Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ASIF(E): (C.: Asıfât) Şiddetli rüzgâr, sert fırtına. (Bak: Asf)
ASIFAT: (Asf. C.) şiddetli rüzgârlar.
ASIL: (Bak: Asl)
ASIM: Kendisini günahlardan men'edip pâk ve ismetli tutan, koruyan, men'eden.
ASIMA: Medine şehrinin diğer bir ismi.
ASIR: (Bak: Asr)
ASİ: Uygun, elverişli.
ASİ: Çok isyan eden, çok isyancı.
ÂSİ: İsyan eden. Emirlere itâat etmeyen.
Günah işleyen.
Meşru idâreyi tanımayıp baş kaldıran.
ÂSÎ: Hurma salkımı.
ÂSİ: Doktor, cerrah, tabib.
f. Kederli, hüzünlü.
ASİB: Dolmuş bağırsak.
Katı nesne, şedid.
Şiddetli sıcak, çok sıcaklık.
Talihsizlik.
ASİB: Dağ, cebel.
Kuyruğun bittiği yere "asib-ü zeneb" derler.
ÂSİB: f. Musibet, belâ, âfet, felâket.
Çarpışma.
ASİB-İ RÜZGAR: Zamanın belâsı.
ASİB-RESAN: f. Zarar veren, musibete atan, belâya düşüren, felâkete sevkeden.
ASİD: Başında bir zahmet olup boynunu döndüremeyen ve eğilemeyen, burnundan sümüğü akan deve.
ASİDE: Bulamaç adı verilen yemek.
ASİF: (C.: Usefâ) Para ile tutulan işçi, yevmiyeci, gündelikçi.
ASİFE: Buğday ve arpa başağını örten yapraklar.
ÂSİL: (C.: Avâsil-Usûl) Kovandan bal alan kişi.
Yürürken aceleden yele yele yürüyen kimse.
ASİL: Esas. Yedek olmayan.
Köklü.
Edebli, soylu.
Fık: Muamelâtta kendi nâmına hareket eden.
Akşam vakti.
Ölüm, mevt.
ASİLÂNE: f. Asil olanlara yakışır şekilde. Asil ve neseb sahibine lâyık.
ASİLE: (C.: Asâil) Bir şeyin tamamı, bütünü.
Öğleden sonranın son kısmı, akşam üzeri.
Ölüm, mevt.
ASİL-ZADE: f. Sülâlesi ve ailesi görgülü, temiz ve asil olan.
ASİL-ZÂDEGÂN: (Asil-zâde. C.) Asilzâdeler, soylu kişiler.
ASİM: Engel, mâni, muhafaza eden.
ASİM: Günahkâr. Günah işleyen.
ASİME: f. Akılsız, şaşkın, sersem.
ASİME-GÎ: f. Akılsızlık, şaşkınlık, sersemlik.
ASİME-SÂR: f. Kafası karışık.
ÂSİN: Pis kokulu. Bozulup kokan su.
ÂSİR: Bir efsaneyi rivayet eden.
ASÎR: Üsâre. Özsu.
Bir maddenin sıkılmış suyu.
Suyu alınmak için sıkılmış şey.
ÂSİR: Ayağı kayan.
ASİR: Ağır. Zor. Güç. Müşkül. Düşvâr.
ASİR: Karmakarışık.
Bitişik komşu.
ASİR(E): Üzüm ve benzeri şeyleri şıra yapmak veya yağını almak için sıkan.
ASİRE: Üzerine bir yıl geçtiği hâlde hâmile olmayan dişi deve.
ASİRE: (C.: Asirât) Hayvanın ayağının arasına takılan köstek.
ASÎRE: Cibre, posa.
ASİSTAN: Fr. Profesör veya hekim yardımcısı.
ASİT: Fr. Terkibindeki hidrojenin yerine element alarak tuz meydana gelmesine sebep olan ve mavi turnusolü kırmızıya çevirmek hâsiyetinde hidrojenli birleşik hamız.
ÂSİTAN: f. Kapı eşiği.
Dergâh.
Tekke.
ÂSİVEN: f. Şaşkın, sersem, aklı dağınık.
ÂSİYÂ: f. Su değirmeni.
ASİYÂ-BÂN: f. Değirmenci, değirmen sahibi.
ASİYÂ-GER: f. Değirmen yapan, değirmenci.
ASİYÂ-SENG: f. Değirmentaşı.
ÂSİYE: Kederli, hüzünlü kadın.
Sütun, kolon, direk.
Hz. Musa'yı (A.S.) Nil nehrinden çıkararak büyütüp yetiştiren kadın. Firavunun zevcesinin ismi.
AŞI: Birşeyden alınıp diğer birşeye aktarılan madde.
Çeşitli tehlikeli hastalıkların önünü almak için aşılanan madde.
Yabani veya cinsi âdi bir ağaca, cinsine yakın diğer iyi bir ağaçtan vurulan kalem veya yaprak aşısı.
ÂŞIK: Çok fazla seven. Mübtelâ. Birisine tutkun.
Saz şairi.
(Cümledeki yerine göre) : Ahbab, hazret, ma'hut, seninki gibi mânâlara gelir. (Müennesi: Aşıka)
ÂŞIK-I DİDÂR-I PÂK: Temiz yüzün âşıkı.
Edb: Evvelce ordularda, kışlalarda, köy odalarında ve mahalle kahvelerinde gerek kendinin, gerek başkalarının sözlerini sazla dile getiren kimse; halk şâiri.
ÂŞIKAN: (Âşık C.) f. Âşıklar, tutkunlar.
AŞİ: (C.: Avâş) Kastedici.
AŞİ: Akşam.
Akşam yemeği.
Tavuk karasına tutulan kimse.
AŞİHE: f. Kişneme.
AŞÎK: Fazla âşık, çok tutkun.
AŞİKÂR(E): f. Belli, meydanda, açık. Bedihi.
AŞİNA: f. Mâlumatlı, haberli olan. Arif. Bilgili. Mâlik. Tanıdık. Yabancı olmayan.
Yüzücü.
AŞİNE: f. Yumurta.
AŞİR: Onuncu.
Eskiden öşür toplayan vergi memuru. (Bak: Amil)
AŞİR: Onda bir. On kısma taksim edilen bir şeyin herbir parçası.
Kur'an-ı Kerimin on cüz'ünden herbiri veya on âyetlik bir parçası.
Dost, yardımcı, yardak.
Koca.
Kabile.
Kötülükte yardımcılık eden.
Sahip.
Toz. (Bak: Aşr)
AŞİRE: Onuncu. Tâsia'nın altmışta biri.
AŞİREN: Onuncu olarak, onuncu derecede.
AŞİRET: Kabile, oymak, göçebe halinde yaşıyan ekseri bir soydan gelen cemaat. Yakın akraba, âile.
AŞİRET-İ GALİB: Galip gelen aşiret.
Aşiretin ekseriyeti, çokluğu.
AŞİYAN (E): f. Kuş yuvası.
Mc: İkâmetgâh. Ev, mesken.
AŞİYAN-I HARÂB: Yıkılmış yuva, tahrib edilmiş mesken.
AŞİYAN-SÂZ: f. Yuva kuran, mesken yapan.
AŞİYY: Akşam, akşam üzeri.
AŞİYAN-SÂZ: f. Yuva kuran, mesken yapan.
İçerisinde 'ÂSÎ' geçenler
ABBASÎ: Resul-i Ekrem'in (A. S.M.) amcası Hz. Abbas'ın neslinden gelen veya aynı sülâleden gelenlerin kurdukları devlete mensup olan.
ADEM-İ BASİRET: Basiretsizlik, görüşsüzlük.
AHEN-ÂŞİYÂN: f. Dikiş yüksüğü.
AKASIR: (Akser. C.) Pek kısalar.
AKASİ: (Aksa. C.) Çok uzaklar.
ALAŞIM: Madenlerin eriyerek birleşmesi sonunda meydana gelen madde, halita.
ANÂSIR: (Unsur. C.) Unsurlar. Bir şeyin meydana gelmesine sebeb olan temel esaslar. Elementler.
ANÂSIR-I ERBAA: Dört unsur: Toprak, hava, su, nur (veya ateş).
ANÂSIR-I HİSABİYYE: Mat : Bir hesabı yapmak için gerekli olan mâlûmatlar.
ANÂSIR-I KÜLLİYE: Külli ve dünyanın her tarafından yayılmış bulunan unsurlar.
ARİSTOKRASİ: yun. Âlimlerin ve cemiyette en iyilerin iktidarına dayanan hükümet şekli. Tarihte soylu, imtiyazlı, toprak sahibi, zenginlerin hâkimiyetine dayanan hükümet şekli. Bu şekli ile oligarşi veya plütokrasi adıyla da anılmaktadır. İmtiyazlı azınlığın, çoğunluğu idare etmesidir.
ASESBAŞI: Osmanlı İmparatorluğunun eski devirlerinde polis müdürü.
ASIF(E): (C.: Asıfât) Şiddetli rüzgâr, sert fırtına. (Bak: Asf)
ASIFAT: (Asf. C.) şiddetli rüzgârlar.
ASIL: (Bak: Asl)
ASIM: Kendisini günahlardan men'edip pâk ve ismetli tutan, koruyan, men'eden.
ASIMA: Medine şehrinin diğer bir ismi.
ASIR: (Bak: Asr)
ASİB: Dolmuş bağırsak. * Katı nesne, şedid. * Şiddetli sıcak, çok sıcaklık. * Talihsizlik.
ASİB: Dağ, cebel. * Kuyruğun bittiği yere "asib-ü zeneb" derler.
ÂSİB: f. Musibet, belâ, âfet, felâket. * Çarpışma.
ASİB-İ RÜZGAR: Zamanın belâsı.
ASİB-RESAN: f. Zarar veren, musibete atan, belâya düşüren, felâkete sevkeden.
ASİD: Başında bir zahmet olup boynunu döndüremeyen ve eğilemeyen, burnundan sümüğü akan deve.
ASİDE: Bulamaç adı verilen yemek.
ASİF: (C.: Usefâ) Para ile tutulan işçi, yevmiyeci, gündelikçi.
ASİFE: Buğday ve arpa başağını örten yapraklar.
ÂSİL: (C.: Avâsil-Usûl) Kovandan bal alan kişi. * Yürürken aceleden yele yele yürüyen kimse.
ASİL: Esas. Yedek olmayan. * Köklü. * Edebli, soylu. * Fık: Muamelâtta kendi nâmına hareket eden. * Akşam vakti. * Ölüm, mevt.
ASİLÂNE: f. Asil olanlara yakışır şekilde. Asil ve neseb sahibine lâyık.
ASİLE: (C.: Asâil) Bir şeyin tamamı, bütünü. * Öğleden sonranın son kısmı, akşam üzeri. * Ölüm, mevt.
ASİL-ZADE: f. Sülâlesi ve ailesi görgülü, temiz ve asil olan.
ASİL-ZÂDEGÂN: (Asil-zâde. C.) Asilzâdeler, soylu kişiler.
ASİM: Engel, mâni, muhafaza eden.
ASİM: Günahkâr. Günah işleyen.
ASİME: f. Akılsız, şaşkın, sersem.
ASİME-GÎ: f. Akılsızlık, şaşkınlık, sersemlik.
ASİME-SÂR: f. Kafası karışık.
ÂSİN: Pis kokulu. Bozulup kokan su.
ÂSİR: Bir efsaneyi rivayet eden.
ASÎR: Üsâre. Özsu. * Bir maddenin sıkılmış suyu. * Suyu alınmak için sıkılmış şey.
ÂSİR: Ayağı kayan.
ASİR: Ağır. Zor. Güç. Müşkül. Düşvâr.
ASİR: Karmakarışık. * Bitişik komşu.
ASİR(E): Üzüm ve benzeri şeyleri şıra yapmak veya yağını almak için sıkan.
ASİRE: Üzerine bir yıl geçtiği hâlde hâmile olmayan dişi deve.
ASİRE: (C.: Asirât) Hayvanın ayağının arasına takılan köstek.
ASÎRE: Cibre, posa.
ASİSTAN: Fr. Profesör veya hekim yardımcısı.
ASİT: Fr. Terkibindeki hidrojenin yerine element alarak tuz meydana gelmesine sebep olan ve mavi turnusolü kırmızıya çevirmek hâsiyetinde hidrojenli birleşik hamız.
ÂSİTAN: f. Kapı eşiği. * Dergâh. * Tekke.
ÂSİVEN: f. Şaşkın, sersem, aklı dağınık.
ÂSİYÂ: f. Su değirmeni.
ASİYÂ-BÂN: f. Değirmenci, değirmen sahibi.
ASİYÂ-GER: f. Değirmen yapan, değirmenci.
ASİYÂ-SENG: f. Değirmentaşı.
ÂSİYE: Kederli, hüzünlü kadın. * Sütun, kolon, direk. * Hz. Musa'yı (A.S.) Nil nehrinden çıkararak büyütüp yetiştiren kadın. Firavunun zevcesinin ismi.
ÂŞIK: Çok fazla seven. Mübtelâ. Birisine tutkun. * Saz şairi. * (Cümledeki yerine göre) : Ahbab, hazret, ma'hut, seninki gibi mânâlara gelir. (Müennesi: Aşıka)
ÂŞIK-I DİDÂR-I PÂK: Temiz yüzün âşıkı. * Edb: Evvelce ordularda, kışlalarda, köy odalarında ve mahalle kahvelerinde gerek kendinin, gerek başkalarının sözlerini sazla dile getiren kimse; halk şâiri.
ÂŞIKAN: (Âşık C.) f. Âşıklar, tutkunlar.
AŞİHE: f. Kişneme.
AŞÎK: Fazla âşık, çok tutkun.
AŞİKÂR(E): f. Belli, meydanda, açık. Bedihi.
AŞİNA: f. Mâlumatlı, haberli olan. Arif. Bilgili. Mâlik. Tanıdık. Yabancı olmayan. * Yüzücü.
AŞİNE: f. Yumurta.
AŞİR: Onuncu. * Eskiden öşür toplayan vergi memuru. (Bak: Amil)
AŞİR: Onda bir. On kısma taksim edilen bir şeyin herbir parçası. * Kur'an-ı Kerimin on cüz'ünden herbiri veya on âyetlik bir parçası. * Dost, yardımcı, yardak. * Koca. * Kabile. * Kötülükte yardımcılık eden. * Sahip. * Toz. (Bak: Aşr)
AŞİRE: Onuncu. Tâsia'nın altmışta biri.
AŞİREN: Onuncu olarak, onuncu derecede.
AŞİRET: Kabile, oymak, göçebe halinde yaşıyan ekseri bir soydan gelen cemaat. Yakın akraba, âile.
AŞİRET-İ GALİB: Galip gelen aşiret. * Aşiretin ekseriyeti, çokluğu.
AŞİYAN (E): f. Kuş yuvası. * Mc: İkâmetgâh. Ev, mesken.
AŞİYAN-I HARÂB: Yıkılmış yuva, tahrib edilmiş mesken.
AŞİYAN-SÂZ: f. Yuva kuran, mesken yapan.
AŞİYY: Akşam, akşam üzeri.
AVASIF: (Asıta. C.) Sert ve kuvvetli rüzgârlar. Fırtınalar.
AVASIM: (Asıme. C.) Temiz, ismetli kimseler. * Hudut şehirleri.
ÂYÂT-I NÂSİH: Sâbık olan şer'i hükmün kaldırıldığını beyan eden âyetler. (Bak: Nesh)
ALAŞIM: Madenlerin eriyerek birleşmesi sonunda meydana gelen madde, halita.
AŞİYAN-SÂZ: f. Yuva kuran, mesken yapan.
BAHR-İ MUHİT-İ ATLASÎ: (Bahr-ı Muhit-i Garbî) Atlas Okyanusu.
BASIK: Yükselmiş. Uzamış. Çıkmış.
BASIK: Eli açık. Cömert. Dolup taşan.
BASIKA: Beyaz ve sâfi bulut. * Âfet, dâhiye. * Makbul bir cins sarı hurma.
BASIM: (Uydurma bir kelimedir) Matbaacılık. Tab'etme sanatı.
BASIN: Uydurma bir kelime olup "matbuat" yerine kullanılır. Gazete, mecmua gibi belli zamanlarda çıkan matbuatın hepsi.
BASINÇ: (Bak: Tazyik)
BÂSIR: Gören. Dikkatli ve göz kuvveti ile gören.
BÂSIT: Açan. Yayan. Serici. * Ferahlık veren. * Dilediği kulunun rızkını genişlendiren Allah (C. C.). * Mücerred olup, mürekkep ve müellef olmayan. * Tıb: Bir uzvu uzatıp açan adele.
BÂSIT-ÜR-RIZK: Allah.
BASİ': (C.: Busu') Ter.
BASİA: Çok kırmızı dudak.
BASİK: Gövde damarı. (Dirsek içinde bulunan üç damarın aşağısında olandır.)
BASİKA: Su ile tamamen dolu olan kuyu.
BASİL: Kahraman, cesur, yiğit kimse. * Fena, sert, kırıcı, kötü söz. * Haram olan şey. * Güzel olmayan, çirkin kimse.
BASİL: Fr. İnce, uzun bir bakteri çeşidi.
BASİLE: Bir nevi soğan. Bir soğan çeşidi.
BASİM: (Besm. den) Güleryüzlü, şen kimse.
BASİNE: Ekincilerin sabanı. * Sanat ehlinin âletleri. * Kaba çuval.
BASİR: Basiret sâhibi ve anlayışlı olan. Hakikatları anlayan. En iyi ve en çok anlayışlı. Kalb gözü ile gören. * İt, köpek, kelp.
BASİR: Kararmış. * Ekşi yüzlü ve katı yürekli kimse.
BASİRANE: f. Görerek. Bilerek. Basiret sahibine yakışır halde.
BASİRET: Hakikatı kalbiyle hissedip anlama. Kalbde eşyanın hakikatlarını bilen kuvve-i kudsiyye. Ferâset. İm'ân-ı dikkat. * İbret alınacak hidâyet sebepleri. Beyyine. Hüccet. * Bir evin iki tarafının arası. * Yer üstündeki kan. (Bak: Süveydâ-i kalb)
BASİRET-İ KALB: Gönül uyanıklığı. Kalb basireti.
BASİRET-KÂR: f. Basiretli, ferâsetli, önceden gören.
BASİRET-KÂRÎ: Basiretlilik, önceden görmeklik.
BASİT: Kıymetsiz. * Geniş * Yaygın olan. * Mücerred ve münferid olup, mürekkeb ve müellef olmayan. * Neş'eli. Güleryüzlü. Düz, arızasız, engelsiz. * Edb: Aruz vezinlerinden biri.
BASİT KESİR: Sûreti (payı), mahrecinden (paydasından) küçük kesir. 2/5 gibi.
BASİTA: Uzak yer.
BASİTE: Yükseklik ölçen yayvan güneş saati. * Döşeme minder. * Düz yer.
BAŞIBOZUK: t. Bir harp çıktığında orduya süvari veya piyade olarak katılan gönüllü asker. Başıbozuk tâbiri, gelişigüzel ve intizamsız idare tarzına da alem olmuştur. Bir zamanlar bu tâbir, asker olmayan siviller için de kullanılmıştır.
BAŞİK: (C.: Bevâşık) Atmaca denilen kuş.
BAŞİR: Müjdeci, müjde veren. * Mutlu, mesut.
BEKTAŞÎ: Hacı Bektaş-ı Veli tarikatına mensub olan kimse.
BEKTAŞİYÂN: f. Bektâşiler. Yeniçeriler.
BERASİN: (Bürsün. C.) Yırtıcı hayvanların pençeleri.
BEVASİR: (Bâsur. C.) Mayasıllar, basurlar.
BEYT-ÜL KASİD: Edb: Kasidenin seçilmiş en güzel beyti.
BEYTAŞÎ: (Bak: Bektaşî)
BÎ-HASIL: f. Ebedî, sonsuz, nihayetsiz, bâki. * Verimsiz, faydasız.
BİLÂ-FASILA: Fâsılasız, aralıksız, durmadan.
BİLÂ-VASITA: Vasıtasız. Araya biri girmeden, doğrudan doğruya.
BİLVASITA: Vâsıta ile. Birisinin vâsıta olması, aracılığı ile. * Edb: Terci' ve terkib-i bentleri teşkil eden parçaları birbirine bağlayan beyit.(Bak: Musarra')
BÎ-NASİB: f. Nasibsiz, tâlihsiz.
BİNBAŞI: Ask: Bin kişiye yakın olan bir tabur askere kumanda eden subay; yarbayın bir alt, yüzbaşının bir üst derecesidir.
BÜROKRASİ: Fr. Hükûmet dairelerinde aşırı kırtasiyecilik, muamele çokluğu. İşlerin yürütülmesinde şekilciliğin ve idarî işlemlerin ağır basması hâli. Devlet görevlilerinden meydana gelen zümre veya sınıf. Memurlar sınıfı. Bürokrasi, her çeşit rejimde tahakküm vasıtası olmaktadır. Oysa İslâmiyet'te devlet makamları tahakküm değil, hizmet makamıdır. Devlet görevlileri müslüman halkın hizmetindedir, kendileri saygı beklemez, saygılı davranır. Kimseye tahakküm edemez. Çünkü Allah'ın emirlerine uymak zorundadır. Hazreti Ömer (RA), devlet başkanı olunca "Allah'ın emirlerinin dışına çıkarsam, beni kılıçlarınızla doğrultun" demekle bunun örneğini vermiştir. Zulüm ve tahakkümü kaldırarak adaleti getirmiştir. Gerçek adalet ve hürriyet ancak İslâm'da vardır.
BEYTAŞÎ: (Bak: Bektaşî)
BEKTAŞİYÂN: f. Bektâşiler. Yeniçeriler.
CAMİ-ÜL MEHASİN: Güzel vasıfları huyları kendinde toplamış bulunan.
CASİM: Şam diyarında bir köyün adı.
CASİR: (Cesaret. den) Cesaret eden, cesur, cesaretli.
CASİYE: Diz çökmüş.* Topluluk, cemaat. * Yığın, taş yığını.
CÂSİYE SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 45. sûresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur. Şeriat, Dehir Suresi de denir.
CAŞİRİYYE: Kuşluk vakti yenen yemek. Kuşluk yemeği.
CEDDE-İ FÂSİDE: Ananın anası, anneanne.
CEHL-İ BASİT: Bilmediğini bilmek sûretiyle olan câhillik.
CEMEL VAK'ASI: Müslümanlar arasında vuku bulan elem verici ilk muharebedir. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) Zevcesi Hz. Aişe (R.A.) ile Aşere-i Mübeşşereden Talha ve Zübeyr'in (R.A.) Hz. Ali'ye (R.A.) karşı kıyamlarından doğmuştur. Bu harpte Hz. Aişe ile Talha ve Zübeyr'in maiyetinde otuzbin; ve Hz. Ali'nin refakatinde yirmibin kişi olduğu hâlde karşı karşıya gelinmiş ve muhârebe sonunda her iki taraftan içlerinde sahabeden birçok zatla beraber onbin kişi şehid edilmiştir. Bu muharebede Hz. Talha ve Zübeyr de şehâdete nâil olmuşlardır. Bu muhârebeye Cemel Vak'ası denilmesinin sebebi: Hz. Aişe'nin mahfelini bir deve üzerine koydurarak ve kendisi ve bu mahfelde gayet mestûre bir şekilde oturup harp yerine maiyetindeki sahabelerle beraber gittiği için ve harbin en şiddetlisi bu devenin etrafında meydana geldiği içindir. (Bak: Sahabe)(Hazret-i Ali (R.A.) zamanında başlayan muharebelerin mâhiyeti nedir? Muhariblere ve o harpte ölen ve öldürenlere ne nam verebiliriz?Elcevap: Cemel Vak'ası denilen Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha ve Hazret-i Zübeyr ve Aişe-i Sıddıka (Radıyallahü Teâlâ Aleyhim Ecmain) arasında olan muharebe; adâlet-i mahzâ ile, adâlet-i izâfiyenin mücadelesidir. Şöyle ki:Hazret-i Ali, adâlet-i mahzâyı esas edip, Şeyheyn zamanındaki gibi o esas üzerine gitmek için içtihad etmiş. Muârızları ise: Şeyheyn zamanındaki safvet-i İslâmiye adâlet-i mahzâya müsaid idi, fakat mürur-u zamanla İslâmiyetleri zaif muhtelif akvam hayat-ı içtimaiye-i İslâmiye'ye girdikleri için adâlet-i mahzânın tatbikatı çok müşkil olduğundan, "ehvenüşşerri ihtiyar" denilen adâlet-i nisbiye esası üzerine içtihad ettiler. Münâkaşa-i içtihadiye siyasete girdiği için, muharebeyi intaç etmiştir. Mâdem sırf "Lillâh" için ve İslâmiyet'in menâfii için içtihad edilmiş ve içtihaddan muharebe tevellüd etmiş; elbette hem katil, hem maktûl ikisi de ehl-i Cennettir. İkisi de ehl-i sevaptır diyebiliriz. Her ne kadar Hz. Ali'nin içtihadı musib ve mukabilindekilerin hata ise de, yine azâba müstahak değiller. Çünki: İçtihad eden hakkı bulsa iki sevab var. Bulmazsa, bir nevi ibadet olan içtihad sevabı olarak bir sevab alır. Hatâsından mâzurdur. Bizde gayet meşhur ve sözü hüccet bir zât-ı muhakkik Kürdçe demiş ki: $Yâni: Sahabelerin muharebesinde kıyl ü kal etme. Çünki hem katil ve hem maktûl ikisi de ehl-i Cennettir.Adâlet-i mahzâ ile adâlet-i izafiyenin izâhı şudur ki: $Âyetin mâna-yı işârisiyle; bir masumun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir ferd dahi, umumun selâmeti için fedâ edilmez. Cenâb-ı Hakk'ın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için ibtal edilmez. Bir cemaatin selâmeti için bir ferdin rızâsı bulunmadan hayatı ve hakkı fedâ edilmez. Hamiyet namına rızasıyla olsa, o başka mes'eledir.Adâlet-i izâfiye ise, küllün selâmeti için, cüz'ü feda eder. Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehven-üş-şer diye bir nevi adâlet-i izafiyeyi yapmağa çalışır. Fakat, adâlet-i mahzâ kabil-i tatbik ise, adâlet-i izâfiyeye gidilmez, gidilse zulümdür.İşte İmam-ı Ali Radiyallahü Anh, adâlet-i mahzâyı şeyheyn zamanındaki gibi kabil-i tatbiktir deyip, hilâfet-i İslâmiyeyi o esas üzerine bina ediyordu. Mukabilleri ve muârızları ise, "Kabil-i tatbik değil, çok müşkilâtı var." diye adâlet-i izâfiye üzerine içtihad etmişler. Tarihin gösterdiği sâir esbab ise, hakiki sebep değiller, bahanelerdir. M.)
CEVASİS: (Casus. C.) Casuslar. Gizli şeyleri araştıranlar. Gizlilikleri öğrenip bilenler.
DAKAİK-AŞİNA: f. İlmî incelikleri bilen, anlaşılması ve tefhimi müşkül, yüksek ve ince ilmî mes'elelere vâkıf olan.
DÂSİTÂN: (Dâstân) f. Destan, sergüzeşt. Geçmiş hâdiseleri anlatan nesir veya nazım halinde yazı. * Şöhret.
DÂSİTÂNE-İ AŞK: Aşk hikâyesi ve destanı.
DEMOKRASİ: yun. (Demos: Halk; Kratia: İdare, iktidar) Halk iktidarına dayanan hükümet şekli. Devlet iktidarını elinde bulunduranların, halkın çoğunluğunun iradesiyle seçildiği hükümet şeklidir. Tatbikatı üç şekildir:1- Vasıtasız hükümet şekli: Halk, devlet iktidar ve hâkimiyetini vasıtasız olarak kullanır. Kanunları kendisi yapar, suçluları kendisi muhakeme eder, idareyi kendisi yürütür. Bu usül ancak küçük cemiyetlerde tatbik imkânına sahiptir. 2- Yarı vasıtasız hükümet şekli: Halk re'yi ile temsilciler meclisi seçilir. Meclisin çıkardığı kanunların tatbik edilebilmesi için halkın re'yine baş vurulması (referandum) şarttır.3- Temsil hükümet şekli: Cumhuriyet. Halk seçim yolu ile hakimiyet ve iktidarı, belli bir zaman için seçtiği temsilciler meclisine devreder. İktidarı halk adına meclisler kullanır.Demokrasinin temsil şekli olan cumhuriyetin de üç ayrı tatbik şekli vardır. 1- Meclis hükümeti sistemi: Hükümet, meclis iradesiyle teşekkül eder. Eğer hükümet meclisin itimadını kaybederse meclis tarafından düşürülür. 2- Parlementer hükümet sistemi: Hükümetle, meclis, belli ölçüler içinde birbirine karşı müstakildir. 3- Başkanlık hükümeti sistemi: Hükümet başkanını halk seçer. Başkan, hükümet üyelerini kendisi tâyin eder ve kendisi azleder.Demokrasi, hukuk devletine ve millet ekseriyetinin hakimiyetine dayalı olup kişi veya azınlık hâkimiyetini reddeder.Demokrasinin temellerine aykırı olmayan herhangi bir inanış ve fikir sahibi olanlar, kendi inanış ve fikrini halka kabul ettirmek için zor kullanmak veya idareyi ele geçirmek için zorlama ve isyana teşebbüs veya açıkça teşvik etmemek şartıyla her türlü inanış ve fikri; neşir, tebliğ ve telkin etmek serbestliğini kabul eden devlet şeklidir.
DERD-AŞİNA: f. Dert görmüş, mihnet görmüş kişi.
DEVR-İ KASIR: (Devre-i kasire) Fiz: Kısa devre.
DÜMASİR: (Demser) İnişi yumuşak olan yer. * Etli, büyük deve.
EASİR: (İ'sâr. C.) Şiddetli fırtınalar, kasırgalar.
EBHÂR-I VÂSİA: Geniş denizler.
EHASİN: Pek güzel, en güzel olan şeyler.
EHASİN-İ AHLÂK: Ahlâkın en iyisi, en güzeli. Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) ahlâkı gibi olan ahlâk.
EKASIR: (Akser. C.) En kısalar, pek kısalar.
EKASİ: (Aksâ. C.) En uzaklar, pek uzaklar.
EKASİ-İ BİLÂD: Uzak beldeler, en uzak şehirler.
EKASİM: (Aksam. C.) Aksamlar, paylar, kısmetler.
EKASİRE: (Kisrâ. C.) Kisralar, şahlar. Eski Acem padişahları.
EKASİS: (Kıssa. C.) Kıssalar, ibretli hikâye ve dersler.
ELHASIL: Hasılı, sözün özü, kelâmın lübbü, neticesi, kısası, kısacası. Hülasa-i kelâm, netice-i kelâm, filcümle.
EL-KÂSİBÜ HABİBULLAH: Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) ma'rifetini ve rızâsını kazanan onun habibidir, sevgili kuludur. (Hadis meâli)
EMASİL: (Emsel. C.) Benzerler, eşler, akranlar, müsaviler. * İtibarlı kimseler.
ENASİ: (Enâsiye) (İnsan. C.) İnsanlar. * Basar, göz.
ENASİYA: Bir mürekkeb ilâç.
ESASİYYE: Asılla temelle alâkalı. Esasa ait ve müteallik.
EVASIT: (Evsât. C.) Vasatlar, orta hal ve vaziyetler.
EVHAMIN MÜDAFAASI: Vehimlerin def'edilmesi, kuruntuların kovulması.
FÂİL-İ MÜBAŞİR: Huk: Bir şeyi bizzat yapan kimse.
FÂSIK: (Fısk. dan) Günahkâr. Hak yolundan hâriç olan. Allah'ın emirlerine karşı zıt hareket eden. Büyük günahı işleyen veya küçük günahta ısrar eden kimse.(Ey bedbaht fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve "ekseriyetin efkârı benimle beraberdir" deme! Çünki fâsık adam, fıskı istiyerek ve bizzat taleb edip girmemiş; belki içine düşmüş çıkamıyor... Hiç bir fâsık yoktur ki, sâlih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki, El-iyâzübillâh! irtidat ile vicdanı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın.) (R.N.)
FÂSIK-I MAHRUM: Günah işlemeye hazır olduğu halde fırsat bulamayan.
FÂSIK-I MÜTECÂHİR: Açıktan açığa kimseden sıkılmadan günah işleyen. İşlediği günah ile övünen günahkâr kimse. (Böylelerin aleyhinde konuşmak gıybet sayılmaz.)
FÂSIL: Fasıllara ayıran. Kısım kısım eden.
FÂSILA: Bend. Kısım. Bölük. Durak. * Mevsim. * Mebhas.
FÂSILA-İ SALTANAT: Yıldırım Bayezid'in Ankara savaşında Timur'a esir düşmesinden, Çelebi Mehmed'in pâdişah olmasına kadar geçen zaman.
FÂSİC: Semiz. * Yüklü olmayan kısır deve.
FÂSİC: Kısır, semiz davar.
FÂSİD(E): Bozguncu. * Doğru olmayan. Bozuk. Müfsid. * Yanlış olan. * Fık: Aslen sahih olup, vasfen sahih olmayan. Yani, kendi nefsinde meşru' iken gayr-i meşru' bir şeye yakınlığı sebebiyle meşru'iyyetten çıkan şeydir. İbadet hususunda fâsid ile bâtıl aynı şeydir. Meçhul bir şeyi satmak gibi. (Bak: Bâtıl)
FÂSİD-ÜL MİZAC: Ahlâkı ve iyi huyları ifsad eden.
FÂSİD DAİRE: Man: A yı B ile, B yi A ile ispat etmek. Bir düşünceyi isbat etmek için isbat edilmemiş başka bir düşünceyi delil olarak kullanmak ve bunu da isbat için isbatı istenen ilk düşünceyi doğru sayıp buna delil diye kullanmak. Yani isbat edilen ile isbat edeni birbirine delil saymak olup isabetsizdir.
FÂSİH: (Fesh. den) Vazgeçen. Dağıtıcı. Bozguncu. Fesheden. * Çürüten.
FÂSİH-İ ŞİRKET: şirketi fesheden.
FASÎH: Fasahat sâhibi. Hatasız olarak söyleyen. Açık ve güzel konuşan.
FASÎHANE: f. Fasahatli, fasih olana yakışır tarzda. Açıklıkla.
FASİKA: Fâre.
FASİKÜL: Fr. Bir kitabın ayrı bir kapak içinde satılan bölümlerinden her biri.
FASÎL: (C: Fisâl-Fuslân) * Hâkim. * Kale duvarından kısa duvar. * Deve yavrusu.
FASÎLE: (C.: Fesâil) Anababa, ebeveyn, âile. * Familya, bir cinsten olan bitkilerin hepsi.
FASÎS: Seyelan etmek, akmak.
FASİT DAİRE: (Bak: Fâsid daire)
FAŞİST: Fr. Faşizm taraftarı.
FAŞİYE: (C: Fevâşi) Koyun, deve ve benzeri hayvanat gibi doğurup çoğalan mal cinsi.
FAŞİZM: Fr. Irkçılığa dayanan diktatörlük rejimi.
FELASİFE: Felsefeciler. Filozoflar, felsefe ile uğraşanlar. * Düşüncesiz, kaygısız, rahat yaşayanlar. * Dinsizler.
FELASİFE-İ YUNAN: Yunan feylesofları.
FEVASIL: (Fâsıla. C.) Fâsılalar. (Bak: Fâsıla)
FIRAK-I SİYASİYE: Siyasî fırkalar, siyasî partiler.
FIRKA-İ SİYASİYE: Siyasî parti.
Fİ'L-İ BASİT: Gr: Basit fiil, tek kökten yapılan fiil. Meselâ: Gitmek, gelmek, olmak gibi.
Fİ'L-İ KIYASÎ: Gr: Kurallı ve kaideli fiil. (İş'ten: işlemek; ateşten: Ateşlemek gibi)
FİKR-İ FÂSİD: Bozuk fikir, fâsid fikir.
FİL VAK'ASI: (Bak: Ebrehe)
FİRAŞİYET: Karılık. * Fık: Birisinin karısı oluş. Zevciyet.
FÂİL-İ MÜBAŞİR: Huk: Bir şeyi bizzat yapan kimse.
FÂSİH-İ ŞİRKET: Şirketi fesheden.
ÇAŞİT: Casus.
ÇEŞM-AŞİNA: f. Göz aşinalığı olan, tanıdık.
GASIB: Gasbeden, zorla alan.
GASIB-ÜL GASIB: Gasbedilmiş malı gasıbdan gasbeden.
GASIK: Gecenin ilk karanlığı. Gece. Karanlık. * Ay doğmak.
GASÎL: Yıkanmış.
GASÎME: Çekirgeli yemek.
GASÎRE: Cemaat, topluluk.
GAŞİYE: Perde. Örtü. * Kıyamet. * Dilenci ve cerrar. * Ziyârete gelen dostlar gurubu.
GAŞİYE-DÂR: f. At uşağı, seyis.
GAŞİYE SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de 88. suredir. Mekkîdir.
GAVAŞÎ: (Gaşiye. C.) Kıyametler. * Örtü. At takımından sayılan bir nevi örtü.
GAYB-AŞİNA: f. Gaybı bilen. Gaybdan haberi olan. Gelecekten veya âhiretten haberi olan.
GİRİT MADALYASI: Tar: Biri Sultan Aziz diğeri Sultan II.Abdülhamid devrinde olmak üzere ihdas olunan madalyalar. Her ikisinin de altun ve gümüş olmak üzere iki türlüsü vardı. Girit işinde hizmeti görünen devlet ricaline altun, ikinci derecedeki memurlarla halka, gümüş olanı verilirdi. (O.T.D.S.)
GÜNAŞIRI: t. İki günde bir. Bir gün olup ertesi gün olmayarak ve böylece sürüp giderek.
HADIM AĞASI: (Bak: Hâdim ağası)
HADİM AĞASI: Erkekliği yok edilmiş olan. Böyle kimselere "Tavaşi" de denilirdi. Bu gibiler, yabancı erkekler için mahrem sayılan harem dairesine girip çıktıkları ve muhafaza ile beraber harem hizmetini de gördükleri için kendilerine "Hâdim Ağası" adı verilirdi. (O.T.D.S.)
HAL-AŞİNA: f. Hâl ve durumdan anlayan.
HALVET-İ FÂSİDE: Karı-kocanın aralarında şer'î mâni olmasına rağmen birleşmeleri.
HAMASÎ: Hamâsetle alâkalı. Fıtrî cesarete âit ve müteallik.
HAMASİYYAT: Kahramanlık destanları.
HANASÎR: Helâk olmak.
HANASİRE: Hıyânet ehli, hâinler.
HANNASÎ: Şeytanla alâkalı.
HARAŞİF: (Harşef. C.) Balık pulları. Pul pul olan şeyler. * Yaprakları balık puluna benzeyen bitkiler.
HARF-İ NÂSIB: Muzari fiilinin sonunu üstün (e, a diye) okutan harf. (Bak: Huruf-i nâsibe)
HARF-AŞİNA: Harfleri birbirinden ayırdedebilen. * Mc: Sözden anlayan.
HASIB: Tipi. Ortalığı toza toprağa boğan şiddetli rüzgâr.
HASID: Ekin biçen.
HASIF: Zayıf.
HASIK: Süngü demiri.
HÂSIL: Peyda olan. Husule gelen. Çıkan, meydana gelen.
HÂSIL-I BİLMASDAR: Hakiki müessirden hâsıl olan fiildir. Kendi sebeb ve şartlarından meydana gelen şey. Meselâ: Bir şeye vurmak, masdardır; o vurmaktan hâsıl olan ses çıkmak, hâsıl-ı bilmasdır'dır. Tüfek atarak bir adamı öldürmekte tüfek atmak fiili, masdar: adamın ölmesi ve tüfeğin sesi çıkması da hâsıl-ı bilmasdar'dır.
HÂSIL-I CEM': Mat: Toplam. Bir kaç sayının birlikte toplanmasından meydana gelen yekûn.
HÂSIL-I DARB: Mat: Çarpım. Çarpmak işinin neticesi. 5 sayısı 2 sayısıyla çarpılırsa, çıkan 10 sayısı, hâsıl-ı darbdır.
HÂSILAT: Gelirler. Kazançlar. Elde edilenler. Kâr. Mahsul. Îrad.
HÂSILAT-I SÂFİYE: Sâfi kazanç. Net kâr. Bütün masraflar çıktıktan sonra kazanç olarak geri kalan hâsılat.
HÂSILAT-I SENEVİYYE: Senelik kazançlar, yıllık gelirler.
HÂSILI KELÂM: (Hâsıl-ı kelâm) Sözün kısacası, sözün kısası.
HASIM: (Bak: Hasm)
HASIN(E): (C.: Hâsınât) İffetli, namuslu ve şerefli kadın.
HASIR: (Hasr. dan) Muhâsara eden, etrafını çeviren, hasreden.
HASIRALTI ETMEK: Ist: Unutmak, saklamak, gizlemek, terviç etmemek manasında kulanılan bir tâbirdir. Hasır, eskiden halı ve kilim yerinde kullanıldığı ve onun altında kalan şeyler unutulup gittiği için bu tâbir meydana gelmiştir.
HASÎ: (Has'. den) Herkes tarafından kovulan. Sürülüp tardedilen.
HASÎ: Kuru.
HASİB: Hesab eden, hesab edici.
HASÎB: Cömert kimse. Hayır sahibi ve eli açık adam. * Bolluk yer, ucuzluk.
HASÎB: Muhterem, itibarlı, değerli ve soyu temiz kimse. şahsi meziyet sâhibi insan. * Muhâsebeci.
HÂSİD: Hased eden, kıskanan.
HÂSİDANE: f. Kıskanarak, kıskançlıkla. Hased edercesine.
HASÎD: (C.: Hasâyıd) Tarlada kalan ekin.
HÂSİF: (Husuf. dan) Sararmış. Rengi, parlaklığı kalmamış. Husufa uğramış.
HASÎF: (C.: Husef) Suyu hiç kesilmeyen su kuyusu. * Yağmuru çok olan bulut.
HASÎF: Ak ile kara, alaca renkli urgan. * İki çeşit renkten meydana gelen.
HASÎF: Aklı başında, kâmil ve olgun adam.
HASÎFANE: Aklı başında ve olgun olan bir adama yakışacak suretde.
HASÎFE: Gizlenen kin, hased ve düşmanlık.
HASÎL(E): Sığır buzağısı.
HASÎL: Ot.
HASÎLE: İyeği arasında olan et.
HASÎLE: (C.: Hasâyil) Bakiyye, artan, geri kalan.
HASÎM: Hasım olan, husumet eden, düşmanlık eden.
HÂSİM: Kat'eden, hasmeden, kesip atan.
HASÎN: Sağlam. Metin. Mustahkem. * Sağlam muhafaza eden.
HASÎN: Küçük balta.
HASÎR: Bir şey söyler veya okurken dili tutulan kimse. Kekeme insan. * Hasır.
HÂSİR: Hasarete uğrayan. Zarara, ziyana uğrayan.
HASÎR: Feri gitmiş, donuklaşmış göz. * Hasret çeken. Meramına nail olamayan. * Yorulmuş. * Açılmış. * Zayıf.
HASÎR: Hüsranda olan. Sapıtan, dalâlete giden. Azgın. * Eli boş. Müdafaasız. Çaresiz.
HÂSİREN: Ziyana uğrayarak, zarar gördüğü halde.
HÂSİRÎN: (Hâsir. C.) Zarar görmüş olanlar, ziyana uğramış kimseler.
HÂSİRUN: Zarar ve ziyana uğrayanlar. Eli boş kalanlar.
HASİS: Çabuk. Çok aceleci. * Ayartılan, tergib ve teşvik edilen.
HASİS: Gizli ses. Ateş gürültüsü. * Fitil.
HASİS(E): (Hisset. den) Kötü huy, fena tabiat. * Ufak, değersiz. * Tamahkâr, cimri.
HASİSA: Bir şeye mahsus hal. Kendine mahsus olup başkasında bulunmayan keyfiyet, karakter.
HASİYY: Hayası çıkarılmış, hadım edilmiş, burulmuş (insan veya hayvan).
HASİYYET: (Hassiyet) Hususi fayda, kuvvet ve menfaat, tesir, keyfiyet.
HASSASİYET: Hassaslık. Duygulu olmak. İhtimamlılık. Dikkatlilik.
HAŞIR: Toplayan, cem'eden, haşreden.
HAŞİ: Kuru, yâbis.
HAŞİ': Huşu içinde olan, alçak gönüllülük eden. * Kusurlarını düşünerek, ürpererek Cenâb-ı Hakka niyâz edip yalvaran.
HÂŞİAN: Tevazu ve mahviyetle. Alçakgönüllülük göstererek.
HÂŞİANE: f. Hâşi' olarak.
HAŞİB: Yoğun, kalın. * Tam düzelmemiş olan kılıç. * Süslü, zinetli.
HAŞİBE: Tabiat, mizaç, huy.
HAŞİF: Eskimiş ve yıpranmış elbise.
HAŞİF: Keskin kılıç. * Damdan aşağı asılmış olan karpuz.
HAŞİFE: Adâvet, düşmanlık, kin.
HAŞİÎN: Huşu' içinde olanlar.
HAŞİM: Haşmetli, gösterişli, muhteşem.
HAŞİM: Kuru ekmek kırıntısı doğruyan. Ezen, yaran, kıran, parçalayan.
HAŞİME: Kemiği kırılmış olan baş yarığı.
HAŞİMÎ: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) kabilesinden, O'nun sülâlesinden gelen. * Bir tarikat şubesinde olan.
HAŞİN: Kırıcı, kalb kırıcı. Sert, katı.
HAŞİN: Korkak, korkan.
HAŞİN: Kokmuş tuluk.
HÂŞİR: Haşreden, toplayan. Cem'eden. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) bir ismi. Haşir meydanında bütün insanlar mübarek izlerinde haşr olup toplanacaklarından Delâil-i Hayrat'ta bu isimle mezkurdur. (Bak: Haşr)
HAŞİŞ: Esrar adı verilen "Hint keneviri"nin yaprağı. * Kuru ot.
HAŞİŞE: Ot.
HAŞİV: (Bak: Haşv)
HAŞİYE: Sahife kenarına veya altına yazılan izah. Bir kitabın izah ve şerhini yapan yazı. Kenar, pervaz.
HAŞİYY: Kuru, yâbis.
HAŞİYYE: (C.: Haşâyâ) İçi dolmuş döşek. * Nihalî adı verilen sofra altı.
HATT-I FÂSIL: Ayırıcı çizgi, fasledici çizgi.
HATT-I VÂSIT: Geo: Kenarortay. Üçgenin köşelerinin her birini karşı kenarın orta noktasına birleştiren doğru parçaları.
HAVASIB: (Hâsıb. C.) Şiddetli rüzgârlar, fırtınalar.
HAVASIN: (Hâsına. C.) Namuslu kadınlar.
HAVAŞİ: (Hâşiye. C.) Bir yazının kenarına eklenen not veya açıklamalar. Hâşiyeler, derkenarlar. * Maiyet adamları.
HAYR-UL FÂSİLÎN: Âdil olanların, hâkimlerin en hayırlısı.
HAZİNE KETHUDASI: Tar: Yavuz Sultan Selim Han zamanında kurulan hazine kethudâlığı, saraya girip çıkan demirbaş eşyanın korunup saklanmasıyla mes'ul idi. Bu müessesenin başında bulunan memura da hazine kethudâsı denilirdi.
HEM-ASIL: f. Aynı asıldan.
HEM-ASIR: Aynı asırda olan. Bir asırda beraber olanlar.
HEM-AŞİYAN: f. Bir yerde beraber bulunan, bir yuvada birlikte olan.
HISN-I HASÎN: Çok kuvvetli, en sağlam korunma.
HİCAZ DEMİRYOLU MADALYASI: Şam-Hicaz demiryolunun yapımı için para yardımı bulunanlarla, demiryoluna ait işlerde hizmetleri görülenlere verilmek üzere II.Abdülhamid tarafından çıkartılan üç ayrı madalya. 16.9.1902 tarihli nizamname ile çıkarılan bu madalyanın bir tarafında "Hamidiye Hicaz demiryoluna hizmet eden hamiyyetmendâna mahsus madalyadır." ibaresi; diğer yüzünde defne dalında bir çelenk içinde Abdülhamid II'in "El-gazi" tuğrası, altta ise lokomotif şekli vardı. Bu madalyalar: Altun, gümüş ve nikel olmak üzere üç çeşitti.
HİLASÎ: (Hilâsiyye) Zenci ile beyaz melezi.
HUDAŞİNAS: f. Allah'ı tanıyan, Allah'a iman eden.
HUKUK-U SİYÂSİYYE: Siyasi haklar. Memleket idâresini ve halkın hakkını tanıyan hükümlerin tamamı.
HUMASÎ: Arabçada: Aslî harfleri, yani kök harfleri beş adet olan kelime. * Beşe mensub. * Beşli.
HUNEYN VAK'ASI: Hicretin sekizinci senesinde şirkten kurtulmamış bazı Arap kabileleri Mekkeyi geri almak maksadıyla hücum ettikleri zaman burada müslüman askerlere karşı gelerek başlangıçta galip gibi görünmüşlerse de daha sonra galebe ve zafer, İslâm askerlerine nasib olmuştur. Bu muhârebede Sahabe-i kiramdan birçok zatlar şehid olmuşlardır. (Bak: Uhud)(Eğer denilirse: Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, madem Habib-ü Rabb-il-Âlemin'dir. Hem elindeki hak ve lisanındaki hakikattır. Ve ordusundaki askerlerin bir kısmı melâikedir. Ve bir avuç su ile bir orduyu sular. Ve dört avuç buğday ve bir oğlağın etiyle bin adamı doyuracak bir ziyafet verir. Ve küffar ordusunun gözlerine bir avuç toprak atmakla o bir avuç topraktan her küffârın gözüne bir avuç toprak girmesiyle onları kaçırır. Ve daha bunun gibi bin mu'cizat sahibi olan bir Kumandan-ı Rabbâni, nasıl oluyor Uhud'un nihayetinde ve Huneyn'in bidayetinde mağlup oluyor?Elcevab: Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nev-i beşere mukteda ve imam ve rehber olarak gönderilmiştir. Tâ ki, o nev-i insanî, hayat-ı içtimaiye ve şahsiyedeki düsturları ondan öğrensin ve Hakim-i Zülkemâlin kavânin-i meşietine itaate alışsınlar ve desâtir-i hikmetine tevfik-i hareket etsinler. Eğer Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hayat-ı içtimaiye ve şahsiyesinde daima harikulâdelere ve mu'cizelere istinad etseydi, o vakit İmam-ı Mutlak ve Rehber-i Ekber olamazdı.İşte bu sır içindir ki, yalnız davasını tasdik ettirmek için arasıra indel-hâce, münkirlerin inkârını kırmak için mu'cizeler gösterirdi. Sair vakitlerde nasılki herkesten ziyade evâmir-i İlâhiyyeye itaat etmiştir. Öyle de: Hikmet-i Rabbaniye ile ve meşiet-i Sübhaniye ile te'sis edilen Âdetullah kavaninine herkesten ziyade müraat ve itaat ederdi. Düşmana karşı zırh giyerdi, "Sipere giriniz!" emrederdi. Yara alırdı, zahmet çekerdi. Tâ tamamiyle hikmet-i İlâhiyye kanununa ve kâinattaki şeriat-ı fıtriye-i kübrâya müraat ve itaati göstersin. L.)
HURUF-U MUNFASILA: Gr: Kendisinden sonra gelen harflere bitişmeyen (vav, rı, dal, hemze, ze, zel) gibi harfler.
HURUF-U MUTTASILA: Gr: Kendisinden sonra gelen harflerle bitişip yazılan harfler.
HURUF-U NÂSİBE: Gr: Muzari (geniş zaman) fiilinin başına getirildiğinde o fiili nasbeden harfler. (En), (Len), (İzen), (Key) harfleri gibi.
HÜCCET-İ KASIRA: Şahsa mahsus olup başkasına taâlluk etmeyen hüccet.
HÜLEFÂ-YI RAŞİDÎN: En ileri sahabeden ilk dört halife. (Bak: Çâryâr)
HAŞIR: Toplayan, cem'eden, haşreden.
İCARE-İ FÂSİDE: İn'ikad şartlarını câmi' olduğu halde sıhhat şartlarını tamamen veya kısmen cami olmayan icaredir. Bu, aslen meşru olduğu hâlde vasfen meşru bulunmamış olur. Binaenaleyh böyle bir icareyi mucir ile müstecirden herhangi biri fesh edebilir.
İFTİHAR MADALYASI: Padişaha sadakat gösterenlere, tarım ve san'atın ilerlemesine çalışanlara, yangın ve sâri hastalık anında devlet ve millete büyük hizmetleri dokunanlara verilmek üzere II. Abdülhamid'in irade-i seniyesiyle altın ve gümüşten olmak üzere çıkarılan madalya. (1886 ve 1887) Madalyanın ön yüzünde yukarı kısmında şualar içinde tuğra ve alt kısmında Osmanlı arması; diğer yüzünde defne dalı arasında bir boş saha vardır. Buraya, madalyanın sahibi olacak şahsın adı yazılırdı. Kırmızı renkli kurdele ile göğsün sol tarafına takılırdı. Sahibinin ölümünde vereseye intikal etmez, hükümete geri verilirdi.
İHSASÎ: Hisse ait ve müteallik. Duygu ile alâkalı.
İHSASİYYE: Tecrübeden ve hissedilenden gayrısını kabul etmeyen. Hissiyyun ve maddiyyun fırkasından olanlar. İmansızlık. Dinsizlik.
İHTİRASÎ: Korunma, muhafaza olunma, kendini gözetme.
İHTİSASİYYUN: İhtisas sâhibi kimseler, mütehassıslar.
İKİ ELİ YAKASINDA OLMAK: Mecaz yoluyla âhiret gününde birinden hakkını aramak.
İLYASÎN: İlyas demektir. Bazı kıraetlerde "âl yasin" okunduğundan, her iki kıraete de mutabık olmak için imlâsı, "el yasin" suretinde yazılır.Yasin, İlyas Aleyhisselâm'ın babası olmakla Âl-i Yasin, yine İlyas demek olur. Yasin bir de Resul-i Ekrem'in isimlerinden olduğuna göre, bazıları Âl-i Yasin'den murad; ümmet-i Muhammed (A.S.M.) olduğunu söylemişlerdir. (E.T.)
İMTİYAZ MADALYASI: 2. Abdülhamid'in 11/10/1885 tarihli emriyle devlet ve memleket yararına hizmet edenlere, vazifeyle gönderildikleri yerde başarı gösterenlere verilmek üzere çıkarılan madalya. Altun ve gümüşten olmak üzere iki çeşit olan bu madalyaların ön yüzünde II. Abdülhamid'in "Elgazi" tuğrası, bunun altında saltanat arması yer alır. Arka yüzünde: "Devlet-i Osmaniye uğrunda fevkalâde ibraz-ı sadakat ve şecaat edenlere mahsus madalyadır" yazısı altında madalyayı alacak olanın adının yazılacağı boş bir bölüm vardır. En altta 1300 rakamı okunmaktadır.
İP PARASI: Mc: Belâyı savmak için verilen şey.
İSTİHKÂMÂT-I MUTTASILA: Bir birine bitişik ve bağlı olarak yapılmış olan sığınaklar olup, daha ziyade şehirlerin ve mühim mevkilerin etrafına yapılır.
İŞBAŞI: t. Bir işte çalışanların başı, reisi. * İşe başlama saati.
İ'TİKAD-I FÂSİD: Bozuk inanç.
KADİR-AŞİNA: Değer ve kadir bilen.
KANUN-U ESASÎ: Temel kanun. Temel ve esasa ait kanun. Bir bünyenin aslını ve mahiyetini teşkil eden kanun. (Bak: Teşkilât-ı esasiye)
KAPASİTE: Fr. İçine alma, ihtiva etme kabiliyeti. * Kabiliyet, bilgi.
KARAŞİME: Maymunların gece çıkıp yattığı bir ağaç.
KÂR-AŞİNA: İş bilir. İşten anlar.
KASI'A: Yaban fâresinin ini. Yuvası ve bu yuvadaki iki deliğinden âşikâr olanıdır. Diğeri gizlidir. (Bak: Nâfıka)
KASIB: Düdük çalan.
KASID: Kasd eden, niyet eden, isteyen.
KASIF: Kasırga. Rastladığı şeyi kıran şiddetli rüzgâr. * Şiddetle seslenen. Çok gürleyen.
KASIF: Deve avazı. * Ağacın ince ve kuru olması. * Kırılması kolay olan şey.
KASIK: t. Karnın alt tarafı.
KASIM: (A, uzun okunur) Taksim eden, ayıran, bölen.
KASIM: (A, uzun okunur) Kırıcı, ezici, ufaltan.
KASIR: (A, uzun okunur) Zorla işleten, yaptıran.
KASIR: (A, uzun okunur) Kısa, eksik. * Kusur işleyen. Kusurlu.
KASIR-UL AKL: Düşüncesi noksan, kısa akıllı.
KASIR-ÜL BASAR: Görüşü kısa. * Kısa görüşlü, dar düşünceli.
KASIR-ÜL FEHM: Anlayışı noksan, kısa anlayışlı. Anlayışsız.
KASIR-ÜL YED: Eli kısa. Âciz, işten anlamaz, beceriksiz.
KASIRANE: Âcizane, beceriksizcesine.
KASIRAT-ÜT TARF: Kocasından başkasına aslâ bakmayan. (Cennet kadınlarının bir vasfı) Huriler.
KASIRGA: Çevrintili rüzgâr. Tozu ve toprağı birbirine katarak, ağaçları sökerek bir an esip kesilen rüzgâr.
KASITÎN: (A, uzun okunur) Zulmeden ve haktan sapanlar. * Haklı olanlar. * Kısımlara bölenler.
KASÎ: (Kasiye) Duygusuz. Katı, hissiz, taş gibi katı.
KASİ': Yaramaz huylu, yaşlı ve boyu kısa olan kimse.
KÂSİB: Kazanç sahibi. Kazanmak için çalışan. Kesbeden. Marifet için çalışan.
KASİB: (C.: Kasâyib) Kadınların yüzleri üstüne bıraktıkları kıvırcık saç. Kâkül.
KÂSİD: Kesat olan, eksik olan, verimsiz olan.
KASİD: (C.: Kasidân) (Kasd. dan) Tasarlıyan, kasdeden. * Haberci, postacı.
KASİD: Kaside.
KASİDE: (C.: Kasâid) Onbeş beyitten az olmamak üzere, her beyit kafiyeli olarak, büyük kimseleri veya herhangi bir şeyi medh ü senâ eden, öven manzume şekli. Büyük zatları ve daha çok Cenâb-ı Hakk'ı veya Peygamberi (A.S.M.) medheden manzume.
KASİDE-İ BÜRDE: Hazret-i Peygamber (A.S.M.) önünde meşhur Arab Şâiri Ka'b bin Züheyr'in okuduğu kasidenin adı olup, bu kasideyi Peygamber Aleyhissalâtü vesselâm beğenmiş, mükâfat ve iltifat eseri olarak da kendi hırkasını ona giydirdiğinden bu isimle meşhur olmuştur.
KASİDE-İ ERCUZE: (Ürcuze) Hz. İmam-ı Ali (R.A.) tarafından bahr-ı recez vezni üzere yazılan ve istikbalden haber veren meşhur kasidenin adı.(Mecmuat-ül Ahzab'ın 582. sahifesinden 597. sahifesine kadar o Ercuzedir. O Ercuzenin mevzuu ve içindeki maksad-ı aslî; İsmi A'zamı tazammun eden altı ismin ehemmiyetini beyan etmek, hem o münâsebetle istikbaldeki bir kısım umur-u gaybiyeye ve te'sis-i İslâmiyette bir kısım mücâhedâtını işâret etmektir. Evet, Hz. İmâm Üstâdı olan Habibullah'dan (A.S.M.) aldığı dersin bir kısmını işarî bir surette zikrediyor... L.)
KASİDE-GÛ: f. Kaside yazan, kaside söyliyen.
KASİDE-PERDAZ: f. Kaside yazan, kaside düzenliyen.
KASİDE-SERÂ: f. Kaside söyliyen, kaside yazan.
KASÎF: Kuru ince ağaç. * Gök gürültüsü. * Deniz sesi, dalga sesi.
KASÎL: Hayvanlara vermek için vaktinden evvel biçilen yeşil ot. * Kesilmiş nesne.
KASÎM: Güzel kimse. * Taksim eden, bölen.
KASÎME: (C.: Kasim) Dikenden başka ot bitmeyen kumlu yer.
KÂSİR: Çok olan, kesir, bol olan.
KASÎR: (Kasr. dan) Kısa, boynuz, ufak boylu.
KASÎR-ÜL AKL: Aklı kısa, aklı ermez.
KASÎR-ÜL BÂ': Kısa boylu, beceriksiz, zavallı.
KASÎR-ÜL BASAR: Dar görüşlü, basireti kısa. * Miyop.
KASÎR-ÜL HİMME: Himmeti az veya kısa olan.
KASÎR-ÜL KAME: Kısa boylu. Boyu kısa olan.
KÂSİR: (Kesr. den) Kıran, kırıcı. * Tavşancıl kuşu.
KÂSİR-ÜL ESNAM: Putları kıran. (Hz. İbrahim'in A.S. lâkabıdır)
KASİRE: Evinde hapsedilip dışarı çıkartılmayan kadın.
KASİS: Fr. Bir yolu, bir tarafından diğer tarafına kadar kesen su arkı.
KASİSA: (C.: Kasis) Devecilerin, azıklarını ve elbiselerini yüklettikleri deve. * Bir ot.
KASİYY (KISİYY): Soğuk gece. * Kas adı verilen mahâlde yapılan ibrişimli bir elbise.
KASİYY: Uzak, baid. Irak.
KAŞÎ: f. İran'ın Kâş şehrinde yapılan bir çeşit çini.
KAŞİ': Kararı ve sebâtı olmayan kişi. * Dağılmış, müteferrik.
KAŞİB: (C.: Kuşbâ) Yeni veya eski.
KÂŞİF: Keşfedici. Keşfeden. Gizli bir şeyi meydana çıkarıp, izah eden. Açıklayan. * Mısır'da nâhiye veya kaza idarecilerine verilen ad.
KÂŞİGER: f. Çinici, çini yapan san'atkâr.
KÂŞİH: Düşmanlığını gizleyip izhar etmeyen. * Dağılıp uzaklaşan kimse.
KAŞİRE: Derisi yarılmış olan baş yarığı. * Yerin yüzünü kazıp götürmüş olan yağmur.
KAVAİD-İ ESASİYE: Esası teşkil eden temel kaideler.
KAVASIF: (Kasıf. C.) Şiddetli esen rüzgârlar. Fırtınalar.
KAVASIM: (Kasım. C.) Ezici, kırıcı ve ufaltıcı şeyler.
KAYASİRE: (Kayser. C.) Kayserler. Eski Bizans ve Roma İmparatorlarının lâkapları.
KAZİYE-İ ŞARTİYYE-İ MUTTASILA: Man: Mevzu ile mahmulü birer cümle olmakla, birinde bir şeyin üzerine olunan hüküm, diğerinde gösterilen şarta mütevakkıf olan kaziyyedir. (Eğer bir cisim ağır ise, bir yere yerleştirilmedikçe düşer gibi.)
KAZİYE-İ ŞARTİYYE-İ MÜNFASILA: Man: Mahmulü birden fazla olmakla bu mahmulllerin biri elbette mevzua isnad olunmak lâzım geldiğine hükmolunan kaziyyedir. (Adet ya tektir, ya çifttir) gibi.
KILÂ-İ RASİNE: Sağlam kaleler. Muhkem surlar.
KIRTASİYE: Kâğıt işleri. Kâğıtla alâkalı. Onunla yapılan muâmeleler.
KIYASÎ: (Kıyâsiyye) Benzetme ile olan. * Genel kaideye uygun ve muvafık olan.
KIYASİYYAT: (Kıyâsi. C.) Benzetme veya tatbik ile olanlar. * Umumi kurallara uygun olanlar.
KİRBASÎ: Bez satıcı kimse.
KLASİK: Fr. Çok eskiden yazıldığı hâlde değerini kaybetmeyen eser veya san'at eseri. * Âdet hâline gelmiş usul.
KOLAĞASI: t. Eskiden mevcud olan yüzbaşı ile binbaşı arasındaki rütbe.
KUVVE-İ BÂSIRA: f. Görme duygusu, görme kuvveti.
KÜREK CEZASI: Tanzimattan önce ve yelkencilik devrinde işledikleri ağır cürümden dolayı harp gemilerinden kürek çekmek üzere gemi hizmetine verilen kimseler. Bu gibiler, gemilerde kürek çektikleri için bu tâbir meydana gelmiştir.
LASIB: (C.: Levâsıb) Yapışkan. * Dar ve derin kuyu.
LASIK: Yapışık, yapışmış olan. Yapışıcı, yapışkan.
LASÎF: Parlayan, parıldayan. Parlayıcı.
LASİYYEMA: Bâhusus. Hususan. Buna gelince. Herşeyden ziyade. Ençok.
MAASIR: (Ma'sara. C.) Üzüm, susam gibi şeylerin sıkıldığı yerler.
MAASÎ: (Ma'siyyet. C.) Günahlar. * İsyanlar.
MAAŞİR: (Ma'şer. C.) (Bak: Ma'şer - İlticâ - Melce').
MAGASİL: (Magsel ve Magsil. C.) Gusülhâneler, yıkanılacak yerler.
MAHASİN: (Mehâsin) İyilikler. İyi ahlâklar. * İnsanın vücudunda hüsün ve cemal yerleri. * Güzel tavırlar. * İnsanın yüzüne güzellik veren bıyık ve sakal.(İşte şu kâinat hadsiz mehasin-i maddiyesiyle bir ma'nevî ve ilmî mehasinin tereşşuhâtıdır. Ve o ilmî ve ma'nevî mehasin ve kemalât, elbette hadsiz bir sermedî hüsn ü cemalin ve kemalin cilveleridir. S.)
MAHASİN-İ AHLÂK: Ahlâk ve huy güzelliği.
MAKASID: Maksadlar, istekler, gayeler. Niyetler.
MAKASID-I AKSÂ: En uzak, en son ve en büyük maksadlar.
MAKASID-I İNSÂNİYET: İnsanlık maksadları. İnsanlığın gayeleri.
MAKASİM: (Maksim. C.) Su taksim edilen yer.
MAKASİR: (Maksure. C.) Bir hânedeki en mahrem taraflar. Bir evin en mahrem tarafları. * Câmilerde etrâfı parmaklıklarla çevrili yüksek yer.
MA'KUSEN MÜTENASİB: Mat: Tersine olan müvâzene. Yâni, birbirine nisbet edilen iki şeyden, biri çoğaldığı oranda diğerinin eksilmesi veya birinin azaldığı nisbetinde diğerinin çoğalması. Ters orantılı.
MASI': Sağlam vücutlu kimse.
MASIR: Mâni, engel.
MASÎ: f. Pervasız, korkusuz.
MASİF: (C.: Mesâif) (Sayf. dan) Yazlık. Yazın oturulacak yer. Sayfiye yeri.
MASİK: Yapışkan. * Zapteden, istilâ eden, tutan.
MASİLE: Üzerinde mum veya fitil yakılan çıra ve şamdan.
MASÎR: (C.: Masâyi) (Sayruret. den) Sürüp giden. * Karargâh. * Suyun aktığı yer. * Rücu etmek, dönüp gitmek. * Dönüp varılacak yer.
MASİT: Acı su. * Bir ot cinsi.
MASİVA: Ondan gayrısı. (Allah'tan) başka her şey hakkında kullanılan tâbirdir) Dünya ile alâkalı şeyler. (Bak: Taabbüd)(...Ey insan! Kur'anın desâtirindendir ki; Cenab-ı Hakkın mâsivasından hiçbir şeyi ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlukat ma'budiyetten uzaklık noktasında müsavi oldukları gibi mahlukiyet nisbetinde de birdirler. M.N.)
MAŞITA: (Meşşâta) Baş tarayan.
MAŞÎ: (Mâşiyye) (C.: Müşşât) (Meşy. den) Yürüyen, yürüyücü.
MAŞİYE: (C.: Mevâşi) Koyun ve keçi gibi hayvan. * Oğlu ve kızı çok olan kadın.
MAŞİYEN: Yaya olarak, yürüyerek.
MEASİ: (Bak: Maâsi)
MEASİM: Günahlar. * Günah işlenecek yerler.
MEASİR: (Me'sere. den) Güzel eserler. Nişanlar. İzler.
MEASİR-İ BERGÜZİDE: Seçme güzel eserler, izler, nişanlar.
MEBSUTEN MÜTENASİB: Birbirlerine nisbetli olan iki şeyden birinin artmasıyla, diğerinin de aynı nisbetle artması; veya eksilmesiyle diğerinin de eksilmesidir. Doğru orantılı.
MEFASIL: (Mafsal. C.) Mafsallar. Vücuttaki oynak yerleri, eklenti yerleri.
MEFASİD: (Mefsedet. C.) Fesadlıklar. Bozgunculuklar. Münafıklıklar.
MEHASİN: (Bak: Mahasin)
MEHDİ-Yİ ABBASÎ: (Hi: 120-163) Abbâsi Halifesidir. Ebu Abdullah Muhammed diye de anılır. Halife Mansurun oğludur. Meşhur ve iyiliği ile umumi kabul gören bir zat olup hususan sulh zamanında imparatorluğun inkişafı için çok çalışmıştır. Yeni yollar yaptırmış, postayı ıslâh etmiş ve Abbâsi Sülâlesinin en iyi hükümdarı olarak tanınmıştır.
MEKÂSİB: (Mekseb ve Meksib. C.) Kazançlar. Kazanç yer ve araçları. Kesbedilen ve kazanılan yerler.
MENASI': (Minsa'. C.) Medine-i Münevvere'nin dışında meşhur bir yer.
MENASIB: (Mansıb. C.) Devletin başlıca hizmetleri. Makamlar, rütbeler, pâyeler.
MENASIB-I SEYFİYE: Askerlik hizmetleri.
MENASİK: (Mensek. C.) İbâdet edecek yerler. İbâdet ederken lüzum eden usul, yol ve tarz.
MENASİK-ÜL HAC: Hacı olmak için Mekke-i Mükerreme'ye gidenlerin Kâbe'yi ziyaret etme, Arafat'ta vakfeye durma, kurban kesme, ihram giyme, muayyen bir yerden bir yere kadar yürüme gibi yapılan ibadet rükünleri. (Bak: Sa'y)
MENASİM: (Mensim. C.) Yollar, tarikler, meslekler. * Alâmetler, izler, eserler, nişânlar.
MENASİR: (Minser. C.) Yırtıcı kuşların gagaları. * Taşçı kalemleri.
MENAŞİR: (Minşâr. C.) Testereler. * (Menşur. C.) Tar: Padişâhın verdiği vezirlik veya müşirlik fermanları. * Mat: Prizmalar.
MERASÎ: (Mersiye. C.) Mersiyeler, ağıtlar.
MERASÎ: (Mersâ. C.) Limanlar. Gemilerin sığınıp barındıkları yerler.
MERASİD: (Mersad. C.) Gözetleme yerleri, rasat yerleri.
MERASİM: (Mersem. C.) Resmi merasimler. Âdet hükmündeki gösterişler. Resmi muameleler. * Şiveler. Âdetler.
MERAŞİD: (Merşed. C.) Gaye ve maksada ulaştıran doğru yollar.
MEVASİK: Mevsuk şeyler. Misaklar. Ahd ü peymanlar. Yeminler. Sözleşmeler.
MEVASİM: Mevsimler. * Pazar yerleri.
MEVASİM-İ ERBAA: Dört mevsim. Rebi' (İlkbahar), Sayf (Yaz), Harif (Sonbahar), Şitâ (Kış).
MEVAŞİ: Davar, koyun, keçi, inek ve öküz gibi hayvanlar.
MEYASİR: (Meysere. C.) Ordunun sol kanatları. Sol cenahlar. * Zenginlikler, servetler.
MEYASİR: (Meysur. C.) Kolaylaştırılmış şeyler.
MEYASİR: Acem merkepleri. (Atlas ve ipek ile süslenen eşeklerdir.)
MEYDAN-I HAŞİR: Haşir meydanı. Haşrin yeri.(Sual: Meydan-ı Haşir nerededir?Elcevab: $ Hâlik-ı Hakîm'in herşeyde gösterdiği hikmet-i âliye, hatta tek küçük bir şey'e, çok büyük hikmetleri takmasiyle tasrih derecesinde işaret ediyor ki: Küre-i Arz; serseriyane, bâd-ı heva azim bir dâireyi çizmiyor.. belki mühim bir şey etrafında dönüyor ve meydan-ı ekberin daire-i muhitasını çiziyor, gösteriyor. Ve bir meşher-i azimin etrafında gezip, mahsulât-ı mâneviyesini ona devrediyor ki, ileride o meşherde, enzar-ı nâs önünde gösterilecektir. Demek, yirmibeş bin seneye karib bir daire-i muhitanın içinde, rivayete binaen Şâm-ı Şerif kıt'ası bir çekirdek hükmünde olarak o daireyi dolduracak, bir meydan-ı haşir bastedilecektir. Küre-i Arzın bütün mânevi mahsulâtı, şimdilik perde-i gayb altında olan o meydanın defterlerine ve elvahlarına gönderiliyor ve ileride meydan açıldığı vakit, sekenesini de yine o meydana dökecek; o mânevi mahsulâtları da, gaibden şehadete geçecektir. Evet Küre-i Arz; bir tarla, bir çeşme, bir ölçek hükmünde olarak o meydan-ı ekberi dolduracak kadar mahsulât vermiş ve onu istiab edecek mahlukat ondan akmış ve onu imlâ edecek masnuat ondan çıkmış. Demek Küre-i Arz bir çekirdek ve meydan-ı haşir, içindekilerle beraber bir ağaçtır, bir sünbüldür ve bir mahzendir. Evet, nasılki nurani bir nokta, sür'at-i hareketiyle nurani bir hat olur veya bir daire olur. Öyle de: Küre-i Arz; sür'atli, hikmetli hareketiyle bir daire-i vücudun temessülüne ve o daire-i vücud mahsulâtiyle beraber, bir meydan-ı haşr-i ekberin teşekkülüne medardır. $ M.)
MİNNETŞİNÂSÎ: f. İyilik tanıyıcılık, minnet bilirlik.
MİRAN AŞİRETİ: Cizre havalisinde Bühti ismi ile de anılan bir aşiret adı.
MUASIR: Bir asırda yaşayanlardan herbiri. Hem asır olan. Aynı devirde yaşayan.
MUASIRÎN: (Muasır. C.) (Asr. dan) Aynı asırda yaşayanlar. Bir asırda yaşamış olanlar.
MUASÎ: İtaatsiz, isyan eden, baş kaldıran.
MUAŞIK: (Işk. dan) Seven, âşık olan. Muhabbet eden.
MUAŞİR: Muâşeret eden ve birbiriyle iyi geçinir olan.
MUAŞİRÂN: (Muaşir. C.) Muaşirler. Birbirleriyle iyi geçinen kimseler.
MUGTASIB: Gasb eden, zorla alan.
MUHASIM: Düşmanlık eden. Düşman olan taraflardan biri. Hasım olan. Birbirini dâva edenlerden her biri. Karşı tarafı tutan.
MUHASIMEYN: Bir dâvâ veya çekişmede birbirine karşı olan iki kimse.
MUHASIMÎN: (Muhasım. C.) Düşmanlar, muhasımlar.
MUHASIR: (C.: Muhasırîn- Muhasırûn) (Hasr. dan) Etrafının kuşatıp saran. Muhasara eden.
MUHASIRÎN: (Muhâsır. C.) Muhasara edenler, etrafını kuşatanlar.
MUHASIRÛN: (Muhasırîn) Düşmanı etraftan kuşatanlar. Muhasara edenler.
MUHASİB: Hesab eden. Hesap işi ile uğraşan. Muhasib.
MUHTASID: (Hasad. dan) Ekinci, çiftçi. İhtisâd eden, ekin biçen.
MUHTASIM: Düşmanlık yapan. Adavet eden. Husumet eden.
MUHTASIRA: Kısaltma. Hülâsa.
MUKASIM: (Kısm. dan) Paylaşan, bölüşen, taksim eden.
MUKTASIR: Kısa kesen, uzatmıyan.
MUNFASIL: İnfisal etmiş. Birbirinden ayrılmış. Yerinden ayrılmış, fasl olmuş. İşinden ayrılmış.
MUNFASILAN: Ayrı ayrı olarak. Ayrılmış olarak. Munfasıl tarzda.
MUNFASIL ZAMİR: Gr: Başka kelimeye bitişik olmayan zamir. Ene, Ente: Ben, sen.. gibi.
MUNFASIM: Kırılan, kırılmış olan, kırık. Eksilen.
MUNFASÎ: Bir şeyden ayrılıp kurtarılmış olan.
MUNTASIF: (Nısf. dan) Orta, yarı. * Yarıya varılmış, yarılanmış.
MUNTASIF-I SENE: Yılın ortası. Senenin yarısı.
MUNTASIH: (Nush. dan) Nasihat dinliyen. Öğüt dinliyen.
MUNTASIHÂNE: f. Nasihat dinliyerek.
MUNTASIR: Öç alan. İntikam alan.
MURAHHASİYET: Murahhaslık, delegelik.
MUSALLA TAŞI: Namazı kılınmak için cenazenin konulduğu yüksekçe taş.
MUSTALIK GAZASI: Benî Mustalık gazasına Müreysî gazası da denilir. Benî Mustalık, Huzaa'nın bir şubesidir. Müreysî de bunların bir kuyusudur. Benî Mustalık, Resul-i Ekrem'le harb etmek üzere bu kuyu başında toplandıkları için bu sefer bu isimle anılır. Çeşitli râviler, bu gazanın hicrî dört veya beş veya altıncı senesinde olduğunu rivayet etmişlerdir.Benî Mustalık'ın bu hâinane hareketinden vaktiyle haberdar olan Resul-i Ekrem (A.S.M.) süvâri, piyade yediyüz kişilik bir kuvvetle ve sür'atle hareket edip bunları ansızın bastırmış ve birçok esir ve ganimet almışlardır. (S.B.M.)
MU'TASIM: Günahtan çekinen. * Eliyle tutan. * Yapışan.
MUTTASIF: İttisâf eden. İyi veya kötü bir sıfatla tarif edilen. Vasıflanmış, vasfı mevcut olan.
MUTTASIL: Bitşik. Aralıksız. Fâsılasız. Hiç durmadan. İttisâl eden, ulaşan, kavuşan.
MUTTASILAN: Bitişik olarak. * Bir düziye.
MÜBAŞİR: Müjdeleyen. * Mahkemede kapıcılık edip şâhid ve maznunların ismini çağırarak mahkemeye yardım eden kişi. * Geçici bir vazife alarak merkezden bazı emirleri götüren, icrâ salâhiyeti olan. * Müfettiş. Kontrolör.
MÜCASİR: (Cesaret. den) Cesaret eden.
MÜFTASID: Kan alan. Kan alıcı.
MÜKÂŞİF: (Keşf. den) Mükâşefede bulunan.
MÜLASIK: (Lüsuk. dan) İltisaklı. Bitişik. Yapışık. Yanyana bulunan.
MÜMASİL: Benzeyen, benzer. Gibi.
MÜNASİB: Benzer, uygun, lâyık, yakışır, yaraşır.
MÜNBASİT: İnbisat eden, yayılan, genişleyen. Yaygın, münteşir, yayılmış, açık. Şen.
MÜNFASIL(E): (Bak: Munfasıl)
MÜNFASIM: Kesilmiş.
MÜNHASIR: (Hasr. dan) Belli bir sınır içinde olup harice tecavüz etmeyen, inhisar eden, her yanı çevrili. * Yalnız bir kimseye veya bir şeye mahsus olan.
MÜNHASIRAN: Sadece, sâde. * Bir işe veya bir şeye âit olarak.
MÜNHASİF: (Husuf. dan) İnhisaf eden, sönükleşen, daha mükemmel bir $şeyin yanında sönük kalan. Değersiz. Gölgelenmiş.
MÜNHAŞİ': Kibiri kırılma.
MÜNKASIM: (Kısım. dan) Bölünen, kısım kısım ayrılan, taksim edilen.
MÜNKAŞIR: (Kışr. dan) Kabuğu soyulan. İnkışar eden.
MÜNTASIB: (Nasb. dan) Direk gibi dikili duran.
MÜTEASİR: (Usr. dan) Güçleşen, zorlaşan, teâsür eden.
MÜTEAŞİR: Birbiriyle iyi geçinen, muâşeret eden.
MÜTECASİR: (C.: Mütecasirîn) (Cesaret. den.) Küstah, cür'et gösteren, tecasür eden.
MÜTECASİRÂNE: f. Cür'et göstererek, küstahçasına.
MÜTECASİRÎN: (Mütecasir. C.) Cür'et edenler, cesaretlenenler, küstahlar.
MÜTEHASIM: (C.: Mütehasımîn) (Husumet. den) Karşılıklı düşmanlık eden ve birbirine hasım olan. * Karşılıklı olarak dâvâ edenlerden herbiri.
MÜTEHASIMÎN: (Mütehasım. C.) Çekişenler, birbirlerine düşmanlık ve husumet edenler. Hasım olanlar. Karşılıklı dâva edenler.
MÜTEHASİD: Birbirini kıskanan, çekemiyen. Birbirine hased eden.
MÜTEHAŞİ: (Haşy. den) Çekingen, sakıngan.
MÜTEHAŞİYÂNE: f. Çekingenlikle, sakınganlıkla, kaçınırcasına.
MÜTEHAŞİ': (Huşu'. dan) Huşu ile eğilen.
MÜTEKASIM: (C.: Mütekasımîn) (Kısm. dan) Paylaşan, bölüşen. Bir şeyi paylaşanların beheri.
MÜTEKASIR: (C.: Mütekasirîn) (Kasr. dan) Kısalık gösteren. * Elinden gelip gücü yettiği hâlde iş yapmıyan.
MÜTEKASIRÎN: (Mütükasır. C.) Kısalık gösterenler. * Ellerinden geldiği, becerebildikleri halde iş yapmayanlar.
MÜTEKÂSİF: (Kesafet. den) Sıklaşmış, koyulaşmış, yoğunlaşmış. Sıklaşan, yoğunlaşan, koyulaşan, tekâsüf eden.
MÜTEKÂSİL: Tekâsül eden. Üşenir ve tembel olan.
MÜTEKÂSİLÂNE: f. Tembelce hareket ederek, üşengeçlik ve uyuşuklukla davranarak.
MÜTEKÂSİLÎN: (Mütekâsil. C.) (Kesl. den) Üşenenler, tembellik yapanlar.
MÜTEKASİM: Kısmet eden. * Aralarında bir şey taksim edenlerin her biri. * Birbiriyle kasemleşen, andlaşan.
MÜTEKASİR: (Kesret. den) Çok çoğalan, tekâsür eden, çoğalmış.
MÜTELASIK(A): (Lüsuk. dan) Birbiriyle birleşmiş olan. Bitişik.
MÜTELAŞİ: Telaş eden. Izdırab ile karışık acele eden. Telaşlı.
MÜTELAŞİYANE: Acele ve telaş ile.
MÜTEMASİL: Birbirine benzer, eş.* Birbirinin benzeri, naziri olan.
MÜTEMAŞİ: Seyre çıkan.
MÜTENASIK(A): Birbirine uygun olan, münâsib ve nizam üzerine dizilmiş olan.
MÜTENASIR: Birbirine yardım eden, muavenette bulunan, yardımlaşan.
MÜTENASİB: Uygun, aralarında muntazam bir nisbet bulunan, muvâfık, birbirine mensub ve müşâbih olan.
MÜTENASİL: (Nesl. den) Doğup büyüyen, tenasül eden.
MÜTENASİR: (Nesr. den) Saçılan.
MÜTERASIF: Saf şeklinde birbirine yanaşıp sıkışmış olan.
MÜTERASİL: Mektuplaşan, haberleşen.
MÜTEVASIK: Birbirine güvenip itimad etmek suretiyle anlaşan.
MÜTEVASIL(A): (Vasl. dan) Birbirine bitişmiş. Birbirine ulaşan, gelen.
MÜTEVASİ: Birbirine teveccüh edip yönelen. Birbirine tavsiye eden.
MÜTEVASİB: Birbirinin üzerine sıçrayan.
MAŞITA: (Meşşâta) Baş tarayan.
MAŞÎ: (Mâşiyye) (C.: Müşşât) (Meşy. den) Yürüyen, yürüyücü.
MUAŞİRÂN: (Muaşir. C.) Muaşirler. Birbirleriyle iyi geçinen kimseler.
MÜTELAŞİYANE: Acele ve telaş ile.
NA-MÜNASİB: f. Münâsebetsiz, yakışıksız, uygunsuz, uygun olmayan.
NASI': Her nesnenin hâlisi. * şiddetli beyaz olan.
NASIBE: (Bk: Nasibe)
NASIF: Geo: Açıyı iki eşit parçaya bölen doğru. Açı ortayı.
NASIFE: (C.: Nevâsıf) Su mecrası, su yolu.
NASIH: (Bak: Nâsih)
NASIR: Yardımcı, yardım eden, nusret veren. Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi.
NASIRÎN: (Nâsır. C.) Yardım edenler, yardımcılar.
NASİ: Unutan, nisyan eden.
NASİB: Nasbeden, bir şeyi bir şeye diken. * Gr: Harfi (e) diye üstün okutan.
NASİB: Pay, hisse, kısmet. * Bir kimsenin elde edebildiği şey.
NASİBDAR: f. Nasibi olan. Hissedar.
NASİBDAŞ: f. Hissede beraber, nasipte eş olan.
NASİBE: Müfrit Haricîlerden ve Emevîlerden ve Hz. Ali'ye (R.A.) çok muhalif olan zümrenin adı.
NASİBE: (C.: Nesâib) Yollara dikilen işaret taşı. Bir yere dikilen taş.
NASİC: (Nesc. den) Dokuyan, nesceden. * Düzenleyen, tertib eden, sıralayan.
NASİF: Baş örtüsü.
NASİH: (Nesh. den) Battal eden, hükümsüz bırakan. * Kitabın kopyasını çıkaran.
NASİH: Nasihat eden, öğüt veren. * İçi temiz adam.
NASİH: (Nâsiha) (Nush. dan) Öğüt veren, nasihat eden.(...Hastalık ise birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: "Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaradanı düşün. Kabre gireceğini bil, öyle hazırlan." İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir. Ondan şekva değil, belki bu cihette ona teşekkür etmek; eğer fazla ağır gelse sabır istemek gerektir. L.)
NASİHÂNE: f. Öğüt vererek, nasihat ederek.
NASİHAT: İbret verici ders, tavsiye, ihtar, öğüt.
NASİHAT-ÂMİZ: f. İçinden öğüt alınacak söz.
NASİHATGER: f. Nasihat eden, öğüt veren.
NASİHATKÂR: f. Nasihat eden, öğüt veren.
NASİHAT-NÂPEZİR: f. Nasihat dinlemez, öğüt tutmaz.
NASİHATPEZİR: f. Nasihat tutar, öğüt tutar, öğüt dinler.
NASİK: (Nesak. dan) Düzenleyen, tertib eden.
NASİK: Allah yolunda ibâdet eden, dine bağlı, zâhid.
NASİL: Çenelerin altından boyun ile başın kavuştuğu yerde olan mafsal.
NASİL: Kıl dökücü ilâç.
NASİR: Nesir yazan. * Saçan, yayan.
NASİR: Nusret eden, zafer veren. Yardımcı. Muin.
NASİYE: Çehrenin gösterişi, alın, yüz.
NASİYE-PİRA: f. Alnı süsleyen.
NASİYESÂ: f. Alnını yere süren.
NASİYE-SÂZÎ: f. Alnını yere sürme.
NASİYY: Yaş ot.
NASİYYE: Nass oluş. Kat'ilik, şüphesizlik, kesinlik. (Bak: Nass)
NAŞIT: Büyük yoldan ayrılan küçük yol. * Vahşi sığır. Bir burçtan başka burca varan yıldız. * Neşeli ve şen adam.
NAŞİ: Neş'et eden, yeniden vücuda gelen, yetişen, yetişmiş. * Delil, dolayı, ötürü, sebebiyle. * Geceleyin meydana gelip zâhir olan şey. * Yetişmiş oğlan veya kız.
NAŞİB: Hâfız. * Ok sahibi. İçine girip yapışan nesne.
NAŞİD(E): (Neşide. den) Şiir söyleyen, şiir okuyan, şiir yazan.
NAŞİE: Delil. Zuhur. * Gündüz veya gecenin evvelki saati. * Uykudan sonra kalkmak hali ve uyanık olduğumuz hal.
NAŞİLE: Eti az olan.
NAŞİR: Neşreden, yayan. * Bir müellifin eserini bastırıp çıkartan. Editör.
NAŞİRE: (C.: Nevâşir) Kolu açan adale. * Kuruyup yağmurdan yeşeren ot.
NAŞİTAT: Meleklerden bir tâife.
NAŞİZ: Karısına karşı çok zâlim olan koca. * (Kalb) heyecanla coşma. * Kalkmış, kabarmış, atan (damar).
NAŞİZE: Kocasının hanesinden, izni olmaksızın çıkıp kendisini kocasından haksız yere men'eden kadın. Bu çıkış hakikaten olabileceği gibi, hükmen de olabilir. * Kabarmış, şişmiş.
NECAŞİ (NİCÂŞİ): Habeş Meliki olan "Eshame" nin lâkabıdır. Kamus Şârihinin dediğine göre, mutlaka bu isim, Habeş Meliklerinin has isimleridir.
NEVASİ: (Nâsiye. C.) Alınlar. * Bir topluluğun ileri gelenleri. Ulular.
NEVASİ: İyi cins bir beyaz üzüm.
NEV'İ ŞAHSINA MÜNHASIR: Sadece şahsına benzer çeşit, başka benzeri olmayan. Eşi bulunmaz olan.
NEV'UN MÜNHASIRUN FİŞ-ŞAHS: Nev'i şahsına münhasır. Başka bir benzeri olmayan.
NİAM-I ESASİYE: Esas nimetler, en lüzumlu maddeler. İman, din gibi en kıymetli İlâhi ihsanlar.
NİTASÎ: Anlayışlı tabib, doktor.
NUGAŞİ: Kısa boylu adam.
NUHASÎ: Bakırlı, bakırla alâkalı, bakırdan.
NÜASÎ: Uyuklama ile ilgili.
NASİBDAŞ: f. Hissede beraber, nasipte eş olan.
ÖŞR-Ü MİŞAR-I AŞİR: Binde bir.
PAŞİB: f. Basamak, merdiven.
PAŞİDE: f. Saçılmış, serpilmiş, dağılmış.
RA'D-I KASIF: Korkunç gök gürültüsü.
RASASÎ: Kalaycı. * Kurşun renginde olan.
RASID: (C.: Râsıdân) (Rasad. dan) Gözleyen, gözeten, rasad eden. Dikkatle bakan.
RASIDÂN: (Râsıd. C.) Dikkatle bakıp gözliyenler, rasad edenler.
RASÎ: Kımıldamıyan, sâbit. * Lenger atmış olan gemi. Demirlemiş gemi.
RASİ': Hırs ve tama eden.
RASİA: (C.: Rasâyi) Halka.
RASİB (RÂSİBE): Tortulaşan, dibe çöken.
RASİD: Muntazır, bekleyen kimse. * Avını bekleyen ve yaklaştığında hemen üzerine sıçrayan canavar.
RASİF: Dayanıklı, sağlam, muhkem. * Taş temel, rıhtım. * Denizin yüzüne çıkmış kayalar.
RASİFE: Su içinde yapılan sed. Rıhtım.
RASİH(A): (C.: Râsihîn-Râsihûn) (Rüsuh. dan) Temeli kuvvetli, sağlam. * Bilgisi, bilhassa dinî bilgileri çok geniş olan. * İyice oturmuş, dem ve damarlarına yerleşmiş, temeli sağlam ve kuvvetli olan.
RASİHÂNE: f. Sağlamca, sağlam delil ve bürhana dayanmak suretiyle.
RASİHUN: (Rasihîn) (Râsih. C.) Âlimler, din bilgisi çok sağlam ve derin olan büyük zatlar. * Temeli kuvvetli ve sağlam olanlar.
RASİM: Resim yapan, çizgi çizen. * Akar su.
RASİME: Âdet. Eskiden kalma âdet.
RASİN: Sağlam, dayanıklı. * Sabit hüküm.
RASİN: Andız otu.
RASİYE: (C.: Revâsi) Büyük dağ.
RAŞİ: Rüşvet veren.
RAŞİD(E): (Rüşd. den) Hak dinini kabul eden, doğruya giden, rüşde erişmiş olan. * Akıllı.
RAŞİDÎN: Hakka erişmiş olanlar. Kâmil ve çok ileri olgun kimseler. Akıllılar.
RAŞİH: Yürüyebilen geyik yavrusu.
RAŞİN: Adı tufeylî olan ve davetsiz olarak ziyafetlere giden kimse.
REVASİ: (Râsiye. C.) Büyük dağlar.
REVASİB: (Rüsub. C.) Tortular.
REVASİB-İ REMLİYE: Kum tortuları.
REVASİM: Akarsu.
REVASİR: (Reysar. C.) Reçeller.
RU-ŞİNASÎ: f. Aşinâlık, tanırlık.
RUZ-İ HAŞİR: (Ruz-i hesab) Kıyamet günü. * Âhiretteki toplanma günü. Haşir günü. Dirilip toplanıp hesap görülecek gün. (Bak: Yevm)
RUZ-İ HAŞİR: (Ruz-i hesab) Kıyamet günü. * Âhiretteki toplanma günü. Haşir günü. Dirilip toplanıp hesap görülecek gün. (Bak: Yevm)
SADÂ-YI BASİT: Sesin, bir defa tekrarı.
SARASIR: (Sarsar. C.) şiddetli ve gürültülü rüzgârlar.
SARASIRA: Şam vilâyetinde yetişen bir otun adı.
SASİM: Kara ağaç. * Abnus ağacı.
SAYASİ: (Sisâ. C.) Dağın uçları. * Herhangi bir şeyin asılları. * Çulha tarakları. * Muhkem ve yüksek kaleler.
SEDD-İ RASİN: Sağlam set.
SEFASİF: (Sefsâf. C.) Yerden toz kaldırarak esen rüzgârlar.
SELASİL: (Silsile. C.) Silsileler. * Zincir gibi olanlar. Zincirler. * Sıradağlar.
SEMASİRE: (Simsar. C.) Simsarlar, komisyoncular, tellâllar.
SERASİME: f. Sersem.
SERASİMEGÎ: f. Sersemlik.
SİYASÎ: Siyaset icabı olan. * Siyaset adamı. * Politik.
SİYASİYYUN: Politikacılar, siyasetçiler. Devlet idaresine çalışanlar.
SUBAŞI: Şimdiki zabıta ve daha ziyade belediye memurlarının gördükleri işleri gören ve kasabaların idaresi başında bulunan memurun ünvanı idi.
SÜDASÎ: Altılı. Altılık. Altı harfli.
SÜLASÎ: Üçlü. Üçe mensub. * Gr: Harf-i aslîsi üç harf olan kelime.
SÜLASÎ MEZİD: Esası, kelime kökü üç harften ibaret olduğu halde, başka harfler ilâvesiyle, başka masdar teşkil edilmiş olur. Aslı üç harfli masdar demektir.
SÜLASÎ MEZİDÜN FİH: Gr: Zaid harf almış ve kökünde üç aslî harf bulunan kelime.
SÜLASÎ MÜCERRED: Gr: Üç harfli aslî kelime kökü.
ŞASIYE: (C.: şevâss-şasâyât) Dolu sokak.
ŞASİF: Kuru ve zayıf.
ŞEFAŞİF: Çok susamak.
ŞERAŞİR: Nefis. * Beden, vücut, ceset. * Ağırlık.
ŞASIYE: (C.: Şevâss-Şasâyât) Dolu sokak.
TABAŞİR: "Hind hıyarı" denilen bir deva.
TABAYİ'-İ ESASİYE: Temel ve esas olan tabiatlar, karakterler, yaradılışlar. * Toprak, su, hava gibi veya oksijen, hidrojen karbon, azot gibi unsurların hususiyetleri.
TAHAŞİ: Bir yana olmak. * Utanmak. * Sıkılmak.
TALASİM: (Tılsım. C.) Tılsımlar.
TASİ' (TÂSİA): Dokuzuncu.
TASİAN: Dokuzuncu olarak.
TASİG: Gayretsiz kişi.
TASİR: Galiz süt.
TAŞŞ (TAŞİŞ): Yağmur çisintisi.
TAVASİM: (Tavâsin) : Kur'an-ı Kerim'den tâ-sin, tâ-sin-mim sureleri.
TAVAŞİ: (C.: Tavâşiye) Tar: Hadım ağası. Harem ağası.
TAVAŞİR: Tebeşir.
TEAŞİ: Gafil görünmek.
TEBAŞİR: Müjde. * Her şeyin öncesi, ilk zamanı.
TEBAŞİR: f. Tebeşir.
TEFASİL: (Tafsil. C.) Tafsiller, ayrıntılar.
TEFASİL: (Tefsir. C.) Tefsirler, Kur'an-ı Kerim'in mânasını anlatan kitaplar.
TEHAŞİ: (Haşy. dan) Korkup çekinme, sakınma.
TEKASİT: (Taksit. C.) Taksitler.
TELASİM: (Tılsım. C.) Tılsımlar.
TELAŞİ: Önem ve ehemmiyetini kaybetme. * Dağılma. * Telâş.
TEMASİH: (Timsah. C.) Timsahlar.
TEMASİL: Timsaller. Suretler. Resimler. Putlar. Semboller. Tasvirler.
TEMAŞİ: Birbiriyle yürüyüşmek, birlikte yürümek.
TENASİ: Unutmuş görünmek. Unutmak. Kendini unutmuş gibi göstermek. (Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyân veya tenâsi edilse; ezhân enelere dönüp etrafında gezerler. M.) (Bak: Vicdan)
TENASİ: Birbirinin nâsıyesine yapışmak. * Birbiri karşısına düşmek.
TENAŞİR: Acemi yazısı, çocuk yazısı.
TEOKRASİ: (Fr: Theocratie) Din hükümlerine göre idare edilen ve dinî esaslara bağlı olan idare şekli. Allah namına papazlar idaresi.(Bu kelime, İslâm memleketlerinde: Şeriat hükümleriyle devleti idare etmek mânasında kullanılır. Avrupa memleketlerinde ise, "Allah nâmına papazlar idaresi" mânasına gelir. Hatta 1304'de basılan Kamus-u Fransavî'de: "Kanun-u İlâhî ile ve sıfat-ı ruhaniyetle icra olunan hükümet" şeklindeki ifadesiyle, bu iki mânaya işaret edilmiştir. Fakat İslâm ve İsevî milletlerinde teokrasinin ifade ettiği mânada ilmî ve ehemmiyetli bir fark vardır. Şöyle ki:Hristiyanlıkta velediyet akidesi ekseriyetçe kabul edildiğinden papaz, Allah'ın mutlak vekili ve İlâhî kudsiyete sahip addedilmiştir. Buna göre papaz; murakabe edilmez ve kimseye karşı da mes'ul değildir.İslâmiyette ise: İdareci, şer'î kanunlara karşı mes'ul olduğu gibi; halkın idareciye itaat etmesi de, idarecinin Allah'ın kanunlarına bağlılığı nisbetindedir.Bütün milletlerde kelimenin ifade ettiği müşterek mâna ise; şahıslar tarafından İlâhî ve dinî hâkimiyeti icra etmektir.)
TERK-İ MÂSİVÂ: Allah'tan gayrısını terk etmek. Allah rızası olmayan işlerden, fâni ve fena dünya işlerinden vazgeçip Allah rızasına yönelmek. Kalbinde Allah sevgisi ve muhabbetinden daha ileri bir sevgi bırakmamak.
TEŞKİLÂT-I ESASİYE: Anayasa. Kanun-u esasî. Devletin temel kuruluş şeklini tayin eden ve teşrinin yani meclisin, hükümetin ve mahkemelerin salâhiyetleri nasıl kullanılacağını; vatandaşların umumi hak ve hürriyetlerini gösteren temel kanunlardır.
TEVASİ: (Vasiyet. den) Vasiyetleşme. Birbirine tavsiye etme.
TİRAŞİDE: f. Tıraş olmuş, tıraş edilmiş. * Yontulmuş, düzleştirilmiş.
ULEMA-İ RÂSİHÎN: Hak ve hakikat ilminde meleke kazanmış âlimler.
ULUM-U SİYASİYE: Siyasî ilimler.
UMUR-U HASİSE: Çirkin ve kötü işler.
UMUR-U MÜTENASİBE: Aralarında uygunluk ve münasebet bulunan şeyler.
VÂHİD-İ KIYASÎ: Bir şeyin miktarını ve sair hususiyetlerini ölçmek için kendi cinsinden değişmez olarak tayin edilen parça veya miktar. Meselâ: Uzunluğun "vâhid-i kıyasîsi" metredir. Hava tazyiklerinin ve sıcaklıklarınınki de derecedir.
VASIB: Hasta.
VASIB: Yerinde duran. Sürekli.
VASIF: Vasfeden. Bildiren. * Medheden, öven.
VASIF TERKİBİ: Gr: Birleşik sıfat. Bir ismin sonuna Farsça bir emir eklenerek yapılan terkib. Meselâ : Zevk-efzâ : Zevk artıran.
VÂSIK: (Vüsuk. dan) Güvenen. İtimad eden.
VÂSIL: Ulaşan, erişen, kavuşan. Hakka vâsıl olan.
VÂSILÛN: (Vâsılîn) Hakka, hakikata, marifete ermiş kimseler. Hakka erenler. Yetişenler.
VÂSIT: Ortada bulunan. * İkisinin ortası.
VÂSITA: İki şeyi birbirine ulaştıran. * Aracı. Arada bulunan. Vasıtalık eden.
VÂSITA-İ NECAT: Necat vasıtası. Kurtuluşa sebep.
VASİ: (Vesâyet. den) Bir ölünün vasiyetini yerine getirmeye me'mur edilen kimse. Bir yetimin veya akılca zayıf, hasta olan bir kimsenin malını idare eden kimse.
VÂSİ': (Vasia) Geniş, enli. Bol. Engin. Meydanlı. * Her ihtiyacı olana vergisi kâfi ve bol bol ihsan eden. İlmi cümle eşyayı muhit, rızkı bütün mahlukata şâmil ve rahmeti bütün şeyleri kaplamış olan Allah (C.C.)
VÂSİ'-İ MUHİTA: Muhitin genişliği.
VASÎD: Kapı eşiği.
VASÎF: (C.: Vusafâ - Vesâif) Hizmetçi, uşak.
VASÎL: Birinden aslâ ayrılmaz kimse.
VASÎLE: Geniş yer. * Ucuzluk. * İmaret.
VASÎT: Hakem, aracı. * Orta.
VASİYET: Bir işi birisine havale etmek. * Emir. * Fık: Bir malı veya menfaatı, ölümden sonrası için bir şahsa veya bir hayır cihetine teberru yolu ile (yani, meccanen) temlik etmek.
VASİYETNÂME: f. Yazılı vasiyet. Bir kimsenin vasiyetini yazmış olduğu kâğıt.
VASİYY: Yetim gibi güçsüzlerin işleri kendine vazife olarak verilen kimse.
VAŞIK: Dağ köpeği. Vaşak.
VAŞİ: (C: Vüşât) Gammaz, koğucu, yalancı.
VAŞİYE: Evlâdı çok olan kadın.
VELHASIL: Sözün kısası, özü, kısacası.
YASIB: Yeşim taşı.
YASIF: Yeşim taşı.
YASİN: Yâ Seyyid yâ insan gibi muhtelif manalar rivayet edilir. Şifredir Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) fıtraten, hilkaten, edeben ve ahlâken en yüksek olduğu herkesçe bilindiğinden bu isim kendisine verilmiştir. (Bak: Huruf-ı mukattaa)
YASİN SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 36. suresinin ismidir. Mekkîdir.
YASİR: Sol tarafa giden.
YEASİB: (Ya'sub. C.) Reisler, başkanlar, başlar. * Arıbeyleri.
ZARURİYYAT-I NÂŞİE: Bir şeyin kendisinde bulunması zaruri olan ve ondan ayrılması mümkün olmayan ve zâti hassadan meydana gelen zaruretler.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ASIF(E) : (C.: Asıfât) Şiddetli rüzgâr, sert fırtına. (Bak: Asf)
AS : Mersin ağacı.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...