Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ARIK: Uykusuz kimse, uykusuz olma halindeki.
ARINMAK: t. Temizlenmek, pâk olmak.
ÂRIZ: Sonradan olan şey. Bir şeyin zâtına ve hakikatına ait ve lâzım olmayıp başka bir varlıktan bazan vâki ve kaim olan. Takılan. Yapışan.
Bir şeyi arz ve takdim edici olan.
Kalın ve geniş bulut.
Ön dişlerin haricindeki onaltı dişin herbiri.
İnsanın yanağı.
Hasta olduğundan dolayı kesilen deve.
Seyrek sakallı kimse. (Bak: İctima-i zıddeyn)
(Arz. dan) Gelen.
Tesadüfî vakıa.
Dağ, bulut. v.s. gibi görmeye mâni olan herşey.
Yanak.
ÂRIZA: Sonradan olan, noksanlık.
İsabet eden belâ ve keder.
Bozulma.
Gelip geçici.
Hariçten gelen te'sirle olan.
Bir şeyin olmasına veya görülmesine mâni olan birşey.
ÂRIZAN: (Ârız. dan) Geçici olarak.
Tesadüfen, tevafukan, rast gele.
ÂRIZAN: İki yanak.
ÂRIZÎ: Zâtî ve irsî olmayıp sonradan hâsıl olan. Zâtî ve esastan olmayıp sonradan zuhur ve taalluk eden. Muvakkat, geçici.
ÂRÎ: Pâk, pislikten uzak.
Hür.
ÂRÎ: Hind-Avrupa dil ailesinden olan ırk veya kimse.
f. Evet.
ÂRİB: Halis Arap cinsinden olan.
ÂRİC: (Uruc. dan) Yukarı çıkıp yükselen. Çıkıp inen. Uruc eden.
Topal, aksak, noksan.
ÂRİF: (İrfan. dan) Bilen, bilgide ileri olan. Aşinâ, vâkıf. Hakkı, hakkı ile bilen.
Sabırlı ve mütehammil.
Çok düşünmeğe ihtiyaç kalmaksızın, tekellüfsüz gördüğünü bilen ve anlayan.
Zevkî ve vicdanî irfan sâhibi olan.
ÂRİF-İ BİLLAH: Mürşid, ermiş, evliyâ. Hakkın nuru ile Cenab-ı Hakk'ı bilen. Âlemi, hâdiseleri İlahî feyz ve ilim ile gören veli.
ÂRİF-İ ESRAR: İlâhî sır ve hakikatlara vâkıf olan.
ÂRİF-İ MÜNEVVER: Nurlanmış ve mesleğinin mütehassısı olmuş ve aklı ile beraber kalbi de nurlanmış âlim. Arif-i Billâh.
ARÎF: Çok irfanlı, çok tanınmış, meşhur âlim.
Bir işten iyi anlayan.
ÂRİFAN: f. Ermişler. Arifler.
ÂRİFANE: t. Arife yakışır surette. Bilene yakışır şekilde. İrfan sahibi olarak.
ARİFLERİN MEZAKLARI: Ariflerin zevkaldığı yer ve hususlar.
ARİG: f. Kırılma, gücenme.
Kıskançlık, kin, nefret, adavet, düşmanlık.
ARİK: Asil haseb ve neseb ehli olan.
ÂRİM: İnatçı, kafa tutan.
ARİN: Arslanın yerleşip yataklandığı yer.
Ağaçlar.
Et.
ARİR: Garip.
ARİS: Gerdek. Hacle.
ARİSTATALİS: Yunan feylesofu Aristo.
ARİSTO: (Doğum : M.Ö. 384) Yunan filozoflarından olup Eflatun'un talebesidir. Mantık, ahlâk, siyaset, iktisad, felsefe kitapları vardır. Ruhun bakiliğine inanırdı. Tecrübeden ziyâde akla fazla kıymet verdiğinden çok yanılmıştır. (Silsile-i felsefenin en mükemmel fertleri ve o silsilenin dâhileri olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Fârâbi gibi adamlar "İnsaniyetin gayet-ül gayâtı : (Teşebbüh-ü Bil-vâcib) dir. Yâni Vacib-ül Vücud'a benzemektir." deyip fir'avunane bir hüküm vermişler ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak, esbabperest, sanemperest, tabiatperest, nücumperest gibi çok enva-i şirk taifelerine meydan açmışlar. İnsaniyetin esasında münderic olan acz ve zaaf, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubudiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar...Nübüvvet ise: Gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlâk-ı İlâhiyye ile ve secaya-yı hasene ile tahalluk etmekle beraber, aczini bilip kudret-i İlâhiyyeye iltica, zaafını görüp kuvvet-i İlâhiyyeye istinad, fakrını görüp rahmet-i İlâhiyyeye itimad, ihtiyacını görüp gına-yı İlahiyyeden istimdad, kusurunu görüp afv-ı İlahiyyeye istiğfar, naksını görüp kemâl-i İlahiyyeye tesbihhan olmaktır diye, ubudiyetkârane hükmetmişler.İşte diyanete itâat etmiyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki; ene, kendi dizginini eline almış, dalâletin herbir nev'ine koşmuş. İşte şu vecihteki ene'nin başı üstünde bir şecere-i zakkum neşvünema bulup, âlem-i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış. S.)
ARİSTOKRASİ: yun. Âlimlerin ve cemiyette en iyilerin iktidarına dayanan hükümet şekli. Tarihte soylu, imtiyazlı, toprak sahibi, zenginlerin hâkimiyetine dayanan hükümet şekli. Bu şekli ile oligarşi veya plütokrasi adıyla da anılmaktadır. İmtiyazlı azınlığın, çoğunluğu idare etmesidir.
ARİSTOKRAT: yun. Sınıf farkını kabul eden ülkelerde asil sayılan kimse. Asilzâde sınıfından olan.
ARİŞ: f. Anlam, mânâ, kavram, mefhum.
ARİŞÎ: f. Manevî. Mânâ ile ilgili.
ARİŞ: Samandan yapılan bir çeşit ev.
Çardak, asma çardağı.
Sundurma, takdim ettirme.
ARİYE: (Ariyet) Geri verilmek üzere alınan, iğreti. Bir kimsenin geri almak üzere, karşılıksız olarak başkasının faydalanmasına terk ettiği mal. Kullanılmak üzere alınan emanet mal.
ARİYETEN: İğreti olarak, emâneten mânasında kullanılır.
ARİYY: (C: Erâri) Davar bağlanan yer ve ip.
ARİYYET: Ödünç verip almak.
ÂRİZ: Azarlayıcı.
ARİZ: Ardıç ağacı.
ARİZ: Enli, geniş.
ARİZ VE AMİK: Enine ve boyuna, genişliğine ve derinliğine, tafsilâtlı şekilde.
ARİZA: Büyük bir kimseye hürmetle yazılan veya verilen şey, istirhamnâme, hediye.
ARİZE: Sâbit olmak.
Kuvvetli ve muhkem olmak. Bahil olmak.
ARİŞÎ: f. Manevî. Mânâ ile ilgili.
İçerisinde 'ÂRÎ' geçenler
ABKARÎ: Mutlaka kusuru olmayan. Kâmil. * Bir kavmin seyyid ve şerifi, efendisi. Beşer san'atı olmayan. * Çok güzellik. * Bir nevi döşek.(Abkari: Esasen abkar'e mensub demektir. Ebu Suud ve sair tefsirlerin beyanına göre Abkar: Arabın zu'münce bir Cin beldesinin ismidir ki, Arablar acib gördükleri her şeyi ona nisbetle tavsif ederek abkarî derler. Mu'cem-ül Büldan'da şu tafsil mezkûrdur: Abkar; dolu, yani buluttan inen donmuş sudur. Ve demişlerdir ki, cinnin sâkin olduğu bir arzdır. Meselde: "Keennehüm cinn-i abkar: sanki abkar cinni gibi" denilir...Bazıları da demiştir ki: Abkarinin aslı; vasfına hırs ile rağbet olunan her şeye sıfattır. Bunun da esası; çünkü Abkar'da döşeme ve saire nakışları yapılırdı. Onun için her iyi şey Abkar'a nisbet edilirdi.)
AB-YARÎ: f. (Asıl mânâsı sulama ise de, lisanımızda yalnız mecazi mânâsiyle bazı eski nesir yazarları tarafından kullanılmıştır). Yardım, itimat.
AB-YÂRÎ-İ HİMMET: Korumak için yapılan yardım, himmet yardımı.
AB-YÂRÎ-İ HİMMETİNİZLE: Himmetiniz yardımıyle, himmetiniz sayesinde.
ADEM-İ HÂRİCÎ: İlm-i İlâhide mevcud olup, maddi vücudu olmayan.(Adem-i mutlak zaten yoktur; çünkü bir ilm-i muhit var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, bir şey ona atılsın. Dâire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i hâricidir ve vücud-u ilmiye perde olmuş bir ünvandır. Hatta bu mevcudat-ı ilmiyeye bazı ehl-i tahkik "A'yan-ı sâbite" tabir etmişler. Öyle ise, fenaya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u mâneviye ve ilmîye girmektir. Yani, hâlik ve fani olanlar, vücud-u hâricîyi bırakıp; mâhiyetleri bir vücud-u mânevi giyer, dâire-i kudretten çıkıp dâire-i ilme girer. M.)
ADESE-İ MÜTEKARİB: Yakınlaştıran mercek.
AFARİT: (İfrit. C) Şeytanlar. İfritler.
AHBARÎ: Rivayetçi, rivayet eden kişi.
AKARİB: (Bak: Ekarib)
AKARİB: (Akreb. C.) Kuyruğunda zehiri bulunan bir hayvancık olan akrebler.
ALÂMET-İ FÂRİKA: Ayırıcı işaret. Damga.
ÂLÂT-I BASARİYE: Gözle alâkalı gözlük, dürbün gibi optik âletler.
ÂLÂT-I CÂRİHA: Yaralayıcı âletler.
ÂLÂT-I NARİYYE: Ateşli silâhlar.
ALÂ-TARİK-İL İCMAL: Kısaca, icmal yoluyla.
ALÂ-TARİK-İL MÜNAVEBE: Nöbetleşe, münâvebe yoluyla.
ALEMDARÎ: Bayraktarlık.
ALİZARİN: Fr. Eskiden kök boyası denilen bitkiden çıkarılırken, şimdi kimya usulleriyle hazırlanan boya maddesi.
AMARİYYE: Deveye konulan mıhfe.
AMUZKÂRÎ: (Amuzgârî) Öğretmenlik, öğreticilik, muallimlik.
AN-KARİBİN: Yakın vakitlerde.
AN-KARİB: Yakından, çok zaman geçmeden.
AN-KARİB-İZ-ZAMAN: Yakın vakitten.
ARIK: Uykusuz kimse, uykusuz olma halindeki.
ARINMAK: t. Temizlenmek, pâk olmak.
ÂRIZ: Sonradan olan şey. Bir şeyin zâtına ve hakikatına ait ve lâzım olmayıp başka bir varlıktan bazan vâki ve kaim olan. Takılan. Yapışan. * Bir şeyi arz ve takdim edici olan. * Kalın ve geniş bulut. * Ön dişlerin haricindeki onaltı dişin herbiri. * İnsanın yanağı. * Hasta olduğundan dolayı kesilen deve. * Seyrek sakallı kimse. (Bak: İctima-i zıddeyn) * (Arz. dan) Gelen. * Tesadüfî vakıa. * Dağ, bulut. v.s. gibi görmeye mâni olan herşey. * Yanak.
ÂRIZA: Sonradan olan, noksanlık. * İsabet eden belâ ve keder. * Bozulma. * Gelip geçici. * Hariçten gelen te'sirle olan. * Bir şeyin olmasına veya görülmesine mâni olan birşey.
ÂRIZAN: (Ârız. dan) Geçici olarak. * Tesadüfen, tevafukan, rast gele.
ÂRIZAN: İki yanak.
ÂRIZÎ: Zâtî ve irsî olmayıp sonradan hâsıl olan. Zâtî ve esastan olmayıp sonradan zuhur ve taalluk eden. Muvakkat, geçici.
ÂRİB: Halis Arap cinsinden olan.
ÂRİC: (Uruc. dan) Yukarı çıkıp yükselen. Çıkıp inen. Uruc eden. * Topal, aksak, noksan.
ÂRİF: (İrfan. dan) Bilen, bilgide ileri olan. Aşinâ, vâkıf. Hakkı, hakkı ile bilen. * Sabırlı ve mütehammil. * Çok düşünmeğe ihtiyaç kalmaksızın, tekellüfsüz gördüğünü bilen ve anlayan. * Zevkî ve vicdanî irfan sâhibi olan.
ÂRİF-İ BİLLAH: Mürşid, ermiş, evliyâ. Hakkın nuru ile Cenab-ı Hakk'ı bilen. Âlemi, hâdiseleri İlahî feyz ve ilim ile gören veli.
ÂRİF-İ ESRAR: İlâhî sır ve hakikatlara vâkıf olan.
ÂRİF-İ MÜNEVVER: Nurlanmış ve mesleğinin mütehassısı olmuş ve aklı ile beraber kalbi de nurlanmış âlim. Arif-i Billâh.
ARÎF: Çok irfanlı, çok tanınmış, meşhur âlim. * Bir işten iyi anlayan.
ÂRİFAN: f. Ermişler. Arifler.
ÂRİFANE: t. Arife yakışır surette. Bilene yakışır şekilde. İrfan sahibi olarak.
ARİFLERİN MEZAKLARI: Ariflerin zevkaldığı yer ve hususlar.
ARİG: f. Kırılma, gücenme. * Kıskançlık, kin, nefret, adavet, düşmanlık.
ARİK: Asil haseb ve neseb ehli olan.
ÂRİM: İnatçı, kafa tutan.
ARİN: Arslanın yerleşip yataklandığı yer. * Ağaçlar. * Et.
ARİR: Garip.
ARİS: Gerdek. Hacle.
ARİSTATALİS: Yunan feylesofu Aristo.
ARİSTO: (Doğum : M.Ö. 384) Yunan filozoflarından olup Eflatun'un talebesidir. Mantık, ahlâk, siyaset, iktisad, felsefe kitapları vardır. Ruhun bakiliğine inanırdı. Tecrübeden ziyâde akla fazla kıymet verdiğinden çok yanılmıştır. (Silsile-i felsefenin en mükemmel fertleri ve o silsilenin dâhileri olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Fârâbi gibi adamlar "İnsaniyetin gayet-ül gayâtı : (Teşebbüh-ü Bil-vâcib) dir. Yâni Vacib-ül Vücud'a benzemektir." deyip fir'avunane bir hüküm vermişler ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak, esbabperest, sanemperest, tabiatperest, nücumperest gibi çok enva-i şirk taifelerine meydan açmışlar. İnsaniyetin esasında münderic olan acz ve zaaf, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubudiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar...Nübüvvet ise: Gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlâk-ı İlâhiyye ile ve secaya-yı hasene ile tahalluk etmekle beraber, aczini bilip kudret-i İlâhiyyeye iltica, zaafını görüp kuvvet-i İlâhiyyeye istinad, fakrını görüp rahmet-i İlâhiyyeye itimad, ihtiyacını görüp gına-yı İlahiyyeden istimdad, kusurunu görüp afv-ı İlahiyyeye istiğfar, naksını görüp kemâl-i İlahiyyeye tesbihhan olmaktır diye, ubudiyetkârane hükmetmişler.İşte diyanete itâat etmiyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki; ene, kendi dizginini eline almış, dalâletin herbir nev'ine koşmuş. İşte şu vecihteki ene'nin başı üstünde bir şecere-i zakkum neşvünema bulup, âlem-i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış. S.)
ARİSTOKRASİ: yun. Âlimlerin ve cemiyette en iyilerin iktidarına dayanan hükümet şekli. Tarihte soylu, imtiyazlı, toprak sahibi, zenginlerin hâkimiyetine dayanan hükümet şekli. Bu şekli ile oligarşi veya plütokrasi adıyla da anılmaktadır. İmtiyazlı azınlığın, çoğunluğu idare etmesidir.
ARİSTOKRAT: yun. Sınıf farkını kabul eden ülkelerde asil sayılan kimse. Asilzâde sınıfından olan.
ARİŞ: f. Anlam, mânâ, kavram, mefhum.
ARİŞÎ: f. Manevî. Mânâ ile ilgili.
ARİŞ: Samandan yapılan bir çeşit ev. * Çardak, asma çardağı. * Sundurma, takdim ettirme.
ARİYE: (Ariyet) Geri verilmek üzere alınan, iğreti. Bir kimsenin geri almak üzere, karşılıksız olarak başkasının faydalanmasına terk ettiği mal. Kullanılmak üzere alınan emanet mal.
ARİYETEN: İğreti olarak, emâneten mânasında kullanılır.
ARİYY: (C: Erâri) Davar bağlanan yer ve ip.
ARİYYET: Ödünç verip almak.
ÂRİZ: Azarlayıcı.
ARİZ: Ardıç ağacı.
ARİZ: Enli, geniş.
ARİZ VE AMİK: Enine ve boyuna, genişliğine ve derinliğine, tafsilâtlı şekilde.
ARİZA: Büyük bir kimseye hürmetle yazılan veya verilen şey, istirhamnâme, hediye.
ARİZE: Sâbit olmak. * Kuvvetli ve muhkem olmak. Bahil olmak.
ARUZ KALIPLARI: (Bak: Bahr)
ARZ-I A'ŞÂRİYE: Öşür (onda bir vergi) veren memleket.
ASARİM: (Asrâm. C.) Çadır toplulukları. Ayrı ayrı küçük insan grupları.
ASGARÎ: En az. En küçük.
ASLAH TARİK: En selâmetli tarz. En salih usul, yol.
A'ŞARÎ: Ondalığa âit. Öşür hesapları nev'inden. On sayıları. Ondalık.
AVARIZ: Arızalar. Sonradan olan noksanlıklar. * Girinti çıkıntı, noksanlık. * Mânialar. Engeller. * Fevkalâde hallerde ve bilhassa harp sebebi ile geçici olarak alınan vergi.
AVARIZ-I DİVANİYE: Tanzimat-ı Hayriye'den önce geçerli olan kanunlara göre alınan vergiler.
AVARIZ-I MÜKTESEBE: Cehil, sarhoşluk, hezel, sefeh, hata, ikrah gibi insanın ibtidâen dahli bulunan şeyler.
AVARIZ-I SEMAVİYE: Delilik, küçüklük, bunaklık, ölüm gibi kesbî ve ihtiyarî olmaksızın insana ârız olan şeyler.
AVARÎ: (Ariyyet. C.) Ödünç verilen şeyler.
AVARİF: Mârifetler. * Arifler. İşten anlar olanlar. * Güzel ahlâk.
AYYARÎ: f. Dolandırıcılık, hilecilik.
AZARÎ: f. Muzırlık. Küfürbazlık. * Fenalık görmüş, kalbi kırılmış, incitilmiş olma.
AZARİŞ: f. İncitme, kalb kırma.
ARİŞÎ: f. Manevî. Mânâ ile ilgili.
BAHARÎ: İlkbahara âit. İlkbaharla ilgili.
BAHARİSTAN: f. İlkbaharın hüküm sürdüğü zaman. * Yeşil ve çiçekli yer. * Molla Câmi'nin eseri.
BAHARİYYE: Edb: Birini övmek için yazılan ve bahar tasviriyle başlayan kaside. * Tar : Yeniçeri ağasından itibaren padişah tarafından Yeniçeri kâtibiyle ocak ağalarına verilen baharlık.
BAHTİYARÎ: f. Bahtiyarlık, saadetlilik, mutluluk. * İran'da bulunan şöhretli bir kavim.
BARI: (Farsça: Bârû) Etrafı surlarla çevrilmiş yer.
BARİ': Bir kalıptan döker gibi, düzgün, tertipli ve güzel yaratan. Aza ve cihâzatları birbirine mütenasip ve kâinattaki umumî nizama ve gayelere uygun ve münasebettar olarak halkeden Cenâb-ı Hak (C.C.)
BARİ: f. Hususu ile. Hele. Hiç olmazsa. Bir def'a.
BARİ': Tam üstün. Mükemmel.
BARİA: Yakınlarından üstün vasıflı. Emsalinden üstün. Tam ve mükemmel.
BARİD: Soğuk, bürudetli. * Mc: Hoş olmayan.
BARİDANE: f. Soğukça.
BARİH: (C.: Bevârih) Samyeli adı verilen sıcak ve şiddetli bir çeşit rüzgâr.
BARİHA: Dünkü gece, evvelki günün gecesi. * Dünkü gün, dün.
BARİK: Şimşek. Işık. Şimşekli bulut. Yıldırım parıltısı.
BARÎK: f. İnce. Nârin. Dakik.
BÂRİKA: (C: Berâik) Üzerine biraz yağ dökülmüş olan süt. * (C.: Bevârık) Parıltı. Parıldayan.
BÂRİKA-İ HAKİKAT: Hakikatın parıltısı ve parlaklığı. Hakikat nuru.
BÂRİKA-ÂSÂ: şimşek gibi.
BARİKAT: Fr. Bir yolu kapamak üzere, ele geçirilen her türlü eşyadan faydalanılarak meydana getirilen engel.
BARİK-BÎN: f. İnce gören, dikkatle inceleyen, bir şeyi iyice gözden geçiren.
BARİK-NÜMA: f. Işıklı. Parlak.
BARİMETRE: Fr. Gürültünün şiddetini ölçmeğe yarıyan âlet.
BARİMETRİ: Fr. Beden ölçümü yardımıyla hayvanların ağırlığını tayin etme.
BÂRİŞ: f. Yağmur. * Sağnak.
BARİYA: (C.: Bevâri) Hasır.
BARİYY: (C.: Bevâri) Kaba hasır.
BARİZ: Doğan. Zâhir ve âşikar. Meydanda olan. Belli. Açıkça.
BASAL-İ HARİF: Acı soğan.
BASARIK: Çulha tezgâhının ayaklığı. * Piyano ayaklığı gibi çifte ayaklık.
BASARÎ: (Basar. dan) Görüşle ilgili olan, görmeye ait.
BASİRET-KÂRÎ: Basiretlilik, önceden görmeklik.
BATARİKA: (Batrik. C.) Patrikler.
BERARİ: (Berriyye. C.) Sahralar, çöller. Geniş kumluklar.
BEVARİ: (Bâriyye. C.) Hasırlar, ince kumaştan örülmüş hasırlar.
BEVARİD: (Bârid. C.) Soğutulmuş yemekler. * Omuzlarda boyun arasında, gerdanın yanında veya kulaklar arasında ve ensede olan etler. * Sakat şeyler.
BEVARİH: (Bârih. C.) Şiddetli sıcaklar ve şiddetli rüzgârlar ki, adına Samyeli denir.
BEVARİK: (Bârika. C.) Şimşek ve yıldırım parıltıları. * Parıltılar, gözleri kamaştırıcı olan şeyler.
BEVÂRİK-İ SÜYUF: Kılıçların parıltıları.
BEYARİŞ: f. Çare. Tedbir. Deva, derman. İlâç, tiryak.
BEZEKÂRÎ: f. Suçluluk, günahkârlık.
BÎ-DARÎ: Uyanıklık. Dikkatlilik.
BİMARİSTAN: f. Tımarhane. * Hastahane.
BİSYARÎ: f. Çokluk.
BİT-TARİK-İL ULA: Birinci usul veya yol ile. Elbetteki. Evleviyetle.
BUHARÎ: (Hi: 194-256) Buhâralı. 600 bin hadisten seçilen 7275 hadis ile en mu'teber ve en sahih Sahih-i Buharî ismi ile anılan hadis kitabının müellifi. (Bak: Kütüb-ü Sitte)(Buharî ve Müslim ki, Kur'andan sonra en sahih kitab olduklarını, ehl-i tahkik kabul etmiş. M.)
BUKKARÎ: Musibet, belâ, âfet, felâket.
BÜHARİSE: Altın ve gümüşten üç kıntar veya üçyüz rıtıl.
BÜRDBARÎ: f. Ağırbaşlılık, sabırlılık.
CÂBİR-ÜL-ENSARÎ: Câbir Bin Abdullah El-Ensarî (R.A.) da denir. Meşhur sahabelerdendir. Bizzat Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) ilim ve feyiz almış ve zamanında Medine-i Münevvere'nin müftüsü olmuştur. En çok hadis rivayetiyle meşhur olan altı sahabeden biridir. 1540 hadis rivayet etmiştir. 19 gazada hazır bulunmuştur. Hicri 73 tarihinde 94 yaşında Medine-i Münevvere'de vefât etmiştir. Akabe biatinde bulunan 70 Ensar'dan Medine'de en son vefat eden bu zattır.
CARİ: Akan, akıcı. * Geçmekte olan. * İnsanlar arasında mer'i ve muteber ve mütedavil olan.
CARİF: Yıkıp harap etmek.
CARİH: Yaralayan. Yara açan. * Cerheden, çürüten. * Avcı hayvan.
CARİHA: (Müe.) Yaralayan. * Kol, ayak gibi her bir vücud azâsı.
CARİM: Cürüm ve kabahat sahibi. Suçlu. * Ailesinin maişetini kazanan. * Kesen. * Hurma toplayan.
CARİN: Aşınmış ve eskimiş bez.* Belirsiz yol. * Yılan yavrusu.
CARİS: Yaygaracı, geveze, terbiyesiz, güldürücü. Çala çaldıran.
CARİYE: Geçer olan, akıcı olan. Seyreden giden. * Güneş, şems. * Gemi. * Cenab-ı Hakk'ın in'âm eylediği rızık ve nimet. * Genç ve iyi hizmet eden kadın. Muharebede İslâm düşmanlarından esir edilen kadın hizmetçi.
CEBBARÎ: Cebbara mensub, cebbarlık, cebredicilik. Cebbarlık eden.
CEVARİ: (Câriye. C.) Akıcı ve câri olanlar. * Hizmetçi kızlar. * Câriyeler, kadınlar.
CEVARİH: El, ayak gibi vücud azaları.(Cevârih, cârihanın cem'idir ki, esasen cerhden me'huz olup te'sir mânası mülâhazasıyla kâsibe mânasına isim olmuştur. Cevarih, kevasib demektir. Bunun için el, ayak ve ağız gibi yaralayıcı âlet olan azaya cevarih denildiği gibi, av tutan yırtıcı hayvanlara ve kuşlara dahi kevasib ve cevarih denilir ki, burada murad budur. E.T.)
CİVARİYYET: Komşuluk, yakınlık, aynı civarda oluş.
CÜMLE-İ İHBÂRİYE: (Cümle-i haberiye de denir) Bir hâdiseyi, bir nesneyi bildiren cümle. Bunun zıddı: cümle-i inşâiyedir; emir ve nehiyleri bildirmek gibi.
DAĞVARİ: f. Dağ gibi, dağ cesametinde. Dağ büyüklüğünde. Dağa benzer surette.
DÂR-ÜL MAARİF: Sultan Mecid zamanında Valide Sultan'ın İstanbul'da Sultan Mahmud türbesi civarında yaptırmış olduğu mekteb.
DARIT: Yellenen, yellenici.
DARİ': Hurma dikeni. Acı ve dikenli bir ağaç.
DARİ': Adımı geniş olan kişi.
DARÎ: Ot ve yem satan kişi. * Evinden çıkmayan kimse.
DARİB: (Darb. dan) Sütünü sağan kimseye vuran dişi deve. * Ağaçlı yer. * Karanlık gece. * Vurucu, vuran. Darbeden, çarpan. Döven.
DARİBE: Tabiat. * Kılıçla vurulmuş. * Eğrilmiş yün.
DARİC: Katı, şedid, şiddetli.
DARİCE: Ay ve güneş ağılı. (Farsçada "hâle" denir.)
DARİH: Kabir. Mezar.
DARİM: Aç. * Tavşancıl yavrusu.
DARİM: Yanmış nesne. * Dövülmemiş harman. * Odun ufağı.
DARİN: Bir yerin adı.
DARİR: (C.: Edirrâ) Kör, a'mâ. * Nefis. * Cismin bakiyyesi. * İri vücutlu fakir kişi.
DARİS: (Dürus. dan) Yıkılmış, mahvolmuş.
DARİS: Çetin huylu kimse.
DARİŞ: Siyaha boyanmış kara deri.
DARİYYE: f. Divan şairlerinin, dünyevi makamca büyük olanların yaptırdıkları köşk ve konaklara dair yazdıkları manzume.
DEHARİR: Zamânın şiddetleri.
DEHARİS: Belâ. Şiddet.
DERARİ: f. (Dürrî. C.) Parlak yıldızlar. * Renkli şeyler.
DEST-YARÎ: f. Yardım, muavenet.
DEVARİ': (Dır. C.) Zırhlar. Zırhlılar. Zırhlı gemiler.
DUD-İ HARİR: İpek böceği.
DÜŞVARÎ: f. Zorluk, güçlük, suubet.
DÜŞVARÎ: f. Zorluk, güçlük, suubet.
EARİB: (A'rabî. C.) Çölde yaşayan, göçebe Arablar.
EARİZ: (Aruz. C.) Aruzlar, şiir vezinlerinden bahseden ses kalıpları. Şiirde beytin birinci mısraının son kısımları.
EBARİK: (İbrik. C.) Su kapları, ibrikler.
EBARİK: Balçıklı, kumlu yer. * (Ebrak. C.) Alaca atlar.
EBU EYYUB-İL ENSARÎ: Sahabe-yi Kiramdan olup Halid bin Zeyd-i Hazrecî diye de anılır. Hicretten sonra Peygamberimize (A.S.M.) ilk mihmandârlığı yapmış idi. Hicretin 50. yılında pir-i fâni olduğu halde teberrüken Kostantiniyye'nin fethine azimet eden İslâm ordusu ile harbe iştirak etmiş, İstanbul surları dışında şehid olmuştur. Sonradan ancak Sultan Mehmed Fatih'in Hocası Akşemseddin Hazretleri tarafından mezarı keşf edilmiştir. 150 hadis-i şerif nakletmiştir. (R.A.)
EBU KATADE HARİS BİN RİB'İY (R.A.): Ensardan ve Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süvarilerindendir. 170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uhud Gazvesinden itibaren bütün muharebelere iştirak etmiş bir kahraman olup 74 tarihinde 80 yaşında iken Medine'ye avdetinde vefat etmiştir. (R.A.)
EBU-L HARİS: Arslan.
EF'ÂL-İ İHTİYARİYYE: Kişinin kendi isteğiyle yaptığı işler, Kişinin kendi ihtiyârî fiilleri.
EFARİT: (İfrit. C.) İfrit gibi, ifrite benzer adamlar. Hilekârlar, kurnazlar, cüretliler. * Pek hain cinler. * Şeytanlar, iblisler.
EFVAH-I NÂRİYYE: Ateşli silâhlar. (Top, tüfek gibi.)
EGARİB: Firak anı, ayrılış zamanı. Savaş ânı.
EKALİM-İ BÂRİDE: Soğuk iklimler, soğuk memleketler.
EKARİB: Akrabalar. Yakın hısımlar.
EKARİM: (Kerim. C.) Kerem sâhibi olanlar.
EL-KARİA: Kıyâmet.
EMANETDARÎ: f. Emanetçilik.
EMARİD: (Emred. C.) Bıyıkları terlememiş gençler.
EMR-İ İTİBÂRÎ: Hakikatta, hariçte vücudu olmayıp, var kabul edilen emir, iş. (İnsanın fiilleri, kesbi gibi.) (Bak: İtibâri)
EMRAZ-I SÂRİYE: Geçici, bulaşıcı, sâri hastalıklar.
EMTİA-İ TİCARİYYE: Tüccar malları.
ESARİR: Gizli sırlar. * Yüz ve avuçtaki çizgiler.
ESHEL-İ TARİK: En çıkar yol. En kolay ve kestirme olan yol.
ESLEM-İ TARİK: Yolun en selâmetlisi. En selâmetli yol.
ESLİHA-İ CÂRİHA: Yaralayıcı, cerh edici silâhlar. (Kılıç, kama, hançer, bıçak... gibi silahlardır).
ESLİHA-İ NÂRİYYE: Ateşli silâhlar.
EŞ'ARÎ: Eş'arî mezhebi veya o mezhepte olan. Asıl adı Eb-ul Hasan-ül-Eş'arî olan İmam-ı Eş'arî, Ehl-i Sünnet itikadını âyetlere, hadislere göre izah ve şerh ederek tesbit etmiştir. Ehl-i Sünnet Mezhebi itikadına tercümanlık ederek İslâmiyet'e büyük hizmet etmiştir. (Hi. 260-324) İtikada dâir meydana koyduğu hakikatları kabul edenlere Eş'arî ve Mezhebine de Eş'ariye denir.
EVARİN: f. Güzel olmayan, çirkin.
EVZA-I GARİBE: Garip haller.
EYYÛB-ÜL ENSARÎ: (Bak: Ebu Eyyub-ül Ensarî)
EBU KATADE HARİS BİN RİB'İY (R.A): Ensardan ve Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süvarilerindendir. 170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uhud Gazvesinden itibaren bütün muharebelere iştirak etmiş bir kahraman olup 74 tarihinde 80 yaşında iken Medine'ye avdetinde vefat etmiştir. (R.A.)
FAHHARÎ: Çanak, çömlek, testi ve bardak yapan kimse.
FÂRIK: (Fârıka) Tefrik eden, farkeden, ayıran. Ayrılmasına, farkolunmasına sebeb olan alâmet.
FÂRIKAT: Farkedenler, ayıranlar, farkediciler.
FARIT: Geçmiş, önceki, önde bulunan. Sâbık, mukaddem.
FARİ': Yüce nesne.
FARİC: (Ferec. den) Keder ve tasadan kurtaran.
FARİG: İşini bitirmiş, boş kalmış, alâkasını kesmiş, rahat, vazgeçmiş, çekilmiş. * Fık: Tasarrufu altında olan mülkün kullanma ve tasarruf hakkını başkasına devreden.
FARİG-ÜL HAL: Hali rahat, hali vakti iyi olan.
FARİH: (C: Fevârih-Füreh) Gayretli davar. * Akıllı kişi.
FARİS: İran. İranlı. * Binici, süvâri. * Ferasetli, anlayışlı. * İrandaki Şiraz vilâyeti.
FARİSAN: (Fâris. C.) Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş devrelerinde eyâletlerde hudutlardaki muhafız askerler.
FARİSÎ: Acemce, Farsça. İran'la alâkalı ve ona müteallik. İran dili veya halkı ile alâkalı olan.
FARİSİYYAT: Fars edebiyatı, İranlıların edebiyatı.
FARİZ: Yaşlı.
FARÎZA: Borç, vazife. Allah'ın açık emri olup, yapılması şart olan vazife. * Fık: Ölen bir kimsenin mirasından mirasçılara düşen hisse, pay.
FARÎZA-İ ZİMMET: Yapılması mutlaka boynumuza borç olan vazife.
FARİZIYY (FERAZIYY): Feraiz bilen kişi.
FASL-I HARİF: Güz mevsimi.
FELSEFE-İ TARİHİYYE: Târih felsefesi.
FEVARİS: (Fâris. C.) Atlılar, biniciler.
FÎ-İ CÂRÎ: Geçer değer, muteber fiat.
FİRARÎ: Kaçkın, kaçak.
FRENKVÂRİ: f. Frenk gibi.
ÇAMULARİ: Himalaya dağlarına bağlı bir dağ silsilesi.
ÇARIYAR: (Bak: Çaryâr)
ÇARİÇE: (Slavca) Rus İmparatoriçesinin nâmı.
ÇAR-YARÎ: f. Çar-yâra ait. Sünnîlik.
GABARİ: Fr. Kara nakil vasıtalarındaki yükün yükseklik ölçüsü.
GADARÎF: (Gudruf. C.) Kıkırdak kemikleri, kıkırdaklar.
GARÎ: f. Kararsız, sebatsız.
GARİB: (A, uzun okunur) Batan. Gurub eden. * İki omuz arası. * Devenin hörgücüyle boynu arası.
GARİB(E): Hayret verici. Tuhaf. * Kimsesiz. Zavallı. * Gurbette olan.
GARİB-ÜD DİYÂR: Memleketin yabancısı.
GARİBANE: f. Garip gibi, garip kimselere yakışır şekilde, garipçesine.
GARİB-NÜVAZ: f. Kimsesizlere ve gariplere yardım eden. Biçareleri ve zavallıları koruyan.
GARÎF: (C: Guruf) Birbirine girmiş sık ve çok ağaç.
GARİK: Suda boğulmuş.
GARİKUN: Katran köpüğü.
GARÎM: Alacaklı. * Hasım. Rakib. Borçlu veya üzerinde borçtan başka hakları olan kimse.
GARÎN: Havuz dibinde olan balçıklı su. * Her nesnenin kap dibinde kalan çöküğü, tortusu.
GARÎR: Kefil. * Güzel ahlâk. * Durumdan veya işten anlamıyan.
GARÎSE: Yeni dikilmiş fidan.
GARİYY: Cemil, güzel, hüsün.
GARİZ: Taze nesne.
GARÎZE: Asıl. Yaratılıştan olan. Sevk-i İlâhi. Huy.
GARÎZİYE: Tıb: Yaratılışa âit. Yaşamaya âit. Doğuştan. Normal.
GATARİF(E): (Gıtrîf. C.) Başkanlar, başlar, reisler, önderler. * Soylu ve asaletli kimseler, itibarlı ve seçkin kişiler.
GILMAN Ü CEVARÎ: Köleler ve cariyeler.
GUBARÎ: Eski harflerle yazılan bir çeşit ince yazı. Bu isim Arapça toz demek olan gubardan alınmıştır. Yazı, toz gibi ince yazıldığı için bu adı almıştır. Eski Türk devletlerinde güvercin postalarıyla gönderilen mektuplar bu yazı ile yazılırdı. (O.T.D.S.)
GÜNAHKÂRÎ: f. Günahkârlık.
GÜVARİŞ: f. Sindirime yarıyan şeyler, hazme yardımı olan şeyler.
GÜZARİŞ: f. Rüya tâbir etme.
GÜZARİŞ: f. Geçiş, geçme.
HABARÎR: (Hıbrîr. C.) Dağçiçekleri. Dağda yetişen çiçekler.
HÂCİB-İ BÂRİ: Cebrail (A.S.)
HADD-İ KAT'-İ TARÎK: Huk: Yolkesenlere verilecek ceza.
HÂDİY-ÜT TARİK: Hidayet yoluna sevkeden, mürşid. Doğru yolda giden.
HÂFE-İ TARÎK: Yol kenarı.
HAKESARÎ: f. Perişanlık, düşkünlük.
HAKİKAT-I HÂRİCİYE: Hayat gibi âlem-i şehadete gelmiş varlık.
HÂKSARÎ: Perişanlık, düşkünlük, rezillik.
HALÎC-İ FÂRİS: Basra körfezi.
HANDEHARİŞ: f. Bir kimseye alay tarzında gülme.
HANE-İ AVARIZ: Avarız ve bedel-i nüzul ve buna benzer vergiler ve tekâlifin toplanmasında tutulan ölçü. Buradaki hanenin, lügat mânası olan evle münasebeti yoktur. Kasabalar, köyler nüfuslarına ve emlâk ve arazilerinin miktar ve hâsılatlarına göre hane itibar edilir ve mahallî masraflarla sair vergiler ona göre tanzim edilirdi. Bu usul Tanzimat-ı Hayriyeye kadar devam etmiştir. (O.T.D.S.)
HARARET-İ GARÎZİYE: Vücudun normal harareti.
HARARET-İ GARİZİYYENİN İLTİHABI ZAMANI: İnsanda şehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda olduğu devresi.
HARF-İ MASDARÎ: Fiil mânasında olan bir kelimeyi, masdar mânâsına çeviren harf.
HARF-İ TÂRİF: Arabçada, elif lâm harflerinin ismin başına gelmesi hali. (Bak: Lâm-ı ta'rif)
HARIK: Muhalefet eden, aykırı olan, karşı gelen. * Yırtıcı, yırtan.
HÂRIK-I ÂDE: Âdeti yırtan, âdetin dışarısında, hârikulâde.
HARIK: Yakan, yakıcı. Yanan, tutuşmuş. Ateş, od.
HARIS: Hırslı olan, haris.
HARISA: İnsanın başında veya yüzünde kan çıkmaksızın yalnız deri yırtılmış olarak peyda olan yara.
HARÎ: Müstehak, lâyık.
HARÎ: f. Hakirlik, horluk.
HARÎ': Kimseden çekinmeyen, fâcire kadın. * Çok gülen, gülegen.
HARİB: Yıkan, harab eden. * Haydut.
HARİB: Kaçan, firar eden.
HARÎB: Yağma olunmuş, soyulmuş, talan edilmiş.
HARÎBE: (C.: Harâib) Bir kimsenin geçineceği şey.
HARÎC: Dar, ensiz. * Kuşatılmış.
HÂRİC: Bir şeyin veya mahallin veya memleketin dışında kalan. * Ecnebi.
HÂRİC-İ VATAN: Vatanın harici.
HARİC: Günahkâr, günah işlemiş. Allahın emrini dinlememiş olan.
HARİCEN: Dışardan, dıştan. Hariçten.
HARİCE TEMESSÜL: Zihnî olan kelâmın hâricî âlemdeki kanunlara uygun şekilde tanzim edilişi.
HARİCÎ: Dışarıya âit olan. İçeriye âit olmayan. Dış ile alâkalı. Ecnebiye âit. * Zorba ve âsi olan. * Seyyid olmadığı halde seyyidlik iddia eden. * Vaktiyle Hazret-i Ali Kerremallâhü veche'ye âsi olan fırka-i dâlle ashabından herbiri. (Bak: Havaric Vak'ası)
HARİCİYYE: Hariçle alâkalı. Dış işleri. * Ameliyatla tedavi edilebilen hastalıklar. * Haricilik. (Bak: Havâric vak'ası)
HARİD: Satın alma.
HARİD: Öfkeli, hidetli, kızgın.
HARÎD: Tek, ayrı.
HARİDAR: Satın alıcı, satın alan.
HARİD(E): (C.: Harâid) Kız, evlenmemiş kız. * Delinmemiş inci.
HARİDE: Satın alınmış.
HARİF: (Hırfet. den) Meslekdaş, san'at arkadaşı. Teklifsiz dost. * Herif, âdi insan.
HARİF: Güz mevsimi, sonbahar. * Meyve toplama zamanı.
HARİF: Yemiş toplayan.
HARİFANE: f. Esnafça. Herkes kendi masrafını, hissesine düşeni vermek suretiyle, ortaklıkla yapılan.
HARİFE: (C.: Harâif) Ev için sonbahar hazırlığı.
HARİFÎ: Sonbaharla alâkalı.
HARİK: Omuz küreklerinin arası.
HARÎK: Yangın, ateş.
HARÎK-I KEBİR: Büyük yangın. * Büyük Cihan Harbi.
HARÎK: Erkekliği olmayan adam.
HARİK: Zeyrek akıllı kimse.
HÂRİKA: İmkânların üstünde olan şey, hayret uyandıran, hayranlık vren. Büyük ve görülmedik eser. Görülmedik derecede kıymetli.
HÂRİKA: Ateş, nâr, od.
HÂRİKA-İ SEVDÂ: Aşk ateşi.
HARÎKA: Acı, sızı. * Bulâmaç. Yulaf lâpası.
HÂRİKA-PİŞE: f. Hârikalı. Hârika işler yapan.
HÂRİKAT: (Hârika. C.) Şaşılacak şeyler, hârikalar. İnsanda hayret uyandıran şeyler.
HÂRİKAVÎ: Harika cinsinden, harika gibi.
HÂRİKULÂDE: Fevkalâde, âdetin hâricinde bulunan şey, eser. Görülmedik derecede. Son derece kıymet ve ehemmiyeti hâiz olan şey.
HARÎK-ZEDE: (C.: Harikzedegân) f. Yangından zarar görmüş kişi. Evi ve eşyaları yanmış kimse.
HÂRİM: Fakir.
HARÎM: Herkesin giremiyeceği, dokunmıyacağı şey. Haram dairesi. * Şerik. * Bir kişinin olup, başkasının duhul ve taarruzundan masun yer. * Hacıların Mekke-i Mükerreme'de giydikleri libas.
HARÎM-İ HÂSS: Büyük bir kimsenin kendi dairesi.
HARÎM-İ İSMET: Namus ocağı, mukaddes ocak. Kudsi âile yuvası.
HARÎM: Saygısız, çekinmez. Kayıtsız kimse.
HARÎME: Bir kimsenin, istediği gibi kulanabilecek hakka sahib olduğu malı.
HARİR: İpek. İpekten yapılmış. * Harâretli. Sıcak.
HARÎR: Su akarken çağlamak. * Yel eserken fışıldamak. * Horuldamak.
HARİRÎ: İpek eşya. * İpek tüccarı. * Bir nevi kâğıt.
HARİRÎ: (Kasım bin Ali) (Mi: 1054-1122) Irak'ta doğdu. İnhitat (çöküş) devrinin ediblerindendir. "Makamat" adlı eseriyle şöhret bulmuştur. Bediüzzaman-ı Hemedanî'nin Makamları misal alınarak yazılmış elli makameyi (nutukları) ihtiva eder.
HARİRİYE: Un ve süt ile yapılan bulamaç.
HARİS: Süngü demiri. * Soğuk olan şey.
HÂRİS: Eken, ekici. Çiftçi.
HÂRİS-İ GAYUR: Çalışkan ve gayretli çiftçi.
HÂRİS: Muhafız. Bekçi. * Gözcü. Himaye eden. Bekleyen.
HÂRİS-İ VATAN: Vatanın koruyucusu, vatanın bekçisi.
HARİS: Son derece hırslı olan.
HARÎS: Bir şeye fazlası ile düşkün. Hırslı.
HARÎS-İ CÂH: Mevki, makam ve rütbe düşkünü.
HARÎS-İ ŞÖHRET: şöhret ve nam düşkünü.
HARÎSA (HÂRİSA): Yağmuruyla yer yüzünü süpürüp gideren bulut. * Kan çıkmayan azıcık baş yarığı.
HARÎSANE: f. Hırslıcasına. Çok haris olarak. Hırslılara mahsus bir tavırla.
HARÎSET: (C.: Harâyis) Zayıf deve.
HARİSTAN: f. Çalılık, dikenlik.
HARÎSUN ALEYKÜM: Tevbe Suresi'nin bir âyetinde geçen bu ifade, birinci derecede Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında olup ümmetini ve bütün insanları doğru yola irşadda yılmadan, büyük bir sebat ve azim ve gayretle devam etmesine işaret edilerek böylece tavsif edilmiştir.
HARİŞ: f. Kaşınma, kaşıma.
HARÎŞ: Bir cins yılan.
HARİTA: yun. Yeryüzünün veya bir parçasının belli bir ölçüye göre küçültülerek muvafık bir yere çizilen taslağı. * Dağarcık, kulplu kese.
HARİYE: Yavuz bir yılan.
HARÎZ: Tâkatsiz kimse, güçsüz ve kuvvetsiz insan.
HARÎZ: Mahfuz, hıfzolunmuş, saklanılmış.
HARİZME: Azgın hayvanların ağzına ve ayının dudağının üstüne geçirilen demir halka.
HASM-I MÜTEVARÎ: Huk: Mahkemeye gelmekten ve vekil göndermekten çekinen kimse.
HASSA-İ FARİKA: Ayırıcı özellik. Vasf-ı fârık. Bir şeyi diğerinden ayıran hususiyet.
HÂST-GÂRÎ: f. Tâliplik, isteyicilik.
HAŞARI: Yaramaz, rahat durmaz, hırçın.
HATARİŞ: Deprenmek.
HATEMKÂRÎ: Bir sathın "yüzeyin" üzerine süs şekilleri oyarak meydana getirilen boşlukları, o satha benzeyen başka bir madde veya mâdenle doldurmak suretiyle yapılan tezyinât.
HATT-I MİSMARÎ: Çivi yazısı.
HATT-I ŞEHRİYARÎ: Tar: Padişahın yazısı manâsına gelen bir kelimedir. Eskiden padişahlar "hatt-ı hümayun" "hatt-ı şerif" adı verilen emirleri kendi el yazılarıyla yazdıkları gibi, başkalarına yazdırdıklarının başına da imzalarını koyarlardı. İşte bu türlü vesikalardaki padişahların el yazılarına "hatt-ı şehriyarî" denilirdi.
HAVARIK: (Hârika. C.) Acib ve garip olan hâdise. İnsanda hayret ve hayranlık uyandıran şeyler. * Okun nişanı delerek öbür tarafından çıkıp gitmesi.
HAVARIK-I ÂDE: Fevkalâde olaylar, hârika hâdiseler.
HAVARİ: Yardımcı. * Hz. İsa'nın (A.S.) yardımcı ve sahabeleri olan 12 zâttan her biri.
HAVARİC: (Hâric ve Hârice. C.) Asiler, zorbalar, isyankârlar. * Hâricîler. Hâriçte kalanlar. (Bak: Hâricî)
HAVARİYYUN: Hz. İsa'nın (A.S.) yardımcı ve sahabeleri olan 12 kişinin hepsine birden verilen isim. Bunlar: İsa'nın (A.S.) Petrus adını verdiği Yunus'un oğlu Simun, kardeşi Andreas, Yakub, Zebedi'nin oğlu Yuhanna, Filipus ve Bartholomaeus, Matta ve Tomas, Alte'nin oğlu Küçük Yakub, Gayur Simdeu, Yakub'un oğlu Yahuda, hain Yahuda İskariyot'tur.
HAVF-I BÂRİ: Allah korkusu.
HAYDARÎ: Kahramanlık, cesurluk, yiğitlik. Arslanlık. * Eskiden bazı esnaf ve köylülerin giydikleri kolsuz aba, hırka.
HAYDARİYYE: Hırkanın altına giyilen kısa ve kolsuz elbise.
HAZARÎ: Köyde ve kasabalarda yaşayanların yaşayış şekli ve tarzlarına ait. Şehirli. * Sulh ve asâyiş, sükun ve istirahat zamanlarına mensub ve müteallik. Barış ve güvenle alâkalı.
HAZİNEDARÎ: f. Hazinedarlık.
HEM-VARÎ: f. Düzlük, düzolma.
HEVESKÂRÎ: f. Heveskârlık, heveslilik.
HİCRÎ TARİH: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Mekkeden Medine'ye hicret ettiği günü başlangıç olarak alan tarih. Milâdi ve Rumi tarihler gibi oniki ay esasına dayanan hicri sene, Muharrem adı verilen ayla başlar, zilhicce ile sona erer. Oniki ayın adları şunlardır: Muharrem, safer, rebiül-evvel, rebiül-âhir, cemaziyel-evvel, cemaziyel-âhir, receb, şaban, ramazan, şevval, zilkade, zilhicce.Kamerî aylar yirmidokuzla otuz günleri arasında değiştiği için hicri tarih ile milâdi tarih arasında on günden biraz fazla fark vardır. Hicri yahut kameri yılı milâdi yıla çevirmek için şöyle bir formül kullanılır. Eldeki hicri yıl sayısının % 3'ü çıkarılır. Bulunan sayıya 622 sayısı ilâve edilir. Böylece meselâ hicri 1000 yılının yüzde üçü 30 eder. Geriye 970 kalır. Bu sayıya 622 daha ilâve edilince karşılığı olarak milâdi 1592 yılı bulunmaktadır.
HİLEKÂRÎ: f. Hilekârlık.
HİLM-İ HİMARÎ: İfrat derecede yavaşlık, yumuşak huyluluk.
HİMARÎ: Himarla alâkalı. * Eşek gibi.
HİSAB-I NAZARÎ: Mat: Teorik hesap.
HİSSİYAT-I MÜTEVARİSE: Geçmiş ecdaddan yeni nesle intikal edip gelen hisler. (Hürmet ve hayâ hisleri gibi)
HOCA-VÂRİ: Hocaya benzer surette.
HUD'AKÂRÎ: f. Düzenbazlık, hilekârlık, oyunculuk.
HUDARÎ: Arı kuşu.
HUDARİ': Bahil kimse.
HUDARİYYE: Tavşancıl kuşu. * Karanlık gece.
HUMARİS: Sağlam, şiddetli, katı.
HURAFE-VARÎ: f. Hurafeye benzer. Hurafe gibi uydurulmuş.
HÜKÜMDARÎ: f. Hükümdarlık, padişahlık, şahlık.
HÜŞYARÎ: f. Hüşyarlık, akıllılık.
HARARET-İ GARİZİYYENİN İLTİHAB: İnsanda şehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda olduğu devresi.
HARÎS-İ ŞÖHRET: Şöhret ve nam düşkünü.
İBHAMVARÎ: f. Belli etmeyerek, âşikâr surette tanıtmıyarak, gizli bir şekilde, mübhem olarak.
İBRAHİM-VARİ: f. İbrâhim (A.S.) gibi. Fani, gelip geçici şeylere kalbini bağlamamak sureti ile.
İDARÎ: İdare. * İdare ile alâkalı.
İFTARİYYE: İftarlık. İftar için hususi olarak hazırlanmış nevale. Bunlar oruç bozulduktan sonra yemek yenmeden evvel yendiği için bu ad verilmiştir. * Osmanlı İmparatorluğu zamanında padişah sarayında, vüzera, eşraf ve âyân konaklarında, davetlilere iftardan sonra diş kirası namıyle verilen bahşiş, para.
İFTİHARİYYAT: İftihar yoluyla söylenen sözler.
İHBARÎ: Haberle alâkalı. Haber vermeğe dair. * Gr: Bir işin ne zaman olacağını bildiren fiil.
İHBARİYYAT: Haberle alâkalı, habere âit cümleler.
İHBARİYYE: Haber vermek işi. * Kaçak veya kayıp eşyayı haber verene mükâfat olarak verilen para.
İHTİMALAT-I KARİBE: Yakın ihtimaller.
İHTİYARÎ: Mecburi olmayan. İsteğe bağlı. Bir kimsenin isteğine bırakılmış olan.
İHTİYARİYAT: Yapılması insanın kendi elinde olan şeyler.
İHZARÎ: Hazırlık mahiyetinde olan. Hazırlayan.
İHZARİYE: Aleyhine açılan dâva münasebetiyle getirilen şahıslardan, gönderilen mübaşir veya muhzirin masrafı karşılığı olarak tahsil edilen para. İhzariyeye mübaşir ve muhzirin at ve araba masrafından başka yemek, içmek gibi şahsî masrafları da ilâve edilirdi. * Birinin mahkemeye çağrılması için yazılan yazı.
İKRAR-I MARİZ: Ölüm ânında iken edilen ikrar. Vasiyetname.
İKTİDARÎ: Güç ve iktidarla alâkalı ve mensub.
İKTİMAN-I SÂRIK: Hırsızın gizlenmesi.
İLEL-İ SÂRİYE: Tıb: Bulaşıcı hastalıklar. Sâri illetler.
İLLE-İ IZTIRARÎ: Kabul edilmesi mecburi görülen sebeb.
İMAM-I BUHARÎ: (Bak: Buhari.)
İNKÂRÎ: İnkârla alâkalı.
İNSANİYETKÂRÎ: Vicdanlılık, insaniyetlilik.
INTIFA-YI HARİK: Yangının sönmesi.
İRAE-İ TARİK: Yol gösterme. Kılavuzluk etme.
İSTİDARÎ: Dönerek ve bir daire meydana getirecek olan.
İSTİFHAM-I İNKÂRÎ: Gr: Menfî cihetle sual sormak. (İnkâr ettiğini bildirir şekilde "Olmaz" diyen birisine karşı, "Olur mu? diye sormak gibi.)
İSTİFHAM EDATLARI: Gr: Arabçada: E, men, keyfe, ma.
İSTİMRARÎ: İstimrara ait ve müteallik. Devamlılık, sürüp gidiş.
İTFA-Yİ HARİK: Yangının söndürülmesi.
İ'TİBARÎ: (İtibarî) Hakiki kıymeti olmayıp kıymeti var kabul edilme. Farazî ve izafî olan. Varlığı, başka şeylere nisbet edilmesi halinde bilinen.
ISKALARİYA: Geminin üst kısmına çıkabilmek için iskele, yani merdiven teşkil etmek üzere çarmıhlara aykırı ve kazık bağı ile bağlanmış ince halatlar.
IZTIRARÎ: Çaresizlik içinde oluş. Mecburiyet.(Lisan-ı ıztırariyle bir duâdır ki; muztar kalan her bir ziruh kat'i bir iltica ile duâ eder, bir hâmi-i mechulüne iltica eder. Belki Rabb-i Rahimine teveccüh eder. S.)
IZTIRARİYAT: (Iztırarî. C.) Mecburi olarak yapılan şeyler, mecburiyetler.İA' $ Bir nesneyi kab içine koyup saklamak.
JENGARÎ: f. Bakır yeşili. Bakır pası renginde olan boya.
KABTARÎ: Yünden dokunan bir elbise.
KAHKARÎ: Birdenbire geri dönme, aniden arkaya dönme. * Geri çekilmekle ilgili, geri dönmekle ilgili.
KAHKARİYE: Geri dönme. Rücu'.
KALB-İ MUZTARİB: Iztırab çeken kalb.
KALEMKÂRÎ: f. Resimcilik, ince nakkaşlık. * İnce nakkaşın elinden çıkmış.
KAMARÎ: (Kumriye. C.) Dişi kumrular.
KAMATIR (KAMTARİR): Katı, sağlam.
KAMERVARİ: f. Ay gibi, kamere benzercesine.
KÂMKÂRÎ: f. Mutluluk, saâdet, bahtiyarlık. Murada ermeklik.
KAMTARİR: Çatık suratlı.
KANKARİS: Börek.
KANTARİYYE: Kantar ücreti. Tartma parası.
KARARİT: (Kırat. C.) Kuyumcu tartıları. Kıratlar.
KARIK: Düz yer.
KARIS: Ekşi yoğurt.
KARISA: (C. Kavâris) İncitici söz.
KARİ: (A, uzun okunur) Köyde sâkin olan, köylü.
KARİ': (Kari'e) (A, uzun okunur) Okuyucu. Okuyan. * Âbid ve zâhid olan. * Kur'anı tecvide göre okuyan.
KARİ': Ulu kişi, seyyid.
KARİA: (A, uzun okunur) Ansızın gelen belâ. Kıyâmet. * Belâ ve musibetten hıfz-ı İlâhiye dâir okunan dua ve âyetler. * Peygamberimiz'in (A.S.M.) düşman üzerine saldığı asker grubu. * Pek şiddetli rüzgâr.
KARİA SURESİ: Kur'an-ı Kerim' in 101. Suresidir ve Mekkîdir.
KARİAT: (Karie. C.) Okuyan kadınlar. Kıraat eden kadınlar.
KARİB: Çok yakın. Yerce ve mekânca uzak olmayan. * Yakın hısım.
KARİB-ÜL AHD: Yakın zamanda.
KARİB (KAREB): (C.: Kavarib-Ekrub) Gemi sandalı.
KÂRİBAN: f. Kervan.
KARİBEN: Bir zaman sonra, yakın vakitte. Çok zaman geçmeden. * Sülâlece ve soyca yakın olan.
KARİE: (C.: Kariât) Okuyan kadın. Kırâat eden kadın.
KARİH: Yaralı, cerihalı. * Çıbanlı.
KARİH: (C: Kuruh-Kavârih) Kesbedici, kazanan. * Dişleri tam olan davar.
KARİHA: Fikir kabiliyeti. Zihin kudreti. Düşünme istidadı. * Akıldan hâsıl olan fikirler. Her şeyin evveli. * Kuyudan çıkarılan ilk su.
KARİHA-ZÂD: f. Karihadan doğan, karihadan meydana gelen.
KARİKATÜR: Bir insanın veya bir şeyin gülünç bir tarzda yapılan resmi. * Kaba, âdi ve mizahi resim.
KARİN: Yakın. Hısım. Akraba. * Arkadaş. Yaşı aynı olan arkadaş. Refik. Komşu. * Bir şeyi elde eden, nâil olan. * Pâdişahın daimi surette yakınında bulunan. Mâbeynci.
KARİN-İ EVVEL: Baş mâbeynci.
KARİN: Kılıcı ve oku olan. * Hacla umreyi birlikte yapan.
KARİNE: Bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ip ucu. Anlaşılması zor olan hususun hak ve hakikatına dâir cüz'i delil olan şey. İşaret.
KARİNE-İ MÂNİA: (Bak: Karine-i mecaz)
KARİNE-İ MECAZ: Mecaza ait işaret. Kelimenin mecaz olmasını gerektiren, hakiki mânasında alınmasına mâni olan kayıt. Buna Karine-i mânia da denir.
KARİNE-İ TAAYYÜN: Belli edici ve tâyine yardım eden iz, işâret, delil.
KARİR: Mesrur, sevinmiş, memnun. Beşâret ve müjde sebebi ile parlayan göz.
KARİR-ÜL AYN: Memnun, mesrur, gözü aydın.
KARİS: Donmuş, câmid. * Pıhtı. Sirke ile pişmiş balık.
KARİYE: (C: Kavâri) Uzun burunlu, kısa ayaklı, arkası yeşil bir kuş. * Süngü demirinin keskin yeri. * Kılıcın ve ona benzer şeylerin keskin yeri.
KARİYER: Fr. Bir insanın kendisini hasretmiş olduğu meslek. * Bir meslekte alınan merhalelerin bütünü.
KARSA (KARİSÂ): Bir hurma cinsi.
KASAB-ÜL FÂRİS: Kalem kamışı.
KAŞ'ARİRE: Ürpermek, titremek.
KAT'-I TARİK: Yol kesicilik.
KATI-UT TARİK: Yol kesen, eşkiya.
KATRED (KATÂRİD): Koyunu ve kuzusu çok olan kişi.
KAVARİ': (Karia. C.) İnsan öleceği zaman, halet-i nezi'de okunan âyet-i kerime. * Şiddetli esen rüzgârlar. * Ansızın Allah tarafından gönderilen belâ ve musibetler.
KAVARİR: (Karure. C.) Gözbebekleri. * Şişeler.KAVAS : Eskiden vezirlerin maiyetlerinde kullandıkları silâhlı adamlar.
KAVL-İ ŞÂRİH: Mânasını açıklayan söz. Şerheden söz. Tarif. Şerhedenin sözü.
KAZİYE-İ NAZARİYYE: Man: Aklın bir delil ile tasdik eylediği kaziyye. Delilinin mukaddematı yakiniyyattan ise, yakiniyye'dir ve illâ zanniye olur.
KELÂM-I MUDARÎ: Arab kabilelerinden Mudar Kabilesinin konuştuğu Arapça. Kur'an-ı Kerim bu lehçe üzerine nâzil olmuştur. En fasih Arapça'dır.
KERARİS: (Kürrâse. C.) El yazması kitapların sekiz sahifeden ibâret olan formaları.
KERMARİK: Ilgın ağacının koruğu.
KESR-İ ÂŞÂRİ: Ondalık kesir. Mahreci (paydası) 10 veya 10'un her hangi bir kuvvetinden ibaret olan kesir. Meselâ: 0,15 - 0,007 gibi.
KIYAS-I MAALFÂRIK: Birbirine benzemiyen şeyler arasında yapılan kıyas. Yani, doğru olmayan ve hakikata uymayan mukayese.
KIYYE-İ ÂŞÂRİ: Kilo. Bin gram olan ağırlık ölçüsü.
KUHARİYE: Yaşlı kadın. * Yaşlı hayvan.
KURAZ (KARİZA): Isırgan otu.
KUTB-UL ÂRİFÎN: Ariflerin en ileri geleni, en büyüğü. Maddi, mânevi ve İlâhi ilim sahiblerinin başı. Ariflerin kutbu. (Bak: Aktâb)
KUTTA-İ TARİK: Yol kesenler, eşkiyalar, haydutlar.
KÜFR-İ İNKÂRÎ: Aslâ Cenab-ı Hakk'ı tanımayıp, İslâmiyet hakikatlarını ikrar ve tasdik etmemektir. (Evet küfr, mevcudatın kıymetini ıskat ve mânasızlıkla ittiham ettiğinden; bütün kâinata karşı bir tahkir ve mevcudat âyinelerinde cilve-i esmayı inkâr olduğundan; bütün esmâ-i İlâhiyeye karşı bir tezyif ve mevcudatın vahdaniyete olan şehadetlerini reddettiğinden; bütün mahlukata karşı bir tekzib olduğundan; istidad-ı insâniyi öyle ifsad eder ki: Salâh ve hayrı kabule liyakati kalmaz. Hem, bir zulm-ü azimdir ki: Umum mahlukatın ve bütün esmâ-i İlâhiyenin hukukuna bir tecavüzdür. İşte şu hukukun muhafazası ve nefs-i kâfir hayra kabiliyetsizliği; küfrün adem-i afvını iktiza eder. S.)(Deniliyor : Deve kuşuna demişler : "Kanatların var, uç!" O da kanatlarını kısıp, "Ben deveyim" demiş, uçmamış. Fakat avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Halbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş. Sonra ona demişler; "Mâdem deveyim diyorsun, yük götür!" O zaman kanatlarını açıvermiş. "Ben kuşum" demiş, yükün zahmetinden kurtulmuş... Fakat hâmisiz ve yemsiz olarak avcıların hücumuna hedef olmuş. Aynen onun gibi; kâfir, Kur'anın semâvi ilânatına karşı küfr-ü mutlakı bırakıp meşkuk bir küfre inmiş. Ona denilse: "Madem mevt ve zevali, bir idam-ı ebedi biliyorsun; kendini asacak olan darağacı göz önünde... Ona her vakit bakan, nasıl yaşar? Nasıl lezzet alır?" O adam, Kur'anın umumi vech-i rahmet ve şümullü nurundan aldığı bir hisse ile der: "Mevt idam değil, ihtimal beka var." Veyahud, deve kuşu gibi başını gaflet kumuna sokar, tâ ki ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zeval-i eşya ona ok atmasın!.Elhasıl : O meşkuk küfür vasıtasiyle deve kuşu gibi mevt ve zevali, idam mânâsında gördüğü vakit, Kur'an ve semâvi kitabların iman-ı bil'âhiret'e dair kat'i ihbaratı ona bir ihtimal verir. O kâfir, o ihtimale yapışır, o dehşetli elemi üzerine almaz. O vakit ona denilse: "Mâdem bâki bir âleme gidilecek; o âlemde güzel yaşamak için tekâlif-i diniyye meşakkatini çekmek gerektir!" O adam şekk-i küfri cihetiyle der: "Belki yoktur; yok için neden çalışayım." Yâni: Vaktâ ki o hükm-ü Kur'anın verdiği ihtimal-i beka cihetiyle idam-ı ebedi âlâmından kurtulur ve meşkuk küfrün verdiği ihtimâl-i adem cihetiyle tekâlif-i diniyye meşakkati ona müteveccih olur; ona karşı küfür ihtimaline yapışır, o zahmetten kurtulur. Demek bu nokta-i nazarda, mü'minden ziyade bu hayatta lezzet alır, zannediyor. Çünki; tekâlif-i diniyyenin zahmetinden ihtimâl-i küfri ile kurtuluyor ve âlâm-ı ebediyeden, ihtimâl-i imanî cihetiyle kendi üzerine almaz. Halbuki bu mağlâta-i şeytaniyenin hükmü, gayet sathi ve faidesiz ve muvakkattır. L.)
KÜTÜB-Ü TEVARİH: Tarih kitabları.
LAGARÎ: f. Cılızlık, zayıflık.
LÂZIM-I GAYR-I MÜFARIK: Ayrılması mümkün olmayan, terki câiz olmayan, ziyade gerekli, çok lüzumlu.
LEYL-İ TÂRIK: Karanlık gece.
MÂ-İ MASDARİYE: Başında bulunduğu cümleyi masdar mânasına ve hükmüne sokar.
MÂ-İ CÂRİ: Akarsu. (Çay ve ırmak suları gibi.)
MAAL-FARIK: Yanlış olarak. Farklı olarak. Farklı olmakla beraber.
MAARIZ (MEÂRİZ): (Muarraz. C.) Bir sözü söyleyip başka bir şey murad etme ve cem' olmak, toplamak itibariyle ma'razlar, ta'rizler, adem-i tasrihler, sarahatsizlikler.
MAARÎ: İnsanın daima çıplak kalan organ veya azası.
MAARÎC: (Mi'rac. C.) Merdivenler.
MAARİF: Tahsil ile elde edilen ilim, malûmat, bilgi. * Meharet. Üstadlık. Hüner. * Marifetler. Mâruflar. Kültürler. * Çehrenin manzarada zâhir olan yerleri. * Bir memleketin okullarını ve tahsil ihtiyacını idâre ve te'mine çalışan bakanlık.
MAARİF-İ MÜTENEVVİA: Çeşit çeşit bilgiler.
MAARİF-İ UMUMİYE NEZARETİ: Maarif vekâleti. Milli Eğitim Bakanlığı.
MAARİF-MEND: (C.: Maarifmendân) f. Bilgili, bilgi sahibi. Kültürlü.
MAARİF-MENDÂN: (Maarifmend. C.) Bilgi sahibi kimseler, bilgililer.
MAARİF-PERVER: f. Maarifin yayılıp intişar etmesine çalışan. Maârife ait şeyleri muhafaza eden.
MAARİK: (Ma'rek ve Ma'reke. C.) Savaş meydanları, muharebe alanları. Harp sahaları.
MAARÎZ: (Mi'raz. C.) Kapalı mânâlar. * Edb: Birden fazla mânası olan bir kelimenin, en uzak mânasını kasdetmeler.
MAARÎZ-ÜL KELÂM: Kelâmda irad olunan kapalı mânâlar. Bir sözün asıl mânâsından başka mânâyı istemeler.
MADARİB: (Madrab. C.) Darbedilecek, dövülecek yerler.
MA'DUMAT-I HÂRİCİYYE: İlm-i İlâhide olup, maddi vücudu olmayan şeyler.
MAGARİB: (Magrib. C.) Batılar, magribler, garplar. * Akşamlar.
MAGARİM: (Magrem. C.) Diyetler. * Ödenecek borçlar.
MAGARİS: (Magris. C.) Fidanlıklar, fidan bahçeleri.
MAHARİB: (Mihrâb. C.) Mihrâblar.
MAHARİC: Çıkacak yerler. Huruc edecek yerler.
MAHARİC-İ HURUF: Gr: Ağızda harflerin çıktığı yerler.
MAHARİM: (Mahrem. C.) Mahrem olanlar. Haram olan şeyler.
MAHARİT: (Mahrut. C.) Mahruti şekilller. Koniler.
MAKARİZ: (Mikrâz. C.) Makaslar, kesecek âletler.
MALDARÎ: Zenginlik, servet.
MANZARÎ: Güzel, gösterişli ve yakışıklı adam.
MARAZ-I SÂRÎ: Tıb: Bulaşıcı hastalık.
MARIK: Dinsiz, mürted, hak dinden çıkan.
MARIN: (Mârına) Çekiçle dövülerek açılmağa müsait olan. * Kireçtaşı. * Çeşitli renklerde olan bir çeşit toprak.
MARIZ: Hasta, alil, mariz.
MARİC: Dumansız ateş, alev. * Dumansız barut.
MARİD: Azgın, sapkın. İnad ve isyanda benzerlerinden çok ileri gitmiş olan. Kibir, inad ve dinsizlikle tanınmış olan. Mütemerrid.
MARİN: Burun ucunda olan yumuşak kemiksiz yer.
MARİSTAN: f. Hastahâne.
MARİZ: (Maraz. dan) Hasta. İlletli. Dertli.
MARİZANE: f. Hasta olarak.
MASARİ': (Mısrâ'. C.) Mısrâlar. * (Masra'. C.) Güreş meydanları.
MASARİF: (Masraf. C.) Sarfiyatlar, masraflar. (Masârifât da denir.)
MASARİF-İ UMUMİYE: Umumi masraflar.
MASARİF: (Masruf. C.) Harcananlar, sarfolunanlar.
MASARİFAT: (Masârif. C.) Masraflar, giderler. Harcanan paralar.
MASARÎN: Bağırsaklar.
MATARIK: (Mıtrak ve Mıtraka. C.) Demirci çekiçleri.
MATARİD: (Mıtred. C.) Mızraklar, zıpkınlar.
MATARİH: (Matrah. C.) Bir şey atılan yerler. * Tarhedilecek yerler.
MÂYİ'-İ NÂRÎ: Ateş halinde su veya buhar.
MAZHARİYET: Mazhar ve nâil olma. Elde etme. Muvaffakiyet.
MEARİB: İhtiyaçlar, hâcetler, lüzumlu ve istenen şeyler. İstekler.
MEARİC: (Mi'rac. C.) Mi'raclar. Merdivenler. Çıkılacak yerler.
MEARİC SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 70. Suresi olup Seele veya Mevaki Suresi de denir ve Mekkîdir.
MECARÎ: (Mecrâ. C.) Mecralar. Su yolları. Su yatakları.
MEDARİC: (Medrec ve Medrece. C.) Merdivenler. * Meslekler, yollar.
MEDARİS: Medreseler. Ders okunan yerler. Talebe-i ulumun ikametgâhları. Din, imân, ahlâk dersi ve fenni ilim okutulan ve aynı zamanda talebenin ikamet ettiği mektebler.
MEDEDKÂRÎ: f. Yardımcılık.
MEFARİK: (Mefrak ve Mefrik. C.) Başın tepe kısımları. Başta saçın ikiye ayrıldığı noktalar.
MEFARİŞ: (Mefruş. C.) Kadın eşler.
MEF'UL-Ü SARİH: Doğrudan doğruya mef'ul demektir. Bir harf-i cerle ifâde olunmaz. "Nuri dalı kırdı" cümlesinde "dal" mef'ul-ü sarihtir. "Nuri daldan düştü" dersek, bunu arapça ifâde için (min) harf-i cerri ile söyleyebiliriz. İşte böyle harf-i cerle söylenen mef'ullere, "mef'ul-ü gayr-i sarih" denir. Bunlar mef'uldeki harf-i cerlerin adına göre isim alırlar. Meselâ: Mef'ul-ü maa, mef'ul-ü fih, mef'ul-ü leh gibi.
MEHARİC: (Mahrec. C.) Mahreçler. Dışarı çıkacak şeyler.
MEHARİC-İ HURUF: Tecvidde: Ağızda harf seslerinin çıktığı yerler.
MEKÂRİB: (Mikreb. C.) Çift sürülen sabanlar.
MEKÂRİH: (Mekrehe. C.) İnsana tiksinti veren şeyler. * Sıkıntılar, dertler.
MEKÂRİM: (Kerem. C.) Keremler. İyilikler. * Güzel ahlâk sahibi olmak. * Ahlâk-ı hamide, Cenâb-ı Hakk'ın sevdiği, beğendiği güzel ahlâk.
MEKÂRİM-İ AHLÂK: Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ahlâkına ve onun sünnet-i seniyesine ittiba ve imtisâl edenlerin ahlâkı.
MEKÂRİMKÂR: f. Cömert, eliaçık. Kerem sâhibi.
MEKARÎS: (Mıkrâs. C.) Makaslar, kesecek aletler.
MEKKÂRÎ: Mekkârlık, hile, düzen. Hilekârlık.
MENSUCÂT-I HARİRİYYE: İpek dokumalar.
MERD-İ GARİB: Yabancı yerlere, gurbete düşmüş kişi.
MERHAMETŞİARÎ: f. Merhametlilik, merhametli oluş.
MESARİB: (Mesrebe. C.) Otlaklar, çayırlar, mer'alar. * Karından göğüse kadar olan yerde biten kıllar.
MESARİH: (Mesrah. C.) Çayırlar, otlaklar, mer'alar.
MEŞARIK: Güneşin doğduğu taraflar. Şark tarafları.
MEŞARİ': Caddeler. Doğru ve açık yollar. * Su akan oluklar.
MEŞARİB: Meşrebler. Mizaclar. Tabiatlar. Huylar. * Fehimler. Anlayışlar. Ahlâklar. * Su içecek şeyler. Maşrabalar. * Köşkler.
MEŞARİT: (Mişrat. C.) Keskin bıçaklar. Ameliyatta kullanılan keskin hekim bıçakları.
METARIK: (Mıtrak ve Mıtraka. C.) Mızraklar. Tokmaklar. Çekiçler. Değnekler, sopalar.
MEVARİD: Gelecek yerler. Varacak yerler. Caddeler, yollar. Bir yere vasıl olacak yollar.
MEVARÎS: Miraslar. Verasetle nâil olunan mülk ve mallar.
MEVCUD-U HARİCÎ: Maddî vücudu bulunan eşya.
MEVCUDAT-I BAHARİYE: Bahar mevsimindeki renk renk, çeşit çeşit varlıklar.
MEVSİM-İ HARİF: Sonbahar, güz devresi.
MEZARİ': (Mezraa. C.) Tarlalar, bostanlar. Zirâat olunacak yerler.
MEZARİ-İ MÜNBİTE: Münbit ve verimli tarlalar.
MEZARİ': (Mezru. C.) Sürülüp tohum atılmış ve zirâat olunmuş yerler, tarlalar.
MEZARİB: (Mızrâb. C.) Mızraplar. Kanun, ud gibi çalgı âletleri.
MEZARİK: (Mızrâk. C.) Mızraklar, kargılar.
MEZARİSTAN: f. Mezarlık.
MINKARÎ: Gaga biçiminde. Gagaya benzer olan. * Gaga ile alâkalı.
MİHMANDARÎ: f. Mihmandarlık. Misafir ağırlayıcılık.
Mİ'MARÎ: (Mi'mariyye) Mimarlıkla alâkalı. Mimarlığa âit. * Bir yapı için mimara verilen para.
MİNKARÎ: Gaga biçiminde. Gagayı andırır tarzda.
MİNNETDARÎ: f. Minnetdarlık.
MİYAH-I CÂRİYE: Akar sular.
MUAHEDE-İ TİCARÎ: Yalnız ticâret işleriyle alâkalı olmak üzere devletler arasında yapılan andlaşma.
MUARIZ: Bir şeyden yan çizen. Muâraza eden. Karşı gelen. (Bak: Münâkaşa)
MUARIZ-ÜL KELÂM: (Bak: Maarîz-ül kelâm)
MUARIZÎN: (Muârız. C.) Muârızlar, muhalifler. Karşı gelenler.
MUDARİB: (Darb. dan) Döğüşen. Birbirlerine vuran.
MUHARİB: Harbeden. Cenkci. Cengâver. * Cesur. Atılgan. Kahraman. * İyi harbeden. Harb usullerini iyi bilen.
MUHARİBEYN: İki savaşçı, iki cengâver, iki muhârib.
MUHTARİYET: Muhtarlık. Kendi kendine hareket edebilme. İhtiyar ve iradesi kendi elinde olma.
MUKA'ARİYET: Çukurluk, oyukluk.
MUKADDEMÂT-I İHZARİYE: Bir şeyi hazırlamak için önceden yapılan işler.
MUKARİB: Birbirine yakın ve karib olan. İyi ve kötü ortasında orta hâlli olan.
MUKARİB-ÜL VÜCUD: Olması yakın, vücuda gelmesi yakın.
MUKARİN: Yakın olan. Bitişen. Ulaşan. Ulaşmış olan.
MUNKARIZ: İnkıraz bulmuş. Batmış. Bitmiş. Son bulmuş. Mahvolmuş. Sönmüş.
MUNSARIM: Kesilen, kat edilen.
MUNSARİF: (Sarf. dan) Geri dönen, çekilip giden. * Gr: Esre ve tenvin kabul eden isim.
MUNSARİH: (Sarâhat. dan) Açık, meydanda, zâhir.
MUSARİ': (Sar'. dan) Pehlivan, güreşçi.
MUSTARIF: Çıkarı ve menfaati için her yana başvuran.
MUTTARİD: Muntazaman devam eden. Bir düziye olan. Bir küllî kaideye mümasil ve muvafık olan. Sıralı. Düzgün.
MUTTARİDEN: Bir düziye, bir teviye.
MUZARİ': Ortak. Arkadaş.Benzer, müşabih. * Gr: Geniş zamanı ifade eden fiil hali. "Yazar, okur, görür, gelir" gibi. * Edb: Aruz kalıplarından birisinin ismi.
MUZTARIM: Alevlenen, ıztıram eden.
MUZTARİB: (Muzdarib) (Darb. dan) Sıkıntılı. Iztırab çeken. Hasta. Bir tarafı sızlayan. Ağrıyan. Ağlayan.
MUZTARİBANE: f. Rahatsız olarak, ıztırab ve sıkıntı çekerek.
MÜFARIK: (Fark. dan) Ayrılan, ayrılmış. Müfarakat eden.
MÜKÂRÎ: (Kira. dan) Katırcı. Kira ile hayvan işleten.
MÜNHARIT: İpliğe dizilmiş. Biçilmiş.
MÜNHARİF: (Harf. den) İnhiraf eden, yoldan çıkmış. Eğilmiş, çarpık. Usulünden çıkmış, sağlam olmayan. * Tecviddeki mânâsı için "İnhirâf"a bakınız. * Geo: Dört kenarlı, fakat hiçbir kenarı birbirine müsâvi ve müvâzi (eşit ve paralel) olmayan şekil. Sadece iki kenarı birbirine müvâzi (paralel) olursa, ona şibih-i münharif denir.
MÜNHARİF-ÜL MİZAC: Rahatsız, keyifsiz.
MÜNHARİT: (İnhirat. dan) Bir yola süluk eden.
MÜNKARIZ: Kesilmiş.
MÜRVARİD: f. İnci.
MÜSTEŞARÎ: (Meşveret. den) f. Müsteşarlık.
MÜŞARİK: (Şirket. den) Ortak, şerik. Bir işte birlikte bulunan. * Birlikte iş yapanlardan herbiri. Ortakların beheri.
MÜŞARİZ: Huysuz, kavgacı, gürültücü.
MÜTARİK: Karşılıklı olarak terkeden, bırakan. Mütâreke eden.
MÜTEARIZ: Birbirine zıt ve muhâlif olan.
MÜTEARİF: (Örf. den) Bilinen, bilinir, meşhur. * Birbirine tanıyan, tanışan.
MÜTEARİFE: Herkesin bildiği. Tanınmış. Meşhur. Doğruluğu âşikâr. * Man: İsbatı icab etmeyen söz.
MÜTEBARİZ: (Bürüz. dan) Tebarüz eden, meydana çıkan. Bâriz âşikar olan.
MÜTEBARİZÎN: (Mütebariz. C.) Meydana çıkanlar, belirenler, tebarüz edenler.
MÜTEDARİB: (Darb. dan) Birbirine vuran karşılıklı vuruşan.
MÜTEDARİK: (Derk. den) Tedârik eden, hazırlıyan. * Yetişip ulaşan.
MÜTEDARİS: Ders ile meşgul olan, okuyup yazan.
MÜTEFARİK: Ayrı ayrı. Bir birinden farklı olan.
MÜTEHARİB(E): (Harb. den) Savaşan, harbeden, muharebe eden.
MÜTEHARİMÎN: (Müteharim. C.) Teharüm edenler, kendilerini ihtiyar gibi gösteren kimseler.
MÜTEHARİŞ: Hırıldaşıp dalaşan, tehârüş eden.
MÜTEKARİB: (Kurb. dan) Yaklaşan, tekarüb eden. Birbirine yakın olan, gittikçe birbirine yaklaşan.
MÜTEKARİN: (Karn. dan) Birbirine birleşmiş, bitişmiş olan. * Yaklaşmış, yakınlaşmış, tekarün eden.
MÜTEMÂRIZ: Kendini hasta gösteren, yalandan hasta olan.
MÜTEMÂRIZÂNE: f. Yalandan hastalanarak.
MÜTEMÂRIZÎN: (Mütemârız. C.) Hasta gibi görünenler, yalandan hasta olanlar.
MÜTESARİ': Çabucak.
MÜTEŞARİK: Birbiriyle ortak olan.
MÜTETARİK: Bir işi bırakmakta olan.
MÜTEVARİ: (Verâ. dan) Gizli, saklı. Bir şeyin arkasına veya altına çekilerek saklanan.
MÜTEVARİD: (Vürud. dan) Gelen, tevarüd eden.
MÜTEVARİS: (Veraset. den) Birinden diğerine vâris olup kalan. Babadan oğlu geçen, tevarüs eden.
MERHAMETŞİARÎ: f. Merhametlilik, merhametli oluş.
NA-ÇARÎ: f. Çaresizlik.
NA-DARÎ: f. Olmamazlık, bulunmayış.
NAHARİR: (Nihrir. C.) Bilgili, akıllı ve âlim kimseler. Fâzıl ve mâhir kişiler.
NAMDARÎ: f. Namdarlık, ünlülük, meşhur olma.
NARÎ: (Bak: Nariyye)
NARİN: f. İnce, zayıf, nazik. * İç oda.
NARİS: f. Ham meyva.
NARİYYE: Nar ile alâkalı, nara mensub. Ateşten, yanıp tutuşur, patlar olan şey.
NA-SAZKÂRÎ: f. Uygunsuz iş yapma, münâsebetsiz iş görme. * Zıtlık, uygunsuzluk.
NAZAR-I ŞÂRİ': İlâhi nazar.
NAZARÎ (NAZARİYE): Nazara ve düşünceye ait. Yalnız görüş ve düşünce hâlinde bulunan ve tatbik edilmemiş hâlde olan bilgi.
NAZARİYYÂT: (Nazariye. C.) Görüşler. Düşünceler. Doğruluğu isbat edilmemiş ilmi görüşler.
NAZ-PERDARÎ: f. Naz çekme.
NEDAMETKÂRÎ: f. Pişmanlık, nâdim oluş.
NEHARÎ: Gündüzlü, gündüz ile alâkalı. * Yatılı olmayan mekteb veya talebe.
NEMARIK: (Nemraka. C.) Yastıklar.
NEVBAHARÎ: f. İlkbaharla ilgili.
NİGÂRİN: f. Resim gibi güzel sevgili. * Resimlerle ve nakışlarla süslü.
NİGÂRİSTAN: f. Resim ve heykel sergisi. * Güzelleri çok olan yer. * Puthane.
NİGÂRİŞ: f. Resim yapma. Tasvir yapma.
NİHAL-İ ZARİF: İnce, güzel dal.
NİKÂH-I HÂRİCÎ: Dışardan evlenme, akraba hâricinden kız alma.
ÖMER BİN FARID: (M. 1180-1234) Kahire'de doğdu ve orada vefat etti. Mütefekkir ve mutasavvıf olup büyük şâirlerdendir. Divanı vardır.
PAKÂRÎ: f. Tahsildarlık.
PARİN: (Pârine) f. Geçen yılki, geçen sene olan, bıldırki.
PARİR: f. Dayak, destek, direk.
PASDARÎ: f. Bekçilik, gözcülük.
PAYDARÎ: f. Devamlılık, süreklilik.
PAYEDÂRÎ: f. İtibarlılık, rütbelilik, pâyedarlık.
PERESTARÎ: f. Hizmetçilik. * Kulluk. * Tapıcılık. * Dalkavukluk.
RESTGÂRÎ: f. Kurtulma, necat.
REŞHARİZ: f. Damla döken.
RIZA-YI BÂRİ: Allah'ın rızası.
RİBH-İ TİCARÎ: Ticaret kazancı.
ROMAN-VÂRİ: f. Roman gibi hayalî olabilen. Hakikatla alâkası olmayan veya az olan.
REŞHARİZ: f. Damla döken.
SADAKA-İ CÂRİYE: Hayrı, sevabı dâimî olan sadaka. Sevabı öldükten sonra da devam eden hayırlı ameller. (Kur'an ve iman hizmeti gibi.)
SADED HARİCİ: Konuşulan mevzudan dışarı çıkmak. Hududdan dışarı çıkmak.
SAHARÎ: (Sahrâ. C.) Sahrâlar. Çöller.
SAHARÎ: Kaya cinsinden. Kaya ile alâkalı.
SAHARİ: (Sahrâ. C.) Çöller, sahrâlar, kırlar.
SAHTEKÂRÎ: f. Hilekârlık, sahtekârlık.
SAİKA-VARİ: f. Yıldırım gibi. Şiddetli korkutarak.
SARARÎ: (C.: Sarariyyûn) Gemici.
SÂRIK: (Sârıka) Çalan, hırsızlık yapan. Hırsız.
SÂRIKANE: f. Hırsız gibi, hırsızcasına.
SARİ: (Sâriye) Sirayet eden, bulaşıcı, geçici olan. Genişleyip başkasına da geçmeğe, yayılmağa müstaid olan.
SARİ: f. Süren, sürücü.
SARİ': Düşmüş. Yere düşmüş sar'alı kimse.
SARÎ: (C.: Surrâ) Gemici.
SARİB: Yol, tarik.
SARİF: (Sarf. dan) Değiştiren. * Harcayan, sarf eden.
SARİF: Kapı gıcırtısı. * Diş gıcırtısı. * Makara sesi.
SARİFE: (C.: Savârif) Değişiklik. Değişme.
SARİH: Kurtaran, maded veren. İmdad eden. * Çağırılan, kendisinden meded beklenen. * Meded isteyen.
SARİH: Açık, belirli âşikâr. Sâf ve hâlis olan.
SARİHAN: Açık ve belirli olarak. Açıkça. Meydanda ve âşikâr olarak.
SARİK: (Bak: Sârık)
SARİM: Kesen, kesici. * Şecaatlı.
SARİM: Kesilmiş. * Biçilmiş ekin, döğülmemiş harman.
SARİME: Ekini biçilmiş yer.
SARİR: (Kapı, kalem vs. de) Cızırtı, gıcırtı.
SARİR-İ HÂME: Kalem cızırtısı.
SARİYE: (C.: Sevari) Direk. * Gece yağmur yağdıran bulut.
SAVARIM: (Sârım. C.) Keskin kılıçlar.
SAVARİF: (Sârife. C.) Değişmeler. Değişiklikler.
SAVARİF-İ DEHR: Dünya değişiklikleri.
SAYARİF: (Sayrefî. C.) Sarraflar. * Kurnaz ve işini bilir kimseler.
SAY'ARİYYE: Boyunda olan işaret.
SAZKÂRÎ: f. Uygunluk, muvafakat.
SEARİR: Bir ot cinsi. * Burun içinde olan yarık.
SEFARİC: (Sefercel. C.) Ayvalar.
SEHV-İ SARİH: Pek açık yanlış.
SELMAN-I FARİSÎ: İran'ın İsfahan şehrinde doğmuş olan büyük bir sahâbe. Evvelce ateşperestti, sonra Hristiyan oldu. Daha sonra papazların nasihatiyle İslâmiyetin geleceğini anlamıştı ve arıyordu. Yeni Peygamber'e (A.S.M.) kavuşmak için Şam'dan Hicaz'a geldi ve orada kendisini köle yaptılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Medine'ye geldiğinde müslüman oldu ve Resulullah onu satın alıp azad etti. İslâmiyete çok hizmetleri vardır. (R.A.)
SERARİ: (Süriyye. C.) Câriyeler, odalıklar.
SERDARÎ: f. Başkumandanlık, serdarlık.
SEYF-İ SÂRİM: Keskin kılıç.
SIFÂT-I İŞARİYE: İşaret sıfatları.
SIRAVARİ: f. Sıralı halde, sıra gibi.
SİPARİŞ: f. Ismarlamak, ısmarlayış.
SUFARİYE: Sarı asma adı verilen bir kuş.
SUMARİ: Dübür.
SÜMMET-TEDARİK: Sonradan, başka yerlerden tedarik edilmiş olan. Sonradan düşünülmüş, uydurulmuş.
SÜVARÎ: Atlı asker, atlı. * Gemi kaptanı.
ŞARIK: Çıkan, tulu' eden. * Parlayan.
ŞARIKA: (C.: Şevârık) Aydınlık, nur, ziya, ışık.
ŞARİ': Şeriatı meydana koyan, teşri eden. Allah (C.C.). * Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. * Şüru' eden, başlayan.
ŞARİB: (Şürb. den) İçen. Şürbeden. * (C.: Şevarib) Bıyık.
ŞARİB-ÜL LEBEN: Süt içen.
ŞARİB-ÜL LEYLİ VE-N NEHAR: Gece gündüz içki içen. Devamlı sarhoş.
ŞARİBE: Su kenarında olan tâife.
ŞARİD: Tutunup beğenilmiş ve yayılmış şiirler. * Şiir tarzındaki ata sözleri.
ŞARİF: (C.: Şürüf) Yaşlı deve.
ŞARİH: Şerheden, açıklayan. Bir şeyin mânasını izhâr eden.
ŞARİH: (C.: Şurah) Yiğit, kahraman.
ŞARİM: Ucu yarılmış ok.
ŞARİK: (C.: Şevârık) Güneş. * Parlak cisim.
ŞART EDATLARI: (Huruf-u şartiye) Bunlara "Şart isimleri" de denir. Arapçada şart mânâsını ifade eden edatlar: İn, Men, Ma, Mehmâ, Eyyü, Metâ, Eynemâ, Eyyâne, Ennâ, Haysümâ, Keyfemâ. $Bu edatlar iki fiili (şart ve ceza fiillerini) cezmederler. Şart mânâsını ifade eden edatlardan sonra gelen ilk fiil, şart; ikincisi de, cevab veya ceza adını alır. İkinci fiilin meydana gelebilmesi, birinci hükmün meydana gelmesine bağlıdır.
ŞEARİR: Davar yanırına üşüşen sinek ve üvez. * Her yöne dağılmak.
ŞEFARİC: Bir cins helva.
ŞEMARİH: (Şimrâh. C.) Dağ tepeleri. * Hurma veya üzüm salkımları.
ŞEREF-VARİD: f. Şerefle gelen.
ŞEVARIK: (Şârıka. C.) Nurlar, aydınlıklar. Parlaklıklar.
ŞEVARİ': (Şâri'. C.) Büyük yollar, caddeler.
ŞEVARİB: (Şârib. C.) Bıyıklar.
ŞEVARİD: (Şâride. C.) Dağılmış, dağınık şeyler.
ŞİBH-İ MÜNHARİF: Geo: Yamuk. Yalnız iki kenarı paralel olan dörtgen.
ŞİKARİSTAN: f. Av yeri, avı çok olan yer.
ŞÜBHE-İ TÂRIK: Zulmetten gelen şüphe belâsı.
ŞÜMARİDE: f. Sayılmış, hesab edilmiş.
ŞARİB-ÜL LEBEN: Süt içen.
TABDARÎ: f. Parlaklık.
TACDARÎ: f. Padişahlık, hükümdarlık.
TAKLİL-İ MASÂRİF: Masrafların azaltılması.
TARAFDARÎ: f. Kayırıcılık, taraftarlık.
TÂRIK: Gece gelen kimse. * Zulmette hâsıl olan belâ ve musibetler. * Parlak yıldız. * Sabah yıldızı. (Zühre)
TÂRIK SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 86. Suresinin ismidir. Mekkîdir.
TARIM (TARİME): (C.: Tıram) Kara çadır.
TARÎ: (Taravet. den) Taze, taravetli.
TARÎ: Karanlık, meçhul.
TARÎ: (Tarâ. dan) Birdenbire çıkan, ansızın görünen.
TARİD: (Tard. dan) Kovan, çıkartan, süren, tardeden.
TARİD: Kovulmuş, uzaklaştırılmış, sürülmüş, çıkarılmış. * Bir kimsenin birinci çocuğundan sonra doğan ikinci çocuğu.
TARİDE: Arap çocuklarına mahsus bir oyun. * Okları cilâ edip parlattıkları ağaç.
TARİH: Hâdiseye vakit tayin etmek. * Vak'anın vukuuna tayin olunan vakit. Zaman tesbiti. * Geçen hâdiseleri kaydetmekten hâsıl olan ilim. * Vak'anın vukuuna vakit tayin eden söz ve makam. * Memlekette vâki olan hâdiseleri zamana nazaran tertip ve sırasıyla zikir ve beyan eden kitap.
TARİH-İ KADÎM: Eski zaman tarihi.
TARİH-İ MU'CEM: Bir mısra, beyit veya cümledeki noktalı harflerin ebced hesabı ile yekûnunun delâlet ettiği tarih. * Edb: Ebced hesabında noktalı harflerin hesap edilerek düşürülen tarih. Bir ilmi, müfredâtı ile belirten eser.
TARİH-İ UMUMÎ: Umumî tarih.
TARİH: İşe yaramaz diye bir kenara atılmış nesne.
TARİHNÜVİS: (C.: Tarihnüvisân) f. Tarih yazan. Müverrih.
TÂRİK: Terkeden, vazgeçen, bırakan.
TÂRİK-İ DÜNYA: Hevâ ve hevesi terkeden. Dünyanın fâni olan cihetini terkedip Allah rızası yolunda olan.
TÂRİK-ÜS SALÂT: Namaz kılmayı terketmiş olan kimse.(Çok tembellerden ve târik-üs salâtlardan işitiyoruz; diyorlar ki: Cenab-ı Hakk'ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var ki, Kur'ân'da çok şiddet ve ısrar ile ibâdeti terkedeni zecredip Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdit ediyor. İtidalli ve istikametli ve adaletli olan ifade-i Kur'âniyeye nasıl yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bir cüz'î hataya karşı, nihayet şiddeti gösteriyor?Elcevab: Evet, Cenab-ı Hak, senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen, ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevi yaralarına tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde isbat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi' ilaçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese: Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?.. Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın.Amma Kur'ânın, terk-i ibadet hakkında şiddetli tehdidatı ve dehşetli cezaları ise; nasılki bir Padişah, raiyetinin hukukunu muhafaza etmek için; âdi bir adamın, raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatasına göre, şiddetli cezaya çarpar. Öyle de; ibadeti ve namazı terk eden adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin raiyeti hükmünde olan mevcudatın hukukuna ehemmiyetli bir tecavüz ve mânevi bir zulüm eder. Çünkü; mevcudatın kemalleri, Sânia müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibadet ile tezahür eder. İbadeti terkeden, mevcudatın ibadetini görmez ve göremez. Belki de inkâr eder. O vakit ibadet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer mektub-u Samedani ve birer âyine-i Esmâ-i Rabbaniye olan mevcudatı âlî makamlarından tenzil ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazifesiz, câmid, perişan bir vaziyette telâkki ettiğinden, mevcudatı tahkir eder; kemalâtını inkâr ve tecavüz eder. Evet herkes; kâinatı kendi âyinesiyle görür. Cenab-ı Hak, insanı, kâinat için bir mikyas, bir mizan suretinde yaratmıştır. Her insan için, bu âlemden hususi bir âlem vermiş. O âlemin rengini, o insanın i'tikad-ı kalbîsine göre gösteriyor. Meselâ; gayet me'yus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve me'yus suretinde görür... gayet sürurlu ve neş'eli, müjdeli ve kemal-i neş'esinden gülen bir adam; kâinatı neş'eli, güler gördüğü gibi, mütefekkirâne ve ciddi bir surette ibâdet ve tesbih eden adam; mevcudatın hakikaten mevcud ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını bir derece keşfeder ve görür.. gafletle veya inkârla ibadeti terkeden adam; mevcudatı, hakikat-ı kemalâtına tamamiyle zıd ve muhalif ve hatâ bir surette tevehhüm eder ve mânen onların hukukuna tecavüz eder. Hem o târik-üs-salât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını onun nefs-i emmâresinden almak için, dehşetli tehdit eder. Hem netice-i hilkatı ve gaye-i fıtratı olan ibadeti terk ettiğinden, hikmet-i İlâhiyeye ve meşiet-i Rabbaniyeye karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Onun için cezaya çarpılır.Elhasıl: İbadeti terkeden, hem kendi nefsine zulmeder; -nefs ise, Cenab-ı Hakk'ın abdi ve memlüküdür- hem kâinatın hukuk-u kemalâtına karşı bir tecavüz, bir zulümdür. Evet, nasılki küfür mevcudata karşı bir tahkirdir; terk-i ibadet dahi, kâinatın kemalâtını bir inkârdır. Hem hikmet-i İlâhiyyeye karşı bir tecavüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstahak olur.İşte bu istihkakı ve mezkur hakikatı ifade etmek için, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül-Beyan; mu'cizane bir surette o şiddetli tarz-ı ifadeyi ihtiyar ederek, tam tamına hakikat-ı belâgat olan mutabık-ı muktezâ-yı hale mutabakat ediyor. L.)
TARİK: f. Karanlık.
TARÎK: Yol. Tarz, usûl. * Vâsıta. Meslek. * Bir maksada nâil olmak için icrâsı lâzım olan husus veya bu hususların hey'et-i mecmuası.
TARÎK-İ ÂMM: Herkesin geçmesine mahsus yol.
TARÎK-İ BERZAHİYE: Berzaha giden ve ona ait yol.
TARÎK-İ CEHRÎ: Açık olarak ve yüksek sesle zikir yapan tarikat. (Kadirî gibi)
TARÎK-İ NAKŞÎ: Şeyh Bahaüddin Nakşbendî Hazretlerinin kurduğu tasavvuf yolu. (Bak: Nakş-bendî)(Tarîk-i Nakşî'de dört şeyi bırakmak lâzım: Hem dünyayı, hem nefis hesabına âhireti dahi maksud-u hakiki yapmamak; hem vücudunu unutmak; hem ucbe, fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir. S.)
TARİKAT: Yol, manevî yol. * Usûl, tarz. Hal ü şan. (Bak: Müteşeyyih, Seyr-i âfâkî, Tasavvuf)
TARİK-BAHT: f. Bahtı kara, şanssız, tâlihsiz.
TARİM: Kalın bulut. * Elleri ve ayakları kaba olan kimse.
TARİS: Kavi, kuvvetli.
TARİYE: Ansızın gelen belâ, dâhiye.
TARİZ: Cansız, kuru nesne. * Meyyit, ölü.
TAVARIK: (Târika. C.) Gece gelen belâlar.
TEBARİ: Mücâdele ve muhârebe etmek. Savaşmak, dövüşmek.
TECAHÜL-İ ÂRİFANE: Edb: Bildiği bir şeyi bilmiyormuş gibi gösterme. Bilen bir kimsenin, bilmez gibi davranması.
TEFARİC: (Tefric. C.) Yırtmalar, genişletmeler. * Ferah vermeler. * Korkaklar, zaifler, yüreksizler. * (Tifrac. C.) Yırtmaçlar, aralıklar.
TEFARİK: Müteferrik olanlar. Tefrikalar. Ayırma ve seçmeler. * Taksitler. Ufak tefek şeyler. Ayrıca şeyler. * Küçük hediyelik eşya.
TEFARİK-UL ASÂ: Bir atasözüdür. Bu darb-ı mesel hakkında meşhur Kamus Tercümesi'nde hülâsaten şu mâlumat var: "Arab'dan fakir bir kadının zaif ve gayet huysuz bir oğlu varmış. Yaptığı müteaddit kavgalarda meselâ bir defasında burnunu, bir defasında kulağını, bir defasında dudaklarını kesmişler. Her bir defasında da annesi çocuğunun kesilen azalarına bedelen diyet alarak zenginleşti. Bu sebeple oğluna: "Sen tefarik-ul-asâdan daha faydalısın." Zira o, asâ ki, bir cins ağaç olup, parçalandıkça her bir parçasından yine faydalı şeyler yapılırdı. Onun gibi oğlunun da vücud parçaları daha faydalı oldu. Yani, bir (şey) olmakla beraber, muhtelif fayda cihetleri bulunan şeyler için mecazen bu tabir kullanılır.
TEKÂRİ: Kira almak.
TEKARİR: (Takrir. C.) Teklifler, takrirler, önergeler.
TEMARİ: Şek şüphe etmek. Mücadele etmek.
TENASÜH-VÂRİ: f. Tenasühe benzer bir surette.
TERARİH: (Türrehe. C.) Saçmasapan ve mânâsız sözler.
TEVARİ: Gizlenme, kaybolup göze görünmeme.
TEVARİ-İ KAMER: Ayın gizlenmesi, görünmez olması.
TEVARİH: (Târih. C.) Tarihler. Hâdiselerin zuhur zamanını kaydeden kitaplar.
TEVREB (TEVÂRİB): Toprak.
TİCARÎ: (Ticariyye) Ticaretle ilgili, ticarete ait.
UCARİM: Kuvvetli adam.
ULBARİ: Bir ot cinsi.
ULUHİYET-İ SÂRİYE VE HAYAT-I SÂRİYE: Vahdet-ül vücud ehlince kullanılan tasavvufî tabirler olup; İlâhî sıfatların ve hayatiyetin eşyaya sirayet etmesi, yani tecelli etmesi mânasında olan bu tabirlerden, ehil olmayanlar; Allah'ın tecessümünü veya eşyaya hulûl'ünü veya eşya ile ittihad ve ittisal'ini zu'metmek gibi bâtıl vehimlere düştüler.Bu mes'eleye dair Mesnevi-i Nuriye'den nakledeceğimiz veciz bir paragraftan bu tabirler daha iyi anlaşılabilir:"Evet, delil içinde neticeyi görmek, âlemde sânii müşahede etmek, tarîk-ı istigrakkârane cihetiyle cedavil-i ekvanda cereyan-ı tecelliyat-ı İlâhiyeyi; ve melekutiyet-i eşyada sereyan-ı füyuzatı; ve meraya-yı mevcudatta tecelli-i esma ve sıfâtı yalnız zevken anlaşılır birer hakikat iken dîk-i elfaz sebebiyle, uluhiyet-i sariye ve hayat-ı sariye tabir ettiler.Ehl-i fikir, o hakaik-ı zevkiyeyi nazarın mekayisine sıkıştırdığından, çok evham-ı bâtılaya menşe' oldu."
ULUM-U NAZARİYE: Yalnız görüş halinde kalmış, tatbikata konulmamış ilimler, teoriler.
UTARİD: Araptan bir kabile adı. * Merkür gezegeni.
ULUHİYET-İ SÂRİYE VE HAYAT-I SÂRİYE: Vahdet-ül vücud ehlince kullanılan tasavvufî tabirler olup; İlâhî sıfatların ve hayatiyetin eşyaya sirayet etmesi, yani tecelli etmesi mânasında olan bu tabirlerden, ehil olmayanlar; Allah'ın tecessümünü veya eşyaya hulûl'ünü veya eşya ile ittihad ve ittisal'ini zu'metmek gibi bâtıl vehimlere düştüler. Bu mes'eleye dair Mesnevi-i Nuriye'den nakledeceğimiz veciz bir paragraftan bu tabirler daha iyi anlaşılabilir: "Evet, delil içinde neticeyi görmek, âlemde sânii müşahede etmek, tarîk-ı istigrakkârane cihetiyle cedavil-i ekvanda cereyan-ı tecelliyat-ı İlâhiyeyi; ve melekutiyet-i eşyada sereyan-ı füyuzatı; ve meraya-yı mevcudatta tecelli-i esma ve sıfâtı yalnız zevken anlaşılır birer hakikat iken dîk-i elfaz sebebiyle, uluhiyet-i sariye ve hayat-ı sariye tabir ettiler. Ehl-i fikir, o hakaik-ı zevkiyeyi nazarın mekayisine sıkıştırdığından, çok evham-ı bâtılaya menşe' oldu." URUŞ
ÜMM-ÜT TÂRIK: Deve kuşu.
ÜMM-ÜT TARÎK: Ulu yol. Yüce yol.
ÜSTÜVARİ: f. Sağlam, kuvvetli, emniyetli.
VÂHİD-İ İ'TİBARÎ: Hakikatta olmayıp varlığı farazî olarak kabul edilen bir şey. Varlığına itibar edilen şey. (Ağırlık için kilo, uzunluk için metre bir vâhid-i itibarîdir.)
VAHY-İ SARİHÎ: Hem sözü, hem mânası tam vahiy olan. (Âyetler ve kudsi hadisler gibi) Resul-ü Ekrem burada sırf tebliğ edendir. Müdahalesi yoktur.
VARİ: f. Benzer, gibi.
VARİ: Semiz et. * Vahşi hımar, yabani eşek.
VÂRİD(E): (Vürud. dan) Ulaşan, yetişen, gelen, erişen. Akla gelen. * Olan. Bir şey hakkında söylenip tatbik edilen. * Hâzır, nâzır. * Bahadır.
VÂRİD-İ HÂTIR: Akla gelen, hatıra gelen.
VÂRİDÂT: (Vâride. C.) Kâr, gelir. * Vârid olan. Bir kimseye veya hazineye ait gelir ve paralar. * Hatıra gelen, içe doğan.
VÂRİDÎN: (Vârid. C.) Gelenler, vâsıl olanlar.
VARİK: (C: Vürük) Süs için palanın önüne geçirip astıkları saçaklı kıvrımlı esvap. * Nakışlı kumaştan yapılmış saçaklı palan ve eyer örtüsü.
VÂRİS: Cenab-ı Hakk'ın bir ismi. * Mirasçı. Kendisine miras düşen. Mirasa konan. Vefat eden birisinin maddî veya manevî mal ve mülkünde kullanmaya, tasarrufa salâhiyetli olan.
VÂRİSÎN: (Vârisûn) Vâris olanlar. Vârisler.
VARİŞ: Bir topluluk yemek yerken davetsiz olarak yemeğe katılan kimse.
VÜCUD-U HÂRİCÎ: Zâhir, ademden çıkmış olan. İlmî vücuddan âlem-i şehadete gelmiş olan. Maddî varlık, cismanî eşya.
YARI ÜMMİ: Yazıyı tam yazamayan. * İlmi daha ziyade ilhama istinad eden.
YÂRÎ: f. Yardım. * Dostluk.
YENARIK: Yassı bilezik.
YESARÎ: Sola ait. Sol ile alâkalı.
ZARÎ: Kanı durmayan damar.
ZARİ': Hurma ağacının dikeni.
ZARİ': (Zer'. den) Ekin eken. Çiftçi.
ZARİ: f. Ağlayıp sızlama. * Hakirlik ve itibarsızlık.
ZARİB: (C.: Zırâb) Bir ucu keskin yerli taş. * Küçük tepe.
ZARİF(E): Zarafetli. İnce ve nâzik tavırlı. Güzel. Şık. İnce nükteli. * İnce nükteli ve güzel tâbirlerle konuşan.
ZARİF-ÜT TAB': İnce, zarif tabiatlı, güzel huylu.
ZARİFANE: f. Zariflikle, incelikle, zarif olana yakışır surette.
ZARİFE: Fazla ve lüzumsuz söz.
ZARİH: (Darih) Mezar, kabir. Türbe.
ZARİR: (C.: Ezırre-Zırrân) Kaba, sert yapılı ve muhkem yer.
ZARİS: Taşla yapılmış kuyu.
ZARİYAT: Kırıp ufalayan, toz duman edip götüren kuvvetler. * Velud kadınlar. (Bak: Zerv)
ZARİYAT SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 51. suresidir. Mekkîdir.
ZAVARİB: Nabız damarları.
ZEHARİF: (Zuhruf. C.) Yalancı süsler, yaldızlar, gösterişler. * Sahte süsler.
ZELLET-ÜL KARİ': Okuyanın yanılması. Namaz içinde, kırâat esnasındaki yapılan yanlışlık.
ZERARÎ: (Zürriyet. C.) Zürriyetler, kuşaklar, nesiller.
ZERREVÂRİ: f. Zerre gibi çok küçük.
ZEVARİ': Küçük tuluklar.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ARIK : Uykusuz kimse, uykusuz olma halindeki.
ÂR : Utanma, mahcubiyet. Utanılacak şey. Ayıp. Şiyb. Şerm. Haya.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...