Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
İNA': Kap-kacak, tencere gibi lüzumlu ev eşyası.
Bir şeyin vakti gelip çatmak.
İNA: Uzaklaştırma.
İNA': Yemiş toplama zamanı gelme.
İNA: Geciktirme, alıkoyma, zayıf düşürme.
İNABE: Günahları terk ile Hakka dönüş. Hakka tâbi bir mürşide bağlanmak. (Hakk'a ikbal ü teveccüh ve âyât-ı hakkı teemmül ile tevbedir ki, asl-ı hakikatı hayır nöbetine girmek demektir.) (E.T.)
İNAD: Israr, muannidlik, ayak direme, dediğinden vazgeçmeme.
İNADEN: İnad olsun diye. Tersine olarak.
İNADİYE: Eşyanın hakikatlarını, varlığını inkâr eden bir zümre. (Bak: Sofizm)
İNAF: Bir kimseyi, bir şeyden vazgeçirmeğe çalışmak.
İNAHA: (Deve) Çökerme.
İNAK: Birbirinin boynuna sarılma, kucaklaşma.
İNAK: Sözüne inanılır, itimat edilebilir, mutemed.
Müsteşar, müşavir.
İstişare, re'y.
İNAKA: Aşırı güzelliği ve câzibedarlığı ile hayret verme.
İNALE: Kavuşturma, vâsıl etme, nâil etme, ulaştırma.
Yemin, kasem, and.
İhsanda bulunma, bağışta bulunma.
İNAME: Uyutma.
Kıtlık.
İNAME-İ ETFAL: Çocukların uyutulması.
İNAN: Dizgin.
İdare etme, yürütme.
İNAN: f. Bu kimseler, bunlar. (İşaret zamiridir).
İNANGERDAN: f. Dizgin çevirme, geri dönme.
İNANGİR: f. Dizgin yakalama. Dizgin tutma.
İNANKEŞ: f. Dizgin çeken, hasaplı giden.
İNANRİZ: f. Dizgin bırakmış, koşturan.
İNANTAB: f. Dizgin çevirip dönen.
İNARE: (Nur. dan) Nurlandırma, aydınlatma, ışıklandırma.
İNAS: (Ünsâ. C.) Kadınlar, kızlar.
İNAS: (Üns. den) Alıştırma, ünsiyet ettirme.
Görme, bilme.
İNAYAT: (İnayet. C.) İnayetler, iyilikler, lütuflar, ihsanlar.
İNAYET: Yardım, lütuf meded etmek.
Mühim bir işle karşılaşıp onunla meşgul olmak.
İNAYET-İ RABBANİYE: Allah'ın inayeti.
İNAYET-İ ŞÂMİLE: f. Herkese ait umumi inayet ve yardım.
İNAYET DELİLİ: (Bak: Delil-i inayet)
İNAYETEN: İnayet, yardım ve iyilik olarak.
İNAYETHAH: f. İnayet isteyen, meded bekleyen.
İNAYETKÂR: f. Yardım ve iyilik eden. Lütuf ve inayette bulunan.
İNAYETKÂRÂNE: f. İnayet edene yakışır surette. Yardım ve iyilikte bulunan kimseye yakışacak şekilde.
İçerisinde 'İNA' geçenler
AB-ŞİNAS: f. Sudan anlıyan. * Gemi kılavuzu.
AHTER-ŞİNAS: f. Yıldız ilmi ile uğraşan. Müneccim.
ALLÜSİNASYON: Fr. (Bak: Hallüsinasyon)
AŞİNA: f. Mâlumatlı, haberli olan. Arif. Bilgili. Mâlik. Tanıdık. Yabancı olmayan. * Yüzücü.
BALİNA: Denizde yaşıyan ve yaklaşık olarak 20 ilâ 35 metre kadar uzunlukta olan memeli hayvan.
BASTÂN-ŞİNÂS: f. Geçmiş zaman, tarih.
BAŞTİNA: Osmanlı İmparatorluğu zamanında Balkanların bazı yerlerinde devlet arazisinden tapu ve miras suretiyle geçen tarla.
BEDBİNÂNE: f. Kötümser şekilde. Ümitsizce, bedbincesine.
BESATİN-İ CİNAN: Cennet bostanları. Cennet bahçeleri.
BEYYİNAT: (Beyyine. C.) Beyyineler. Bürhanlar.
BİNA: f. Gören, görücü. * Göz.
BİNA': (C.: Ebniye) Yapı, ev. Yapma, kurma. * Gr: Müteaddi, lâzım, meçhul, mütavaat gibi fiillerin esasını mevzu yapan kitab.
BİNABERİN: f. Bunun üzerine, bu sebebe binâen, bundan dolayı.
BİNA-DİL: f. Basiretli. Kalbi hakikatı kavrayan.
BİNA EMİNİ: İnşaatı kontrol eden.
BİNÂEN: ...den dolayı, bu sebepten. Mebni ve müstenid olarak. Dayanarak.
BİNÂENALÂHAZA: Bundan dolayı. Buna binaen.
BİNÂENALEYH: Bunun üzerine, ondan dolayı.
BİNAGUŞ: f. Kulak tozu. * Kulak memesi.
BİNAVEND: f. Mâni, engel.
BİNA-YI MECHUL: Fiilde fâilin, öznenin meçhul olması hâli. Meselâ: "Yazmak" fiilinin binâ-yı meçhulü olan "yazıldı" kelimesinde olduğu gibi. Fiilde fâilin belli olması hâlinde de "binâ-yı malûm" denir. "Nuri yazdı" gibi.
BASTÂN-ŞİNÂS: f. Geçmiş zaman, tarih.
CİNAB: Hayvanlara vurulan damga ve nişan.
CİNAÎ: (Cinâiyye) Cinayetle alâkalı.
CİNAN: (Cennet. C.) Cennetler.
CİNAN-I ULÛM: İlm-i Kur'ân ve imân cennetleri. Maarif-i İlâhiye ve tahkikî ve yakinî imân derslerinin okunduğu ulemâ-i İslâm ve talebe-i ulûm meclisleri.
CİNARE: Esterâbâd ile Cürcân arasına derler.
CİNAS: Benzeyiş, münâsebet. * Edb: Birçok mânâya gelebilen söz, imalı, telmihli söz. telâffuzu bir, mânası ayrı olan kelimelerin bir sözde bulunması. Bunu yapmaya "tecnis" denir, o kelimelere de "cinas" denir.
CİNAS-I MUHARREF: Edb: Yalnız harflerde beraberlik, harekelerde ayrılık bulunan cinâs. (merd, mürd gibi.)
CİNAS-I NÂKIS: Edb: Cinaslı kelimelerin birinde veya birkaç harfin ziyade olması suretiyle yapılan cinas. (dem, âdem gibi.)
CİNAS-I TAMM: Edb: Lâfızda, harekelerde ve harflerde eksiklik ve ziyâdelik bulunmayan cinâs. Kır (kırmaktan emir), kır (çöl); yaz (yazmaktan emir), yaz (mevsim).
CİNAYAT: (Cinayet. C.) Büyük cezâları gerektiren suçlar. Cinayetler.
CİNAYET: Adam öldürmek, katl. (Bak: Câni)
CİNAYET-KÂR: f. Cinayet işleyen.
CİNAZE: Tabut. İçine cenaze konulan sandık.
CİNUN (CİNAN): Gece karanlık olmak.
DAİRE-İ MÜMKİNAT: (Bak: Daire-i imkân)
DAKAİK-AŞİNA: f. İlmî incelikleri bilen, anlaşılması ve tefhimi müşkül, yüksek ve ince ilmî mes'elelere vâkıf olan.
DAKİKA-ŞİNAS: İnce işleri ve nükteleri anlayan, bir işin incelikleriyle uğraşabilen.
DÂR-I CİNAN: f. Cennet yurtları. Cennetler.
DEHLİZ-İ CİNAN: Revak-ı uhreviye mânasında mecazî bir deyimdir. (Bak: Revâk-ı uhreviye).
DELİL-İ İNAYET: Allah'ın inâyetinin tecellisinden gelen ve kâinatta görülen hikmet ve maslahatlara uygun en mükemmel nizam ve tam esaslı san'at; ve kâinattaki eşyaların menfaat ve faydalarını bildiren âyetler, bu inâyet delilini gösteriyorlar.(Sâniin vücud ve vahdetine işaret eden delillerden biri de İnayet delili'dir. Bu delil; kâinatı ve kâinatın eczasını ve envâını ihtilâlden, ihtilâftan, dağılmaktan kurtarıp bütün hususâtını intizam altına almakla kâinata hayat veren nizamdan ibarettir. Bütün maslahatların, hikmetlerin, faidelerin, menfaatlerin menşei, bu nizamdır. Menfaatlerden, maslahatlardan bahseden bütün Ayât-ı Kur'aniye, bu nizam üzerine yürüyor ve bu nizamın tecellisine mazhardır. Binaenaleyh, bütün mesalihin, fevaidin ve menafiin mercii olan ve kâinata hayat veren bir nizam; elbette ve elbette bir nâzımın vücuduna delâlet ettiği gibi, O nâzımın kasd ve hikmetine de delâlet etmekle, kör tesadüfün vehimlerini nefyeder.Ey insan! Eğer senin fikrin, nazarın şu yüksek nizamı bulmaktan âciz ise ve istikra-i tâm ile, yani umumi bir araştırma ile de o nizamı elde etmeye kadir değilsen, insanların telâhuk-u efkâr denilen fikirlerinin birleşmesinden doğan ve nev-i beşerin havassı (duyguları) hükmünde olan fünun ile kâinata bak ve sahifelerini oku ki, akılları hayrette bırakan o yüksek nizamı göresin.Evet, kâinatın herbir nev'ine dâir bir fen teşekkül etmiş veya etmektedir. Fen ise kavaid-i külliyeden ibarettir. Kaidenin külliyeti ise, nizamın yüksekliğine ve güzelliğine delâlet eder. Zira nizamı olmayanın külliyeti olamaz. Meselâ: Her âlimin başında beyaz bir imâme var. Külliyetle söylenilen şu hüküm, ulema nev'inde intizamın bulunmasına bakar. Öyle ise, umumi bir teftiş neticesinde fünun-u kevniyeden herbirisi, kaidelerinin külliyeti ile kâinatta yüksek bir nizamın bulunmasına bir delildir. Ve herbir fen nurlu bir bürhan olup, mevcudatın silsilelerinde salkımlar gibi asılıp sallanan maslahat semerelerini ve ahvalin değişmesinde gizli olan faideleri göstermekle Sâniin kasd ve hikmetini ilân ediyorlar. Adeta vehim şeytanlarını tardetmek için herbir fen, birer necm-i sâkıbdır. Yani, bâtıl vehimleri delip yakan birer yıldızdırlar.Ey arkadaş! O nizamı bulmak için umum kâinatı araştırmaktansa, şu misale dikkat et, matlubun hasıl olur.Göz ile görünmeyen bir mikrob, bir hayvancık, küçüklüğüyle beraber pek ince ve garib bir makine-i İlâhiyeyi hâvidir. O makine mümkinattan olduğundan, vücud ve ademi, mütesavidir. İlletsiz vücuda gelmesi muhaldir. O makinenin bir illetten vücuda geldiği zaruridir. O illet ise, esbab-ı tabiiyye değildir. Çünki, o makinedeki ince nizam, bir ilim ve şuurun eseridir. Esbab-ı tabiiyye ise; ilimsiz, şuursuz, câmid şeylerdir. Akılları hayrette bırakan o ince makinenin esbab-ı tabiiyeden neş'et ettiğini iddia eden adam, esbabın herbir zerresine Eflatun'un şuurunu, Calinos'un hikmetini i'ta etmekle beraber; o zerrat arasında bir muhaberenin de mevcut olmasını itikad etmelidir. Bu ise, öyle bir safsata ve öyle bir hurafedir ki, meşhur sofestaiyi bile utandırıyor. Maahaza, esbab-ı maddiyede esas ittihaz edilen kuvve-i câzibe ile kuvve-i dâfianın, inkısama kabiliyeti olmıyan bir cüz'de birlikte içtimaları iltizam edilmiştir. Halbuki bunlar birbirlerine zıt olduklarından, içtimaları câiz değildir. Fakat, câzibe ve dâfia kanunlarından maksat âdâtullah ile tâbir edilen kavanin-i İlâhiyye ise ve tabiatla tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyye ise, câizdir. Lâkin kanunluktan tabiata, vücud-u zihnîden vücud-u haricîye, umur-u itibariyyeden umur-u hakikiyyeye, âlet olmaktan müessir olmaya çıkmamak şartiyle makbuldür. Aksi takdirde câiz değildir.Ey arkadaş! Misâl olarak gösterdiğim o küçük hurdebini hayvancığın yani mikrobun büyük fabrikasındaki nizam ve intizamı aklın ile gördüğün takdirde başını kaldır, kâinata bak! Emin ol ki, kâinatın vuzuh ve zuhuru nisbetinde o yüksek nizamı, kâinatın sahifelerinde pek zâhir ve okunaklı bir şekilde görüp okuyacaksın.Ey arkadaş! Kâinatın sahifelerinde "Delil-ül-İnaye" ile anılan nizama ait âyetleri okuyamadı isen sıfat-ı kelâmdan gelen Kur'an-ı Azîmüşşan'ın âyetlerine bak ki, insanları tefekküre davet eden bütün âyetleri şu delil-ül-inaye'yi tavsiye ediyorlar. Ve ni'metleri ve faideleri sayan âyetler dahi, delil-ül inaye denilen o yüksek nizamın semerelerinden bahsediyorlar. Ezcümle: Bahsinde bulunduğumuz şu âyet $cümleleriyle o nizamın faidelerini ve nimetlerini koparıp insanlara veriyorlar. İ.İ.)
DEMŞİNAS: f. Hikmetli davranan, akıllı.
DERD-AŞİNA: f. Dert görmüş, mihnet görmüş kişi.
DETERMİNANT: Fr. Denklemlerin çözümlerini rahatlıkla bulmaya yarayan matematiksel tablo.
DİNAK: İri gövdeli, şişman kadın.
DİNAMİK: yun. Cisimlerin hareketleriyle bunları meydana getiren sebebler arasındaki alâkayı araştıran mekanik ilminin bir kolu. * Hareket eden, durup dinlenmek bilmeyen, hareketli. * Fls: Sâbitin zıddı olarak bir kuvvet tesiriyle dâim hareket halinde bulunan ve bulunduran, bir değişmesi, bir oluşu olan. Hareketle birlikte te'sirli kuvveti de olan.
DİNAMO: yun. Hareketi elektrik akımına çevirmeye mahsus âlet.
DİNAN: Küpler.
DİNAR: Lât. Eskiden kullanılan altın ve sikkeli para.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
İNA' : Kap-kacak, tencere gibi lüzumlu ev eşyası. * Bir şeyin vakti gelip çatmak.
ÎN : İri ve güzel gözlüler.İN : Yabani hayvanların barınağı, yuvası. Mağara.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...