Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
İHAN: (Vehn. den) Bir kimseyi zayıf, kuvvetsiz tutma. Güçsüzlendirme.
Hor görme, tahkir etme.
İHAN: (İhnet. C.) Kızgınlıklar, öfkeler, gazablar, dargınlıklar.
İHANET: (Hevn. den) Alçak ve hakir addedip itibar etmemek, kıymet vermemek.
Hainlik. Haksızlık. Kötülük.
İHANET: Helâk etmek. Öldürmek. Mahvetmek.
İçerisinde 'İHAN' geçenler
ARUS-İ CİHÂN: Dünya.
BAZİHANE: f. Oyun yeri, eğlence yeri.
BEZM-İ CİHÂN: Dünya meclisi. Dünya.
BİHAN: (Bih. C.) f. İyiler, iyi adamlar.
CİHAN: f. Dünya, kâinat, âlem.
CİHAN-ÂRÂ: f. Cihanı süsliyen, dünyayı bezeyen.
CİHAN-BÂN: f. Cihanın bekçisi, dünyanın koruyucusu olan. Allah. Hükümdar.
CİHAN-BİN: f. Dünyayı, cihanı gören. Allah. * Göz.
CİHAN-CU(Y): f. Dünyaya hâkim olmaya çalışan sultan, hükümdar.
CİHAN-DEĞER: f. Cihan kıymetinde. Çok kıymetli.
CİHAN-DİDE: f. Cihanı görmüş. Tecrübeli. * Meşhur, nâmdar.
CİHAN-EFRUZ: f. Cihanı, dünyayı aydınlatan.
CİHAN-FÜRUZ: Cihanı aydınlatan.
CİHAN-GERD: f. Dünyayı dolaşan, cihanı gezen.
CİHAN-GİR: f. Meşhur, cihanı zabteden, fâtih.
CİHAN-NEVRED: f. Cihanı gezen, dünyayı dolaşan.
CİHAN-NÜMA: f. Dünyayı gösteren harita veya coğrafya. * Çatının üzerinde her tarafa nezareti olan açık taraça. * Meşhur Türk Âlimi Kâtib Çelebi'nin 1654 (Hicri: 1065) tarihinde çizdiği Asya Kıt'asının haritası.
CİHAN-PENAH: Cihanın koruyucusu olan.
CİHAN-PESEND: f. Cihana meydan okuyan.
CİHAN-SÂLÂR: f. Cihanın başkanı, büyüğü ve kumandanı olan, padişah.
CİHAN-SİTAN: f. Cihanı zapteden. Padişah, hükümdar.
CİHAN-SÛZ: f. Cihanı yakan, güneş. * Mc: Çok zulmeden.
CİHAN-ŞÜMÛL: f. Cihan vüs'atinde, dünya çapında, cihanı alâkadar eden. Dünyayı kaplayan.
CİHANİYAN: f. Dünya ahalisi olan insanlar.
CÜMLE ŞİRÂN-I CİHÂN: f. Cihânın bütün arslanları.
DÂR-I İMTİHAN: İmtihan yeri. * Dünya. * Dar-ı mihnet, meydân-ı ibtilâ gibi tâbirler de aynı mânada kullanılır. (Bak: İmtihan)(Din bir imtihandır. Teklif-i İlâhi bir tecrübedir. Tâ, ervâh-ı âliye ile ervâh-ı sâfile, müsabaka meydanında, birbirinden ayrılsın. Nasılki: Bir mâdene ateş veriliyor tâ, elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de, bu dâr-ı imtihanda olan teklifat-ı İlâhiyye bir ibtilâdır ve bir müsabakaya sevktir ki; istidad-ı beşer madeninde olan cevâhir-i âliye ile mevadd-ı süfliyye, birbirinden tefrik edilsin. Mâdem Kur'an, bu dâr-ı imtihanda; bir tecrübe suretinde, bir müsabaka meydanında, beşerin tekemmülü için nazil olmuştur. Elbette şu dünyevi ve herkese görünecek umur-u gaybiye-i istikbâliyeye yalnız işaret edecek ve hüccetini isbat edecek derecede akla kapı açacak. Eğer sarahaten zikretse; sırr-ı teklif bozulur. S.)
DİHAN: Kırmızı deri, sahtiyan. * (Dühn. C.) Vücuda sürünülecek yağlar.
DÜ-CİHAN: İki cihan. Dünya ve âhiret.
FAKİHİYY (FÂKİHANÎ): Yemiş satan kimse.
FASÎHANE: f. Fasahatli, fasih olana yakışır tarzda. Açıklıkla.
FERİHAN: (Fârihan) Sevinçli olarak, iftihar ederek.
FİTNE-CİHAN: f. Fitne koparan, fesat karıştıran, bozgunculuk yapan.
GENC-İ NİHAN: Gizli hazine.
HALK-I DÜ CİHAN: İki cihanın halkı. * Ölülerle diriler.
İDDİHAN: (Dühn. den) Güzel kokular sürünme.
İHANET: (Hevn. den) Alçak ve hakir addedip itibar etmemek, kıymet vermemek. * Hainlik. Haksızlık. Kötülük.
İHANET: Helâk etmek. Öldürmek. Mahvetmek.
İKTİHAN: Kır saçlı ve sakallı olma.
İMTİHAN: Deneme, Tecrübe etmek. * Bir şeyin hakikatına ıttılâ peyda etmek için çok dikkatle düşünmek. * Salâhiyet veya salâhiyetsizliğini anlamak için yapılan teftiş ve tecrübe.(Hakîm-i Ezeli, inâyet-i sermediye ve hikmet-i ezeliyenin iktizası ile, şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve esmâ-i hüsnâsına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için yaratmış ve tecrübe ve imtihan ise neşv ü nemâya sebeptir. O neşv ü nemâ ise, istidatların inkişafına sebeptir. O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezahürüne sebeptir. O kabiliyetlerin tezahürü ise, hakaik-ı nisbiyenin zuhuruna sebebtir. Hakaik-ı nisbiyenin zuhuru ise, Sâni-i Zülcelâlin esmâ-i hüsnâsının nukuş-u tecelliyatını göstermesine ve kâinatı mektubat-ı Samedaniyye suretine çevirmesine sebeptir. İşte bu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki; ervâh-ı âliyenin elmas gibi cevherleri ervâh-ı sâfilenin kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.İşte, bu mezkur sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, âli hikmetler için, âlemi bu surette irade ettiğinden şu âlemin tegayyür ve tahavvülünü dahi o hikmetler için irade etti. Tahavvül ve tegayyür için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi. Zararları menfaatlara mezcederek, şerleri hayırlara idhal ederek, çirkinlikleri güzelliklere cem'ederek, hamur gibi yoğurarak şu kâinatı tebeddül ve tagayyür kanununa ve tahavvül ve tekâmül düsturuna tâbi kıldı. Vaktaki meclis-i imtihan kapandı. Tecrübe vakti bitti. Esmâ-i Hüsnâ hükmünü icra etti. Kalem-i kader, mektubatını tamamiyle yazdı. Kudret, nukuş-u san'atını tekmil etti. Mevcudat, vezaifini ifa etti. Mahlukat, hizmetlerini bitirdi. Herşey, mânasını ifade etti. Dünya, âhiret fidanlarını yetiştirdi. Zemin, Sâni-i Kadir'in bütün mu'cizat-ı kudretini, umum havârık-ı san'atını teşhir edip gösterdi. Şu âlem-i fena, sermedi manzaraları teşkil eden levhaları zaman şeridine taktı. O Sâni-i Zülcelâl'in hikmet-i sermediyyesi ve inayet-i ezeliyyesi; o imtihan neticelerini, o tecrübenin neticelerini, o Esmâ-i Hüsna'nın tecellilerinin hakikatlarını, o kalem-i kader mektubatının hakaikını, o nümune-misal nukuş-u san'atının asıllarını, o vezaif-i mevcudatın faidelerini, gayelerini, o hidemat-ı mahlukatın ücretlerini ve o kelimat-ı kitab-ı kâinatın ifade ettikleri mânaların hakikatlarını ve istidat çekirdeklerinin sünbüllenmesini ve bir mahkeme-i kübra açmasını ve dünyadan alınmış misalî manzaraların göstermesini ve esbab-ı zâhiriyyenin perdesinin yırtmasını ve herşey doğrudan doğruya Hâlik-ı Zülcelâline teslim etmesi gibi hakikatları iktiza etti ve o mezkur hakikatları iktiza ettiği için, kâinatı dağdağa-i tagayyür ve fenadan, tahavvül ve zevalden kurtarmak ve ebedileştirmek için o zıtların tasfiyesini istedi ve tagayyürün esbabını ve ihtilâfatın maddelerini tefrik etmek istedi. Elbette kıyameti koparacak ve o neticeler için tasfiye edecek. İşte şu tasfiyenin neticesinde cehennem, ebedî ve dehşetli bir suret alıp, taifeleri $ tehdidine mazhar olacak. Cennet; ebedî, haşmetli bir suret giyerek ehli ve ashabı $ hitabına mazhar olacak. S.)
İMTİHAN: Hor ve zelil kılmak.
İNFİHANÎ: Şişman adam.
İRTİHAN: (Rehn. den) Bir şeyi rehin olarak alma veya alınma.
İSTİHANE: Hor ve hakir görme.
KİHAN: (Kih. C.) Küçükler.
KİHAN Ü MİHAN: Küçükler ve büyükler.
KİHANET: (Bak: Kehânet)
MA'RUF-İ CİHÂN: Dünyaca tanınan ve meşhur. Cihânın bildiği.
MATMAH-I CİHANÎ: Bütün herkese ait tamah olunan ve büyük istekle üzerine bakılan şey.
MEYDAN-I İMTİHAN-I İNS Ü CÂN: İnsan ve cinlerin imtihan meydanı, yani dünya.
MİHAN: (Mihnet. C.) Mihnetler, sıkıntılar.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
İHANET : (Hevn. den) Alçak ve hakir addedip itibar etmemek, kıymet vermemek. * Hainlik. Haksızlık. Kötülük.
İHA : Sevketme, gönderme.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...