Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
İZA: Arabça kelimelerin başında kullanılırsa; birdenbire, bir de bakılır ki, gibi mânalara gelir. İsim cümlesinin evvelinde bulunur.
İZA': Hiza, sıra.
Bolluk ve refah sebebi.
İZA': İyiliğe, iyilikle mukabele etme.
Korkma, havfetme.
İZA: İncitmek, eziyet etmek. İncitilmek. (İza-i mü'min haramdır)
İZAA: (Izâat) Açığa vurma, belli ve âşikâr etme.
Yüksek sesle bildirme, ilân etme.
Radyo.
İZAA-İ ESRAR: Gizli sırları açığa vurma, açıklama.
İZAA: (Bak : Izaa)
İZAAT: İlân etmek, açığa vurmak. Sesle neşriyat yapmak.
İZABE: Eritmek, eritilmek. Su gibi akıcı hale koymak. Yumuşatmak. Islah etmek.
İZABE-İ NÜHAS: Bakırın eritilmesi.
İZADE: Ailesini koruması için bir kimseye yardım etme.
İZAE: (İzâet) (Zû. dan) Işık verme, aydınlatma, ziya verme. (Bak: Izaet)
İZAFAT: (İzâfet. C.) İzafetler, isim takıları, isim tamlamaları.
Gr: Zincirleme isim tamlaması.
İZAFE(T): Bir şeyi bir kimseye veya bir şeye nisbet etmek, yakın etmek. İsnâd etmek. Katmak, katıştırmak.
Bir şey üzerine meylettirmek, havale olmak, bağlanmak.
Mal etmek.
Gr: İki isimden meydana gelen bağlılık tamlaması.
İZAFET-İ MAKLUB: Ters çevrilmiş terkib. Muzaf-un ileyh ile muzafın yer değiştirmesi olup, böylece birleşik isim ve sıfatlar yapılır. Bu terkibler semâidir; işitilmekle öğrenilir, bir kaideye bağlı değildir. Her terkib bu şekle sokulmaz. Meselâ: Tâb-ı meh: Meh-tâb: Ay ışığı. Çeşm-i âhu: Ahu-çeşm: Ceylân gözlü. Nazar-ı haram: Haram-ı nazar... gibi.)
İZAFET-İ MAKTU': Kesik tamlama. Terkib-i izafet-i maktu'da denir. Esre'yi kaldırmağa da fekk-i izafet denir. Yani izafetin kaldırılması demektir. Meselâ: Câme-hâb $ : Yatak. Câme-i hâb $ : Uyku elbisesi. Ser-rişte $ : İp ucu, vesile, tutamak. Ser-i rişte $ : İpin ucu.
İZAFETEN: İsnad etmek suretiyle, isnad ederek, ona bağlıyarak.
İZAFÎ: İzafetle alâkalı, izafete dâir. Ona bağlamak suretiyle. Alâkalı göstererek.
İZAFİYYE: Münasebet. Bağlı oluş. Alâkalılık.
İZAFİYYET: Alâka mahiyeti. Bağlılık.
İZAH: Açıklamak. Bir şeyi anlaşılır hâlde söylemek veya yazmak.
İZAHA: Bir şeyin çevresini dolaşma.
İZAHAT: (İzah. C.) İzahlar, açıklamalar.
İZAHE: Bir şeyi ayırma.
Kurtulma.
Yok etme.
İZAHEN: Açıklayarak, izah ederek.
İZAKA: (Zevk. den) Tattırma veya tattırılma. Lezzet ve zevk hissettirme.
İZALE: Zevale erdirmek. Gidermek. Ortadan kaldırmak. Mahvetmek.
İZALE-İ ŞÜYU': Ortaklığı giderme.
İZALE: Halsiz bırakma.
Uzun etekli elbise.
Kadın yaşmağını açma.
Sarığın ucunu uzatma.
İZAM: (Azim. C.) Büyükler. Büyük kimseler.
(Azm. C.) Kemikler.
İZAM-I REMİME: Çürümüş kemikler.
İZA-MA: Gr: Zaman zarfı olan "izâ"ya müsavidir. Müzari fiilinden evvel gelirse onu cezm eder.
İZAN: Bildirmek.
Ezan okumak.
İZAR: Yanak. İnsanın yüzündeki yanak kısmı.
İZAR: Peştemal. Futa. Göğüsten aşağı örtülen elbiseler.
İsmet, iffet.
Zevce.
İZAR: f. Suyun dibi.
İZARE: Ziyaret ettirme.
İZARE: Bir kimseyi kuşkulandırıp vesveseye düşürme.
İçerisinde 'İZA' geçenler
ÂCİZÂN: (Âciz. C.) Âcizler, beceriksizler, zayıflar, güçsüzler.
ÂCİZÂNE: f. Âciz olarak. Beceriksizce. Tevâzu ile. (Alçak gönüllülük ifâdesi için söylenir) "Allah'a karşı kusurlarını bilen bir mü'min âcizâne ancak Allah'tan rahmet diler."
ADÂLET-İ İZAFİYE: İzafi adalet veya adâlet-i nisbiye de denir. Küll'ün selâmeti için, cüz'ü feda eden adalet usulüdür.(Cemaat için ferdin hakkını nazara almaz, "ehvenüş-şer" diye bir nevi adalet-i izâfiyeyi yapmağa çalışır. Fakat adalet-i mahza kabil-i tatbik ise "adalet-i izafiye"ye gidilmez, gidilse zulümdür. M.)
ALİZARİN: Fr. Eskiden kök boyası denilen bitkiden çıkarılırken, şimdi kimya usulleriyle hazırlanan boya maddesi.
ARİZA: Büyük bir kimseye hürmetle yazılan veya verilen şey, istirhamnâme, hediye.
ASABİYY-ÜL-MİZAC: Yaradılışça sinirli olan kimse. Yaradılışı itibâriyle asabi, hırçın, öfkeli olan.
ATEŞ-MİZAC: f. Huysuz, geçimsiz, sert tabiatlı kimse.
AZİZÂN: f. Azizler.
ATEŞ-MİZAC: f. Huysuz, geçimsiz, sert tabiatlı kimse.
BÂHİZA: Musibet. Belâ.
BİL-İLTİZAM: Bile bile. Bir şeyi doğru ve lüzumlu görüp taraftar olmakla.
BİZA': Birisine kaba muamelede bulunma. * Faydasız, boş yaramaz söz.
BİZARE: f. Desise, hile, tuzak.
BİZÂTİHİ: Kendi kendine, aslında, kendiliğinden, esasında, kendisi, yalnızca zâtından, aslından.
BİZAZ: (Bak: Bezazet)
CİSM-İ NİZÂR: Zayıf vücud.
CİZAL: Hurma toplama.
CİZARET: Deve kasaplığı.
DÂLL-İ Bİ-L İKTİZA: (Dâllibiliktiza) İktizası ile delâlet eden. * Ist: Şer'an muhtacun ileyh olan bir lâzime delâlet eden lâfızdır. Başka bir tâbir ile; vaz'olunduğu mânadan mukaddem isbatına şer'an lüzum ve ihtiyaç mevcud olan bir medlule delâlet eden ibaredir. Meselâ: Bir kimse bir şahsa hitaben: "Evini şu kadar liraya benim nâmıma medrese yap" deyip o şahıs da evini medrese yapsa, o ev o kadar lira mukabilinde o kimse nâmına medrese yapılmış olur. Çünkü bu söz ile: "Evini şu kadar liraya bana sat" sonra "onu benim nâmıma medrese yap" denilmiş olur. "Evini medrese yap" emri bir muktezîdir. Evin satılması da muktezâdır. Bu muktezâ olmadıkça öyle bir mânanın emri hükümsüz kalır. Artık öyle bir emrin sıhhatı için evvelce bu muktezânın vücuduna lüzum ve ihtiyaç vardır. Binâenaleyh, o emir bu muktezaya bi-l iktiza delâlet etmektedir.
DİZA: Noksanlaştırmak. * Eziyet vermek. * Ezâ etmek. * Hor ve hakir etmek.
EFSÜRDE-MİZAC: f. Kanı soğuk, soğuk kanlı, mizâcı soğuk adam.
EHL-İ İ'TİZAL: Mu'tezile'den olan. (Bak: Mu'tezile)
EM'Â-İ GALİZA: Kalın bağırsaklar.
ESLÂF-I İZÂM: Evvelce gelmiş olan büyük zâtlar. (İmâm-ı A'zam, İmâm-ı Şâfii gibi)
EVLİYA-İ İZÂM: Büyük evliya.
FARÎZA: Borç, vazife. Allah'ın açık emri olup, yapılması şart olan vazife. * Fık: Ölen bir kimsenin mirasından mirasçılara düşen hisse, pay.
FARÎZA-İ ZİMMET: Yapılması mutlaka boynumuza borç olan vazife.
FÂSİD-ÜL MİZAC: Ahlâkı ve iyi huyları ifsad eden.
FEKK-İ İZAFET: (Bak: İzafet-i maktu')
FELİZALİK: (Bak: Felihâzâ)
FİZAR: f. Ağlayıp inlemek. Sesli ağlamak.
GAİZA: Yere batan sular, eksilen su. * Bir malın değerinin eksilmesi, azalması.
GILZET-İ MİZAC: Huy ve mizac sertliği.
GÜLİZAR: f. Gül yanaklı, alyanaklı.
GÜRİZAN: f. Kaçan, kaçıcı.
HADİD-ÜL MİZÂC: Öfkeli, çabuk kızan.
HAFİF-ÜL MİZAC: Kararsız, hoppa, temkinsiz.
HAFİZALLAH: Allah korusun. Allah muhafaza etsin, Allah saklasın (anlamındadır).
HÂL-İ İHTİZAR: Can çekişme, ölüm ânı.
HÂL-İ İNTİZAR: Bekleme hâli.
HALÎ-ÜL-İZAR: Yüzü yırtık. * Mc: Edepsiz, ahlâksız, utanmaz.
HASBEL İKTİZA: (Hasb-el iktizâ) İktiza ettiği için, gerektiğinden dolayı.
HIZK (HİZAK): Zeyreklik, akıllılık. * Ustalık, mahâret.
HİFFET-İ MİZAC: Hafifmeşreblik. Hoppalık.
HİZA: Bir şeyin karşısı, mukabili. Bir doğru çizginin devamı ile hâsıl olan cihet, düzlük, sıra. * Devenin ve atın ayakları altında yere bastığı yerler. * Nalin. * Taraf.
HİZAYA GELMEK: Yola gelmek, düzelmek.
HİZAB: Boya, levn. * Kına.
HİZAB: f. Rüzgârın etkisiyle deniz suyunda meydana gelen hareket, dalga.
HİZAB(Î): Kısa boylu bodur kimse.
HÎZAB-ENGİZ: f. Dalga kaldıran.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
İZA' : Hiza, sıra. * Bolluk ve refah sebebi.
İZ (İZİN) : "Hem, vakt, yevm, hîn" gibi kelimelerden sonra ek olarak kullanılır. Meselâ: Hîneizin: O vakit ki. Yevmeizin: O gün ki, kelimelerinde olduğu gibi. * Mâzi fiillerinden evvel "iz" gelirse: İzküntü muallimen: Muallim olduğum zaman mânasına geliyor. (iz) Yazılmasa mânası, muallim idim olur.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...