Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
AİL: Ailesini geçindiren, idare eden. Kalabalık ailesi olan. Fakir.
AİLE: Erkeğin karısı.
Ev halkı.
Akraba.
Aynı işte olan, aynı gaye için çalışanların hepsi.(Kadının aile hayatında müdür-ü dahilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhafaza memuru olduğundan en esaslı hasleti; sadakattır, emniyettir. Açık saçıklık ise, bu sadakatı kırar; kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azabı çektirir. Hatta erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehâvet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakata zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir. Kötü haslet sayılırlar. L.)
AİLE-PERVER: f. Evine düşkün, ailesine düşkün.
AİLEVÎ: Aile ile ilgili.
İçerisinde 'AİL' geçenler
AİLE: Erkeğin karısı. * Ev halkı. * Akraba. * Aynı işte olan, aynı gaye için çalışanların hepsi.(Kadının aile hayatında müdür-ü dahilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhafaza memuru olduğundan en esaslı hasleti; sadakattır, emniyettir. Açık saçıklık ise, bu sadakatı kırar; kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azabı çektirir. Hatta erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehâvet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakata zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir. Kötü haslet sayılırlar. L.)
AİLE-PERVER: f. Evine düşkün, ailesine düşkün.
AİLEVÎ: Aile ile ilgili.
AZRAİL: Ölüm meleği. Dört büyük melekten biridir, ölenlerin ruhlarını almak görevi vardır. Diğer bir ismi de "melek-ül mevt: Ölüm meleği"dir. Yeryüzünde hayatın var olması, insanın yaratılışı tesadüfle açıklanamıyacağı gibi, ölüm de tesadüfle açıklanamaz. Hayatı yaratan ölümü de yaratmıştır. Hayat gibi ölüm de bir rahmettir. Ölüm, meşakkatli dünya hayatından terhis olma ve ebedî âleme yolculuktur. İnanmıyanların ölümden çok korkmaları ve hatırlarına getirmekten ürkmeleri bundandır. Azrail (A.S.) müslümana göre ebediyet âlemine yolculuğun dâvetçisi; hastalık, kaza vs. sebepler, ölüm için bahane ve sebeplerdir. Azrail (A.S.) bu sebeplerin arkasında görevini yerine getirir.(Azrail Aleyhisselâm Cenâb-ı Hakk'a münâcât edip demiş: "Kabz-ı ervah vazifesinde senin ibâdın benden küsecekler, şekvâ edecekler." Ona cevaben denilmiş: "Senin vazifene hastalıkları ve musibetleri perde yapacağım; tâ ibâdımın şekvaları onlara gitsin, sana gelmesin." Aynen bu perdeler gibi Azrail Aleyhisselâm'ın vazifesi de bir perdedir. Tâ haksız şekvâlar Cenâb-ı Hakk'a gitmesin. Çünkü; ölümdeki hikmet ve rahmet ve güzellik ve maslahat cihetini herkes göremez. Zâhire bakıp itiraz eder, şekvaya başlar. İşte bu haksız şekvâlar Rahim-i Mutlaka gitmemek hikmetiyle Azrail Aleyhisselâm perde olmuş. Aynen bunun gibi bütün meleklerin, belki bütün esbab-ı zâhiriyenin vazifeleri, izzet-i rububiyetin perdeleridir. Tâ güzellikleri görünmeyen ve hikmetleri bilinmeyen şeylerde kudret-i İlâhiyenin izzeti ve kudsiyeti ve rahmetinin ihatası muhafaza edilsin, itiraza hedef olmasın ve hasis ve ehemmiyetsiz ve merhametsiz şeyler ile kudretin mübaşereti nazar-ı zâhirîde görünmesin. Ş.)
BENÎ İSRÂİL: İsrâil oğulları. Yahudiler. Yahudi.
BERAİL: Horozun, güvercinin ve diğer kuşların boynunda çarpık bitmiş olan yelek.
BÎ-TAİL: f. Menfaatsiz, faydasız. İşe yaramaz, boşuna.
CAİL: Yapan, bir şey veren, kılan. * Yaratıcı. (Bak: Ca'l)
CAİL: Cevelân eden. Yerinde durmayıp hareket eden.
CEBRAİL: (Cebril, Cibril) Cenab-ı Hakk'ın emirlerini Peygamberlere (A.S.) bildiren büyük melek. Peygamberimiz Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) Kur'ân-ı Azimüşşân'ı vahiyle getiren melek (A.S.).
CELAİL: (Celile. C.) Celiller, büyük olanlar, yüceler.
DAİL: İçen. Şârib. * Mahvolan. * Zaif.
DAİL: Arık, zayıf, küçük hacimli.
DELAİL: (Delil. C.) Deliller. Bürhanlar. İsbât vasıtaları.(... Cay-ı hayrettir ki; Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) mübalağasız binler vecihte, binler çeşit insan, herbiri bir tek mu'cizesiyle veya bir delil-i nübüvvet ile veya bir kelâmı ile veya yüzünü görmesiyle ve hâkezâ... birer alâmeti ile iman getirdikleri hâlde, bütün bu binler ayrı ayrı insanları ve müdakkik ve mütefekkirleri imana getiren bütün o binler delâil-i Nübüvveti nakl-i sahih ile ve âsâr-ı kat'iyye ile şimdiki bedbaht bir kısım insanlara kâfi gelmiyor gibi dalâlete sapıyorlar. M.)
DELAİL-İ ÂFÂKİYE: Afaka âit deliller. Kâinattaki deliller.
DELAİL-İ AKLİYE: Aklı ile bulunan deliller. Akla âid deliller.
DELAİL-İ ENFÜSİYE: Kişinin kendi nefsinde olan deliller. Yani vücudun gerek maddi ve gerek (vicdan ve hisler gibi) mânevi yapısında olan ve imana ait hükümleri isbat eden delillerdir.
DELAİL-İ KALBİYE: Kalbe âid deliller. Kalb ile bilinen deliller.
DELAİL-İ NAKLİYE: Nakil yolu ile gelen deliller. (Bak: Delil-i naklî)
DELAİL-İ NÜBÜVVET: Peygamberliğin hak olduğuna dair olan deliller.(Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm iddiâ-yı Nübüvvet etmiş; Kur'an-ı Azîmüşşan gibi bir fermanı göstermiş ve ehl-i tahkikin yanında bine kadar mu'cizat-ı bâhireyi göstermiştir. O mu'cizât, hey'et-i mecmuasiyle, dâvâ-yı nübüvvetin vukuu kadar vücudları kat'idir. Kur'an-ı Hakîm'in çok yerlerinde en muannid kâfirlerden naklettiği sihir isnad etmeleri gösteriyor ki; o muannid kâfirler dahi mu'cizatın vücudlarını ve vukularını inkâr edemiyorlar. Yalnız, kendilerini aldatmak veya etba'larını kandırmak için, hâşâ sihir demişler.Evet, mu'cizat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) yüz tevatür kuvvetinde bir kat'iyeti vardır. Mu'cize ise; Hâlik-ı Kâinat tarafından O'nun dâvasına bir tasdiktir; $ hükmüne geçer. Nasılki sen bir padişahın meclisinde ve daire-i nazarında desen ki: "Padişah beni filân işe me'mur etmiş." Senden o dâvaya bir delil istenilse; padişah "Evet" dese, nasıl seni tasdik eder. Öyle de: Âdetini ve vaziyetini senin iltimasınla değiştirirse; "Evet" sözünden daha kat'i, daha sağlam, senin dâvanı tasdik eder. Öyle de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dâva etmiş ki: "Ben, şu kâinat Hâlik'ının meb'usuyum. Delilim de şudur ki: Müstemir âdetini, benim duâ ve iltimasımla değiştirecek. İşte, parmaklarıma bakınız; beş musluklu bir çeşme gibi akıttırıyor. Kamere bakınız; bir parmağımın işaretiyle iki parça ediyor. Şu ağaca bakınız; beni tasdik için yanıma geliyor, şehadet ediyor. Şu bir parça taama bakınız; iki - üç adama ancak kâfi geldiği halde; işte ikiyüz - üçyüz adamı tok ediyor." Ve hâkezâ... yüzer mu'cizatı böyle göstermiştir.Şimdi, şu Zâtın delâil-i sıdkı ve berâhin-i nübüvveti yalnız mu'cizatına münhasır değildir. Belki, ehl-i dikkat için, hemen umum harekâtı ve ef'âli, ahvâl ve akvâli, ahlâk ve etvârı, siret ve sureti, sıdkını ve ciddiyetini isbat eder. Hattâ meşhur ulemâ-i Beni İsrâiliyeden Abdullah İbn-i Selâm gibi pek çok zatlar, yalnız o Zât-ı Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın simasını görmekle: "Şu simâda yalan yok! Şu yüzde hile olamaz!" diyerek imana gelmişler.Çendan muhakkikîn-i ulema, delail-i nübüvveti ve mu'cizatı bin kadar demişler; fakat binler, belki yüzbinler delâil-i nübüvvet vardır. Ve yüzbinler yol ile yüzbinler muhtelif fikirli adamlar, o zâtın nübüvvetini tasdik etmişler. Yalnız Kur'an-ı Hakîm'de kırk vech-i i'cazdan başka, nübüvvet-i Ahmediyenin (A.S.M.) bin bürhanını gösteriyor. M.)
DELAİL-İ ZÂHİRİYE: Açık olarak zâhirde görünen deliller. Maddi deliller.
ESSEBEBÜ KELFAİL: (Essebebü ke-l fâil) Bir işe sebeb olan, o şeyi yapan fâil gibidir (mealinde). (Hizmet-i Kur'âniye ve imâniyenin yapılmasına sebeb olanlar, bu mukaddes hizmeti yapmış gibi mes'ud ve me'cur olurlar, hayırlara, ecir ve sevablara nâil olmak nimet-i uzmasına erişirler.)
EVAİL: Başlangıçlar, önler, evveller, eskiler.
EVVEL-ÜL-EVÂİL: Evvellerin evveli. * Hâdiselerin başlangıcı.
FÂİL: İşi yapan. Fiili işleyen. * Gr: Masdarın mânasını meydana getirene denir.
FÂİL-İ HAKİKÎ: Bir işte hakiki te'sir sahibi. Onu hakkı ile yapan (Allah C.C.)
FÂİL-İ HAYR: Hayır işleyen, hayır sahibi.
FÂİL-İ MUHTAR: Re'yinde müstakil olan. İstediğini yapmakta serbest olan (Cenab-ı Hak).
FÂİL-İ MÜBAŞİR: Huk: Bir şeyi bizzat yapan kimse.
FÂİL-İ MÜŞTEREK: Huk: İşlenmiş olan bir suçta parmağı olan. Suç ortağı.
FÂİLİYYET: İşleyicilik. Müessir olmak. Fâile mensub ve müteallik oluş.
FAZAİL: Faziletler. (Bak: Fazl - Fazilet)
FAZAİL-SİMAT: Alâmet ve işaretleri faziletten ibaret olan.
FAZAİL-İ AHLÂK: Ahlâk faziletleri.
FAZAİL-İ ÂLİYE: Yüksek faziletler.
FEZAİL: (Bak: Fazâil)
FÂİL-İ MÜBAŞİR: Huk: Bir şeyi bizzat yapan kimse.
GAİLE: Dert, sıkıntı, baş belâsı. Tasa, zor iş. * Düşünce.
GAİLE-İ ZÂİLE: Sona eren sıkıntı, ardı kesilen elem.
GAVAİL: (Gaile. C.) Musibetler, belâlar. * Dertler, sıkıntılar, kederler, hüzünler. * Felâketler, âfetler.GAVALÎ $ (Galiye. C.) Güzel kokular.
HABAİL: (Hibale. C.) Ağ, tuzak, bağ, kement.
HABAİL-İ MEVT: Ölümün sebepleri.
HABAİL-ÜŞ ŞEYTAN: Şeytanın tuzakları. * Kadınlar.
HAİL: Perde. Mânia. İki şey arasını ayıran.
HAİL: Korku ve dehşet veren.
HAİLE: Neticesi fâcialı tiyatro piyesi. Trajedi. (Bak: Dram)
HALAİL: (Halile. C.) Nikâhlı kadınlar, zevceler, karılar.
HAMAİL: (Himâle. C.) Tılsım, muska. * Kılıç kayışı, kılıcı bele bağlamaya yarayan kayış.
HASAİL: (Haslet. C.) Hasletler. (Bak: Haslet)
HAYAL-İ HÂİL: Korku ve dehşet veren hayal.
İSM-İ FÂİL: Gr: Kendisinden fiil, iş çıkan kimsenin sıfatı. Fâil, hâdim, kâtib gibi.
İSMAİL (A.S.): Peygamberlerdendir. İbrahim'in (A.S.) oğludur. Küçükken İbrahim'e (A.S.), oğlunu Allah için kurban etmesi emredildi. Halilullah olan İbrahim, İsmail'i (A.S.) kurban etmek isterken Cenab-ı Hak koç gönderdi. Mu'cize zâhir oldu. Bıçak İsmail'i kesmedi, yerine koç kurban edildi. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) de ceddi olan İbrahim ve İsmail (A.S.)lar Kâbe'yi yeniden inşâ ettiler. (Bak: Kâbe, İbrahim (A.S.) )
İSRAİL: Hz. Yakub'un (A.S.) lâkabı olup sonradan bütün o soydan gelenlere Benî İsrail denmiştir. İsrail oğulları, Yahudiler.
İSRAİLİYAT: Zamanla hurafeye inkılâb etmiş, Yahudilikten kalma haberler, hikâyeler. İsrail oğullarına mahsus hikâyeler, hâdiseler.(İsrailiyyatın bir tâifesi ve hikmet-i Yunaniyyenin bir kısmı, daire-i İslâmiyete duhul etmeleriyle, din süsüyle görünerek, efkârı ihtilâle verdiler. Şöyle ki: O necib kavm-i Arab, zaman-ı cahiliyette bir ümmet-i ümmiyye idi. Vakta ki içlerinden hak tecelli edip istidad-ı hissiyatları uyandı da meydanda yol açan din-i mübini gördüklerinden umum rağabat ve meyilleri, yalnız dinin mârifetine inhisar eylediler. Fakat kâinata olan nazarları teşrihat-ı hikemiyye nazarıyla değil, belki istitraden yalnız istidlâl için idi. Onların o hassas zevk-i tabiilerine ilham eden yalnız onların fıtratlarına münasib olan geniş ve ulvi muhitleri; ve safi ve müstaid olan fıtrat-ı asliyeleri tâlim ve terbiye eden yalnız Kur'an idi. Bundan sonra kavm-i Arab, sair akvamı bel' ettiği gibi milel-i sairenin mâlumatları dahi Müslüman olmaya başladığından, muharrefe olan İsrailiyat ise: Vehb, Ka'b gibi ulema-i ehl-i kitabın İslâmiyetlerinin cihetiyle Arapların hazain-i hayalâtına bir mecra ve menfez bularak o efkâr-ı safiyeye karıştılar. Hem sonra da ihtiram dahi gördüler. Zira ulema-i ehl-i kitaptan İslâmiyete gelenler, İslâmiyet şerefiyle gayet celâlet ve tekemmül ettiklerinden, mâlumat-ı müzahrefe-i sâbıkaları makbule ve müselleme gibi oldular.. reddedilmedi. Çünki İslâmiyetin usulüne musadim olmadığından hikâyat gibi rivayet olunur iken ehemmiyetsizliği için tenkitsiz dinlenirler idi. Fakat hayfâ! Sonra hak olarak kabul edildiler. Çok şübeh ve şükukâta sebebiyet verdiler.Hem de vaktaki şu İsrailiyat, kitap ve sünnetin bazı imaatlarına merci ve bazı mefahimlerine bir münasebetle me'haz olabilirler idi. Fakat âyât ve hadisin mânâları değil. Belki faraza doğru olsalar idi, mâsadak ve efradından olmaları mümkün olduğundan; su'-i ihtiyarlarıyla başka bir me'hazı bulmayan veya atf-ı nazar etmeyen zahirperestler, bazı âyât ve ehâdisi o hikâyat-ı İsrailiyyeye tatbik ederek tefsir eylediler. Halbuki Kur'anı tefsir edecek yine Kur'an ve hadis-i sahihtir. Yoksa; ahkâmı, mensuh olduğu gibi kısası dahi muharrefe olan İncil ve Tevrat değildir. Evet, mâsadak ile mânâ ayrıdırlar. Halbuki: Mâsadak olmaya mümkün olan şey, mânâ yerine ikame olundu. Çok da imkânât vukuata karıştırıldı... R.N.)
KABAİL: (Kabile. C.) Kabileler. Bir soydan türemiş cemaatler, silsileler.
KABAİL-İ ARAB: Arap kabileleri.
KAILE: (C.: Kavâil) Dağ başı.
KAİL: Söyleyen. Anlatan. Nakleden. Söz sahibi. İnanmış. * Boyun eğmiş. Rıza göstermiş, razı olmuş.
KALAİL: (Kalil. C.) Az şeyler, kaliller.
KEHAİL: (Kehil. C.) Sürmeli gözler. Sürme çekilmiş gözler.
LÂİLAÇ: Çâresiz, dermansız, imkânsız.
LÂTAİL: Boş, faydasız, abes, mânâsız.
LEYAİL: (Leyl. C.) Geceler.
Lİ-KAİLİHÎ: Söz söyleyenin.
MÂİL: Eğik. Bir tarafa eğilmiş. Eğri. * Meyilli. Hevesli. İstekli. * Düşkün. * Benzer.
MÂİL-İ İNHİDÂM: Yıkılmağa yüz tutmuş.
MÂİL-İ KAMER: Ayın dünya etrafında dolaştığı dâire. Ayın mahreki, yörüngesi.
MAÎL: Ehil, iyal, çoluk çocuk.
MÂİLE: Coğ: Dağların bir yana doğru alçalıp giden taraflarından her biri. * Eğri, eğilmiş.
MÂİLİYYET: Eğiklik. Meyillik.
MEFAİL: (Mef'ul. C.) İşlenmiş ve yapılmış işler.
MEHAİL: (Mehil. C.) Tehlikeli ve korkunç yerler.
MESAİL: Mes'eleler.
MESAİL-İ AMÎKA: Derin mevzular. Derin mes'eleler.
MESAİL-İ DİNİYE: Dinî mes'eleler.
MESAİL-İ HİLAFİYE: İhtilaf mevzuu olan mes'eleler.
MESAİL-İ HUKUKİYE: Hukuk meseleleri.
MESAİL-İ İMANİYE: İmanî mes'eleler.
MESAİL-İ ŞETTA: Dağınık mes'eleler, maddeler.
MEŞAİL: (Meş'al ve Meş'ale. C.) Meşaleler.
MEVT-İ HÂİL: Korkunç ölüm.
MİHAİL: Resul-i Ekremin (A.S.M.) geleceğini haber veren ve bir ismi de Mişâil olan eski zaman Peygamberlerinden bir Zâttır. Kitabının 4. bab'ında: "Ahir zamanda bir ümmet-i merhume kaim olup, orda hakka ibadet etmek üzere, mübarek dağı ihtiyar ederler. Ve her iklimden oraya birçok halk toplanıp Rabb-ı Vâhide ibadet ederler. O'na şirk etmezler." diye bahsetmiştir.(İşte şu âyet, zâhir bir surette dünyanın en mübarek dağı olan Cebel-i Arafat ve orada her iklimden gelen hacıların tekbir ve ibadetlerini ve ümmet-i Merhume nâmıyla şöhret-şiar olan ümmet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) tarif ediyor. M.)
MİKÂİL: Rezzakıyyet arşının hamelesi olan büyük Melek. Dört Büyük Melekten birisi. (Bak: Melâike)
MİŞAİL: (Bak: Mihâil)
MÜBALAĞALI İSM-İ FÂİL: Gr: ( : fa'âl) ve ( : faul) gibi bazı kalıplara giren kelimelere denir. Bu vezinden gelen kelimeler "mübalağa" ifade ederler. "En, pek, çok" mânasına gelirler.
MÜNFAİL(E): İnfiâl eden. Te'sir ile harekete geçen. * Muztarib, kederli ve muğber olan. Bir şeyden canı sıkılan. Alınmış, gücenmiş. (Bak: İnfiâl)
MÜNFAİLEN: Gücenerek, darılarak, münfail olarak.
MÜNFAİLANE: f. Gücenmiş ve darılmış olarak. Münfail bir tarzda.
MÜŞTAİL: (Şa'l. den) Yanan, tutuşan, alevlenen.
MÜTESAİL: Dilenci, dilenen.
NAİB-İ FÂİL: Meçhul fiilin mevzuu olan kelime ki, harekesi merfu olur. (Küsirel kalemü: "Kalem kırıldı" cümlesinde " kalem", "Naib-i fâil" olmuş ve fâilin yerine geçmiştir.)
NAİL(E): Muradına eren, nâil olan, ele geçiren. Erişmiş.
NAİLİYET: Ele geçirmek, murada ermek, elde etmek.
NEBAİL: (Nebile. C.) Yüceler, ulular, yüksekler.
ÖMR-Ü ZÂİL: Geçici ömür, fani hayat.
RESAİL: (Risale. C.) Risaleler, bir mevzuda yazılan mektuplar veya küçük kitaplar. * Dergiler, mecmualar.
RESAİL-ÜN NUR: Nur Risaleleri. (Bak: Risale-i Nur)
REZAİL: (Rezile. C.) Utanılacak çok fena işler, alçakça hareketler.
RİSAİL: (Bak: Resail)
SAİL: (Savlet. den) Saldıran. Kibirli olup başkasına tecavüz eden.
SAİL(E): (Sual. den) Dilenci. * Fakir. * Soran. * İsteyen. * Akan, seyelan eden.
SAİLİYET: Akıcılık. * Dilencilik.
SEDAİL: (Sedil. C.) Askılar. Perdeler. Zarlar. Örtüler.
ŞAİLE: (C.: Şüvül-Şevâil) Sütü çekilmiş deve.
ŞEMAİL: (Şimal. C.) Huylar, ahlâklar, tabiatlar.
TAİL: Uzayan. * Kudret ve gına. * Fayda. Menfaat.
TAVSİF-İ Bİ-L-FEZAİL: Faziletlerini zikrederek tavsif etmek.
VASAİL: (Vasâyil) : (Vasile. C.) Yemen'de çıkan çubuklu, alaca kumaşlar.
VESAİL: (Vesile. C.) Vesileler. Sebebler.
ZAİL: (Zâile) Geçen, geçici.Devamlı olmayan. Tükenen.
ZAİLAT: (Zâil. C.) Zâil olan şeyler.
ZÂİLÂT-I FÂNİYE: Gelip geçici olanlar, bir hâlde durmayıp gidenler.
ZEVAİL: (Zail. C.) Zeval bulanlar. Zail olan şeyler. * Mc: Yıldızlar.
ZILL-I ZÂİL: Geçen gölge.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
AİLE : Erkeğin karısı. * Ev halkı. * Akraba. * Aynı işte olan, aynı gaye için çalışanların hepsi.(Kadının aile hayatında müdür-ü dahilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhafaza memuru olduğundan en esaslı hasleti; sadakattır, emniyettir. Açık saçıklık ise, bu sadakatı kırar; kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azabı çektirir. Hatta erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehâvet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakata zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir. Kötü haslet sayılırlar. L.)
AİB : (Bak: Ayib)
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...