| Kelime | Anlam |
|---|
| ŞAB: | (Bak: şap) |
| ŞABAŞ: | f. Alkış etme, alkışlama. Aferin deme. Bir hareketi güzel bulmaktan dolayı alkışlamak veya hediye vermek. |
| ŞABAŞHÂN: | f. Beğenip alkışlayan. |
| ŞABB: | Genç, delikanlı, yiğit. |
| ŞABB-I EMRED: | Bıyığı, sakalı henüz çıkmış delikanlı. |
| ŞABBE: | Genç kadın. |
| ŞAB-HANE: | f. Şap çıkarılan yer. |
| ŞABİH: | Misil olan, nazir, benzeyen. |
| ŞABUB: | (C.: Şeabib) Sağanak yağmur. |
| ŞAB: | (Bak: Şap) |
| İçerisinde 'ŞAB' geçenler |
|---|
| AHŞAB: | Kereste. Tahta. Ağaçtan yapılan bina. * Ağaçtan olanlar. |
| A'ŞAB: | (Aşb. C.) Tâze otlar. |
| AŞABE: | Yaş otun çok olması. |
| AŞŞAB: | (Aşşeb. den) Nebatları, bitkileri toplayarak ve misallerini kurutarak her biri üzerinde ilmî incelemeler yapan âlim. |
| A'ŞAB: | (Aşb. C.) Tâze otlar. |
| CİRŞAB: | Hasta olduktan sonra zayıflayıp gövdede çıban çıkmak. |
| DUŞAB: | f. Hurma ve üzüm pekmezi. Pekmez. |
| DÜŞAB: | f. Pekmez. |
| DUŞAB: | f. Hurma ve üzüm pekmezi. Pekmez. |
| DÜŞAB: | f. Pekmez. |
| EVŞAB: | Aşağılık kimse, âdi ve rezil kişi. Ayak takımı. |
| GUŞAB: | f. Pekmez. |
| GUŞAB: | f. Pekmez. |
| HAŞŞAB: | Ağaçtan anlayan. * Ağaç satan. |
| HOŞAB: | f. Suyu, havası iyi olan yer. Parlak, berrak. Elmas, inci gibi şeylerin parlaklığı. * Hoşaf. |
| İNŞAB: | Tırnak batırma, tırnak bastırma. |
| İNTİŞAB: | Odun veya mal biriktirme. * Tutulup kalma. |
| İŞABE: | Saç ve sakal ağartma, beyazlatma. Genç yaşta saç ve sakal ağarması. |
| Mİ'ŞAB: | Otu bol olan çayırlık yer. |
| MÜCŞAB (MECŞUB): | Haşin, kaba. |
| MÜŞABEHE(T): | (şebeh ve şibih. den) Benzeme, benzeyiş.(Arkadaş! Bir nev'in efradı arasındaki tevafuk ve bir cinsin envaı arasında aza-yı esasiyede bulunan müşabehet, sikkenin ittihadına, kalemin vahdetine delâlet ettiklerinden anlaşılıyor ki: Bütün mütevafık ve müteşabihler, yâni birbirine benzeyen çokluk, bir Zât-ı Vâhid'in eser-i san'atıdır. M.N.) |
| MÜŞABİH: | Benzeyen, benzer. |
| MÜTEŞABİH(E): | Birbirine benzeyenler. * Fık: Mânası açık olmayan âyet ve hadis. Kur'an-ı Kerim'in ve hadislerin mecazî mânalara gelen ifadeleri. "Muhkem" olmayan âyet veya hadis. * Zâhirî mânası kastedilmeyen ve teşbih ve temsil yoluyla hakikatlerin beyanında kullanılan ifade. |
| MÜTEŞABİHÂT: | Müteşabih olan âyetler. * Birbirine benzer olanlar.(Kur'an-ı Mu'ciz-il Beyan, çok hakaik-i gamızayı nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avamı taciz edip yormayacak bir surette basitane ve zâhirane söylüyor, ders veriyor. Nasıl bir çocukla konuşulsa, çocukça tabirat istimal edilir. Öyle de: (Tenezzülâtün İlâhiyyetün ilâ ukul-il beşer) denilen mütekellim üslubunda muhatabın derecesine sözüyle nüzul edip öyle konuşan esalib-i Kur'aniye; en mütebahhir hükemanın fikirleriyle yetişemediği hakaik-ı gamıza-yı İlâhiye ve esrar-ı Rabbaniyeyi müteşabihat suretinde bir kısım teşbihat ve temsilat ile en ümmi bir âmiye ifham eder. S.)(Kur'an-ı Kerim'de müteşebihat vardır dedikleri birinci şüphelerine cevab: Evet Kur'an-ı Kerim umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka-i dersinde oturan, nev'-i beşerdir. Nev'-i beşerin ekserisi avâmdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tâbidir. Yani, umumî irşadını ekallin hatırı için tahsis edemez. Maahaza avâma yapılan konuşmalardan havas hisselerini alırlar; aksi halde avâm, yüksek konuşmaları anlayamadığından mahrum kalır. Ve keza avâm-ı nâs, ülfet ettikleri üslublardan ve ifadelerin çeşidlerinden ve daima hayallerinde bulunan elfaz, maâni ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakikatları ve akliyyatı fehmedemezler. Ancak o yüksek hakaikin, onların ülfet ettikleri ifadelerle anlatılması lâzımdır. Fakat Kur'anın böyle ifadelerinin hakikat olduğuna itikad etmemelidirler ki; cismiyet ve cihetiyet gibi muhal şeylere zâhib olmasınlar. Ancak o gibi ifadelere, hakaika geçmek için bir vesile nazariyle bakılmalıdır. Meselâ; Cenab-ı Hakk'ın kâinatta olan tasarrufunun keyfiyeti, ancak bir sultanın taht-ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binaendir ki; $ âyetinde kinaye tarîki ihtiyar edilmiştir. İ.İ.) |
| MÜTEŞABİHÂT-I KUR'ANİYE: | Beşer lisanının, lügatını vaz etmediği, sezip düşünemediği, misalini göremediği hakikatların teşbih ve temsiller ile anlatıldığı âyet-i kerimeler. |
| MÜTEŞABİK(E): | Beraber ve karışık olanlar, birbirine karışanlar. Birbirine karışmış ve girmiş vaziyette olan. Girift. |
| MÜCŞAB (MECŞUB): | Haşin, kaba. |
| MÜŞABEHE(T): | (Şebeh ve Şibih. den) Benzeme, benzeyiş. (Arkadaş! Bir nev'in efradı arasındaki tevafuk ve bir cinsin envaı arasında aza-yı esasiyede bulunan müşabehet, sikkenin ittihadına, kalemin vahdetine delâlet ettiklerinden anlaşılıyor ki: Bütün mütevafık ve müteşabihler, yâni birbirine benzeyen çokluk, bir Zât-ı Vâhid'in eser-i san'atıdır. M.N.) |
| MÜTEŞABİHÂT: | Müteşabih olan âyetler. * Birbirine benzer olanlar. (Kur'an-ı Mu'ciz-il Beyan, çok hakaik-i gamızayı nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avamı taciz edip yormayacak bir surette basitane ve zâhirane söylüyor, ders veriyor. Nasıl bir çocukla konuşulsa, çocukça tabirat istimal edilir. Öyle de: (Tenezzülâtün İlâhiyyetün ilâ ukul-il beşer) denilen mütekellim üslubunda muhatabın derecesine sözüyle nüzul edip öyle konuşan esalib-i Kur'aniye; en mütebahhir hükemanın fikirleriyle yetişemediği hakaik-ı gamıza-yı İlâhiye ve esrar-ı Rabbaniyeyi müteşabihat suretinde bir kısım teşbihat ve temsilat ile en ümmi bir âmiye ifham eder. S.) (Kur'an-ı Kerim'de müteşebihat vardır dedikleri birinci şüphelerine cevab: Evet Kur'an-ı Kerim umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka-i dersinde oturan, nev'-i beşerdir. Nev'-i beşerin ekserisi avâmdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tâbidir. Yani, umumî irşadını ekallin hatırı için tahsis edemez. Maahaza avâma yapılan konuşmalardan havas hisselerini alırlar; aksi halde avâm, yüksek konuşmaları anlayamadığından mahrum kalır. Ve keza avâm-ı nâs, ülfet ettikleri üslublardan ve ifadelerin çeşidlerinden ve daima hayallerinde bulunan elfaz, maâni ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakikatları ve akliyyatı fehmedemezler. Ancak o yüksek hakaikin, onların ülfet ettikleri ifadelerle anlatılması lâzımdır. Fakat Kur'anın böyle ifadelerinin hakikat olduğuna itikad etmemelidirler ki; cismiyet ve cihetiyet gibi muhal şeylere zâhib olmasınlar. Ancak o gibi ifadelere, hakaika geçmek için bir vesile nazariyle bakılmalıdır. Meselâ; Cenab-ı Hakk'ın kâinatta olan tasarrufunun keyfiyeti, ancak bir sultanın taht-ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binaendir ki; $ âyetinde kinaye tarîki ihtiyar edilmiştir. İ.İ.) |
| NEŞABET: | Okçuluk san'atı. |
| NEŞŞAB: | Okçu, ot atan. |
| NEŞŞABE: | Ok yapıcılık, ok yapma sanatı. |
| NÜŞAB: | (Nüşabe. C.) Oklar. Temrenli oklar. |
| NÜŞABE: | (C.: Nüşab) Ok. Temrenli ok. |
| NEŞŞAB: | Okçu, ot atan. |
| NÜŞAB: | (Nüşabe. C.) Oklar. Temrenli oklar. |
| NÜŞABE: | (C.: Nüşab) Ok. Temrenli ok. |
| ŞABAŞ: | f. Alkış etme, alkışlama. Aferin deme. Bir hareketi güzel bulmaktan dolayı alkışlamak veya hediye vermek. |
| ŞABAŞHÂN: | f. Beğenip alkışlayan. |
| ŞABB: | Genç, delikanlı, yiğit. |
| ŞABB-I EMRED: | Bıyığı, sakalı henüz çıkmış delikanlı. |
| ŞABBE: | Genç kadın. |
| ŞAB-HANE: | f. Şap çıkarılan yer. |
| ŞABİH: | Misil olan, nazir, benzeyen. |
| ŞABUB: | (C.: Şeabib) Sağanak yağmur. |
| TEŞABÜH: | Benzeşme. Birbirine benzeme. |
| TEŞABÜK: | Şebekelenme. Karışık, dolaşık hâl alma. |
| TEŞABÜR: | Birbiriyle karışlarını ölçmek. * Kavga etmek için birbirine karşı gelmek. |
| TEŞABÜH: | Benzeşme. Birbirine benzeme. |
| UŞABE: | (C.: Eşâyib) Karışık olan. * Nesebi karışık kişi. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar |
|---|
| ŞABAŞ : | f. Alkış etme, alkışlama. Aferin deme. Bir hareketi güzel bulmaktan dolayı alkışlamak veya hediye vermek. |
| ŞAAB : | Ayrılmak. * Yarmak. |