| Kelime | Anlam |
|---|
| İMAN: | İnanmak. İtikad. Hakkı kabul, tasdik ve iz'ân etmek. İslâmiyeti kabul edip amel etmek. Dini bütün hakikatleri kabul edip gereğini yerine getirmek. "Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) tebliğ ettiği zaruriyat-ı diniyeyi tafsilen ve zaruriyatın gayrısını icmâlen tasdik etmekten hasıl olan bir nurdur."(Öyle ise iman, Şems-i Ezelîden vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuadır ki; vicdanın iç yüzünü tamamiyle ışıklandırır ve bu sâyede, bütün kâinat ile bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur. Ve her şeyle kesb-i muarafe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvvet-i maneviye husule gelir ki; insan o kuvvet ile her musibete, her hâdiseye karşı mukavemet edebilir ve öyle bir vüs'at ve genişlik verir ki; insan o vüs'atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir. İ.İ.)(Ey arkadaş! Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalâlettedir. Bunun izahı ise; bir şahıs, kudret-i ezeliye tarafından, adem zulümatından şu korkunç dünya sahrasına atılırken gözünü açar, bakar. Bir lütuf beklediği zaman, birdenbire düşmanlar, hastalıklar, elemler, belâlar hücum etmeğe başlarlar. Bir meded, bir yardım için müsterhimane tabiata ve anasıra baktığı vakit, kasavet-i kalble, merhametsizlikle karşılaşır. Ecram-ı semâviyeden istimdat etmek üzere başını havaya kaldırır. O ecram, atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli hâlleriyle gözüne görünür. Hemen gözünü yumar, başını eğer, düşünmeğe başlar. Bakar ki, hayati hâcetleri bağırıp çağırmaya başlarlar. Bütün bütün tevahhuş ederek hemen kulaklarını tıkar, vicdanına iltica eder; bakar ki; vicdanı, binler âmâl (emeller) ve emânî ile dolu gürültülerinden cinnet getirecek bir hâle gelir. Acaba, hiçbir cihetten hiçbir teselli çaresini bulamayan o zavallı şahıs, mebde ile meâdi, Sâni' ile haşri itikad etmezse, onun o vaziyetinden Cehennem daha serin olmaz mı? İ.İ.) |
| İMAN-I BİL-ÂHİRET: | Âhirete, öldükten sonra dirileceğine, haşir ve neşre, Cennet ve Cehennem'e inanmak.(Evet, subutî bir emri ihbar etmenin kolaylığı ve inkâr ve nefyetmenin gayet müşkül olduğu bu temsilden görülür. Şöyle ki:Biri dese: Süt konserveleri olan gayet hârika bir bahçe, küre-i arz üzerinde vardır. Diğeri dese: Yoktur. İsbat eden, yalnız onun yerini veyahut bazı meyvelerini göstermekle kolayca dâvasını isbat eder. İnkâr eden adam, nefyini isbat etmek için küre-i arzı bütün görmek ve göstermekle dâvasını isbat edebilir. Aynen öyle de: Cennet'i ihbar edenler yüzbinler tereşşuhâtını, meyvelerini, asârını gösterdiklerinden kat'-ı nazar, iki şâhid-i sâdıkın sübutuna şehadetleri kâfi gelirken; onu inkâr eden, hadsiz bir kâinatı ve hadsiz ebedî zamanı temaşa etmek ve görmek ve eledikten sonra inkârını isbat edebilir; ademini gösterebilir. S.) |
| İMAN-I BİLLÂH: | Allah'a ve O'nun sıfatlarına inanmak. |
| İMAN-I İCMALÎ: | İcmalî iman, yani; taraf-ı Nebevîden tebliğ buyurulan şeylerin hey'et-i mecmualarına inanmak, yâni; "Her ne tebliğ buyruldu ise; cümlesi haktır" diye tasdik etmektir. |
| İMAN-I MAKBUL: | Mü'minlerin imanı. |
| İMAN-I MERDUD: | Münafık olan kimselerin imanı. |
| İMAN-I TAHKİKÎ: | İmana aid bütün mes'eleleri yakînî surette tedkik ile bilmek ve yaşamak ve tahkikî iman derslerini veren ve taklidî imanı tahkike tebdil eden eserleri sadakatla okumak neticesinde hâsıl olan sağlam, sarsılmaz iman. (Mü'minin kalbi tasdik nuru ile o derece münevver olmasıdır ki, o nur bütün letaif-i insaniyyeye nüfuz eder.) |
| İMAN-I TAKLİDÎ: | Az şüphelere mağlup olabilen, başkalarını takliden olan iman. Tahkik ehline ait olmayan, câhillere mahsus iman. |
| İMAN-I YE'S: | Çaresiz kalan, hayatından ümidsiz olan bir kimsenin imanı. |
| İçerisinde 'İMAN' geçenler |
|---|
| AKVAL-İ HAKÎMÂNE: | f. Hikmet sahiblerine yakışır sözler. |
| ÂLİMAN: | f. (Alim. C.) Alimler. |
| ÂLİMÂNE: | f. Alimlere yakışır surette. Bilenlere yakışır şekilde. |
| AN-İL İMAN: | İmandan. |
| BİMANEND: | Eşsiz, nazirsiz. |
| EHRİMAN: | (Ehrimen, Ehremen) f. Ateşperestlerin şer ilâhının ismi. Bâtıl bir ilâh ismi. |
| FAHİMÂNE: | f. İtibar ve nüfuz sahibi kimseye yakışır şekilde, fahim olana yakışacak surette. |
| HAKÎMANE: | f. Hikmetli olarak. Hakîm olana yakışır surette. |
| HÂKİMANE: | Hükmederek, hâkim olarak. Hâkime yakışır tarzda. |
| HALÎMÂNE: | f. Yumuşak surette. Yumuşak huylulara yakışır bir tarzda. |
| HAZİMANE: | f. Tedbirli ve basiretli hareket eden. |
| HINZİMAN: | Cemaat, topluluk. * Taife. |
| HİDEMAT-I İMANİYE: | İmâni hizmetler. (Kur'an-ı Kerim'i ve mânâsını öğrenmeğe vesile olmak; imâni şüphelerin giderilmesine çalışmak; İslâmiyetin, hak din olduğunu isbat etmek veya isbâta vesile olmak gibi.) Görülen hizmetler. Eşyanın ve mahlukatın lisan-ı hâl ile esmâ-i İlâhiyeye ait yaptıkları tesbih ve ibadetleri. |
| HİMAN: | Susuz, susamış. |
| HİZMET-İ İMANİYE: | İmana ait hizmet. İman ve Kur'an hakikatlarının mukni ve ilmi delillerle anlaşılmasına hizmet etmek; neşrinde, tebliğinde çalışmak. |
| İCMALÎ İMAN: | İman esaslarını kısaca bilmek. Allah'a ve Peygamberine imân ettiğini söylemek ve tasdik etmek. (Bak: İman-ı icmalî) |
| İKTİMAN: | Gizlenme, saklanma. |
| İKTİMAN-I SÂRIK: | Hırsızın gizlenmesi. |
| İMAN-I BİL-ÂHİRET: | Âhirete, öldükten sonra dirileceğine, haşir ve neşre, Cennet ve Cehennem'e inanmak.(Evet, subutî bir emri ihbar etmenin kolaylığı ve inkâr ve nefyetmenin gayet müşkül olduğu bu temsilden görülür. Şöyle ki:Biri dese: Süt konserveleri olan gayet hârika bir bahçe, küre-i arz üzerinde vardır. Diğeri dese: Yoktur. İsbat eden, yalnız onun yerini veyahut bazı meyvelerini göstermekle kolayca dâvasını isbat eder. İnkâr eden adam, nefyini isbat etmek için küre-i arzı bütün görmek ve göstermekle dâvasını isbat edebilir. Aynen öyle de: Cennet'i ihbar edenler yüzbinler tereşşuhâtını, meyvelerini, asârını gösterdiklerinden kat'-ı nazar, iki şâhid-i sâdıkın sübutuna şehadetleri kâfi gelirken; onu inkâr eden, hadsiz bir kâinatı ve hadsiz ebedî zamanı temaşa etmek ve görmek ve eledikten sonra inkârını isbat edebilir; ademini gösterebilir. S.) |
| İMAN-I BİLLÂH: | Allah'a ve O'nun sıfatlarına inanmak. |
| İMAN-I İCMALÎ: | İcmalî iman, yani; taraf-ı Nebevîden tebliğ buyurulan şeylerin hey'et-i mecmualarına inanmak, yâni; "Her ne tebliğ buyruldu ise; cümlesi haktır" diye tasdik etmektir. |
| İMAN-I MAKBUL: | Mü'minlerin imanı. |
| İMAN-I MERDUD: | Münafık olan kimselerin imanı. |
| İMAN-I TAHKİKÎ: | İmana aid bütün mes'eleleri yakînî surette tedkik ile bilmek ve yaşamak ve tahkikî iman derslerini veren ve taklidî imanı tahkike tebdil eden eserleri sadakatla okumak neticesinde hâsıl olan sağlam, sarsılmaz iman. (Mü'minin kalbi tasdik nuru ile o derece münevver olmasıdır ki, o nur bütün letaif-i insaniyyeye nüfuz eder.) |
| İMAN-I TAKLİDÎ: | Az şüphelere mağlup olabilen, başkalarını takliden olan iman. Tahkik ehline ait olmayan, câhillere mahsus iman. |
| İMAN-I YE'S: | Çaresiz kalan, hayatından ümidsiz olan bir kimsenin imanı. |
| İSTİMAN: | Aman dilemek, himaye istemek. * Teslim olmak. |
| İ'TİMAN: | Emniyet etme, emin bulunma. |
| KERİMANE: | f. Kerim olana mahsus hâlde. Lutfederek. Kerime hâs bir suretde. |
| LEİMAN: | (Leim. C.) Alçak, zelil ve aşağılık kimseler. Pinti ve cimri insanlar. |
| LEİMANE: | Alçakça. Zelilane bir tarzda. |
| MAHFUZ LİMAN: | Bütün rüzgarlara kapalı olan ve her türlü hâllerde emniyet ile barınmağa müsâit bulunan limanlar. |
| MESAİL-İ İMANİYE: | İmanî mes'eleler. |
| MUKDİMÂNE: | f. Gayret ve dikkatle. |
| MUTAZALLİMÂNE: | (Zulm. den) Kendine yapılan zulüm ve haksızlıkdan dolayı sızlanan kimseye yakışır şekilde. |
| MÜFEHHİMANE: | f. Anlatarak. Anlatana yakışır şekilde. |
| MÜKRİMANE: | f. Lütfederek, ağırlayarak, ikram ederek. |
| MÜLTEZİMANE: | f. İltizam edercesine. |
| MÜLZİMANE: | Sözde susturmağa zorlıyarak. Sustururcasına. |
| MÜNECCİMÂNE: | f. Müneccim gibi, müneccime yakışacak şekilde. |
| MÜNTAKİMÂNE: | f. Cezalandırırcasına, öç alırcasına. |
| MÜSLİMAN: | (Selâmet. den) İslâm olan. İslâm dininde bulunan, mü'min ve mütedeyyin olan. (Bak: Muhammed (A.S.M.), Mefhar, Münacat) |
| MÜSLİMANAN: | Müslümanlar. İslâm olanlar. |
| MÜSTAKİMÂNE: | f. Doğrulukla, namuslulukla, adâlet dâiresinde. |
| MÜSTERHİMÂNE: | f. İstirham edene, yalvarana, merhamet dileyene yakışır şekilde, yakışır halde. |
| MÜTEALLİMÂNE: | (İlm. den) f. Bilgi edinerek, ilim öğrenerek, taalüm ederek. |
| MÜTEBEKKİMÂNE: | f. Kekeliyerek, dili tutularak. |
| MÜTEBESSİMÂNE: | f. Gülümseyerek, tebessüm ederek, mütebessim olarak. |
| MÜTEELLİMÂNE: | f. Elem duyarak, kederlenerek. |
| MÜTEHACİMÂNE: | f. Birbirine saldırır ve hücum eder şekilde. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar |
|---|
| İMAN-I BİL-ÂHİRET : | Âhirete, öldükten sonra dirileceğine, haşir ve neşre, Cennet ve Cehennem'e inanmak.(Evet, subutî bir emri ihbar etmenin kolaylığı ve inkâr ve nefyetmenin gayet müşkül olduğu bu temsilden görülür. Şöyle ki:Biri dese: Süt konserveleri olan gayet hârika bir bahçe, küre-i arz üzerinde vardır. Diğeri dese: Yoktur. İsbat eden, yalnız onun yerini veyahut bazı meyvelerini göstermekle kolayca dâvasını isbat eder. İnkâr eden adam, nefyini isbat etmek için küre-i arzı bütün görmek ve göstermekle dâvasını isbat edebilir. Aynen öyle de: Cennet'i ihbar edenler yüzbinler tereşşuhâtını, meyvelerini, asârını gösterdiklerinden kat'-ı nazar, iki şâhid-i sâdıkın sübutuna şehadetleri kâfi gelirken; onu inkâr eden, hadsiz bir kâinatı ve hadsiz ebedî zamanı temaşa etmek ve görmek ve eledikten sonra inkârını isbat edebilir; ademini gösterebilir. S.) |
| İMA : | İşaret etmek. İşaretle anlatmak. İşaret. |