip, gurbette bulunan.
İBRAHİM-VARİ: f. İbrâhim (A.S.) gibi. Fani, gelip geçici şeylere kalbini bağlamamak sureti ile.
İBRAR: Yapılan yeminin doğru olduğu tasdik edilme.
İBRİKDAR: Eskiden sarayda büyük devlet adamlarının konaklarında su döken ve leğen ibrik işlerine bakan kimse.
İBSAR: Dikkatle bakmak, tetkik etmek.
İBSİ'RAR: At yarışlarında koşuşma.
İBŞAR: (Büşr. den) (C.: İbşarât) Müjdeleme, tebşir etme, sevinçli bir haber bildirme.
İBŞARAT: (İbşâr. C.) Müjdelemeler, tebşir etmeler, sevinç verici haber bildirmeler.
İBTAR: Parçalama. * Mahrum etme, esirgeme. * Gündüzün başlangıcı.
İBTAR: Şaşma, tuhafına gitme, hayrette kalma. * Alabileceği miktardan fazla yük yükletme.
İBTİAR: Kuyu kazma.
İBTİDAR: Bir işe sür'atle başlama.
İBTİHAR: İki parça olma, ikiye bölünme.
İBTİKAR: Sabahleyin erkenden kalkma.
İBTİSAR: (Basar. dan) Kalb gözüyle görme. Basiret. * Görüp hakikatına varma.
İBTİSAR: Bir şeye başlama, ibtida.
İBTİTAR: Tâbi olma, uyma, ittiba etme.
İBTİYAR: Seçip kabul etme. * Kavga yapma, dövüş etme. * Güçsüz, zaif ve kuvvetsiz olma.
İBTİZAR: Cebren ve zorla alma. Soygunculuk yapma.
İCAR: Kiralamak. Kiraya vermek. * Kira parası.
İCAR: Kadının başına bağladığı nesne.
İCARAT: Kiranın gelirleri. Gelirler.
İCARE: Kira. Gelir, irâd. Ücret. * Fık: Belli bir menfaati belli bir karşılık ile satmak.
İCARE-İ AKAR: Ev, dükkân, arsa gibi yerlerin kirası.
İCARE-İ FÂSİDE: İn'ikad şartlarını câmi' olduğu halde sıhhat şartlarını tamamen veya kısmen cami olmayan icaredir. Bu, aslen meşru olduğu hâlde vasfen meşru bulunmamış olur. Binaenaleyh böyle bir icareyi mucir ile müstecirden herhangi biri fesh edebilir.
İCARE-İ GAYR-İ MÜN'AKİDE: İn'ikad şartlarını tamamen veya kısmen câmi' olmayan icaredir ki, buna "İcare-i batıla" da denir.
İCARE-İ MEVKUFE: Başkasının hakkı taalluk edip icazeti lahık olmadıkça nâfiz olmayan icaredir.
İCARE-İ MÜECCELE: Sonradan alınacak kirâ.
İCARE-İ MÜN'AKİDE: Bey'ide olduğu gibi in'ikad şartlarını tamamen câmi' olan icaredir.
İCARE-İ MÜNECCEZE: Bir şeyi akd-i icare ânından itibaren kiraya vermektir. Akd zamanında kiranın başlangıcı söylenmezse kira, bir icare-yi müneccezeye haml olunur.
İCARE-İ MÜSANEHE: Yıllık olarak yapılan icaredir. Bir hanenin bir yıl müddetle kiraya verilmesi gibi.
İCARE-İ MÜŞAHERE: Aylık olarak yapılan icaredir. Bir haneyi bir aylığına kiraya vermek gibi.
İCARE-İ MÜZAFE: Bir şeyi gelecek muayyen bir vakitten itibaren kiraya vermektir. Meselâ: Bir hâneyi gelecek falan ayın birinden itibaren bir sene müddetle şu kadar bin liraya kiraya vermek, bir icare-i müzafedir.
İCARE-İ SAHİHA: İn'ikad ve sıhhat şartlarını tamamen câmi' olan icaredir ki, şuyu'ı asilden ve şartı mufsidden hâli olmak üzere malum bir menfaatı, malum bir bedel mukabilinde temlik etmekten ibarettir.
İCARET: İcâr, ücret. Kiraya vermek. * Kurtarmak, yardım etmek.
İCARETEYN: Müeccel ve muaccel icarelerle kiralanan vakıf emlâkı. Hem derhal alınan, hem ileride alınacak kirası olan vakıf bina.
İCAZKÂR: f. İcazlı, kısa ifadelerle çok şey anlatmak halinde olan.
İ'CAZKÂR: f. Mu'cizeli olmak. Başkalarını acze düşürecek derecede olmak.
İ'CAZKÂRANE: f. Herkesi yarışmada âciz bırakacak yolda.
İCBAR: Zor. Zorlama. Cebretmek.
İCBAR-I NEFS: Kendini zorlama, nefsini icbar etme.
İCCAR: (C: Ecâcir) Dam, çatı.
İCHAR: (Cehr. den) Sesle okuma. * Ortaya çıkarma, zuhur ettirme, meydana çıkarma, açıklama.
İCMAR: Bir araya toplamak. * Süratle yürümek. * Atın sıçrayarak yürümesi. * Bir şeyin umumi olması. Ateşe öd ağacı koymak. * Bir şeyi buhurlamak. Tahmini hesab yapmak. * Yeni ayın görünmesi.
İCTİHAR: Askeri çoğaltma. * Meydanda ve gözükür olma. Aşikâr olma.
İCTİMAR: Tütsülenme, buhurlanma.
İCTİRAR: İleri ve geri çekme, çekilme. * Hayvanın geviş getirmesi.
İCTİSAR: Cür'et ve cesâret göstermek. * Çölü aşıp gitmek. * Denizde geminin geçip gitmesi.
İCTİVAR: (Civar. dan) Komşu olma, muhit yapma.
İDARE: Devrettirmek. Çekip çevirmek. Döndürmek. Kullanmak. Becermek.
İDARE-İ ASKERİYE: Askerlik işleriyle meşgul olan idare.
İDARE-İ EKVANÎ: Kevnlerin, âlemlerin idaresi, tasarrufu.
İDARE-İ MAHSUSA: İlk adı "İdare-i Aziziye" olan devlet vapur işletme dairesi.
İDARE-İ MASLAHAT: Bir işi mümkün mertebe iyi-kötü yürütmek.
İDARE-İ MEŞRUTA: Meşrutiyet idaresi, meşrutiyetle idare.
İDARE-İ MUTLAKA: Bir hükümdarla idare. Bir hükümdarın idare ve yönetimi altında bulunan devlet. Mutlakiyet idaresi.
İDARE-İ MÜSTEBİDE: İstibdat idaresi.
İDARE-İ ÖRFİYE: İcabında devletin bir yerde mülki idareye ait nizamları tatil ile kanunen kurduğu askerî idare. Örfi idâre, sıkıyönetim.
İDARE-İ UMÛR: İşlerin görülmesi.
İDARE FİTİLİ: Eskiden geceleyin yatak odalarını aydınlatmak için zeytinyağı konmuş küçük bir tabağın içinde yakılan bir çeşit fitilin adıdır. Küçük petrol lâmbalarına da idâre denildiği için bunların fitillerine de bu ad verilir.
İDAREHANE: f. Bir işe bakan hey'etin veya bir işi idare edenlerin toplanarak iş gördükleri yer ve dâire. * Dergi, gazete vs. gibi yayınların yazı işlerine bakılan dâire.
İDARE KANDİLİ: Yatak odalarını aydınlatmağa ve elde gezdirmeğe mahsus küçük, ışığı az lâmba.
İDARETEN: İdare için. Kanun ile değil, işin gelişine göre yaparak. İdare yoluyla, işi idare ederek.
İDARÎ: İdare. * İdare ile alâkalı.
İDBAR: Geriye gitmek. Geri dönmek. * İşlerin ters gitmesi. * Talihsizlik. * Bir gezegenin diğer oniki burcun tertibine zıt olarak hareketi. (Asıl tertibe göre gitmesine de ikbal denir.)
İDDİHAR: Biriktirmek, toplamak, yığmak. * Kıtlık zamanında yüksek fiatla satmak üzere zahire toplayıp saklama.
İDDİSAR: Zengin olma, çok mal mülk sahibi olma. Bir şeye bürünme.
İDHAR: Hakir görme, tahkir etme, aşağılatma, hor görme.
İDRAR: Sidik. Bevl. * Çokça akıtmak. * Devamlı vermek.
İDRARAT: (Derr. C.) Gelirler. Vâridat. Tahsilat.
İFCAR: Fecir vaktine girme. * Bir kimseyi fâcir sayma.
İFHAR: Şereflendirmek. Şeref vermek. Fahirlendirmek.
İFKAR': Fakir düşürme, fakirleştirme. * Hayvanı kirâya verme.
İFRAR: Kaçırmak. Kaçırılmak. Firara mecbur etmek.
İFRATKÂR: f. Pek ileri giden. Haddini aşan.
İFTAR: Oruç açmak. Oruç açılırken yenen yemek. (Zıddı: İmsak)
İFTARİYYE: İftarlık. İftar için hususi olarak hazırlanmış nevale. Bunlar oruç bozulduktan sonra yemek yenmeden evvel yendiği için bu ad verilmiştir. * Osmanlı İmparatorluğu zamanında padişah sarayında, vüzera, eşraf ve âyân konaklarında, davetlilere iftardan sonra diş kirası namıyle verilen bahşiş, para.
İFTİHAR: Övünmek. Kendini beğenircesine kendinden ve yaptıklarından bahsetmek. * Başkasının iyi bir hali ile sevinmek. (Bak: Tahdis-i ni'met)
İFTİHARİYYAT: İftihar yoluyla söylenen sözler.
İFTİHAR MADALYASI: Padişaha sadakat gösterenlere, tarım ve san'atın ilerlemesine çalışanlara, yangın ve sâri hastalık anında devlet ve millete büyük hizmetleri dokunanlara verilmek üzere II. Abdülhamid'in irade-i seniyesiyle altın ve gümüşten olmak üzere çıkarılan madalya. (1886 ve 1887) Madalyanın ön yüzünde yukarı kısmında şualar içinde tuğra ve alt kısmında Osmanlı arması; diğer yüzünde defne dalı arasında bir boş saha vardır. Buraya, madalyanın sahibi olacak şahsın adı yazılırdı. Kırmızı renkli kurdele ile göğsün sol tarafına takılırdı. Sahibinin ölümünde vereseye intikal etmez, hükümete geri verilirdi.
İFTİKAR: Yoksulluğunu, fakirliğini açığa vurmak. * Çok ihtiyacı olmak. * Tevazu'. Alçak gönüllülük.
İFTİRAR: Gülmek.
İGARE: Yağma etmek, hücum etmek. * Teşvik etmek. Gayrete getirmek. Acele etmek.
İGBİRAR: Kırılmak. Gücenmek. * Toz ile paslanmak. * Boz benizli olmak.
İGMAR: Batırmak.
İGRAR: Batırmak.
İGTİFAR: Mağfiret olunma. * Şüyu' bulma.
İGTİRAR: (Gurur. dan) Aldanma, iğfâl olunma. * Gururlanma. Kibirlenme, böbürlenme. Güvenilmeyecek şeye güvenme. * Gaflette olma, gafil bulunma.
İGTİRAREN: Güvenerek, mağrur olarak.
İGTİYAR: Faydalanma, istifâde etme. * Azık edinme.
İHBAR: Haber vermek. Haber almak. Alınan haber. Anlatmak. (Bak: Ahbâr)
İHBAR-I GAYBÎ: Gayıbdan verilen haber. Geçmiş zamandan veya gelecekten verilen haber. (Bak: Ahbar)
İHBARAT: Bildirilen haberler. İhbarlar. Bildirilen hadis-i şerifler.
İHBARÎ: Haberle alâkalı. Haber vermeğe dair. * Gr: Bir işin ne zaman olacağını bildiren fiil.
İHBARİYYAT: Haberle alâkalı, habere âit cümleler.
İHBARİYYE: Haber vermek işi. * Kaçak veya kayıp eşyayı haber verene mükâfat olarak verilen para.
İHBARNAME: f. Yazılı haber. Yazı ile haber vermek. * Belirli hadiselere dair bilgi olarak, alâkalı olduğu yere verilen yazı. * Bir paranın ödenmesi veya başka bir muamelenin yapılması lüzumuna dair resmi bir daireden gönderilen ihtarnâme.
İHDAR: (Hadr. dan) Tıb : Bir organın hissini iptal etme, uyuşturma. * Kızı yaşmaklandırma, ferace giydirme.
İHDAR: (Heder. den) İptal etme, battal etme, hükümsüz bırakma. * Boşa harcama.
İHDAR-I DEM: Huk: Maktulün (öldürülmüş olan kimsenin) diyetini katilden (öldürenden) aldırmamak.
İHFİK-ÜL ARZ: Yer yarığı.
İHKAR: Rezil ve rüsvay etme.
İHMALKÂR: f. İhmalci, işine dikkat etmeyen.
İHMİRAR: Kızarmak. Kızıllık. * Kızıl hastalığı.
İHRAK Bİ-N-NAR: Ateşte yakma.
İHSAR: (Hasr. dan) Birisini işinden alıkoymak. * Fık: Hac için ihrama girmiş bir zâtın, Arafat'ta durmakla ziyaret tavafından; ve umre için ihrama girmiş bir kimsenin de tavaftan men edilmesi. Böyle men edilen zâta "muhsar" denir. * Kısaltma, kısalma. * Sıkıştırma.
İHTAR: Hatırlatmak. Dikkati çekmek. Tenbih. Uyarma. Kalbe gelen doğuş, ilham.(... Fakat dinî olmayan musibetler hakikat noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmanîdir. Nasıl ki, çoban gayrın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır.L.)
İHTARAT: (İhtar. C.) İhtarlar, hatırlatmalar. * Dikkati çekmeler, tenbihler.
İHTİBAR: Yoklama. Deneme. Sınama. Tecrübe.
İHTİDAR: Örtülenme, perdelenme, perde tutma.
İHTİFAR: (Hafr. dan) Kazma veya kazılma.
İHTİKAR: Hor ve hakir görmek. Hakarete katlanmak.
İHTİKÂR: Bir şeyi kıymetlensin diye saklamak. * Ist: İnsanların veya ehlî hayvanların yiyeceklerine âit şeylerin satış kıymetleri yükselsin diye kırk gün kadar saklamak. Böyle yapan kimseye muhtekir denir. * Vurgunculuk, bozgunculuk. (Bak: Muhtekir)
İHTİKÂREN: İhtikâr suretiyle, vurgunculukla.
İHTİLAF-I DÂR: Huk: Mirası bırakan ile vâristen her birinin başka başka ülkeler ahâlisinden olması.
İHTİLAF-DAR: f. Huk: Mirasçı ile miras bırakanın ayrı ayrı memleketler halkından olması.
İHTİLASKÂR: f. Çalan, aşıran, hırsızlık yapan.
İHTİLASKÂRAN: (İhtilaskâr. C.) Çalanlar, aşıranlar, ihtilas edenler.
İHTİLASKÂRANE: f. Çalıp aşıranlara yakışacak şekilde, hırsızlar gibi.
İHTİMALAT-I KARİBE: Yakın ihtimaller.
İHTİMAR: (Hamr. dan) Mayalanma, ekşiyip mayalanma.
İHTİRAMKÂR: f. Saygılı, hürmetkâr.
İHTİSAR: İcmâl etmek. Sözün kısaltılması. Kısaltmak. * Mat: Sadeleştirme, basitleştirme. Hesapta bir tenasübü en küçük haddine indirme.
İHTİSAREN: İhtisar suretiyle, muhtasar olarak, kısaltarak, tafsilâtsız, kısaca.
İHTİŞAR: Büyük kafalı olma, koca başlı olma. * Toplanma, cem' olma.
İHTİYACAT-I ZARURİYE: Zaruri ihtiyaçlar. (Ev, yeme, içme, yakma, giyinme v.s. gibi)
İHTİYAR: Yaşlanmış kimse. Yaşlı. * Ist: İstek, arzu. Razı olmak. Katlanmak. Seçmek. Tensib etmek. Seçilmek. (Bak: İrade)
İHTİYAR-I CÜZ'Î: (İhtiyar-ı cüz'iye) İnsanın küçücük ihtiyarı, iradesi. Pek az, zayıf ihtiyar. (Bak: Cüz'-i ihtiyarî)
İHTİYAR-I KÜLFET: Külfete katlanma.
İHTİYAR-I ZAHMET: Zahmet ve meşakkate katlanma.
İHTİYAR ELDEN GİTMEK: Mc: Kendini zaptedememek, hiddet ve gazaba gelmek, irâdeyi kaybetmek.
İHTİYARÎ: Mecburi olmayan. İsteğe bağlı. Bir kimsenin isteğine bırakılmış olan.
İHTİYARİYAT: Yapılması insanın kendi elinde olan şeyler.
İHTİYATKÂR: f. İhtiyatlı, ilerisini düşünen.
İHTİYATKÂRANE: f. İhtiyatla, sakınganlıkla.
İHTİZAR: (İhtidar) Huzura çıkmak. Hâzır olmak. * Can çekişmek. Hastanın ölüme hazır olması.
İHTİZAR: Hazer etmek. Korunmak. Sakınmak.
İHZAR: Hazır etmek. Hazırlamak. * Huzura getirmek. Derpiş etmek. * Mahkemeye gelmeyenleri cebren getirme müzekkeresi.
İHZARAT: (İhzar. C.) Hazırlıklar, hazırlanmalar.
İHZAREN: Huzura getirerek. Birini mahkemeye dâvet ederek. * Hazırlayarak, ihzar ederek.
İHZARÎ: Hazırlık mahiyetinde olan. Hazırlayan.
İHZARİYE: Aleyhine açılan dâva münasebetiyle getirilen şahıslardan, gönderilen mübaşir veya muhzirin masrafı karşılığı olarak tahsil edilen para. İhzariyeye mübaşir ve muhzirin at ve araba masrafından başka yemek, içmek gibi şahsî masrafları da ilâve edilirdi. * Birinin mahkemeye çağrılması için yazılan yazı.
İKAR: Doldurma, doldurulma.
İ'KAR: Kadının dölyatağını sakatlama.
İK'AR: Derinletme, derinleştirme.
İK'AR-I ÂBÂR: Kuyuların derinleştirilmesi.
İK'AR-I ENHAR: Nehirlerin derinleştirilmesi.
İKBAR: Ulu görme, büyük görme veya görülme.
İKBAR: Kabre koyma, mezara koyma veya konulma.
İKBAR-I MEYYİT: Ölünün kabre konulması. Mevtanın gömülmesi.
İKDAR: (Kudret. den) Kudret verme, kuvvetleştirme, güç kazandırma. Geçimini sağlama. * Birini kayırma.
İKDİRAR: Bulanma, bulanık olma.
İKDİRAR-I MÂ': Suyun bulanması.
İKFAR: Birisine kâfir demek, kâfir denilmek.
İKRAR: Açıktan söylemek. Kabul ve tasdik etmek. Hakkı itiraf etmek. Karar vermek. Mukarrer kılmak. * Fık: Bir kimseye diğerinin kendisinde olan hakkını haber vermek.
İKRAR-I MARİZ: Ölüm ânında iken edilen ikrar. Vasiyetname.
İKRAR Bİ-L KİTABE: Bir kimsenin diğer bir kimseye olan borcunu kitabetle yani yazı ile tasdik etmesi. Tabirin mânası yazı ile ikrar'dır.
İKSAR: (Kesret. den) Çoğaltma, fazlalaştırma, arttırma.
İKSAR-I KELÂM: Çok söyleme, sözü uzatma, gevezelik etme.
İKSAR: Bir şeyi yapmak imkânı varken yapmama.
İKŞİ'RAR: Ürperme. Ürkmeden dolayı tüylerin diken diken kalkması ve derinin iğne iğne kabarması.
İKTİDAR: Güç, takat. Kudret. Güç yetmek. Yapabilmek.
İKTİDAR-I KÂMİN: Gizli güç.
İKTİDARÎ: Güç ve iktidarla alâkalı ve mensub.
İKTİMAN-I SÂRIK: Hırsızın gizlenmesi.
İKTİSAR: (Kasr. dan) Sözü kısa kesmek. Kısaltmak.
İKTİSAR: (Kesir. den) Paralamak. Kırılmak.
İKTİTAF-I ESMAR: Meyve toplama.
İLÂN-I HARB: Savaş açma. Harb ilân etme.
İLEL-İ SÂRİYE: Tıb: Bulaşıcı hastalıklar. Sâri illetler.
İLHANLILAR: İlhanlılar hanedanı ve bu hanedanın idare ettiği XIII. asrın sonu ve XIV. asrın ilk yarısında yaşayan bir yakındoğu imparatorluğu.
İLKBAHAR: t. Mart, nisan ve mayıs aylarını içine alan mevsim.
İLLE-İ IZTIRARÎ: Kabul edilmesi mecburi görülen sebeb.
İLM-İ AHBÂR: (Bak: İlm-i hadis)
İLM-İ ARZ: (İlm-ül arz) Yer bilimi. Jeoloji.
İLM-İ ÂSÂR: (Bak: İlm-i hadis)
İLM-İ TABAKAT-ÜL ARZ: Arzın tabakalarından bahseden ilim. Jeoloji.
İLTİFATKÂR: İltifat eden, mültefit. Hal hatır sorup gönül alan.
İLTİFATKÂRANE: f. İltifat edene yakışır şekilde.
İMAM-I BUHARÎ: (Bak: Buhari.)
İM'AN-I NAZAR: Bir işi dikkatle düşünmek; inceden inceye bakmak ve tedkik etmek.
İ'MAR: Yapmak. Tâmir etmek. Şenlendirmek. Mâmur kılmak. Harabilik ve ıssızlıktan kurtarmak.
İMARAT: (İmaret. C.) İmaretler, genel aşevleri.
İMARET: Emirlik. Beylik.
İMARET: Mâmur etmek, şenlendirmek. Mâmurluk. * Hayrat için fakirlere yemek verilen yer. (Bak: Amâir)
İMARET KEMERİ: Eskiden medresenin en güçlü, kuvvetli, kıdemli ve sözü dinlenen talebesi hakkında kullanılır bir tabirdi. Ayrıca bu tabir, medrese talebelerinden iaşe işlerine bakmak üzere bir sene müddetle seçilenler hakkında da kullanılırdı. Bunlar, bellerine kemer taktıkları için bu isim verilmişti.
İMHAR: Hâtun için mehr tayin etmek. Evleneceği kız veya kadın için mehr tayin etmek.
İMMİSAR: (İmtisar ile aynı mânâdadır) Süt sağmak. * Bir şeyi incelemek. * Az olmak. * Dağılmak. * Hâil, perde.
İMPARATOR: Lât. Büyük kral. Birkaç devlete hükmünü geçiren büyük hükümdar. Tahta çıkan kadın olursa ona imparatoriçe denir.
İMRAR: Geçirmek. Mürur ettirmek. * İpi sağlam bükmek. * Acıtmak. Acı olmak.
İMRAR-I EVKAT: Vakitleri geçirmek.
İMTAR: Yağdırma veya yağdırılma.
İMTAR-I AHCÂR: Taş yağdırma.
İMTAR-I MATAR: Yağmur yağdırma.
İMTİKÂR: (Mekr. den) Oyuna kanma, aldanma.
İMTİRAS-I HİMAR: Eşeğin sürtünüp kaşınması.
İMTİSAR: (Bak: İmmisar)
İMTİZACKÂR: f. Uyuşarak, anlaşarak, karışarak. Kaynaşmağa müsait surette.
İNARE: (Nur. dan) Nurlandırma, aydınlatma, ışıklandırma.
İNAYETKÂR: f. Yardım ve iyilik eden. Lütuf ve inayette bulunan.
İNAYETKÂRÂNE: f. İnayet edene yakışır surette. Yardım ve iyilikte bulunan kimseye yakışacak şekilde.
İNBİHAR: Yorgunluktan dolayı nefes kesilip soluk soluğa kalma.
İNCİBAR: Kırılmış olan kemiğin bağlanıp tekrar kaynaması.
İNCİRAR: Çekilip uzanma. Çekilme. Bir neticeye doğru çekilerek sona erme.
İNCİRAR-I KELÂM: Söz gelişi.
İNFAR: Ürkütme, ürkütülme.
İNFİCAR: Tan yeri ağarma. Fecir sökme. * Tohumun yerde çatlaması. * Suyun, yerden kaynayıp çıkması.
İNFİTAH-I EZHAR: Çiçeklerin açılması.
İNFİTAR: Yarılma, açılma.
SURET-ÜL İNFİTAR: Kur'an-ı Kerim'de seksenikinci Sure olup Mekkidir.
İNHİDAR: İnişe inme. * Vurmakla derinin şişmesi.
İNHİDAR: Perdelenme.
İNHİDAR-I NİSVAN: Kadınların örtünmesi.
İNHİSAR: Hasr olunma. * Tecavüz etmeme. * Bir iş veya malın idâresinin bir kişiye, bir ele bırakılması. Bir elden idâre. Bir şeye mahsus olup, başka şeye şümulü olmama. Yalnız bir şeye veya bir şahsa hasrolunma.(Zihniyet-i inhisâr, hubb-u nefisten geliyor, sonra maraz oluyor, nizâ ondan çıkıyor. S.)
İN'İSAR: Ezip sıkma, sıkıştırma, suyunu çıkarma.
İNKÂR: Bilmeme, tanımama. Yaptığını ve söylediğini gizleme. * Yapmadım deme ve ayak direme. * Reddetme. (Bak: Nefy)
İNKÂRÎ: İnkârla alâkalı.
İNKISAR: Kısalma, kısa olma.
İNKIŞAR: Bir şeyin derisinin veya kabuğunun soyulması.
İNKİDAR: Hızlı yürüme. * Düşme ve saçılma.
İNKİSAR: Kırılma. Gücenme. * Beddua ve lânet okuma. * Şikeste olma.
İNSAFKÂR: İnsaflı, insaf sahibi, haksızlık yapmayan.
İNSANİYETKÂR: f. Vicdanlı ve iyi adam, insaniyetli.
İNSANİYETKÂRÎ: Vicdanlılık, insaniyetlilik.
İNSİFAR: İnkişaf etme, açılma.
İNŞAR: Ölüyü diriltme. (Bu fiil, Allah'a mahsus olmak kaydiyle: İnşar-ı emvat denir.)
İNŞİMAR: Sallana sallana yürüme.
INTIFA-YI HARİK: Yangının sönmesi.
İNTİBAR: Kabarma, şişme.
İNTİHAR: Kendi kendisini öldürmek. İdâm-ı nefs.
İNTİSAR: Saçılmak. Dağılmak. * Püskürmek. * Toz kabarması. Kabarmak. * Buruna su çekmek. * Aksırıp tıksırmak.
İNTİSAR: Yardım etmek. * Hakkını tamamen almak. * Öc ve intikam almak.
İNTİŞAR: Dağılmak. Yayılmak. Üremek. * Tıb: Yorgunluktan damar şişip kabarmak. Umumileşmek.
İNTİŞAR-I ARZANÎ: Hedefin sağ veya sol taraflarına düşen mermilerle, hedef arasında kalan mesafe.
İNTİZAR: Adamak, nezretmek.
İNTİZAR: (Nazar. dan) Gözlemek. Ümidederek beklemek.
İNZAR: (Nazar. dan) Te'hir etme, geciktirme. İmhal.
İNZAR: (C.: İnzârât) (Nezr. den) Neticenin kötü olacağını bildirerek fenalıktan sakındırmak. Azab ve ceza va'detmek.
İNZARAT: (İnzar. C.) İhtarlar, tenbihler.
İNZİCAR: Çekilmek, vazgeçmek.
İP PARASI: Mc: Belâyı savmak için verilen şey.
İRAE-İ TARİK: Yol gösterme. Kılavuzluk etme.
İRCA-İ NAZAR: Bakışı gerilere çevirme, mâziye bakma.
İRHEM YAREB: Tıb: Bağırsak tıkanması veya dolanması.
İRTİHAL-İ DÂR-I BEKÂ: Dâr-ı bekaya göçme. Ölme.
İRZA-Yİ TARAFEYN: İki tarafı anlaştırma, râzı etme.
İSABETKÂR: f. Doğru rastlayan. İsabetli.
İSAR: Kendisi muhtaç olduğu halde başkasına nimet vermek, cömertlik, ikrâm. * İhtiyar etmek. * Yumuşatmak. * Dökmek, serpmek. Saçmak.(...Sahabelerin, sena-i Kur'aniyeye mazhar olan "İsar hasletini" kendine rehber etmek, yâni hediye ve sadakanın kabulünde başkasını kendine tercih etmek; ve hizmet-i diniyenin mukabilinde gelen menfaat-ı maddiyeyi istemeden ve kalben taleb etmeden, sırf bir ihsan-ı İlâhî bilerek, nâsdan minnet almıyarak ve hizmet-i diniyenin mukabilinde de almamaktır.(Çünki hizmet-i diniyenin mukabilinde dünyada bir şey istenilmemeli ki ihlâs kaçmasın. Çendan hakları var ki, ümmet onların maişetlerini temin etsin. Hem zekâta da müstehaktırlar. Fakat bu istenilmez; belki verilir. Verildiği vakitte, hizmetimin ücretidir denilmez. Mümkün olduğu kadar kanaatkârane başka ehil ve daha müstehak olanların nefsini kendi nefsine tercih etmek $ sırrına mazhariyetle, bu müdhiş tehlikeden kurtulup ihlâsı kazanabilir... L.)
İ'SAR: Sürçtürmek, ayak kaydırmak. * Zemmetmek, kötülemek.
İ'SAR: Fakirlik. * Borçluya karşı takaza etmek, sıkıştırarak alacağını istemek, güçleştirmek.
İ'SAR: İkindi zamanında bulunmak. * Kızın gelinlik çağına gelmesi. * Kasırga.
İSAR: Sargı, bağ. * Esirlik, kölelik.
İSAR: Keçinin memesine takılan torba, kese.
İSAR: Zengin, maldâr olmak; gani olmak.
İS'AR: Narh koyma, fiat veya pahâ biçme.
İS'AR: Çocuğun diş çıkarması.
İSARE: Esir etmek ve gezdirmek. * Bağ, bend.
İSARE: Koparmak, kaldırmak. * Tozu havaya kaldırmak.
İSFAR: Sabah namazının ortalık aydınlanırken kılınışı.
İSFİRAR: (Bak: Isfirar)
İSHAR: Uyundırma. * Gece uyutmayıp, uyanık durdurma.
İSKALARYA: ing. Çarmıkların halat basamakları.
İSKAR: (Sekir. den) Sekir verme, sarhoş etme.
İSKARLAT: İtl. Eski devirlerde Venedik mensucatından, boyası has ve kumaşı dayanıklı bir nevi çuhanın adı idi ve şarkta pek makbuldü. Yeniçeri Ocağı ileri gelen ağalarına, sekbanbaşıya ve yeniçeri kâtibine her sene bu çuhadan verilir veya bedeli para olarak tahsis olunurdu. Bu paraya da "İskarlat bedeli" denirdi. (Ta. L.)
İSKARMOZ: Gemilerin kaburgalarını teşkil eden eğri ağaçlar. * Kayıklarda kürek takılıp çekilen ağaç çiviye de bu ad verilir.
İSKARPİN: Fr. Konçsuz veya yarım konçlu zarif ayakkabı. Alafranga hafif kundura.
İSM-İ İŞARET: Gr: Kendisiyle muayyen bir şeye işaret olunan kelime. "Bu, şu o" gibi.
İSMAR: Mıhlama, çivileme.
İSMAR: (Semere. den) Meyve ve semere vermek, fayda vermek.
İSMİRAR: (Semrâ. dan) Esmerleşme, kara olma, kararma.
İSPARÇENE: İtl. Halatın üzerine sarılan kendir ve ip. * Halatı meydana getiren üç boy bükmenin beheri.
İSPİDKÂR: f. Kalaycı.
İSRAR: (Sırr. dan) Sır saklamak, gizlemek. Gizlenmesi lâzım bir şeyi gizlemek.
İSRAR-I ESRAR: Sırların gizlenmesi.
İSRAR: (Bak: Israr)
İSTAR: Yüzletme, astar çekme. * (C.: Esâtir) Altıbuçuk dirhem ağırlığında (19.5 gr.) bir ölçü. * Dört tane. * Dört veya dört buçuk miskal.
İSTAR: (Satr. dan) Yazı yazma.
İSTARE: Perde, zar.
İSTARE: f. Yıldız.
İSTIKSAR: (Kasr. dan) Kısma. Bir şeyin kısaltılmasını isteme.
İSTIKTAR: Damla damla akıtma, damlatma.
İSTİARE: Ariyet istemek. Ödünç almak. Birinden iğreti bir şey almak. * Edb: Bir kelimenin mânasını muvakkaten başka mânada kullanmak; veya herhangi bir varlığa, ya da mefhuma asıl adını değil de, benzediği başka bir varlığın adını verme san'atına istiare denir.Cesur ve kuvvetli bir insana "arslan, kurnaz bir kimseye "tilki" demekle istiare yapmış oluruz.
İSTİARE-İ MEKNİYE: (Kapalı istiare) Teşbihin temel unsurlarından yalnız benzetilenle yapılan istiare. Meselâ: Merhum Mehmed Akif'in:Şu karşımızda mahşer kudursa, çıldırsa,Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa,Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz.Cihan yıkılsa, emin ol bu cephe sarsılmaz...beyitlerinde düşman kalabalığı evvelâ mahşere benzetilerek açık istiâre yapmış, sonra o mahşer bir köpeğe teşbih edilerek, fakat müşebbehün bih'i (kendisine benzetileni) zikredilmeyerek onun levâzımatından olan "çıldırsa" ve "kudursa" kelimeleri irad olunarak bir kapalı istiare yapılmıştır.
İSTİARE-İ MUSARRAHA: (Açık istiare) Teşbihin iki temel unsurundan yalnız kendisine benzetilen ile yapılan istiare.Meselâ: Büyük âlimlere; ayaklı kütüphane veya yaşlı kimselere hayatının son baharında denilmesi gibi.
İSTİARE-İ MUTLAKA: (Temlihiye veya tehekkümiye) Edb: Şaka, lâtife veya alayı içine alan bir istiaredir. Meselâ: Tilkinin eşeğe "gelsem olmaz mı huzura, a benim aslanım" demesi gibi... (Edb.S.)
İSTİ'BAR: İbret alma, ders alma. * Rüya tabir ettirme.
İSTİBAR: Yoklama, muayene etme.
İSTİBDADKÂRANE: f. İstibdad idaresi gibi. Kendi kendine, kanunları ve kimseyi tanımadan idare eder surette.
İSTİBHAR: Çok geniş bilgiye sahib olma. * Deniz gibi büyük ve geniş olma.
İSTİBSAR: Basiretli olmak. Düşünceli, hesaplı ve dikkatli iş yapmak ve hareket etmek.
İSTİBŞAR: Müjde almak. Hayırlı, iyi haber iyi sevinmek.İSTİBTA' : Ağır ağır hareket etme. * Gecikme, geç kalma.
İSTİBVAR: Hırslanma, hiddetlenme, kızma, öfkelenme.
İSTİCAR: Kiralamak. Kiraya vermek.
İSTİCARE: (Cevr. den) Yardım ve korunma isteme. * Sığınak isteme.
İSTİCBAR: (Cebr. den) Zorlama, cebretme. Baskı yapma. Zoraki yaptırma.
İSTİDARE: (Devr. den) Dönme, dolaşma. * Daire biçimine girme, yuvarlak olma.
İSTİDARÎ: Dönerek ve bir daire meydana getirecek olan.
İSTİDBAR: (İdbar. dan) Yüz çevirmek. Arka dönmek. * Geri geri gitmek. * Bir kimsenin peşinden gitmek.
İSTİFHAM-I İNKÂRÎ: Gr: Menfî cihetle sual sormak. (İnkâr ettiğini bildirir şekilde "Olmaz" diyen birisine karşı, "Olur mu? diye sormak gibi.)
İSTİFHAM EDATLARI: Gr: Arabçada: E, men, keyfe, ma.
İSTİFRAR: Firar etme, gizlice kaçma, savuşma.
İSTİFSAR: İfade isteme. Sorma. Sorup anlama.
İSTİFSAR-I HÂTIR: Hal hatır sorma.
İSTİGBAR: (Gubar. dan) Tozlaşma.
İSTİĞFAR: (Gufran. dan) Afv dilemek. Cenab-ı Hak'tan kusurlarının affedilmesini, günahlarının bağışlanmasını dilemek. Tevbe etmek. Yalvarmak. " Estağfirullâh" demek.(Cehennem azabını intaç eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennem'in tehdidatını işittikçe istiğfar ile ona karşı siper almazsa bütün ruhiyle Cehennem'in ademini arzu ettiğinden küçük bir emare ve bir şüphe Cehennem'in inkârına cesaret veriyor. L.)(Şeytanın mühim bir desisesi: İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki, istiğfar ve istiaze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip, tâ ki, nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin; âdeta taksiratdan takdis etsin. Evet şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de, yüz te'vil ile te'vil ettirir. $ sırriyle: Nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Alişan, $ dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir. Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstahak olur. L.)
İSTİGRAKKÂR: f. Kendinden geçen, dalgın, müstağrak. Dalgın halde olan.
İSTİHAR: Geri bırakılma, geri kalma.
İSTİHARE: Tefe'ül. Sual sorup cevap istemek. * Hayırlı olmayı istemek. * Hayran olmak, şaşmak, taaccüb etmek. * Bir işin hayırlı olup olmıyacağı niyetiyle abdest alıp, dua edip rüya görmek üzere uykuya yatma.
İSTİHBAR: Haber sormak, haber almayı istemek.
İSTİHBARAT: Duyulup öğrenilenler. Alınan haberler. * Haber toplama merkezi.
İSTİHBARAT-I MEVSUKA: Sağlam ve inanılır doğru haberler.
İSTİHDAR: (İstihzar) Hazırlama.
İSTİHFAFKÂR: f. Ehemmiyet vermeyerek. Küçümsemek suretiyle. Tahfif ve tahkir ederek.
İSTİHFAFKÂRANE: f. Küçümseyerek, küçük görerek, hafifseyerek, ehemmiyet vermeyerek.
İSTİHKAK-I HARS: Huk: Bir yerde ziraatçılık yapma hakkına sahib olma.
İSTİHKAR: Hakaret etmek. Küçük görmek. * Hakir görülmek. Hor bakılmak.
İSTİHSAR: Usanmak, fütur getirmek, bıkmak.
İSTİHZAR: Huzura gelme, hazır etme, huzura dâvet etme. * Hazırlama, bir şeyi hatıra getirme. * Konferans verecek olan hatiplerin okumak ve araştırmak suretiyle evvelce hazırlanması.
İSTİHZARAT: (İstihzâr. C.) Hazırlıklar.
İSTİKÂRE: Hızlı hızlı yürüme. * Yükleri sırtına yükleyip götürme.
İSTİKBAR: (Kibr. den) Önemseme, ehemmiyet verme. * Kibir, gurur, enaniyet. Kendini büyük görme, mağrurluk.
İSTİKDAR: Cenab-ı Allah'dan (C.C.) hayırlı şeylerin olmasını isteme.
İSTİKRAR: Karar ve sebat üzere olmak. Karar kılma. Sâkin olmak. Yerleşmek.
İSTİKRAR: (Tekrar. dan) Tekrarlatmak.
İSTİKSAR: (Kesret. den) Çok görme, çok görünme. Çoğumsama, çoğumsanma. * Çokluğu isteme.
İSTİKTAR: (Katr. den) Damıtma. Damla damla akıtma.
İSTİKZAR: Çirkin, pis ve kötü görmek.
İSTİ'MAR: Bir yeri imar etmek. Bir yerin mâmurluğunu istemek. * Müstemleke yapmak, sömürgeleştirmek. İstimlak etmek.
İSTİMARE: ing. Gümrük'e ticarî mallara değer takdiri. * Baha biçme.
İSTİMRAR: Devam. Sürüp gitmek. * Kavi ve dâim olmak.
İSTİMRARÎ: İstimrara ait ve müteallik. Devamlılık, sürüp gidiş.
İSTİMTAR: Yağmur dileme.
İSTİNARE: Parlatmak. Parlak ve aydınlıklı olmak. * Ateş istemek.
İSTİNFAR: Ürküp dağılma.
İSTİNKÂR: Bilmemezlikten gelmek. * İnkâr etmek. * Bilmediği bir şeyi sormak.
İSTİNSAR: Burna su veya başka bir ilâç çekip temizleme. * Püskürme.
İSTİNSAR: (Nasr. dan) Yardım isteme.
İSTİNSAREN: Arka çıkarak. * Yardım ümid ederek.
İSTİSAR: Bir şeyden fazla miktarda alma, çoğaltmağa çalışma.
İSTİSAR: Kolaylaşmak, kolay olmak.
İSTİ'SAR: Bir işin güç olmasını arzulama.
İSTİ'SAR: Seçme, ayırma, intihab etme. * Seçip benimseme.
İSTİ'SAR: Esir olma veya esir etme.
İSTİSARE: Toz savurma, tozutmak, toz kaldırma. * Fesatçılık ve fitnecilik yapmak.
İSTİSGAR: Küçümsemek. Küçük görmek. Kerih görmek.
İSTİSHAR: Alay etme, zevklenme, eğlenme.
İSTİSMAR: Menfaatine âlet etmek. İşletmek. * Kıymetlendirmek. Sömürmek.
İSTİSRAR: Odalık alma.
İSTİŞ'AR: Bir mes'elenin yazılıp bildirilmesini istemek. * Kullanmak. * Ürkmek.
İSTİŞ'ARAT: (İstiş'ar. C.) Yazı ile bildirilmesini istemeler.
İSTİŞARAT: (İstişare. C.) İstişareler, danışmalar, meşveret etmeler.
İSTİŞARE: Meşveret etmek. Fikir danışmak. Müşâverede bulunmak.
İSTİŞHAR: Şöhret sahibi olmak. Şöhret kazanmak.
İSTİ'TAFKÂRANE: f. Şefkat, merhamet isteyene yakışır halde.
İSTİTAR: Kapanmak, örtünmek.
İSTİTAR: Yazma.
İSTİTARE: Örtülecek, perdelenecek şey.
İSTİTARE: Gönderme veya gönderilme. Yollanma. * Uçurma veya uçurulma.
İSTİ'ZAR: Özür ve afv dileme.
İSTİZARE: Ziyaretine gelinmesini isteme veya ziyarete gelmesi istenilme.
İSTİZHAR: Dayanmak. Güvenmek. Arka vermek. * Yardım istemek. Zahîr istemek. * Ezberlemek. * Aşikâr etmek.
İSTİZKÂR: (Zikr. den) Hatıra getirme, hatırlama. Tahattur etme. * Ezberleme, ezber etme.
İSTİZMAR: (Zamir. den) Düşüncelerini öğrenme, fikrini yoklama. Maksad ve niyetini anlamağa çalışma.
İŞA'-İ EŞCAR: Ağaçların çiçek açması.
İŞAR: Birlikte geçinmek, muâşeret etmek. Hoş geçinmek.
İŞ'AR: Yazı ile haber vermek. Anlatmak, bildirmek.
İŞ'ARAT: (İş'ar. C.) Tebliğler, bildirmeler.
İŞARAT: İşaretler.
İŞARAT-ÜL İ'CÂZ: İ'caza dair işaretler.
İŞARAT-ÜL İ'CAZ Fİ MEZAN-İL ÎCAZ: Îcaz zannolunan yerlerdeki i'caza işaretler. * Risale-i Nur Külliyatından bir kitap ismidir.
İŞARET: Bir şeyi bir vasıta ile (el, göz, kaş veya parmakla) göstererek bildirmek. * Nişan, alâmet, belli bir iz. * Ist: Doğrudan doğruya olmadan, hatırlatma suretiyle verilen emir. (Münasebat-ı tevafukiye eğer taaddüt etse ve ayrı ayrı cihetinden bir hâdiseye muvafık gelse, hem bilhassa makama mutabık, hem bilhassa kelâmın mânâsına muvafık ve müeyyid olsa, o muvafakat o vakit işaret derecesine çıkar. Evet muzaaf münasebet, işarettir. M.)
İŞARET-İ ÂLİYE: Tar: Şeyh-ül islâm, defterdar ve yeniçeri ağası gibi maiyyet memurlarından biri tarafından yazılan takrir veya ilam üzerine sadrazamın kabul veya red şeklinde yazdığı yazı. * Sadaret makamından çıkan emirler.
İŞCAR: (Şecer. den) Ağaç yetiştirme. Ağaçlandırma.
İŞGÜZAR: f. Becerikli, çalışkan. * Kendini göstermek için gerekmezken işe karışan.
İŞHAR: Ün alma, meşhur olma, şöhret kazanma. * Kadın, doğum yapacağı aya girme.
İŞKÂR: f. Av. * Avlama.
İŞMAR: Göz kırpma, işaret.
İŞTİCAR: Zıdlaşma. * Elini çenesine koyarak, dirseğinin üzerine dayanma.
İŞTİHAR: Meşhur olma. Tanınma. Ün alma.
İTAR(E): Bir şeyin peşini bırakmayıp tâkib etme. * Dikkat ve hiddetle bakma.
İTARE: (Tayerân. dan) Uçurma veya uçurulma. * Hızla gönderme, yollama. * Otomobil tekeri.
İTARE-İ KEBUTER: Güvercin kuşu uçurma.
İTARE-İ NAME: Sür'atle ve hevesli bir şekilde mektub yollama.
İTFA-Yİ HARİK: Yangının söndürülmesi.
İ'TİBAR: (İtibâr) Ehemmiyet vermek. Hürmet, riâyet ve hatır saymak. Kulak asmak. İbret alıp uyanık olmak. Birisini veya sözünü makbul farzetmek. * Taaccüb etmek. * Şeref, haysiyet. * Bir şeyin gerçek değil, kararlaştırılan değeri. * Ticarette söz veya imzaya olan itimad.
İ'TİBAR-I SURET: Surete itibar etme, görünüşe değer verme.
İ'TİBARAT: (İ'tibar. C.) İ'tibarlar, şeref ve haysiyetler. * Var sayılan şeyler, faraziyeler.
İ'TİBAREN: ...den beri, ... başlıyarak, ... den başlıyarak, ...den (yerinde kullanılır.)
İ'TİBARÎ: (İtibarî) Hakiki kıymeti olmayıp kıymeti var kabul edilme. Farazî ve izafî olan. Varlığı, başka şeylere nisbet edilmesi halinde bilinen.
İ'TİFAR: Yere vurma. Kavrayıp yere çarpma. Üzerine atılıp kavrama.
İ'TİKAR: Birbirine karışıp sayılamama.
İ'TİSAR: Suyunu çıkarmak için bir şeyi sıkma.
İ'TİSAR: Zorluk, güçlük, meşakkat.
İ'TİZAR: Kusurunu bilerek özür dilemek. Kusurunu beyan edip ve anlayıp af dilemek. (Takdire şayan güzel bir haslettir.)
İTMİNANKÂRANE: f. İtminan göstermek suretiyle.
İTTİCAR: Ticaret yapma. * İlâç kullanma.İTTİFAK : Beraber hareket için sözleşmek. İttihad ve muvafakat etmek. Söz birliği etmek. Anlaşmak. (Bak: İhtilaf, Ehakk)(İttifak hüdâdadır, hevâda ve heveste değil.)
İTTİHAD-I ÂRÂ: Rey ve fikir birliği.
İTTİKAR: Vakar, gurur ve büyüklük gelme.
İTTİSAFKÂRANE: f. Vasıfları belli olur surette. Bir hal takınarak.
İVAR: İkindi vakti, ikindi zamanı.
İ'VAR: Bir gözünü kör etme, tek göz bırakma.
İZAA-İ ESRAR: Gizli sırları açığa vurma, açıklama.
İZAR: Yanak. İnsanın yüzündeki yanak kısmı.
İZAR: Peştemal. Futa. Göğüsten aşağı örtülen elbiseler. * İsmet, iffet. * Zevce.
İZAR: f. Suyun dibi.
İZARE: Ziyaret ettirme.
İZARE: Bir kimseyi kuşkulandırıp vesveseye düşürme.
İZBAR: Yazma. Yazma ile bildirme.
İZDİCAR: Nasihatı dinleyip kabul etme. Söylenen sözü dinleyip tutma.
İZDİYAR: Ziyâret etme, gidip görme.
İZHAR: Açığa vurma. Meydana çıkarma. * Göstermek. Zâhir ve âşikâre ettirmek. * Yalandan gösteriş. * Tecvidde, iki harfin arasını birbirinden ayırıp açarak ihfâsız, idgamsız olarak okumaya denir. Bu sıfatın harfleri Huruf-ı halk denilen harflerdir.
İZHAR-I BELÂGAT: Belâgat gösterme.
İZHAR-I HAK: Hakkı izhar etmek. Hakkı açıklama.
İZHAR-I TECELLÜD: İnad edip kafa tutma, yalandan cesaretlilik gösterme.
İZHAR-I TEESSÜR: Teessür gösterme.
İZHAR: Toplayıp biriktirme.
İZKÂR: Hatıra getirmek, andırmak, hatırlatmak.
İZMAR: (Bak: Izmar)
İZMİHRAR: Surat asma. * (Yıldız) parıldama. * Kış mevsiminin şiddetli olması.
İŞARAT-ÜL İ'CAZ Fİ MEZAN-İL ÎCAZ: Îcaz zannolunan yerlerdeki i'caza işaretler. * Risale-i Nur Külliyatından bir kitap ismidir.
IBARE: Beyan etmek, açıklamak.
IDCAR: Gönül kırmak. Iztırab vermek. Darıltmak.
IDRAR: Zarar vermek. * Avret üstüne avret almak, evli iken bir daha evlenmek.
IDTIMAR: İnce belli, karınsız olmak.
IHDAR: Kendini gözlemek. * Bir yerde durmak, ikâmet.
IHDIRAR: Yeşillik.
IHMAR: Gizli etmek, saklamak.
IHSAR: Noksanlaştırmak, eksiltmek.
IHTİBAR: İmtihan ve tecrübe etmek.
IHTİMAR: Mütegayyer olmak, bozulmak, değişmek.
IHTİSAR: Elini böğrüne koymak. * Muhtasar yapmak.
IK'AR: Derinletmek, derinleştirmek.
IKHÂR: Kahr etme, kahr edilme, kahr edilmiş olma.
IKHÂR-I DÜŞMEN: Düşmanın kahrolması.
IKMAR: Ayın doğmasını bekleme.
IKSAR: Yapabileceği ve elinden geldiği halde ihmâl etme.
IKTAR: Damlatma, damlatılma.
ILGAR: Düşman topraklarına ansızın yapılan hücum, akın. * Başıboş hayvanın dörtnala koşması.
ILGARCI: Akıncı.
IRÂK-I ARAB: Arap Irak. Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan ve Bağdat'ın kuzeyine kadar uzanan topraklara Osmanlı İmparatorluğu zamanında verilen isim.
I'SAR: Ayağını kaydırıp yere yıkmak.
IS'AR: Enaniyet ve kibirle surat asma.
I'SAR: Hafif esen rüzgâr.
I'SAR: Fakir olmak. * Güç olmak, zor olmak.
ISARE: Çadır kazığı. * Çadır ipi.
ISARET: Meylettirmek, eğmek.
ISBAR: Sabrettirmek.
ISDAR: (Sudur. dan) Çıkarma, çıkarılma, sudur ettirme. * Deveyi sudan geri döndürmek. * Rücu ettirmek, geri döndürmek, vazgeçirmek.
ISFİRAR: Sararmak. Sarı olmak.
ISFİRAR-I AYN: Gözün sararması.
ISFİRAR-I EVRAK: Yaprakların sararması.
ISFİRAR-I ŞEMS: Güneşin sararmış gibi görünüşü.
ISGAR: (Sagir. den) Hakir ve hor görme. * Küçültme.
ISHAR: (Sıhriyyet. den) Akrabalık, yakınlık, kurbiyet, sıhriyet. Damat olma. Damat edinme. * Ulaşmak. * Erimek.
ISHÎRAR: Ot kurumak.
ISKALARA: Gemi arması merdiveni. * Harp gemilerinin sol taraflarındaki merasim merdiveni.
ISKALARİYA: Geminin üst kısmına çıkabilmek için iskele, yani merdiven teşkil etmek üzere çarmıhlara aykırı ve kazık bağı ile bağlanmış ince halatlar.
ISKAPARMA: İtl. Bir gemiyi toptan kiralama.
ISKARÇA: İtl. Geminin yükünün pek sıkı olarak istif edilmesi.
ISKARMOZ: Kayık ve sandallarda kürek takılmak üzere yan kenarlara dikine sokulmuş tahta çiviler. * Bir cins küçük balık.
ISKARSO: İtl. Yelkenleri doldurur dik rüzgâr. * Geminin götürü olarak kiralanması.
ISKARTA: Herhangi bir sebepten dolayı değerini kaybetmiş mal.
ISMARLAMA: Sipariş verme, emanet etme. Hususi siparişle yaptırılmış, hazır alınmayan.
ISPARÇANA: Halatın üzerine sarılmış olan ip. * Halatın yapıldığı bükmelerin herbiri.
ISPARMACA: Deniz içinde birkaç zincirin birbirine karışması.
ISRAR: Bir fikir veya meşru dâvadan dönmemek. Direnmek, sebat etmek. Hayırlı bir hâl üzere sadakatla kalmayı istemek.
ISTAHAR: Havuz, küçük göl. Su birikintisi.
ISTIBAR: Sabretmek. * Kısas almak.
IŞAR: Birlikte geçinmek. Muâşeret etmek.
IŞAR: (Aşerâ. C.) On aylık hamile develer.
ITAR: (C.: Utur) Dudak kenarı. * Elin kasnağı. * Diğerlerini ihâta eden nesne.
ITARE: Uçurma, uçurulma.
ITRAR: Kandırmak, igra.
IZFAR: Biri tarafından tırnaklanma. Bir kimseyi tırnaklama.
IZMAR: (İzmâr) Kalbde gizlemek, saklamak. Belli etmemek.
IZMAR-I GAYZ: Kin saklama.
IZMAR-I KABL-EZ ZİKR: Edb: Bir kelimenin zikrinden önce ona âit zamiri kullanmak.
IZRAR: Zarar vermek. Zarara uğratmak.
IZTIMAR: Atı, idman yaptırarak yola dayanabilecek şekilde kuvvetlendirme. * İnce belli olma.
IZTIRAR: Çâresiz olmak. Mecburiyet. İhtiyaç.
IZTIRARÎ: Çaresizlik içinde oluş. Mecburiyet.(Lisan-ı ıztırariyle bir duâdır ki; muztar kalan her bir ziruh kat'i bir iltica ile duâ eder, bir hâmi-i mechulüne iltica eder. Belki Rabb-i Rahimine teveccüh eder. S.)
IZTIRARİYAT: (Iztırarî. C.) Mecburi olarak yapılan şeyler, mecburiyetler.İA' $ Bir nesneyi kab içine koyup saklamak.
JALEDAR: f. Üzerine çiğ düşmüş, kırağılanmış.
JANDARMA: Fr. Yurt içinde asayişi sağlamak gayesiyle meydana getirilen ve orduya mensup silâhlı kuvvet. Ve bu kuvvette yer alan asker.
JAR: Zaif, takatsiz, bitkin.
JARDİNİYER: Fr. Salonlara süs için konulan ve içine çiçek ekilmek üzere bir sandığı bulunan bir mobilya.
JARTİYER: Fr. Çorap bağı.
JEGAR: f. Küf, kir, pas. * Yüksek ses, nâra.
JENGAR: f. Kir, küf, pas. * Bakır pası.
JENGARÎ: f. Bakır yeşili. Bakır pası renginde olan boya.
JENG-BAR: f. Pas saçan.
JENG-DAR: f. Küflü, paslı, kirli.
KAARET: Derinlik.
KAARET-İ DERYÂ: Denizin derinliği.
KABAİL-İ ARAB: Arap kabileleri.
KABİL-İ İNKİSAR: Kolaylıkla kırılabilir şeyler, kırılması kolay olan nesneler.
KABTARÎ: Yünden dokunan bir elbise.
KAFADAR: f. Arkası sıra giden, peşinden ayrılmayan. * Kafaları birbirine uyan, kafaca birbirine denk olan arkadaş.
KAFAR: Katıksız ekmek.
KAFİLE-SÂLÂR: f. Kafile reisi. Kafile başı.
KAGŞAR: Yıkılmak üzere. Yıkılıp harabolmaya yüz tutmuş.
KAHHAR: Galib-i Mutlak ve her an kahretmeğe muktedir olan Allah (C.C.) Hak Celle ve A'lâ'nın esmâ ve sıfâtındandır.
KAHHARANE: Kahharcasına. Kahredercesine.
KAHİR-ÜL EŞRÂR: Şerleri ve kötülükleri ortadan kaldırıp yok eden. Haydutları kahreden.
KAHKAR: Taş.
KAHKAR: Katı, sert, sağlam taş.
KAHKARA: Geri geriye gelme, dövüşerek çekilme.
KAHKARÎ: Birdenbire geri dönme, aniden arkaya dönme. * Geri çekilmekle ilgili, geri dönmekle ilgili.
KAHKARİYE: Geri dönme. Rücu'.
KAL'-İ EŞCAR: Ağaçların sökülmesi.
KAL'A-DÂR: f. Kale koruyucusu, kal'a muhafızı. Dizdar.
KALAR: f. Büyük sel yarıntısı.
KALB-İ HARÂB: Harab olmuş gönül.
KALB-İ MUZTARİB: Iztırab çeken kalb.
KALEMKÂR: f. Tülbent veya ince kumaş üzerine fırça ile şekiller yapan yazmacı. * Maden üzerine kazarak şekiller yapan kimse. * Duvar veya tavanlara süs yapan, nakkaş.
KALEMKÂRÎ: f. Resimcilik, ince nakkaşlık. * İnce nakkaşın elinden çıkmış.
KAMARA: Vapurlarda mevki sayılan odalar ve salonlar. * Gemide kaptan gibi erkâna mahsus odalar. * Buğday ve arpa gibi mahsul demetlerinden harman yerinde yapılan küme. * Avrupa devletlerinde millet meclisi.
KAMARÎ: (Kumriye. C.) Dişi kumrular.
KAMAROT: Vapurlarda kamaraların hizmetini gören adam.
KAMATIR (KAMTARİR): Katı, sağlam.
KAMERVARİ: f. Ay gibi, kamere benzercesine.
KÂMGÜZAR: f. İsteğini elde edebilen. Arzusuna kavuşabilen.
KÂMKÂR: f. İsteğine ulaşmış. Matlubunu elde etmiş. Hedef ve gayesine varmış. * Mutlu, bahtiyar, mes'ud.
KÂMKÂRANE: f. Mutlu olan bir kimseye yakışır şekilde, mutlulukla.
KÂMKÂRÎ: f. Mutluluk, saâdet, bahtiyarlık. Murada ermeklik.
KAMTARİR: Çatık suratlı.
KAMUS-İ ARABÎ: Arapça lügat kitabı, Arapça sözlük.
KANAATKÂR: f. Kanaat sâhibi. Kanaat edip az şeyle iktifâ eden.
KANAATKÂRANE: f. Kanaat sâhibi bir kimseye yakışır tarzda.
KAN'AR: Büyük, kaba budaklı ağaç.
KANKARİS: Börek.
KANTAR: Ağırlık ölçüsü âleti. * Binikiyüz dinar, onikibin okiyye, yüz okiyye gibi hudutsuz bir vezindir. * Kırk okka.
KANTARA: Taştan yapılan, kemerli büyük köprü.
KANTARİYYE: Kantar ücreti. Tartma parası.
KAR' (KUR'): (C.: Ekrâ) Cem'etmek, toplamak. * Okumak, kıraat.
KÂR: f. İş. Güç. Amel. Fiil. Temettü'. * Kazanç.
KÂR-I AKIL: Aklın kabul edeceği iş. Akıllıca iş.
KÂR-I KADİM: Eski zaman işi.
KÂR-I REVÂ: İşe yarar, kullanılabilir.
KÂR: f. (Kelimeye bir ek olup, isimleri sıfat yapar) Eden, edici, yapan mânâlarına gelir ve li, lı, cı, ci gibi eklerin de karşılığıdır. İtaat-kâr, hilekâr, isyan-kâr, hamur-kâr, kanaatkâr...gibi.
KAR': Vurmak. Çakmak. Kapı çalmak. * Savt. Avâz. Ses. * Kabak. * Gülsuyu kabı. * Eti soyulmuş kemik.
KAR'-UL ASÂ: Doktorun, hastanın bedenine vurup muâyene etmesi. * Mc: Hatayı hatırlatmak için işaret vermek ve ikaz etmek.
KAR: (C.: Kur-Kirân) Zift, kara boya. * Deve. Dağ keçisi. * Ses çıkmasın diye ayağın kenarıyla yürümek. * Küçük tepe. * Kara taşlı yer. * Kara büyük taş.
KARA': (Kar'. C.) Su kabakları. * Gülsuyu kapları.
KARA': Deve yavrusunda çıkan beyaz bir sivilce ve kabarcık. * Baştaki saçların hastalıktan dökülmesi.
KARA: (C.: Ekrây-Karvât) Bahçe ve bostan içindeki su arkı. * Su ile karışmış süt.
KARA: (C.: Ekrâ) Arka.
KARABASAN: t. Kâbus. Sıkıntılı ve korkunç rüya. * Bir kimsenin içine düştüğü pek sıkıntılı ruh durumu.
KARABE: Kırba. Büyük testi.
KARA'BELANE: Karnı büyük, yassı bir böcek.
KARABET: Soyca yakınlık. Hısımlık. Akrabalık.
KARABET-İ KALB: Kalb yakınlığı, gönül yakınlığı.
KARABET-İ NESEBİYYE: Aynı soydan gelmek suretiyle olan asli hısım ve akrabalık.
KARABET-İ SIHRİYYE: Kız alıp vermekle meydana gelen akrabalık, yakınlık, hısımlık.
KARABİN: (Kurban. C.) Kurbanlar. Allah için kesilen koyun, sığır ve deve gibi hayvanlar.
KARABORSA: Piyasadan çekilen eşyanın, yüksek fiatla satıldığı gizli pazar.
KARAFİ: (Şihâbüddin Ahmed El-Karafi) Maliki Mezhebi'nin büyük âlimlerindendir. Milâdi 1285 de vefat etmiştir.
KÂR-ÂGÂH: f. İşbilir, uyanık.
KÂR-ÂGÂHÎ: f. Uyanıklık, iş bilirlik.
KARAH: (C.: Akriha) Bina ve ağaç olmayan arazi.
KARAİB: (Karib. C.) Yakınlar, hısımlar. Akraba.
KARAİN: (Karine. C.) Karineler, ip uçları.
KARAKTER: yun. Huy. Mizac. Seciye. Bir şeyi benzerlerinden ayırdetmeğe yarayan temel hususiyet.
KARAMİL: Örülüp ucu sarkıtılan saç bağı.
KARAN: Mekke arzı.
KARANFUL (KARANFÜL): Yaprağı, çiçeği ve kokusu güzel ve uzun olan budaklı bir nebat. Karanfil.
KARANİTIS: Kişiyi sersem eden dimağ dolgunluğu.
KARANTİNA: İtl. Bulaşıcı bir hastalığın yaygın olduğu bir ülkeden gelen kişileri, gemileri veya malları geçici olarak tecrit etme şeklinde alınan tedbir. * Hastahanede yatması gereken hastaların kayıt ve kabul işlerinin yapıldığı yer. * Bir bulaşıcı hastalığın yayılmasını önlemek üzere hasta olup olmadığı bilinmeyen insan ve hayvanlarla temasın menedilmesi.
KARAR: Değişmez hâle gelmek. * Sabit ve sakin olmak. * Ne az ne çok olan tam ölçü. Ölçülülük. * Gitmeyip kalmak. * Oturaklı yer. Sâkin olacak yer. * Anlaşılan ve sabit hâle gelen son karar sözü. * Mahkemece verilen son söz ve neticeye bağlama. * Dolanmak. * Ayakları kısa ve çirkin yüzlü bir cins koyun.
KARAR-I KAT'Î: Dâvâyı neticelendiren kesin karar.
KARAR-I SERİ: Acele karar, seri karar.
KARARDÂDE: f. Durgun hâle gelmiş. * İstikrar bulmuş. Kararlaşmış. Karar verilmiş.
KARARET: Kısa ayaklı ve çirkin yüzlü bir cins koyun. * Düz yuvarlak yer.
KARARGÂH: f. Karar verilen yer. Karar yeri. * Askerî birlikte kurmay heyetinin toplandığı yer. Merkez.
KARARGİR: f. Karara bağlanmış. Kararı verilmiş.
KARARİT: (Kırat. C.) Kuyumcu tartıları. Kıratlar.
KARARNAME: f. Bakanlar Kurulu'ndan çıkan resmî emirler. * Verilen karârı bildiren yazı.
KARARYAB: f. Karar bulan. * Bir yerde oturup dinlenen.
KARAŞİME: Maymunların gece çıkıp yattığı bir ağaç.
KÂR-AŞİNA: İş bilir. İşten anlar.
KARATİS: (Kırtâs. C.) Kâğıtlar, sahifeler. Kâğıt tabakaları.
KARAVANA: Bakırdan yayvan yemek kabı. * Kışla, okul, hastahane gibi müesseselerde tevzi edilecek yemeği içine koydukları kap. * İnce ve yassı elmas. * Atışta hedefe vuramama.
KARAVOL: f. Karakol.
KÂRAZMA: f. Görgülü, tecrübeli.
KÂR-ÂZMAYÎ: f. Görgülülük, iş bilirlik, tecrübeli oluş.
KÂR-AZMUDE: f. Görgülü, tecrübeli, görmüş geçirmiş.
KÂRBAN: f. Kervan.
KÂRBAN-SARAY: f. Kervansaray. Şehirlerde veya yol üzerlerinde kervanların ve yolcuların gecelemelerine mahsus büyük han.
KARBON: Lât. Basit olup kömürleşmiş hâlde bulunan bir temel unsur. Kömür. Billurlaşmış halde kömürleşmiş cisim.
KARBONİK: Fr. Bir karbonla, iki oksijenin birleşmesi ile meydana gelen gaz.
KARBUS: (C.: Karâbis) Eğerin ön ve arka kaşı. * Saç.
KÂRD: f. Bıçak.
KÂRDAN: f. İşten anlar, iş bilir.
KÂR-DANÎ: f. Uyanıklık, iş bilirlik.
KÂRDAR: f. İşi elinde tutan.
KÂR-DARAN: (Kârdar. C.) İşi elinde tutanlar, iş tutanlar.
KARDED: Kaba mekan. Düz arz.
KÂRDİDE: (C.: Kâr-didegân) f. Uyanık, tecrübeli, iş bilir, görgülü.
KARDİNAL: Fr. Katolik mezhebinde en büyük pâye.
KARE: (C.: Kâr-Kur) Dişi ayı. * Meşe. * Yüksek yer. * Kabile ismi.
KARE: Anasından gözsüz doğan. Kör olarak dünyaya gelen. * Koyun sürüsü.
KÂRE: Arka yükü.
KAREF: Hastalara yakın olmak.
KAREH: Kişinin gövdesi kirli olmak. Vücut kirliliği.
KAREM: Et arzu etmek. * Deniz içinde biten çınar ağacına benzer bir ağaç.
KAREN: (C.: Akrân) Ok mahfazası. * Kılıç. * Ok. * İki deveyi biribirine çattıkları ip. Başka deveye çatılmış deve. * Çatık kaşlı olmak. * "Yakınlık" mânâsına mastar. * Necid ahâlisinin mikâtı olan mevzi.
KARENBA: Ayakları uzun bir böcek.
KARF: Töhmet etmek, ayıplamak. * Ayıp isnad etmek. * Dibâgat olunmuş deriden yapılan dağarcık gibi bir kap.
KÂRFERMA: f. Amir, iş buyuran.
KÂRGÂH: f. Fabrika, iş yeri. Atölye.
KÂRGER: f. İş yapan, işleyen. * Etki yapan, tesir eden, nüfuzlu.
KÂRGİL: f. Kerpiçten yapılmış bina.
KÂRGİR: f. Taş veya harçla yapılmış olan. * İş tutan, iş yapan.
KARGÜZAR: f. Becerikli. İş yapabilen. Elinden iş gelen.
KARH: Yaralama. * Hasta olmak. * Bedende çıkan yara. * Su olmayan yerde kuyu kazmak. * Yanlış ve yalanla hakkı değiştirmek ve battal etmek.
KARHA: (C.: Kuruh) Yara, ceriha. Ülser.
KARHA-İ ÂKİLE: Tıb: Etrâfını yiyip, genişleyerek büyüyen yara.
KÂRHANE: f. İş yeri, iş yapılan yer. * Süt satılan yer. Süt fabrikası.
KARHEB: Yaşlı, ihtiyar. * Yaşlı öküz. * Çok kıllı keçi. * Ulu ve şerefli kişi.
KARIK: Düz yer.
KARIS: Ekşi yoğurt.
KARISA: (C. Kavâris) İncitici söz.
KARİ: (A, uzun okunur) Köyde sâkin olan, köylü.
KARİ': (Kari'e) (A, uzun okunur) Okuyucu. Okuyan. * Âbid ve zâhid olan. * Kur'anı tecvide göre okuyan.
KARİ': Ulu kişi, seyyid.
KARİA: (A, uzun okunur) Ansızın gelen belâ. Kıyâmet. * Belâ ve musibetten hıfz-ı İlâhiye dâir okunan dua ve âyetler. * Peygamberimiz'in (A.S.M.) düşman üzerine saldığı asker grubu. * Pek şiddetli rüzgâr.
KARİA SURESİ: Kur'an-ı Kerim' in 101. Suresidir ve Mekkîdir.
KARİAT: (Karie. C.) Okuyan kadınlar. Kıraat eden kadınlar.
KARİB: Çok yakın. Yerce ve mekânca uzak olmayan. * Yakın hısım.
KARİB-ÜL AHD: Yakın zamanda.
KARİB (KAREB): (C.: Kavarib-Ekrub) Gemi sandalı.
KÂRİBAN: f. Kervan.
KARİBEN: Bir zaman sonra, yakın vakitte. Çok zaman geçmeden. * Sülâlece ve soyca yakın olan.
KARİE: (C.: Kariât) Okuyan kadın. Kırâat eden kadın.
KARİH: Yaralı, cerihalı. * Çıbanlı.
KARİH: (C: Kuruh-Kavârih) Kesbedici, kazanan. * Dişleri tam olan davar.
KARİHA: Fikir kabiliyeti. Zihin kudreti. Düşünme istidadı. * Akıldan hâsıl olan fikirler. Her şeyin evveli. * Kuyudan çıkarılan ilk su.
KARİHA-ZÂD: f. Karihadan doğan, karihadan meydana gelen.
KARİKATÜR: Bir insanın veya bir şeyin gülünç bir tarzda yapılan resmi. * Kaba, âdi ve mizahi resim.
KARİN: Yakın. Hısım. Akraba. * Arkadaş. Yaşı aynı olan arkadaş. Refik. Komşu. * Bir şeyi elde eden, nâil olan. * Pâdişahın daimi surette yakınında bulunan. Mâbeynci.
KARİN-İ EVVEL: Baş mâbeynci.
KARİN: Kılıcı ve oku olan. * Hacla umreyi birlikte yapan.
KARİNE: Bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ip ucu. Anlaşılması zor olan hususun hak ve hakikatına dâir cüz'i delil olan şey. İşaret.
KARİNE-İ MÂNİA: (Bak: Karine-i mecaz)
KARİNE-İ MECAZ: Mecaza ait işaret. Kelimenin mecaz olmasını gerektiren, hakiki mânasında alınmasına mâni olan kayıt. Buna Karine-i mânia da denir.
KARİNE-İ TAAYYÜN: Belli edici ve tâyine yardım eden iz, işâret, delil.
KARİR: Mesrur, sevinmiş, memnun. Beşâret ve müjde sebebi ile parlayan göz.
KARİR-ÜL AYN: Memnun, mesrur, gözü aydın.
KARİS: Donmuş, câmid. * Pıhtı. Sirke ile pişmiş balık.
KARİYE: (C: Kavâri) Uzun burunlu, kısa ayaklı, arkası yeşil bir kuş. * Süngü demirinin keskin yeri. * Kılıcın ve ona benzer şeylerin keskin yeri.
KARİYER: Fr. Bir insanın kendisini hasretmiş olduğu meslek. * Bir meslekte alınan merhalelerin bütünü.
KARK: Tavuk gıdaklaması.
KARKAF: şarap, hamr.
KARKAL: (C: Karâkıl) Kadın gömleği. * Yeleksiz elbise.
KARKAR: Kilim veya halı ucu. * Hışımla gürleyerek çağır demek.
KARKAR: (C: Karâkır) Düz açık yer.
KARKARA: Karın gurultusu. * Kumru kuşunun ötmesi. * Kahkaha ile gülmek. * Su içerken bardağın guruldayıp ötmesi.
KARKİSYUN (KARKİSYA): Kebâbe dedikleri devâ.
KARLAYL: (Thomas Carlyle) (Hi: 1210-1298) İskoçya'da doğmuş, Londra'da ölmüştür. İskoç tarihçisi ve filozofudur. Babası dindar bir duvarcı ustası idi, oğlunu papaz yapmak istiyordu. Onun dinî şüpheleri papaz olmasına mâni oldu. Yedi sene manevî mücahededen sonra imanî mes'elelerde istikrar elde edebilmiştir.Carlyle (Karlayl) şöyle diyor:Kur'anı bir kere dikkatle okursanız, Onun hususiyetlerini izhara başladığını görürsünüz. Kur'anın güzelliği, diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kabil-i temyizdir. Kur'anın başlıca hususiyetlerinden biri, Onun asliyetidir. Benim fikir ve kanaatıma göre Kur'an, serapa samimiyet ve hakkaniyetle doludur. Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) cihana tebliğ ettiği davet, hak ve hakikattır.(Karlayl)
KARM: (C.: Kurum) Değerli insan. Kıymetli insan.
KARMELE: Yapraksız küçük ağaç.
KARMEŞE: Cem'etmek, toplamak.
KARN: Zaman, devre. * Bir insanın ortalama ömrü olan altmış sene. * Yüz yıllık zaman. Asır. * Boynuz. Hayvanda başın boynuz yerleri, boynuz yerinden sarkan saç.(Karn, iki mânaya gelir. Birisi, zamandan bir müddete mukterin olan ümmet, bir zaman ahalisi olan hey'et-i içtimaiye ki, "hayrul kuruni karni" hadis-i şerifi bu mânayadır. Bunda sivrilmek veya mukarenet etmek manası vardır. Bu mukarenet veya efradın yekdiğerine mukareneti veya bir peygamber, bir âlim, bir reis gibi büyük bir şahsiyete mukareneti mülâhaza olunur.Diğeri de müddet-i zamanın kendisine denir ki, asır gibi ekseriyetle yüz sene takdir edilmiştir.) (E.T.)
KARN-I EVVEL: Hicretin birinci asrı.
KARN-I ZABY: Geyiğin başındaki çatal boynuz.
KARNABİT: Karnıbahar.
KÂRNAME: f. Usta çıkacak kişilerin ustalıklarını göstermek için yaptıkları iş örneği.
KÂRNEDAŞTE: f. İş bilmez, acemi, işten anlamaz.
KARNESA: Doğan kuşunun, avının ardına düşmesi.
KARNEYN: İki boynuz.
KÂR-NÜMA: f. Menfaat gösteren. * Usta çıkacak olan çırakların, ustalıklarını göstermek için yaptıkları örneklik iş.
KÂRPERDAZ: f. İş düzenliyen. * Konsolos, şehbender.
KÂRPERVERD: f. Becerikli, iş yapan, elinden bir iş gelen.
KARR: Durma. * Karar verme. * Su dökmek. * Kulağına söylemek. * Mahfe.
KARRA': (C.: Karrâun) Güzel okuyan.
KARRA': Ağaçkakan kuşu.
KARRA: Bir kimsenin kulağına söylemek. * Soğuk su dökmek.
KARRAUN: (Karrâ. C.) Güzel okuyanlar.
KARRE: Soğukluk, soğuk.
KARS: İki parmağıyla çimdiklemek. * Karıncanın ısırması.
KARS: Şiddetli soğuk.
KARS: Küçük ibrik.
KARSA (KARİSÂ): Bir hurma cinsi.
KARSA': Deve kuşunun erkeği.
KARSAA: Buruşup büzülmek. * Yazıyı sık yazmak.
KÂRSAZ: f. Becerikli, elinden iş gelen.
KARSEL: Kısa boylu adam. (Müe: Karsele)
KARŞ: Kesbetmek, kazanmak. * Toplamak, cem'etmek.
KARŞAME: Atmaca kuşu.
KÂRŞİNAS: f. İşten anlar, iş bilir.
KART: Tazeliği geçmiş, katılaşmış. * Gençliği geçmiş, geçkin, yaşça büyük.
KARTA': Gözünün birisine sürme çekip diğerini unutan ve gömleğini ters giyen budala kadın.
KARTABAN: Karısı ile nâmahrem kimseyi gördüğü hâlde aldırış etmeyen.
KARTABUS: Zahmet, meşakkat.
KARTAK: (C: Karâtit) Kadife. * Terlik. * Etekli kaftan.
KARTALE: Eşek yükünün dengi.
KARUN: (A, uzun okunur) Peygamber Musâ (A.S.) devrinde yaşamış, malı ile mağrur olarak haddini aşmış ve Cenab-ı Hakkın zekât emrini dinlemediğinden Musa'nın (A.S.) duâsından sonra malı ile birlikte yere batmış olan dünya zengini. Cenab-ı Hakkın lütuf ve ihsanını kendine mâlederek nankörlük ve enaniyetinden dolayı bu fena sıfatı ile meşhur olmuştur.
KARUN: İki şeyi bir araya getiren. * Tez terleyen hayvan. * Arka ayaklarının tırnağı ön ayağının tırnağı yerine vâki olan hayvan. *İleride olan memeleri geride olan memelerine pek yakın olan dişi deve.
KARUR: Duş yapılacak soğuk su.
KARURE: (C.: Kavârir) Göz bebeği. Gözün siyah kısmı. * Şişe.
KAR'UŞ: İki hörgüçlü deve. * Arslan eniği.
KARV: Ağaç kadeh. * Köpek yalağı. * Hurma ağacının kökü. * Uzun havuz. * Hayanın derisi inip büyümek. * Kast. * Etraflıca araştırmak, tetebbu. * Bir kimsenin mesleğine girmek, onun yoluna süluk etmek.
KARVA: Uzun hörgüçlü deve.
KARVAH: Uzun ağaç. * Uzun deve.
KÂRVAN: f. (Bak: Kervan)
KARYA: Eski çağlarda Bursa ve Balıkesir bölgesinin adı.
KARYE: Köy. Nâhiyeden küçük olan, insanlarla meskun yer.
KARYET-ÜN NAHL: Kovan. Arı yuvası.
KARYET-ÜL ENSÂR: Medine-i Münevvere şehri.
KARYETEYN: Mekke ile Taif şehirleri.
KARZ: Selem ağacının yaprağı.
KARZ: Borç, ödünç. Kesmek, kat'etmek. * şiir söylemek.
KARZ-I HASEN: Sadece Allah rızâsı için verilen ödünç. Faizsiz verilen borç.
KÂR-ZÂR: (Kâr ü zâr) f. Kavga, cenk, savaş, harp, muharebe.
KÂR-ZÂRGÂH: f. Savaş meydanı. Harp alanı. Muharebe sahası.
KARZEN: Borç, ödünç olarak.
KASAB-ÜL FÂRİS: Kalem kamışı.
KASAR: Üşenme, tembellik etme. * Güç ve kuvvetin son sınırı. * Boğazı tutup nefes aldırmayan bir zahmet.
KASARA: (C: Kasr-Kasarât) Boyun kökü. * Yoğun ağaç. * Gemilerin baş ve arka taraflarında güverteden daha yüksek yapılan güverte.
KASARET: Kısalık. Kısa olma.
KASIR-ÜL BASAR: Görüşü kısa. * Kısa görüşlü, dar düşünceli.
KASIRAT-ÜT TARF: Kocasından başkasına aslâ bakmayan. (Cennet kadınlarının bir vasfı) Huriler.
KASÎR-ÜL BASAR: Dar görüşlü, basireti kısa. * Miyop.
KASSAR: Leke çıkaran. * Çırpıcı, yıkayıcı.
KÂSTAR: f. Yalancı, hilekâr.
KASTAR: (C.: Kasâtıra) Hâzık, basiretli, mahâretli kimse. * Paranın sahtesini seçip çıkaran kimse.
KAŞ'ARİRE: Ürpermek, titremek.
KAT'-I NAZAR: Bakmamak. İtibar etmemek. * Alâkayı kesmek.
KAT'-I TARİK: Yol kesicilik.
KATAR: Birbiri arkasına dizilmiş hayvan sürüsü. * Bir lokomotifin sürüklediği vagonların tamamı. Tren.
KATAR: Arabistan yarımadasında müstakil bir devlettir. İstiklâlini 1/1/1971 de ilân etmiştir. Hükümet merkezi Doha şehridir. Üç yanı denizle çevrilidir. Halkı müslümandır. Resmi lisanı Arapçadır.
KATARAT: (Katre. C.) Katreler, su damlaları.
KATARAT-I BÂRÂN: Yağmur damlaları. Yağmur katreleri.
KATARAT-I SEMİNE: Kıymetli damlalar.
KATARAT-I ŞADÎ: Sevinç damlaları. Sevinçten dolayı akan gözyaşları.
KATARAT-I UYUN: Göz yaşları.
KATARE: Kuyudan veya başka bir yerden damlayan su.
KATI-UT TARİK: Yol kesen, eşkiya.
KÂTİM-İ ESRAR: Sır saklıyan.
KATRE-İ BÂRÂN: Yağmur damlası.
KATRED (KATÂRİD): Koyunu ve kuzusu çok olan kişi.
KAVARİ': (Karia. C.) İnsan öleceği zaman, halet-i nezi'de okunan âyet-i kerime. * Şiddetli esen rüzgârlar. * Ansızın Allah tarafından gönderilen belâ ve musibetler.
KAVARİR: (Karure. C.) Gözbebekleri. * Şişeler.KAVAS : Eskiden vezirlerin maiyetlerinde kullandıkları silâhlı adamlar.
KAVİYY-ÜL İKTİDAR: İktidarı kuvvetli.
KAVL-İ ŞÂRİH: Mânasını açıklayan söz. Şerheden söz. Tarif. Şerhedenin sözü.
KAVSARRA: Kamıştan yapılan hurma sepeti. * Şeker yükü.
KAVS-PARE: f. Küçük yay, küçük kavs.
KAZAR: Kirlenme, pislenme.
KAZARA: f. Kazâ olarak. Rastlayarak.
KAZARET: Murdarlık, necâset, pislik, pis olma hâli.
KAZİYE-İ NAZARİYYE: Man: Aklın bir delil ile tasdik eylediği kaziyye. Delilinin mukaddematı yakiniyyattan ise, yakiniyye'dir ve illâ zanniye olur.
KAZİYE-İ ŞARTİYYE: Man: İki cümleden ibâret, fakat bunlardan birinde olan hüküm diğerinde gösterilen şarta mütevakkıf olan, yâni; aralarında mülâzemet ve irtibat bulunan kaziyedir.
KAZİYE-İ ŞARTİYYE-İ MUTTASILA: Man: Mevzu ile mahmulü birer cümle olmakla, birinde bir şeyin üzerine olunan hüküm, diğerinde gösterilen şarta mütevakkıf olan kaziyyedir. (Eğer bir cisim ağır ise, bir yere yerleştirilmedikçe düşer gibi.)
KAZİYE-İ ŞARTİYYE-İ MÜNFASILA: Man: Mahmulü birden fazla olmakla bu mahmulllerin biri elbette mevzua isnad olunmak lâzım geldiğine hükmolunan kaziyyedir. (Adet ya tektir, ya çifttir) gibi.
KAZİYE-İ ZARURİYYE: Man: Tasdikat-ı akliyyeden olmakla zıddı mümkün olamıyacak surette kat'i olan bir nevi kaziyyedir.
KECNAZAR: f. Kıskanç, hasetci. * Eğri bakışlı.
KECREFTAR: f. Ters yürüyen. Gidişi eğri.KECREV : f. Eğri giden. * Tuttuğu yol sakat ve yanlış olan.
KEFARET: (Bak: Keffaret)
KEFFARET: (Masdar gibi kullanılıyorsa da "keffâr" mübalâğa isminin müennesi olup, asıl mânası: örtücü ve imhâ edici demektir.) Bir mecburiyet altında veya yanlışlıkla işlenmiş günahı affettirmek ümidiyle şeriata uygun olarak verilen sadaka veya tutulan oruç. * Günahtan arınma.
KEFFARET-İ HALK: Hac için ihrama girip de bir özre mebni saçlarını vaktinden evvel traş ettiren kimsenin tutacağı üç günlük oruçtan ibârettir.
KEFFARET-İ KATL: Bir müslümanı veya bir zımmiyi amden değil de bir hata neticesi olarak öldüren bir müslümana lâzım gelen keffârettir ki; muktedir ise, bir mü'min köle âzad etmekten; buna muktedir değilse, iki ay muttasıl oruç tutmaktan ibârettir.
KEFFARET-İ SAVM: Ramazan-ı Şerifte özürü bulunmaksızın muayyen şartlar dâhilinde orucunu bozan bir mükellefin, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azâd etmesinden; buna muktedir değilse, iki ay muttasıl oruç tutmasından; buna da muktedir değilse, altmış fakire yemek yedirmesinden ibârettir.
KEFFARET-İ YEMİN: Yaptığı bir yemine sadık kalmayıp bozan bir müslümana lâzım gelen keffâret demektir ki: Muktedir ise, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azad etmekten; muktedir değil ise, on fakiri akşamlı sabahlı doyurmaktan veya on fakire birer parça libas giydirmekten; bu üç şeyden birine muktedir olamayana da üç gün muttasıl oruç tutmaktan ibârettir.
KEFFARET-İ ZIHAR: Zıhar keffareti.Keffâret-i zıharın vâcib olmasının şartı kudrettir. Muktedir olan, köle azad eder; değilse iki ay oruç tutar, buna da gücü yetmezse altmış fakire yemek verir. (Bak: Zıhâr)
KEFFARET-ÜZ ZÜNUB: Günahların keffareti. Mü'min insanların çeşitli hastalık ve musibetlerine denir. Çünkü günahlarından afvına vesile olabilir. (Huk. İslâmiye ve Ist. Fık. K.)
KEFTAR: f. Sırtlan.
KEHRİBAR: Cevher saçan. * Güzel sözler söyleyen.
KEHVARE: f. Beşik.
KELÂM-I AHSAR: En kısa ve veciz söz.
KELÂM-I KİBÂR: Büyük, akıllı, veli ve meşhur zâtların güzel, veciz ve çok kıymetdâr olan sözleri ve kelâmı.
KELÂM-I MUDARÎ: Arab kabilelerinden Mudar Kabilesinin konuştuğu Arapça. Kur'an-ı Kerim bu lehçe üzerine nâzil olmuştur. En fasih Arapça'dır.
KEMAN-DÂR: f. Yay tutan, yay tutucu.
KEM-AYAR: f. Ayârı doğru olmayıp bozuk olan. Hileli, kalp.
KEM-GÜFTAR: f. Az konuşan. Az söyliyen.
KEM-HARF: f. Az söyliyen kimse, az konuşan kişi.
KEM-İYAR: f. Ayarı bozuk. Hileli. Kalp altun veya gümüş.
KENAR: f. Çevre, kıyı, Sâhil, deniz kıyısı. * Köşe, uç. * Son, nihâyet. * Çember. * Etrâfı çevrilen şey. * Kucaklama. Kucağa alma.
KENAR-I ÂSMÂN: Ufuk.
KENARE: f. Kıyı, kenar. * Kucak. * Kasap çengeli. Kayış asılan çengel.
KENAR-GİR: f. Fıçı çemberi.
KERAR: Arap kadınlarının takındıkları boncuk.
KERARİS: (Kürrâse. C.) El yazması kitapların sekiz sahifeden ibâret olan formaları.
KEREMKÂR: f. Kerem eden, ikram eden. Cömert, eli açık olan, bağışlayan.
KERİH-ÜL MANZAR: Görünüşü ve manzarası çirkin ve iğrenç.
KERMARİK: Ilgın ağacının koruğu.
KERRAR: Harpte, çekilip tekrar saldırmak. Döne döne saldırmak.
KERVANSARAY: Büyük yollarda kervanların konaklamalarına mahsus büyük hanlar. (Selçuklular ve Osmanlılar devrinde hayır eseri olarak yaptırılmışlardı.)
KESB-İ MUÂREFE: Bir mevzuda çalışarak ihtisas sahibi olmak. Birbinini tanımak ve alışmak.
KESR-İ ÂŞÂRİ: Ondalık kesir. Mahreci (paydası) 10 veya 10'un her hangi bir kuvvetinden ibaret olan kesir. Meselâ: 0,15 - 0,007 gibi.
KESSARE: Çoğaltan. Artıran.
KETM-İ ESRÂR: Sırları saklama.
KEVAR(E): f. Meyve veya üzüm küfesi. * Bal arısı gömeci, petek. * Geceleri havada peyda olan bulut. Sis.
KIFAR: Çöller. Susuz, otsuz yerler.
KIMAR: Kumâr.
KIMCAR: Bıçak kını.
KIN'AR: Dağ keçisinin semiz ve büyük olanı.
KINNARE: Mezbaha.
KINTAR: (C.: Kanâtir) Yüzyirmi rıtıl veya yetmiş bin dinar. * Çok mal. * Bir sığır derisi dolu altın ve gümüş.
KINTAR: Belâ, meşakkat, zahmet.
KIRAR: Davarın yaşını anlamak için dişine bakmak.
KIRKANBAR: İçinde çok çeşitli şeyler bulunan yer veya kap. * Çok şeyler bilen kişi.
KISAR: (Kasir. C.) Kısalar. Kasr olanlar.
KISAR-I MUFASSAL: Kur'an-ı Kerim'de 99. sure olan Zilzal suresinden 114. olan Nas suresine kadar olan surelerdir.
KISRA (KUSÂRE): Ekincilerin kesmik dedikleri başakta kalan buğday. Buğday çalkandığında kalbur içinde kalan kaba buğday başları.
KISSAGÜZÂR: f. Hikâye anlatan kimse, masal söyliyen kişi.
KIŞBAR: Ağaç parçası.
KIŞR-I ARZ: Yer kabuğu.
KITAR: (C.: Kutur-Kuturât) Deve katarı.
KIYAS-I MAALFÂRIK: Birbirine benzemiyen şeyler arasında yapılan kıyas. Yani, doğru olmayan ve hakikata uymayan mukayese.
KIYMET-DÂR: f. Değerli, kıymetli, pahalı.
KIYYE-İ ÂŞÂRİ: Kilo. Bin gram olan ağırlık ölçüsü.
KİBAR: (Kebir. C.) İnce ve nârin yapılı. Terbiyeli ve nezaket sahibi. Hassas. * Kebirler. Büyük rütbeliler. Büyükler.
KİBARANE: f. Büyük adamlara, nâzik ve görgülü kimselere yakışır şekil ve surette.
KİBARE: Ululuk, büyüklük.
KİLAR: f. Kiler.
KİNDAR: f. Kin tutan. İçinde kin ve garez besliyen. Öc ve intikam almağa düşkün.
KİNDARANE: f. Kinci olarak, kindarcasına.
KİNDARE: Arkasında deve hörgücü gibi, hörgücü olan bir cins balık.
KİNEDÂR: f. Kindâr, kin güden, düşmanlık besliyen.
KİNNAR: Bez ve keten parçası.
KİNNARAT: Bir nevi elbise. * Çalgılar, defler.
KİRAR: Bir daha, tekrar. Tekerrür.
KİRAREN: Tekrar tekrar, çok sefer, tekrar suretiyle.
KİRDAR: Bir kimse, tasarruf ettiği yerin bir zirâ veya iki zirâ toprağını almak için başkasına satmak. * Bina. * Ağaç.
KİRDİKÂR: f. Sâni. Yapan Allah (C.C.).
KİSB Ü KÂR: Kazanç, iş güç.
KİSEDAR: f. Parayı toplıyan, para hesabını tutan kimse. Vekilharç.
KİŞTKÂR: f. Çiftçi, ekinci.
KİŞTZAR: f. Ekinlik, ekin tarlası, tarla.
KİTABE-İ SENG-İ MEZAR: Mezar taşı yazısı.
KİVARE: Petek.
KOÇKAR: Dövüş için terbiye olunmuş iri koç.
KOMPARTIMAN: Fr. Yolcu trenlerinde vagonların bölümlerle ayrılmış kısımlarından her biri.
KÖHNEBAHAR: Sonbahar.
KÖŞELİ PARANTEZ: t. Cümleden tamamıyla ayrı "haşiye" gibi bir sözü içine alır.
KUDAR: Büyük yılan. * Aşçı, tabbah. Deve boğazlayıcı, deve kasabı.
KUFAR: (Kafr. C.) Issız ve susuz yerler. Çöller, sahralar.
KUFTEHAR: f. Köfte yiyen. * Geveze, çenesi düşük. * Şarlatan. Kendini beğenmiş. * Çapkın.
KUHARİYE: Yaşlı kadın. * Yaşlı hayvan.
KUHPARE: f. Kuvvetli at. * Dağ parçası.
KUHSAR: f. Dağ tepesi. * Dağlık yer.
KUMAR: Para vs. karşılığında oynanılan oyun. Meşru bir ihtiyacın karşılanması için bir çalışma sonucu olmadan piyango ve şans oyunları gibi haram yollarla kazanç elde etmektir. Dinimizde böyle oyunların her türlüsü haramdır. Bir müslüman kendi menfaatini isteyip zararını istemediği gibi; diğer bir müslümanın da çıkarını gözetip kötülüğünü isteyemez. Halbuki kumara katılan herkes, karşı tarafın zarariyle kendi çıkarlarını düşünmektedir.Eğer böyle bir menfaat ve zarar oyunda konulmamışsa ve dince yasaklanan maksadlar da yoksa, yine de her insan için en kıymetli mal olan zamanını boş yere harcamak olur ki bu da zarardır.Maksatsız, fikirsiz ve dünyaya ne için geldiğini bilmeyen basit bir insan böyle yollara düşer ve gittikçe perişan olur. Halbuki insan, sonsuz ve yüksek gâye sahibi, yüksek şahsiyetli ve nizamlı bir hayat yaşamalıdır. (Bak: Meysir)
KUMARBAZ: Kumar oynayan. Kumarcı.
KUMAR-HANE: f. Devamlı olarak kumar oynanan yer.
KUNEFHAR: Büyük cüsseli, iri vücutlu.
KURARE: Çömlek içindeki yemek piştikten sonra yanmasın diye içine konulan su.
KURAZ (KARİZA): Isırgan otu.
KURFUSA (KARFESA): Mak'adı üstüne oturup dizlerini karnına yapıştırıp iki kolunu baldırları üstüne kavuşturmak.
KUSARA: İsteğin ve arzunun son derecesi.
KUSARE: Hususi hücre. * Gemilerde güvertelerin en üstündeki yarım güverte.
KUSTAR (KISTÂR): Kesedar. Sarraf. * Tüccar, tâcir. * Mizan, ölçü. * Bir şehre veya bir beldeye vâli olan kimse.
KUŞ'AR: Hıyar.
KUŞUR-İ EŞCAR: Ağaç kabukları.
KUTAR: Kebap kokusu. Ot kokusu.
KUTB-UL ÂRİFÎN: Ariflerin en ileri geleni, en büyüğü. Maddi, mânevi ve İlâhi ilim sahiblerinin başı. Ariflerin kutbu. (Bak: Aktâb)
KUTTA-İ TARİK: Yol kesenler, eşkiyalar, haydutlar.
KUVARE: Yuvarlak parça (ki gömlek yakasından veya kavun, karpuz başından keserler.)
KUVVE-İ MUTASARRIFA: Mütehayyile vasıtasıyla zihinde hazırlanan şeyleri tertib kuvveti.
KÜFFAR: (Kâfir. C.) Gâvurlar. Hak din olan İslâmiyeti inkâr edenler. Kâfirler.
KÜFR-İ İNKÂRÎ: Aslâ Cenab-ı Hakk'ı tanımayıp, İslâmiyet hakikatlarını ikrar ve tasdik etmemektir. (Evet küfr, mevcudatın kıymetini ıskat ve mânasızlıkla ittiham ettiğinden; bütün kâinata karşı bir tahkir ve mevcudat âyinelerinde cilve-i esmayı inkâr olduğundan; bütün esmâ-i İlâhiyeye karşı bir tezyif ve mevcudatın vahdaniyete olan şehadetlerini reddettiğinden; bütün mahlukata karşı bir tekzib olduğundan; istidad-ı insâniyi öyle ifsad eder ki: Salâh ve hayrı kabule liyakati kalmaz. Hem, bir zulm-ü azimdir ki: Umum mahlukatın ve bütün esmâ-i İlâhiyenin hukukuna bir tecavüzdür. İşte şu hukukun muhafazası ve nefs-i kâfir hayra kabiliyetsizliği; küfrün adem-i afvını iktiza eder. S.)(Deniliyor : Deve kuşuna demişler : "Kanatların var, uç!" O da kanatlarını kısıp, "Ben deveyim" demiş, uçmamış. Fakat avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Halbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş. Sonra ona demişler; "Mâdem deveyim diyorsun, yük götür!" O zaman kanatlarını açıvermiş. "Ben kuşum" demiş, yükün zahmetinden kurtulmuş... Fakat hâmisiz ve yemsiz olarak avcıların hücumuna hedef olmuş. Aynen onun gibi; kâfir, Kur'anın semâvi ilânatına karşı küfr-ü mutlakı bırakıp meşkuk bir küfre inmiş. Ona denilse: "Madem mevt ve zevali, bir idam-ı ebedi biliyorsun; kendini asacak olan darağacı göz önünde... Ona her vakit bakan, nasıl yaşar? Nasıl lezzet alır?" O adam, Kur'anın umumi vech-i rahmet ve şümullü nurundan aldığı bir hisse ile der: "Mevt idam değil, ihtimal beka var." Veyahud, deve kuşu gibi başını gaflet kumuna sokar, tâ ki ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zeval-i eşya ona ok atmasın!.Elhasıl : O meşkuk küfür vasıtasiyle deve kuşu gibi mevt ve zevali, idam mânâsında gördüğü vakit, Kur'an ve semâvi kitabların iman-ı bil'âhiret'e dair kat'i ihbaratı ona bir ihtimal verir. O kâfir, o ihtimale yapışır, o dehşetli elemi üzerine almaz. O vakit ona denilse: "Mâdem bâki bir âleme gidilecek; o âlemde güzel yaşamak için tekâlif-i diniyye meşakkatini çekmek gerektir!" O adam şekk-i küfri cihetiyle der: "Belki yoktur; yok için neden çalışayım." Yâni: Vaktâ ki o hükm-ü Kur'anın verdiği ihtimal-i beka cihetiyle idam-ı ebedi âlâmından kurtulur ve meşkuk küfrün verdiği ihtimâl-i adem cihetiyle tekâlif-i diniyye meşakkati ona müteveccih olur; ona karşı küfür ihtimaline yapışır, o zahmetten kurtulur. Demek bu nokta-i nazarda, mü'minden ziyade bu hayatta lezzet alır, zannediyor. Çünki; tekâlif-i diniyyenin zahmetinden ihtimâl-i küfri ile kurtuluyor ve âlâm-ı ebediyeden, ihtimâl-i imanî cihetiyle kendi üzerine almaz. Halbuki bu mağlâta-i şeytaniyenin hükmü, gayet sathi ve faidesiz ve muvakkattır. L.)
KÜH-SAR: f. Dağ tepesi. Dağlık.
KÜNDEKÂR: f. Sedefçi. Kıymetli ağaçları işleyen. Marangoz.
KÜRE-İ ARZ: Dünya. (Yuvarlak olduğundan dolayı bu isim verilmiştir.)(Küre-i arz, küçüklüğüyle beraber semâvata karşı gelebilir. Çünki nasılki "Dâimi bir çeşme, varidatsız büyük bir gölden daha büyük" denilebilir. Hem, bir ölçek ile bir şey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş çıkmış bir mahsulâtla, zâhiren binler def'a ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle o ölçek muvâzeneye çıkabilir. Aynen öyle de: Küre-i arz, Cenâb-ı Hak onu san'atına bir meşher ve icadına bir mahşer ve hikmetine medar ve kudretine mazhar ve rahmetine mezher ve Cennetine mezraa ve hadsiz kâinata ve mahlukat âlemlerine ölçek ve mâzi denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde icad etmiş. Her sene kat kat ve katmerli yüzbin tarzda, masnuattan dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok def'a dolup mâziye boşaltarak gayb âlemine döktüğü bütün o müteceddid âlemleri ve arzın müteaddit gömleklerini nazara al; yani bütün mazisini hazır farzet; sonra yeknesak ve bir derece basit semavata karşı muvazene et. Göreceksin ki: Arz, ziyade gelmezse, noksan da kalmaz. İşte $ sırrını anla. S.)
KÜRRE-İ HAR: Eşek yavrusu. Sıpa.
KÜSSAR(E): Kırılan şeyin parçaları.
KÜŞTAR: f. Kesilmiş veya kurban edilmiş koyun. * Et.
KÜTAR: Kereviz.
KÜTÜB-Ü TEVARİH: Tarih kitabları.
KÜVAR: (Kivar) f. Petek, bal peteği, kiler. (Bak: Kevare)
KÜVVARE: (C: Küvvârât) Arı kovanı.
EFÂ ÇEKEN. ESRAR-KEŞ: Esrar çeken, esrar içen serseri.
KÜŞTAR: f. Kesilmiş veya kurban edilmiş koyun. * Et.
KARMEŞE: Cem'etmek, toplamak.
KARŞ: Kesbetmek, kazanmak. * Toplamak, cem'etmek.
KARŞAME: Atmaca kuşu.
KÜHSAR: Çok dağlık yer.
LABİŞARTIN: (Lâ bişartın) Kayıtsız şartsız. Bir şarta dayanmaksızın.LABORATUVAR : Fr. İlmî ve sınaî çalışma ve araştırmalar yapmak için çeşitli cihaz ve malzemelerin bulunduğu yer.
LAGAR: f. Cılız ve zayıf hayvan.
LAGARÎ: f. Cılızlık, zayıflık.
LALERUHSAR: f. Lâle yanaklı, al yanaklı.
LALESAR: f. Lâlelik. Lâlebahçesi. * Sığırcık kuşu.
LALEZAR: f. Lâle bahçesi. Lâlelik.
LÂM-UZ-ZARFİYE: Zaman bildiren lâm.
LÂNE-İ HARAB: Bozulmuş yuva.
LÂRAYB: şüphesiz, şeksiz, tereddütsüz.
LÂRAYBE FİH: Onda hiçbir şüphe yoktur.
LARKÎ: Keçiboynuzu.
LÂŞEHÂR: f. Leş yiyen.
LATMAHÂR: f. Tokat yiyen. Şamar atılan kimse.
LÂZIM-I GAYR-I MÜFARIK: Ayrılması mümkün olmayan, terki câiz olmayan, ziyade gerekli, çok lüzumlu.
LÂZIM-ÂMED ÇÂR-ÇİZ: Dört şey lâzım geldi.
LEB-İ CUY-BÂR: Su kenarı.
LEHEB-ÜN NÂR: Ateşin alevi.
LEKEDAR: f. Lekeli, ayıplanmış. * Pislenmiş. * İttiham edilmiş.
LEKEDHAR: f. Çifte yiyen.
LEM'A-NİSAR: Parlaklık saçan.
LEMH-İ BASAR: (Lemhat-ül basar) Göz atma. Bakma. Çabuk bir bakış. * Çok az bir zaman.
LEMHA-İ BASAR: Pek az bir zaman. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen zaman.
LERZEDÂR: f. Titrek, titreyici.
LEŞKER-İ ARAMREM: Çok asker.
LEV'-İ GARÂM: Aşk ile, sevgi ile yanma.
LEYL-İ TÂRIK: Karanlık gece.
LEYL Ü NEHAR: Gece ve gündüz.
Lİ-AYNİHÎ HARAM: Fık: Aslında herkes için haram olan şey.
LİGAYRİHÎ HARAM: Aslında helâl olup, başkasının hakkı olduğu için veya neticeleri itibarı ile haram olan şey. Meselâ cuma namazı esnasında ticaret yapmak gibi.
LİHYEDÂR: f. Sakallı.
LİSAN-ÜN-NÂR: Ateşin alevi, ateşin parıltısı.
LOMBAR: ing. Harp gemisinin topun ağzı önündeki deliği.
LUKME-ŞÜMAR: f. Herkesin lokmasını sayan. * Mc: Pinti, hasis, cimri.
LÜ'LÜ-İ ŞEHVÂR: İri inci.
LÜ'LÜ'-BÂR: f. İnci yağmuru. İnci yağdıran.
LÂŞEHÂR: f. Leş yiyen.
LEŞKER-İ ARAMREM: Çok asker.
MÂ-İ MASDARİYE: Başında bulunduğu cümleyi masdar mânasına ve hükmüne sokar.
MÂ-İ ŞARTİYE: İki muzariyi cezmeder, şart ve cezâ mânasını ifade eder. $(Ne yazarsan, yazarım) misalinde olduğu gibi.
MÂ-İ CÂRİ: Akarsu. (Çay ve ırmak suları gibi.)
MÂ-İ MUKATTAR: İnbikten geçirilmiş (damıtılmış), saf su.
MAAL-FARZ: Farzedilerek. Doğruluğu kabul edilmekle. Kabul edilmiş sayılmakla.
MAAL-FARIK: Yanlış olarak. Farklı olarak. Farklı olmakla beraber.
MAAL-İFTİHAR: İftiharla. Sevinerek. Kemal-i şevk ile.
MAAR: Ar ve hayâya sebep olacak şeyler.
MAARIZ (MEÂRİZ): (Muarraz. C.) Bir sözü söyleyip başka bir şey murad etme ve cem' olmak, toplamak itibariyle ma'razlar, ta'rizler, adem-i tasrihler, sarahatsizlikler.
MAARÎ: İnsanın daima çıplak kalan organ veya azası.
MAARÎC: (Mi'rac. C.) Merdivenler.
MAARİF: Tahsil ile elde edilen ilim, malûmat, bilgi. * Meharet. Üstadlık. Hüner. * Marifetler. Mâruflar. Kültürler. * Çehrenin manzarada zâhir olan yerleri. * Bir memleketin okullarını ve tahsil ihtiyacını idâre ve te'mine çalışan bakanlık.
MAARİF-İ MÜTENEVVİA: Çeşit çeşit bilgiler.
MAARİF-İ UMUMİYE NEZARETİ: Maarif vekâleti. Milli Eğitim Bakanlığı.
MAARİF-MEND: (C.: Maarifmendân) f. Bilgili, bilgi sahibi. Kültürlü.
MAARİF-MENDÂN: (Maarifmend. C.) Bilgi sahibi kimseler, bilgililer.
MAARİF-PERVER: f. Maarifin yayılıp intişar etmesine çalışan. Maârife ait şeyleri muhafaza eden.
MAARİK: (Ma'rek ve Ma'reke. C.) Savaş meydanları, muharebe alanları. Harp sahaları.
MAARÎZ: (Mi'raz. C.) Kapalı mânâlar. * Edb: Birden fazla mânası olan bir kelimenin, en uzak mânasını kasdetmeler.
MAARÎZ-ÜL KELÂM: Kelâmda irad olunan kapalı mânâlar. Bir sözün asıl mânâsından başka mânâyı istemeler.
MA-BİHİ-L-İFTİHAR: Kendi ile ve onunla iftihar edilecek şey.
MABSARA: Bedihî ve zâhir olan hususlar. Açık ve meydanda olan hususlar.
MADARİB: (Madrab. C.) Darbedilecek, dövülecek yerler.
MA'DELETKÂR: f. Âdil, adaletli.
MADGARE: Mukabil iki tarafın şiddetli hücumları ile meydanda gelen savaş.
MA'DUMAT-I HÂRİCİYYE: İlm-i İlâhide olup, maddi vücudu olmayan şeyler.
MAFSAL-I MÜTEHARRİK: Tıb: Oynar eklem.
MAGARAT: (Magare. C.) Mağaralar.
MAGARE: (C.: Magarât) Mağara.
MAGARİB: (Magrib. C.) Batılar, magribler, garplar. * Akşamlar.
MAGARİM: (Magrem. C.) Diyetler. * Ödenecek borçlar.
MAGARİS: (Magris. C.) Fidanlıklar, fidan bahçeleri.
MAHALL-İ TEVARÜD: Vâsıl olunan yer. * Birisine yetişilen mahal.
MAHARET: (Bak: Mehâret)
MAHARİB: (Mihrâb. C.) Mihrâblar.
MAHARİC: Çıkacak yerler. Huruc edecek yerler.
MAHARİC-İ HURUF: Gr: Ağızda harflerin çıktığı yerler.
MAHARİM: (Mahrem. C.) Mahrem olanlar. Haram olan şeyler.
MAHARİT: (Mahrut. C.) Mahruti şekilller. Koniler.
MÂHAZAR: Daha evvelden hazır olan. Hazır olarak ne varsa.
MAHİHAR: f. Balık yiyen. Balık avlayan, balıkçıl.
MAHPARE: f. Pek güzel kimse. * Ay parçası.
MAHREM-İ ESRAR: Gizli sırlara vakıf olan çok yakın kimse. Gizli sır söyleyen kimse.
MAHSULÂT-I ARZİYE: Toprak mahsulleri.
MAHSULDAR: f. Verimli, bereketli. Mahsul veren.
MAHVAR: f. Ay gibi.
MAHVARE: f. Aylık maaş.
MAHZAR: (Huzur. dan) Hazır olma. Gösteriş, görünüş. * Huzur yeri. Büyük bir insanın önü. * Birçok kimse tarafından imzalı dilekçe. * Mahkeme sicili.
MAİDESÂLÂR: f. Sofracı başı.
MAKARİZ: (Mikrâz. C.) Makaslar, kesecek âletler.
MAKARR: (Karar. dan) Karar yeri. Karargâh. Kararlı yer. Merkez. Pâyitaht.
MAKARR-I HÜKÜMET: Hükümet merkezi. Pâyitaht.
MAKARR-I İDARE: İdare merkezi. Pâyitaht. Hükümet merkezi.
MAKARR-I SALTANAT: Saltanat merkezi. Hükümetin idare edildiği baş şehir.
MAKDEM-İ BEHÂR: Baharın gelmesi.
MAKSAD VE MÜSTEKARRIN TEMEYYÜZÜ: Kelâmın maksadının ve karar kıldığı yerin açık olarak belli olması.
MAKSAR: Nihâyet, son, netice.
MAKSARA: (C: Mekâsır-Mekâsir) Köşk, kasr.
MAKTAR: Damla, katre.
MAL-İ KARUN: Mc: Çok zengin.
MAL-İ ZIMAR: Bir kimsenin mâlik olduğu halde, onlardan faydalanması kabil olmayan; başka tabir ile, elinden çıkıp galib-i hale nazaran bir daha eline girmeleri umulmayan mallar.
MALARYA: ing. Sıtma.
MALDAR: f. Malı mülkü çok olan. Zengin.
MALDARÎ: Zenginlik, servet.
MA'LUMAT-I ZARURİYE: Lüzumlu ve zaruri mâlumat.
MA'NA-YI HARFÎ: Kendisini değil de başkasını veya sahibini, ustasını, kâtibini anlatan, bildiren, tarif eden mânâ.
MA'NİDAR (MÂNİDAR): f. Bir mânâyı mutazammın olan. * Nükteli, ince mânâlı. Bir mâna ifade eden. Bir mânayı şâmil olan. (Farsça bir ifade olup, mânâ; ma'ni diye okunmuştur.)
MA'NİDARANE: f. Mânâlı şekilde.
MANSIBDÂR: f. Mansıbda bulunan.
MANZAR: (Manzara) (Nazar. dan) Bakılan yer, görülen yer. Görünüş.
MANZAR-I ÂLÂ: En yüksek bakış yeri. Kudsi ve en yüksek manzara. Cennet manzarası, arş-ı azam.
MANZAR-I ÇEŞM: Gözbebeği.
MANZARA: Dışarıyı görecek pencere.
MANZARANÎ: Gösterişli ve güzel adam.
MANZARÎ: Güzel, gösterişli ve yakışıklı adam.
MAR: f. Yılan.
MARAN: (Mâr. C.) f. Yılanlar.
MARATON: yun. Kırk kilometreden uzun bir yolda mukavemet için yapılan hız koşusu.
MARAZ: Hastalık, illet, dert. Belâ.
MARAZ-I MÜSTEVLÎ: Salgın hastalık.
MARAZ-I SÂRÎ: Tıb: Bulaşıcı hastalık.
MARAZÎ: (Maraz. dan) Hastalıkla alâkalı. Hastalığa ait. Hastalıklı.
MARAZİYYÂT: Hastalıklar ilmi, patoloji.
MAR-EFSA: f. Yılan tutan, yılan efsuncusu. * Yılan sokmuş kimseyi tedâvi eden kişi.
MAREŞAL: Fr. (Bak: Müşir)
MAR-GİR: f. Yılan tutan, yılan tutucu.
MARHİC: Yılan balığı.
MARHUK: Kuşkonmaz bitkisi.
MARIK: Dinsiz, mürted, hak dinden çıkan.
MARIN: (Mârına) Çekiçle dövülerek açılmağa müsait olan. * Kireçtaşı. * Çeşitli renklerde olan bir çeşit toprak.
MARIZ: Hasta, alil, mariz.
MARİC: Dumansız ateş, alev. * Dumansız barut.
MARİD: Azgın, sapkın. İnad ve isyanda benzerlerinden çok ileri gitmiş olan. Kibir, inad ve dinsizlikle tanınmış olan. Mütemerrid.
MARİN: Burun ucunda olan yumuşak kemiksiz yer.
MARİSTAN: f. Hastahâne.
MARİZ: (Maraz. dan) Hasta. İlletli. Dertli.
MARİZANE: f. Hasta olarak.
MÂRR: Geçen, geçmiş, yürüyen.
MÂRR-ÜL BEYAN: Beyânı yukarıda geçmiş olan.
MÂRR-ÜZ ZİKR: Yukarıda zikri geçmiş olan, yukarda bahsedilmiş olan.
MÂRRE: Fık: Herkesin gittiği umumi yoldan yürüyen.
MÂRRÎN: (Mâr. dan) Geçenler.
MÂRRİN Ü ÂBİRÎN: Gelip geçenler. Gelen giden.
MARSUS: (Bak: Mersus)
MARTULOS: (Martoloz) Osmanlı Devletinin teşekkülü sıralarında ve yeniçeri teşkilâtından önce, Hristiyanlardan, ordunun geri hizmetlerinde çalışmış olan teşekküllerden biridir. Silâhlanmış kişi mânasında Rumca bir kelimedir. * Eskiden Tuna gemicileri, korsanı mânasında da kullanılmıştır.
MARZAT: Rızâ. Memnuniyet, hoşnudluk.
MARZÎ: Razı olmağa dâir. * Kabul edeceği, razı olacağı.
MARZÎ-İ İLÂHÎ: Cenab-ı Hakk'ın rızasına uygun işler.
MARZİYAT: Razı olunacak şeyler. Allah'ın rızasına dair olanlar.
MARZİYE: Razı olma, hoşnud olma, memnuniyet.
MA'SARA: (Üzüm ve susam gibi şeylerin) sıkıldığı yer.
MASARİ': (Mısrâ'. C.) Mısrâlar. * (Masra'. C.) Güreş meydanları.
MASARİF: (Masraf. C.) Sarfiyatlar, masraflar. (Masârifât da denir.)
MASARİF-İ UMUMİYE: Umumi masraflar.
MASARİF: (Masruf. C.) Harcananlar, sarfolunanlar.
MASARİFAT: (Masârif. C.) Masraflar, giderler. Harcanan paralar.
MASARÎN: Bağırsaklar.
MASDAR: Bir şeyin sudur ettiği (çıktığı) menba. * Gr: Fiilin şahsa ve zamana bağlı olmayan şekli, fiil kökü. Okumak, yazmak, kitabet, kıraat, ahz, almak... gibi. Masdar kelimesi.; ism-i mekândır, sudur etmek mânasına gelir. Fiilin mâna ve lâfız ciheti ile mebde' ve me'hazidir.
MASDAR-I CA'LÎ: (Mec'ul) yapma olan masdar. Arapçada, bazı isim ve sıfatların sonlarına (-iyyet) ilâve edilerek yapılır. Meselâ: İnsan: İnsaniyyet, Şâir: Şâiriyyet. Câhil: Câhiliyyet. Merbut: Merbutiyyet gibi.Arapça veya Farsça kelimenin sonuna (-îden) eki getirilerek yapılır. Meselâ: Cenk. den, Cengîden: Cenk etmek. Fehm. den, Fehmîden: Anlamak.Taleb. den, Talebîden: istemek.
MASDAR-I MERRE: Fiilin bir defa yapıldığını belli eden masdar. Merre, kerre, lem'a, darbe gibi, "fa'le" vezninden gelen masdarlardır.
MASDAR-I MİMÎ: Başında mim harfi bulunan masdar. (Ketb: Yazmak) masdarının mimisi (mekteb) olduğu gibi.
MASHARA: Maskara, soytarı. * Tuhaflıklar yapan kimse. * Komik, gülünç. * Zevklenme, eğlenme. * Kepaze, utanmaz, rezil.
MASHARA-İ ÂLEM: Âlemin maskarası. Kepaze, rezil.
MASHARA: (C: Mesâhır) Büyük taşlı yer.
MASLAHATGÜZÂR: f. İş bilir. * Elçi vekili. Elçi namına işleri tâkible vazifeli kimse.
MASLAHATKÂRÂNE: f. Maslahata, işe ve maksada uygun surette.
MATAR: (C.: Emtâr) Yağmur.
MATARA: Askerlerin kullandığı üzeri aba ve çeşitli kumaşlarla kaplı madeni su şişesi veya yolculukta kullanılan deriden yapılmış su kabı.
MATARE: Kuşu çok olan yer.
MATARIK: (Mıtrak ve Mıtraka. C.) Demirci çekiçleri.
MATARİD: (Mıtred. C.) Mızraklar, zıpkınlar.
MATARİH: (Matrah. C.) Bir şey atılan yerler. * Tarhedilecek yerler.
MATEAHHAR: (Mâ-teahhar) Sonra gelen. Sonradan gelen.
MÂTEMDÂR: f. Mâtemli, acılı, yaslı.
MATHARE: (C.: Matâhir) Gusülhâne. İçinde yıkanılıp temizlenilecek yer. * Su kabı, matara.
MATMAH-I NAZAR: Hırsla bakılan şey.
MAYEDAR: f. Kudretli, paralı.
MÂYİ'-İ NÂRÎ: Ateş halinde su veya buhar.
MAZARR: Zararlar, ziyanlar. Mazarrât.
MAZARRA: Meşakkat, zahmet. * Ziyân.
MAZARRAT: Zararlar. Ziyanlar. Mazârr.
MAZHAR: Sahib olma, nâil olma. Şereflenme. * Bir şeyin göründüğü, izhar olunduğu yer. Çıktığı yer.
MAZHAR-I ESMÂ: Çok sıfatlara ve isimlere mensub hâller kendinde görünen. İsimlere, isimlerinin üzerinde te'sirlerine mazhar (sâhib) olan. * Cenab-ı Hakkın isimlerinin tecellisine mazhar ve âyine olmuş olan.(Cenab-ı Hak insana giydirdiği vücud libasını san'atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış. O vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmasının cilvesini gösterir. L.)
MAZHAR-I İLHÂM: Kendine ilhâm olunan. (Arı, hayvan ve insanlara olduğu gibi) Kalbine ilhâm gelen zât.
MAZHARİYET: Mazhar ve nâil olma. Elde etme. Muvaffakiyet.
MEAR: Arlanacak, utandıracak şey.
MEAR: Saç ve sakalın dökülmesi.
MEARİB: İhtiyaçlar, hâcetler, lüzumlu ve istenen şeyler. İstekler.
MEARİC: (Mi'rac. C.) Mi'raclar. Merdivenler. Çıkılacak yerler.
MEARİC SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 70. Suresi olup Seele veya Mevaki Suresi de denir ve Mekkîdir.
MEARRE: Keffaret, diyet. * Elem, meşakkat, dert, günah.
MEBADİ-İ ZARURİYYE: Bir hakikat tam bilinmeden önceki isbat edici zaruri emâreler, başlangıçlar, hazırlıklar. (Bak: Hads)
MECARÎ: (Mecrâ. C.) Mecralar. Su yolları. Su yatakları.
MECLİS-ARA: f. Meclisi süsleyen.
MEDAR: Sebeb, vesile. * Bir şeyin etrafında döneceği nokta. Bir şeyin devredeceği, üzerinde hareket edeceği yer. * Gezegenlerin gezerken hareket noktalarının çizdiği dâire. (Dünya, güneş etrafında seyrederken medar-ı senevîsi bir dâireyi andırır.)
MEDAR-ÜL AYN: Göz çukuru.
MEDAR-I FAHR: İftihara sebeb olan. Övmeğe vesile.
MEDAR-I İBRET: İbret almağa yarıyan.
MEDAR-I MAİŞET: Geçim vasıtası.
MEDAR-I SENEVÎ: Dünya, güneş etrafında seyrederken çizdiği farazi dâire.
MEDAR-I TAAYYÜŞ: Maişet tedarikine sebeb olan, geçim vesilesi.
MEDARE: Kova gibi dikip su çekmekte kullanılan deri.
MEDARİC: (Medrec ve Medrece. C.) Merdivenler. * Meslekler, yollar.
MEDARİS: Medreseler. Ders okunan yerler. Talebe-i ulumun ikametgâhları. Din, imân, ahlâk dersi ve fenni ilim okutulan ve aynı zamanda talebenin ikamet ettiği mektebler.
MEDD-İ NAZAR: Uzağa bakma. Gözün görebildiği kadar göz alımı.
MEDD İŞARETİ: Harekenin uzun okunacağını gösteren işaretin adı. * Hemze ile elifin birleşmesi.
MEDEDKÂR: f. Yardımcı, muin, nâsır. Nusret veren.
MEDEDKÂRANE: f. Medet ve yardım edercesine.
MEDEDKÂRÎ: f. Yardımcılık.
MEDE-L-BASAR: Gözün görebildiği kadar.
MEDHALDAR: f. Bir işte parmağı olan. Bir işe karışmış olan.
MEFARİK: (Mefrak ve Mefrik. C.) Başın tepe kısımları. Başta saçın ikiye ayrıldığı noktalar.
MEFARİŞ: (Mefruş. C.) Kadın eşler.
MEFHAR: İftihara, övünmeğe, sevinmeğe sebeb olan. İftihara vesile olan şey.
MEFHAR-I KÂİNAT: (Mefhar-i Mevcudat) Kâinatın, kendisi ile iftihar ettiği zat mânâsına Hz. Muhammed'e (A.S.M.) alem olmuş bir tâbirdir.Bu tâbirin kavranabilmesi için nurâni bir bahsi naklediyoruz: "Bak, hârika bir surette hüsn-i suretle hüsn-i sireti cem'eden O Mürşid-i Umumi, O Hatib-i Kudsi; cevâhir dolu bir Kitab-ı Mu'ciz-ül Beyan eline alarak, bütün insanlara mele-i a'lâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor ve bütün beni âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-ı âlemin acib muammasını açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dâir tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev-i beşere: "Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?" diye irâd ettiği, akılları acz ve hayrette bırakan üç suâle cevap veriyor...Arkadaş! Şu Zât-ı Nurâni (A.S.M.) Mürşid-i İmâni Resul-ü Ekrem, bak; nasıl neşrettiği hakikatın nuriyle, Hakkın ziyası ile, nev-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılâb ile âlemin şeklini değiştirerek nurâni bir şekle sokmuştur. Evet, O Zâtın nurâni güzelliği ile kâinata bakılmazsa, kâinat bir mâtem-i umumi içinde görünecekti. Bütün mevcudat birbirine karşı ecnebi ve düşman durumunda bulunacaktı. Cemâdat, birer cenaze suretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytam gibi zevâl ve firakın korkusundan vâveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinata, harekâtiyle, tenevvüü ile ve tagayyüratiyle, nukuşiyle tesadüfe bağlı bir oyuncak nazarı ile bakılacaktı. Bilhassa insanlar, hayvanlardan daha aşağı, zelil ve hakir olacaklardı. İşte, O Zâtın telkin ettiği imân nazarı ile kâinata bakılmadığı takdirde, kâinat böyle korkunç, zulümatlı bir şekilde görülecekti. Fakat O Mürşid-i Kâmil'in gözü ile ve imân gözlüğü ile bakılırsa; her taraf nurlu, ziyadar, canlı, hayatlı, sevimli, sevgili bir vaziyette arz-ı didar edecektir. Evet, kâinat iman nuru ile mâtem-i umumi yeri olmaktan çıkıp mescid-i zikir ve şükür olmuştur. Birbirine düşman telâkki edilen mevcudat, birbirine ahbab ve kardeş olmuşlardır. Cenâze ve ölü şeklini gösteren cemâdât, ünsiyyetli birer hayattar ve lisan-ı hâliyle hâlıkının âyâtını nâtık birer müsahhar me'muru şekline giriyorlar. Ağlayan müteşekki ve eytâm kıyafetinde görünen insan; ibâdetinde zâkir, Hâlikına şâkir sıfatını takınıyor. Ve kâinatın harekât, tenevvüât, tagayyürât ve nukuşu, abesiyyetten kurtuluyor. Rabbâni mektublar, Ayat-ı tekviniyyeye sahifeler, Esmâ-i İlâhiyyeye âyineler suretine inkılâb ederler.Hülâsa: İman nuriyle âlem öyle terakki eder ki: "Hikmet-i Samedâniye Kitabı" nâmını alıyor. Ve insan zelil ve fakir ve âciz hayvanların sırasından çıkar. Za'fının kuvvetiyle, aczinin kudreti ile, ubudiyyetinin şevketi ile, kalbinin şuâı ile, aklının haşmet-i İmâniyyesi ile hilâfet ve hâkimiyyetin zirvesine yükselmiştir. Hattâ, acz, fakr, ihtiyaç ve akıl onun sukutuna esbâb iken, suud ve yükselmesine sebeb olurlar. Zulmetli, karanlıklı bir mezar-ı ekber suretinde görünen zaman-ı mâzi, enbiya ve evliyanın ziyâsı ile ziyâdar ve nurâni görünmeğe başlar. Karanlıklı gece şeklinde olan istikbal, Kur'ânın ziyası ile tenevvür eder. Cennetin bostanları şekline girer. Buna binâen, O Zât-ı Nurâni olmasa idi; kâinat da, insan da, her şey de adem hükmünde kalır; ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı.Binaenaleyh bu kadar garib, acib, güzel kâinat için böyle târifat ve teşrifatçı bir Mürşid-i Harika lâzımdır! "Eğer bu Zât (A.S.M.) olmasa idi kâinat da olmazdı" meâlinde $ olan Hadis-i Kudsi şu hakikatı tenvir ediyor." M.N.)
MEFHARET: Birine şeref veren şey. İftihar edilecek, övünülecek şey.
MEFKARET: İhtiyaç, zaruret.
MEF'UL-Ü SARİH: Doğrudan doğruya mef'ul demektir. Bir harf-i cerle ifâde olunmaz. "Nuri dalı kırdı" cümlesinde "dal" mef'ul-ü sarihtir. "Nuri daldan düştü" dersek, bunu arapça ifâde için (min) harf-i cerri ile söyleyebiliriz. İşte böyle harf-i cerle söylenen mef'ullere, "mef'ul-ü gayr-i sarih" denir. Bunlar mef'uldeki harf-i cerlerin adına göre isim alırlar. Meselâ: Mef'ul-ü maa, mef'ul-ü fih, mef'ul-ü leh gibi.
MEGESVAR: f. Sinek gibi. Sinek şeklinde.
MEHAR: Noksan, eksik. * Merci.
MEHAR: f. Dizgin, yular. * Devenin burnuna takılan burunluk.
MEHARET: Ustalık, beceriklilik, üstadlık. Meleke ve mümârese. * Kur'anda meharet: Hıfzın kuvvetiyle harflerin mahreçlerine riâyettir.
MEHARİC: (Mahrec. C.) Mahreçler. Dışarı çıkacak şeyler.
MEHARİC-İ HURUF: Tecvidde: Ağızda harf seslerinin çıktığı yerler.
MEHD-ARA: f. Beşik süsleyen.
MEHPARE: f. Ay parçası. * Çok güzel kimse.
MEHVARE: f. Ay gibi. * Aylık maaş. Aylık ücret.
MEKÂRE: Eskiden kira ile tutulan yük hayvanı. * Tar: Osmanlı ordusunda taşıma işlerinde kullanılan hayvanlara verilen ad. (Mekâre denilen at, katır, deve gibi hayvanlar, harp zamanlarında halktan satın alınırdı. Bazen geçici bir zaman için, savaş bölgesindeki halktan hayvan toplanır ve belirli miktar ücret ödenirdi.)
MEKÂRİB: (Mikreb. C.) Çift sürülen sabanlar.
MEKÂRİH: (Mekrehe. C.) İnsana tiksinti veren şeyler. * Sıkıntılar, dertler.
MEKÂRİM: (Kerem. C.) Keremler. İyilikler. * Güzel ahlâk sahibi olmak. * Ahlâk-ı hamide, Cenâb-ı Hakk'ın sevdiği, beğendiği güzel ahlâk.
MEKÂRİM-İ AHLÂK: Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ahlâkına ve onun sünnet-i seniyesine ittiba ve imtisâl edenlerin ahlâkı.
MEKÂRİMKÂR: f. Cömert, eliaçık. Kerem sâhibi.
MEKARÎS: (Mıkrâs. C.) Makaslar, kesecek aletler.
MEKKÂR: Hilekâr. Düzenbaz. Çok aldatıcı. Mekir yapan.
MEKKÂRÎ: Mekkârlık, hile, düzen. Hilekârlık.
MEKTEB-İ HARBİYE: Harp okulu.
MEL'ANETKÂRANE: f. Lânete müstehak surette.
MELEK-ÜL BİHAR: Denizlere nezaret eden melek.
MELEK-ÜL EMTÂR: Yağmurla vazifeli olan melek.
MEMALİK-İ HÂRRE: Sıcak memleketler. İklimi çok sıcak olan mıntıkalar.
MENAR: Nur yeri. Fener kulesi. * Câmi minâresi. * Yol işaretleri.
MENARE: (C: Menâr-Menâvir) Alâmet, işaret. * Kandil. * Minare.
MENFAATDÂR: f. Menfaat ve fayda gören.
MENHAR: (C.: Menâhir) Hayvan kesilecek yer. Hayvan boğazlanan yer. Mezbaha.
MENSUCÂT-I HARİRİYYE: İpek dokumalar.
MENŞAR: Yayıp dağıtacak yer. * Öldükten sonra dirilecek yer.
MERARE: (C: Merâir) Öd kesesi.
MERARET: Acılık. Tatsızlık.
MERARET-İ ESARET: Esirliğin acılığı.
MERD-İ GARİB: Yabancı yerlere, gurbete düşmüş kişi.
MERDÜM-AZAR: f. İnsanları inciten. Halka eziyet veren.
MERDÜMHAR: f. Yamyam. * İnsan eti yiyen vahşi hayvan.
MERGZAR: f. Çayırlık, çimenli ve sulak yer. Mer'a.
MERHAMETŞİAR: f. Çok merhametli.
MERHAMETŞİARÎ: f. Merhametlilik, merhametli oluş.
MERİRA (MARURE): Buğday arasında olan acı bir tohum.
MERKEZ-İ ARZ: Arzın merkezi. Dünyanın merkezi, iç tarafı.
MERMARE (MERMURE): Yumuşak vücutlu kadın.
MERSİYEKÂR: f. Ağıtçı. Ağıt ve mersiye okuyan.
MERŞ (MARŞ): (C.: Müruş) Tırnak ucuyla deriyi yırtmak. * Yağmur suyunun durmayıp üzerinden çabuk geçtiği yer. * İncitici söz.
ME'SAR: (C.: Meâsır) Hapsetmek. * Hapsedecek yer.
MESARİB: (Mesrebe. C.) Otlaklar, çayırlar, mer'alar. * Karından göğüse kadar olan yerde biten kıllar.
MESARİH: (Mesrah. C.) Çayırlar, otlaklar, mer'alar.
MESARR: (Meserret. C.) Sevinçler, meserretler. Sürurlar. Zevkler.
MESCİD-İ HARAM: Mekke-i Mükerreme'de ve içinde Kâbe'nin bulunduğu en büyük, mukaddes ibadet yeri. (Bak: Kâbe)
MESHARA: (C.: Mesâhir) Maskara.
MEST-İ HARAB: Çok sarhoş olmuş kimse.
MEST-İ SERŞAR: Haddinden fazla sarhoş, çok sarhoş.
MEŞ'AR: (C: Meşâır) Bilecek yer.Hasse. Duygu. * Hacıların ziyaret ettikleri yerler.
MEŞ'AR-ÜL HARAM: Hac zamanında ziyaret edilecek muayyen yer. Cebel-i Kuzah, Müzdelife'de bir yerin ismi.
MEŞARE: Bostan. Tarla. * Çiftçiler arasında meşhur olan tahta yer.
MEŞARIK: Güneşin doğduğu taraflar. Şark tarafları.
MEŞARİ': Caddeler. Doğru ve açık yollar. * Su akan oluklar.
MEŞARİB: Meşrebler. Mizaclar. Tabiatlar. Huylar. * Fehimler. Anlayışlar. Ahlâklar. * Su içecek şeyler. Maşrabalar. * Köşkler.
MEŞARİT: (Mişrat. C.) Keskin bıçaklar. Ameliyatta kullanılan keskin hekim bıçakları.
MEŞHUN-U MESÂRR: Sevinçler ve zevklerle dolu.
METARIK: (Mıtrak ve Mıtraka. C.) Mızraklar. Tokmaklar. Çekiçler. Değnekler, sopalar.
MEVAKİ-İ HARBİYE: Muhârebe mevkileri. Savaş yerleri.
MEVARİD: Gelecek yerler. Varacak yerler. Caddeler, yollar. Bir yere vasıl olacak yollar.
MEVARÎS: Miraslar. Verasetle nâil olunan mülk ve mallar.
MEVCEDAR: f. Dalgalı.
MEVCUD-U HARİCÎ: Maddî vücudu bulunan eşya.
MEVCUDAT-I BAHARİYE: Bahar mevsimindeki renk renk, çeşit çeşit varlıklar.
MEV'İZAKÂR: f. Nasihat veren, öğüt eden. Nâsih.
MEVSİM-İ HARİF: Sonbahar, güz devresi.
MEVVAR: Seri, çabuk, hızlı, sür'atli.
MEYADİN-İ HARB: Savaş meydanları. Muhârebe alanları.
MEYDAN-I HARB: Savaş meydanı, muhârebe alanı, harp meydanı.
MEY-GÜSAR: f. İçki arkadaşı. Birlikte içki içen.
MEY-HAR: (Mey-hâre) f. İçki içen, içkici, ayyaş.
MEYTEHÂR: Hayvan leşi yiyen.
MEYVEBAR: f. Yemiş veren, meyveli.
MEYVEDAR: f. Yemişli, meyveli, meyve veren.
MEYYİT-İ MÜTEHARRİK: Hareket halindeki ölü. * Mc: Sağ olup, gayret sahibi olmayanlara söylenir.
MEZAR: Ziyaret yeri. Ziyaretgâh. * Mezar. Kabir. Ölünün gömüldüğü yer. Makber.
MEZAR-I ZÂR: f. Ağlayan mezar.
MEZARAT: (Mezar. C.) Kabirler. Mezarlar.
MEZARE: Kalb katılığı. * Büyüklük, azamet.
MEZARET: Kalbin şiddeti.
MEZARİ': (Mezraa. C.) Tarlalar, bostanlar. Zirâat olunacak yerler.
MEZARİ-İ MÜNBİTE: Münbit ve verimli tarlalar.
MEZARİ': (Mezru. C.) Sürülüp tohum atılmış ve zirâat olunmuş yerler, tarlalar.
MEZARİB: (Mızrâb. C.) Mızraplar. Kanun, ud gibi çalgı âletleri.
MEZARİK: (Mızrâk. C.) Mızraklar, kargılar.
MEZARİSTAN: f. Mezarlık.
MEZARRE: Isırmak.
MEZHAR: (C: Mezâhır-Mezâhir) Karın içi. * Damar.
MIKTARE: Kuş ayağına yapılan köstek. * Kelepçe.
MINKARÎ: Gaga biçiminde. Gagaya benzer olan. * Gaga ile alâkalı.
MINTIKA-İ HARRE: Sıcak mıntıka. Ekvator iklimi olan yerler. Hatt-ı istiva mıntıkası.
MINZAR: Röntgen. * Bakma âleti.
MI'SAR: (C: Meâsır) Yeni hayız görmüş ve büluğuna yetişmiş olan kız.
MISGAR: Sarı yüzlü.
MISTAR: Yazının güzelliğine, düzgünlüğüne yarayan âlet. Yazı yazarken satırları doğru gösterebilmek için lâzım olan çizgileri yapmağa yarayan âlet. * Sıvacıların bir âleti.
MISTAR-I HİKMET: Hikmetin mıstarı.
MI'TAR: (C: Meâtır) Devamlı güzel kokular sürünen.
MITHAR: Uzağa giden ok.
MIZFAR: Zafer kazanan. Galib. olan. Asma çubuğuna sarmaşık gibi sarılan filiz.
MIZMAR: (C.: Mezâmir) Koşu meydanı. Yarışma sahası.
MİCDAR: Bostan korkuluğu. Korkuluk.
MİCHAR: Yüksek sesle konuşan.
MİDARE: Çuvaldız gibi bir demir. (Kadınlar onunla saç düzeltirler.)
MİDRAR: Yağmur yağdıran bulut. * Çok su döken.
MİHAR: (Mühür. C.) At yavruları. Taylar.
MİHFAR: Toprak kazan âlet. Kazma.
MİHMANDAR: f. Misafire hizmet ve yardım eden. Misafiri ağırlayan.
MİHMANDAR-I KERİM: Dünya misafirhanesinde kullarına yardım ve in'am eden Rabbimiz, Allah (C.C.). * Müslümanlara dünya misafirhanesinde rehberlik eden, Hazret-i Peygamber (A.S.M.)
MİHMANDARÎ: f. Mihmandarlık. Misafir ağırlayıcılık.
MİHSARRE: Bir kimsenin elinde tuttuğu sopa veya değnek.
MİHVER-İ HAREKÂT: Askeri harekâtın yapıldığı yer.
MİHVER-İ ARZ: Arzın kuzey ve güney kutupları arasında uzanıp, merkezden geçtiği farz olunan hat.
MİHZAR: Mânâsız ve saçma sapan sözler konuşan.
MİKDAR: Parça. Kısım. Bölük. * Kıymet. Değer. Derece.
MİKDAR-I KÂFİ: Yeter derecede.
MİKDAR-I KAMET: Namaza başlamak için okunan kamet zamanı kadar.
MİKSAR: Çok konuşan, sözü uzatan, geveze. * Çoğaltan, teksir eden.
MİKYAS-ÜL HARARE: Harâret derecesini ölçen âlet. Termometre.
MİLKDAR: f. Hükümdar, pâdişah. Mülk sâhibi.
Mİ'MAR: İmar eden. Hüner sâhibi. İnşaat plânlarını yapan ve bunların kurulmasına bakan san'atkâr. Binâ inşa eden mühendis.
Mİ'MARÂN: f. Mimarlar.
Mİ'MARÎ: (Mi'mariyye) Mimarlıkla alâkalı. Mimarlığa âit. * Bir yapı için mimara verilen para.
MİMTAR: Yağmurluk.
MİNARAT: (Minare. C.) Minareler.
MİNARE: (C.: Minarat) (Aslı menare'dir) Nur mevzii. Ezan mevkii.
MİNCAR: Havan. Havan eli.
MİN-EL-ARŞ İLE-L-FERŞ: Arştan yeryüzüne kadar.
MİNHAR: Misafirperver. Misafir kabul edip ağırlayan.
MİNKAR: (C.: Menâkir) Yırtıcı kuşların gagası. * Taşçı kalemi. Taş yontmağa mahsus kalem.
MİNKAR-I MAHRUT: Gagaları konik biçimde ve kuvvetli olan kuşlar. (Serçe, karga gibi)
MİNKAR-I MEŞKUK: Kırlangıç ve çobanaldatan gibi gagaları kısa ve çok yarık olan kuşlar.
MİNKARÎ: Gaga biçiminde. Gagayı andırır tarzda.
MİNNETDAR: f. Bir iyiliğe karşı minnet duyan. Yük altında kalır gibi birisinin iyiliğine karşı mahcubiyet.
MİNNETDARANE: f. Minnetli olarak. Minnet eder surette.
MİNNETDARÎ: f. Minnetdarlık.
MİNSAR (MİNSİR): Yardımı çok olan kimse. * Yardım edecek âlet.
MİNŞAR: (C.: Menâşir) Testere, biçki.
MİN-TARAFİLLAH: Allah tarafından. Cenâb-ı Hakk'ın emriyle.
MİNZAR: Ayna. Bakma âleti. Gözlük.
MİRAR: Kerreler. Def'alar.
MİRAREN: Defalarca, birçok kere.
MİRASHAR: f. Mirasyedi. Kendine kalan mirası yiyen. Mirashor.
MİS'AR (MİS'ÂR): (C: Mesâir) Uzun. * Ateş küsküsü yapılan ağaç. Ateş karıştırmağa mahsus âlet.
Mİ'SAR: (Mi'sara) Mengene.
MİSBAR: (C.: Mesâbir) Yaraya konulan fitil.
MİSMAR: Ensiz çivi, mıh. Demir kazık.
MİSMAR-I ÂHENİN: Demir kazık.
MİSTAR: (Bak: Mıstar)
Mİ'ŞAR: Mat: Onda bir. (1/10) * Bâzılarınca da binde bire denir.
MİŞ'AR: Şan, şeref, haysiyet ve vakar.
MİŞAR: Testere.
Mİ'ŞAR (MİŞÂR): (C: Meâşir) Dülger testeresi.
MİŞEZAR: f. Küçük koruluk, ağaçlık, meşelik.
MİŞVAR: Tarz, tavır, gidiş, gidişât. * Gümeçten bal peteği sağılan âlet. * Davar satılacak yer.
MİŞVARE: Testi, çömlek.
MİŞVARGÂH: f. Gösteri yeri. * Pehlivanların güreştikleri saha. * At pazarı. Satılık atların koşturulduğu meydan.
MİTHARA: (Tahâret. den) Matara.
MİYAH-I CÂRİYE: Akar sular.
MİYAH-I HÂRRE: Kaplıca suları gibi olan sıcak sular.
Mİ'YAR: Ölçü. Bir şeyin kıymet ve vasfını gösterir olan.
MİZAB-I BÂRÂN: Yağmur oluğu.
MİZAN-ÜL HARARE: Sıcaklığı, soğukluğu ölçen âlet. Termometre. (Mikyas-ul hararet de denir.)
Mİ'ZAR: (C.: Meâzir) Örtü, perde.
MİZKÂR: Dâima erkek doğuran dişi.
MİZMAR: (C: Mezâmir) Meydan. At yarıştıracak ve at oynatacak yer. * İnce belli at.
MİZMAR: Düdük, kaval. * Mukaddes Zebur Kitabının her bir suresi. * Hançere, nefes borusu. (Bak: Mezâmir)
MİZMAR-ZEN: f. Düdük çalan.
MONARŞİ: Fr. Hâkimiyetin kaynağı birtek şahısta (Kral, padişah, han v.s.) olduğu kabul edilen devlet şeklidir. Bu şahsın, yani devlet başkanının yanında bir meclis (parlamento) olursa; meşruti monarşi; olmazsa; mutlak monarşi ismini alır. Ayrıca devlet başkanının iş başına gelmesi şekline göre, irsi veya seçimli monarşi adlı çeşitleri de vardır.Monarşi, istibdat demek değildir. 1877 yılına kadar Osmanlı Devletinde bir parlamento yoktu. Fakat kanunlar âdil bir şekilde tatbik ediliyordu. Bu tarihte mutlak monarşi sona ermiş, meşruti monarşi devri başlamıştır. Asırlardır İngiltere de, meşruti monarşi devlet şekline sâhiptir. Monarşi, bir devlet şekli olduğu için, hükümet şeklinden ayrıdır. Yâni monarşik bir devlette, hükümetin kurulması ve vazife görmesi hukuk ve adâlete uygun olabilir. Eğer meşruti monarşi ise, hükümetin teşkili ve faaliyeti, parlamenter demokrasi esaslarına uygun olarak tanzim edilebilir ve yürütülebilir.
MUAHEDE-İ TİCARÎ: Yalnız ticâret işleriyle alâkalı olmak üzere devletler arasında yapılan andlaşma.
MUAHEZEKÂR: f. Tenkid ve itiraz edici. * Azarlayıp çıkışan. Paylayan.
MUAHHAR: Sonraya bırakılmış, te'hir edilmiş, geriye bırakılmış. Sonradan.
MUAHHAREN: Sonradan, bilâhare. Muahhar olarak.
MUAKARA: Nefret etmek.
MUAR: Ödünç alınmış olan mal.
MUARAZA: Bir şeyden yan verip sapmak. * Biri ile yarışmak. * Birbirine karşı gelmek. Sözle karşılıklı mücadele. Söz mücadelesi.
MUARAZA-İ BİL-HURUF: Söz, yazı veya fikir ile birisine karşı gelmek. Sözlü mücâdele. (Bak: Muallekat-ı seb'a)
MUARAZA-İ BİS-SÜYUF: Kılınçla, kuvvetle, silâhla mücadele etmek. Silâhla karşı koymak.
MUARE: Zarar etmek.
MUAREFE: Karşılıklı görüşme ve tanışma. * Gr: Nekre olmayan kelime. Muayyen ve harf-i târifli olmak. (Bak: Lâm)
MUAREKAT: (Muâreke. C.) (Ark. dan) Vuruşmalar, savaşlar, kavgalar.
MUAREKE: (C.: Muârekât) Kavga. Vuruşma. Muharebe. Döğüşme.
MUARIZ: Bir şeyden yan çizen. Muâraza eden. Karşı gelen. (Bak: Münâkaşa)
MUARIZ-ÜL KELÂM: (Bak: Maarîz-ül kelâm)
MUARIZÎN: (Muârız. C.) Muârızlar, muhalifler. Karşı gelenler.
MUARRA: Fenalıktan uzak. Boş. Beri. Yüksek. Temiz. Çıplak.
MUARREB: Arablaştırılmış. Arablaşmış.
MUARREF: Târif edilmiş, anlatılıp bildirilmiş. Bildik. Belli. Bilinen. * Gr: Harf-i târifli kelime. * Mat: Sınırlı. Hududlu.
MUARRES: Çömlek koyacak yer. Gecenin geç vakitlerinde inilecek yer.
MUARRIK: (Arak. dan) Tıb: Terletici ilâç.
MUARRIZ: Dokunaklı söz söyliyen.
MUARRİF: Târif edici. Anlatıcı. İzah edip bildirici. Tanıtan. Tercüman.
MUARRİFÂN: (Tesniye şeklindedir) İki tarif edici. * f. Tarif ediciler. Muarrifler.
MUARRİYE: Hekim bıçağı.
MUASARA: (Muâsarat) (Asr. dan) Muâsır olma. Aynı asır ve zamanda yaşama.
MUATTAR: Itırlı, kokulu. * Güzel kokulu bir lâle çiçeğinin adı.
MUBAHHAR: Tütsülenmiş. * Buhar hâline gelmiş, buharlanmış.
MUBAREK: (Bak: Mübârek)
MUBAREZE: (Bak: Mübâreze)
MUBASARA: Görme yarışına çıkma. İki kişinin, "hangimiz evvel görüyor" diye bir yere bakması.
MU'CİZEKÂR: f. Mu'cizeli, mu'cize hâlinde, başkalarını âciz bırakan.
MUDAREBAT: (Mudarabe. C.) Mudarebeler, döğüşmeler, vuruşmalar.
MUDAREBE: (Darb. dan) Döğüşme, vuruşma. * Bir taraftan sermaye diğer taraftan emek ile kurulan ticaret şirketi. (O.L.)
MUDARİB: (Darb. dan) Döğüşen. Birbirlerine vuran.
MUFARAKAT: Ayrılık, ayrılmak.
MUFARRİT: (Fart. dan) Kusur yapan, eksik işleyen. Aşırı giden.
MUGAR: Düşman üzerine hücum etmek.
MUGARRAK: (Gark. dan) Suya daldırılmış. * Gümüşle süslü.
MUGARRİD: Pek güzel öten kuş. * Yüksek sesle nefse hoş gelen şarkılar söyliyen.
MUGAYLANZAR: f. Dünya. * Deve dikeni biten yer, dikenlik.
MUHABBETDARANE: Muhabbete yakışır şekilde.
MUHABBETKÂR: Muhabbetli, sevgi gösteren.
MUHADDAR: Yeşil renkle boyanmış. Rengi yeşil yapılmış.
MUHAFAZAKÂR: f. Koruyucu. * Dinî amel ve işlere muhabbet eden. Dinî inanışında sağlam olan ve değiştirmeden muhafaza eden yüksek ve sâdık insan.
MUHAKKAR: Hakir görülen. Hakarete uğramış.
MUHAREBAT: (Muhârebe. C.) (Harb. den) Harpler, muhârebeler. Harbetmeler, savaşmalar.
MUHAREBE: (C.: Muharebât) Harbetmek. Karşılıklı cenk. Cidal.
MUHARECE: Parmaklarıyla hesap edip taksim etmek.
MUHAREDE: Men'etmek, engel olmak.
MUHAREF: Fakir.
MUHARESE(T): (Hirâset. den) Muhâfaza, koruma.
MUHAREŞE: Kışkırtma, halkı birbirine düşürme.
MUHAREZE: Saklamak.
MUHARİB: Harbeden. Cenkci. Cengâver. * Cesur. Atılgan. Kahraman. * İyi harbeden. Harb usullerini iyi bilen.
MUHARİBEYN: İki savaşçı, iki cengâver, iki muhârib.
MUHARRAK: (Harik. den) Yakışmış, yanmış. Tahrik olunmuş.
MUHARRECE: Boynunda tasması olan köpek.
MUHARREF: (Harf. den) Tahrif edilmiş. Değiştirilmiş. kalem karıştırılmış. Bozuk. İfsâd ederek tahrib edilmiş.
MUHARREFAT: (Muharref. C.) Tahrif edilmiş ve değiştirilmiş şeyler.
MUHARREM: Arabi ayların başı, birincisi. * Haram edilmiş olan. * Bu muharrem ayında Müslümanlıktan evvel Arablar arasında muharebe yasaktı. Bundan dolayı bu isim verilmiştir. * Haram kılınmış, tahrim olunmuş. (Bak: Eşhür-ü hurum)
MUHARREMÂT: Haramlar. Haram edilen şeyler. Dinimizce helâl olmayan şeyler.
MUHARRER: Tahrir olunmuş. * Yazılmış. Yazılı.(Muharrer : İyice azadlanmış, tam hürriyetine kavuşturulmuş demektir ki; ibadette muhlis veya mâbed hâdimi yahut da dünyadan azade mânalarıyla da tefsir edilmiştir. E.T.)
MUHARRERÂT: Yazılı şeyler. Yazılmış kâğıtlar. Mektuplar.
MUHARRERÂT-I RESMİYE: Resmi mektublar veya yazılar.
MUHARRİB: Tahrib eden. Harâb eden. Yıkan. Bozan. Perişan eden.
MUHARRİBÎN: (Muharrib. C.) Yıkıp yok edenler. Harab edenler.
MUHARRİC: (Bak: Tahric)
MUHARRİF: Tahrif eden. Bozan. Silen. Hilecilik yapan.
MUHARRİK: (Hark. dan) Tahrik eden, çok yakan. * Çok susatan, çok harâret veren. * Yakıp yıkan.
MUHARRİK: Harekete getiren. Hareket veren. Tahrik eden. Teşvik eden. Ayaklandıran.
MUHARRİKE: Hareket veren duygu.
MUHARRİR: Yazan. Tahrir eden. Kâtib. Kitab te'lif eden. Gazetede yazı yazan.
MUHARRİRÎN: (Muharrir. C.) Muharirler, yazarlar. Eser sâhipleri, müellifler.
MUHARRİS: Hırslandıran. Tamah ve hırsı artıran.
MUHARRİSÂNE: f. Hırslandırırcasına.
MUHARRİŞ: Tırmalayan, azdıran, tahriş eden.
MUHARRİT: İshâl verici bir ilâç.
MUHARRİZ: Kışkırtan. Teşvik ve tahriz eden.
MUHASARA: Etraftan çevirmek. Kuşatmak. Düşmanı etraftan sarmak. Abluka etmek.
MUHASARA: Bir kişinin, diğer kimsenin elini tutup yürümesi veya ellerini birbirinin kuşağına sokup yürümeleri.
MUHATARA: Tehlike. Korkulacak hâle tutulmak. * Zarar. Ziyan. Korku. * Tehlike ve zarar ihtimali olan.
MUHATARA-İ İZMİHLÂL: Dağılma tehlikesi.
MUHATARAT: (Muhatara. C.) Zararlar, ziyanlar, hasarlar. * Korkular. Tehlikeler.
MUHAZARA: Yemiş olmadan henüz ham iken satmak.
MUHAZARA: (C.: Muhazarât) (Huzur. dan) Hatırda tutulan şeyler. * Tarihi ve edebi fıkra ve hikâyeler anlatma. * Konferans verme.
MUHAZARÂT: (Muhazara. C.) Akılda tutulan faydalı bilgiler veya hikâyeler.
MUHAZZAR: Yeşile boyanmış. Yeşil renk ile renklendirilmiş.
MUHDAR: (Muhzar) Hazırlanmış. * Amellerinin sâhifelerini müşâhede etmiş olarak.
MUHİT-İ ARZ: Dünyanın çevresi.
MUHSAR: (Bak: İhsar)
MUHTAR: İhtiyar eden. Seçilmiş olan. * Hareketinde serbest olan. İstediğini yapmakta serbest olan. Hür. * Köyde veya şehrin mahallesinde seçimle o semtin idâre ve hükümet işlerini üzerine alan kimse. * Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ism-i şerifi.
MUHTARİYET: Muhtarlık. Kendi kendine hareket edebilme. İhtiyar ve iradesi kendi elinde olma.
MUHTASAR: Az. Kısa. Uzun olmayan. * Tekellüfsüz. * İhtisar edilmiş. Kısaltılmış.
MUHTASARAN: Kısa olarak. Muhtasar olarak. Kısaltılmış tarzda.
MUHTAZAR: Hazırlanmış. * Ölüme hazır.
MUHYİDDİN-İ ARABÎ: (Hi: 560 - 638) İspanya'da doğmuş, Anadolu ve Arabistan'ı gezmiştir. Mutasavvıf ve büyük âlim idi. Birçok ilmi eserler yazmıştır. Kendisine Şeyh-i Ekber de denir. Fütuhat-ı Mekkiye, Füsus-ül Hikem adlı eserleri meşhurdur. Şam'da vefat etmiştir. (K.S.)
MUHZAR: İnce belli. Beli ince olan.
MUKA'AR: (Ka'r. dan) Oyuk, çukur, çökük.
MUKA'ARİYET: Çukurluk, oyukluk.
MUKADDEMÂT-I İHZARİYE: Bir şeyi hazırlamak için önceden yapılan işler.
MUKANTAR(A): (Kantara. dan) Kemer şeklinde olan köprü. * Birbiri üstüne yığılmış çok şey. * Muhkem.
MUKANTARAT: (Mukantara. C.) Köprüler. Kemer şeklinde olan yapılar.
MUKARAA: (Kur'a. dan) Ad çekişme. Karşılıklı kur'a çekme. * Kılınç kullanarak döğüşmek. Cenkte, muharebede kahramanların birbiriyle vuruşmaları. * Bir şeyin taksiminde atışmak.
MUKARAZA: Kazanca ortak olup zararı sermâyeye ait olmak üzere bir kimseye belirli bir miktar sermaye verme.
MUKAREBET: (Kurb. dan) Akrabalık, yakınlık.
MUKARENET: (A, uzun okunur) Yakınlık. Ayrılmayıp musâhebe etmek. * Bitişmek. Birleşmek. * Uygunluk. * Bir yere gelmek.
MUKARİB: Birbirine yakın ve karib olan. İyi ve kötü ortasında orta hâlli olan.
MUKARİB-ÜL VÜCUD: Olması yakın, vücuda gelmesi yakın.
MUKARİN: Yakın olan. Bitişen. Ulaşan. Ulaşmış olan.
MUKARNES: Kubbe biçiminde olan. * İşlemeli, nakışlı ve rengarenk olan. * Merdiven şeklinde dereceleri olan kubbe.
MUKARR: (Karâr. dan) İkrâr olunmuş. "Vardır, öyledir evet." denilmiş.
MUKARRE: Göz yaşının durması.
MUKARREB: (Kurb. dan) Yakınlaşmış. Yakınlaştırılmış. Yakın. * Büyük zât veya padişah gibi kimselere hizmette yaklaşmış olan.
MUKARREBUN (MUKARREBÎN): Büyük meleklerden bir zümre. * Takva ve ubudiyyet ile evliya derecesine gelmiş, Cenab-ı Hakk'ın indinde çok kıymetli ve mübarek büyük zâtlar. * Yakınlaşmış olanlar.
MUKARREN: Bağlanmış nesne.
MUKARRER: Kararlaşmış. Takrir edilmiş. Karar verilmiş. Kat'i. Şek ve şüpheden beri olan. Muhakkak ve müsellem olan. Anlatılmış. Bildirilmiş.
MUKARRERÂT: Kararlaştırılan şeyler, kararlar.
MUKARRİ': Azarlıyan, paylıyan, başa kakan.
MUKARRİB: Takrib eden. Yaklaştıran.
MUKARRİB-ÜL VÜCUD: Vücudunu yakın eden, yaklaştıran.
MUKARRİH: (C.: Mukarrihât) Yara açan ilâç.
MUKARRİHAT: (Mukarrih. C.) Yara açmakta kullanılan etkili ilâçlar.
MUKARRİN: Birlikte bulunduran.
MUKARRİR: (Karar. dan) Yerleştiren. Takrir eden. Sabit kılan. * Tekrar eden. Dersi tekrar ederek anlatan müderris.
MUKARRİZ: (C.: Mukarrizin) (Karz. dan) Medheden, öven. Bir eseri medheden.
MUKARRİZÎN: (Mukarriz. C.) Medhedenler, övenler. Medih yollu yazı yazanlar. Bir eseri medhedenler.
MUKARRÜN-BİH: Başka birisine âit olduğu, birisi tarafından haber verilen hak. İkrâr olunan hak.
MUKATTAR: (Katr. den) İnbikten geçirilmiş saf su. Taktir edilmiş. Damıtılmış su.
MUKATTARAT: (Mukattar. C.) Taktir edilmiş, damıtılmış sular.
MUKAVELAT MUHARRİRİ: Noter. Kâtib-i adl.
MUMDAR: f. Mum tutan. Işık veren. Işık tutan.
MUNKARIZ: İnkıraz bulmuş. Batmış. Bitmiş. Son bulmuş. Mahvolmuş. Sönmüş.
MUNSARIM: Kesilen, kat edilen.
MUNSARİF: (Sarf. dan) Geri dönen, çekilip giden. * Gr: Esre ve tenvin kabul eden isim.
MUNSARİH: (Sarâhat. dan) Açık, meydanda, zâhir.
MUNTAZAR: Ümid ile gözlenen. Beklenen. Gözetilen.
MUNZAR: Geciktirilmiş, te'hir edilmiş. Sonraya bırakılmış.
MURDAR: f. Pis. Kirli. Mülevves. Temiz olmayan. * İslâmiyetin gösterdiği kaidelere uygun olmıyarak kesilmiş hayvan.
MUSAARA: Büyüklük taslayarak birisinin yüzüne bakmayıp başını çevirmek.
MUSADDAR: (Sudur. dan) Çıkmış, sudur etmiş.
MUSAGGAR(A): (Sagir. den) Küçültülmüş. Tasgir olunmuş, küçük yapılmış.
MUSAHHAR: Teshir edilmiş. Ele geçirilmiş. Fethedilmiş. * İstenilen hâle konulmuş. * Birine bağlanmış.
MUSARAA: Pehlivanlık. Güreşmek. Güreşe tutuşmak.
MUSARAHA: Aşikâr ve açık.
MUSARAHATEN: Aşikâr ve açık olarak.
MUSAREA: Güreşçilik.
MUSARİ': (Sar'. dan) Pehlivan, güreşçi.
MUSARRA': Edb: İki mısra'ı da kafiyeli olan beyit. Bir mısra'ı kafiyeli olana "Müfred" denir.Musarra' beyte, gazel veya kasidenin baş tarafında bulunursa; matla; terci' ve terkib-i bentlerin arasında bulunursa; vâsıta tâbir olunur.
MUSARRAH: Açıklanmış, izah edilmiş. * Aşikâr, açık, açıkça, belli.
MUSARRAHAN: Açık olarak. Sarih bir tarzda.
MUSATTAR: (Satr. dan) Yazılmış.
MUSTAR: şarap.
MUSTARIF: Çıkarı ve menfaati için her yana başvuran.
MUTAHHAR: Temiz. Pâk. Kudsi, pâklanmış. Tâhir kılınmış. Mübârek. * Peygamberimizin (A.S.M.) bir ismi.
MUTAHHARA: (Müe.) Temizlenmiş. Kirleri giderilmiş.
MUTARAHA: Birbirine söz söyleme.
MUTARASSID: Gözleyen. Tarassud eden.
MUTARASSIDÂNE: f. Tarassud edene yakışır şekilde.
MUTAREDAT: (Mutarede. C.) Saldırmalar, vuruşmalar, çarpışmalar.
MUTAREDE: (C.: Mutaredat) (Tard. dan) Saldırma, vuruşma, çarpışma.
MUTAREKA: Vuruşmak.
MUTARHEF: Tam güzellik.
MUTARRA: Tarâvetli. Tâze.
MUTARRAZ: Zinetlendirilmiş. Süslendirilmiş. Dikiş ve nakışla kıymetlendirilmiş.
MUTARRED: Cemaatı usandıracak derecede okumayı uzatan imâm.
MUTARRIZ: Elbiseye kenar işleyen. * Damga vuran.
MUTARRİD: Bir düziye, devamlı, aynı şekilde olan.
MUTARRİDEN: Bir düziye, bir teviye.
MUTASARRIF: Tasarruf hakkı ve salâhiyyeti olan. Tasarruf eden. Bir işi kendi isteğine göre idâre eden. Bir malın sahibi. * Eskiden, vilâyetten küçük olan Sancağın en büyük idâre âmiri.
MUTASARRIFİYET: Tasarruf etme hakkı. Mutasarrıflık. * Mutasarrıfın vazifesi.
MUTASARRIM: (C.: Mutasarrımin) Kahramanlık ve yiğitlik gösteren.
MUTATARRİB: (C.: Mutatarribin) Coşan, şevke gelen, sevinen.
MUTATARRİBANE: f. Coşarak, sevinerek, şevke gelerek.
MUTATARRİBÎN: (Mutatarrib. C.) Şevke gelip sevinenler. Coşup sıçrayanlar.
MUTATARRİF: Bir yana çekilen.
MUTATARRİK: Yol bulan, geçen.
MUTAZARRI': Tazarru eden. Alçak gönüllülük eden. * Bir şeye gizlice varıp yaklaşan. * Can ve gönülden tezellül ile yalvaran. * Noksan ve kusurlarını bilerek kibirden, büyüklenmekten çekinip tevazu eden.
MUTAZARRIÂNE: f. Kendi kusurlarını bilerek, ihtiyacını anlayarak, tevazu ile niyaz ederek, yalvararak.
MUTAZARRIF: (C.: Mutazarrıfîn) (Zarf. dan) Zarafet taslayan, tazarruf eden.
MUTAZARRIFÎN: (Mutazarrıf. C.) (Zarf. dan) Zariflik taslayanlar, tazarruf edenler.
MUTAZARRİÎN: (Mutazarrı'. C.) Yalvaranlar, tazarru' edenler, yalvarıp yakaranlar.
MUTAZARRIR: Zarar ve ziyana uğrayan, zarar görmüş olan.
MUTE HARBİ: Mute, Şam'a bağlı, Kudüs'e iki konak mesafede bir yerdi. Mute harbi müslümanlarla Rumlar arasında vuku bulan muharebelerin başlangıcıdır. Sebebi de Peygamber'in elçisinin öldürülmesidir. Resul-ü Ekrem Busrâ emiri Şürahbil bin Amr'e, ashâbından Hâris bin Umeyr ile bir mektub göndererek İslâma dâvet etmişti. Hâris, Mute'den geçerken Şürahbil'e tesadüf edip, elçi olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Şürahbil, Haris'i küstahça öldürdü. Şimdiye kadar Resul-ü Ekrem'in elçilerinden hiç birisinin hayatına taarruz edilmemişti. Bunun üzerine Resul-i Ekrem üç bin kişilik bir kuvvet hazırlayıp azadlı kölesi Zeyd bin Hârise'nin komutasında gönderdi.Resul-ü Ekrem : "Şâyet Zeyd şehid olursa komutanlığı Cafer alsın, Cafer de şehid düşerse Abdullah bin Revaha komutan olsun!" buyurdu. Ve ordunun Hâris bin Umeyr'in şehid edildiği Mute kasabasına kadar gitmesi ve orada Şürahbil ile tabiiyetinin İslâma dâvet olunması, kabul ederlerse ne âlâ, kabul etmezlerse harbedilmesi Resul-ü Ekrem'in emirleri cümlesindendi. Peygamber Efendimiz bu küçük ordusunu "Seniyetülveda - Ayrılık tepesi" mevkiine kadar uğurladı.Öbür tarafta Şürahbil de bu hareketten haberdar olarak, vaziyeti tâbi olduğu Kayser Hirakl'e bildirdi. Aynı zamanda Şurahbil, Vâil Beni Bekir, Lahim, Cüzam gibi Arap kabilelerinden yüz bin kişilik büyük bir kuvvet hazırladı. İmparator Hirakl de bu işe önem vererek Belka'daki Meab şehrine kadar geldi. Nihayet iki ordu karşılaştı. Bu muazzam ordu karşısında üç bin kişinin ne ehemmiyeti olabilirdi. Fakat dönmek de müşkildi, felâketi mucibdi. Bu sebeple Zeyd bin Hârise hemen harbe atıldı. Zeyd şehid oldu, sancağı Cafer aldı. Muharebe meydanında hârikalar gösterdi, sağ eli kesildi, sancağı sol eliyle tuttu. O da kesilince kesilmiş kollarıyla sancağa sarıldı. En sonunda Cafer de şehid edildi. Sonra sancağı, Abdullah bin Revâha aldı, şiirler okuyarak harbetti, o da şehid edildi. Bunun üzerine orduda umumi bir panik başgösterdi. Fakat Halid bin Velid askeri önledi, bu paniğin dehşetini anlattı. Bütün mucahidlerin reyleriyle komutan seçilerek sancağı eline aldı. Akşama kadar harbedildi. Mahir bir komutan olan Halid bin Velid, askeri yeni nizamda tertibledi. Sağ cenah mücahidlerini sola, soldakileri sağa, öndekileri arkaya ve arkadakileri de öne aldı. Bu suretle düşmanın her fırkası, karşısında yeni kuvvet görüyor ve İslâm ordusuna imdat geldiği zannında bulunuyordu. Bunun üzerine Halid, şiddetli hücumlar yaparak düşmanı bozdu, düşmana bir hayli telef verdirdi. Düşmanın bu panik ve bozgunundan istifade ederek askerleri geri çekti ve bir bozguna uğratmadan muntazam ricat ederek sâlimen Medine'ye getirdi. (S.B.M.)
MUTLAKIYYET-İ İDARE: Bir kişinin arzu ve isteklerine bağlı olan idare sistemi.
MUTLIK-UL ÜSÂRÂ: Esirleri salıveren, esirleri serbest bırakan.
MUTTARİD: Muntazaman devam eden. Bir düziye olan. Bir küllî kaideye mümasil ve muvafık olan. Sıralı. Düzgün.
MUTTARİDEN: Bir düziye, bir teviye.
MUVAFAKAT-I TARAFEYN: İki tarafın râzı olması.
MUVAKKAR: (Vekar. dan) Ağırlanmış, saygı gösterilmiş olan. * Ağırbaşlı, vakarlı, ciddi.
MUVAKKARAN: Vakarla, ciddiyetle, ağırbaşlılıkla. * Ağırlanmış, saygı gösterilmiş olarak.
MUVARAT: Bir şeyi örtüp gizleme.
MUVAREDAT: (Muvârede. C.) (Vürud. dan) Gelen şeyler. * Aklı gelen şeyler. İlhamlar.
MUVAREDE: (C: Muvâredât) (Vürud. dan) Girip gelme. * İki şâirin, birbirlerinden habersiz olarak, tesâdüfen aynı beyitleri söylemeleri.
MUVARESE: (Mirâs. dan) Birbirinden miras yeme.
MUZARAA: Arşınla satma.
MUZARAA: Benzemek.
MUZAREBE: Vuruşmak. Cenk etmek. * Bir yerden diğer yere gidip seyretmek.
MUZARİ': Ortak. Arkadaş.Benzer, müşabih. * Gr: Geniş zamanı ifade eden fiil hali. "Yazar, okur, görür, gelir" gibi. * Edb: Aruz kalıplarından birisinin ismi.
MUZARREB: Kaba dikişli kaftan.
MUZARRİS: Her şeyi tecrübe eden kimse.
MUZDAR: (Bak: Muztar)
MUZTAR: Zorlanmış. Cebr olunmuş. Mecbur kalış. Çaresiz kalıp başı sıkılan.
MUZTARIM: Alevlenen, ıztıram eden.
MUZTARİB: (Muzdarib) (Darb. dan) Sıkıntılı. Iztırab çeken. Hasta. Bir tarafı sızlayan. Ağrıyan. Ağlayan.
MUZTARİBANE: f. Rahatsız olarak, ıztırab ve sıkıntı çekerek.
MUZTAR: (Zaruret. den) Çaresiz kalmış, zorlanmış.
MUZTARRÎN: Çaresizler. Sıkıntı içinde olanlar.(Arkadaş! Bilhassa muztar olanların dualarının büyük bir tesiri vardır. Bazan o gibi duaların hürmetine, en büyük bir şey, en küçük bir şeye musahhar ve muti olur. Evet, kırık bir tahta parçası üzerindeki fakir ve kalbi kırık bir mâsumun duâsı hürmetine, denizin fırtınası, şiddeti, hiddeti inmeğe başlar. Demek duâlara cevap veren Zât, bütün mahlukata hakimdir. Öyle ise, bütün mahlukata dahi Hâliktir. ... M.N.)
MÜBALAT-KÂR: f. Dikkat, itina ve düşünce ile kaygılanan.
MÜBARAT: Bir kimsenin iş ortağından veya karısından, anlaşarak ayrılması.
MÜBAREK: İlâhi hayrın bulunduğu şey. Bereketlenmiş, çoğalmış. Bereketli, uğurlu. Hayırlı. Mes'ud. * Beğenilen, kendisine kızılan ve şaşılan kimse veya şey.
MÜBAREKÂT: Bütün tebrike sebeb olacak ve mâşâallah dediren ve bârekâllah söyleten bütün hâletler ve san'atlar. Mübarekiyet ifade eden bolluk ve İlâhî lütuflar.
MÜBAREZE: Sözle çekiştirme. Kavga. Cidal. Döğüşmek.
MÜBTELÂ-Yİ MARAZ: Hastalığa tutulmuş.
MÜCARAHA: (Cerh. den) Karşılıklı birbirini yaralama.
MÜCARAT: Yürümekte yarışma. Yürümekte yarış etme.
MÜCAREZE: Saçma ve iyi olmıyan sözlerle lâtife yapma.
MÜCARRE: Bir kimsenin hakkını süründürme. İşini sürüncemede bırakma.
MÜDAHENE-KÂR: F. Dalkavuk, koltukçu.
MÜDAHHAR: İddihar olunmuş, yığılmış. (Bak: Müddehar)
MÜDAM-KÂRE: f. Her zaman yapan, işleyen.
MÜDARA: Dost gibi görünme. Yüze gülme. * Başkalarının fikirlerine uyarcasına hareket etmek. * Sulh ve salâh üzere bulunmak. (Meşru bir surette ve iyi bir netice için yapılan müdârâ memduhtur. Fena bir netice için ise, kötüdür; İslâmlığa yakışmaz, İslâm onu men'eder.) (Bak: Mümaşat)
MÜDARAT: (Dery. den) Dost gibi görünme, yüze gülme.
MÜDAREE: Def'edişmek.* Muhalefet edişmek, birbirine zıt ve karşı olmak.
MÜDARESE: (Ders. den) Ders verme.
MÜDARRE: El değirmeni.
MÜDAVELE-İ EFKÂR: Birbirinin fikirlerinden istifade ile karşılıklı konuşmak ve fikir alış-verişi yapmak.(Müdavele-i efkârdan bârika-i hakikat çıkar. N.Kemal)
MÜDDAHAR: Toplanıp saklanmış. * Biriktirilmiş.
MÜDDEHAR: Biriktirilmiş, yığılmış. İstif edilmiş. İddihar edilmiş.
MÜDEHHAR: Biriktirilip cem' olunmuş, bir araya getirilmiş olan.
MÜDEHHARÂT: İstif edilmiş, yığılmış ni'metler. Biriktirilmiş mallar.
MÜDHAR: Hor ve hakir görülmüş. İdhâr olunmuş.
MÜFAHARE(T): (Fahr. den) Karşılıklı övünme.
MÜFARAKAT: Ayrılık. Bir yere bırakıp gitmek. Dostlarından ayrı düşmek. * Fık: Karı-kocanın talâk veya fesh ile birbirlerinden ayrılmaları.
MÜFAREZE: Bir şeyden kesilip ayrılma.
MÜFARIK: (Fark. dan) Ayrılan, ayrılmış. Müfarakat eden.
MÜ'HARE: (Mü'hire) Deve semerinin ağaç kısmıdır ve binen kimse ona dayanır.
MÜHAREBE: Kaçmak, firar.
MÜHARECE: Hasımlık, düşmanlık. * Cima etmek.
MÜHARESE: Yırtışıp dalaşmak.
MÜHRDAR: f. Eskiden bir bakanlık veya dairenin resmi mührünü kullanmakla görevli olan kimseye verilen ad. Hususi kalem müdürü.
MÜHREDAR: f. Mühreli, cilâlı.
MÜKÂRAT: Kiraya verme. Kira ile tutma.
MÜKÂREHE: Tiksinme.
MÜKÂREME: Cömertlik ve kerem hususunda yarışma.
MÜKÂRÎ: (Kira. dan) Katırcı. Kira ile hayvan işleten.
MÜLEMMA'-KÂR: f. Riyakâr, mürâi.
MÜLKDAR: f. Padişah.
MÜMARAT: Çekişme, tartışma. Mücâdele.
MÜMARESAT: Mümâreseler. Alıştırmalar, bir işi devamlı yapmakla alıştırmalar. Ustalıklar. Melekeler.
MÜMARESAT-I İLZAMİYAT: İkna ve ilzam etmek için meharetle bir işe devam etmek. İlzam için yapılan ustalıklar.
MÜMARESE: (C.: Mümaresat) Çalışarak meharet kazanmak, üstadlık etmek. Bir işe devam ederek ihtisas sahibi olmak. * Duruşmak.
MÜMARET: Adavet edişmek, düşmanlık yapmak.
MÜMARETE: Çabalama, uğraşma, gayret sarfetme.
MÜMASSAR: Sarı ile boyanmış nesne.
MÜMAŞATKÂR: f. Dost geçinerek, kusurlara göz yumarak, müdara suretiyle.
MÜNAKARE: Talep edişmek, karşılıklı istemek.
MÜNASARA: Birbirine yardım etme. Muavenette bulunma.
MÜNAZARA: Karşılıklı konuşmak. İlmî ve kaideye uygun olarak yapılan münakaşa. Mübahese. (Bak: İnsaf)
MÜNAZARAT: (Münazara. C.) Görüşler, fikirler. Münazaralar. * Bediüzzaman Said Nursî'nin bir eserinin adı.
MÜNEVVERİYET-İ EFKÂR: Fikir aydınlığı.
MÜNHADAR: İnecek yer.
MÜNHARIT: İpliğe dizilmiş. Biçilmiş.
MÜNHARİF: (Harf. den) İnhiraf eden, yoldan çıkmış. Eğilmiş, çarpık. Usulünden çıkmış, sağlam olmayan. * Tecviddeki mânâsı için "İnhirâf"a bakınız. * Geo: Dört kenarlı, fakat hiçbir kenarı birbirine müsâvi ve müvâzi (eşit ve paralel) olmayan şekil. Sadece iki kenarı birbirine müvâzi (paralel) olursa, ona şibih-i münharif denir.
MÜNHARİF-ÜL MİZAC: Rahatsız, keyifsiz.
MÜNHARİT: (İnhirat. dan) Bir yola süluk eden.
MÜNKARIZ: Kesilmiş.
MÜRARE: (C.: Mirâr) Bir acı otun ismidir. (Acılığından yerken hayvanın dudağı yarılır.)
MÜRG-İ TARAB: Şarkı söyliyen. Hânende, okuyucu. * Güvercin. * Bülbül.
MÜRGZAR: f. Kuşu çok olan yer. Kuş bahçesi.
MÜRÜVVETKÂRÂNE: f. Yiğitçesine. Mertçesine. * Mürüvvetlicesine.
MÜRVARİD: f. İnci.
MÜSADEME-İ EFKÂR: Fikirlerin çarpışması, muhtelif fikirlerin birbirine karşı söylenişi.
MÜSAHELEKÂR: f. Kolaylık gösteren. * Kolay sanan.
MÜSAHHAR: (Sihriyy. den) Fetih ve teshir olmuş, ele geçirilmiş. Zaptedilmiş. İtaat ve hizmete alınmış.
MÜSAHHAR: (Sihr. den) Büyülenmiş, büyü ile aldatılmış, kendisine sihir yapılmış.
MÜSALEMETKÂR: f. Barışçı, sulh taraftarı.
MÜSAMAHAKÂR: f. Müsamaha eden. Göz yuman, hoş gören, görmemezlikten gelen. * Aldırmayan, ihmalci.
MÜSAMAHAKÂRÂNE: f. Görmemezliğe gelerek, müsamaha ederek, hoş görerek.
MÜSAR: Yükseğe kalkan toz.
MÜSARAA: (C.: Müsâraât) Acele etmek. Bir şeye doğru koşmak. Sür'atle teşebbüse geçmek.
MÜSARAAT: (Sür'at. den) Teşebbüs, girişme. * Sür'at ve acele etme.
MÜSARAATEN: Sür'atli ve acele olarak.
MÜSARAKA(T): (Sirkat. den) Hırsızlık, çalma.
MÜSARRE: Sürurlaşmak, sevindirmek.
MÜSAVAT VE MÜVAZENE-İ ETVAR: Bir kimsenin tavır ve hareketlerinin ölçülü ve dengeli olması.
MÜSBET HAREKET: Doğruluğu âşikâr olan ve belli ve isbat edilebilen; doğru düşünenlerin kabul edebileceği kanun ve nizama uygun hareket. * Allah'ın (C.C.) emrine uygun, tahribkâr ve tecavüzkâr olmayan, yapıcı ve tâmir edici tarzda olan, mizan, adâlet ve insafa uyan hareket.(Bir şeyin vücudu, bütün eczasının vücuduna vâbestedir. Ademi ise, bir cüz'ünün ademi ile olduğundan; zayıf adam iktidarını göstermek için tahrib tarafdarı oluyor, müsbet yerine menfice hareket ediyor. M.)
MÜSGAR: Dişi çıkmış çocuk.
MÜSTAHKAR: (Hakaret. den) Hakir, hor görülen, küçümsenen.
MÜSTAHZAR: (Huzur. dan) Hazır, hazırlanmış. * Huzura getirilmiş. Zihinde tutulan.
MÜSTAHZARAT: (Müstahzar. C.) Hazırlanmış şeyler.
MÜSTAKARR: (Karar. dan) Karar bulan, bir yerde sabit ve sakin olan. Kararlı. * Karargâh. Durulan yer.
MÜSTAKZAR: Kirli, pis, murdar.
MÜSTEAR: (Ariyet. den) Kendi malı olmayan, iğreti alınmış, emâneten alınmış olan. * Kendini belli etmemek için kullanılan takma bir isim.
MÜSTEAR-ÜN MİNH: Kendisinden eğreti olarak birşey alınmış olan kimse.
MÜSTEKARR: (Bak: Müstakarr)
MÜSTEŞ'AR: (şuur. dan) Bildirilen, haberli.
MÜSTEŞAR: (Meşveret. den) Kendine iş danışılan. Hükümetin vekilinden sonra en yüksek idare me'muru.
MÜSTEŞARÎ: (Meşveret. den) f. Müsteşarlık.
MÜSÜL-Ü FARAZİYYE: Farazî temsiller, hikâyeler.
MÜŞAARE: (Şiir. den) Karşılıklı olarak birbirine şiir söylemek. Şiir yarışı.
MÜŞAGARE: Mehir alıp vermemek için, iki kişi birbirlerinin yakınlarından birer kadınla evlenme.
MÜŞAHERE-HÂRÂN: f. Aylıklılar.
MÜŞAKKARE: Eski kale.
MÜŞAR: (Şevr. den) İşaret olunan, işaretle gösterilen.
MÜŞAR-Ü BİL-BENAN: (Müşar-ü bil-benam) Parmakla gösterilen. (Gösterilen şeyin meşhur ve belli olduğundan kinayedir.)
MÜŞARATA: şartlaşma.
MÜŞARE: Düşmanlık, adâvet, muhâsama.
MÜŞAREBE: (şürb. den) Beraber içme.
MÜŞAREFE: Şan, şöhret ve şeref gibi hususlarda biriyle övünme. * Yükselme, yüksek yere çıkma.
MÜŞAREKET: Birbirine ortak olmak, ortaklık. Beraber olup bir iş yapmak. * Gr: İkili tarafın da isteğini bildiren fiil. * Karşılıklı anlaşma, birbirini anlama.
MÜŞAREME: Birbirinin başını yarmak. * Hediyeleşmek, atâ etmek.
MÜŞAREZE: Çekişme, geçimsizlik, huysuzluk.
MÜŞARİK: (Şirket. den) Ortak, şerik. Bir işte birlikte bulunan. * Birlikte iş yapanlardan herbiri. Ortakların beheri.
MÜŞARİZ: Huysuz, kavgacı, gürültücü.
MÜŞARÜN-İLEYH: Kendine işaret edilen. İsmi evvelce söylenmiş olan.
MÜŞATARE: Uzaklık. Iraklık. * Bir şeyi yarı yarıya bölüşme. Paylaşma.
MÜŞATTAR: Edb: Mısraları arasına ilâveten ayrıca mısralar getirilmiş gazel veya keside..
MÜŞATTAR-I MUHAMMES: Edb: Araya üç mısra ilâve edilmiş gazel ve kaside.
MÜŞATTAR-I MURABBA': Edb: Araya iki mısrâ ilâve edilmiş gazel veya kaside.
MÜŞK-BÂR: f. Misk yağdıran.
MÜŞRİF-ÜL HARÂB: Harab olmağa ve yıkılmağa yüz tutmuş.
MÜTAREKE: Bir mes'eleyi hal için bir şeyi terketmek. * Karşılıklı olarak anlaşmak, kuvvet ve silâhı bırakmak.
MÜTAREKENÂME: f. Mütareke için tarafların imzaladıkları vesika.
MÜTARİK: Karşılıklı olarak terkeden, bırakan. Mütâreke eden.
MÜTEAREF: (Örf. den) Herkesin bildiği, meşhur, ünlü.
MÜTEAREFE: Hakikat olduğu apaçık belli olan. İsbata ihtiyacı olmayan.
MÜTEARIZ: Birbirine zıt ve muhâlif olan.
MÜTEARİF: (Örf. den) Bilinen, bilinir, meşhur. * Birbirine tanıyan, tanışan.
MÜTEARİFE: Herkesin bildiği. Tanınmış. Meşhur. Doğruluğu âşikâr. * Man: İsbatı icab etmeyen söz.
MÜTEARRIK: Terleyen, taarruk eden.
MÜTEARRIZ: (Arz. dan) Başkasının hakkına tecavüz eden, hududuna geçen, * Saldıran, sataşan, taarruz eden.
MÜTEARRİ: (Uryet. den) Bir şeyden alâkasını kesen. * Soyunan, taarri eden, çıplak.
MÜTEARRİBE: (Arab. dan) Aslında Arap olmayıp sonradan Araplaşmış kimse.
MÜTEARRİC: Bir tarafa meyleden, bir yana eğilen.
MÜTEARRİF: Bir şeyi araştırarak bilen. İrfan sahibi.
MÜTEARRİS: Karısına sevgisini bildiren.
MÜTEBAREK: Yüksek yer.
MÜTEBARİZ: (Bürüz. dan) Tebarüz eden, meydana çıkan. Bâriz âşikar olan.
MÜTEBARİZÎN: (Mütebariz. C.) Meydana çıkanlar, belirenler, tebarüz edenler.
MÜTECA'İD-ÜL EŞ'AR: Kıvırcık saçlı, saçları kıvırcık olan.
MÜTEDARİB: (Darb. dan) Birbirine vuran karşılıklı vuruşan.
MÜTEDARİK: (Derk. den) Tedârik eden, hazırlıyan. * Yetişip ulaşan.
MÜTEDARİS: Ders ile meşgul olan, okuyup yazan.
MÜTEFARİK: Ayrı ayrı. Bir birinden farklı olan.
MÜTEGARRİB: (C.: Mütegarribîn) (Gurbet. den) Gurbete çıkan.
MÜTEGARRİBÎN: (Mütegarrib. C.) Gurbete çıkanlar.
MÜTEGARRİR: Gururlanan, güvenilmeyecek şeye güvenen.
MÜTEHARHIR: Karnı büyük olanın karnının oynaması, sallanması.
MÜTEHARİB(E): (Harb. den) Savaşan, harbeden, muharebe eden.
MÜTEHARRİM: (C.: Müteharimîn) İhtiyar gibi görünen. Kendini ihtiyar gösteren, yaşlı gösteren.
MÜTEHARİMÎN: (Müteharim. C.) Teharüm edenler, kendilerini ihtiyar gibi gösteren kimseler.
MÜTEHARİŞ: Hırıldaşıp dalaşan, tehârüş eden.
MÜTEHARRIK: Yırtılan, taharruk eden.
MÜTEHARRİŞ: Tırmalanan, tırmıklanmış olan, tırmık yiyen.
MÜTEHARRİ: Taharri eden, araştıran.
MÜTEHARRİK: Harekete geçen, kımıldanan. Yerinde durmayıp hareket eden. Devir ve hareket eden.
MÜTEHARRİYANE: f. Taharri edip araştırana yakışır şekilde.
MÜTEHARRİZ: Korunan, sakınan.
MÜTEHEYYİ'-İ HAREKET: Harekete veya gitmeğe hazırlanmış.
MÜTEKADİMÎN-İ ŞUARÂ: Eski şâirler.
MÜTEKARİB: (Kurb. dan) Yaklaşan, tekarüb eden. Birbirine yakın olan, gittikçe birbirine yaklaşan.
MÜTEKARİN: (Karn. dan) Birbirine birleşmiş, bitişmiş olan. * Yaklaşmış, yakınlaşmış, tekarün eden.
MÜTEKARRİB(E): (C.: Mütekarribîn) (Kurb. dan) Yaklaşan, yaklaşmağa çalışan, yakın olan, takarrüb eden.
MÜTEKARRİBÎN: (Mütekarrib. C.) Takarrüb edenler, yaklaşanlar, yakın olanlar.
MÜTEKARRİH: (Karh. dan) Yaralı, çıbanlı. Cerahatli yara veya çıban.
MÜTEKARRİR: (Karar. dan) Kararlaşan, takarrür eden. Yerleşip kuvvet bulan.
MÜTEMÂRIZ: Kendini hasta gösteren, yalandan hasta olan.
MÜTEMÂRIZÂNE: f. Yalandan hastalanarak.
MÜTEMÂRIZÎN: (Mütemârız. C.) Hasta gibi görünenler, yalandan hasta olanlar.
MÜTESARİ': Çabucak.
MÜTESAVİY-ÜT TARAFEYN: İki tarafı birbirine müsavi ve denk olan. (Bak: Hudus)
MÜTEŞARİK: Birbiriyle ortak olan.
MÜTETARİK: Bir işi bırakmakta olan.
MÜTEVARİ: (Verâ. dan) Gizli, saklı. Bir şeyin arkasına veya altına çekilerek saklanan.
MÜTEVARİD: (Vürud. dan) Gelen, tevarüd eden.
MÜTEVARİS: (Veraset. den) Birinden diğerine vâris olup kalan. Babadan oğlu geçen, tevarüs eden.
MÜVARAT: Gizlenmek. * Örtmek, setretmek.
MÜVARESE: Birbirinden miras yemek.
MÜVARRE: El değirmeni.
MÜZARAA: Ziraat üzerine yapılan işler, ekincilikle ilgili olarak yapılan işler. * Toprağa, çalışmağa ve kazanca ortak olmak üzere kurulan şirket.
MÜZARAA: 75 - 90 cm. lik bir uzunluk ölçüsü olan zira' ile satma.
MÜZTAR: (Bak: Muztar)
MAKSAD VE MÜSTEKARRIN TEMEYYÜZ: Kelâmın maksadının ve karar kıldığı yerin açık olarak belli olması.
MAREŞAL: Fr. (Bak: Müşir)
MERHAMETŞİAR: f. Çok merhametli.
MERHAMETŞİARÎ: f. Merhametlilik, merhametli oluş.
MERŞ (MARŞ): (C.: Müruş) Tırnak ucuyla deriyi yırtmak. * Yağmur suyunun durmayıp üzerinden çabuk geçtiği yer. * İncitici söz.
MEST-İ SERŞAR: Haddinden fazla sarhoş, çok sarhoş.
MEŞHUN-U MESÂRR: Sevinçler ve zevklerle dolu.
MÜMAŞATKÂR: f. Dost geçinerek, kusurlara göz yumarak, müdara suretiyle.
MÜSTEŞ'AR: (Şuur. dan) Bildirilen, haberli.
MÜŞAKKARE: Eski kale.
MÜŞARATA: Şartlaşma.
MÜŞAREBE: (Şürb. den) Beraber içme.
MÜŞAREZE: Çekişme, geçimsizlik, huysuzluk.
MÜTEKADİMÎN-İ ŞUARÂ: Eski şâirler.
MECLİS-ÂRÂ: Meclisi süsleyen.
MERHAMET-DİSAR: Çok merhametli, acıma hissi fazla olan.
NA'AR: Fesad ve fitneye çalışan. * Kanı kaçmış olup sâbit olmayan damar.
NA-BEHENCAR: f. Usulsüz, kuralsız, yolsuz, kaidesiz.
NA-BEKÂR: İşsiz, işe yaramaz.
NA-ÇAR: f. Çaresiz, elinden iş gelmeyen. Mecbur kalmış olan.
NA-ÇARÎ: f. Çaresizlik.
NADAR: (Nadâret) Altun.
NA-DARÎ: f. Olmamazlık, bulunmayış.
NADİREKÂR: f. Nâdir işler ve san'atlar yapan.
NAGAM-KÂR: f. Nağmeler söyleyen, ezgici.
NA-GÜVAR: (Nâ-güvâre) f. Midede zor hazmolunan şey. Sindirimi zor. * Yenilmesi veya içilmesi acı olan şey.
NAHARİR: (Nihrir. C.) Bilgili, akıllı ve âlim kimseler. Fâzıl ve mâhir kişiler.
NA-HEMVAR: f. Eğri, düz olmayan. * Uymayan, mutabık gelmeyen. * Uygunsuz.
NA-HENCAR: f. Doğru olmayan.
NA-HOŞ-GÜVAR: f. Hazmı zor, sindirimi güç. Tatsız.
NAHR-ÜN NEHAR: Gündüzün evveli.
NAKARAT: (Nakra. C.) Durmadan tekrarlanan usandırıcı şeyler. * Edb: Şarkının belli yerlerinde tekrarlanan bestesi değişmeyen parça.
NAKARE: f. Davul, kös. Dümbelek.
NA-KÂRE: f. Bir işe yaramaz olan.
NAKIL-I AHBAR: Haberler nakleden.
NAKIS-UL İYAR: Ayarı bozuk.
NAKİSEDÂR: f. Eksiği bulunan. Kusuru olan. Kusurlu.
NAKKAR: Müzik, çalgı. * Gagalıyan. * Ağaç, taş ve madeni eşyayı oyarak ve çukurlaştırıp kabartarak ona mücessem şekiller veren sanatkârlar.
NAKKARE: (Bak: Nakare)
NALEKÂR: f. İnleyen, figân eden, feryad eden.
NALİŞKÂR: (Nâlişker) f. İnleyen, inildiyen.
NAM-I MÜSTEAR: Takma isim.
NA-MARZİ: f. Beğenilmeyen, arzu ve isteğe uygun olmayan.
NAMAZGÜZAR: f. Namazlarını kılan, namazlarını eda eden.
NAMBERDAR: f. Şanlı, ünlü, ad salmış, meşhur.
NAMDAR: f. Ünlü, şöhretli, meşhur.
NAMDARÂN: (Namdar. C.) Ünlüler, namlılar, meşhurlar.
NAMDARÎ: f. Namdarlık, ünlülük, meşhur olma.
NAMUSKÂR: f. Namuslu. * Doğru adam.
NA-MÜBAREK: f. Uğursuz, meymenetsiz.
NANPARE: f. Ekmek parçası. Bir lokma ekmek. * Geçime yarayan iş.
NA-PAYDAR: f. Süreksiz, geçici. Sebatsız, kararsız, durmaz.
NAR: (C.: Niran, envar, niyere, niyâr) Ateş. Cehennem. * Bir meyve adı. * Mc: Allahın gadabı. * Yakıcı, azab verici her şey. Şer. Dalâlet. Sefâhet.
NAR-I BEYZA: "Akkor, beyaz ateş" mânâsında olan bu tâbir fizikte: 1800 derece kadar olan hararette erimeyen cismin sıcaklık hâli demektir. * Bir meyve adı.(Hikmet-i tabiiyede nâr-ı beyza hâlinde ateşin bir derecesi var ki; harareti etrafına neşretmiyor ve etrafındaki harareti kendine celbettiği için, şu tarz bürudetle, etrafındaki su gibi mâyi şeyleri incimad ettirip, mânen bürudetiyle ihrak eder. İşte zemherir, bürudetiyle ihrak eden bir sınıf ateştir. Öyle ise, ateşin bütün derecâtına ve umum envâına câmi olan Cehennem içinde, elbette zemherir'in bulunması zaruridir. S.)
NAR-I HAYAT: Canlıya lüzumlu bulunan sıcaklık. Vücudun harareti. (Bak: Hararet-i gariziye)
NARBAC: Nar aşı.
NARBÜN: f. Nar ağacı.
NARCİL: Hindistan cevizi.
NARCİS: Nergis.
NARCİSTAN: Nergislik.
NARÇİL: f. Hindistan cevizi. Ceviz-i Hindî.
NARDA: f. Lâyık değil.
NARDAN: f. Gözyaşı damlaları. * Nar tâneleri. * Mangal.
NARDENK: f. Erik, nar, elma, kızılcık gibi meyvelerden çıkarılan ekşimsi pekmez.
NARDEŞİR: Tavla oyunu.
NARENC: f. Portakal. * Turunç.
NARENCÎ: Turunç renginde.
NARENCİYE: Turunçgiller. (Mandalina, portakal, limon gibi meyveler.)
NARENEC: (Nârnic) Hindistan'da yetişen ve turunç ağacına benzeyen bir ağaç.
NARGİL: f. Hindistan cevizi.
NARH: (Aslı "Nirh" dir) Yiyecek maddelerine belediyenin koyduğu fiat.
NARÎ: (Bak: Nariyye)
NARİN: f. İnce, zayıf, nazik. * İç oda.
NARİS: f. Ham meyva.
NARİYYE: Nar ile alâkalı, nara mensub. Ateşten, yanıp tutuşur, patlar olan şey.
NARKOTİK: yun. Afyon, morfin gibi uyuşturucu maddelerin genel adı.
NASARA: Hristiyanlar. Nasraniler. Hz. İsa'ya (A.S.) ilk önceleri Nâsıra Karyesindeki ahali yardım ettiklerinden, onlara "Nasara" ismi verilmiştir.
NA-SAZKÂR: f. Uygun görmeyen, muhâlif. * Beklenmemiş, işitilmemiş. * Münâsebetsiz işle uğraşan.
NA-SAZKÂRÎ: f. Uygunsuz iş yapma, münâsebetsiz iş görme. * Zıtlık, uygunsuzluk.
NASİBDAR: f. Nasibi olan. Hissedar.
NASİHATKÂR: f. Nasihat eden, öğüt veren.
NA-ÜSTÜVAR: f. Dayanıksız, sağlam olmıyan. * Münasebetsiz.
NAZAR: (Nazaret) Altın. * Tazelik.
NAZAR: Göz atmak. Mülahaza, düşünmek, bakmak, imrenerek bakmak, düşünce. Yan bakış, kötü bakış. Bir türlü kabul etmek. * Gözdeğmesi. * İltifat. * İtibar.
NAZAR-I HARAM: Haram nazar. Nâmahremlere bakmak. (Bir genç hâfız, pek çok adamların dedikleri gibi dedi: "Bende unutkanlık hastalığı tezayüd ediyor, ne yapayım?" Dedim: Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme. Çünki rivayet var. İmam-ı Şafii'nin (R.A.) dediği gibi: Haram nazar, nisyan verir. Evet, ehl-i İslâmda, nazar-ı haram ziyadeleştikçe, hevesat-ı nefsaniye heyecana gelip, vücudunda su'-i istimalât ile israfa girer. Haftada bir kaç def'a gusle mecbur olur. Ondan, tıbben kuvve-i hâfızasına zaaf gelir.Evet, bu asırda açık saçıklık yüzünden, hususan bu memalik-i harrede o su'-i nazardan su'-i istimalât, umumi bir unutkanlık hastalığını netice vermeğe başlıyor. Herkes, cüz'î küllî o şekvadadır. İşte, bu umumî hastalığın tezayüdiyle, hadis-i şerifin verdiği müthiş bir haberin te'vili ucunda görünüyor. Ferman etmiş ki: "Âhirzamanda, hâfızların göğsünden Kur'an nez'ediliyor, çıkıyor, unutuluyor." Demek bu hastalık dehşetlenecek bazılarda o su'-i nazarla hıfz-ı Kur'an'a sed çekilecek; o hadisin te'vilini gösterecek. $ K.L.)
NAZAR-I SAN'AT-PERVERANE: San'atkârane bakış.
NAZAR-I ŞÂRİ': İlâhi nazar.
NAZAR-I ŞUHUD: Şâhidlerin, şehâdet edenlerin görmesi ve tetkikleri.
NAZAR-I TAKDİR: Kıymet biçme bakışı, takdir bakışı.
NAZARAN: Nisbeten, nisbetle kıyaslıyarak. * Bakarak, görerek.
NAZAR-BÂZ: f. Neşe ile bakan.
NAZAR-ENDAZ: f. Göz atmak. Göz atan, bakan, nazar eden.
NAZAR-FİRİB: f. Göz aldatan.
NAZAR-GÂH: f. Bakılan yer. Nazar edilen yer.
NAZARÎ (NAZARİYE): Nazara ve düşünceye ait. Yalnız görüş ve düşünce hâlinde bulunan ve tatbik edilmemiş hâlde olan bilgi.
NAZARİYYÂT: (Nazariye. C.) Görüşler. Düşünceler. Doğruluğu isbat edilmemiş ilmi görüşler.
NAZAR-RÜBÂ: f. Göz çeken.
NAZDAR: f. Nazlı. Naz yapan. Şımarık. * Meşhur bir cins lâle.
NAZ-PERDAR: f. Birinin nazını çeken.
NAZ-PERDARÎ: f. Naz çekme.
NAZZARE: Bir şeye bakan kavim.
NE'AR: Baş kaldıran, âsi, kafa tutan, serkeş.
NEBBAR: Fasih dilli, güzel konuşan adam.
NEBİYYÜ-L HARAM: Mescid-i Haram Nebisi meâlinde. Resül-i Ekremin (A.S.M.) bir ismi.
NECARE: Dülgerlik, neccarlık.
NECASETTEN TAHARET: Pislikten temizlenmek. (Bak: Taharet)
NECCAR: Doğramacı. Marangoz. * Dülger.
NEDAMETKÂR: f. Nedamet eden. Pişman olan.
NEDAMETKÂRÎ: f. Pişmanlık, nâdim oluş.
NEDARET: Tazelik, parlaklık, letafet, taravet.
NEFS-İ EMMARE: İnsanın çirkin ve şeytanın teşviklerine itirazsız ve mücahedesiz tâbi olması hâli.(Nefs-i emmârenin istibdad-ı rezilesinden selâmetimiz İslâmiyete istinad iledir. O habl-ül metine temessük iledir. Ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek, imandan istimdat iledir. H.)(Bir zaman evliya-yı azimeden; nefs-i emmaresinden kurtulanlardan birkaç zattan, şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i emmareden şekvalarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra, nefs-i emmarenin kendi desaisinden başka, daha şiddetli ve daha ziyade söz dinlemez ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden ve heves ve damar ve âsab, tabiat ve hissiyat halitasından çıkan ve nefs-i emmarenin son tahassüngâhı bulunan ve nefs-i emmareyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören; ve mücahedeyi, âhir ömre kadar devam ettiren bir mânevi nefs-i emmareyi gördüm. Ve anladım ki, o mübârek zatlar, hakiki nefs-i emmareden değil; belki mecazi bir nefs-i emmareden şekva etmişler. Sonra gördüm ki, İmam-ı Rabbani dahi bu mecazi nefs-i emmareden haber veriyor.Bu ikinci nefs-i emmarede şuursuz kör hissiyat bulunduğu için, akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki onlarla ıslâh olsun ve kusurunu anlasın. Yalnız tokatlar ve elemler ile nefret edip, veya tam bir fedailikle her hissini maksadına feda etsin. K.L.)
NEFS-İ İHBAR: Tam haber. Haberin tam esası.
NEFS-İ MARDİYE (MARZİYYE): Kusurlarını bilen, kendisinden râzı olunan nefis. Rabbinin indinde makbul olan nefis.
NEF U ZARAR: Kâr ve zarar.
NEHAR: (C.: Enhür) Fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar olan aydınlık. * Toy kuşunun yavrusu. * Altın.
NEHAR-I EBYAZ: Gündüzün beyazlığı, gündüze benzeyen beyazlık. Beyazlığın parlaklığı.
NEHAR-I ÖRFÎ: Güneşin tuluundan gurubuna - doğuşundan batışına - kadar olan zaman.
NEHAR-I ŞER'Î: Fecr-i sadıktan güneşin batışına kadar olan müddet.
NEHAREN: Gündüzün. Gündüz vakti.
NEHARÎ: Gündüzlü, gündüz ile alâkalı. * Yatılı olmayan mekteb veya talebe.
NEKÂRE: Güçlük, zorluk. * Belirsizlik.
NEKKAR: Ağaçkakan kuşu. * Değirmenci. * Çok hayırlı. * Çok kokulu.
NEMADÂR: f. Çoğalan, ziyadeleşen. Artan, büyüyen.
NEMARIK: (Nemraka. C.) Yastıklar.
NEMDAR: f. Nemli, ıslak, yaş, rutubetli.
NEMED-PÂRE: f. Keçe parçası.
NEMEK-HARAM: f. Tuz haini. * Mc: Nankör.
NEMİMEKÂR: f. Koğucu, fitneci, dedikoducu, münafık.
NESAR: (C.: Nüsür - Ensür) Bir kuş adı. Gerges de denir.
NESİM-İ NEVBAHÂR: İlkbahar rüzgârı, tan yeli.
NESSAR: Dağıtan, saçan, neşreden. * Parlatan.
NESTERİNZAR: f. Gül bahçesi. Güllük.
NEŞ'E-NİSAR: f. Neşe dağıtan.
NEŞVAR: Davar gevişi.
NEŞVEDÂR: f. Keyifli, neşeli.
NEVAR: (C.: Niver) Ürkmek, korkmak.
NEV-ARUS: (C.: Nev-arusân) f. Yeni gelin.
NEVAZİŞGÂR: f. Gönül alan, okşayan. İltifat eden.
NEVAZİŞGÂRANE: f. Gönül alarak, okşayarak, iltifat ederek.
NEVBAHAR: f. İlkbahar.
NEVBAHAR-I ÖMR: Ömrün ilkbaharı.
NEVBAHARÎ: f. İlkbaharla ilgili.
NEVKAR: f. Acemi. İşe yeni başlamış.
NEVVAR(E): Nurlu, aydın. Aydınlık.
NEYPARE: f. Kamış parçası.
NEYYİR-İ ASGAR: Ay. Kamer.
NEYZAR: f. Kamışlık, sazlık.
NEZARET (T): (Nazar. dan) Bakmak, seyir, bakış. * Nâzırlık etmek. Göz etmek. * Tenezzüh. * Reislik. * Vekillik, nâzırlık, bakanlık.
NEZARE: Azlık. Kıllet.
NEZARE: Korkutmak.
NEZARET: (Nedâret) Tazelik. Parlaklık. Letafet.
NEZZARE: Seyirci, seyreden, bakan. Nezaret eden, müfettiş, mürakabe ve kontrol eden. Vekillik eden.
NISF-ÜN NEHAR: Öğle vakti, gündüzün ortası. * Meridyen.
NIZAR: (C.: Nuzarâ-Nizâr) Her nesnenin misli ve benzeri. Nazir.
NİCAR: Asıl.
NİFAR: İntikal etmek, göçmek. * Dağılıp kaçmak. * Ürkme, korkma, çekinme. * Nefret gösterme.
NİGÂHDAR: f. Bekçi, gözcü. * Koruyucu, muhafaza eden, saklayıcı.
NİGÂR: f. Güzel yüzlü sevgili. * Nakış. Resim. * Nakşeden. * Put, sânem. * Resmi yapılmış, resmedilmiş.
NİGÂRENDE: f. Ressam.
NİGÂRHANE: f. Resim ve heykeller bulunan yer. Resim ve heykel sergisi. * Ressamların çalıştıkları atölye. * Puthâne. * Güzelleri çok olan yer.
NİGÂRİN: f. Resim gibi güzel sevgili. * Resimlerle ve nakışlarla süslü.
NİGÂRİSTAN: f. Resim ve heykel sergisi. * Güzelleri çok olan yer. * Puthane.
NİGÂRİŞ: f. Resim yapma. Tasvir yapma.
NİGEHDÂR: f. Gözcü, bekçi. * Saklayıcı, koruyucu.
NİGUNSÂR: f. Başaşağı.
NİHAL-İ ZARİF: İnce, güzel dal.
NİHVAR: f. Gururlu, kibirli, kendini beğenmiş adam.
NİKÂH-I HÂRİCÎ: Dışardan evlenme, akraba hâricinden kız alma.
NİKAR: İnat. Kin.
NİKKİRDAR: (Nîk-kirdâr) f. Hareket ve davranışları iyi ve beğenilir olan.
NİKMANZAR: (Nîk-manzar) f. Görünüşü ve manzarası güzel olan.
NİKUKÂR: f. İşleri doğru ve iyi olan, iyi işli.
NİMAR: (Nimr. C.) Kaplanlar.
NİSAR: Saçmak, dağıtmak. * İ'ta etmek. Vermek.
NİSARÇİN: f. Saçılan şeyleri toplayan.
NİSAR: "Saçan, saçıcı" mânasına gelir ve kelimeleri sıfatlandırır. Meselâ: Pertev-nisar $ : Işık saçan.
NİŞHAR: f. Diken batmış, iğnelenmiş.
NİYAR: (Nâr. C.) Ateşler.
NİYAZKÂR: f. Yalvarıp yakaran. Dua eden. İhtiyacı olan.
NİYAZKÂRÂNE: Yalvararak, niyaz ederek. * Muhtaç olarak, muhtaçlıkla.
NİZAR: Korkutup, uygunsuz şeylerden vazgeçirmek için söylenilen söz.
NİZAR: Zayıf, arık, düşkün, bitkin.
NİZARET: f. Zayıflık, arıklık.
NİZEDÂR: f. Mızraklı. Kargılı. Süngülü.
NOKTA-İ NAZAR: Görüş, bir nevi fikir. (Bak: Rasyonalizm)(Nazar-ı Nübüvvet ve tevhid ve imân; vahdete, âhirete, Uluhiyete baktığı için, hakaikı ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbâba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i usulü'd-din ve ülemâ-i İlm-i Kelâm'ın makasıdı içinde görünmiyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.İşte onun içindir ki, mevcudatın tafsil-i mâhiyetinde ve ince ahvallerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmiş fakat hakiki hikmet olan Ulûm-u Aliye-i İlâhiyye ve Uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü'minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmiyenler, muhakkıkin-i İslâmiyeyi, hükemalara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki, akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, Veraset-i Nübüvvet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler.Hem herbir şey iki nazar ile bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikatı gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat-ı kat'iyyesi, Kur'anın hakaik-ı kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümune olarak bir misâl zikrederiz:Meselâ, Küre-i Arz ehl-i hikmet nazariyle bakılsa hakikatı şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk. Fakat ehl-i Kur'an nazariyle bakıldığı vakit hakikatı şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan; en câmi', en bedi' ve en âciz, en aziz, en zaif, en lâtif bir mu'cize-i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin: Semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber mânen ve san'aten bütün kâinatın kalbi, merkezi... bütün mu'cizat-ı san'atının meşheri, sergisi... bütün tecelliyat-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi.. nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyyenin mahşeri, ma'kesi.. hadsiz Hallâkıyet-i İlâhiyyenin hususan nebatat ve hayvanatın kesretli envâ-i sagiresinden cevvadâne icadın medârı, çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür'atle işliyen tezgâhı ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı ve besâtin-i dâimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.İşte Arzın bu azamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i san'aviyesindendir ki, Kur'an-ı Hakim; semâvata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan Arzı, bütün semâvata karşı küçücük kalbi, büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. O'nu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor, mükerreren: $ diyor. İşte sair mesâili buna kıyas et ve anla ki: Felsefenin ruhsuz, sönük hakikatleri; Kur'an'ın parlak, ruhlu hakikatleriyle müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için ayrı ayrı görünür. S.)
NUR-UL ENVÂR: Nurların nuru.
NUSARA: (Nasir. C.) Yardımcılar.
NUSSAR: (Nâsır. C.) Yardımcılar.
NUŞDARU: f. Panzehir. * Tiryak. * şarap.
NUZAR: Altın. * Her nesnenin hâlisi ve iyisi. * Necid diyârında yetişen bir ağacın adıdır, ondan tas ve kâse yaparlar.NUZC $ (Nazc) Yemişin tam olarak yetişmesi, olgunlaşması. * Etin kemikten dökülür derece pişmesi.
NÜCUM-U SEYYARE: Seyyar, gezici yıldızlar.
NÜKTEDÂR: f. Nükteli söz söyleyen. Nükteli konuşan.
NÜMAYİŞKÂR: f. Gösterişli.
NÜMUDAR: f. Görünen. * Nümune, örnek.
NÜSARE: Saçılan şey. * Yemek döküntüsü.
NÜŞARE: Kesilen ağaçtan dökülen talaş, yonga.
NÜŞHAR: f. Geviş.
NÜVVAR: (C.: Nevâre) Ağaç çiçeği.
NÜZZAR: (Nâzır. C.) Bakanlar. Nâzırlar.
NEŞVAR: Davar gevişi.
NEŞVEDÂR: f. Keyifli, neşeli.
NEVAZİŞGÂRANE: f. Gönül alarak, okşayarak, iltifat ederek.
NİSAR (-): "Saçan, saçıcı" mânasına gelir ve kelimeleri sıfatlandırır. Meselâ: Pertev-nisar Işık saçan.
NUŞDARU: f. Panzehir. * Tiryak. * Şarap.
NÜMAYİŞKÂR: f. Gösterişli.
NÜŞARE: Kesilen ağaçtan dökülen talaş, yonga.
NÜŞHAR: f. Geviş.
OLİGARŞİ: Yun. Siyasi iktidarın, bir zümreden olan kişilerin elinde bulunması.
ÖMER BİN FARID: (M. 1180-1234) Kahire'de doğdu ve orada vefat etti. Mütefekkir ve mutasavvıf olup büyük şâirlerdendir. Divanı vardır.
ÖRFÎ İDARE: (İdare-i örfî) Askerî kuvvete ihtiyacı gerektiren ve cemiyet hayatında zuhur eden müşkil hallerde vaktin icablarına göre ve vaziyet düzelinceye kadar sivil idare yerine askeri idare konması. Sıkı yönetim.
ÖŞR-Ü MİŞAR: Onda birin onda biri, yâni yüzde bir.
ÖŞR-Ü MİŞAR-I AŞİR: Binde bir.
ÖŞR-Ü MİŞAR: Onda birin onda biri, yâni yüzde bir.
PÂ-BERCÂ-Yİ HAREKET: Hareket etmek üzere bulunan, âmâde.
PAKÂR: f. Tahsildar.
PAKÂRÎ: f. Tahsildarlık.
PALAMAR: Büyük gemileri karaya bağlamak yahut demir gomneye bedel lengere rabtetmek için kullanılan halat. * Büyük halat. (O.T.D.S.) * Vaktiyle muharebelerde silâh olarak kullanılan ve yük kaldırmak için kullanılan sırıklar. (Sanat Ansiklopedisi)
PALAR: f. Çatı direği.
PALİKARYA: Mc: Kabadayı, yiğit, cesur. * Rum gençleri.
PAR: f. Geçen yıl, bıldır. * Para.
PARAFE: Fr. Kısa imza, işâret.
PARAGRAF: Yun. Düz yazıda bölümlerden herbiri.
PARALEL: Yun. Müvazi. * Geo: Bütün noktaları birbirinden aynı uzaklıkta olan çizgi veya hat, düzlük, satıh.
PARANTEZ: Yun. Cümle içinde geçen bir sözü, metin dışı tutmak için o sözün başına ve sonuna konulan işaret.
PARAV: f. Kocakarı, acûze.
PARAVAN(A): İtl. Eskiden haremle selâmlığı ayıran ve şimdi de ilk bakışta görülmesi caiz olmıyan yerleri örten perdeler. * Daha ziyade kapıların dışına veya içine konan, katlanır, taşınır tenteneli perde. * Gizleme vasıtası.
PARAZİT: Yun. Radyo gibi ses veya elektrik âletlerinin zırıltı ve gürültü çıkarması. * Başka bir hayvan veya nebatın üzerinde onun zararına yaşayan canlı. Asalak. Tufeylî.
PARÇE: f. Ufak şey, küçük nesne, parça.
PARDUZ: f. Eskici, yamacı.
PARE: f. Cüz, parça. Kesinti. * Para. Kuruşun kırkta biri. * Kur'an-ı Kerim'in otuz kısmından bir kısmı, bir cüz'ü. * Sayı, bölük. * "Parça" mânâsına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Meh-pâre $ : Ay parçası. * Güzel. Yek-pâre $ : Tek parça, bir parça.
PARE-DUZ: f. Eskici, yamacı.
PARE-PARE: f. Parça parça.
PARGÎ: f. Mutfak ve banyo sularının toplandığı çukur. * Orospuluk.
PARİN: (Pârine) f. Geçen yılki, geçen sene olan, bıldırki.
PARİR: f. Dayak, destek, direk.
PARLAMENTO: İng. Millet meclisi. Milletvekillerinden meydana gelen meclis ve senatonun tamamı.
PARS: f. Dine bağlı kimse. * Nâmuslu, iffetli, temiz ve doğru insan. * Fars milleti, İran kavmi.
PARSAL: f. Geçen yıl, bıldır.
PARSE: f. Dilencilik.
PARSEL: Fr. Bir maksatla ayrılarak sınırlandırılmış arazi parçası.
PARSENG: f. Teraziyi denkleştirmek için kefesine konulan şey.
PARTİZAN: Fr. Kendi partisine aşırı düşkün olup başkasına hak tanımak istemeyen kimse.
PARU: (Pârub) f. Kocakarı, acûze.
PARULE: f. Şakacı, lâtifeci. * Yonga. * Hayırsız ve işe yaramaz kişi.
PARYAB: f. Irmak ve çay suyu ile sulanan ekin.
PA-SAR: f. Tekme. Tepme.
PASDAR: f. Gece bekçisi.
PASDARÎ: f. Bekçilik, gözcülük.
PAS-PAR: f. Tekme.
PASUHGÜZAR: f. Cevap veren, karşılık veren.
PA-SÜVAR: f. Yaya olan, yaya, piyade.
PAYDAR: (Pâyidar) f. İyice yerleşmiş. Devamlı, kadim. * Sağlam. Muhkem. * Sermedî. * Bedi. '* Sâbit.
PAYDARÎ: f. Devamlılık, süreklilik.
PAYEDÂR: f. Rütbeli, pâyeli, itibarlı.
PAYEDÂRÎ: f. İtibarlılık, rütbelilik, pâyedarlık.
PAY-EFZAR: f. Ayakkabı.
PAYZAR: f. Ayakkabı, pabuç.
PENBEZÂR: f. Pamuk tarlası.
PENDKÂR: (C.: Pendkârân) f. Nasihat eden, nâsih. Öğüt veren.
PERDAR: f. (Bak: Berdâr)
PERDEBERDAR: f. Perde kaldırıcı. Perde açıcı.
PERDEDÂR: f. Perdeci, kapıcı, odacı. Bir şeyin görünmesine ve bilinmesine mâni ve perde olan.
PERDEDÂR-I FELEK: Ay, kamer.
PERDEKÂR: f. Perdeli. Perde ile örtülü yer.
PERENDVAR: f. Evvelki gece.
PERESTAR: (C.: Perestarân) f. Hizmetçi. * Kul. * Tapan, tapıcı. * Dalkavuk.
PERESTAR-I HAYÂL: Şâir, ozan.
PERESTARÂN: (Perestar. C.) f. Kullar, köleler. * Hizmetçiler. * Dalkavuklar, yaltakçılık yapanlar. * Tapanlar, tapıcılar.
PERESTARÎ: f. Hizmetçilik. * Kulluk. * Tapıcılık. * Dalkavukluk.
PERESTİŞKÂR: İbâdet edercesine seven, çok ileri sevgi ve hürmet besleyen.
PERGÂR: f. Pergel. Dâire çizmeğe mahsus âlet.
PERGÂRVÂR: f. Pergel gibi.
PERHİZKÂR: Perhiz eden, nefsini tutan. Zararlı şeylerden, günahlardan sakınan.
PERVAR: f. Besili, beslenmiş.
PERVAZ-I BERDÂR: Yükselip uçan. Uçarak dolaşan.
PES-İ DİVÂR: Duvarın arkası.
PEYGAR: f. Savaş, harb, muharebe, cidal. Kavga.
PEYGARE: f. İftira.
PİNDAR: Sanma, zannetme. * Böbürlenme.
PİŞ-İ NAZAR: Göz önü.
PİŞ-İ NAZARA GETİRMEK: Göz önünde bulundurmak.
PİŞANÎDÂR: f. Yüzsüzlük yaparak işini beceren.
PİŞDAR: f. Öncü. Harpte ileriden düşmana gönderilen askerler. * Önde giden. Önayak olan. * San'at, meslek. * Kumandan. * Mc: Yüzsüz. Yüzsüzlükle iş beceren.
PİŞEKÂR: f. Sanatkâr, oyuncu.
PRENS BİSMARK: (1815 - 1898) Meşhur Alman siyasilerinden ve Alman birliği için çalışanlardan birisidir. İslamiyeti ve Hz. Peygamber'i (A.S.M.) medh ü sena ederek hayranlığını bildiren bir mütefekkirdir.
PÜR-ENVÂR: (Pür-nur) Çok parlak, çok nurlu.
PÜR-GUBÂR: f. Çok tozlu. Toz içinde.
PÜR-NÂR: Çok ateşli. Çok kızgın. Ateş dolu.
PÜŞTVARE: f. Bir hamal yükü. Bir arkalık yük.
PİŞ-İ NAZAR: Göz önü.
PİŞ-İ NAZARA GETİRMEK: Göz önünde bulundurmak.
PİŞANÎDÂR: f. Yüzsüzlük yaparak işini beceren.
PİŞEKÂR: f. Sanatkâr, oyuncu.
RABB-ÜD DÂR: Ev sâhibi.
RAHNEDÂR: f. Eksiği, bozuğu olan. * Zarara uğramış. * Yıkığı olan.
RAHT-I ARUS: Gelin eşyası.
RAH-VAR: f. Sarsmadan yürüyen at, rahvan at. * Atın sarsmadan yürüyüşü.
RAKİK Ü NİZÂR: İnce ve zayıf.
RASTKÂR: f. Doğru adam.
RA'ŞEDAR: f. Titreyen, ürken.
RATİBEHÂR: f. Vazifeli. Görevli.
RAVZA-İ MUTAHHARA: Fahr-i Kâinat Aleyhi Efdal-üs-Salavat ve Efdal-üt-tahiyyât Efendimizin Kabr-i Şerifiyle Minberin arasındaki saha.
RAYİHADAR: f. Kokulu. Hoş kokulu.
RAYİHANİSAR: f. Koku saçan.
REFTAR: f. Gidiş, salınarak yürüyüş.
REH-İ NAREFTE: Gidilmemiş yol.
REHAKÂR: (C.: Rehakâran) f. Kurtarıcı.
RENGÂRENG: f. Renkli, çeşit çeşit.
RESANEHÂR: f. Hasret çekici.
RESTGÂRÎ: f. Kurtulma, necat.
REŞAHAT-İ İHTİYAR: İstekle yapılma alâmetleri. İhtiyar sızıntısı, yâni bir irade ve tercih ile yapıldığını gösteren alâmetler.
REŞHARİZ: f. Damla döken.
REVACDÂR: f. Sürümlü ve revâcda olan mal.
REVNAK-I BAHAR: Baharın güzellik ve tazeliği.
REVNAK-DÂR: f. Parlak, lâtif, güzel, hoş.
RIZA-YI BÂRİ: Allah'ın rızası.
RIZA-YI TARAFEYN: İki tarafın isteği.
RİAYETKÂR: f. Hürmetkâr, itaatkâr. Sevgi ve saygı gösteren.
RİBA-HAR: f. Faizle para işleten, tefeci.
RİBH-İ TİCARÎ: Ticaret kazancı.
RİÇAR: f. Reçel.
RİHVE-İ MECHURE HARFLERİ: Dad, zı, zel, gayın, ze, vav, yâ, elif.
RİHVE-İ MEHMUSE HARFLERİ: "Fe, ha, se, he, şın, hı, sad, sin" Bu harflerde sesin kemâli ile nefes birlikte akar. Rehavet ve hems sıfatı, zayıf sıfatlardır, bunun için rehavet sesin kâmilen akmasını, hems de nefesin kâmilen akmasını icabettirir.
RİKÂBDAR: Padişahların atla bir yere gidişleri sırasında özengiyi tutmak suretiyle ata binip inmelerine yardım eden kişi.
RİSAR: (C.: Ravâsır) Reçel. * Turşu.
RİŞDAR: f. Sakallı.
RİŞVET-HÂR: f. Rüşvet yiyen.
RİYAKÂR: Riya eden. Adam kandırmak için yalan söyleyen. Sahte iş yapan. İki yüzlü.
RİYAKÂRÂNE: f. İkiyüzlülükle. Riyakârlıkla.
RİZEHÂR: f. Kırıntı ve döküntü yiyen.
ROMAN-VÂRİ: f. Roman gibi hayalî olabilen. Hakikatla alâkası olmayan veya az olan.
RUDBAR: f. Irmak kenarı. * Büyük ırmak.
RUHSAR (RUH): Yanak. Çehre. Yüz.
RUZEDÂR: f. Oruçlu.
RUZEHAR: f. Oruç yiyen. Oruçsuz.
RUZÎHÂR: f. Rızık yiyici. Canlı, mahlûk.
RÜZGÂR: f. Zaman, devir, hengâm, vakit. * Dünya, âlem. * Yel.
RA'ŞEDAR: f. Titreyen, ürken.
REŞHARİZ: f. Damla döken.
RİŞVET-HÂR: f. Rüşvet yiyen.
SAÂDET-İ DÂREYN: İki cihan saadeti, dünya ve âhiret saadeti.
SAÂDET-SARAY: Saâdetli saray.
SAÂDET-SARAY-I EBEDİYYE: Ebediyyetin saâdetli sarayı. (Cennet kastediliyor)
SAÂDET-SARAY-I İSTİKBAL: İstikbalin saâdetli sarayı.
SAÂDET-SARAY-I MEDENİYET: Hakikî ve İslâmî bir medeniyet vasıtasıyla olan bir hayat saâdeti.
SAAT-İ MUHTAR: Uğurlu vakit.
SABAREFTAR: f. (En fazla at için kullanılan bir tâbirdir) Rüzgâr gibi çabuk ve hafif giden. * Hoş ve lâtif yürüyüşlü.
SABARET: Kefalet.
SABBAR: Çok sabırlı, sabur. (Bak: Sabr)
SABBARE: Soğukluk.
SADAKA-İ CÂRİYE: Hayrı, sevabı dâimî olan sadaka. Sevabı öldükten sonra da devam eden hayırlı ameller. (Kur'an ve iman hizmeti gibi.)
SADAKATKÂR: f. Sâdık, sadakat sahibi.
SADARE: Rücu etmek, geri dönmek. * Doğmak.
SADARET: Vezirlik, başvezirlik. Osmanlı Devleti zamanında Başvekillik makamına verilen isim. * Öne geçme, başta bulunma.
SADARET-PENAH: f. Sadrazam bulunan kimse.
SADBAR: f. Yüz kere.
SADED HARİCİ: Konuşulan mevzudan dışarı çıkmak. Hududdan dışarı çıkmak.
SADHEZAR: f. Yüzbin.
SADHEZARÂN: Yüzbinlerce.
SADPARE: f. Yüz parça. Parça parça olmuş.
SAFARE: Zurna.
SAFBESTE-İ HAREKET: Harekete geçmek üzere saf bağlayıp hazır olan.
SAGAR: f. İçki bardağı. Kadeh.
SAGAR: Zelillik, alçaklık, âdilik.
SAGAR: Küçük olmak.
SAHABETKÂR: f. Koruyan, sahib çıkan, arka olan.
SAHA-KÂR: f. Eli açık, cömert, sahi.
SAHARÎ: (Sahrâ. C.) Sahrâlar. Çöller.
SAHARÎ: Kaya cinsinden. Kaya ile alâkalı.
SAHARİ: (Sahrâ. C.) Çöller, sahrâlar, kırlar.
SAHAVETKÂR: f. Eli açık, cömert olan. Herkese ihsan eden.
SÂHİB-İ ARZ: Devleti temsil eden zât.
SAHİB-NAZAR: f. Görüşü, tecrübesi ve düşüncesi kuvvetli olan.
SAHİLSARAY: Deniz kenarındaki kâşâne, büyük yalı.
SAHN-İ LÂLE-ZÂR: Lâle bahçesinin ortası.
SAHTEKÂR: f. Sahte iş yapan, hilekâr. Kalpazan.
SAHTEKÂRÎ: f. Hilekârlık, sahtekârlık.
SAHTEVEKAR: f. Yapmacık tavırlar takınan, kendini satmaya çalışan.
SAİKA-VARİ: f. Yıldırım gibi. Şiddetli korkutarak.
SAKAR: Cehennem'in bir ismi. (Bak: Cehennem)
SAKAR: (C.: Sükur-Sakâr-Sıkâre-Sukure-Eskur) Çakır kuşu. * Çok ekşimiş süt ve pekmez. * Bir şeyi kırmak.
SAKARE: Kâfir. * Koğucu, dedikoducu, nemmam. * Müstehak olmayana lânet eden. * Pekmezci.
SALAHİYETDAR: f. Vazifeli, salahiyet sâhibi.
SÂLÂR: f. Kafile veya kabile reisi. Baş. Başkan. Reis. En büyük âmir. Başkumandan.
SÂLÂR-I BEYT-ÜL HARAM: Beyt-ül Haram'ın reisi ve başkumandanı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
SÂLÂR-I RUSÜL: Resüller kafilesinin reisi, kumandanı. Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
SALÂT-I İSTİHÂRE: İstihareden evvel kılınan iki rekât namaz.
SALİF-ÜL ARZ: Dünyanın ve arzın evveli veya geçmiş zamanı. * Evvelce arz olunan.
SAM'AR: Katı şiddetli, şedid.
SAM'ARE: Sağlam ve dayanıklı, sert.
SAN'ATKÂR: f. Usta, san'atçı.
SAN'ATKÂRANE: f. San'atlı olarak, özenip meharetle yapılmak suretiyle, sanatkâra yakışır şekilde.
SANCAKDAR: f. Sancak taşıyan. Alemdar.
SANDUKKAR: Veznedar.
SANİHA-ÂRÂ: f. Hatıra gelen, akla gelen.
SAR: f. Yer, mekân bildiren, birleşik kelimeler yapılan bir ek'tir. Bir şeyin kesretle bulunduğunu gösterir. Meselâ: Kühsar $ : Çok dağlık yer.
SAR: İntikam, öç.
SAR': Düşmek. * Yıkıp yere çalmak. * Edb: Şiirin beytini iki mısra' veya iki kafiyeli yapmak. * Tıb: Bir hastalık ki, teneffüs cihâzını his ve hareketten meneder.
SARA: f. Hâlis, saf, katıksız. *Hz. İbrahim'in (A.S.) birinci zevcesinin ismi.
SAR'A: Tıb : Bir nevi baygınlık hastalığı.
SARA: Rengi değişmiş olan su.
SARA': Sararmış hanzal otu.
SARAD: Yer bağırsağı.
SARAH: Her şeyin hâlis ve safisi.
SARAHAT: Sarih olmak, zâhir olmak. Açıklık. * Kaymağı alınmış süt.
SARAHATEN: Açık ve sarih olarak. Açıktan açığa.
SARAMET: Yiğitlik, mertlik.
SARARÎ: (C.: Sarariyyûn) Gemici.
SARASIR: (Sarsar. C.) şiddetli ve gürültülü rüzgârlar.
SARASIRA: Şam vilâyetinde yetişen bir otun adı.
SARAT: Suyun çok durmaktan dolayı renginin ve kokusunun değişmesi.
SARAY: (Seray) f. Büyük kimselerin veya padişahların oturduğu yüksek ve büyük bina. Büyük, muntazam ve tantanalı konak, ev.
SARB (SAREB): Sütü birbiri üstüne sağmak. * Bevlini hapsetmek. * Çok ekşimiş süt. * "Zamk-ı talh" denilen ağaç sakızı.
SARBAN: f. Deve sürücüsü. Deveci.
SARD: Nüfuz etmek, sözü geçer olmak. * Katıksız, saf, hâlis. * Soğuk.
SARDAH (SIRDÂH): Düz yer. * Sahrâ, çöl.
SARE: (Sayr : Olmak. dan) Oldu (meâlinde fiil).
SARE: Cemaat, topluluk.
SARE: (C.: Savâr) Hâcet, ihtiyaç. * Susuzluk.
SARF: (C.: Süruf) Harcama, masraf, gider. * Fazl. * Hile. * Men etme. Bir kimseyi yolundan ve işinden ayırıp başka tarafa yöneltme. * Farz. * Gr: Bir lisanı meydana getiren kelimelerin değişmesinden, birbirinden türemesinden bahseden ilim şubesi. Kelime bilgisi. Kelime şekli bilgisi. Morfoloji. Tasrif çeşitlerini, isim ve fiil nevilerini öğreten ilim. * Para bozma.
SARF-I MEHÂRET: Maharet sarfetme.
SARF-I NAZAR: Bir şeyden vazgeçme, cayma. * Nazar-ı itibare almama.
SARF-I ZİHN: Akıl sarfetme, akıl harcama.
SARFE: Boncuk. * Nurlu bir yıldız ismi.
SARFE MEZHEBİ: Kur'an-ı Kerim'in mu'cize olduğuna dair ikinci mercuh bir mezheb ismi.(İ'caz-ı Kur'an'da iki mezheb var. Mezheb-i ekser ve râcih odur ki, Kur'an'daki letaif-i belâgat ve mezaya-yı meâni, kudret-i beşerin fevkindedir.İkinci mercuh mezheb odur ki:Kur'an'ın bir suresine muâraza, kudret-i beşer dâhilindedir. Fakat Cenab-ı Hak, mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) olarak men etmiş. Nasıl ki bir adam ayağa kalkabilir, fakat eser-i mu'cize olarak bir Nebi dese ki: "Sen kalkamıyacaksın." O da kalkamazsa, mu'cize olur. Şu mezheb-i mercuha, Sarfe Mezhebi denilir. Yâni Cenab-ı Hak cin ve insi men'etmiş ki; Kur'an'ın bir suresine mukabele edemesinler. Eğer men'etmeseydi, cin ve ins bir suresine mukabele ederdi. İşte bu mezhebe göre "Bir kelimesine de muâraza edilmez" diyen ulemânın sözleri hakikattır. Çünkü mâdem Cenab-ı Hak i'caz için onları men'etmiş, muârazaya ağızlarını açamazlar. Ağızlarını açsalar da, izn-i İlâhî olmazsa, kelimeyi çıkaramazlar. M.)
SARFÎ: (Sarfiye) Masrafa, sarfa ait, gidere dair. * Gr: Sarf kaidesine dair, gramere ait, dilbilgisiyle ilgili.
SARFİYYAT: Masraflar, giderler.
SARF U NAHİV: Dilbilgisi. Gramer.
SARH: (C.: Suruh) Büyük köşk, yüksek yapı.
SARHA: Çağırmak, bağırmak, feryad etmek.
SÂRIK: (Sârıka) Çalan, hırsızlık yapan. Hırsız.
SÂRIKANE: f. Hırsız gibi, hırsızcasına.
SARİ: (Sâriye) Sirayet eden, bulaşıcı, geçici olan. Genişleyip başkasına da geçmeğe, yayılmağa müstaid olan.
SARİ: f. Süren, sürücü.
SARİ': Düşmüş. Yere düşmüş sar'alı kimse.
SAR'Î: Sar'a hastalığı ile ilgili.
SARÎ: (C.: Surrâ) Gemici.
SARİB: Yol, tarik.
SARİF: (Sarf. dan) Değiştiren. * Harcayan, sarf eden.
SARİF: Kapı gıcırtısı. * Diş gıcırtısı. * Makara sesi.
SARİFE: (C.: Savârif) Değişiklik. Değişme.
SARİH: Kurtaran, maded veren. İmdad eden. * Çağırılan, kendisinden meded beklenen. * Meded isteyen.
SARİH: Açık, belirli âşikâr. Sâf ve hâlis olan.
SARİHAN: Açık ve belirli olarak. Açıkça. Meydanda ve âşikâr olarak.
SARİK: (Bak: Sârık)
SARİM: Kesen, kesici. * Şecaatlı.
SARİM: Kesilmiş. * Biçilmiş ekin, döğülmemiş harman.
SARİME: Ekini biçilmiş yer.
SARİR: (Kapı, kalem vs. de) Cızırtı, gıcırtı.
SARİR-İ HÂME: Kalem cızırtısı.
SARİYE: (C.: Sevari) Direk. * Gece yağmur yağdıran bulut.
SARM: (Surm) Bağ kesmek. Meyve toplamak. Bir şeyi kökünden ayırmak.
SARMA': Susuz sahra. Suyu olmayan çöl.
SARNIÇ: (Bak: Sahrınç)
SARR: Sevindiren, sürura sebeb olan.
SARR: Kesenin ağzını bağlamak. * Hıfzetmek. * Cem'etmek, toplamak. * Yukarı kaldırmak. * Zammetmek, artırmak.
SARRAF: Sarfeden. Para işleri ile uğraşan. * Cevherci, kuyumcu. Cevherin kıymetini san'atı ile azaltan veya çoğaltan.
SARRAFÂN: (Sarraf. C.) Sarraflar.
SARRAM: Ham deri satıcısı.
SARRAR: Orak kuşu denilen ve yaz sıcaklarında öten bir hayvan.
SARRE: Kapı, kalem ve semer cızıldaması. * Çağırıp söylemek. * Sayha, yüksek ses.
SARSAR: Gürültü ile gelen pek soğuk rüzgâr, yel. Kasırga. * Ağustos böceği.
SARSARA: Doğan sesi. * Horoz sesi.
SARSARANİ: (C.: Sarsaraniyyât) Bir deve cinsi. * Bir cins balık.
SARUC: Alçı. * Hamam otu.
SARY: Kalem ve kapı cızıltısı.
SATH-I ARZ: Yer yüzü. Ruy-i zemin.
SAVARIM: (Sârım. C.) Keskin kılıçlar.
SAVARİF: (Sârife. C.) Değişmeler. Değişiklikler.
SAVARİF-İ DEHR: Dünya değişiklikleri.
SAYARİF: (Sayrefî. C.) Sarraflar. * Kurnaz ve işini bilir kimseler.
SAY'ARİYYE: Boyunda olan işaret.
SAYE-DAR: f. Gölge eden, gölgesi olan, gölgeli. * Sâhip çıkan, koruyan, himâye eden.
SAYE- ZAR: f. Gölgelik.
SAZKÂR: f. Uygun, muvafık.
SAZKÂRÎ: f. Uygunluk, muvafakat.
SEARİR: Bir ot cinsi. * Burun içinde olan yarık.
SEB'A-İ SEYYARE: Yedi seyyar yıldız.
SEBATKÂR: f. Sağlam, yerinden oynamaz. * Ahdine, vefakârlığına sâdık ve sağlam olan.
SEBÜKBÂR: f. Yükü hafif. Ağırlıksız, eşyası az olan. * Derdi, düşüncesi olmayan.
SEBZEZAR: f. Çayırlık, çimenlik, yeşillik. * Bostan, sebze tarlası.
SEDARE: Sıcaklığın fazlalığından dolayı tenbelleşmek.
SEDD-İ ZÜLKARNEYN: (Bak: Zü-l karneyn)
SEFAİN-İ HARBİYE: Harp gemileri.
SEFARE: Süprüntü. * Islah etmek, düzeltmek.
SEFARET: Sefirlik, elçilik.
SEFARETHANE: f. Sefirlik, elçilik. Elçilik konağı.
SEFARİC: (Sefercel. C.) Ayvalar.
SEGAR: (C.: Süğür) Ön dişler. * Ağız. (Dar geçit ağızlarına ve diğer yerlerin boş olan korku yerlerine de denir.) * Yaş hıyar.
SEHAR: Bir havuç cinsi.
SEHHAR: (Sihir. den) Büyü gibi bir kuvvetle çeken. Büyü yapan. * Çok aldatıcı.
SEHV-İ SARİH: Pek açık yanlış.
SEKENE-İ ARZ: Yeryüzünde bulunan mahlûkat.
SEKENE-İ KARYE: Köyde oturanlar. Köyün sâkinleri.
SEKKAR: Lânet eden kişi.
SEKKARE: şarap yapan.
SEKTEDÂR: Susan, sesini kesen. * Zarara uğramış olan. * Aheng ve düzeni bozulmuş.
SELMAN-I FARİSÎ: İran'ın İsfahan şehrinde doğmuş olan büyük bir sahâbe. Evvelce ateşperestti, sonra Hristiyan oldu. Daha sonra papazların nasihatiyle İslâmiyetin geleceğini anlamıştı ve arıyordu. Yeni Peygamber'e (A.S.M.) kavuşmak için Şam'dan Hicaz'a geldi ve orada kendisini köle yaptılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Medine'ye geldiğinde müslüman oldu ve Resulullah onu satın alıp azad etti. İslâmiyete çok hizmetleri vardır. (R.A.)
SEMAPARE: f. Gök parçası.
SEMAR: Meyva, yemiş.
SEMAR: Duru süt.
SEMARUG: Başı yumru yumurta gibi olan mantar.
SEMDAR: f. Zehirli.
SEMEREDÂR: f. Verimli, semereli, kârlı. * Yemiş veren.
SEMMDAR: f. Zehirli.
SENAKÂR: f. Öven. Medheden.
SENAKÂRANE: f. Senakârlıkla. Övercesine. Medheden birine yakışır şekilde.
SENG-İ HARA: Pek sert taş, kaya.
SENGPARE: f. Taş parçası.
SENGSAR: f. Taşlık yer.
SENGZAR: f. Taşlık yer, taşı çok olan yer.
SERAR: Ayın son gecesi.
SERARE: İyilik. * Şeref.
SERARİ: (Süriyye. C.) Câriyeler, odalıklar.
SERAY-DAR: f. Eskiden büyük yerlerde yemek ve sofra işlerine bakan kimse.
SERDAR: f. Askerin başı. Kumandan.
SERDAR-I EKREM: Başkumandan. Başbuğ.
SERDAR-I ULEMA: Zamanın en bilgili ve en yaşlı âlimi.
SERDARÂN: (Serdâr. C.) f. Kumandanlar, serdarlar, komutanlar.
SERDARÎ: f. Başkumandanlık, serdarlık.
SERİ-ÜL HAREKE: Hızlı giden.
SERİRARA: (Serir-ârâ) f. Tahtı süsliyen. Tahtta oturan. Pâdişah. Hükümdar. Şah.
SERKÂR: f. Müdür, iş başı, kâhya.
SERMAYEDÂR: f. Sermâyesi olan.
SERMUHARRİR: f. Baş muharrir. Baş yazar.
SERSAR: Çok sözlü, çok konuşan. Herze ve hezeyan söyleyen. * Büyük bir nehrin adı.
SERŞAR: f. Ağzına kadar dolu. Dökülecek derecede dolu. * İleri giden, sınırı aşan.
SETTAR(E): Örten, kapayan gizleyen. En çok gizleyen ve örten.
SETTAR-ÜL UYUB: Ayıpları, kusurları örten. Kusurları göstermeyen, günahları bağışlayan Allah (C.C.)
SEVDAKÂR: f. Sevdalı. Âşık.
SEYF-İ SÂRİM: Keskin kılıç.
SEYYAR(E): Bir yerde durmayıp yer değiştiren. * Gökte veyâ güneş etrâfında dolaşan yıldız. Gezegen. * Kervan, kafile. * Otomobil.
SEYYARAT: (Seyyare. C.) Seyyareler, gezegenler.
SEZAVAR: f. Münâsib, uygun, lâyık, şâyân.
SIDAR: Küçük gömlek. * Başa örttükleri bez, baş örtüsü. * Devenin göğsünde olan nişan ve alâmet.
SIFÂT-I İŞARİYE: İşaret sıfatları.
SIGAR: Küçükler.
SIGAR: Çocukluk hali. Küçüklük. Zelli oluş.
SIGAR-I NEFS: Zelil ve hakir olma hali. Küçüklük, kıymetsizlik.
SINAR: Çınar.
SINARE: Demir iğ. * İğ başı. * Yay kabzası. * Kulak.
SIRAF (SARUF): Hayvanın kızmakla erkeğini araması.
SIRAR: Devenin sütü çok olsun ve yavrusu emmesin diye emziğinin dibine bağladıkları ip.
SIRAVARİ: f. Sıralı halde, sıra gibi.
SIVAR: (C.: Sirân-Asvire) Sığır sürüsü. * Misk kabı.
SIYAR: (C.: Sirân-Asvire) Misk kabı. * Sığır sürüsü.
SİBAR: Cerrahların yara yokladıkları mil.
SİFAR: Deveye burunduruk yapılan demir. * Sefer. Islâh, düzeltme. * Misafirlik.
SİFARE: Habercilik.
SİGAR: (Bak: Sıgar)
SİGAR Ü KİBAR: Küçükler ve büyükler.
SİLAHDAR: Tar: Sarayın ileri gelen erkânından birinin ünvanıdır. "Silahdar-ı şehriyarî" de denilirse de mâruf olan "Silahdar Ağa"dır.
SİMAR: (Semere. C.) Meyveler, yemişler. * Mc: Faydalar.
SİMSAR: (C.: Semâsire) Komisyoncu, tellâl, aracı.
SİNİMMAR: Ay, kamer. * Gece uyumayan erkek. * Harami. * Tar: Rum milletinden bir üstâdın adıdır. Numan bin Münzir için Hira'da bir köşk yapmıştı. Bunun bir eşini daha kimseye yapmasın diye Numan bin Münzir o köşkün üstünden attırıp öldürdü. (Ahter-i Kebir'den)
SİPAHDAR: f. En büyük asker, serasker.
SİPAHSALAR: f. Askerlerin en büyüğü. Serasker.
SİPAR: f. Veren, fedâ eden.
SİPARE: (Si-pâre) f. Kur'an-ı Kerimin herbir cüz'ü. * Küçük kitap, mecmua. * Otuz cüz.
SİPARİŞ: f. Ismarlamak, ısmarlayış.
SİPAS-DÂR: f. Hamdeden, şükreden.
SİRAR: (C.: Esirre) Sürur, sevinç. * Sırayla konuşmak. * Ay sonu.
SİTARE: (Setr. den) (C.: Setâir) Örtünülecek, perdelenecek şey.
SİTARE: f. Yıldız, kevkeb.
SİTARE-İ RAHŞÂN: Parlak yıldız.
SİTARE-GÂN: Yıldızlar.
SİTAYİŞ-KÂR: f. Medheden, öven.
SİTAYİŞ-KÂRÂNE: Överek, medhetmek suretiyle.
SİTEM-KÂR: (C.: Sitemkârân) f. Haksızlık ve zulüm yapan. Zâlim.
SİTİZE-KÂR: f. Kavgacı.
SİVAR: (C.: Esvire - Esâvir-Suur) Bilezik.
SİVAR-I ZERRİN: Altun bilezik.
SİVCAR: Tazı ve köpeğin boynuna halka geçirmek. Tasma takmak.
SİYAHKÂR: (C.: Siyâhkârân) f. Günah işlemiş, suçlu.
SU-İ HAREKET: Kötü hareket, kötü iş.
SU-İ İHTİYAR: Kötü arzu, fena istek.
SUBARE: Taş.
SUFAR: f. Ok gezi. * İğne deliği.
SUFAR: Yürekte sarı suların toplanması.
SUFARİYE: Sarı asma adı verilen bir kuş.
SUGVAR: f. Kederli, acılı.
SUHAR: Umman kasabası. * Bir erkek ismi.
SUHARE: Yağ kıkırdağı.
SUHARE: Başkasıyla alay eden.
SUHREKÂR: f. Maskaralık yapan. Maskara.
SUKATAHÂR: f. Kırıntı, artık yiyen.
SUMARİ: Dübür.
SUSMAR: f. Kertenkele denen küçük bir hayvan. Keler.
SUVAR: (Bak: Süvar)
SÜAR: Ateşin harareti. * Çok acıkmak.
SÜFFAR: (Sâfir. C.) Yolcular.
SÜHAN-ÂRÂ: f. Düzgün ve güzel söz söyleyen.
SÜHAN-GÜZAR: f. Güzel konuşan, güzel söz söyleyen.
SÜKARA: (Sekren. C.) Sarhoşlar.
SÜMMET-TEDARİK: Sonradan, başka yerlerden tedarik edilmiş olan. Sonradan düşünülmüş, uydurulmuş.
SÜMPARE: Zımpara.
SÜPARE: (Bak: Sipare)
SÜRUD-İ HEZAR: Bülbül nağmesi.
SÜVAR: f. Ata binmiş. Binici.
SÜVAR OLMAK: Ata binmek. Yola çıkmak.
SÜVARÎ: Atlı asker, atlı. * Gemi kaptanı.
SİTAYİŞ-KÂR: f. Medheden, öven.
SİTAYİŞ-KÂRÂNE: Överek, medhetmek suretiyle.
SAR (-): f. Yer, mekân bildiren, birleşik kelimeler yapılan bir ek'tir. Bir şeyin kesretle bulunduğunu gösterir. Meselâ
ŞA'AR: Kıl büken.
ŞAAR: Ağaç, şecer.
ŞAHDAR: f. Dallı, budaklı ağaç. * Dallı boynuzlu hayvan.
ŞAHKÂR: f. En güzel eser. Baş eser. şâheser.
ŞAHM-PARE: f. İç yağın bir parçası. Bir kısım iç yağı.
ŞAHSAR: f. Dallı budaklı ağaçlar. Ağaçlık yer. Koruluk.
ŞAHSÜVAR: (C.: şâhsüvârân) f. Ata iyi binen.
ŞAHVAR: (Şeh-vâr) f. Şâha, hükümdara yakışacak tarzda, şah gibi. * İri ve iyi cins inci.
ŞAMAR: t. Tokat. Belâ, musibet.
ŞAR: f. şehir, belde.
ŞARAB: İçilecek şey. İçki. * Mey. Bâde. Hamr. İçilmesi haram olan bir içki. (Bak: Mubikat-ı seb'a)
ŞARAB-I TAHUR: Temiz ve helâl olan Cennet şarabı. Cennete mahsus şurub.
ŞARAPNEL: Fr. Ask: Bir çeşit top mermisi. * Top mermisinden dağılan herbir parça.
ŞARE: Libas, elbise. * Heyet.
ŞARIK: Çıkan, tulu' eden. * Parlayan.
ŞARIKA: (C.: Şevârık) Aydınlık, nur, ziya, ışık.
ŞARİ': Şeriatı meydana koyan, teşri eden. Allah (C.C.). * Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. * Şüru' eden, başlayan.
ŞARİB: (Şürb. den) İçen. Şürbeden. * (C.: Şevarib) Bıyık.
ŞARİB-ÜL LEBEN: Süt içen.
ŞARİB-ÜL LEYLİ VE-N NEHAR: Gece gündüz içki içen. Devamlı sarhoş.
ŞARİBE: Su kenarında olan tâife.
ŞARİD: Tutunup beğenilmiş ve yayılmış şiirler. * Şiir tarzındaki ata sözleri.
ŞARİF: (C.: Şürüf) Yaşlı deve.
ŞARİH: Şerheden, açıklayan. Bir şeyin mânasını izhâr eden.
ŞARİH: (C.: Şurah) Yiğit, kahraman.
ŞARİM: Ucu yarılmış ok.
ŞARİK: (C.: Şevârık) Güneş. * Parlak cisim.
ŞARK: Doğu. Güneşin doğduğu taraf. * Güneş ve güneşin aydınlığı. * Yarmak. * Parıldamak. * Avrupa kültürünün dışında kalan müslüman ülkeleri.
ŞARK-I CENUBÎ: Güneydoğu.
ŞARK-I ŞİMALÎ: Kuzeydoğu.
ŞARKÎ: Şark ile alâkalı. Ciheti şarka, doğuya doğru olan.
ŞARKİYAT: Şark dilleri veya ilimleri hakkında inceleme yapan ilim şubesi.
ŞARKİYYUN: Doğulular, şarklılar.
ŞARK MUSİKİSİ: (Bak: Musikî)
ŞARLATAN: Fr. Yalancı. Yüksekten atarak karşısındakini aldatan. Hayasız.
ŞART: Bir kısım muamelelerde lüzumlu olan hüküm. Bir şeyin olması ona bağlı olan şey. * Kayıt. Bir iş için mutlaka lüzumlu olan husus. * Yemin. * Hal, vaziyet. * Gr: Biri diğerine bağlı olan iki cümle hakkında delâlet edilen; yâni mütevakkıf aleyhe delâlet eden diğer cümleye cezâ denir. Meselâ: "Haber verirsen, ben de gelirim" cümlesinde "Haber verirsen" cümlesi şart, "ben de gelirim" cümlesi ise cezâdır. Bunlara "cezâ cümlesi, şart cümlesi" de denir. Başka tabirle "cümle-i şartiye" ve "cümle-i cezâiye" denir.
ŞART EDATLARI: (Huruf-u şartiye) Bunlara "Şart isimleri" de denir. Arapçada şart mânâsını ifade eden edatlar: İn, Men, Ma, Mehmâ, Eyyü, Metâ, Eynemâ, Eyyâne, Ennâ, Haysümâ, Keyfemâ. $Bu edatlar iki fiili (şart ve ceza fiillerini) cezmederler. Şart mânâsını ifade eden edatlardan sonra gelen ilk fiil, şart; ikincisi de, cevab veya ceza adını alır. İkinci fiilin meydana gelebilmesi, birinci hükmün meydana gelmesine bağlıdır.
ŞART VE CEZA FİİLİNDEN TEREKÜB ETMİŞ CÜMLEYE ŞART: Kim isterse bulur) cümlesinde olduğu gibi.
ŞARTİYE: Şart ile olan. Şartlı. (Bak: Şart)
ŞARTİYYET: Şartlılık. Şarta bağlı olmaklık.
ŞARTNAME: f. Bir sözleşmede olan şartların yazıldığı resmi kâğıt.
ŞARUF: Süpürge.
ŞARYO: Fr. Araba. Yazı makinelerinde, daktilolarda kâğıdın takıldığı kısım.
ŞA'ŞAADAR: f. Gösterişli, şa'şaalı, parlak.
ŞEARİR: Davar yanırına üşüşen sinek ve üvez. * Her yöne dağılmak.
ŞEB-İ ARUS: Düğün gecesi. * Mc: Mevlana'nın vefat ettiği gece.
ŞEBZİNDEDAR: (Şeb-zindedâr) f. Geceleri çalışan, gece vakti işle meşgul olan. * Gece bekçisi. * Geceleri uyumayıp ibadet eden.
ŞEDAR: Sözü şiir ile kesme. * Hayvan bağlanan yer.
ŞEFARİC: Bir cins helva.
ŞEGAFDÂR: f. Delirtici.
ŞEHR-ÜL HARAM: Haram ayları. (Bak: Eşhür-ül hurum)
ŞEHRİYAR: f. Hükümdar, padişah. * En iktidarlı.
ŞEHZARE: Fâhiş nesne.
ŞEKERGÜFTAR: f. Sözü şeker gibi tatlı.
ŞEKERGÜZAR: (Şeker-güzâr) f. İyilik bilen, teşekkür eden.
ŞEKERPARE: f. Çok tatlı ve şekerli olan bir kayısı cinsi. * Bir nakış çeşiti. * Bir cins tatlı.
ŞELVAR: f. şalvar.
ŞEMARİH: (Şimrâh. C.) Dağ tepeleri. * Hurma veya üzüm salkımları.
ŞEMATETKÂRANE: f. Kuru gürültü yapmak suretiyle, arsızca, gürültü ile bağırmak.
ŞEMHAR: Büyümek. Uzamak.
ŞEMS-PARE: f. Güneş parçası. * Mc: Çok parlak.
ŞENAR: Büyük utanç, ayıp.
ŞENCAR: Eşek marulu adı verilen bir cins ot.
ŞENGARE(T): Kötü huyluluk.
ŞENNAR: (C.: Şenâir) Ayıp. Utanç. Kötülük.
ŞERAR: (Bak: şerare)
ŞERAR: "Şerir" den mastardır ve yaramazlık mânâsına gelir. * İnsanın yüzüne çarpan ses.
ŞERARAT: Şerareler, kıvılcımlar.
ŞERARAT-I NEYYİRANE: f. Parlak kıvılcımlar, ışık saçan şerareler. * Mc: İslâmiyetin kuvvet ve hakkaniyetinden gelen parlaklık.
ŞERARE: (Şerâr) Kıvılcım. Elektrik kıvılcımı. Müsbet ve menfi (+ ve -) elektrik kutuplarının birbirine çok yakın olmasından veya dokunmasından hâsıl olan kıvılcımların parlayışı.
ŞERAREFİGEN: f. Kıvılcım saçan.
ŞERARET: Şerlilik, kötülük, fenalık. * Kıvılcım.
ŞEREF-VARİD: f. Şerefle gelen.
ŞEREM-SAR: f. (Şerm-sâr) Utanan, utanmış, sıkılgan.
ŞERİAT-I GARRÂ: Parlak ve nurlu şeriat. İslâmiyet.
ŞERMSÂR: f. Utangaç, müstahyi, mahcub.
ŞESAR: (Şâsır) Geyik buzağısı. (Müe: Şesara)
ŞEŞ-EBRAR: Altı aded hayır sahibi ki, bunlar: Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin'dir (Radıyallahu anhüm).
ŞETARET:
ŞETARET: Şenlik. Şatır ve şuh olmak. * Yarım olmak. * Göz ucuyla bakmak. * Hafiflik. (Ağırbaşlılığın zıddı.)
ŞEVAR: Ev esvabı, elbise, libas. * Heyet.
ŞEVARIK: (Şârıka. C.) Nurlar, aydınlıklar. Parlaklıklar.
ŞEVARİ': (Şâri'. C.) Büyük yollar, caddeler.
ŞEVARİB: (Şârib. C.) Bıyıklar.
ŞEVARİD: (Şâride. C.) Dağılmış, dağınık şeyler.
ŞİARE: (C.: Şeâyir) Hac amelleri. * Hac nişanları. İbadet için alem kılınan her nesne.
ŞİAR: İz, belirti, işaret, nişan, ayırt edici iyi âdet. * Üstünlük veren işaret. * İnsanın gömleği. * Ölüm. * (Şa'r. C.) Kıllar.
ŞİAR-I RÂZ: f. Sırların şiârı, sırrı gizleyen perde, işâret.
ŞİBH-İ MÜNHARİF: Geo: Yamuk. Yalnız iki kenarı paralel olan dörtgen.
ŞİCAR: Kapı ardına koyup sürgü olarak kullanılan ağaç. * Kiremit tahtası altına konulup çakılan ağaç. * Kapı ağacı. * Deve alâmetlerinden bir alâmet.
ŞİFAKÂR: f. Şifalı. Şifaya sebeb olan.
ŞİFARESAN: f. Şifaya erişen, hastalığı iyileşen.
ŞİHDARE: Fahiş ve israfçı ve dedikoducu kimse. * Kısa boylu ve şişman kimse.
ŞİKAR: f. Av, avlanan hayvan. Avlama. * Düşmandan ele geçirilen mal. Ganimet.
ŞİKAR: Mc: Değerli, kıymetli.
ŞİKARİSTAN: f. Av yeri, avı çok olan yer.
ŞİMAL-İ GARBÎ: Kuzeybatı.
ŞİMAL-İ ŞARKÎ: Kuzeydoğu.
ŞİNAR: f. Suda yüzme.
ŞİNAR: Ayıp. * Hayâ, utanma, âr.
ŞİRAR: Ateş kıvılcımları. * Şerirler. Şerli kimseler.
ŞİRHAR: f. Tar: Acemiliğe alınmayan veya sayısı beşten az olan esirlerden bir kısmı. Pencik kanuni hükümlerine göre esirler: Şirhâr, beççe, gulamçe, gulâm, sakallı ve pir olmak üzere sınıflara ayrılır ve bu tertibe göre vergiye tâbi tutulurdu. Üç yaşına kadar olan çocuklara, süt emen mânâsına gelen şirhâr; üç yaşından sekiz yaşına kadar olanlara, yavru demek olan beççe; sekizle oniki yaşındakilere gülâmçe; büluğa erenlere gulâm; epeyce traşı gelenlere sakallı; yaşlılara da pir denilirdi. (O.T.D.S.)
ŞİRİNKÂR: f. Hoş ve tatlı muamele eden.
ŞİVAR: Meşveret etmek, konuşmak, istişâre etmek, danışmak.
ŞİVEKÂR: f. İşveli, şiveli, cilveli.
ŞÖHRETŞİÂR: f. şöhretli. şöhret sahibi.
ŞÖHRETŞİÂR-I ÂLEM: Âlemde şöhret ona nişan olmuş olan. Çok meşhur olan.
ŞUARA: (Şâir. C.) Şâirler. * Kur'an-ı Kerim'in 26. suresinin ismidir. Mekkîdir.
ŞU'LEBÂR: f. Işıklı.
ŞU'LEDÂR: f. Alevlenmiş, alevli. Işıklı.
ŞUREZAR: Çorak yerler, verimsiz araziler.
ŞUTTAR: Pazu hareketi.
ŞUURDÂRÂNE: f. Haberli ve iyice tanıyarak. Kendinden haberi olarak. Bilerek, bilir gibi.(Hayat olmazsa vücud vücud değildir; ademden farkı olmaz. Hayat, ruhun ziyasıdır. Şuur, hayatın nurudur. Madem ki hayat ve şuur bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicâm-ı ahkem görünüyor. Madem şu biçâre, perişan küremiz, sergerdan zeminimiz, bu kadar hadd ü hesâba gelmez zevil-hayat ile, zevil-ervah ile ve zevil-idrak ile dolmuştur. Elbette sâdık bir hads ile ve kat'i bir yakin ile hükmolunur ki; şu kusur-u semâviye ve şu büruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münâsib zihayat, zişuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi; Güneşin ateşinde dahi, o nurani sekeneler bulunur. Nar nuru yakmaz. Belki ateş, ışığa meded verir... S.) (Bak: Vicdan)
ŞÜBHE-İ TÂRIK: Zulmetten gelen şüphe belâsı.
ŞÜKARA: Sütlü deve. * Sütlü koyun.
ŞÜKRGÜZAR: f. İyilik bilen, teşekkür eden.
ŞÜKUFEZAR: f. Çiçek bahçesi.
ŞÜMAR: f. Hesap, sayı. * Sevgi, muhabbet.
ŞÜMAR: f. Sayan, sayıcı. Eden, edici.
ŞÜMARENDE: f. Sayan, hesab eden.
ŞÜMARİDE: f. Sayılmış, hesab edilmiş.
ŞÜTÜRBÂR: f. Bir deve yükü kadar olan ağırlık.
ŞAHKÂR: f. En güzel eser. Baş eser. Şâheser.
ŞAHM-PARE: f. İç yağın bir parçası. Bir kısım iç yağı.
ŞAHSÜVAR: (C.: Şâhsüvârân) f. Ata iyi binen.
ŞAMAR: t. Tokat. Belâ, musibet.
ŞAR: f. Şehir, belde.
ŞARE: Libas, elbise. * Heyet.
ŞARİB-ÜL LEBEN: Süt içen.
ŞARUF: Süpürge.
ŞEDAR: Sözü şiir ile kesme. * Hayvan bağlanan yer.
ŞEGAFDÂR: f. Delirtici.
ŞEHZARE: Fâhiş nesne.
ŞELVAR: f. Şalvar.
ŞEMHAR: Büyümek. Uzamak.
ŞENGARE(T): Kötü huyluluk.
ŞERAREFİGEN: f. Kıvılcım saçan.
ŞERMSÂR: f. Utangaç, müstahyi, mahcub.
ETARET: Şenlik. Şatır ve şuh olmak. * Yarım olmak. * Göz ucuyla bakmak. * Hafiflik. (Ağırbaşlılığın zıddı.)
ŞÖHRETŞİÂR: f. Şöhretli. Şöhret sahibi.
ŞUREZAR: Çorak yerler, verimsiz araziler.
ŞUTTAR: Pazu hareketi.
ŞÜKARA: Sütlü deve. * Sütlü koyun.
ŞÜKUFEZAR: f. Çiçek bahçesi.
ŞÜMAR (-): f. Sayan, sayıcı. Eden, edici.
ŞÜMARENDE: f. Sayan, hesab eden.
TAARR: Ari olmak, temiz ve pâk olmak, beri olmak. Döşeğinde dönüp ızdırap çekmek.
TAARRUK: (Arak. dan) Terleme. * Kemikten et kazımak. * Ağaç kabuğunu soymak.
TAARRÜB: Araplaşma. Arap kılığına girme.
TAARRUS: (C.: Taarrusât) Kocanın, karısına karşı sevgisini göstermesi.
TAARRUZ: Bir şey veya bir kimse üzerine şiddetle saldırma. Çatma. Düşmana hücum etme. Sataşma. İlişme.
TAARRÜF: Karşılıklı anlaşma, tanışma. * Bir şeyi herkesin bilmesi. * Kendini hünerleriyle tanıttırma.
TAARRÜM: Kemikten et soymak.
TAARÜC: Aksaklanmak.
TAARÜF: Birbirini bilmek, tanımak.
TAARÜZ: Muaraza edişmek, çekişmek.
TAASSUBKÂR: f. Taassub gösteren. Mutaassıb.
TABDAR: f. Işıklı, parlak. Büklümlü, kıvrımlı.
TABDARÎ: f. Parlaklık.
TACDAR: f. Taçlı. Taç giyen padişah. Hükümdar.
TACDARANE: f. Hükümdarlara yakışacak şekilde. Hükümdarca.
TACDARÎ: f. Padişahlık, hükümdarlık.
TADARR: Birbirine zarar etmek.
TADARRU': İnlemek.
TADARRUS: Diş kamaşması.
TADARUG: Sıkılmak.
TADARUT: Yellenmek.
TAHAFFUZKÂR: f. Korunan, sakınan. Kendisini muhafaza eden.
TAHARET: Temizlik. Nezafet. Temizlenmek. * Fık: Habes, necaset denilen maddeten en pis şeylerin veya hades denilen şer'î bir mâninin zevalidir.
TAHARET-İ KÜBRAÂ: Cünüblük veya hayız, nifas gibi hallerden çıkmak için gusül abdesti alarak temizlenmek.
TAHARET-İ SUĞRA: Abdestsizlik denilen hali, abdest alarak gidermek.
TAHARRİ: (Hary. dan) Aramak. Araştırmak. İncelemek. Araştırılmak.
TAHARRİ-İ HAKİKAT: Hakikatı, doğruyu araştırmak, aramak.
TAHARRİYÂT: Araştırmalar. Aramalar. Aratmalar.
TAHARRUK: Yırtılma. Koparılma. Sökülme. Yarılma.
TAHARRÜC: Zahmetli yerden uzaklaşmak. * Günah işlemek.
TAHARRÜC: Günahtan içtinab etmek, günahtan çekinmek.
TAHARRÜF: Sapmak. İnhiraf etmek.
TAHARRÜK: (Bak: Teharrük)
TAHARRÜM: (Haram. dan) Haramdan sakınma. Kaçınma, sakınma, çekinme.
TAHARRÜM: Yarılmak.
TAHARRÜS: Sakınmak, korunmak.
TAHARRÜS: Ekin ekmek.
TAHARRÜŞ: (C.: Taharrüşât) Tırmalanma.
TAHARRÜZ: Sakınma, çekinme, korunma.
TAHARÜC: Tevzi etmek, dağıtmak.
TAHARÜS: Ekin ekmek, tahıl ekmek.
TAHRİBKÂR: Tahrib eden, yıkan.
TAHSİLDÂR: f. Devlet gelirlerini vazifeli olarak toplayan, tahsil eden memur.
TAHT-EL ARZ: Yer altı. Toprak altı.
TAHT-I ESARET: Esaret altı.
TAKARR: Birbiriyle kararlaşmak.
TAKARRUH: (Karh. dan) Yara derinleşip büyüme. * Yara çıban olma.
TAKARRÜB: Yakınlaşmak. Yaklaşmak. * Zamanı gelmek. Vakti yakın olmak.
TAKARRÜM: Tatlı tatlı yeme.
TAKARRÜR: Kararı verilmek.* Yerleşmek. Kararlaşmak.
TAKARRÜŞ: Kesbetmek, almak, kazanmak.
TAKARU': Kur'a atışmak.
TAKARÜB: Birbirine yakın olmak.
TAKLİL-İ MASÂRİF: Masrafların azaltılması.
TAKVİM-İ ARABÎ: Hicretten 17 sene sonra görülen lüzum üzerine Hazret-i Ömer (R.A.) tarafından Kamer senesi esas ve hicret tarihi başlangıç sayılmak suretiyle tertiplenen takvim.
TALAR: f. Dört direk üzerine yapılan ve geceleri yatılan yer. * Salon, büyük oda.
TALEBDÂR: f. Alacaklı.
TALEBKÂR: f. İstekli, talebli, arzulu.
TAMA'KÂR: Aç gözlü. Cimri.
TAMAR (TIMÂR): Yüksek mekan, yüce yer.
TÂR: f. Karanlık. * Tel. Saç teli. * Tepe. * İplik.
TÂR-I ANKEBUT: Örümcek ağı.
TÂR-I ZÜLF: Saç teli.
TARA: f. Yıldız.
TARAB: Sevinçlik. Şenlik. Şâdlık.
TARAB-EFSÂ: f. Neşe ve ferahlığı artıran.
TARAB-ENDUZ: Ahenk kazanan.
TARAB-GÂH: f. Coşkunluk ve sevinç yeri.
TARAB-NÂK: f. Sevinçli, neşeli, coşkun.
TÂRÂC: f. Yağma, talan, çapul. * Yağmalama, talan etme.
TÂRÂC-GER: f. Yağmacı, çapulcu.
TÂRÂC-KERDE: f. Yağmalanmış, talan edilmiş.
TARAF: Yan, yön. * Yer, memleket, ülke. Kıt'a. * Taraftarlık, sahip çıkmak, korumak. * Aralarında anlaşmazlık bulunan iki kişiden veya iki topluluktan her biri.
TARAFDAR: f. Birinin tarafını tutan, bir tarafı tutan, bir tarafı kayıran.
TARAFDARÎ: f. Kayırıcılık, taraftarlık.
TARAFEYN: İki taraf. İki nihayet. * Dâvada karşılıklı iki hasım. Her iki taraf.
TARAFGİR: f. Taraf tutan. Taraflardan birine sahip çıkan.
TARAH: Uzak mekân.
TARAH: (C.: Etrâh) Tasa, keder, hüzün, melâlet.
TARAHHUM: (Bak: Terahhum)
TARAİF: (Tarife. C.) Az bulunur şeyler.
TARAİK: (Tarikat. C.) Tarikatlar, meslekler.
TARAK: Bulutların bir yere toplanması. * Aynı cinsten olan şeylerden bazısı bazısının üstünde olması.
TARAN: f. Karanlık.
TARANCİBİN: Kudret helvası.
TARARET: Semizlik, besililik, şişmanlık.
TARAS: İzdihamlık, çok kalabalık.
TARASRUS: Katı olmak, şiddetlilik. * Sağlam olmak.
TARASSUD: Bir şeyi çok dikkat ederek gözetleme. İntizar üzere olma. Gözetleme.
TARASSUDÂT: (Tarassud. C.) Gözlemler, tarassutlar, gözetlemeler.
TARAT: f. Çapul, yağma, talan.
TARATUN: Fârisî dilince söyleşmek. Farsça konuşmak.
TARAVET: Tazelik. Körpelik.
TARAVET-DÂR: (Terâvettar) f. Tâzece, eskimemiş, tâze.
TARAYYUH: Zayıflık, süstlük.
TARAZİ: Hoşnutlaşmak.
TARAZRUZ: (Taş) Parça parça olmak.
TARAZÜM: Üzümü ekmekle yemek.
TARD: Sürme, kovma, uzaklaştırma. * Mektebden veya vazifeden uzaklaştırma. Hizmetten çıkarma.
TARDETMEK: Kovmak, def etmek, uzaklaştırmak.
TARDİN: Kaftana yen etmek.
TARDİYE: Allah râzı olsun demek. (Bak: Tarziye)
TARDİYE: Red olundurmak.
TARE: Defa, kerre.
TARED: Irak etmek, uzaklaştırmak. * Sürüp reddetmek.
TAREK: f. Tepe. Başın tepesi.
TAREM: Dam, kubbe, künbet. Sakf. Satıh.
TAREŞ: Sağırlık.
TARETEN: Bir kere veya bazı defa.
TÂRETEN UHRÂ: Bir kere daha, başka bir kere daha.
TAREYAN: Oluverme, geliverme, birdenbire çıkma.
TARF: Göz, bakış, nazar. Göz ucu. * Soyu temiz kimse. * Her şeyin nihayeti, sonu. * Göz kapaklarını yummak veya oynatmak. * Göze bir şey dokundurmakla yaşartmak. * Koz: Menazil-i Kamer'den bir menzil adı. (Kamer menzillerinden birisinde aslanın alnını teşkil eden dört yıldızdan ikisi aslan gözüne benzetildiğinden bu menzile de "Tarf" denilmiştir. Bu iki yıldız daha evvel doğarlar.)
TARFA: Ilgın ağacı.
TARFE: Göz kapağının bir defa kapanıp açılması. * Göz kırpmak. * Bir yıldız ismi. * Ayın bir menzili.
TARFET-ÜL AYN: Göz kapağının bir kere açılıp kapanması kadar geçen kısa ân.
TARFES: Kum yığını.
TARH: Uzaklaştırmak. * Vaz' etmek. * İndirmek. * Bırakmak, elinden atmak. * Yerleştirmek. * Temel bırakmak. * Mat: Çıkarma.
TARH-I ESAS: Temel atmak.
TARH-EFGEN: f. Düzenleyen, kuran, tertib eden. * Temel kuran, bina yapan.
TARH-ENDAZ: f. Temel atan. Düzenleyen, tertib eden.
TARHİB: "Merhaba" demek.
TARHUN: (C.: Tarâhin) Tarhun otu.
TÂRIK: Gece gelen kimse. * Zulmette hâsıl olan belâ ve musibetler. * Parlak yıldız. * Sabah yıldızı. (Zühre)
TÂRIK SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 86. Suresinin ismidir. Mekkîdir.
TARIM (TARİME): (C.: Tıram) Kara çadır.
TARÎ: (Taravet. den) Taze, taravetli.
TARÎ: Karanlık, meçhul.
TARÎ: (Tarâ. dan) Birdenbire çıkan, ansızın görünen.
TARİD: (Tard. dan) Kovan, çıkartan, süren, tardeden.
TARİD: Kovulmuş, uzaklaştırılmış, sürülmüş, çıkarılmış. * Bir kimsenin birinci çocuğundan sonra doğan ikinci çocuğu.
TARİDE: Arap çocuklarına mahsus bir oyun. * Okları cilâ edip parlattıkları ağaç.
TARİH: Hâdiseye vakit tayin etmek. * Vak'anın vukuuna tayin olunan vakit. Zaman tesbiti. * Geçen hâdiseleri kaydetmekten hâsıl olan ilim. * Vak'anın vukuuna vakit tayin eden söz ve makam. * Memlekette vâki olan hâdiseleri zamana nazaran tertip ve sırasıyla zikir ve beyan eden kitap.
TARİH-İ KADÎM: Eski zaman tarihi.
TARİH-İ MU'CEM: Bir mısra, beyit veya cümledeki noktalı harflerin ebced hesabı ile yekûnunun delâlet ettiği tarih. * Edb: Ebced hesabında noktalı harflerin hesap edilerek düşürülen tarih. Bir ilmi, müfredâtı ile belirten eser.
TARİH-İ UMUMÎ: Umumî tarih.
TARİH: İşe yaramaz diye bir kenara atılmış nesne.
TARİHNÜVİS: (C.: Tarihnüvisân) f. Tarih yazan. Müverrih.
TÂRİK: Terkeden, vazgeçen, bırakan.
TÂRİK-İ DÜNYA: Hevâ ve hevesi terkeden. Dünyanın fâni olan cihetini terkedip Allah rızası yolunda olan.
TÂRİK-ÜS SALÂT: Namaz kılmayı terketmiş olan kimse.(Çok tembellerden ve târik-üs salâtlardan işitiyoruz; diyorlar ki: Cenab-ı Hakk'ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var ki, Kur'ân'da çok şiddet ve ısrar ile ibâdeti terkedeni zecredip Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdit ediyor. İtidalli ve istikametli ve adaletli olan ifade-i Kur'âniyeye nasıl yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bir cüz'î hataya karşı, nihayet şiddeti gösteriyor?Elcevab: Evet, Cenab-ı Hak, senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen, ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevi yaralarına tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde isbat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi' ilaçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese: Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?.. Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın.Amma Kur'ânın, terk-i ibadet hakkında şiddetli tehdidatı ve dehşetli cezaları ise; nasılki bir Padişah, raiyetinin hukukunu muhafaza etmek için; âdi bir adamın, raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatasına göre, şiddetli cezaya çarpar. Öyle de; ibadeti ve namazı terk eden adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin raiyeti hükmünde olan mevcudatın hukukuna ehemmiyetli bir tecavüz ve mânevi bir zulüm eder. Çünkü; mevcudatın kemalleri, Sânia müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibadet ile tezahür eder. İbadeti terkeden, mevcudatın ibadetini görmez ve göremez. Belki de inkâr eder. O vakit ibadet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer mektub-u Samedani ve birer âyine-i Esmâ-i Rabbaniye olan mevcudatı âlî makamlarından tenzil ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazifesiz, câmid, perişan bir vaziyette telâkki ettiğinden, mevcudatı tahkir eder; kemalâtını inkâr ve tecavüz eder. Evet herkes; kâinatı kendi âyinesiyle görür. Cenab-ı Hak, insanı, kâinat için bir mikyas, bir mizan suretinde yaratmıştır. Her insan için, bu âlemden hususi bir âlem vermiş. O âlemin rengini, o insanın i'tikad-ı kalbîsine göre gösteriyor. Meselâ; gayet me'yus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve me'yus suretinde görür... gayet sürurlu ve neş'eli, müjdeli ve kemal-i neş'esinden gülen bir adam; kâinatı neş'eli, güler gördüğü gibi, mütefekkirâne ve ciddi bir surette ibâdet ve tesbih eden adam; mevcudatın hakikaten mevcud ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını bir derece keşfeder ve görür.. gafletle veya inkârla ibadeti terkeden adam; mevcudatı, hakikat-ı kemalâtına tamamiyle zıd ve muhalif ve hatâ bir surette tevehhüm eder ve mânen onların hukukuna tecavüz eder. Hem o târik-üs-salât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını onun nefs-i emmâresinden almak için, dehşetli tehdit eder. Hem netice-i hilkatı ve gaye-i fıtratı olan ibadeti terk ettiğinden, hikmet-i İlâhiyeye ve meşiet-i Rabbaniyeye karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Onun için cezaya çarpılır.Elhasıl: İbadeti terkeden, hem kendi nefsine zulmeder; -nefs ise, Cenab-ı Hakk'ın abdi ve memlüküdür- hem kâinatın hukuk-u kemalâtına karşı bir tecavüz, bir zulümdür. Evet, nasılki küfür mevcudata karşı bir tahkirdir; terk-i ibadet dahi, kâinatın kemalâtını bir inkârdır. Hem hikmet-i İlâhiyyeye karşı bir tecavüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstahak olur.İşte bu istihkakı ve mezkur hakikatı ifade etmek için, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül-Beyan; mu'cizane bir surette o şiddetli tarz-ı ifadeyi ihtiyar ederek, tam tamına hakikat-ı belâgat olan mutabık-ı muktezâ-yı hale mutabakat ediyor. L.)
TARİK: f. Karanlık.
TARÎK: Yol. Tarz, usûl. * Vâsıta. Meslek. * Bir maksada nâil olmak için icrâsı lâzım olan husus veya bu hususların hey'et-i mecmuası.
TARÎK-İ ÂMM: Herkesin geçmesine mahsus yol.
TARÎK-İ BERZAHİYE: Berzaha giden ve ona ait yol.
TARÎK-İ CEHRÎ: Açık olarak ve yüksek sesle zikir yapan tarikat. (Kadirî gibi)
TARÎK-İ NAKŞÎ: Şeyh Bahaüddin Nakşbendî Hazretlerinin kurduğu tasavvuf yolu. (Bak: Nakş-bendî)(Tarîk-i Nakşî'de dört şeyi bırakmak lâzım: Hem dünyayı, hem nefis hesabına âhireti dahi maksud-u hakiki yapmamak; hem vücudunu unutmak; hem ucbe, fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir. S.)
TARİKAT: Yol, manevî yol. * Usûl, tarz. Hal ü şan. (Bak: Müteşeyyih, Seyr-i âfâkî, Tasavvuf)
TARİK-BAHT: f. Bahtı kara, şanssız, tâlihsiz.
TARİM: Kalın bulut. * Elleri ve ayakları kaba olan kimse.
TARİS: Kavi, kuvvetli.
TARİYE: Ansızın gelen belâ, dâhiye.
TARİZ: Cansız, kuru nesne. * Meyyit, ölü.
TARK: Vurmak. * Dövmek. * Yünü ve pamuğu ağaçla vurmak. * Bulanık su. * İçine deve bevlettiğinden dolayı pislenmiş olan yağmur suyu. * Vücuttaki gevşeklik.
TAR-MAR: (Bak: Tar ü mar)
TARMESE: Münkabız olmak.
TARR: Kesmek. * Keskinletmek. * Yapmak. * (Bıyık) gelmek. * Çolak olmak. * Düşmek.
TARRAKA: Gümbürtü.
TARRAR: Yankesici, hilekâr.
TARRİYAN: Sepet. * Büyük tabak.
TARSİ': (Göz) yaramaz olmak.
TARSİ': Bezemek, süslemek. * Sevinç, neşât.
TARSİF: Birbirine bitiştirip kuvvetlendirme, sağlamlaştırma.
TARSİG: Vüs'at vermek, genişlik vermek.
TARSİN: Sağlamlaştırmak. Bir şeyi tahkik etmek. * Bilmek. * Metanet ve cesaret vermek.
TARSİNÂT: (Tarsin. C.) Sağlamlaştırmalar.
TARSİS: (Rasas. dan) Kurşunla perçinleme, kurşunlaştırma, sağlamlaştırma. * Kadının sadece gözleri görünecek şekilde örtünmesi.
TARTABE: Keçiyi sağmak için çağırmak.
TAR TAR: Tel tel. İplik iplik.
TARTİB: Islatma, rutubetlendirme. Islatılma. * Tâzelik verme. * Hoşlandırılma. * Hurmanın rutubetli olması.
TARTİB-İ LİSAN: Güzel bir söz söyleyerek dili mânen tatlılaştırma.
TARTİL: Saçı yağlamak.
TAR Ü MAR: f. Dağınık, karmakarışık, perişan.
TARY: Taptaze. Çok taze.
TARZ: Usul, şekil, üslub. * Yol. Hey'et.
TARZE: şekil, suret.
TARZİM: Bir çok şeyi bir yere getirip, toplayıp bir yük yapmak.
TARZİYE: Pişmanlık duyduğunu anlatarak özür dilemek. * Râzı etmek. * "Radıyallahü-anh" diyerek duâ etmek.
TARZİYE: Cübbe veya zırh giymek.
TASARRUF: İdare ile kullanmak. Sarfetmek. Tutum. Sâhib olmak. İdare etmek. Sâhiblik. Kullanma hakkı. * (Para veya mal) artırma. * Bir şeye karışıp müdahale etme.
TASARRUFAN: Tasarruf ve tutum gayesiyle. İktisad maksadıyla.
TASARRUFÂT: (Tasarruf. C.) Tasarruflar.
TASARRUH: Şiddetle çağırmak.
TASARRUM: Cesaretlenme, yiğitlenme. * Kesilmek.
TASARU': Birbiriyle güreşmek.
TASARUM: Birbirini kesmek.
TATAR: (Tetar) (Arapçada: Teter) Bu isim, asıl itibariyle Moğol milletlerinden bir kavmin adıdır. Bu kavmin efrâdı, Cengiz Han askerlerinin pişdarları hükmünde olduğundan eski zamanlarda Moğollar mânasında kullanılmıştır.Arap ve Fars tarihlerinde de yukardaki mânada kullanılmıştır. Sonra bu isim bütün Turanî milletlerine verilerek "Akvam-ı Tatariye" diye adlandırılmıştır. Ve bütün bu milletlerin meskenine Tataristan ismi verilmişse de, bu tabirin yersiz olduğu sonra anlaşılmış ve bu mânada kullanılışı terkedilmiştir. Tatar milleti dil, ahlâk ve âdetler bakımından Moğollardan fazla Türklere yakındırlar. * Eskiden, mektup taşıyan postacı.
TATARRUB: şevke gelme, coşma, neşelenme, keyiflenme.
TATARRUF: (Taraf. dan) Bir yana veya bir tarafa çekilme.
TATARRUK: Yol bulma. Yol bulup girme.
TAVARIK: (Târika. C.) Gece gelen belâlar.
TAYYAR: Uçan. Uçucu. Uçma kabiliyeti olan. Havaya kalbolup gaib olan.
TAYYAR: Deniz dalgası.
TAZARRU': Bir şeye gizlice yaklaşmak. * Kendi kusurlarını bilip kibirden vaz geçip tevâzu ile yalvarmak.
TAZARRU'EN VE HUFYETEN: Gizlenip saklanarak.
TAZARRUF: Zarafet. * Zariflik taslama. İncelik göstermek. Külfetle zarif olmak.
TAZARRU'KÂRANE: f. Tazarru ederek. Tazarru etmek suretiyle.
TAZARRUR: (Zarar. dan) Zarar ve ziyâna uğrama.
TEARRİ: (Uryet. den) Soyunma. Çıplaklaşma.
TEARRÜF: Bir şeyi araştırarak öğrenme.
TEARUZ: Muâraza. İki kişi arasında zıddiyet, mümânaat etmek.
TEARUZEN: Birbirine zıt olarak, muarız olarak.
TEARÜF: Tanışmak. Birbirini tanımak. Birbirine tanış çıkmak.
TEATİ-İ EFKÂR: Birbirlerine fikir verme.
TEBAH-KÂR: (C.: Tebâhkârân) f. Mahveden, harab eden, bitiren.
TEBAR: f. Soy, nesil, neseb.
TEBAR: Helâk, bitme, yok olma.
TEBAREK: Mübarek etsin (mealinde dua.) Teâlâ gibi mâzi fiiliyle mübalâğa ile bereketin Allah'tan zuhurunu ifade eder. (Bak: Bereket) (Suyun havuzda yükselmesi halinden alınmıştır.)
TEBAREKÂLLAH: "Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) ne bereketli, ne hayırlı işleri var, ne kadar bereketli!" diyerek hayret taaccübü. Allah'ın (C.C. ) yaptığı eserlerinden dolayı hayranlık hislerini ifade maksadıyla, Allah (C.C.) hakkında söylenen ve aynı zamanda dua için okunan bir kelâm.
TEBARİ: Mücâdele ve muhârebe etmek. Savaşmak, dövüşmek.
TEBARÜK: Çoğalmak, ziyâde olmak. * Uzamak. * Büyüklük. * Genişlemek. * Zâhir olmak, görünmek.
TEBARÜZ: Belli olma, belirtme. Görünme. * İki hasım cenk için meyadan çıkma.
TEBAYÜN-İ EFKÂR: Fikirlerin aykırılığı. Düşüncelerin farklı olması.
TEBEHKAR: (C.: Tebehkâran) f. Mahveden, harab eden. Bitiren.
TECAHÜL-İ ÂRİFANE: Edb: Bildiği bir şeyi bilmiyormuş gibi gösterme. Bilen bir kimsenin, bilmez gibi davranması.
TECAHÜLKÂR: f. Bilmezlikten gelen.
TECARÜB: (Tecarib) (Tecrübe. C.) Tecrübeler.
TECAVÜZKÂR: (C.: Tecavüzkârân) f. Sataşan, saldıran, tecavüz eden.
TECEHHÜZ-İ ARUS: Gelinin hazırlanması.
TECELLİDÂR: f. İlâhî kudret ve lütuf ile meydana gelen.
TECESSÜSKÂR: f. Gizliden araştıran, meraklı.
TEDAÎ-İ EFKÂR: Bir fikrin veya şeyin başka bir fikri veya şeyi hatıra getirmesi.
TEDARRU': Cübbe veya zırh giymek.
TEDARUB: (Darb. dan) Vuruşma, dövüşme.
TEDARÜ': Def'edişmek, birbirini kovmak.
TEDARÜK: (Tedârik) Ele geçirmek. Edinmek. Hazırlamak. * Araştırıp bulmak. * Ardı ardına erişip katılmak ve tevâli etmek.
TEDARÜS: Okuma, yazma.
TEFARİC: (Tefric. C.) Yırtmalar, genişletmeler. * Ferah vermeler. * Korkaklar, zaifler, yüreksizler. * (Tifrac. C.) Yırtmaçlar, aralıklar.
TEFARİK: Müteferrik olanlar. Tefrikalar. Ayırma ve seçmeler. * Taksitler. Ufak tefek şeyler. Ayrıca şeyler. * Küçük hediyelik eşya.
TEFARİK-UL ASÂ: Bir atasözüdür. Bu darb-ı mesel hakkında meşhur Kamus Tercümesi'nde hülâsaten şu mâlumat var: "Arab'dan fakir bir kadının zaif ve gayet huysuz bir oğlu varmış. Yaptığı müteaddit kavgalarda meselâ bir defasında burnunu, bir defasında kulağını, bir defasında dudaklarını kesmişler. Her bir defasında da annesi çocuğunun kesilen azalarına bedelen diyet alarak zenginleşti. Bu sebeple oğluna: "Sen tefarik-ul-asâdan daha faydalısın." Zira o, asâ ki, bir cins ağaç olup, parçalandıkça her bir parçasından yine faydalı şeyler yapılırdı. Onun gibi oğlunun da vücud parçaları daha faydalı oldu. Yani, bir (şey) olmakla beraber, muhtelif fayda cihetleri bulunan şeyler için mecazen bu tabir kullanılır.
TEFARÜT: Müsabaka etmek, yarışmak.
TEFENNÜN-İ Fİ-L İBÂRE: Bir defa söylenilmiş olan bir sözü ikinci defa söylemek icabederse, o aynı kelimeyi tekrarlamamak için başka kelime veya sözle aynı mânâyı ifade etme san'atı.
TEGARBÜL: (Gırbâl. den) Kalburdan geçirme.
TEGARGUR: Gargara etmek.
TEGARRÜB: (Gurbet. den) Gurbete çıkma.
TEGARRÜD: (C.: Tegarrüdât) Kuşun hoş ve nağmeli bir şekilde ötmesi.
TEGARRÜR: Gururlanma, kibirlenme. * Kaynamak. * Galeyan.
BÂRÂN Ü TEGERG: Yağmur ve dolu.
TEHARRUB: Ağaç kurdunun ağacı kemirerek oyması.
TEHARRÜK: Hareketlenmek, kımıldamak. Hareket etmek.
TEHARÜC: Çıkışmak. * Tevzi etmek, dağıtmak. * Fık: Ortakların bir kısmı akar (para getiren mülk), bir kısmı arazi, bazısı da para üzerine yaptıkları anlaşma.
TEHARÜM: (Herm. den) Genç olduğu hâlde, kendini ihtiyar gösterme. Yaşlı gibi görünme.
TEHARÜŞ: Hırıldaşıp dalaşma.
TEHDİDKÂRÂNE: f. Tehdid edenlere yakışır şekilde. Tehdid edercesine.
TEKÂRİ: Kira almak.
TEKARİR: (Takrir. C.) Teklifler, takrirler, önergeler.
TEKARRÜR: (Bak: Takarrür)
TEKARÜB: Birbirine yaklaşma. Birbirine yakın gelme. * Tedenni etme.
TEKÂRÜM: Ayıp ve kusur olacak şeylerden kaçınma.
TEKARÜN: (Karn. dan) Birbirinin yanına gelme. Birbirine yanaşma. Mukarenet.
TEKRAR: (Kerr. den) Bir şeyi iki veya daha fazla yapma. * Bir daha, yine, yeniden.
TEKRARAT: Tekrarlamalar. Aynı şeyi bir kaç defa yapma.
TEKRARAT-I KUR'ANİYE: Kur'anda birbirinin aynı olan veya birbirine benzer âyetlerin tekrar edilmiş olması. (Bak: Kur'an, Mumya)(Tekrarat-ı Kur'aniyedeki i'cazın bir lem'asını beyan zımnında "Altı Nokta"dan ibarettir.Birinci Nokta: Kur'an bir zikir kitabı, bir duâ kitabı, bir davet kitabı olduğuna nazaran surelerinde vukua gelen tekrar, belâgatça ayn-ı isabet ve ayn-ı hikmettir. Çünkü zikir ve duâdan maksad sevaptır ve merhamet-i İlâhiyeyi celbetmektir. Malumdur ki: Bu gibi hususlarda fazlasıyla tekrar lâzımdır ki, o nisbette sevap kazanılsın ve merhamet celbedilsin. Hem de zikrin tekrarı kalbi tenvir eder. Duanın tekrarı bir takrirdir. Davet dahi, tekrarı nisbetinde te'siri, te'kidi vardır.İkinci Nokta : Kur'an bütün beşerin tabakatına hitap ve deva olduğu için zeki, gabi, takiyy, şaki, zâhid, gayr-ı zâhid bütün insan tabakaları şu hitab-ı İlâhiyeye mazhar ve bu eczahane-i Rahmaniyyeden ilâç almaya hakları vardır. Halbuki Kur'anı tamamen ve dâima okumak herkese müyesser değildir. Bunun için, lüzumlu olan maksadlar, hüccetler, bilhassa uzun surelerde tekrar edilmiştir ki, herbir sure hemen hemen bir küçük Kur'an hükmünde olsun ki herkes suhuletle istediği vakit istediği sureyi okumakla tam Kur'anın sevabını kazanabilsin. Evet $ olan âyet-i kerime bu hakikati isbat ediyor.Üçüncü Nokta: Cismanî ihtiyaçlar, vakitlerin ihtilâflariyle tebeddül eder. Noksan ve fazlalaşır. Meselâ : Havaya olan ihtiyaç her anda var. Suya olan ihtiyaç, midenin harareti zamanlarında olur. Gıdaya olan hâcet her günde olur. Ziyaya olan ihtiyaç alelekser haftada bir defa lâzımdır. Ve hâkeza..Kezâlik manevî ihtiyaçlar da vakitleri muhtelif ve mütefavittir. Her anda "Allah" kelimesine ihtiyaç vardır. Her vakit "Besmele"ye, her saatta "Lâ İlâhe İllallah"a ihtiyaç vardır. Ve hâkeza...Binaenaleyh âyetlerin, kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri geliyor. Ve keza o gibi hükümlere olan ihtiyacın şiddetine işârettir.Dördüncü Nokta: Bilirsiniz ki: Kur'an bu metin din-i azimin esâsâtını ve İslâmiyetin erkânını te'sis ettiği gibi içtimaat-ı beşeriyyeyi tebdil eden bir kitaptır. Malumdur ki; müessis olan zat, vaz'ettiği esasları güzelce yerleştirmek için tekrarlara çok ihtiyacı olur. Evet tekrar edilen şey sâbit kalır, takarrür eder, unutulmaz. Ve keza, Kur'ân beşerin muhtelif tabakalarından kali veya hâli yapılan suallere lâzım olan cevapları veren umumi bir mürşid-i mucibdir. Malum ya, sual tekerrür ederse cevap da tekerrür eder.Beşinci Nokta: Bilirsiniz ki; Kur'an pek büyük mes'elelerden bahseder. Ve kalbleri iman ve tasdike davet eder. Ve çok ince hakikatlerden bahis açar. Akılları marifete, dikkate tahrik eder. Binaenaleyh o mesailin, o ince hakaikin kalblerde, efkârda tesbit ve takriri için suver-i muhtelifede türlü türlü üslublarla tekrara ihtiyaç vardır.Altıncı Nokta : Bilirsiniz ki, her âyet için bir zâhir var, bir bâtın var; bir had var, bir muttala' var. Ve herbir kıssa için çok vecihler, hükümler, faideler, maksadlar vardır. Binaenaleyh muayyen bir âyet, her yerde, öbür münasib bir vecih için, bir faide için zikredilebilir. Bu itibarla, zâhiren tekrar görünse bile hakikatta tekrar değildir. M.N.)
TEKRAREN: Defalarca, tekrarlanarak.
TELAHUK-U EFKÂR: Fikirlerin birbirine eklenmesi ve ilâve edilmesi.
TELATTUFKÂR: f. Lütuf, nezaket ve tatlılıkla muamele eden.
TELHBÂR: f. Acı olan meyve. Meyvesi acı olan.
TELHGÜFTAR: f. Acı sözlü.
TEMARİ: Şek şüphe etmek. Mücadele etmek.
TEMARUZ: Yalandan hastalanmak. Kendini hasta gibi göstermek.
TEMEHHUZ-U TECARÜB: Çeşitli tecrübelerle bir şeyin safileşip kemale gelmesi.
TEMMAR: Hurmacı. Hurma satan.
TENASÜH-VÂRİ: f. Tenasühe benzer bir surette.
TENEZZÜL-Ü EMTAR: Yağmur yağması. Yağmur katrelerinin inişi.
TENHAREV: f. Yalnız giden.
TERANEKÂR: f. Terennüm eden. Öten, ötücü.
TERANEZÂR: f. Ahenkli ve cümbüşlü yer.
TERARİH: (Türrehe. C.) Saçmasapan ve mânâsız sözler.
TESADÜM-Ü EFKÂR: Fikirlerin çarpışması. Münazara.(Hak namına, hakikat hesabına olan tesadüm-ü efkâr ise: Maksadda ve esasta ittifak ile beraber, vesâilde ihtilâf eder. Hakikatın her köşesini izhar edip, hakka ve hakikata hizmet eder. Fakat tarafgirane ve garazkârane firavunlaşmış nefs-i emmare hesabına hodfuruşluk, şöhretperverâne bir tarzdaki tesadüm-ü efkârdan "bârika-i hakikat" değil, belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünkü maksadda ittifak lâzım gelirken, öylelerin efkârının küre-i arzda dahi nokta-i telâkisi bulunmaz. Hak nâmına olmadığı için, nihayetsiz müfritane gider. Kabil-i iltiyam olmayan inşikaklara sebebiyet verir. Hâl-i âlem buna şahittir. M.)
TESARU': Güreşme. Birbiriyle güreş etme.
TESARUF: Emir ve hükmetme.
TESEHHURKÂR: Maskara.
TESLİYET-KÂR: f. Avutucu, teselli verici.
TESYAR: Gönderme, gönderilme. (Eşya hakkında) (Tisyâr şekli yanlıştır)
TEŞARÜK: Ortaklık etme. Birbirine ortak olma.
TEŞEKKÜLÂT-I ARZİYE: Dünyanın ilk yaratılışı.( $Ey Arkadaş! Bu âyet, arzın semadan evvel yaratılmış olduğuna delâlet eder ve $ $ âyeti de semavatın arzdan evvel halkedildiğine dâlldir. Ve $ âyeti ise ikisinin bir maddeden beraber halkedilmiş ve sonra birbirinden ayırd edilmiş olduklarını gösteriyor. Şeriatın nakliyatına nazaran, Cenab-ı Hak bir cevhereyi, bir maddeyi yaratmıştır, sonra o maddeye tecelli etmekle bir kısmını buhar, bir kısmını da mâyi kılmıştır; sonra mâyi kısmı da, tecellisiyle tekâsüf edip köpük kesilmiştir; sonra arz veya yedi küre-i arziyeyi o köpükten halketmiştir. Bu itibarla, herbir arz için hava-i nesimiden bir sema hasıl olmuştur; sonra o madde-i buhariyeyi bastetmekle yedi kat semavatı tesviye edip yıldızları içine zer'etmiştir; ve o yıldızlar tohumuna müştemil olan semavat, in'ikad etmiş, vücuda gelmiştir.Hikmet-i cedidenin nazariyatı ise şu merkezdedir ki: Görmekte olduğumuz manzume-i şemsiye ile tâbir edilen güneşle ona bağlı yıldızlar cemaati, basit bir cevhere imiş; sonra bir nevi' buhara inkılâb etmiştir; sonra o buhardan, mâyi-i nâri hasıl olmuştur; sonra o mâyi-i nâri, bürudet ile tasallüb etmiş, yani katılaşmış; sonra şiddet-i hareketiyle bazı büyük parçalarını fırlatmıştır, o parçalar tekâsüf ederek seyyarat olmuşlardır; şu arz da onlardan biridir. Bu izahata tevfikan, şu iki meslek arasında mutabakat hasıl olabilir. Şöyle ki:"İkisi de birbirine bitişikti, sonra ayrı ettik." mânasında olan $ nın ifadesine nazaran, manzume-i şemsiye ile arz, dest-i kudretin madde-i Esiriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Madde-i Esiriye, mevcudata nazaran akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir. $ âyeti, şu madde-i Esiriyeye işarettir ki: Cenab-ı Hakk'ın Arş'ı, su hükmünde olan şu Esir maddesi üzerinde imiş. Esir maddesi yaratıldıktan sonra, Sâniin ilk icadlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani Esiri halkettikten sonra, cevâhir-i ferd'e kalbetmiştir. Sonra bir kısmını kesif kılmıştır ve bu kesif kısımdan, meskûn olmak üzere yedi küre yaratmıştır. Arz, bunlardandır. İşte arzın, hepsinden evvel tekâsüf ve tasallüb etmekle acele kabuk bağlıyarak uzun zamanlardan beri menşe-i hayat olması itibariyle hilkat-i teşekkülü semavattan evveldir. Fakat arzın bastedilmesiyle nev'-i beşerin taayyüşüne elverişli bir vaziyete geldiği semavatın tesviye ve tanziminden sonra olduğu cihetle, hilkatı, semavattan sonra başlarsa da, bidayette, mebde'de ikisi beraber imişler. Binâen alâhâzâ, o üç âyetin aralarında bulunan zahirî muhalefet, bu üç cihetle mutabakata inkılâb eder. İ.İ.)
TEVARİ: Gizlenme, kaybolup göze görünmeme.
TEVARİ-İ KAMER: Ayın gizlenmesi, görünmez olması.
TEVARİH: (Târih. C.) Tarihler. Hâdiselerin zuhur zamanını kaydeden kitaplar.
TEVARÜD: Vârid olma, gelme. Yetişme, vâsıl olma. * Arka arkaya gelmek. * Edb: Birbirinden habersiz olarak iki şâirin aynı beyti veya mısrayı söylemeleri.
TEVARÜS: Mirasa konmak, birisine diğerinden irsen geçmek. Miras yemek.
TEVARÜSÂT: (Tevarüs. C.) Tevarüsler, mirasa konmalar. * İrsen geçmeler, irsî olarak geçmeler.
TEVAZU'KÂR: f. Tevazulu, alçak gönüllü.
TEVBEKÂR: f. Tevbeli, yaptığına pişman olmuş olan.
TEVFİK-İ HAREKET: Bir şeyin olmasına ve bir nizamın icablarına uygun düşen hareket.
TEVREB (TEVÂRİB): Toprak.
TEYYAR: Hazırlanmış. * Dalga.
TEZARÜF: Zarif olmak isteme.
TEZEYYÜN-ÜL EZHÂR: Çiçeklerin tezeyyünü, ziynetlenmeleri.
TEZKÂR: (Tizkâr) Zikretme, hatırlatma, anma, yâdolunma.
TIHMAR: Doldurmak.
TIKSAR: Halka biçiminde taç. * Kaınların boyunlarına yaptıkları bağ.
TINBAR: (Tunbur) Tanbur adı verilen çalgı âleti.
TISYAR: Arslan. * Sivri sinek.
TIYSAR: Sivrisinek. * Arslan.
TİCARET: Alım-Satım.
TİCARETGÂH: f. Ticaret yapılan yer, ticaret yeri.
TİCARETHÂNE: f. Ticaret yeri. Ticaret edilen yer.
TİCARÎ: (Ticariyye) Ticaretle ilgili, ticarete ait.
TÎGDÂR: f. Kılıç taşıyan, kılıçlı.
TİMAR: f. Bir şeyin devam ve inkişafı için yapılan hizmet. * Sipâhiye verilen öşrü alınacak arazi. (Bak: Zeâmet)
TİMAR-HÂNE: f. Akıl hastahanesi, tımarhâne.
TİZ-REFTÂR: (Tiz-rev) f. Çabuk yürüyüşlü, acele ile giden.
TUHARE: Taharet ettikleri suyun bakiyyesi.
TUMAR: (C.: Tevâmir) Dürülüp yuvarlak yapılmış şey, tomar.
TURFE-KÂR: f. Garip şeylerle uğraşan. Şaşılacak şeyler yapan.
TUVAR: Evin çevre yanı.
TUVMAR: (C.: Tevâmir) Uzun dürülmüş nesne.
TÜCCAR: (Tâcir. C.) Tacirler, satıcılar. Ticaret yapanlar.
TÜNDREFTAR: f. Çabuk giden, sert ve süratli giden.
TÜRBEDÂR: f. Türbe muhafız ve hizmetkârı.
TAKARRÜŞ: Kesbetmek, almak, kazanmak.
UBAR: f. Ağlama, inilti.
UCARİM: Kuvvetli adam.
UFFARE: Her nesnenin evveli. * Katılık. * Şiddet.
UHUD MUHAREBESİ: Uhud, Medine-i Münevvere'nin bir mil kuzeyinde kırmızı bir dağ olup, Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) ashâbıyla Kureyşliler arasında vuku bulmuş olan Uhud Gazasıyla meşhurdur.Uhud gazası, hicretten 2 sene 6 ay 7 gün sonra olmuştur. Bunun zahirî sebebi: Daha evvel yapılmış olan Bedir Gazasında Kureyşliler mağlub olduklarından, Kureyşlilerden Bedir Gazasında akrabaları öldürülmüş olan bazı kişiler Ebu Süfyan'a giderek harp teklifinde bulunmuşlardı. Ebu Süfyan, kendi kumandası altında Kureyş müşriklerinden ve Kenane ve Tehâme'den üçbin ikiyüz kişi kadar alarak karısı Hind ve diğer bazı kadınlarla birlikte Medine'ye doğru hareket edip Uhud Dağı'na gelmişlerdi. Hz. Resulullah (A.S.M.) Efendimiz, bunların önüne çıkmak fikrinde bulunmayıp, şehre girdiklerinde müdafaa yapmayı teklif etmişse de, bazı ashabın ısrarı üzerine muharebeye çıkmağa karar vermişlerdi. Hz. Peygamber (A.S.M.) sahabeden 700 kişiyle küffâra karşı çıktı. Muharebede müslümanlar bazan galip, bazan mağlub olarak Peygamberimizin amcası. Hz. Hamza ile birlikte 70 sahabe şehid olmuştu. Hatta Peygamberimizin de dişi kırılmış, yüzü ve dudağı yaralanmıştı.(Mühim bir sual: Fahr-ül-Âlemîn ve Habib-i Rabb-ül-Âlemîn Hazret-i Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Sahabelerinin, müşrikîne karşı Uhud'un nihayetinde ve Huneyn'in bidayetinde mağlubiyetinin hikmeti nedir?Elcevab: Müşrikler içinde o zamanda saff-ı Sahabede bulunan ekâbir-i Sahabeye istikbalde mukabil gelecek Hazret-i Halid gibi çok zatlar bulunduğundan, şanlı ve şerefli olan istikballeri nokta-i nazarında bütün bütün izzetlerini kırmamak için, hikmet-i İlahiyye, hasenat-ı istikbaliyelerinin bir mükâfat-ı muaccelesi olarak mazide onlara vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamış. Demek mazideki Sahabeler, müstakbeldeki Sahabelere karşı mağlup olmuşlar. Tâ o müstakbel Sahabeler, berk-i süyuf korkusuyla değil, belki bârika-i hakikat şevkiyle İslâmiyete girsin ve o şehâmet-i fıtriyeleri çok zillet çekmesin. L.) (Bak: Huneyn)
UHUVVET-İ EFKÂR: Fikir kardeşliği.
UHUVVETKÂR: f. Kardeş gibi davranan. Kardeş gibi muâmelede bulunan.
UHUVVETKÂRANE: f. Kardeşçesine, kardeş gibi olarak. Birlik, beraberlik ve karşılıklı sevgi ile.(Uhuvvetin sırrı: Şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip, onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek. L.)(Her ikinizin, Hâlikınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir... Bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, Dininiz bir, Kıbleniz bir.. Bir bir yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir... Ona kadar bir bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği; ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlıyacak mânevi zincirler bulundukları hâlde; şikak ve nifaka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakiki adâvet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münâsebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise aklın sönmemiş ise anlarsın! M.)
UKAR: şarap. * Lüks mobilya.
ULBARİ: Bir ot cinsi.
ULUFE-HÂR: (C.: Ulufehârân) Ulufesi olan, ulufeci.
ULUHİYET-İ SÂRİYE VE HAYAT-I SÂRİYE: Vahdet-ül vücud ehlince kullanılan tasavvufî tabirler olup; İlâhî sıfatların ve hayatiyetin eşyaya sirayet etmesi, yani tecelli etmesi mânasında olan bu tabirlerden, ehil olmayanlar; Allah'ın tecessümünü veya eşyaya hulûl'ünü veya eşya ile ittihad ve ittisal'ini zu'metmek gibi bâtıl vehimlere düştüler.Bu mes'eleye dair Mesnevi-i Nuriye'den nakledeceğimiz veciz bir paragraftan bu tabirler daha iyi anlaşılabilir:"Evet, delil içinde neticeyi görmek, âlemde sânii müşahede etmek, tarîk-ı istigrakkârane cihetiyle cedavil-i ekvanda cereyan-ı tecelliyat-ı İlâhiyeyi; ve melekutiyet-i eşyada sereyan-ı füyuzatı; ve meraya-yı mevcudatta tecelli-i esma ve sıfâtı yalnız zevken anlaşılır birer hakikat iken dîk-i elfaz sebebiyle, uluhiyet-i sariye ve hayat-ı sariye tabir ettiler.Ehl-i fikir, o hakaik-ı zevkiyeyi nazarın mekayisine sıkıştırdığından, çok evham-ı bâtılaya menşe' oldu."
ULUM-U MÜTEÂREFE: Herkesin bildiği ve tanınmış olan ilimler.
ULUM-U NAZARİYE: Yalnız görüş halinde kalmış, tatbikata konulmamış ilimler, teoriler.
ULÜ-L EBSAR: Basiret sâhibleri.
URUK-U İNSANİYETKÂRANE: f. İnsanlığa yakışır damar, kök veya huylar.
USARE: Vücud bezlerinden akan faydalı su. Sıkılmış şeylerden çıkan su. Öz su.
USARE-İ İNEB: Üzüm suyu. Şıra.
USARE-İ MİDEVİYE: Mide suyu, mide salgısı.
UŞARA: Uzunluğu on zira' miktarı olan.
UTARİD: Araptan bir kabile adı. * Merkür gezegeni.
UVVAR: (C.: Avâvir) Korkak adam. * Dağ kırlangıcı.
ULUHİYET-İ SÂRİYE VE HAYAT-I SÂRİYE: Vahdet-ül vücud ehlince kullanılan tasavvufî tabirler olup; İlâhî sıfatların ve hayatiyetin eşyaya sirayet etmesi, yani tecelli etmesi mânasında olan bu tabirlerden, ehil olmayanlar; Allah'ın tecessümünü veya eşyaya hulûl'ünü veya eşya ile ittihad ve ittisal'ini zu'metmek gibi bâtıl vehimlere düştüler. Bu mes'eleye dair Mesnevi-i Nuriye'den nakledeceğimiz veciz bir paragraftan bu tabirler daha iyi anlaşılabilir: "Evet, delil içinde neticeyi görmek, âlemde sânii müşahede etmek, tarîk-ı istigrakkârane cihetiyle cedavil-i ekvanda cereyan-ı tecelliyat-ı İlâhiyeyi; ve melekutiyet-i eşyada sereyan-ı füyuzatı; ve meraya-yı mevcudatta tecelli-i esma ve sıfâtı yalnız zevken anlaşılır birer hakikat iken dîk-i elfaz sebebiyle, uluhiyet-i sariye ve hayat-ı sariye tabir ettiler. Ehl-i fikir, o hakaik-ı zevkiyeyi nazarın mekayisine sıkıştırdığından, çok evham-ı bâtılaya menşe' oldu." URUŞ
ÜMİDVÂR: f. Ümitli. Ümit besleyen.(Evet, ümidvâr olunuz; şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sadâ, İslâmın sadâsı olacaktır. M.) (Rahmet-i İlâhiyyeden ümid kesilmez. Çünkü Cenab-ı Hak bin seneden beri Kur'anın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatını muvakkat arızalarla inşâallah perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir... M.)
ÜMM-ÜT TÂRIK: Deve kuşu.
ÜMM-ÜT TARÎK: Ulu yol. Yüce yol.
ÜSARA: (Bak: Üsera)
ÜSARE: (Bak: Usare)
ÜSKÜDAR: Mushaf cildi.
ÜSS-ÜL HAREKÂT: Askerî harekâtın başlangıcına esas olan yer.
ÜSTÜHANPÂRE: Kemik parçası.
ÜSTÜVAR: f. Kuvvetli, dayanıklı, sağlam, muhkem. * Güvenilir, itimad edilir.
ÜSTÜVARİ: f. Sağlam, kuvvetli, emniyetli.
ÜŞTÜLÜMKÂR: f. Kavgacı, gürültücü.
ÜVEYS-EL KARANÎ: Hz. Ebu Bekir ve Ömer (R.A.) devirlerinde Medine-i Münevvere'de çok hürmet gören ve Tabiînin büyüklerinden olup hadis-i şerif ile medh ü senâsı yapılan büyük bir veli. Peygamberimiz (A.S.M.) zamanında yaşamış ise de vâlidesine çok hürmetinden dolayı Peygamberimizle görüşememiş, fakat ona bütün ruh u canı ile bağlı kalmıştır. Sıffîn Muharebesinde Hz. Ali'nin (R.A.) askerleri arasında şehid düşmüştü. (Hi: 37) Veys diye de anılır.
VAHDET-ÂRÂM: f. Dinlendirici, rahat yer.
VÂHİD-İ İ'TİBARÎ: Hakikatta olmayıp varlığı farazî olarak kabul edilen bir şey. Varlığına itibar edilen şey. (Ağırlık için kilo, uzunluk için metre bir vâhid-i itibarîdir.)
VAHŞET-ZÂR: f. Yabani, ıssız yer.
VAHY-İ SARİHÎ: Hem sözü, hem mânası tam vahiy olan. (Âyetler ve kudsi hadisler gibi) Resul-ü Ekrem burada sırf tebliğ edendir. Müdahalesi yoktur.
VAKAR: Ağırbaşlılık. Halim ve heybetli oluş. Nâmusu muhafazayı mucib haslet. Temkinlilik. Azamet ve izzet.
VÂKIF-I ESRAR: Gizli şeyleri, sırları bilen.
VAKT-İ HAZAR: Barış zamanı.
VAMDAR: f. Borçlu.
VÂR: f. (Teşbih edatıdır) Gibi, ...li, kerre, def'a, sâhib, mâlik, lâyıklık (yerinde kullanılarak birleşik kelimeler yapılır). Meselâ: Melek-vâr : Melek gibi. Ümid-vâr: Ümidli.
VARA': Haramdan ve yaramaz işlerden sakınmak.
VARAKA: Tek yaprak hâlindeki kâğıt. * Nebât yaprağı. Maden yaprağı. Kitap yaprağı. * Hasis kimse. * Peygamberimize (A.S.M.) ilk vahyin geldiği sırada Hz. Hatice vâlidemizin (R.A.) hâdiseyi kendisine bildirdiği ve o zamanın meşhur bir âlimi olan Varaka İbn-i Nevfel'in adı.
VARAKÎ: Yaprakla ilgili. * Yaprak biçiminde.
VARAKKERDAN: f. Boş ve faydasız işlerle uğraşan kimse.
VARAKPARE: f. Kâğıt parçası. * Küçük yaprak. Yaprak parçası. * Ehemmiyetsiz yazı, tezkere.
VARDİYA: İtl. Gemilerde beklenen nöbet. * Nöbet yeri. Nöbet beklenilen yer.
VARESTE: f. Affedilmiş. Halâs bulmuş, kurtulmuş. * Rahat, serbest.
VARESTEGÎ: f. Kurtulma, halâs bulma. * Rahatlık, serbestlik. * İlişiksizlik.
VARİ: f. Benzer, gibi.
VARİ: Semiz et. * Vahşi hımar, yabani eşek.
VÂRİD(E): (Vürud. dan) Ulaşan, yetişen, gelen, erişen. Akla gelen. * Olan. Bir şey hakkında söylenip tatbik edilen. * Hâzır, nâzır. * Bahadır.
VÂRİD-İ HÂTIR: Akla gelen, hatıra gelen.
VÂRİDÂT: (Vâride. C.) Kâr, gelir. * Vârid olan. Bir kimseye veya hazineye ait gelir ve paralar. * Hatıra gelen, içe doğan.
VÂRİDÎN: (Vârid. C.) Gelenler, vâsıl olanlar.
VARİK: (C: Vürük) Süs için palanın önüne geçirip astıkları saçaklı kıvrımlı esvap. * Nakışlı kumaştan yapılmış saçaklı palan ve eyer örtüsü.
VÂRİS: Cenab-ı Hakk'ın bir ismi. * Mirasçı. Kendisine miras düşen. Mirasa konan. Vefat eden birisinin maddî veya manevî mal ve mülkünde kullanmaya, tasarrufa salâhiyetli olan.
VÂRİSÎN: (Vârisûn) Vâris olanlar. Vârisler.
VARİŞ: Bir topluluk yemek yerken davetsiz olarak yemeğe katılan kimse.
VARTA: Her çukur yer. Uçurum. * Kurtuluşun zor olduğu yer. Tehlike. Muhatara.
VARUN: f. Ters, uğursuz, aksi.
VATAR: (Vatr) İhtiyaç, hâcet. İş. * Emir. * Madde. * Husus.
VÂYEDÂR: f. Kısmetli. Nasibi olan.
VAZİFEDÂR: (C.: Vazifedârân) f. Vazifeli, görevli. * Memur.
VAZİFEHÂR: (C.: Vazifehârân) f. Ücret alan.
VECAR: (C.: Vücür - Evcire) Sel suyunun oyduğu yer. * Arslan ve kurt gibi vahşi hayvanların yatağı. İn.
VECH-İ ÂHAR: Başka sebeple.
VECH-ÜL ARZ: Yeryüzü.
VEFADAR (VEFAKÂR): Vefalı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan.
VEGAR: Gazap, kin, öfke, hiddet.
VEKAR: (Bak: Vakar)
VEKİL-İ HARC: (Vekil-harç) Masraf görmekle vazifeli olan. Bir kimsenin veya bir cemaatin masraf işlerini üzerine alan.
VERZİŞKÂR: f. Çalışkan.
VERZKÂR: f. Rençber, çiftçi, işçi.
VESİLEDÂR: f. Vesileli.
VESMEDÂR: f. Dağlanmış, damgalı. * Rastıklı.
VESVESEDÂR: f. Vesveseli, kuruntulu.
VEYSEL KARANÎ: (Bak: Üveys-el Karanî)
VEZANET-İ EFKÂR: Düşüncelerin isabeti.
VEZARET: (Vizaret) Vezirlik. Başvekillik.
VEZNEDÂR: f. Vezne memuru. Bir teşkilâta âit parayı alıp veren memur.
VİCAR: (C.: Vücur - Evcire) Sel suyunun oyduğu yer. * Arslan ve kurt gibi vahşi hayvanların yatağı. İn.
VİLAKÂR: f. Ahbab, dost.
VİZARE: Yardım etmek. * Kuvvet vermek.
VUKUFDÂR: f. Haberi olan. Bilgili.
VÜCUD-U HÂRİCÎ: Zâhir, ademden çıkmış olan. İlmî vücuddan âlem-i şehadete gelmiş olan. Maddî varlık, cismanî eşya.
VAHŞET-ZÂR: f. Yabani, ıssız yer.
VÂR (-): f. (Teşbih edatıdır) Gibi, ...li, kerre, def'a, sâhib, mâlik, lâyıklık (yerinde kullanılarak birleşik kelimeler yapılır). Meselâ: Melek-vâr : Melek gibi. Ümid-vâr: Ümidli.
YADDAR: f. Hatırda tutan, unutmayan.
YADİGÂR: Hatıra. Bir kimseyi veya bir şeyi hatırlatan.
YAHPARE: f. Buz parçası.
YÂR: f. Dost, ahbab, tanıdık. * Yardımcı. * Âşık. Mâşuk, sevgili.
YÂR-I BÎVEFÂ: Vefasız dost.
YÂR-I CİHAR: (Bak: Çar yâr)
YÂR-I GAR: Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın en sâdık sahabesi Hazret-i Ebubekir Radıyallahü Anh'ın ünvanı. Hicret esnasında en tehlikeli bir zamanda mağaraya girdiklerinde Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'a sadakatla hizmet ettiğinden bu nam ile anılır. (Bak: Sıddık)
YÂR-I KADÎM: Eski dost.
YARA: f. Güç, kuvvet, kudret, takat.
YÂRÂN: f. Dostlar. Sâdık arkadaşlar. Sevgililer.
YÂRÂN-I AŞK: Âşıklar, aşk dostları.
YÂRÂN-I SAFÂ: Zevk ve eğlence ile vakit geçiren dostlar. Safâ dostları.
YARANE: f. Dostça.
YÂRE: f. Bilezik.
YÂRE: Yara.
YÂRE-İ HİCRAN: Ayrılık yarası.
YAREK: f. Dölyatağı. Meşime.
YARI ÜMMİ: Yazıyı tam yazamayan. * İlmi daha ziyade ilhama istinad eden.
YÂRÎ: f. Yardım. * Dostluk.
YARMEND: f. Dost, muin, yardımcı.
YARRES: f. İmdada yetişen.
YED-İ TASARRUF: Sahibolma, sâhiblik.
YEKBAR: (Yekbâre) f. Bir defa, bir kere. Bir defada.
YEKPARE: Tek parçadan meydana gelen. Bütün. Parçasız.
YEKSÜVARE: (C.: Yeksüvârân) Yalnız başına ata binen. * Mc: Arkadaşı olmayan kimse.
YENARIK: Yassı bilezik.
YESAR: Sol, sol el. * Varlık, zenginlik. * Gençlik. * Bolluk. * Kolaylık.
YESARET: Zenginlik. * Kolaylık.
YESARÎ: Sola ait. Sol ile alâkalı.
YETİM-ÜT TARAFEYN: Anası ve babası ölmüş çocuk. Anadan babadan yetim kalmış çocuk.
ZAAR: şiddetli korku.
ZA'AR: Zâlim kimse ki herkes ondan korkar.
ZAARRE: Kişinin ahlâk ve huyunun kötü olması.
ZABTIYYE NEZARETİ: Emniyet Umum Müdürlüğü'nün eski ismi.
ZAFAR: Yemen diyarında bir şehrin adı.
ZAGAR: Av köpeği.
ZAHAR: Arka ağrısı.
ZAHARA: Ev eşyası.
ZAHMDAR: f. Yaralı, mecruh.
ZAHMKÂR: f. Yaralayıcı, yara açan.
ZAMPARA: (Aslı "zenpare"dir) Kadınlar peşinde dolaşan ahlâksız erkek.
ZAR': (C.: Zuru') Meme. * Süt veren hayvan memesi.
ZAR: f. İnleyen, sesle ağlayan. * Zayıf, dermansız.
ZAR: f. Kelimenin sonuna gelerek birleşik kelimeler olur. İsimlere eklenerek yer adı bildirilir. Meselâ: Lâle-zar $ : Lâle bahçesi.
ZARAAT: (Derâat) Alçalma. Kendini küçük görme, küçültme.
ZARAFET: Zariflik, incelik, kibarlık. Nâzik davranış. Muamelede, harekette ve giyimde hoşluk ve temizlik.
ZARAFET-PERVER: f. Zarafete düşkün olan, zarifliği seven.
ZARAGIM: (Zırgam. C.) Arslanlar.
ZARAİF: Zârif, ince, hoş şeyler.
ZARAR: Lüzumlu ve kıymetli bir şeyin eksilmesi veya kaybolması. Ziyan. Kayıp.(Zarar, birşeye dahil olan eksikliktir ki, hastalık veya körlük, topallık gibi sakatlık demektir. Nitekim anadan doğma a'maya ve pek zayıf hastaya darir denilir. Mühimmat ve levazım tedarikinden âciz olmak da bu mânadadır. Binaenaleyh zararlılar; dertli, sakat, âciz, özürlülerdir. Bunların gayrı olan gayr-i uli-z zarar ise, sahih, salim ve kadir olanlar demek olur. E.T.)
ZARAR-I ÂMM: Umumla ilgili zarar.
ZARAR-I BEYYİN: f. Meydanda ve âşikâr olan zarar.
ZARAR-I HASS: Bir veya bir kaç şahsa âit olan zarar.
ZARAR-I MAHZ: Fık: Kendisinin faydası yerine zararı olan.
ZARAR-I MA'NEVÎ: Huk: Tazminat. Manevî zarar ve ziyan.
ZARAR-DİDE: f. Zarar görmüş olan. Ziyana, kayıba, noksanlığa uğramış olan.
ZARB: (Bak: Darb)
ZARF: Kap, kılıf. Mahfaza. * İçine mektup konulan kılıf kâğıt. * Gr: Bir fiilin veya bir sıfatın veya başka bir zarfın mânasına "yer, zaman, mâhiyyet" (Nicelik, nitelik) gibi cihetlerden başkalık katan vasıflarını belirten kelime.
ZARF-I MEKÂN: Mekân gösteren kelime. ("Burada, dışarda, içerde" gibi)
ZARF-I ZAMAN: Gr: Zaman gösteren kelime. ("Erken, geç" gibi)
ZARFİYYET: Gr: Kelimenin zarf olması hâli, bir kelimenin zarf olarak kullanılması.
ZARÎ: Kanı durmayan damar.
ZARİ': Hurma ağacının dikeni.
ZARİ': (Zer'. den) Ekin eken. Çiftçi.
ZARİ: f. Ağlayıp sızlama. * Hakirlik ve itibarsızlık.
ZARİB: (C.: Zırâb) Bir ucu keskin yerli taş. * Küçük tepe.
ZARİF(E): Zarafetli. İnce ve nâzik tavırlı. Güzel. Şık. İnce nükteli. * İnce nükteli ve güzel tâbirlerle konuşan.
ZARİF-ÜT TAB': İnce, zarif tabiatlı, güzel huylu.
ZARİFANE: f. Zariflikle, incelikle, zarif olana yakışır surette.
ZARİFE: Fazla ve lüzumsuz söz.
ZARİH: (Darih) Mezar, kabir. Türbe.
ZARİR: (C.: Ezırre-Zırrân) Kaba, sert yapılı ve muhkem yer.
ZARİS: Taşla yapılmış kuyu.
ZARİYAT: Kırıp ufalayan, toz duman edip götüren kuvvetler. * Velud kadınlar. (Bak: Zerv)
ZARİYAT SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 51. suresidir. Mekkîdir.
ZARR: Zarar.
ZÂRR: Zarar veren, zararlı.
ZARR: Soğuktan dolayı suyun donması.
ZARRÂ': (Darrâ') Şiddet. Keder, mihnet, sıkıntı.
ZARURAT: (Zaruret. C.) Zaruretler. Sıkıntı ve muhtaçlıklar.
ZARURET: Çaresizlik. Muhtaçlık. Sıkıntı. Yoksulluk. ( $ kaidesi, yâni: "Zaruret, haramı helâl derecesine getirir." İşte şu kaide ise, küllî değil. Zaruret, eğer haram yoluyla olmamış ise, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa, su-i ihtiyariyle, gayr-ı meşru sebeblerle zaruret olmuş ise, haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara medar olamaz, özür teşkil edemez. Meselâ: Bir adam su-i ihtiyariyle, haram bir tarzda kendini sarhoş etse; tasarrufatı, ulema-i Şeriatça aleyhinde câridir, mâzur sayılmaz. Tatlik etse, talâkı vâki olur. Bir cinâyet etse, cezâ görür. Fakat su-i ihtiyariyle olmazsa, talâk vâki olmaz, ceza da görmez. Hem meselâ, bir içki mübtelâsı, zaruret derecesinde mübtelâ olsa da, diyemez ki: "Zarurettir, bana helâldir." S.)(Meşakkat teysiri celb eder. Yâni: Suubet, sebeb-i teshil olur ve darlık vaktinde vüs'at gösterilmek lâzım gelir. Karz ve havale ve hacr gibi pek çok ahkâm-ı fıkhıyye bu asla müteferri' dir. Ve fukahanın ahkâm-ı şer'iyyede gösterdikleri ruhas ve tahfifat hep bu kaideden istihraç olunmuştur.Şu kadar var ki hakkında nass-ı kat'i bulunan, meselâ yapılması her halde kat'iyyen memnu bulunan bir hususda meşakkat özrile o nassın hilâfı irtikâb olunamaz. Orada meşakkat, teysiri celb etmez.Bu kaide, Eşbah'da $ diye münderiçtir.Zaruretler, memnu olan şeyleri mübah kılar. Yâni: İşlenmesi men ve nehy edilmiş bazı şeyler vardır ki, bunları yapmak, zaruret halinde mübah hükmünde olur, bundan dolayı yapan muahaza edilmez. Muteber bir ikraha mebni başkasının malını itlâf veya açlıktan helâk havfından dolayı başkasının taamını rızası olmaksızın yemek gibi.Maamafih haram ve memnu olan şeyler, üç nevidir. Birincisi: Memnuiyeti aslâ sâkıt olmayan muharremattır. Başkasını zulmen öldürmek veya başkasının haksız yere bir uzvunu kesmek gibi. İkincisi: Aslâ sâkıt olmayıp zaruret vaktinde ruhsata mahal olan muharremattır. Başkasının malını itlâf gibi. Üçüncüsü: Zaruret halinde memnuniyeti sâkıt olan muharremattır. Meyte gibi temiz olmayan bir şeyi yemek gibi.Bu kaide, Eşbah'da $ diye münderiçtir ve arz olunduğu üzere her memnua şâmil değildir. Ist. Fık. K.)
ZARURÎ: (Bak: Zaruriyye)
ZARURİYYAT: (Zarurî. C.) Mecburi işler. İster istemez olan işler.
ZARURİYYAT-I DİNİYYE: İman edilmesi zaruri olan dinin esasları, (Allah Teâlâya, Âhiret gününe, Meleklere, Peygamberlere, Kitaplara ve hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmak.)
ZARURİYYAT-I NÂŞİE: Bir şeyin kendisinde bulunması zaruri olan ve ondan ayrılması mümkün olmayan ve zâti hassadan meydana gelen zaruretler.
ZARURİYYE: (Zarurî) Mecburî. İster istemez olacak iş. İhtiyarî olmayan, mecburî olan.
ZAR ZAR: f. Hazin hazin, yanık yanık, (sesle) ağlıya ağlıya.
ZÂT-UL ESMÂR: Meyve veren. Meyveli.
ZÂT-UL HAREKE: Kendi kendine hareket eden cisim. Aslında hareketli olan cisim. Otomatik.
ZAVARİB: Nabız damarları.
ZEHARİF: (Zuhruf. C.) Yalancı süsler, yaldızlar, gösterişler. * Sahte süsler.
ZEHR-BAR: f. Pek acı, zehir saçan.
ZEHREDÂR: (C.: Zehredârân) f. Yiğit, cesur, yürekli, cesaretli.
ZEKÂRET: Erkeklik.
ZELLET-ÜL KARİ': Okuyanın yanılması. Namaz içinde, kırâat esnasındaki yapılan yanlışlık.
ZEMAR: Kamışa (ney'e) üfleyen.
ZEMARE: Savt, ses, sayha, bağırış, çığlık.
ZEMHARE: (C: Zemâhir) Ok.
ZEMİN-DÂR: (C: Zemindârân) f. Hâkim. Vâli.
ZEMMAR: Düdük çalan.
ZEMZEME-DÂR: f. Ahenkli.
ZENGÂR: Bakır pası nev'inden bir mâden. Boyacılar kullanılır. Öldürücüdür. Yeşil renktedir.
ZENPARE: f. Zampara. Zenperest.
ZERARE: Saçılan şey.
ZERARÎ: (Zürriyet. C.) Zürriyetler, kuşaklar, nesiller.
ZERNİGÂR: f. Altın ile işlenmiş. Yaldızlı.
ZERREVÂRİ: f. Zerre gibi çok küçük.
ZER-TAR: f. Altın tel, sırma. * Güneş ışını.
ZEVARİ': Küçük tuluklar.
ZEVRAKSÜVÂR: f. Kayığa binen. Sandala binmiş olan.
ZIAR: Devenin ağzını bağlamak.
ZIHAR: İki şey arasında münasebet ve mutabakat meydana getirmek. İki şeyi birbirine mutabık eylemek. Arka arkaya, mukabil kılmak. * Karşılıklı yardımlaşmak. * Fık: Bir kocanın, karısını müebbeden mahremi olan birisinin bakması câiz olmayan bir yerine teşbih etmesi.Meselâ, bir adam karısına, "Sen bana anam gibisin" demesi gibi. Bu halde karısı da ona haram olurdu. İslâmiyetten evvel câhiliyet âdetleri olan ve bir nevi boşanma usulü sayılan bu çeşit hareketi İslâmiyet men'etmiştir ve zecr için zıhar eden kimseye keffaret vaz' olunmuştur. (O.L.)
ZIHARE: Elbisenin dış yüzü, dış tarafı.
ZIMAR: Ele geçmesi mümkün olmayan kaybolmuş mal. Alacak veya yeri bilinmeyen mal. * Gizli kalmış hazine, iş veya şey.
ZIMAR: Irz, namus.
ZIRAR: Karşılıklı zarar vermek.
ZİBAR: (Zebr. C.) Kitaplar. * Yazı yazmalar. * Kâğıt yaprakları.
ZÎBARÛ: (Zibâ-ru) f. Güzel yüzlü. Dilber.
ZİKÂR: (Zeker. C.) Erkekler.
ZÎKARED GAZVESİ: Zîkared, Gatafan diyarı civarında oniki mil mesafede bir kuyudur. Rivayete göre Medine ile Hayber arasında ve Şam yolu üzerindedir ve Medine'ye iki konak mesafededir. Bu Zîkared kuyusu yakınında yapılan gazaya Gabe Gazası da denilir, hicretin altıncı yılında rebiül-evvel ayında vuku bulduğu rivayet edilir.Hayberden üç gün önce bir takım Gatafan ve Fezare çapulcuları Resulullah'ın sağılan develerine yağmacılık etmeleri üzerine bu gaza vuku bulmuştur. İbn-i Sa'd, bu develerin yirmi tane olduğunu ve Gabe Korusu'nda yayılırken baskına uğradığını bildiriyor. (S.B.M.)
ZİKR-ÂREND: f. Zikreden. Anan.
ZİMAM-DÂR: f. Elinde yular tutan. * İdare eden. İdareci. İleri gelen. Bir işi elinde tutan.
ZİMAR: Deve kuşlarının sesi.
ZİMAR: Irz, namus. Kişinin koruması kendi üzerine vâcib olan aile efradı.
ZİMMAR: Deve kuşu sesi. * "Bağırmak, savt ve sada etmek" mânâsına mastar.
ZİMMET-DÂR: f. Hazine sâhibi. Vergiyi alan, toplayan. Alacaklı.
ZİNAKÂR: f. Zina eden, zâni.
ZİNBAR: Hafif, zarif, hazırcevap kimse. * Yük götürebilen eşek. * Büyük fare. * Çınar ağacına benzer bir ağaç.
ZİNCAR: Bir nevi balık.
ZİNDE-DÂR: f. Gece uyumayan, uyanık kalan.
ZİNHARHÂR: f. Sözünde durmayan adam. * Aman dileyen.
ZİYA-BÂR: (Ziya-efşan - Ziyapâş) Işık saçan.
ZİYA-DÂR: Ziyalı, ışıklı, parlak. * Aydın. Akıllı, münevver.
ZİYANİSAR: (Ziya-nisâr) f. Işık saçan, ışık serpen.
ZİYANKÂR: f. Zarar veren, ziyancı. Zarar ve ziyan edici.
ZİYAR: Yavşa denilen nesne. (Baytarlar) onunla davar dudağını kıstırıp zebun ederler.
ZİYARE: Meşhur, şöhretli.
ZİYARET: Görüşmeğe gitmek. Bir kimseyi görmeye varmak.
ZİYARET-GÂH: f. Ziyaret yeri. * Türbe. Makbul ve dine büyük hizmeti olan ve veli tanınanların kabrinin bulunduğu yer.
ZU-ESMAR: Meyveli. Semereli.
ZUHAR: Ok yeleği. Kanat yeleği.
ZURAR: Keskin bir taş.
ZURKÂR: f. Zorlayan.
ZÜHAR: Zorla içi geçmek. * şiddetle teneffüs etmek.
ZÜLF-İ YÂR: f. Sevgilinin zülfü. * Mc: Menfaat, fayda, çıkar. * Hatır, onur, şeref.
ZÜ-L FİKAR: (Zülfekar) Resül-ü Ekrem (A.S.M.) zamanında bir kâfire âit kılıç iken Hz. Peygamber (A.S.M.) Bedir Muharebesinde Hz. Ali'ye (R.A.) verdiği ve ucu iki kısma ayrılan meşhur kılıç.(Mecâzen, şimdiki devirde Hz. Peygamber (A.S.M.) ve Kur'an-ı Kerim hakkında inkâra ve şüpheye düşenleri ilmen, aklen ikna edip, mânen küfrü kesen Risale-i Nur Külliyatından çok mühim bir eserin ismidir. Bu kitapta üç yüzden ziyade, râvileri ile birlikte hadis-i şerifler nakledilerek Kur'an-ı Kerim'in mu'cizeliği ve Resül-ü Ekrem'in (A.S.M.) hak peygamber olduğu isbat ve beyan edilmiştir.)
ZÜ-L KARNEYN: İki boynuzlu. Kur'ân-ı Kerim'de adı geçen ve Peygamber olup olmadığı tam bilinmeyen büyük bir hükümdar ismi. İki zülüflü yahut da şark ve garbın hakimi olduğu için böyle denilir. Eski Yemen Padişahlarından birisidir. Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm zamanında bulunup Hazret-i Hızır'dan ders almıştır. Bazıları yanlış olarak bunu İskender-i Rumî ile karıştırır. İskender-i Rumî Milâddan 300 sene evvel yaşamış ve Aristo'dan ders almıştır. Yemen'li İskender'e İskender-i Kebir de denir. (Bak: Karn)
SEDD-İ ZÜLKARNEYN: Zülkarneyn'in yaptırdığı büyük sed.(İkinci sualiniz : Sedd-i Zülkarneyn nerededir? Ye'cüc, Me'cüc kimlerdir?Elcevab: Eskiden bu mes'eleye dair bir risale yazmıştım. O vaktin mülhidleri onunla mülzem olmuşlardı. Şimdilik hem o risale yanımda yoktur, hem kuvve-i hâfızam tatil-i eşgal etmiş, yardım etmiyor. Hem Yirmi Dördüncü Sözün Üçüncü Dalında bir nebze bu mes'eleden bahsedilmiş. Onun için bu mes'elenin yalnız iki üç nüktesine gayet muhtasar bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:Ehl-i tahkikin beyanına göre, hem Zülkarneyn ünvanının işaretiyle, Yemen padişahlarından Zülyezen gibi "zü" kelimesiyle başlayan isimleri bulunduğundan bu Zülkarneyn, İskender-i Rumî değildir. Belki Yemen padişahlarından birisidir ki, Hazret-i İbrahim'in zamanında bulunmuş ve Hazret-i Hızır'dan ders almış. İskender-i Rumî ise, milâddan takriben üçyüz sene evvel gelmiş, Aristo'dan ders almış. Tarih-i beşerî, muntazam surette üçbin seneye kadar gidiyor. Bu nâkıs ve kısa tarih nazarı, Hazret-i İbrahim'in zamanından evvel doğru olarak hükmedemiyor. Ya hurafe-vâri, ya münkirâne, ya gayet muhtasar gidiyor. Bu Yemenî Zülkarneyn, tefsirlerde eskiden beri İskender namiyle iştiharının sebebi, ya o Zülkarneyn'in bir ismi İskender'dir ki, İskender-i Kebir ve Eski İskender'dir. Veyahut âyât-ı Kur'aniye'nin zikrettiği hâdisat-ı cüziyeler, küllî hadisatın uçları olduğu cihetle; Zülkarneyn olan İskender-i Kebir'in nübüvvetkârane irşadatiyle akvam-ı zâlime ile milel-i mazlume ortasında hâil ve gaddarların garetlerine mani olacak meşhur Sedd-i Çin'in binasını kurduğu gibi; İskender-i Rumî misillü müteaddit cihangirler ve kuvvetli padişahlar, maddî cihetinde ve manevî âlem-i insaniyetin padişahları olan bir kısım enbiya ve bazı aktâb dahi manevî ve irşadî cihetinde o Zülkarneyn'in arkasında gidip iktida edip, mazlumları zâlimlerden kurtaracak çarelerin mühimlerinden olan dağlar ortalarında sedleri (Hâşiye), sonra dağlar başlarında kal'aları kurmuşlar. Ya bizzat maddî kuvvetleriyle veyahud irşad ve tedbirleriyle te'sis etmişler. Sonra şehirlerin etrafında surları ve ortalarında kal'aları, tâ son çare olan kırk ikilik topları ve kal'a-i seyyar gibi diritnavtları yapmışlar. Hattâ ruy-i zeminin en meşhur seddi ve kaç günlük uzak bir mesafe tutan Sedd-i Çinî Kur'an lisaniyle Ye'cüc ve Me'cüc'ün ve tabir-i diğerle tarih lisanında Mançur ve Moğol denilen ve âlem-i beşeriyeti kaç defa zir ü zeber eden ve Himalaya Dağlarının arkasından çıkan ve şarktan garba kadar harab eden akvam-ı vahşiye ve garetkâr milletlerin Hind ve Çin'deki akvam-ı mazlumeye tecavüzlerini durdurmak için o Himalaya silsilelerine yakın iki dağ ortasında uzun bir sed yaptığı ve o akvam-ı vahşiyenin kesretle hücumlarına çok zaman mâni olduğu gibi, Kafkas Dağlarında Derbent cihetinde yine çapulcu garetgir akvam-ı Tatariyenin hücumunu durdurmak için Zülkarneyn-misal eski İran padişahlarının himmetiyle sedler yapılmıştır. Bu neviden çok sedler var. Kur'an-ı Hakîm umum nev-i beşer ile konuştuğu için zâhiren bir hâdise-i cüz'iyyeyi zikredip, umum o hâdiseye benzer hâdisatı ihtar ederek konuşuyor.İşte bu nokta-i nazardandır ki, sedde ve Ye'cüc ve Me'cüc'e dair rivayetler ve akvâl-i müfessirîn ayrı ayrı gidiyor.Hem Kur'an-ı Hakîm, münasebât-ı kelâmiye cihetinde bir hâdiseden uzak bir hâdiseye intikal eder. Bu münasebâtı düşünmeyen zanneder ki, iki hâdisenin zamanları birbirine yakındır. İşte seddin harabiyetinden kıyametin kopmasını Kur'anın haber vermesi, kurbiyet-i zaman cihetiyle değil, belki münasebât-ı kelâmiye cihetinde iki nükte içindir: Yâni bu sed nasıl harab olacak, öyle de dünya harab olacaktır. Hem nasılki fıtrî ve İlâhî sedler olan dağlar metindir, ancak kıyametin kopmasıyla harab olurlar; öyle de: Bu sed dahi dağ gibi metindir, ancak dünyanın harab olmasiyle hâk ile yeksan olabilir. İnkılâbât-ı zaman tahribat yapsa da, çoğu sağlam kalır demektir. Evet Sedd-i Zülkarney'nin külliyetinden bir ferdi olan Sedd-i Çinî binler sene yaşadığı halde daha meydanda duruyor. İnsanın eliyle zemin sahifesinde yazılan, mücessem, mütehaccir, mânidar tarih-i kadîmden uzun bir satır olarak okunuyor. L.)(Hâşiye): Ruy-i zeminde mürur-u zamanla dağ şeklini almış, tanınmayacak bir surete gelmiş çok sun'î sedler vardır.
ZÜNBUR (ZÜNBÂR): (C.: Zenâbir) Eşek arısı. * Ufak taş parçası.
ZÜNNAR: İp. * Hristiyan rahiplerinin veya puta tapanların, papazların bellerine bağladıkları örme kuşak. (Rükûa mâni olduğu için kuşanılması İslâmiyette küfür alâmeti sayılmıştır.)
ZÜRARE: Saçılan şey.
ZÜVVAR: (Zâir. C.) Ziyaretçiler. Hal hatır sormağa gidenler.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ÂRSIZ : Bî-ar, utanmaz, arsız.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...