Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| İTA: | Edb: Kafiyenin bir mânada olarak aynen tekrar edilmesi. |
| İTAAT: | Alınan emre uymak. Söz dinlemek. İnkıyad etmek. Boyun eğmek. Âmirin meşru emirlerini dinleyip ona göre hareket etmek. |
| İTAB: | Kolsuz ve yakasız kadın gömleği. |
| İTAB: | Tekdir etmek. Şiddetle hitab etmek. Azarlamak. Terslemek. Paylamak. Rencide etmek. Darılmak. |
| İTABNAME: | f. Azarlama mektubu. |
| İTAD: | Kazık çakma. |
| İTAD: | İnekten süt sağarken, hayvanın ayağına geçirilen ip. |
| İTAHA: | Bir şeyi tamamlama, yapıp bitirme, hazır etme. |
| İTALE: | Uzatmak. Sözü uzun etmek. Tatvil-i kelâm etmek. Birini zemmetmek, ayıplamak. |
| İTALE-İ DEST: | El uzatma, hıyânet etme. |
| İTALE-İ LİSÂN: | Dil uzatma, kötü şeyler söyleme. |
| İTALİK: | Fr. Üstten sağa doğru yatık matbaa harfi. |
| İTAN: | Vatan sayma, yurt kabul etme. |
| İTAR(E): | Bir şeyin peşini bırakmayıp tâkib etme. Dikkat ve hiddetle bakma. |
| İTARE: | (Tayerân. dan) Uçurma veya uçurulma. Hızla gönderme, yollama. Otomobil tekeri. |
| İTARE-İ KEBUTER: | Güvercin kuşu uçurma. |
| İTARE-İ NAME: | Sür'atle ve hevesli bir şekilde mektub yollama. |
| İTAŞ: | (Atş. dan) Susuz bırakma, susuz olma. |
| İTAT: | Düşmanlık, zıtlık, adavet, muhasame. |
| İTAVE: | (C.: Etâvâ) Rüşvet verme. |
| İçerisinde 'İTA' geçenler | |
| ADEM-İ İTÂAT: | İtâatsizlik, emri dinlememek. |
| AFİTAB: | f. Güneş. * Mc: Pek güzel. * Çok güzel yüz. |
| AFİTÂBÎ: | Güneşe âit. * Güzelliğe dâir. |
| AHZ U İTÂ: | Alışveriş. |
| ALÂ-KADR-İL-İSTİTAA: | Elden geldiği kadar, güç yettiği nisbetinde. |
| ÂSİTAN: | f. Kapı eşiği. * Dergâh. * Tekke. |
| BASİTA: | Uzak yer. |
| BELİTA: | Kamış kap. |
| BİTA': | Bal şerbeti. |
| BİTAİN: | Astar. (Bak: Betâin) |
| BİTAKA: | Küçük parça. (Üzerinde kumaşın fiatını yazıp kumaş içine koyarlar.) |
| BİTAN: | Deve kolanı. Karnı tok kimse. |
| BİTANE: | (C.: Betâyin) Çarşaf. * Kaftan astarı. * Dostluk. * Hâlis olmak. * Kuvvetli olmak. |
| CAN-SİTAN: | f. Can çıkarıcı, ruh alıcı. İnsana bela olan. Güzel. |
| CİHAN-SİTAN: | f. Cihanı zapteden. Padişah, hükümdar. |
| DÂSİTÂN: | (Dâstân) f. Destan, sergüzeşt. Geçmiş hâdiseleri anlatan nesir veya nazım halinde yazı. * Şöhret. |
| DÂSİTÂNE-İ AŞK: | Aşk hikâyesi ve destanı. |
| DAVİTA: | Havuzun dibinde olan balçık. * Çöküklük. * Suyu çok olduğundan elde durmayan sıvı hamur. |
| DİL-SİTAN: | f. Gönül alan. |
| EDEVAT-I KİTABET: | Yazı vasıtaları. |
| EHL-İ KİTAB: | f. Allah'ın gönderdiği kitaplara inanan. * Müslüman, Hristiyan veya Yahudi olan. (Hakiki Hristiyanlık veya Yahudilikten çıkmamış bulunan.)(Kur'an-ı Kerim, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir sühulet gösteriyor. Şöyle ki:Ey ehl-i kitab! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira, size bütün bütün dininizi terketmenizi emretmiyor. Ancak, itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz; diye teklifte bulunuyor. Zira Kur'ân, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini cem'etmiş olduğundan, usulde muaddil ve mükemmildir. Yâni ta'dil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tegayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur. Evet, mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilâçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik, hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer'iyede tebeddül vardır. Çünkü, fer'î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa deva iken, şahs-ı âhere dâ' olur. Bu sırdandır ki, Kur'ân, fer'î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yâni vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir. İ.İ.) |
| ELHAN-I ŞİTA: | Cenab Şahâbeddin'in şöhret bulmuş olan bir kış şiiri. Kış nağmeleri. |
| FAKİHET-ÜŞ ŞİTA: | Kış meyvesi. * Mc: Ateş. |
| FASL-I HİTÂB: | İki söz arasını ayıran kelime veya isimlerden biri. Önsözden sonra asıl maksada giriş. * Fık: Şahitlerin gösterdiği delil veya yeminlerinden sonra hâkimin hükmetmesi. * Hakkı bâtıldan ayırarak, nizaı ayırt edip kesmek ve halletmek. Herşeyi kemal-i vüzuh ile fasledip hakikatını göstermek. |
| FASL-I ŞİTÂ: | Kış mevsimi. |
| FENN-İ KİTABET: | Çeşitli yazı usûl ve şekillerini öğreten ilim. |
| FİTAM: | Çocuğu sütten kesmek. |
| FİTAN: | Eyer örtüsü. |
| GÎTÎ-SİTAN: | f. Dünyayı zapteden, cihangir. |
| GÜLSİTAN: | (Bak: Gülistan) |
| GÜZAR-I BÂ-ŞİTAB: | Hızla geçiş. |
| HAKK-I İHTİTAB: | Ormana yakın olan kimselerin ormandan odun kesmek hakkı. |
| HALİTA: | Karışık halde olan. Karma. İki veya muhtelif maddelerden yapılmış. * Madenlerin birbirleriyle birleşmelerinden hâsıl olan mürekkep madde. |
| HALİTA-İ DİMAĞÎ: | f. Akıldaki muhtelif mes'ele ve fikirler. Dimağdaki karışık, muhtelif bilgiler. |
| HARİTA: | yun. Yeryüzünün veya bir parçasının belli bir ölçüye göre küçültülerek muvafık bir yere çizilen taslağı. * Dağarcık, kulplu kese. |
| HATİTA: | Bir malın değerinden indirilen tenzilât, iskonto. |
| HATİTA: | (C.: Hatâyit) İki tarafındaki yerlere yağdığı hâlde kendisine yağmur yağmayan yer. |
| HECMET-ÜŞ-ŞİTÂ: | Kışın şiddeti. Soğuğun sertliği. |
| HEM-KİTAB: | f. Aynı dersi gören, talebe, öğrenci. * Aynı dinde olan, din kardeşi. |
| HENGÂM-I ŞİTA: | Kış mevsimi. |
| HİTAB: | Söz söyleme. Topluluğa veya birisine karşı konuşma. (Bak: Fasl-ı hitab) |
| HİTABEN: | Birinin yüzüne söyleyerek, ona hitab ederek. Tevcih-i kelâm eyleyerek. Birine doğru hitab ederek. |
| HİTABE(T): | Cemaate, topluluğa veya birisine karşı söz söylemek. Güzel ve faideli söz konuşmakla halka dinletmek. Güzel söz söyleme san'atı. Hutbe okuma. Nutuk irâdetmek. * Man: Makbul ve zannî mukaddemelerden terekküb eden kıyas. |
| HİTABET BERATI: | Eskiden vazifeli cami hatiblerine, hatibliğe tayin olduklarına dair verilen vesika. (Osmanlı İmparatorluğu zamanında yan zamanda halife olan padişahı temsil eden, cuma ve bayram hutbelerine çıkan bu hatiblere pek fazla ehemmiyet verilirdi. Hitabet beratı olmayan hatibler, cuma ve bayramlarda hutbe okuyamazlardı.) |
| HİTABİYYAT: | Hitabolunarak söylenen sözler. |
| HİTAFE: | Çağırmak. |
| HİTAM: | Son, nihayet. * Bir şeye mühür basmak. Yazının veya istidanın sonunu mühürlemek. |
| HİTAMPEZİR: | f. Biten, hitâm bulun, sona eren, nihayet eren. |
| HİTAMUHU MİSKÜN: | Onun mühürü (sonu) misktir, meâlinde Mutaffifîn Suresi'nin 26. âyetinden bir kısımdır. Onda Cennet nimetlerinden bahsedildiği gibi, bu kelâm tatbikatta sözün, sohbetin sonunu hoş ve güzel sözle bitirmeğe denilir. $ dersin veya sohbetin sonunda okunması ile söze nihayet verilmesi gibi. |
| HÎTAN: | (Hâit. C.) Duvarlar. Mânialar, hâiller, engeller. * Avlular. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| İTAAT : | Alınan emre uymak. Söz dinlemek. İnkıyad etmek. Boyun eğmek. Âmirin meşru emirlerini dinleyip ona göre hareket etmek. |