Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| ÂYİN: | Gözü değen kişi. Nazarı değen kimse. |
| ÂYİN: | Merâsim. Usûl. Görenek. Dinî âdâb. Âdet, örf ve kanun. Ziynet, süs.İslâm'da fıkıh lisânı âyin kelimesini kabul etmemiştir. Bazı vakıflar, filân câmide herhangi bir tarikat âyini icra için te'sis yapacakları zaman vaki olan müracaatlarında fetvahâne tarafından verilen müsaadelerde âyin sözü kullanmayıp "İcra-yı zikrullah" tabiri kullanılırdı. Sofiyede âyin lâfzı muteberdir. Turuk-u âliye tekkelerinde icra edilen şekil ve merasime âyin ıtlak edilir. "İcra-yı âyin-i ehlullah" tabirdendir. Bu sûretle her tarikata mensub tekkelerde yapılan dinî merasime âyin ismi verilmiştir. Bu âyinlerden herbirinin ayrı ismi ve şekli vardır. Yaptıkları âyine Mevleviler: Semâ; Kâdirîler: Devran; Rıfailer ve Sa'diler: Zikr-i kıyam; Halvetiler: Darb-ı esmâ; Nakşibendiler: Hatm-i hâcegân isimlerini verirler. Diğer turuk-u âliye de bu esaslardan münşaib olduğuna göre âyinleri bu esaslara bağlıdır. (T.İ.A.) |
| AYİNE: | f. Ayna. Mir'ât. Kendisine tecelli ve aksedeni gösteren veya bildiren şey. (Ayna, ışığı aksettirip gösterdiğinden dolayı esmâ-i İlâhiyeyi de bize gösteren ve Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarına âyinelik eden mevcudata da mecazen "âyine" denilmektedir.) Vasıta ve mazhar mânasına da gelebilir. |
| AYİNE-İ ÂSMÂN: | Güneş. |
| AYİNE-İ EHADİYET: | Ehadiyetin ayinesi. Cenab-ı Hakk'ın ekser isimlerinin tecellisine mazhar olan şey.(Hayat birşeye girdiği vakit, o cesedi bir âlem hükmüne getirir; cüz ise küll gibi, cüz'iye dahi külli gibi bir câmiiyyet verir. Evet hayatın öyle bir câmiiyyeti var; âdeta umum kâinata tecelli eden ekser Esmâ-i Hüsnayı kendinde gösteren bir câmi âyine-i ehadiyettir. Bir cisme hayat girdiği vakit, küçük bir âlem hükmüne getirir, âdeta kâinat şeceresinin bir nevi fihristesini taşıyan bir nevi çekirdeği hükmüne geçiyor. Nasıl ki, bir çekirdek, onun ağacını yapabilen bir kudretin eseri olabilir; öyle de: En küçük bir zihayatı halkeden, elbette umum kâinatın Hâlıkıdır. L.) |
| AYİNE-İ ERVAH: | Ruhlar âyinesi. Esmâ-i İlâhiyenin tecellisine mazhar olan ruhlar.(... Muhabbetten yetimâne bir şefkat, me'yusâne bir rikkat tevellüd eder. Bütün zihayatlara acır; hatta güzel ve zevâle maruz bütün mahlukata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden birşey gelmez, ye's-i mutlak içinde elem çeker. Fakat gafletten kurtulan evvelki adam o şedit şefkatin elemine karşı ulvi bir tiryak bulur ki: Acıdığı bütün zihayatların mevt ve zevalinde bir Zât-ı Bâki'nin bâki esmâsının dâimi cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâki görür; şefkati, bir sürura inkılâb eder. M.) |
| AYİNE-İ İSKENDER: | Makedonya kralı Büyük İskender'in aynası. Rivayetlere göre, bu ayna Aristo tarafından yapılmış ve İskenderiye şehrinde yüksekçe bir yere konulmuştur. Bu sayede İskender, yüz fersah uzaklıktaki düşmanlarını aynada görürmüş. |
| AYİNE-İ ZİŞUUR: | Şuur sahibi âyine. (Yani: İnsan, cin, melek) |
| AYİNEDAR: | f. Ayna tutan. Eskiden, bir büyük adamın giyinirken aynasını tutmakla vazifeli hizmetçi. Berber. |
| AYİNE-RÛ: | f. Yüzü ayna gibi parlıyan. |
| AYİNE-SAZ: | f. Aynacı. |
| ÂYİN-HAN: | f. Mevlevihâne ve semâhânelerde sema edilirken, yüksek bir yerde bulunan ve mutribhâne adı verilen mahfilde âyin okuyan kimse. |
| İçerisinde 'ÂYİN' geçenler | |
| AYİNE: | f. Ayna. Mir'ât. Kendisine tecelli ve aksedeni gösteren veya bildiren şey. (Ayna, ışığı aksettirip gösterdiğinden dolayı esmâ-i İlâhiyeyi de bize gösteren ve Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarına âyinelik eden mevcudata da mecazen "âyine" denilmektedir.) * Vasıta ve mazhar mânasına da gelebilir. |
| AYİNE-İ ÂSMÂN: | Güneş. |
| AYİNE-İ EHADİYET: | Ehadiyetin ayinesi. Cenab-ı Hakk'ın ekser isimlerinin tecellisine mazhar olan şey.(Hayat birşeye girdiği vakit, o cesedi bir âlem hükmüne getirir; cüz ise küll gibi, cüz'iye dahi külli gibi bir câmiiyyet verir. Evet hayatın öyle bir câmiiyyeti var; âdeta umum kâinata tecelli eden ekser Esmâ-i Hüsnayı kendinde gösteren bir câmi âyine-i ehadiyettir. Bir cisme hayat girdiği vakit, küçük bir âlem hükmüne getirir, âdeta kâinat şeceresinin bir nevi fihristesini taşıyan bir nevi çekirdeği hükmüne geçiyor. Nasıl ki, bir çekirdek, onun ağacını yapabilen bir kudretin eseri olabilir; öyle de: En küçük bir zihayatı halkeden, elbette umum kâinatın Hâlıkıdır. L.) |
| AYİNE-İ ERVAH: | Ruhlar âyinesi. Esmâ-i İlâhiyenin tecellisine mazhar olan ruhlar.(... Muhabbetten yetimâne bir şefkat, me'yusâne bir rikkat tevellüd eder. Bütün zihayatlara acır; hatta güzel ve zevâle maruz bütün mahlukata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden birşey gelmez, ye's-i mutlak içinde elem çeker. Fakat gafletten kurtulan evvelki adam o şedit şefkatin elemine karşı ulvi bir tiryak bulur ki: Acıdığı bütün zihayatların mevt ve zevalinde bir Zât-ı Bâki'nin bâki esmâsının dâimi cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâki görür; şefkati, bir sürura inkılâb eder. M.) |
| AYİNE-İ İSKENDER: | Makedonya kralı Büyük İskender'in aynası. Rivayetlere göre, bu ayna Aristo tarafından yapılmış ve İskenderiye şehrinde yüksekçe bir yere konulmuştur. Bu sayede İskender, yüz fersah uzaklıktaki düşmanlarını aynada görürmüş. |
| AYİNE-İ ZİŞUUR: | Şuur sahibi âyine. (Yani: İnsan, cin, melek) |
| AYİNEDAR: | f. Ayna tutan. * Eskiden, bir büyük adamın giyinirken aynasını tutmakla vazifeli hizmetçi. * Berber. |
| AYİNE-RÛ: | f. Yüzü ayna gibi parlıyan. |
| AYİNE-SAZ: | f. Aynacı. |
| ÂYİN-HAN: | f. Mevlevihâne ve semâhânelerde sema edilirken, yüksek bir yerde bulunan ve mutribhâne adı verilen mahfilde âyin okuyan kimse. |
| BAYİN: | (Beyn. den) Aralayıcı. Ayıran. Ayırıcı. |
| DAYİN: | Borç veren. Alacaklı. Ödünç para veren. (Bak: Dâin). |
| DAYİNE: | (C.: Davâyin) Dişi koyun. |
| HANE-İ ÂYİNE: | Her yanı birbirinin aynı olan oda, salon veya köşk. |
| HER-AYİNE: | f. Mutlaka, elbette. Behemehal, zaruri, herhalde. |
| HUDAYİNABİT: | Ekilmeden biten ot veya ağaç. * Hiç bir talim ve terbiye görmemiş adam. |
| LAALETTAYİN: | Gelişigüzel. Ayırd etmeksizin. Rastgele. |
| MEDAYİN: | (Midyân. C.) Dâima borçlanan kimseler. |
| MUAYİN: | (Ayn. dan) Kat'i ve kesin olarak belli olan. Görülmüş olan. |
| MÜBAYİN: | Farklı. Başka türlü. Muhalif. Diğerinin zıddı. Aksi. |
| MÜTEBAYİN: | Birbirine uymayan. Birbirine zıt olan. Birbirinden ayrı. |
| NAYİN: | f. Kamıştan yapılmış, sazdan yapılmış. |
| NEV-AYİN: | f. Yeni tarz, yeni üslub. * Yeni üslub çıkaran. |
| PAYİN: | f. Aşağı. Aşağı taraf. * Merdivenin ilk basamağı. |
| ŞEHR-İ ÂYİN: | (Şehrâyin) f. Şenlik. Büyük hâkimiyet ve kuvvete ait sürur, sevinç, donanma. (İslâmda ilk şehr-i âyin Hz. Peygamber Efendimiz hicret sureti ile Medine'ye vâsıl olunca yapıldı.) |
| ŞERAYİN: | (Şeryân ve Şiryân. C.) Nabız damarları, atar damarlar. |
| ŞERAYİN-İ SÜBATİYYE: | Boynun iki tarafında olup kalbden gelen ve kafaya çıkan iki kalın atar damar. (O.L.) |
| TALÂK-I BÂYİN: | Yeniden evleniyorlarmış gibi kadının rızası ile tekrar nikâh edilmedikçe geri alınamayacağı talâk. Kadın istemiyorsa erkek zorla alamaz. İddet sırasında kadın, erkeğin evinde kalmaz. Erkek üçüncü defa verdiği bâin talaktan sonra, üzerinden hulle geçmeden karısını bir daha (kadın istese de) alamaz. (Bak: Hulle) |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| AYİNE : | f. Ayna. Mir'ât. Kendisine tecelli ve aksedeni gösteren veya bildiren şey. (Ayna, ışığı aksettirip gösterdiğinden dolayı esmâ-i İlâhiyeyi de bize gösteren ve Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarına âyinelik eden mevcudata da mecazen "âyine" denilmektedir.) * Vasıta ve mazhar mânasına da gelebilir. |
| AYİB : | Dönüp çekilen. Geri dönen. Tövbe eden. |
| AY : | (Bak: Ayât) |