Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
ŞAB: (Bak: şap)
ŞABAŞ: f. Alkış etme, alkışlama. Aferin deme. Bir hareketi güzel bulmaktan dolayı alkışlamak veya hediye vermek.
ŞABAŞHÂN: f. Beğenip alkışlayan.
ŞABB: Genç, delikanlı, yiğit.
ŞABB-I EMRED: Bıyığı, sakalı henüz çıkmış delikanlı.
ŞABBE: Genç kadın.
ŞAB-HANE: f. Şap çıkarılan yer.
ŞABİH: Misil olan, nazir, benzeyen.
ŞABUB: (C.: Şeabib) Sağanak yağmur.
ŞAB: (Bak: Şap)
İçerisinde 'ŞAB' geçenler
AHŞAB: Kereste. Tahta. Ağaçtan yapılan bina. * Ağaçtan olanlar.
A'ŞAB: (Aşb. C.) Tâze otlar.
AŞABE: Yaş otun çok olması.
AŞŞAB: (Aşşeb. den) Nebatları, bitkileri toplayarak ve misallerini kurutarak her biri üzerinde ilmî incelemeler yapan âlim.
A'ŞAB: (Aşb. C.) Tâze otlar.
CİRŞAB: Hasta olduktan sonra zayıflayıp gövdede çıban çıkmak.
DUŞAB: f. Hurma ve üzüm pekmezi. Pekmez.
DÜŞAB: f. Pekmez.
DUŞAB: f. Hurma ve üzüm pekmezi. Pekmez.
DÜŞAB: f. Pekmez.
EVŞAB: Aşağılık kimse, âdi ve rezil kişi. Ayak takımı.
GUŞAB: f. Pekmez.
GUŞAB: f. Pekmez.
HAŞŞAB: Ağaçtan anlayan. * Ağaç satan.
HOŞAB: f. Suyu, havası iyi olan yer. Parlak, berrak. Elmas, inci gibi şeylerin parlaklığı. * Hoşaf.
İNŞAB: Tırnak batırma, tırnak bastırma.
İNTİŞAB: Odun veya mal biriktirme. * Tutulup kalma.
İŞABE: Saç ve sakal ağartma, beyazlatma. Genç yaşta saç ve sakal ağarması.
Mİ'ŞAB: Otu bol olan çayırlık yer.
MÜCŞAB (MECŞUB): Haşin, kaba.
MÜŞABEHE(T): (şebeh ve şibih. den) Benzeme, benzeyiş.(Arkadaş! Bir nev'in efradı arasındaki tevafuk ve bir cinsin envaı arasında aza-yı esasiyede bulunan müşabehet, sikkenin ittihadına, kalemin vahdetine delâlet ettiklerinden anlaşılıyor ki: Bütün mütevafık ve müteşabihler, yâni birbirine benzeyen çokluk, bir Zât-ı Vâhid'in eser-i san'atıdır. M.N.)
MÜŞABİH: Benzeyen, benzer.
MÜTEŞABİH(E): Birbirine benzeyenler. * Fık: Mânası açık olmayan âyet ve hadis. Kur'an-ı Kerim'in ve hadislerin mecazî mânalara gelen ifadeleri. "Muhkem" olmayan âyet veya hadis. * Zâhirî mânası kastedilmeyen ve teşbih ve temsil yoluyla hakikatlerin beyanında kullanılan ifade.
MÜTEŞABİHÂT: Müteşabih olan âyetler. * Birbirine benzer olanlar.(Kur'an-ı Mu'ciz-il Beyan, çok hakaik-i gamızayı nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avamı taciz edip yormayacak bir surette basitane ve zâhirane söylüyor, ders veriyor. Nasıl bir çocukla konuşulsa, çocukça tabirat istimal edilir. Öyle de: (Tenezzülâtün İlâhiyyetün ilâ ukul-il beşer) denilen mütekellim üslubunda muhatabın derecesine sözüyle nüzul edip öyle konuşan esalib-i Kur'aniye; en mütebahhir hükemanın fikirleriyle yetişemediği hakaik-ı gamıza-yı İlâhiye ve esrar-ı Rabbaniyeyi müteşabihat suretinde bir kısım teşbihat ve temsilat ile en ümmi bir âmiye ifham eder. S.)(Kur'an-ı Kerim'de müteşebihat vardır dedikleri birinci şüphelerine cevab: Evet Kur'an-ı Kerim umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka-i dersinde oturan, nev'-i beşerdir. Nev'-i beşerin ekserisi avâmdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tâbidir. Yani, umumî irşadını ekallin hatırı için tahsis edemez. Maahaza avâma yapılan konuşmalardan havas hisselerini alırlar; aksi halde avâm, yüksek konuşmaları anlayamadığından mahrum kalır. Ve keza avâm-ı nâs, ülfet ettikleri üslublardan ve ifadelerin çeşidlerinden ve daima hayallerinde bulunan elfaz, maâni ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakikatları ve akliyyatı fehmedemezler. Ancak o yüksek hakaikin, onların ülfet ettikleri ifadelerle anlatılması lâzımdır. Fakat Kur'anın böyle ifadelerinin hakikat olduğuna itikad etmemelidirler ki; cismiyet ve cihetiyet gibi muhal şeylere zâhib olmasınlar. Ancak o gibi ifadelere, hakaika geçmek için bir vesile nazariyle bakılmalıdır. Meselâ; Cenab-ı Hakk'ın kâinatta olan tasarrufunun keyfiyeti, ancak bir sultanın taht-ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binaendir ki; $ âyetinde kinaye tarîki ihtiyar edilmiştir. İ.İ.)
MÜTEŞABİHÂT-I KUR'ANİYE: Beşer lisanının, lügatını vaz etmediği, sezip düşünemediği, misalini göremediği hakikatların teşbih ve temsiller ile anlatıldığı âyet-i kerimeler.
MÜTEŞABİK(E): Beraber ve karışık olanlar, birbirine karışanlar. Birbirine karışmış ve girmiş vaziyette olan. Girift.
MÜCŞAB (MECŞUB): Haşin, kaba.
MÜŞABEHE(T): (Şebeh ve Şibih. den) Benzeme, benzeyiş. (Arkadaş! Bir nev'in efradı arasındaki tevafuk ve bir cinsin envaı arasında aza-yı esasiyede bulunan müşabehet, sikkenin ittihadına, kalemin vahdetine delâlet ettiklerinden anlaşılıyor ki: Bütün mütevafık ve müteşabihler, yâni birbirine benzeyen çokluk, bir Zât-ı Vâhid'in eser-i san'atıdır. M.N.)
MÜTEŞABİHÂT: Müteşabih olan âyetler. * Birbirine benzer olanlar. (Kur'an-ı Mu'ciz-il Beyan, çok hakaik-i gamızayı nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avamı taciz edip yormayacak bir surette basitane ve zâhirane söylüyor, ders veriyor. Nasıl bir çocukla konuşulsa, çocukça tabirat istimal edilir. Öyle de: (Tenezzülâtün İlâhiyyetün ilâ ukul-il beşer) denilen mütekellim üslubunda muhatabın derecesine sözüyle nüzul edip öyle konuşan esalib-i Kur'aniye; en mütebahhir hükemanın fikirleriyle yetişemediği hakaik-ı gamıza-yı İlâhiye ve esrar-ı Rabbaniyeyi müteşabihat suretinde bir kısım teşbihat ve temsilat ile en ümmi bir âmiye ifham eder. S.) (Kur'an-ı Kerim'de müteşebihat vardır dedikleri birinci şüphelerine cevab: Evet Kur'an-ı Kerim umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka-i dersinde oturan, nev'-i beşerdir. Nev'-i beşerin ekserisi avâmdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tâbidir. Yani, umumî irşadını ekallin hatırı için tahsis edemez. Maahaza avâma yapılan konuşmalardan havas hisselerini alırlar; aksi halde avâm, yüksek konuşmaları anlayamadığından mahrum kalır. Ve keza avâm-ı nâs, ülfet ettikleri üslublardan ve ifadelerin çeşidlerinden ve daima hayallerinde bulunan elfaz, maâni ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakikatları ve akliyyatı fehmedemezler. Ancak o yüksek hakaikin, onların ülfet ettikleri ifadelerle anlatılması lâzımdır. Fakat Kur'anın böyle ifadelerinin hakikat olduğuna itikad etmemelidirler ki; cismiyet ve cihetiyet gibi muhal şeylere zâhib olmasınlar. Ancak o gibi ifadelere, hakaika geçmek için bir vesile nazariyle bakılmalıdır. Meselâ; Cenab-ı Hakk'ın kâinatta olan tasarrufunun keyfiyeti, ancak bir sultanın taht-ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binaendir ki; $ âyetinde kinaye tarîki ihtiyar edilmiştir. İ.İ.)
NEŞABET: Okçuluk san'atı.
NEŞŞAB: Okçu, ot atan.
NEŞŞABE: Ok yapıcılık, ok yapma sanatı.
NÜŞAB: (Nüşabe. C.) Oklar. Temrenli oklar.
NÜŞABE: (C.: Nüşab) Ok. Temrenli ok.
NEŞŞAB: Okçu, ot atan.
NÜŞAB: (Nüşabe. C.) Oklar. Temrenli oklar.
NÜŞABE: (C.: Nüşab) Ok. Temrenli ok.
ŞABAŞ: f. Alkış etme, alkışlama. Aferin deme. Bir hareketi güzel bulmaktan dolayı alkışlamak veya hediye vermek.
ŞABAŞHÂN: f. Beğenip alkışlayan.
ŞABB: Genç, delikanlı, yiğit.
ŞABB-I EMRED: Bıyığı, sakalı henüz çıkmış delikanlı.
ŞABBE: Genç kadın.
ŞAB-HANE: f. Şap çıkarılan yer.
ŞABİH: Misil olan, nazir, benzeyen.
ŞABUB: (C.: Şeabib) Sağanak yağmur.
TEŞABÜH: Benzeşme. Birbirine benzeme.
TEŞABÜK: Şebekelenme. Karışık, dolaşık hâl alma.
TEŞABÜR: Birbiriyle karışlarını ölçmek. * Kavga etmek için birbirine karşı gelmek.
TEŞABÜH: Benzeşme. Birbirine benzeme.
UŞABE: (C.: Eşâyib) Karışık olan. * Nesebi karışık kişi.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ŞABAŞ : f. Alkış etme, alkışlama. Aferin deme. Bir hareketi güzel bulmaktan dolayı alkışlamak veya hediye vermek.
ŞAAB : Ayrılmak. * Yarmak.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...