Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
İNS: İnsan.
İNSA: Unutma. Unutturma.
Te'hir eylemek.
Veresiye verme.
İNSA-YI MAZİ: Geçmişi unutturma.
İNSAF: Yaprak yaprak olma, lime lime olup dağılma.
İNSAF: Merhamet ve adâlet dâiresinde hareket. Hakikatı kabul ve itiraf. (Eğer bir mes'elenin münâzarasında kendi sözünün haklı çıktığına tarafdar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır. L.)
İNSAFKÂR: İnsaflı, insaf sahibi, haksızlık yapmayan.
İNSAK: (Nesak. dan) Düzenli yazı yazma.
Kâfiyeli, secili ve akıcı bir tarzda söz söyleme.
İNSAK-I KELÂM: Söz düzgünlüğü, kelâmın akıcılığı.
İNSAL: (Nesl. den) Nesil çoğaltma. Döl peyda etme, döllenme.
İNSAN: (Bu kelimenin aslı, lugat âlimlerince "ins" den geldiği söylenir. Kamusta da kûfiun'a göre "Nisyan" kelimesinden geldiği zikredilmektedir.)Akıl, şuur ve imân ile diğer canlılardan ayrı, Cenab-ı Hakk'ın en mükerrem yarattığı mahluku olup, Rabbanî ni'metleri unutkanlığı dolayısıyla insan denilmiş.
Huy ve ahlâkı yüksek. Terbiyeli.(İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nev'i lezzetler ile mütelezziz olacak bir zihayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddi, mânevi düşmanları ve nihayetsiz fakriyle beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemadiyen zeval ve firak tokatlarını yiyen bir biçare mahluk iken, birden iman ve ubudiyetle böyle bir Padişah-ı Zülcelâle intisap edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinad ve bütün hâcâtına medar bir nokta-i istimdad bularak, herkes mensup olduğu efendisinin şerefiyle, makamiyle iftihar ettiği gibi, o da böyle nihayetsiz Kadir ve Rahim bir Padişaha iman ile intisap etse ve ubudiyetle hizmetine girse ve ecelin idam ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnettar ve ne kadar müteşekkirane iftihar edebilir, kıyas ediniz. S.)(İnsanın bu ehemmiyetli câmiiyetidir ki: Zât-ı Hayy-ı Kayyum, insana, bütün Esmâsını ihsas etmek ve bütün envâ-ı ihsanatını tattırmak için öyle iştihalı bir mide vermiş ki o midenin geniş sofrasını hadsiz envâ-i mat'umatiyle kerimane doldurmuş. Hem bu maddi mide gibi hayatı da bir mide yapmış. O hayat midesine duygular, eller hükmünde gayet geniş bir sofra-i nimet açmış. O hayat ise duyguları vasıtasiyle o sofra-i nimetten her çeşid istifadeler ile teşekküratın her nev'ini yapar. Ve bu hayat midesinden sonra bir insaniyet midesini vermiş ki, o mide, hayattan daha geniş bir dairede rızk ve nimet ister. Akıl ve fikir ve hayal, o midenin elleri hükmünde, semavat ve zemin genişliğinde, o sofra-i rahmetten istifade edip şükreder. Ve insaniyet midesinden sonra hadsiz geniş diğer bir sofra-i nimet açmak için, İslâmiyet ve iman akidelerini, çok rızk ister bir mânevi mide hükmüne getirip, onun rızk sofrasının dairesini mümkinat dairesinin hâricinde genişletip, Esmâ-i İlâhiyyeyi de içine alır kılmıştır ki, o mide ile İsm-i Rahmânı ve İsm-i Hakimi en büyük bir zevk-i rızkî ile hisseder. "Elhamdülillahi alâRahmaniyetihi ve alâ Hakîmiyetihi" der ve hâkeza.. Bu mânevi mide-i kübra ile hadsiz nimet-i İlâhiyyeden istifade edebilir; ve bilhassa o midedeki muhabbet-i İlâhiyye zevkinin daha başka bir dairesi var...L.)(S - İnsan, Arza nisbeten bir zerredir; Arz da, kâinata nazaran bir zerredir; ve keza insanın bir ferdi, nev'ine nisbeten bir zerredir; nev'i de, sâir ortakları bulunan enva' içinde bir zerre gibidir. Ve keza, aklın düşünebildiği gayeler, faideler hikmet-i ezeliye ve ilm-i İlâhideki faidelere nisbeten bir zerreden daha aşağıdır. Binaenaleyh, böyle bir âlemin insanın istifadesi için yaratılmış olduğu akla giremez?C - Evet, zâhire bakılırsa insan bir zerre hükmündedir. Fakat, insanın taşıdığı ruha, kafasına taktığı akla, kalbinde beslediği istidatlara nazaran bu âlem-i şehadet dardır, istiab edemez. Ancak o ruhun arzularını ve o aklın fikirlerini ve o istidatların meyillerini tatmin ve te'min edecek âlem-i âhirettir. Ve keza, istifade hususunda müzahame, mümanea ve tecezzi yoktur; bir küllînin cüz'iyatına nisbeti gibidir. Nasıl ki bir küllî bütün cüz'iyatında mevcud olduğu halde, ne o küllîde tecezzi ve inkısam olur ve ne de cüz'iyatında müzahame ve müdafaa olur. Küre-i Arzdan da binlerce müstefid olsa, ne aralarında bir müzahame olur ve ne Küre-i Arzda bir noksaniyet peyda olur. Yalnız insanın indallah kerameti olduğu için, âlem-i şehadetin yaratılışında insan, ille-i gaiye menzilesinde gösterilmiştir. Ve insanın hatırı için, bütün envâa bir umumi ziyafet verilmiştir. Bu ise, bütün âlemin fâideleri insana münhasır olup başkalara hiçbir faidesi yoktur demek değildir. İ.İ.)
İNSAN-I KÂMİL: Güzel huy, ahlâk ve yüksek fazilet sahibi olan kimse.
İNSAN-ÜL AYN: Gözbebeği.
İNSANÎ: İnsana ait, insanla alâkalı.
İNSANİYE: İnsanlar, insan cinsi, beşeriyet.
İNSANİYET: İnsanlık, vicdanlılık. İnsana yakışır hâl ve durum.
İNSANİYET-İ KÜBRA: Büyük ve en makbul olan insânlık, yâni, İslâmiyet.(Ey Nefis! Hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Hâlik-ı Zülcelâl, sana iştihalı bir mide verdiğinden Rezzak ismi ile bütün mat'umatı bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur. Sonra sana hassasiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, ruy-u zemin kadar geniş bir sofra-i ni'meti o ellerin önüne koymuştur. Sonra mânevi çok rızık ve ni'metler isteyen insâniyeti sana verdiğinden âlem-i mülk ve melekut gibi geniş bir sofra-i ni'met, o mide-i insâniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır. Sonra nihâyetsiz ni'metleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleri ile tegaddi eden ve insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyeti ve imânı sana verdiğinden dâire-i mümkinat ile beraber Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin dâiresine şâmil bir sofra-i ni'met ve saadet ve lezzet sana fethetmiş. Sonra imanın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle gayr-ı mütenâhi bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana ihsan etmiştir. S.)
İNSANİYETKÂR: f. Vicdanlı ve iyi adam, insaniyetli.
İNSANİYETKÂRÎ: Vicdanlılık, insaniyetlilik.
İNSANİYETPERVER: İnsanlığı seven, iyi insan.
İNSAN SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 76. Suresi olup "Dehr, Ebrar, Emşac, Hel-etâ Suresi" de denir.
İNSAT: (İnsiyat) Susup dinleme, susma.
Gizlenerek gitme.
İnfial vezninde, nidâ eden kimseye icabet etme.
Beli bükülenin beli doğrulması.
Meşhur olma.
İNSIBAB: (Bak: İnsibab)
İNSIBAĞ: (Sıbg. dan) Boya tutma, boyanma.
Temizlenme.
İNSIDAM: (Sadme. den) Patlama. Tazyik ile bir şey atma.
İNSIRAF: Çekilip gitme, çekilme, geri dönme.
Gr: İsimlerin kaide ve kurallara göre çekilebilmesi.
İNSIRAFÎ: Çekilip gitme ile ilgili.
İNSIRAH: (Sarahat. den) Açığa çıkma, zâhir olma, sarahat bulma.
İNSIRAM: Kesilme, kesilip ayrılma.
İNSÎ: İnsana âit ve müteallik. İnsan cinsinden.
İNSİBAB: Dökülme. Akıtılma.
Cereyan etme.
Başka suya karışma.
Tıb: Ahlat-ı erbaadan birisinin vücudun bir tarafında nesicler (dokular) arasında toplanması.
İNSİBAG: Boyalanma. Maddi veya mânevi rengi ile renklenme. Boya tutma.
Temizlenme.(Sohbet-i Nebeviye öyle bir iksirdir ki, bir dakikada ona mazhar bir zat, senelerle seyr-i süluka mukabil, hakikatın envarına mazhar olur. Çünkü, sohbette insibag ve in'ikâs vardır. Malumdur ki, in'ikâs ve tebâiyetle, o nur-u a'zam-ı nübüvvetle beraber en azim bir mertebeye çıkabilir. Nasıl ki; bir sultanın hizmetkârı ve onun tebaiyeti ile, öyle bir mevkiye çıkar ki, bir şah çıkamaz. S.)
İNSİCAL: Çekilme.
Dökülme.
İNSİCAM: Suyun dökülüp devamlı akışı. Düzgünlük. Sağlam ve ıttırad ile ârızasız tertib üzere olmak.
Devamlı yağmur yağmak.
Edb: Düzgün, tertibli, pürüzsüz söz. Kitabın ifadesi güzelce ve düzgün tertib üzere olmak.
İNSİDAD: (Sedd. den) Tıkanma, kapanma.
İNSİDAD-I EM'Â: Tıb: Bağırsakların birbirine dolanması neticesinde tıkanması.
İNSİDAD-I HALİME: Tıb: Meme başlarının tıkanması.
İNSİDAL: Düşük olma, sarkma, pörsüme.
İNSİFA': (Nısıf. dan) Bir şeyin ortası.
Bir şeyin yarısını alma.
Gündüzün ortası.
Hakka hizmet.
Adaletle mukabele etmek. Mazluma yardım edip zâlimden hakkını almak.
İNSİFAR: İnkişaf etme, açılma.
İNSİHAK: Döğülüp ezilme. Ezilip yumuşamak.
İNSİHAL: Düzgün söz söyleme.
Kabuğu soyulma.
İNSİKAB: Delinme.
İNSİKAB-I LÜ'LÜ': İncinin delinmesi.
İNSİLAB: (Selb. den) Kaldırılma, selb olunma, giderilme. Kalmama. Mahvedilme. Soyulma, soyulmuş olma.
İNSİLAH: Silâhlanma. Silâh ile techiz olma.
İNSİLAH: Soyulma. Derisi yüzülme. Sıyrılıp çıkma.
Ayın sonu gelme.
İNSİLAK: (Silk. den) Yola girme, süluk etme, yol tutma.
İNSİLAL: Bir yere toplanma, üşüşme, hücum etme.
İNSİLAL: Gizlice savuma, sıvışma, sıyrılma.
İNSİMAG: Yere düşüp ezilme, yaralanıp berelenme.
İçerisinde 'İNS' geçenler
ALE-L-İNSAN: İnsan hakkında. İnsana dâir. İnsan üzerine.
BED-CİNS: f. Cinsi bozuk.
BÎ-İNSAF: f. Acımasız, insafsız.
BİNSAR: (Binsır) Serçe parmakla orta parmak arasındaki parmak. Yüzük parmağı.
CİNS: Nevi'. Boy, soy, kavim, kabile. Aynı çeşitten olmak.
CİNS-İ LATİF: Lâtif ve hoş cins, nev. İnsanlar nev'inde kadın.
CİNSÎ: Zırh yapıcı.
CİNSÎ: Cinsle ilgili, cinsle alâkalı.
CİNSİYET: Bir kavim ve kabileye mensub olma. * Bir cins ile alâkalı olma.
DÂBİRET-ÜL İNSAN: İnsanın ökçe siniri.
EBNÂ-İ CİNS: Kendi sülâlesinden gelenler. Aynı cinsten olanlar.
EL-İNSAF: İnsaf edilsin, insaf edilmeli, insaf edelim.
HASÂİS-İ İNSÂNİYYE: İnsanlık hassaları.
HAYAT-I İNSANÎ: İnsana ait hayat.
HEM-CİNS: Aynı cinsten olan.
HİNS: (C: Ahnâs) Günah. * Yemin. * Ahdi bozmak. * Ağır yük.
HİNSARE: Küçük ve kısa.
İNSA: Unutma. Unutturma. * Te'hir eylemek. * Veresiye verme.
İNSA-YI MAZİ: Geçmişi unutturma.
İNSAF: Yaprak yaprak olma, lime lime olup dağılma.
İNSAF: Merhamet ve adâlet dâiresinde hareket. Hakikatı kabul ve itiraf. (Eğer bir mes'elenin münâzarasında kendi sözünün haklı çıktığına tarafdar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır. L.)
İNSAFKÂR: İnsaflı, insaf sahibi, haksızlık yapmayan.
İNSAK: (Nesak. dan) Düzenli yazı yazma. * Kâfiyeli, secili ve akıcı bir tarzda söz söyleme.
İNSAK-I KELÂM: Söz düzgünlüğü, kelâmın akıcılığı.
İNSAL: (Nesl. den) Nesil çoğaltma. Döl peyda etme, döllenme.
İNSAN: (Bu kelimenin aslı, lugat âlimlerince "ins" den geldiği söylenir. Kamusta da kûfiun'a göre "Nisyan" kelimesinden geldiği zikredilmektedir.)Akıl, şuur ve imân ile diğer canlılardan ayrı, Cenab-ı Hakk'ın en mükerrem yarattığı mahluku olup, Rabbanî ni'metleri unutkanlığı dolayısıyla insan denilmiş. * Huy ve ahlâkı yüksek. Terbiyeli.(İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nev'i lezzetler ile mütelezziz olacak bir zihayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddi, mânevi düşmanları ve nihayetsiz fakriyle beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemadiyen zeval ve firak tokatlarını yiyen bir biçare mahluk iken, birden iman ve ubudiyetle böyle bir Padişah-ı Zülcelâle intisap edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinad ve bütün hâcâtına medar bir nokta-i istimdad bularak, herkes mensup olduğu efendisinin şerefiyle, makamiyle iftihar ettiği gibi, o da böyle nihayetsiz Kadir ve Rahim bir Padişaha iman ile intisap etse ve ubudiyetle hizmetine girse ve ecelin idam ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnettar ve ne kadar müteşekkirane iftihar edebilir, kıyas ediniz. S.)(İnsanın bu ehemmiyetli câmiiyetidir ki: Zât-ı Hayy-ı Kayyum, insana, bütün Esmâsını ihsas etmek ve bütün envâ-ı ihsanatını tattırmak için öyle iştihalı bir mide vermiş ki o midenin geniş sofrasını hadsiz envâ-i mat'umatiyle kerimane doldurmuş. Hem bu maddi mide gibi hayatı da bir mide yapmış. O hayat midesine duygular, eller hükmünde gayet geniş bir sofra-i nimet açmış. O hayat ise duyguları vasıtasiyle o sofra-i nimetten her çeşid istifadeler ile teşekküratın her nev'ini yapar. Ve bu hayat midesinden sonra bir insaniyet midesini vermiş ki, o mide, hayattan daha geniş bir dairede rızk ve nimet ister. Akıl ve fikir ve hayal, o midenin elleri hükmünde, semavat ve zemin genişliğinde, o sofra-i rahmetten istifade edip şükreder. Ve insaniyet midesinden sonra hadsiz geniş diğer bir sofra-i nimet açmak için, İslâmiyet ve iman akidelerini, çok rızk ister bir mânevi mide hükmüne getirip, onun rızk sofrasının dairesini mümkinat dairesinin hâricinde genişletip, Esmâ-i İlâhiyyeyi de içine alır kılmıştır ki, o mide ile İsm-i Rahmânı ve İsm-i Hakimi en büyük bir zevk-i rızkî ile hisseder. "Elhamdülillahi alâRahmaniyetihi ve alâ Hakîmiyetihi" der ve hâkeza.. Bu mânevi mide-i kübra ile hadsiz nimet-i İlâhiyyeden istifade edebilir; ve bilhassa o midedeki muhabbet-i İlâhiyye zevkinin daha başka bir dairesi var...L.)(S - İnsan, Arza nisbeten bir zerredir; Arz da, kâinata nazaran bir zerredir; ve keza insanın bir ferdi, nev'ine nisbeten bir zerredir; nev'i de, sâir ortakları bulunan enva' içinde bir zerre gibidir. Ve keza, aklın düşünebildiği gayeler, faideler hikmet-i ezeliye ve ilm-i İlâhideki faidelere nisbeten bir zerreden daha aşağıdır. Binaenaleyh, böyle bir âlemin insanın istifadesi için yaratılmış olduğu akla giremez?C - Evet, zâhire bakılırsa insan bir zerre hükmündedir. Fakat, insanın taşıdığı ruha, kafasına taktığı akla, kalbinde beslediği istidatlara nazaran bu âlem-i şehadet dardır, istiab edemez. Ancak o ruhun arzularını ve o aklın fikirlerini ve o istidatların meyillerini tatmin ve te'min edecek âlem-i âhirettir. Ve keza, istifade hususunda müzahame, mümanea ve tecezzi yoktur; bir küllînin cüz'iyatına nisbeti gibidir. Nasıl ki bir küllî bütün cüz'iyatında mevcud olduğu halde, ne o küllîde tecezzi ve inkısam olur ve ne de cüz'iyatında müzahame ve müdafaa olur. Küre-i Arzdan da binlerce müstefid olsa, ne aralarında bir müzahame olur ve ne Küre-i Arzda bir noksaniyet peyda olur. Yalnız insanın indallah kerameti olduğu için, âlem-i şehadetin yaratılışında insan, ille-i gaiye menzilesinde gösterilmiştir. Ve insanın hatırı için, bütün envâa bir umumi ziyafet verilmiştir. Bu ise, bütün âlemin fâideleri insana münhasır olup başkalara hiçbir faidesi yoktur demek değildir. İ.İ.)
İNSAN-I KÂMİL: Güzel huy, ahlâk ve yüksek fazilet sahibi olan kimse.
İNSAN-ÜL AYN: Gözbebeği.
İNSANÎ: İnsana ait, insanla alâkalı.
İNSANİYE: İnsanlar, insan cinsi, beşeriyet.
İNSANİYET: İnsanlık, vicdanlılık. İnsana yakışır hâl ve durum.
İNSANİYET-İ KÜBRA: Büyük ve en makbul olan insânlık, yâni, İslâmiyet.(Ey Nefis! Hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Hâlik-ı Zülcelâl, sana iştihalı bir mide verdiğinden Rezzak ismi ile bütün mat'umatı bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur. Sonra sana hassasiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, ruy-u zemin kadar geniş bir sofra-i ni'meti o ellerin önüne koymuştur. Sonra mânevi çok rızık ve ni'metler isteyen insâniyeti sana verdiğinden âlem-i mülk ve melekut gibi geniş bir sofra-i ni'met, o mide-i insâniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır. Sonra nihâyetsiz ni'metleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleri ile tegaddi eden ve insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyeti ve imânı sana verdiğinden dâire-i mümkinat ile beraber Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin dâiresine şâmil bir sofra-i ni'met ve saadet ve lezzet sana fethetmiş. Sonra imanın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle gayr-ı mütenâhi bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana ihsan etmiştir. S.)
İNSANİYETKÂR: f. Vicdanlı ve iyi adam, insaniyetli.
İNSANİYETKÂRÎ: Vicdanlılık, insaniyetlilik.
İNSANİYETPERVER: İnsanlığı seven, iyi insan.
İNSAN SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 76. Suresi olup "Dehr, Ebrar, Emşac, Hel-etâ Suresi" de denir.
İNSAT: (İnsiyat) Susup dinleme, susma. * Gizlenerek gitme. * İnfial vezninde, nidâ eden kimseye icabet etme. * Beli bükülenin beli doğrulması. * Meşhur olma.
İNSIBAB: (Bak: İnsibab)
İNSIBAĞ: (Sıbg. dan) Boya tutma, boyanma. * Temizlenme.
İNSIDAM: (Sadme. den) Patlama. Tazyik ile bir şey atma.
İNSIRAF: Çekilip gitme, çekilme, geri dönme. * Gr: İsimlerin kaide ve kurallara göre çekilebilmesi.
İNSIRAFÎ: Çekilip gitme ile ilgili.
İNSIRAH: (Sarahat. den) Açığa çıkma, zâhir olma, sarahat bulma.
İNSIRAM: Kesilme, kesilip ayrılma.
İNSÎ: İnsana âit ve müteallik. İnsan cinsinden.
İNSİBAB: Dökülme. Akıtılma. * Cereyan etme. * Başka suya karışma. * Tıb: Ahlat-ı erbaadan birisinin vücudun bir tarafında nesicler (dokular) arasında toplanması.
İNSİBAG: Boyalanma. Maddi veya mânevi rengi ile renklenme. Boya tutma. * Temizlenme.(Sohbet-i Nebeviye öyle bir iksirdir ki, bir dakikada ona mazhar bir zat, senelerle seyr-i süluka mukabil, hakikatın envarına mazhar olur. Çünkü, sohbette insibag ve in'ikâs vardır. Malumdur ki, in'ikâs ve tebâiyetle, o nur-u a'zam-ı nübüvvetle beraber en azim bir mertebeye çıkabilir. Nasıl ki; bir sultanın hizmetkârı ve onun tebaiyeti ile, öyle bir mevkiye çıkar ki, bir şah çıkamaz. S.)
İNSİCAL: Çekilme. * Dökülme.
İNSİCAM: Suyun dökülüp devamlı akışı. Düzgünlük. Sağlam ve ıttırad ile ârızasız tertib üzere olmak. * Devamlı yağmur yağmak. * Edb: Düzgün, tertibli, pürüzsüz söz. Kitabın ifadesi güzelce ve düzgün tertib üzere olmak.
İNSİDAD: (Sedd. den) Tıkanma, kapanma.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
İNSA : Unutma. Unutturma. * Te'hir eylemek. * Veresiye verme.
ÎN : İri ve güzel gözlüler.İN : Yabani hayvanların barınağı, yuvası. Mağara.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...