Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
İLA: Son, nihâyet, dek, değin,...ye,...ye kadar (mânâlarına gelir, harf-i cerdir.)
İLA': Çok istekli ve tâlib kılma, haris etme.
İLA': Sıkıntı ve derde uğramak.
Karısına yaklaşmamak için erkeğin yemin etmesi.
İLÂ-ÂHİR: Sona kadar, diğerleri de böyledir ve başkaları... (manalarına gelir.)
İLAC: İçeri sokma, idhal etme, girdirme.
İLAC: Derde devâ olan şey. Hastayı veya yaralıyı iyi etmek için içmek veya sürmek üzere verilen şey.
Devâ, mualece.
Mc: Tedbir, çare, tavsiye, derman.
Hastaya bakma, iyi olmasına çalışma.
İLAC NÂ-PEZİR: f. Tedavisi mümkün olmayan, ilâç kabul etmeyen.
İmkânsız, çaresiz.
İLAC-PEZİR: f. Çaresi bulunabilen.
Tedavi edilebilen, ilâç kabul eden.
İLAD: (Veladet. den) Doğurma, tevlid etme.
Doğurtma.
İLAF: Ülfet etmek. Alıştırmak. Ülfet ettirmek.
Bir adedi bine çıkarmak.
İLAH: Kendine ibadet edilen, Allah (C.C.) Her şeyden çok sevilen, tâzim ve tesbih edilen Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri.(Eğer her şey Cenab-ı Hakk'a isnad edilmezse, bir an-ı vâhidde, gayr-ı mütenahî ilahların isbatı lâzım gelir; ve bütün zerrat-ı kâinattan daha çok olan şu ilahların herbirisi, bütün ilahlara hem zıd hem misil olması lâzım geliyor. Ve aynı zamanda, herbirisi, bütün kâinata elini uzatmış tasarrufatta bulunuyor gibi bir vaziyet alması lâzım gelir. Meselâ: Bal arısının bir ferdini yaratan bir kudretin hükmü bütün kâinata câri ve nâfiz olması lâzımdır. Zira o bal arısı, kâinatın unsurlarına nümunedir; eczasını kâinattan alıyor. Halbuki, vücud sahasında mahal ve makam, yalnız ve yalnız Vacib-ül Ehad'a mahsustur. Eğer eşya kendi nefislerine isnad edilirse, herbir zerreye bir uluhiyet lâzımdır. Meselâ: Ayasofya'nın bânisi inkâr edildiği takdirde, herbir taşı bir Mimar Sinan olması lâzım geliyor. Öyle ise, kâinatın Sânia olan delâleti, kendi nefsine olan delâletinden daha vâzıh, daha zâhir, daha evlâdır. M.N.)
İLAH: Arabçadaki "ilâ âhir" kelimesinin kısaltılmışı. "Sonuna kadar, böylece devam eder" demektir.
İLAHE: Müşriklerin kadın heykeli şeklindeki putları. Bâtıl mâbud.
İLAHÎ: Cenâb-ı Hak ile alâkalı, Allah'a dâir. Cenab-ı Hakk'a aid ve müteallik.
Ey Allahım, ey İlâhım! (meâlinde duâ içinde söylenir).
Edb: Tasavvufî şairler tarafından dinî ve İlâhî fikirleri havi olmak üzere yazılmış olan ve makamla okunan şiirler.
İLAHİYAT: Hikmet ilminin dinden ve sadece Cenab-ı Hak'tan bahseden kısmı. Filozoflarca fikir olarak ileri sürülen dine dâir nazariyeler, düşünceler.
İLAHİYYUN: İlâhiyatçılar.
Fls: Sadece Allah'ın varlığından bahseden filozoflar. Sadece akıllarına güvenerek Cenab-ı Hak'tan bahseden bir kısım filozoflar. (Bak: Feylesof)
İLALLAH-İL MÜŞTEKA: Şikâyet Allah'adır. Allaha şikâyet edilir.
İLAM: Elem vermek. Rencide etmek.
Düğün yemeği.
İLÂN-I HARB: Savaş açma. Harb ilân etme.
İLÂN-I İFLÂS: Tüccarın işinde güçsüzlüğünü yani iflâs ettiğini resmî olarak söyleyip açığa vurması.
İLÂN-I TEKVİNÎ: Umumi âfetler ve gök taşları düşmesi gibi Cenab-ı Hakk'ın tekvinî âyetleri ve ibretli hâdiseleri ile hakaik ve hikmet-i İlâhiyesini ilân edip bildirmesi.
İLANE: Yumuşatmak.
İLA-NİHAYE: Sona kadar, nihayete kadar. Böylece devam eder.
İLAS: Kinâyeli ve iğneleyici sözler söyleme.
İLAVAT: (İlâve. C.) İlâveler, ekler, katmalar.
İLAVE: (C.: İlâvât) Katma, ek yapma, arttırma, zam.
Bir kitabın sonuna gerek yazarı ve gerek başkası tarafından sonradan eklenen kısım. Zeyil.
Bir gazetenin çıkardığı sayıdan başka ona ek olarak ve ayrıca çıkardığı sayı.
İmzadan sonra mektubun altına yazılan şey.
İLÂVETEN: İlâve olarak, ekliyerek, katarak, arttırarak.
İLA-YEVM-İL KIYAME: Kıyamete kadar.
İçerisinde 'İLA' geçenler
ÂCİLANE: f. Acele edene ait. Acele olarak. * şimdiki zamana ait.
ADÂLET-İ İLÂHİYE: Allah'ın adaleti.
ADEM-İ İHTİLÂF: Birlik. Beraberlik. Uyuşma. Anlaşma.
ADEM-İ İTİLÂF: Ülfetsizlik, anlaşmazlık.
ÂDİLÂNE: Adalet sahibi bir adama yakışır surette.
AKSÂ-YI BİLÂD: Bir memleketin sınır bölgeleri, hudut beldeleri.
ARZU-YU HİLÂF: Muhalefet etme, karşı koyma arzusu.
ASİLÂNE: f. Asil olanlara yakışır şekilde. Asil ve neseb sahibine lâyık.
AVN-I İLÂHÎ: Cenab-ı Hakk'ın yardımı.
BA'DEL MİLAD: (Ba'de-l milâd) Milâddan sonra. Tarih başlangıcı kabul ettikleri seneden sonra.
BAHÎLÂN: f. Bahiller, cimriler, tamâhkârlar.
BİLÂ: Olmayarak, sahib olmıyan "...sız,...siz" mânâları yerine kullanılan edattır. Kelimenin başına getirilerek menfi mânâ hasıl olur.
BİLÂ-ADDİN: f. Sayısız. Adetsiz.
BİLÂ-BEDEL: Bedelsiz. Ücretsiz, meccanen.
BİLABİL: Elem, keder, tasa, dert, gam. * Telâş.
BİLÂD: (Belde. C.) Beldeler. Diyarlar. Memleketler. Şehirler.
BİLÂD-I ÂMİRE: İmar edilmiş, yapılmış beldeler. * Devlet idaresindeki yerler.
BİLÂD-I CESİME: Büyük ülkeler.
BİLÂD-I SELÂSE: Eskiden İstanbul, Edirne ve Bursa'nın üçüne birden verilen isim.
BİLADE: f. Müzevvir, fâsid, fesatçı, ispiyon eden.
BİLÂ-FAİZ: Fâizsiz.
BİLÂ-FASILA: Fâsılasız, aralıksız, durmadan.
BİLÂ-İSTİSNA: İstisnâsız, ayırt etmeksizin.
BİLÂ-KAYD U ŞART: Kayıtsız şartsız.
BİLAKİS: Aksine. Tersine. Zıddına.
BİLAL: Siyah ve beyaz, yâni kara ile ak olmak. (Bak: Belal)
BİLAL-İ HABEŞÎ: Resûl-i Ekrem'in (A.S.M.) müezzini idi. Sesi çok güzeldi. Ezan okurken çokları ağlardı. Kölelikten Hz. Ebu Bekir-i Sıddîk (R.A.) satın alıp azâd etmişti. Her gazada hazır bulunmuştu. (Hi: 20) de dâr-ı bekaya göçtü. (R.A.)
BİLANÇO: ing. Ticarî bir müessesenin muayyen bir devre sonunda alacak verecek durumunu göstermek üzere meydana getirdiği cetvel. * Mc: Herhangi bir işte belirli bir müddet sonundaki iyi ve kötü neticelerin karşılıklı durumu.
BİLÂ-SEBEB: Sebepsiz.
BİLÂ-TEEMMÜL: Düşünmeden. Düşünmeksizin. Dikkatli olmadan.
BİLÂ-TEVAKKUF: Durmadan, tereddüt etmeden.
BİLÂ-UDUL: Dönmeden, sapmadan. Udul etmeden.
BİLÂ-ÜCRET: Parasız, ücretsiz.
BİLÂ-VASITA: Vasıtasız. Araya biri girmeden, doğrudan doğruya.
BİLAZ: Kaçkın kimse. * Yemeği doyana kadar yiyen. * Kısa boylu adam.
CAHİLANE: f. Câhillikle, câhilce, câhil kimseye yakışır şekilde.
CİLÂ: Parlaklık, parlatma, perdaht, lostura.
CİLÂ-BAHŞ: Parlaklık veren, parlatan.
CİLAHİK: Eskiden kemankere ile ve şimdi de tüfek ile atılan yuvarlak nesne.
CİLANGER: f. Çilingir.
CİLAS: Beraber oturma.
CİLAZ: Kamçının ucuna bağlanan kayış.
CİLAZ: Toz, gubâr.
DÂR-ÜL HİLÂFE: Hilâfet Merkezi. Halifenin bulunduğu yer. (Osmanlılar devrinde İstanbul idi ve bir ismi de Dersaâdet idi)
DELL (DİLÂL): Naz. * Hey'et. * Güzel ahlâk.
DİLAHİS: Leşker, asker. Çeri başı.
DİLALET: Kılavuzluk etmek. * Nazlanma. İşve. * Üstünlük, galebe.
DİLAS: (C.: Düles) Hızlı, seri.
DİLAS (DELİS): Yumuşak ve berrak olan nesne.
DİVAN-I İLÂHÎ: Âhiretteki hesap günü. Haşirde muhasebe günü.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
İLA' : Çok istekli ve tâlib kılma, haris etme.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...