Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
İS: Dumandan hasıl olan siyah madde. Kurum.
İSA (A.S.): Dört büyük peygamberden birisidir. Hakiki Hristiyanlık dininin peygamberidir. Kur'an-ı Kerim'de meziyet ve senası geçmektedir. İncil, mukaddes kitabıdır. Vahiy ile kendine gönderilmiştir. Ancak kendisinden sonra Havarileri tarafından yazılmıştır.(İncil'in bir yerinde İsa (A.S.) demiş: "Ben gideceğim; tâ dünyanın reisi gelsin." Acaba Hz. İsa (A.S.)'dan sonra dünyanın reisi olacak ve hak ve bâtılı fark ve temyiz edip Hz. İsa'nın (A.S.) yerinde insanları irşad edecek, Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) başka kim gelmiştir? Demek Hz. İsa (A.S.), ümmetine dâima müjde ediyor ve haber veriyor ki: Birisi gelecek; bana ihtiyaç kalmayacak, ben onun bir mukaddemesiyim ve müjdecisiyim. M.)
İSA': Zenginleştirme veya zenginleştirilme.
Genişletme.
İSA': Teselli verip sabra irşad etmek.
İSABET: Ecir, mükâfât, karşılık vermek.
Doldurmak.
İSABET: Rastlamak. Doğruca varıp erişmek. Doğru düşünmek, matluba uygun iş işlemek.
İSABET-İ AYN: Göz değmesi, nazar değmesi.
İSABET-İ RE'Y: Fikir doğruluğu. İsabetli ve yerinde bir düşünce.
İSABETKÂR: f. Doğru rastlayan. İsabetli.
İS'AD: Yükseltmek, yukarı çıkarmak.
Mekke-i Mükerremeye gitmek.
İS'AD: Mes'ud etmek. Mübarek eylemek. İâne, yardım etmek.
İSAET: Bir işte ihmal ile zarar verme.
İSAET: (Sû'. dan) Kötü iş işlemek. Kötülükte bulunmak. Yaramazlık.
İS'AF: Birisinin arzusunu, istediğini kabul etmek ve yerine getirmek.
İSAF: Asr-ı saadetten evvelki câhiliyet devrinde Mekke putlarından birinin adı.
İSAF: Eseflendirmek. Esef vermek.
Hışım ve gadab etmek. Öfkelenmek.
İSAGA: Kalıba dökme veya dökülme.
İSAGA: Kolaylıkla ve rahatlıkla yutulma.
İSAGA-İ TAAM: Yemeğin kolaylıkla yutulması.
İSAH: (Vesah. dan) Kirletme veya kirletilme.
İSAKA: Akıtma.
Arkadan sürme. Sevk etme.
İSAL: Ulaştırmak, vâsıl etmek. Yetiştirmek.
İSALE: Akıtmak, dökmek.
Seyyal kılmak. Cereyan ettirmek.
İSALE-İ DÜMU': Gözyaşları dökme, ağlama.
İSAM: Günaha sokmak, günaha sokulmak.
İSAM: (İsm. den) Ceza. Bir kabahat veya suçun gerektirdiği netice, karşılık.
İSAR: Kendisi muhtaç olduğu halde başkasına nimet vermek, cömertlik, ikrâm.
İhtiyar etmek.
Yumuşatmak.
Dökmek, serpmek. Saçmak.(...Sahabelerin, sena-i Kur'aniyeye mazhar olan "İsar hasletini" kendine rehber etmek, yâni hediye ve sadakanın kabulünde başkasını kendine tercih etmek; ve hizmet-i diniyenin mukabilinde gelen menfaat-ı maddiyeyi istemeden ve kalben taleb etmeden, sırf bir ihsan-ı İlâhî bilerek, nâsdan minnet almıyarak ve hizmet-i diniyenin mukabilinde de almamaktır.(Çünki hizmet-i diniyenin mukabilinde dünyada bir şey istenilmemeli ki ihlâs kaçmasın. Çendan hakları var ki, ümmet onların maişetlerini temin etsin. Hem zekâta da müstehaktırlar. Fakat bu istenilmez; belki verilir. Verildiği vakitte, hizmetimin ücretidir denilmez. Mümkün olduğu kadar kanaatkârane başka ehil ve daha müstehak olanların nefsini kendi nefsine tercih etmek $ sırrına mazhariyetle, bu müdhiş tehlikeden kurtulup ihlâsı kazanabilir... L.)
İSAR: Sargı, bağ.
Esirlik, kölelik.
İSAR: Keçinin memesine takılan torba, kese.
İSAR: Zengin, maldâr olmak; gani olmak.
İS'AR: Narh koyma, fiat veya pahâ biçme.
İS'AR: Çocuğun diş çıkarması.
İSARE: Esir etmek ve gezdirmek.
Bağ, bend.
İSARE: Koparmak, kaldırmak.
Tozu havaya kaldırmak.
İSAS: Çok sık ve uzun saç veya bitki.
İSASE: Zenginlik, servet.
Göz ucuyla bakma.
Cemiyet, topluluk.
İSAVE: Gammazlık, ağız karalığı.
İSB: Kasık tüyü.
İSBAH: (Sebh. den) Yüzdürme, suda yüzdürülme.
İSBAL: (Sebl. den) Yollama, gönderme veya gönderilme.
İSBAT: Doğruyu delil göstererek meydana koymak. Delil ve şâhitle bir fikrin sıhhatını göstermek. İtiraf, ikrar ve tasdik etmek.
Sabit ve muhkem kılmak.
Bâki ve pâyidar eylemek.
Delil. Bürhan. Şâhit. (Bak: İman-ı bil-âhiret)
İSBAT-I HÜNER: Maharet ve hüner gösterme.
İSBAT-I VÜCUD: Hazır bulunma. Varlığını gösterme.
İSBAT: Bir hastalığın devamlı olması, müzmin oluşu, ayak kaydırma.
İSBATİYECİLİK: (Fr: Pozitivizm) Fls: Bu felsefe nazariyesine göre, isbat yolu ile yakîn, şüphesiz bilginin elde edilebilmesi, tecrübelerle müşahadelerle ve vakıalara istinaden mümkün olacağı iddia edilir. İsbat şeklini ve sahasını daraltıp sadece maddiyata münhasır kılan bu anlayış yalnız maddiyata ait mes'eleler için doğrudur.(Bir şeyden uzak olan bir kimse yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zeki olursa olsun, o şeyin ahvali hakkında ihtilâfları olduğu zaman yakın olanın sözü muteberdir. Binaenaleyh Avrupa feylesofları maddiyatta şiddet-i tevaggulden dolayı imân, İslâm ve Kur'ân'ın hakaikından pek uzak mesafelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü yakından hakaik-ı İslâmiyeye vukufu olan âmi bir adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm, nefs-ül emir de benim gördüğümü tasdik eder. Binaenaleyh şimşek, buhar gibi fenni meseleleri keşfeden feylesoflar Hakk'ın esrarını Kur'ân nurlarını da keşfedebilir diyemezsin. Zira, onun aklı gözündedir. Göz, kalb ve ruhun gördüklerini göremez. Çünkü kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür. M.N.) (Bak: Rasyonalizm)
İSBİ': (C.: Esâbi) Parmak.
Ölçü parmağı, arşının yirmidörtte biri. (Türkçede: $ telaffuz edilir.)
İSEVÎ: Hz. İsa'nın (A.S.) dininden olan. Nasrani. Hristiyan.
İSEVİYYET: Hristiyanlık.
İSFAR: Sabah namazının ortalık aydınlanırken kılınışı.
İSFENC: Sünger.
İçerisinde 'İS' geçenler
AB-I ÂBİSTENÎ: Nebatların beslenip büyümesi için zaruri olan su ve yağmur. * Gebeliğe sebep olan su, meni.
ABİDAT-I İSLÂMİYE: İslâm medeniyeti anıtları.
ABİS: Asık suratlı, ekşi yüzlü kimse. * Arslan.
ABİS: Alaycı, saygısız.
ABİS: Denizlerdeki dokuzbin metreyi geçen derinlikler.
ABÎSE: (C: Abayis) Tarhana.
ABİST: f. Gebe, hâmile.
ABİSTEN: f. Gizli, gizleme. * Gebe. * Dişilik.
ABİSTENÎ: f. Hâmilelik, gebelik.
ABLİSE: f. Tarlaya tohum atan, ekinci.
ACEMİSTAN: f. İran ülkesi.
ADEM-İ İSTİMA': Huk: Mahkemede dâvanın dinlenmemesi.
AGİSNA: Bize imdad eyle, yardım ihsan eyle (meâlinde duâ.)
AGNOSTİSİZM: fels. Gerçeğin, mutlak hakikatın bilinemez olduğunu; insanın gerçeği, tam uygun bilgiyi elde edecek yaradılışta olmadığını kabul eden felsefe görüşü.
AGRANDİSMAN: Fr. Büyütme (Fotoğrafçılıkta kullanılır.)
AHADÎ HADİS: Rivâyet eden bir veya iki koldan olan veya mütevatir mertebesinde olmayan hadis demetir. İştihar haddine yetişmeyen hadistir. Şartları tamam olursa zann-ı galib ifade eder, muktezası ile amel vâcib olur. (Muvazzah İlm-i Kelâm)
AHADİS: (Bak: Ehâdis)
AHD Ü MİSÂK: f. Yemin, anlaşma, sözleşme.
AHİSSA: (Hasis. C.) Cimriler, pintiler, tamahkârlar.
AHZ-I MİSAK: Sözleşme. * Yemin etme.
AKD-İ MECLİS: Konuşmak için toplanma, meclis kurma.
AKİS: Yere gömüp köklendikten sonra kestikleri üzüm çubuğu. * Üzerine yağ koyup içtikleri taze süt. * Sütlü çorba.
AKİS: (Aks) Bir şeyin zıddı, simetriği, tersi. * Hareketli bir cismin hareketinin tersine dönmesi. * Bir şeyin evvelinin âhirine, âhirinin evveline dönmesi. * Çarpışma, çarpıp geri dönme. * Mantıkta: Bir düşünme ve akıl yürütme şekli; bir iddianın konusunu yüklem, yüklemini konu yapmakla bir sonuç elde etmek. Meselâ : "Her sanatkâr kabiliyetli "yetenekli" dir. O halde bazı yetenekliler sanatkârdır."
AKİS: Tersine dönen, vuran, çarpan. Akseden.
AKİS: (Aks) İnatçı, muannid.
AKİSA: (C.: İkâs) Saç örgüsü.
AKİSE: Çok fazla deve. * Karanlık gece.
AKİSE: Işığı aksettiren âlet.
AKMİSE: (Kamis. C.) Gömlekler.
AKTRİS: Tiyatroda kadın oyuncu.
ALÂ-KADR-İL-İSTİTAA: Elden geldiği kadar, güç yettiği nisbetinde.
ALE-L-HADİSE: Gölge hâdise. (fr. epiphenomene)
ALE-L-İSTİMRAR: Aralıksız.
ALE-L-İTTİSAL: Birbiri ardınca, peş peşe, aralarında fâsıla olmadan.
ÂLEM-İ İSLÂM: İslâm dünyası. İslâm milletleri. (Ey âlem-i İslâm, uyan! Kur'ana sarıl! İslâmiyete maddi ve manevi bütün varlığınla müteveccih ol! Ve ey Kur'ana bin yıllık tarihinin şehadetiyle hâdim olan ve İslâmiyet nurunun zemin yüzünde naşiri bulunan yüksek ecdadın evlâdı! Kur'ana yönel ve onu anlamaya, okumaya ve onu anlatacak, onun bu zamanda bir mu'cize-i manevîsi olan Nur Risalelerini mütalaa etmeğe çalış. Lisanın, Kur'anın âyetlerini âleme duyururken, hâl ve etvar ve ahlâkın da onun manasını neşretsin; lisan-ı hâlin ile de Kur'anı oku. O zaman sen dünyanın efendisi, âlemin reisi ve insaniyetin vasıta-i saadeti olursun! Ey asırlardan beri Kur'anın bayraktarlığı vazifesiyle cihanda en mukaddes ve muhterem bir mevki-i muallâyı ihraz etmiş olan ecdadın evlâdı ve torunları! Uyanınız, âlem-i İslâmın fecr-i sadıkında gaflette bulunmak, kat'iyyen akıl kârı değil! Yine âlem-i İslâmın intibahında rehber olmak, arkadaş kardeş olmak için Kur'anın ve İmanın nuruyla münevver olarak İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip hakiki medeniyet-i insaniye ve terakki olan medeniyet-i İslâmiyyeye sarılmak ve onu, hâl ve harekâtında kendine rehber eylemek lâzımdır. T.H.)
ÂLEM-İ MİSÂL: Rüyâda görülen âlem. Dünyada mevcud bulunan bütün eşya ve zuhura gelen bütün ef'âlin aynısı ile müretteb ve mütekevvin olan bir tarzı veya âlem-i ruhâninin bir nev'i. (L.R.)(Gördüm ki: Âlem-i misâl, nihâyetsiz fotoğraflar ve her bir fotoğraf, hadsiz hâdisât-ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmıyarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema-i uhreviyye ve fâniyatın fâni ve zâil hallerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedi temâşâgâhlarda ve Cennette Saadet-i ebediyye ashâblarına dünya macerâlarını ve eski hâtıralarını levhaları ile gözlerine göstermek için pek büyük bir fotoğraf makinesi olarak bildim. S.) (Bak: Âlem-i hâb)
ALETTAHSİS: Hususi olarak, bilhassa, hele, en çok.
ALEYHİSSALATÜ VESSELAM: Salât ve Selâm onun üzerine olsun, meâlinde Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) ismini duyunca söylenmesi sünnet olan bir duâdır.
AMELNÜVİS: f. Kasların çalışmasındaki değişiklikleri işaretleyen âlet.
AMİS: Sirkeyle ıslanmış çiğ et.
AMORTİSÖR: Fr. Otomobillerde veya diğer makinelerde sarsıntı, gürültü gibi şeyleri hafifletmeğe yarayan tertibat.
ANARŞİST: Anarşi taraftarı. Anarşi ve karışıklık çıkaran.
ANÂSIR-I HİSABİYYE: Mat : Bir hesabı yapmak için gerekli olan mâlûmatlar.
ANBER-NİSAR: f. Güzel koku yayan. Anber kokulu.
ANİS: Şişman ve iri deve. * İhtiyar bekâr. * İhtiyar kız.
ANİSE: Cana yakın kız veya kadın.
ANİSE: f. Sıkı bağlanmış. * Koyulaşmış, katılaşmış şey. (Kan ve mürekkeb gibi akıcı maddeler.)
APSİS: Fr. Yönlü bir eksen üzerinde bulunan bir noktanın, başlangıç noktasına olan uzaklığının cebirsel değeri. * Bir noktanın, fezadaki yerini tesbite yarıyan ana çizgilerden yatay olanı.
ARABİSTAN: f. Arap ülkesi. Arapların yaşadığı ülke.
ARAİS: (Arûs. C.) Gelinler. * Güneşler. * Gökler.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
İSA (A.S.) : Dört büyük peygamberden birisidir. Hakiki Hristiyanlık dininin peygamberidir. Kur'an-ı Kerim'de meziyet ve senası geçmektedir. İncil, mukaddes kitabıdır. Vahiy ile kendine gönderilmiştir. Ancak kendisinden sonra Havarileri tarafından yazılmıştır.(İncil'in bir yerinde İsa (A.S.) demiş: "Ben gideceğim; tâ dünyanın reisi gelsin." Acaba Hz. İsa (A.S.)'dan sonra dünyanın reisi olacak ve hak ve bâtılı fark ve temyiz edip Hz. İsa'nın (A.S.) yerinde insanları irşad edecek, Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) başka kim gelmiştir? Demek Hz. İsa (A.S.), ümmetine dâima müjde ediyor ve haber veriyor ki: Birisi gelecek; bana ihtiyaç kalmayacak, ben onun bir mukaddemesiyim ve müjdecisiyim. M.)
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...