Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| İMA: | İşaret etmek. İşaretle anlatmak. İşaret. |
| İMA': | (Emen. C.) Câriyeler, kadın esirler. |
| İMAAT: | (İmâ. C.) İşaretler. İmâlar. |
| İMAD: | Direk, kolon. Temel, esas. Kuvvet. Bir kavmin reisi ve başta geleni. Yüksek bina. |
| İMAD-ÜD DİN: | Dinin direği. |
| İMAEN: | İşaret vererek. İşaret ederek. |
| İMALAT: | (İmale. C.) İmaleler. Meylettirmeler. Eğmeler. |
| İMALE: | Bir tarafa meylettirmek. Bir tarafa eğmek. Benzetmek. Mal vermek. Edb: Bir heceyi vezne uydurmak için uzatarak okumak. |
| İMAM: | Öne geçmek. Önde ve ileride olan. Delil ve rehber. Cemaate namaz kıldıran. İçtihad sahibi zat. Mezheb sahibi olan. Bir mahallenin lüzumlu işlerine ve içtimaî vazifelerine nezaret eden. Müslümanların imamı olan halife ve askerlerin başı. Sultan. Hâkim. Reis. Ümmetin reisi. İslâm hükümetlerinde Devlet Reisi. Hz. Ali (R.A.) neslinden gelen zât. Dershanede günlük talim ve dersler için talebelerin önlerine konan tahtalar. Kıble tarafı. |
| İMAM-I ALİ (R.A.): | (Bak: Ali-ül Murtaza) |
| İMAM-I ALİ NAKİ: | (Hi: 212-254) Eimme-i İsnâ Aşer'den onuncu zât olup, manevi büyük nüfuz ve takva sahibi, ehl-i kemal bir zâttır. Ali İbn-i Muhammed Hâdi diye de bilinir. (R.A.) |
| İMAM-I ALİ RIZA: | (Hi: 153 de Medine-i Münevvere'de doğmuştur.) Eimme-i İsnâ Aşer'in yedincisidir. İmam-ı Musa Kâzım'ın oğludur. Tus; yani Meşhed'de medfun olup kabri ziyaretgâhtır. (R.A.) |
| İMAM-I A'ZAM: | (Hi: 80-150) Hanefi Mezhebinin imamı. Asıl ismi: Ebu Hanife Nu'man bin Sâbit'tir. Bağdatlı olup Abbasiler devrinde yaşamıştır. Fıkıh ilminin en ileri geleni olup, bu ilmin tedvin ve tervicinde çok büyük hizmet etmiştir. Böyle zâtların vicdan-ı umumiye nezdinde idareyi, hak ve adalette selâmet için, mânevi mürakabeleri çok ehemmiyetli bir husus olduğundan, teklif edilen Kadılık Makamını, hapse ve işkencelere mâruz kaldığı halde kabul etmemiştir. Kudsi vazifesi, siyasetçe muhtelif düşünen müslümanların hepsine şâmil olması sebebi ile bilfiil siyasete girmemiştir. (K.S.) |
| İMAM-I BEYHAKÎ: | (Bak: Beyhaki) |
| İMAM-I BUHARÎ: | (Bak: Buhari.) |
| İMAM-I BUSİRÎ: | (Mi: 1213-1295) İmam-ı Muhammed bin Said "Busayrî" diye bilinir. Kaside-i Bür'e ve Hemziyesi ile meşhur üstün bir İslâm şâiridir. |
| İMAM-I CA'FER-İ SÂDIK: | (Hi: 83-148) Hazret-i Ali'nin (R.A.) torununun torunudur. Medine-i Münevvere'de yaşamıştır. Annesi, Hazret-i Ebu Bekir'in soyundandır. Mânevi nüfuzu çok ileri idi, dine büyük hizmetleri görüldü. Demiştir ki: "Kim nefsi için nefsi ile mücâhede ederse, keramete kavuşur, kim de Allah için nefsi ile mücâhede ederse, Allah'a kavuşur." Eimme-i İsnâ Aşerin altıncısıdır. (K.S.) |
| İMAM-I EBU YUSUF: | (Hi: 113-182) İmam-ı A'zam'ın fıkha dair eserlerini te'lif etmiştir. Fıkıh sahasının büyük imamlarındandır. Dedesi Sahabe-i Kiramdan Sa'd'dır. (R.A.) İmam-ı Muhammed'le ikisine Fıkıh kitablarında "İmameyn" denir. (K.S.) |
| İMAM-I GAZALÎ: | Ahirete irtihâli Hi: 505 dir. "Hüccet-ül İslâm İmam-ı Muhammed Gazalî" diye anılır. O zamanın felsefesinin bâtıl akidelerini red ve cerh ederek Kur'anın eşsizliğini ve hakkaniyet ve mu'cizeliğini isbat etmiş pek çok eserler vermiştir. (K.S.) |
| İMAM-I HANBELÎ: | (Hi: 164-241) (Ahmed İbn-i Muhammed İbn-i Hanbelî) Hanbelî Mezhebinin imamı olup ezberinde bir milyon hadis vardı. Müsned adlı kitabında otuzbin hadis mevcuttur. Zühd ve takvası çok ileri idi. (K.S.) |
| İMAM-I MÂLİK: | (Hi: 93-179) Medine-i Münevvere'de doğdu. İmâm Mâlik bin Enes diye anılır. Mâlikî Mezhebinin imamı. El-Muvatta isimli eseri, "Kütüb-ü Sitte"ye dahil olacak kıymettedir. Mezhebinin mensubları, Afrika ve Endülüs'te çok yayılmıştır. Bu mezhepte olana "Malikî" denir. |
| İMAM-I MATÜRİDÎ: | (Bak: Matüridî) |
| İMAM-I MUHAMMED: | (Hi: 135-189) Kufe'de yetişti. 99 kitab te'lif etmiştir. İmâm-ı Mâlik'ten hadis okudu. En meşhur Hanefî fakihlerindendir. (K.S.) |
| İMAM-I MUHAMMED BÂKIR: | (Hi: 75-117) Hz. İmam Zeynelâbidin'in oğlu, Hz. İmam-ı Hüseyin'in torundur. Hz. İmam-ı Ca'fer-i Sadık'ın babasıdır. On iki imamın beşincisidir. Büyük bir âlim ve en meşhur velilerdendir (K.S) |
| İMAM-I MÜBİN: | İlim ve emr-i İlâhînin bir nev'ine bir ünvandır ki, âlem-i şehadetten ziyade âlem-i gayba bakıyor. Yani, zaman-ı halden ziyade mazi ve müstakbele nazar eder. Yani, her şeyin vücud-u zahirîsinden ziyade aslına, nesline ve köklerine ve tohumlarına bakar.(...Evet, şu İmam-ı Mübin, bir nevi ilim ve emr-i İlâhînin bir ünvanıdır. Yani, eşyanın mebadileri ve kökleri ve asılları kemal-i intizam ile eşyanın vücudlarını gayet san'atkârane intac etmesi cihetiyle elbette desatir-i ilm-i İlâhînin bir defteri ile tanzim edildiğini gösteriyorlar. Ve eşyanın neticeleri, nesilleri, tohumları; ileride gelecek mevcudatın programlarını, fihristelerini tazammun ettiklerinden elbette evamir-i İlâhiyenin bir küçük mecmuası olduğunu bildiriyorlar. Meselâ; bir çekirdek bütün ağacın teşkilatını tanzim edecek olan programları ve fihristeleri ve o fihriste ve programları tâyin eden o evamir-i tekviniyyenin küçücük bir mücessemi hükmünde denilebilir...Şu mânadaki İmam-ı Mübin, kader-i İlâhînin bir defteri, bir mecmua-i desâtiridir. O desâtirin imlâsı ile ve hükmü ile, zerrat, vücud-u eşyadaki hidemâtına ve harekâtına sevkedilir. Amma Kitab-ı Mübin ise; âlem-i gaybdan ziyade âlem-i şehadete bakar. Yani, mazi ve müstakbelden ziyade zaman-ı hâzıra nazar eder. Ve ilim ve emirden ziyade kudret ve irâde-i İlâhiyenin bir ünvanı, bir defteri, bir kitabıdır. İmam-ı Mübin kader defteri ise, Kitab-ı Mübin kudret defteridir. Yani, her şey vücudunda, mahiyetinde ve sıfat ve şuunâtında kemal-i san'at ve intizamları gösteriyor ki; bir kudret-i kâmilenin desatiri ile ve bir irade-i nâfizenin kavanini ile vücud giydiriliyor. Suretleri tayin, teşhis edilip, birer mikdar-ı muayyen, birer şekl-i mahsus veriliyor. Demek o kudret ve iradenin küllî ve umumî bir mecmua-i kavanini, bir defter-i ekberi vardır ki; her bir şeyin hususî vücudları ve mahsus suretleri ona göre biçilir, dikilir, giydirilir. S.) |
| İMAM-I RABBANÎ: | (Bak: Ahmed-i Farukî)(Silsile-i Nakşi'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbanî (R.A.) Mektubat'ında demiş ki: "Hakaik-ı imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve keramata tercih ederim."Hem demiş ki: "Bütün tariklerin nokta-i müntehası, hakaik-ı imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır."Hem demiş ki: "Velâyet üç kısımdır: Biri velâyet-i suğra ki, meşhur velâyettir, biri velâyet-i vusta, biri velâyet-i kübradır. Velâyet-i kübrâ ise; verâset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır."Hem demiş ki: "Tarik-ı Nakşide iki kanad ile sülûk edilir." Yâni: "Hakaik-ı imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa, o yolda gidilmez." Öyle ise tarik-ı Nakşinin üç perdesi var: Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya hakaik-ı imaniyeye hizmettir ki, İmam-ı Rabbanî de (R.A.) âhir zamanında ona sülûk etmiştir. İkincisi : Feraiz-i diniyeye ve Sünnet-i Seniyyeye tarikat perdesi altında hizmettir.Üçüncüsü : Tasavvuf yoliyle emrâz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağıyle sülûk etmektir. Birincisi Farz, ikinci Vâcib, bu üçüncüsü ise Sünnet hükmündedir.Madem hakikat böyledir, ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylanî (R.A.) ve Şâh-ı Nakşibend (R.A.) ve İmam-ı Rabbanî (R.A.) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-ı imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarfedeceklerdi. Çünkü saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennet'e gidemez, fakat tasavvufsuz Cennet'e giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-ı İslâmiye gıdadır. M.) |
| İMAM-I REMLÎ: | (Bak: Remlî) |
| İMAM-I ŞÂFİÎ: | (Hi: 150-204) İmam-ı Abdullah bin Muhammed diye de anılır. Üçüncü ceddi olan Şâfiî, hayatında Resulüllâh'ı (A.S.M.) gördüğü için o isimle anılır. Nesebi, Abd-i Menaf'da Peygamberimiz (A.S.M.) ile birleşir. Gençliğinde çok fakir bir hayat yaşadı. Çok ileri muhaddis ve müfessir-i Kur'andır. Usul-ü Hadis ve Fıkha dair te'lifatı vardır. Şâfiî Mezhebinin imamıdır. Tıb, şiir ve edebiyatta da çok ileridir. (K.S.) |
| İMAM-I TABERANÎ: | (Süleyman bin Ahmed Taberanî) Hadis âlimidir. Şam'da Taberiyye'de doğmuş ve orada vefat etmiştir. (260-360) Kebir, Evsat ve Sagir hadis kitablarını yazmak için 33 sene Irak, Hicaz, Yemen, Mısır ve başka yerleri dolaşmıştır. |
| İMAME: | İslâma mahsus baş kisvesi olan sarık. Zırhlı külâh. Çubuk ve sigaralığın başına takılan ağızlık. Tesbihin başındaki ve ipin iki ucu içinden geçen uzunca tane. |
| İMAMET: | İmamlık. Namazda cemaati idare eden zâtın hal ve sıfatı. Halifelik.İmamet iki kısma ayrılır:1- İmamet-i suğra: Namazda cemaate yapılan imamlık.2- İmamet-i kübra : Emir-ül mü'minîn olmak. Yani müslümanlar arasında riyaset-i âmmeyi hâiz bulunmaktır. |
| İMAMEVİ: | t. Eskiden kadınlara mahsus hapishane. |
| İMAMEYN: | İki İmam. Fık: Ekseriyetle Hanefî kitaplarında "İmameyn" dendiği zaman "İmam-ı Ebu Yusuf ile İmam-ı Muhammed" anlaşılır. Bazan da İmam-ı A'zam ile İmam-ı Şâfiî Hz.lerine söylenir. |
| İMAMZADE: | İmam oğlu. Babası imam veya imam ünvanını hâiz olan adam. |
| İMAN: | İnanmak. İtikad. Hakkı kabul, tasdik ve iz'ân etmek. İslâmiyeti kabul edip amel etmek. Dini bütün hakikatleri kabul edip gereğini yerine getirmek. "Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) tebliğ ettiği zaruriyat-ı diniyeyi tafsilen ve zaruriyatın gayrısını icmâlen tasdik etmekten hasıl olan bir nurdur."(Öyle ise iman, Şems-i Ezelîden vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuadır ki; vicdanın iç yüzünü tamamiyle ışıklandırır ve bu sâyede, bütün kâinat ile bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur. Ve her şeyle kesb-i muarafe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvvet-i maneviye husule gelir ki; insan o kuvvet ile her musibete, her hâdiseye karşı mukavemet edebilir ve öyle bir vüs'at ve genişlik verir ki; insan o vüs'atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir. İ.İ.)(Ey arkadaş! Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalâlettedir. Bunun izahı ise; bir şahıs, kudret-i ezeliye tarafından, adem zulümatından şu korkunç dünya sahrasına atılırken gözünü açar, bakar. Bir lütuf beklediği zaman, birdenbire düşmanlar, hastalıklar, elemler, belâlar hücum etmeğe başlarlar. Bir meded, bir yardım için müsterhimane tabiata ve anasıra baktığı vakit, kasavet-i kalble, merhametsizlikle karşılaşır. Ecram-ı semâviyeden istimdat etmek üzere başını havaya kaldırır. O ecram, atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli hâlleriyle gözüne görünür. Hemen gözünü yumar, başını eğer, düşünmeğe başlar. Bakar ki, hayati hâcetleri bağırıp çağırmaya başlarlar. Bütün bütün tevahhuş ederek hemen kulaklarını tıkar, vicdanına iltica eder; bakar ki; vicdanı, binler âmâl (emeller) ve emânî ile dolu gürültülerinden cinnet getirecek bir hâle gelir. Acaba, hiçbir cihetten hiçbir teselli çaresini bulamayan o zavallı şahıs, mebde ile meâdi, Sâni' ile haşri itikad etmezse, onun o vaziyetinden Cehennem daha serin olmaz mı? İ.İ.) |
| İMAN-I BİL-ÂHİRET: | Âhirete, öldükten sonra dirileceğine, haşir ve neşre, Cennet ve Cehennem'e inanmak.(Evet, subutî bir emri ihbar etmenin kolaylığı ve inkâr ve nefyetmenin gayet müşkül olduğu bu temsilden görülür. Şöyle ki:Biri dese: Süt konserveleri olan gayet hârika bir bahçe, küre-i arz üzerinde vardır. Diğeri dese: Yoktur. İsbat eden, yalnız onun yerini veyahut bazı meyvelerini göstermekle kolayca dâvasını isbat eder. İnkâr eden adam, nefyini isbat etmek için küre-i arzı bütün görmek ve göstermekle dâvasını isbat edebilir. Aynen öyle de: Cennet'i ihbar edenler yüzbinler tereşşuhâtını, meyvelerini, asârını gösterdiklerinden kat'-ı nazar, iki şâhid-i sâdıkın sübutuna şehadetleri kâfi gelirken; onu inkâr eden, hadsiz bir kâinatı ve hadsiz ebedî zamanı temaşa etmek ve görmek ve eledikten sonra inkârını isbat edebilir; ademini gösterebilir. S.) |
| İMAN-I BİLLÂH: | Allah'a ve O'nun sıfatlarına inanmak. |
| İMAN-I İCMALÎ: | İcmalî iman, yani; taraf-ı Nebevîden tebliğ buyurulan şeylerin hey'et-i mecmualarına inanmak, yâni; "Her ne tebliğ buyruldu ise; cümlesi haktır" diye tasdik etmektir. |
| İMAN-I MAKBUL: | Mü'minlerin imanı. |
| İMAN-I MERDUD: | Münafık olan kimselerin imanı. |
| İMAN-I TAHKİKÎ: | İmana aid bütün mes'eleleri yakînî surette tedkik ile bilmek ve yaşamak ve tahkikî iman derslerini veren ve taklidî imanı tahkike tebdil eden eserleri sadakatla okumak neticesinde hâsıl olan sağlam, sarsılmaz iman. (Mü'minin kalbi tasdik nuru ile o derece münevver olmasıdır ki, o nur bütün letaif-i insaniyyeye nüfuz eder.) |
| İMAN-I TAKLİDÎ: | Az şüphelere mağlup olabilen, başkalarını takliden olan iman. Tahkik ehline ait olmayan, câhillere mahsus iman. |
| İMAN-I YE'S: | Çaresiz kalan, hayatından ümidsiz olan bir kimsenin imanı. |
| İMARAT: | (İmaret. C.) İmaretler, genel aşevleri. |
| İMARET: | Emirlik. Beylik. |
| İMARET: | Mâmur etmek, şenlendirmek. Mâmurluk. Hayrat için fakirlere yemek verilen yer. (Bak: Amâir) |
| İMARET KEMERİ: | Eskiden medresenin en güçlü, kuvvetli, kıdemli ve sözü dinlenen talebesi hakkında kullanılır bir tabirdi. Ayrıca bu tabir, medrese talebelerinden iaşe işlerine bakmak üzere bir sene müddetle seçilenler hakkında da kullanılırdı. Bunlar, bellerine kemer taktıkları için bu isim verilmişti. |
| İMATA: | Uzaklaştırma yahut uzaklaştırılma. |
| İMATE: | Ölü hale getirmek. Öldürmek. Fena etmek. |
| İMATE-İ VAKT: | Vakit öldürme. Boşu boşuna zaman harcama. |
| İçerisinde 'İMA' geçenler | |
| ADEM-İ İSTİMA': | Huk: Mahkemede dâvanın dinlenmemesi. |
| AGLEB-İ İHTİMAL: | Büyük bir ihtimal. |
| AKVAL-İ HAKÎMÂNE: | f. Hikmet sahiblerine yakışır sözler. |
| ALAY İMAMI: | Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askere imamlık vazifesini yapan subay. |
| ALEYHİM, ALEYHİMA: | Aleyh edatının cemi ve tesniye şekilleri. |
| ÂLİMAN: | f. (Alim. C.) Alimler. |
| ÂLİMÂNE: | f. Alimlere yakışır surette. Bilenlere yakışır şekilde. |
| AN-İL İMAN: | İmandan. |
| ARZ-I TÂZİMÂT: | Karşısındakine büyük bir hürmetle takınılan tavır ve hareket. |
| ASHÂB-ÜŞ-ŞİMÂL: | Amel defterleri sol taraflarından verilecek olan cehennemlik kimseler. Solcular. |
| AŞÜFTE-DİMAĞ: | f. Aklı perişan. |
| AZİMAT: | (Azime. C.) Kıtlık yılları. |
| BÂB-I İHYA VE İMATE: | Öldürmek ve diriltmek bahsi ve mevzuu. |
| BÂD-I ŞİMALÎ: | f. Kuzey rüzgârı. * Nefes, soluk. * Ah sesi, ah çekme. * Allah'ın inâyeti. * Medih. * Söz. * Büyüklük taslama, kibirlilik. * şarap. |
| BAHR-İ MUHİT-İ ŞİMALÎ: | İskandinavya Yarımadasının batısından İngiliz Adalarına kadar uzanan deniz. |
| BAHR-İ MÜNCEMİD-İ ŞİMALÎ: | Kuzey kutbunu çeviren deniz. Kuzey Buz Denizi. |
| BAİD-ÜL İHTİMÂL: | İhtimalden uzak. |
| BEHİMÂT: | Hayvanlar. |
| BÎ-DİMAĞ: | f. Kafasız, akılsız. |
| BİHİMA: | O ikisi, o ikisine, o ikisinden, o ikisiyle mânâlarına gelir ve zamirdir. |
| BİMANEND: | Eşsiz, nazirsiz. |
| BİMAR: | (C.: Bimârân) f. Mariz, hasta, alil. |
| BİMARE: | f. Hasta, alil. * Muharebeler veya akınlar esnasında ele geçirilen kadın esirlerin ayrıldıkları sınıflardan birinin adı. |
| BİMARHANE: | Tımarhane. Akıl hastahanesi. |
| BİMARİSTAN: | f. Tımarhane. * Hastahane. |
| BAHR-İ MÜNCEMİD-İ ŞİMALÎ: | Kuzey kutbunu çeviren deniz. Kuzey Buz Denizi. |
| BAHR-İ MUHİT-İ ŞİMALÎ: | İskandinavya Yarımadasının batısından İngiliz Adalarına kadar uzanan deniz. |
| CEVAHİR-ÜL-KELİMAT: | Şemsi adındaki bir zat tarafından Arapçadan Türkçeye kaleme alınan 108 sahifelik bir lügat kitabının adı. |
| CİMA': | Cinsi münâsebet. Çiftleşmek. * Zamm etmek. |
| CİMAH: | Binicisi zabtedemediğinden, atın serkeş olup binicisini istememesi. |
| CİMAL: | (Cemel. C.) Erkek develer. |
| CİMAM: | Kuyu içinde suyun toplanması ve çoğalması. |
| CİMAR: | Toplu kabile. * Süvari alayı. |
| DAİMA: | (Devam. dan) Her vakit, bir düziye, daimî suretde. |
| DİMA': | Göz yaşı akan yerlerin izi. |
| DİMA': | (Dem. C.) Kanlar. |
| DİMA: | f. (Bak: Demâ) |
| DİMAĞ: | Beyin. Kafanın içi. (Bak: Kalb)(Dimağda merâtib var birbiriyle mültebis ahkâmları muhtelif. Evvel tahayyül olur sonra tasavvur gelir.Sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor sonra iz'an oluyor, sonra gelir iltizam sonra itikad gelir.İtikadın başkadır, iltizamın başkadır. Herbirinden çıkar bir hâlet; salâbet itikaddan.Taassub iltizamdan, imtisal iz'andan, tasdikten iltizam, taakkulde bitaraf, bibehre tasavvurda.Tahayyülde safsata hasıl olur, mezcine eğer olmaz muktedir.Bâtıl şeyleri güzel tasvir etmek, her demde, sâfi olan zihinleri cerhdir, hem idlâli...S.) |
| DİMAM: | Çocukların yüzlerine sürülen ilâç. * Sevap. |
| DİMAR: | Helâk, mahv. |
| DİMASE: | Yumuşak. * Asanlık, kolaylık. |
| EFSÜRDE-DİMAG: | f. Beyni donmuş. * Mc: Kabiliyetsiz. |
| EHRİMAN: | (Ehrimen, Ehremen) f. Ateşperestlerin şer ilâhının ismi. Bâtıl bir ilâh ismi. |
| FA'ALÜN LİMA-YÜRİD: | "Kayyumiyet sırrıyla ve faaliyet-i daimesiyle her an istediğini istediği gibi yapar." meâlinde bir âyettir. |
| FAHİMÂNE: | f. İtibar ve nüfuz sahibi kimseye yakışır şekilde, fahim olana yakışacak surette. |
| FAZAİL-SİMAT: | Alâmet ve işaretleri faziletten ibaret olan. |
| FESAD-I DİMAĞ: | Akıl bozukluğu, delilik. |
| GARB-I ŞİMALÎ: | Kuzey batı. |
| HAKÎMANE: | f. Hikmetli olarak. Hakîm olana yakışır surette. |
| HÂKİMANE: | Hükmederek, hâkim olarak. Hâkime yakışır tarzda. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| İMA' : | (Emen. C.) Câriyeler, kadın esirler. |