Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
ŞAH: f. Ağaç dalı. Budak.
Boynuz. Karın.
Su arkı.
Alın.
Kadeh.
ŞAH: f. Pâdişah. İran veya Afgan hükümdarlarının nâmı.
Bir yere hâkim olan zât. Sâhip.
Asıl.
Atın ön ayaklarını yukarı kaldırarak durması.
ŞAH-I MERDAN: "Mertlerin şahı" meâlinde Hazret-i Ali Radiyallahü anh'ın bir nâmı.
ŞAH-I RİSALET: Risaletin Şahı. Hz. Muhammed (A.S.M.)
ŞAH: Ayıp.
ŞAHA: f. Boyunduruk.
ŞAHADET: (Şehâdet) Şâhidlik.
Bir şeyin doğruluğuna inanmak.
Delâlet. Alâmet, işaret, iz.
Allah (C.C.) rızâsı yolunda hayatını fedâ etmek. Din için muharebeden şehitlik. (Bak: Şehid)
ŞAHADET GETİRMEK: Kelime-i Şehadet olan $ kelâmına inanıp söylemek. Bir Allah'tan başka ilâh olmadığına; Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm'ın, Allah'ın Resulü olduğuna inanarak söylemek.
ŞAHADETNAME: f. Bir işin yapılmasına müsaade veren resmî izin kâğıdı. Vesika. Diploma.
ŞAHAMET: Semizlik, yağlılık, şişmanlık.
ŞAHAN: (şâh. C.) f. şahlar, pâdişahlar.
ŞAHANE: Şah gibi, şaha yakışır bir surette.
ŞAHB: Yaradan kan akmak.
Emzikten süt akmak.
Rengin değişmesi.
ŞAHBAL: (Şehbal) f. Kuş kanadının en uzun tüyü.
ŞAHBAZ: f. İri ve beyaz doğan kuşu.
Mc: Çevik ve becerikli. Yiğit, şanlı, kahraman.
ŞAHBEYT: Edb: Bir şiirin en güzel beyti. Gazelde matla'dan sonraki beyt.
ŞAHDANE: f. İri inci tanesi.
Kenevir tohumu.
ŞAHDAR: f. Dallı, budaklı ağaç.
Dallı boynuzlu hayvan.
ŞAHENŞAH: f. Pâdişahlar pâdişahı. Şâhlar şâhı. En büyük pâdişah.
ŞAHESER: f. Üstün ve büyük eser. Eserin şâhı.
Yüksek değerde olan.
ŞAHET-İL VÜCUH: "Yüzleri, bahtları kara oldu, yüzleri kararsın..." meâlinde.
ŞAHIS: (şahs. dan) Ölçmek için dikilen ve işaret tutulan nişan.
Belirten.
ŞAHIS: (C.: Eşhâs) Kişi, kimse. İnsanın cismanî hey'eti.
İnsanın uzaktan görülen karaltısı.
ŞAHIS ZAMİRİ: İsim yerine kullanılan ve insanlara işaret eden kelimeler.Farsçada: $ (Men: ben), $ (Tu: sen), $ (U: o), $ (Mâ: biz), $ (Şümâ: siz), (İşân: onlar). Bunlar gayr-ı muttasıl (bitişik olmayan) zamirlerdir.Arapçada; gayr-ı muttasıl zamirler: $ (Ene: ben), $ (Ente-sen), $(Entümâ: ikiniz), $ (Hu: O), $ (Entüm: siz), (Entünne: siz) (Müennes), $ (Nahnu: biz), $ (Hüm: Onlar) (müzekker) $ (Hünne: Onlar) (müennes).
ŞAHÎ: f. şaha, hükümdara ait, şah ile ilgili.
Hükümdarlık, şahlık.
Eski topların bir çeşiti.
Nişastalı, yumurtalı bir helva.
Tar: Osmanlı Padişahlarından Yavuz Sultan Selim Han'ın bastığı altun para. (Bu ismin verilmesi, üzerinde "şah" kelimesinin yazılı bulunmasından dolayıdır.)
ŞAHİC: Eşek, hımar.
ŞAHİD: Şahitlik yapan. Bilen, tanıyan. Senet yerine geçecek kadar mâkul ve mu'teber sayılan. Gören.
Resul-ü Ekrem Efendimizin (A.S.M.) bir vasfı.
Melâike-i kiram.
Hazır.
ŞÂHİD-İ ÂDİL: Doğru sözlü şâhid.
ŞÂHİD-İ EZELÎ: Ezelden ebede her şey nazar-ı şuhudunda olan Cenab-ı Hak.
ŞAHİD: (C.: Şevâhid-Şühud) Veled yatağı denilen ve çocuk ile birlikte çıkan deri.
ŞAHİD: f. Sevgili, mahbube.
Güzel, dilber.
ŞAHİDE: (Müe.) Kadın şâhid.
Mezar taşı.
Mezara dikine dikilen ve üzerinde yazı ve çiçek motifi bulunan baş ve ayak taşları.
f. Dilber, güzel.
ŞAHİD-ZOR: f. Yalancı şâhit.
ŞAHİH: (C.: Şihah) Bahil kişi.
ŞAHİK: Yüce, büyük dağ.
Yüksek yapı veya ağaç.
ŞAHİKA: Dağ tepesi, zirve.
ŞAHİM: Semiz, yağlı, şişman, besili.
ŞAHİN: (C.: Şevâhin) Doğan'a benzer bir kuş ki, av avlamak için terbiye olunur.
ŞAHİNE: Öşür memuru.
ŞAHİS: Büyük cüsseli, iri yapılı kimse.
ŞAHİT: (C.: Şihât) İnce yufka olmuş nesne.
ŞAHKÂR: f. En güzel eser. Baş eser. şâheser.
ŞAHM: Etler arasında bulunan yağ, iç yağı. Don yağı.
ŞAHM: Bozulmak ve değişmek. Fâsid ve mütegayyer olmak.
ŞAHMERDAN: (Şâh-ı merdan) f. Mertlerin şahı, Hazret-i Ali (R.A.).
Aşağı yukarı çıkan büyük demir tokmak.
ŞAHM-PARE: f. İç yağın bir parçası. Bir kısım iç yağı.
ŞAHN: Doldurmak.
Sürüp reddetmek.
ŞAHNA': Buğz, düşmanlık, adâvet.
ŞAHNE: İnzibat memuru, emniyet memuru.
ŞAHNİŞİN: f. Şahların oturmalarına lâyık yer.
Evin sokak üzerine olan çıkmaları.
İçerisinde 'ŞAH' geçenler
AHKÂM-I ŞAHSİYE: Huk: Şahsın kendisini alakalandıran hükümler. (Bak: Hukuk-u şahsiye)
AHVAL-İ ŞAHSİYE: Huk: Hakiki şahısların, hukuki varlıklariyle alâkalı olan hukuki durumlar. (Doğum, evlenme, boşanma, evlat edinme, ölüm hadiseleri gibi)
ÂLEM-İ ŞAHADET: Şahâdet âlemi. Bu dünya. Cenâb-ı Hakkın âyetlerine ve emirlerine imân edenlerin, hakka, hakikate şahadette bulundukları ve Allah'a itaat ve ibadetle mükellef oldukları dünya âlemi.(Âlem-i şahadet, avâlim-i guyub üstünde tenteneli bir perdedir. M.)
BEŞAHE: Çirkinlik.
BİLMÜŞAHEDE: Görmek suretiyle, görerek.(Hem Sâni-i Âlem'in nihayet cemalde olan kemal-i san'atı üzerine enzar-ı dikkati celb etmek, teşhir etmek istemesine mukabil, en yüksek bir sada ile dellallık eden; yine bilmüşâhede O Zat'tır... M.)
BEŞAHE: Çirkinlik.
CELALEDDİN-İ HARZEMŞAH: (Vefâtı M.: 1231) Mengü berdi (Allah verdi) ismi de verilir. Harzemşah soyunun 7nci ve son hükümdarıdır. Tarihte cesaret ve irfanı ile tanınmıştır. O zamanın deccalı olan Cengiz'in kahır ve şiddeti karşısında İrân ve Turân korku ve zillete düştüğünde Celâleddin, Cengiz'in ordularını müteaddit defalar mağlub etmiştir. Kendisine pederinden şehzadelikten başka bir şey kalmadığı halde Harzem'de, Hind'de, Irak'ta, Azerbeycan'da dört devletin meydana gelmesine muvaffak oldu. Küçük küçük kuvvetlerle üç milyon askere sâhib Tatar devletine karşı yirmiden ziyade zafer kazandı. Moğol taarruzlarından birisinde bir dağa çekildiği sırada bir çapulcu taifesi tarafından sırtından hançerlenerek şehid edildi. (R. Aleyh)(Meşhurdur ki: Bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz'in ordusunu müteaddit defa mağlub eden Celaleddin-i Harzemşah harbe giderken vüzerâsı ve etbaı ona demişler: "Sen muzaffer olacaksın; Cenab-ı Hak seni galip edecek." O demiş: "Ben Allah'ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karışmam, muzaffer etmek veya mağlub etmek onun vazifesidir." İşte o zât bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla hârika bir surette çok defa muzaffer olmuştur. M.N.)
CİBAL-İ ŞÂHİKA: Yüksek dağlar.
DÜ-ŞAH(İ): f. Çatal ağaç. * Tomruk. * Eskiden suçlunun boynuna takılan çatal ağaç.
ERŞAH: Cin fikirli adam.
ERŞAH: Cin fikirli adam.
HÂMIZAT-I ŞAHMİYE: Yağ asitleri.
HAŞAHİŞ: (Haşhâş. C.) Haşhaşlar.
HÜKMÎ ŞAHIS: Şahıs gibi muamele gören cemiyet, şirket gibi birlik teşkil eden müessese.
İCARE-İ MÜŞAHERE: Aylık olarak yapılan icaredir. Bir haneyi bir aylığına kiraya vermek gibi.
İMZA-Yİ PADİŞAHÎ: Padişahın imzası. Osmanlı Padişahları tarafından vaktiyle hükümdarlara yazılan name-i hümayunların kenarlarına altun yaldızla imza konurdu. Bunlara imza-yı padişahî denilirdi.
İRADE-İ ŞÂHANE: Padişahın emri, fermanı, buyruğu.
İRTİŞAH: (Reşha. dan) Sızma, terleme.
İŞAHA: Misvâk kullanma.
KEŞAH: Bir hastalık. (İnsanın böğrüne vâki olur da dağlarlar.)
KİŞAH: Davarın böğrüne yapılan işaret.
LAHM Ü ŞAHM: Et ve yağ.
MAKBUL-ÜŞ ŞAHÂDE: Şahâdeti kabul edilen. Şahidliği kabul edilmiş olan.
MEŞAHAT: (Bak: Müşahha)
MEŞAHİD: Meşhedler. Şehidlikler. * İnsanların toplanacağı yerler.
MEŞAHİR: Meşherler. Teşhir olunan yerler.
MEŞAHÎR: Meşhurlar. Çok kimselerce tanınanlar.
MEŞAHİR-İ ÜDEBÂ: Meşhur edibler.
MİHŞAH: (C.: Mehâşi) Kaba kilim.
MİRŞAH: (Mirşaha) Süzgeç.
MİRŞAHA: Eyer altına konulan keçeyi davardan almak.
MUVAŞŞAH: (Vişâh. dan) Süslenmiş, süslü.
MÜREŞŞAH: Terbiye edilmiş. * Damla damla süzdürülmüş.
MÜŞAHAT: Müşabehet. Bir şeye benzemek.
MÜŞAHED: (şuhud. dan) Görülen, görülmüş. Müşahede olunan, müşahede olunmuş.
MÜŞAHEDAT: (Müşahede. C.) Gözle görülen şeyler. * Görüşler. * Keşifle seyredilenler. * Man: Mücerret his ile kat'iyyetle hüküm ve tasdik olunan kaziyeler.(Arkadaş! Nefsin vücudunda bir körlük vardır. O körlük, vücudunda zerre miskal kaldıkça hakikat güneşinin görünmesine mâni bir hicab olur. Evet, müşahedemle sabittir ki: Kat'î, yakînî bürhanlar ile deliller dolu olan büyük bir kalede, küçük bir taşta bir za'fiyet görünürse, o kör olası nefis, o kaleyi tamamen inkâr eder. Altını üstüne çevirir. İşte nefsin cehaleti, hamakati, bu gibi insafsızca tahribattan anlaşılır. M.N.)
MÜŞAHEDE: Gözle görmek. Seyrederek anlamak. Seyretmek. * Muayene, kontrol.
MÜŞAHELE: Danışmak.
MÜŞAHERE: (Şehr. den) Aylıkla tutma. Aylıkla kiralama.
MÜŞAHERE-HÂRÂN: f. Aylıklılar.
MÜŞAHERETEN: Aylıklı olarak.
MÜŞAHHA: (Müşahhat) Kavga etmek, çekişmek, niza etmek.
MÜŞAHHAS: Nev'i, cinsi anlaşılmış. * Şahıs haline girmiş, şahsiyeti belli olmuş. Şahıslanmış, teşhis edilmiş. (Bak: Mücerred)
MÜŞAHHAT: Kavga etmek, niza etmek, çekişmek.
MÜŞAHHIS: (Şahs. dan) Teşhis eden, taslağın adını koyan.
MÜŞAHİD: Gören, seyreden. Görmekle tetkik eden.
MÜŞAHİDÎN: (Müşahid. C.) Görenler, bakanlar. Müşahede edenler.
MÜTEŞAHHIS: (Şahs. dan) Şahıslanan, gözle görünür hâle gelen. * Şahsı farkedilmiş olan. * Şahsını tanıyan.
MEŞAHAT: (Bak: Müşahha)
MEŞAHİR-İ ÜDEBÂ: Meşhur edibler.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ŞAH-I MERDAN : "Mertlerin şahı" meâlinde Hazret-i Ali Radiyallahü anh'ın bir nâmı.
ŞAAB : Ayrılmak. * Yarmak.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...