Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
AS: Mersin ağacı.
AS: Sansar cinsinden siyah kuyruklu, beyaz tüylü kakum denilen bir hayvan, çok kıymetli olan postu için avlanır.
AS: f. Değirmen. (Bak: Asya)
ASA: Genişlik. Zuhur, meydana çıkma. Büyük kadeh.
ASA': Yaş olan şey kuruyup katılaşmak.
ASA: Değnek. Baston, sopa.
ASA-YI İNKÂR: İnkâr değneği. Kabul etmeme.
ASÂ-YI MUSÂ: Hz. Mûsânın (A.S.) Asâsı.
Kafir sihirbâzları Cenab-ı Hakkın izniyle mağlub eden ve taşa vurduğunda hemen Cenab-ı Hakkın izni ile su çıkaran Hz. Mûsânın (A.S.) mucizeli değneği. Bu mucizeye teşbih olarak, her bir zerrede ve her şeyde Allahın (C.C.) varlığını, birliğini ve kudsi sıfatlarını isbat ederek imân âb-ı hayatını gösteren ve bununla kâfirleri mağlub eden, ehl-i mekteb ve ehl-i felsefeye çok lüzumu bulunan Risale-i Nur külliyatından bir eserin adı.(... Kur'andan tavr-ı kalbe ilham edilen Asâ-yı Musa gibi, mânevi bir asâ ihsan edilmiştir. Bu asâ ile, kitab-ı kâinatın herhangi bir zerresine vurulursa, derhâl mâ-i hayat çıkar. Çünki, müessir ancak eserde görünebilir. Mânevi asansör hükmünde olan murâkabeler ile mâ-i hayatı bulmak pek müşküldür. Vesaite lüzum gösteren ehl-i nazar ise, etraf-ı âlemi arşa kadar gezmeleri lâzımdır. Ve o uzun mesâfede hücum eden vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlub olup caddeden çıkmamak için, pekçok bürhanlar, alâmetler, nişanlar lâzımdır ki yolu şaşırtmasınlar. M.N.)
ASA: f. (Gibi) manasına gelerek birleşik kelimeler yapılır. (Teşbih edatıdır.)
ASA: f. Esneme.
Vakar, ciddilik.
Süs, zinet.
ASÂ: (Fiil veya harftir) Ümid veya korku bildirir. Şek ve yakin manalarına delalet eder; (ola ki, şayet ki, meğer ki, olur, gerektir) manalarına gelir. (Kâde) $ fiiline benzer. Ekseri, (lâkin) (leyte) mânasına temenni için kullanılır. Hitab-ı İlahî kısmında yakîn ve vücubu ifade eder.
ASÂB: Geyik, gazâl.
ASAB: Sinir. Damar.
ASABE: Kuvvet, şiddet.
Bir tek sinir.
Baba tarafından akraba olanlar.
Bir kimseye yardım ve takviye eden akrabası takımı.
Fık: Eshab-ı Feraiz, hisselerini aldıktan sonra geri kalanı, terekeyi alan kimse. (Babası ve evladı olmayan kimseye vâris olan.)
ASABİ': (Usbu'. C.) Parmaklar.
ASABÎ: Sinirli. Öfkeli.
ASABİYY-ÜL-MİZAC: Yaradılışça sinirli olan kimse. Yaradılışı itibâriyle asabi, hırçın, öfkeli olan.
ASABİYYET: Sinirlilik. Fart-ı gayret. İmân ve İslâmiyeti, kendi akrabasını, vatanını, din veya milliyetini müdâfaa etmek gayreti. Hamiyyet.
ASABİYYET-İ CAHİLİYYE: İslâmiyetten evvelki câhiliyyet asabiyyeti. Menfi milliyet. Irkçılık, yani, aşırı derecede kendi kavim ve kabilesini koruma ve iltizam gayreti.(Asabiyyet-i cahiliyye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkeb bir mâcundur. Bunun için menfi milliyetçiler, milliyeti mâbud ittihaz ediyorlar. Hamiyyet-i İslâmiyye ise, nur-u imândan in'ikâs edip dalgalanan bir ziyadır. M.N.)
ASABİYET-İ KAVMİYE: Vatanperverlik. Menfi milliyetçilik, Asabiyet-i câhiliye, asabiyet-i milliye, asabiyet-i nev'iyye gibi tabirler de aynı mânayı ifâde eder. (Bak: Asabiyet-i Câhiliyye).
ASABİYYETEN: Asabi olarak. Sâde kendi milliyetini, soyunu sevmekle.
ÂSAD: (Esed. C.) Esedler, arslanlar.
ASAF: Süleyman Peygamberin (A.S.) veziri. Vezir.
Bir ot ismi.
ASAFÂNE: f. Bir vezire yakışır surette ve hâlde.
ASAFİR: (Usfur. C.) Serçe kuşları.
ASAF-REY: Düşüncesi Asaf'ınki gibi akıllıca olan vezir.
ASAGİR: (Asgar. C.) Şeref ve itibar bakımından küçük olanlar. Çok küçük şeyler.
ASAGİR Ü EKÂBİR: f. İtibar ve mevkice küçükler ve büyükler.
ASAH: (Bak: Esahh)
ASAHİB: (Ashab. C.) Sahibler, sahib olanlar. Ashablar.
ASAİB: Cemaatler, tayfalar.
Başa sarılan sargılar, nesneler.
ASAK: Darlık.
Hurma budağının yaramazı.
ASAK: Ucuzluk.
ASAKİR: (Asker. C.) Askerler. Erler.
ASÂKİR-İ BAHRİYYE: Bahriyeliler. Deniz askerleri.
ASÂKİR-İ BERRİYYE $: Kara askerleri.
ASÂKİR-İ MUNTAZAMA: Ordu askeri.
ASÂKİR-İ MUVAHHİDÎN: Allahın birliğine inanan askerler. İslâm ordusu.
ASAL: (Asil. C.) İkindi ve akşam arası mânasına, öğleden geceye kadar olan müddet.
Zamanlar ve vakitler.
ASAL: Ahlâk. Karakter.
Alâmet, işaret, belirti.
ASAL: f. Temel, kök.
ASAL: (C: Asâl) Davarın kuyruğu devrik olmak.
Bağırsak.
ASALAK: Başka hayvan veya bitkilerin üstünde yaşayan ve onlara zarar veren hayvan veya bitki. Parazit.
Mc: Başkalarının sırtından geçinen kimse.
ASALE: Bal peteği, petek.
ASALE: Zehiri çok tesirli ve korkunç olan yılan.
ASALET: Temiz soyluluk. Soy sop temizliği. Köklülük.
Rüsuh.
Metanet. Necabet. Zâdegânlık.
Kendi işi için bizzat ve kendisi nâmına hareket.
Edb: Yazıda veya sözde bayağı tâbirlerin bulunmaması.
ASALETEN: Vekil olmayış. Kendi işini kendi namına bizzat kendisi yapmak üzere. Kendi nâmına olmak üzere.
ASALETLÛ: Asâletli, soy ve neseb sahibi, necib, asil.
Osmanlı İmparatorluğu zamanında resmi yazışmalarda büyükelçilere, Hristiyan büyüklerine, devlet adamlarına ve prenslerine denirdi.
ASALİT: Koyu, sahin.
ASAM: (İsm. C.) Günahlar.
ASAMM: Sağır.
Sert, katı.
Güç, tahammül edilmez.
Gr: Muzaaf olan fiil. (İkinci veya üçüncü harf-i aslisi şeddeli olan fiil)
ÂSÂN: f. Kolay. Suhuletli. Yesir.
Bükülmüş ipin her katı.
ÂSÂNÎ: Suhulet, kolaylık.
ASAR: Toz.
Sığınak.
Atiyye, hediye.
ASÂR: Fakirlik.
Güçlük.
şiddet.
AS'AR: Çok kibirli, mağrur.
Çarpık suratlı, eğri yüzlü, eğri boyunlu.
ASAR: Vazifeler.
Yükler.
Cürümler. Kabahatler.
ÂSÂR: Öç almalar. İntikamlar.
Eserler.
İzler. Nişanlar. Abideler.
Âdetler.
ÂSÂR-I ATİKA: Eski eserler.
ÂSÂR-I EDEBİYYE: Edebî değeri olan eserler.
ÂSÂR-I MATBUA: Tabedilmiş basılmış olan eserler.
ÂSÂR-I MERGUBE: Muteber ve rağbet kazanmış olan eserler.
ÂSÂR-I SAN'AT: Sanat eserleri.
ASÂR: Kurumayıp daima sulanır çıban.
ASÂR: Yağcı, yağ satıcısı.
ASARAN: (Bak: Asrân)
ASARE: Anber ve misk gibi şeylerin kokması.
ASARE: f. Sayı, hesab.
ASARİM: (Asrâm. C.) Çadır toplulukları. Ayrı ayrı küçük insan grupları.
AS'AS: (C: Asâis) Bir yerin adı.
Kurt, zi'b.
Kirpi.
AS'AS: Kumdan yığılmış tepe.
Fesâd.
AS'ÂS: Gece çok gezip dolaşan kimse.
Kurt.
AS'ASE: Oturak yerin yumuşağı.
Helâk olmak.
Fesâd etmek.
AS'ASE: (Is'as) Yönelme. Arka çevirme.
Gece karanlığı gelmeğe başlamak veya gitmek.
Bulutun yere yakın olması.
ASAT: Binâ.
ASATIB: (İstabl. C.) Ahırlar.
ASAY: f. Gibi. (Bak: Asâ)
ASAYİŞ: f. Emniyet, güvenlik, korku ve endişeden uzak hâl. Kanun, nizam hakimiyeti. İnsan cemiyetlerinde iktidar, hâkimiyet, bir zümrenin, bir sınıfın elinde olmaktan kurtulamamasından ve bir kısım insanlarca yapılan, istedikleri zaman değiştirilen kanunlara diğer insanların saygısı temin edilemediğinden asayişin sağlanması gittikçe güçleşmektedir. Çağımızda maddeci düşünce ile yetişen insanlar ancak baskı tedbirleriyle itaat altına alınmağa çalışılıyor. Böylece kapitalist ülkelerde oligarşik diktatörlük, sosyalist ülkelerde sınıf diktatörlükleri kurularak insanlar köleleştirilmektedir. İslâmda ise iktidar Allah'ındır, mülk de Allah'ındır. İnsan insanın kulu, kölesi değildir. Sınıf ve zümre diktatörlüğü yoktur. İnsan insan karşısında hür, Allah karşısında kuldur ve herkes hukukta birbirine eşittir. İdareciler hakkın ve halkın hizmetkârlarıdır.(... Bu millet ve vatan, hayat-ı içtimaiyesi ve siyasiyesi anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikelerden halâs olmak için beş esas lâzım ve zaruridir. Birincisi: merhamet; ikincisi: hürmet; üçüncüsü: emniyet; dördüncüsü: haram ve helâli bilip haramdan çekilmek, beşincisi: serseriliği bırakıp itaat etmektir. İşte Risale-i Nur, hayat-ı içtimaiyeye baktığı vakit, bu beş esası te'min edip, hem asâyişin temel taşını tesbit ve te'min eder. K.L.)
ASÂYİŞ-BERKEMÂL: Rahat ve huzur te'min edilmiş.
ASÂYİŞ-CU: f. Rahat ve huzur arayan. Asâyiş isteyen.
ASÂYİŞ-PERVER: f. Asâyiş taraftarı. Sükûnet, rahat ve huzur isteyen.
ASÂYİŞ-PERVERÂNE: f. Rahat, huzur ve asâyiş taraftarına yakışacak şekilde.
ASB: Bağlamak.
Sağlam olarak dürmek.
İmâme, sarık.
Yemen'de yapılır bir nevi kumaş.
Firavun atı adı verilen bir deniz canavarının dişisi.
Kurumak.
Kızarmak.
Sarmaşık.
Sargı, bağ.
Mendil.
ASBAB: (Sabeb. C.) Çukur yerler.
ASBAG: Alnı veya kuyruğunun ucu beyaz olan at.
Kuyruğunun ucu beyaz olan kuş.
ASBAG: (Sıbg. C.) Boyalar.
ASBAH: (Subh. C.) Sabahlar.
ASBAN: f. Değirmenci. Değirmen sahibi.
ASBANÎ: f. Değirmencilik.
ASBAR: (Sıbr. C.) Akbulutlar.
ASBEST: yun. Oldukça yumuşak ve ateşle hususiyeti değişmeyen lifli bir madde.
ASC: Gezi topluluğu.
ASCED: Halis, karışıksız altın.
ASCEL: Karnı büyük olan kimse.
ASD: Cimâ etmek.
Döndürmek.
Bozmak.
ASDA: (Sadâ. C.) Sadâlar, sesler.
ASDAF: (Sedef. C.) Sedefler.
ASDAG: Perâkende olmak.
ASDAG: (Sudg. C.) Tıb: Şakaklar, yüzdeki şakaklar.
ASDAGAN: Tıb: Kollarımızdaki nabız damarları.
ASDAK: (Sıdk. C.) Samimi şeyler.
ASDER: Omuz, menkıb.
ASDİKA: Sâdıklar. Sabık ve sadık dostlar.
İçi dışına, sözü işine uygun olanlar.
ASED: Cimâ etmek.
İp bükmek.
ASEF: (Asf) Büyük kadeh.
Bir şeyi almak.
Yoldan çıkmak. Zulüm eylemek. Körü körüne gitmek.
Birisini istihdâm eylemek. Irgatlık etmek, tarlada işçilik etmek.
Ölüm. (Kamus'tan alınmıştır.)
ASEL: Bal. Şehd.
Tatmak.
Su akarken yüzünde hâsıl olan kabarcık.
Cennette bir su.
ASEL-İ MUSAFFA: Süzme bal.
ASELAN: Süngü titrediğinden acı çekmek.
Boynunu uzatıp sür'atle gitmek.
ASELBENT: Tıbda ve kokuculukta kullanılan bir reçinedir ve aynı adla anılan ağacın kabuklarının çizilmesiyle elde edilir.
ASELÎ: Bal gibi sarı renkte olan.
Yahudilerin ayırdedilmek için, omuzbaşlarına taktıkları sarı kumaş parçası.
Eskiden kullanılan bir kumaş çeşidi.
ASELİYYET: Bal hâli.
ASELLAK: Deve kuşunun erkeği.
ASEM: Kesbetmek. Kazanmak. çalışmak.
Dirsekten itibaren elin kuruyup çolak ve eğri olması.
Ayağın topuktan kuruyup eğilmesi ve aksak olması.
ASEMM: Çok sağır.
ASEMSEM: Kuvvetli, büyük deve.
ASEN: Tütün, duhan.
ASENN: Koltuğu kokan kişi.
ASER: Solak kimse, solaklık.
ASERAT: Sürçmeler, yanılmalar.
Ayak kayması.
ASERE: Kanat teleklerinden evvel, ucunda olan beyaz telekler.
ASES: Asâyişin muhafazası için geceleri dolaşan ve şimdiki polis vazifesini gören memurlar.
ASESBAŞI: Osmanlı İmparatorluğunun eski devirlerinde polis müdürü.
ASEV: (Asven) Serkeşlik. Taşkınlık, serserilik.
ASEVSEL: Azâsı gevşek kimse.
ASF: Büyük kadeh.
Zulüm ve zorla bir şeyi almak.
ASF: Zulüm. Haksızlık.
Can çekişme.
Emek çekip kâr kazanma.
Bir tarafa eğilme.
Sür'atle gitme.
Rüzgârın kuvvetle esmesi.
Taze ekin yaprağı.
Ekin taze iken biçme.
ASFAD: (Safed. C.) Suçluların el ve ayaklarına takılan kelepçeler.
ASFAF: (Saff. C.) Saflar, hatlar.
ASFALT: yun. Siyah renkte şekilsiz bir bitüm.
ASFAR: Sıfırlar. Boş şeyler.
ASFENCAH: Akılsız, ahmak adam.
ASFER: Sarı, uçuk benizli. Soluk.
Kızıl.
Islık çalan.
Bomboş şey.
ASFİYA: Sâfiyet, takvâ ve kemâlât sâhibi ve Peygambere (A.S.M.) vâris olup, onun meslek ve gayelerini ihyaya ve tatbike çalışan muhakkik zatlar. (Derece-i şuhud derece-i iman-ı bilgaybdan çok aşağıdır. Yani : Yalnız şuhuduna istinad eden bir kısım ehl-i velâyetin ihatasız keşfiyatı, Verâset-i Nübüvvet ehli olan Asfiya ve Muhakkikinin şuhuda değil, Kur'ana ve vahye, gaybi; fakat sâfi, ihatalı, doğru hakaik-i imaniyelerine dâir ahkâmlarına yetişmez. Demek bütün ahval ve keşfiyatın ve ezvak ve müşâhedâtın mizanı : Kitab ve sünnettir. Ve mehenkleri Kitap ve Sünnetin desâtir-i kudsiyeleri ve Asfiya-i muhakkikinin kavanin-i hadsiyeleridir.M.)
ASFİYA-İ MUHAKKİKÎN: Hakikatı tam araştıran, delillerle isbat eden, ilim ve fazilette terakki etmiş olan büyük İslâm âlimleri.
ASFİYA-İ MÜDEKKİKÎN: İslâmî hakikatların tetkik ve bilinmesinde çok dikkatli ve sâdık olan büyük İslâm âlimleri.
ASGA: Öğrenmeğe çok hevesli.
Çarpık suratlı.
ASGAR: En küçük. Daha küçük.
ASGARAN: Kalb ile dil
ASGARÎ: En az. En küçük.
ASGÜN: Hazar Denizi'ne verilen bir isim.
ASHÂB: (Eshâb) (Sahib. C.) Arkadaş olanlar. Sahip olanlar, kullanma yetkisine sahip kişiler.
Halk, ahali.
Sahabeler, yani Peygamberimiz Hz. Muhammed'i (A.S.M.) görmüş ve mü'min olarak ona ve onun mesleğine bağlı kalmış olan zatlar. Bu kişiler, insanlık, doğruluk ve her türlü faziletlerde en ileri seviyede bulunan şahsiyetlerdir.Onlar Peygamberimizi (A.S.M.) her an yakın alâka ile takip ederler ve O'na, her cihetle ittibaa çalışırlardı. Dâima sıdk ve sadakatten, doğruluk ve faziletten ayrılmamak cehdi içinde idiler. İslâmiyetin neşir ve tâmimi için her çeşit fedakarlıktan çekinmezlerdi. Risale-i Nur Külliyatından Mektubat isimli eserde denildiği gibi: "Âl ve Ashâb nâmında bu zevat-ı kirâm, nev-i beşerin enbiyadan sonra ferâset ve dirâyet ve kemâlâtla en meşhur, en muhterem, en nâmdar, en dindar ve en keskin nazarlı tâife-i azimesi" dirler.(R.A.)
ASHÂB-I BEDİR: Hz. Peygamber (A.S.M.) ile Bedir muharebesinde bulunan sahâbeler (R.A.)
ASHÂB-I CENNET: Cennet ehli. Cennetlik olanlar, Cennetlik oldukları ümid edilenler veya cennete gidecekleri müjdelenmiş olanlar. (Bak: Aşere-i Mübeşşere)
ASHÂB-I DEVLET: Devlete mensub olanlar. Devlet adamları.
ASHÂB-I EYKE: (Ashâb-ı Leyke) Şuayb'ın (A.S.) Allah tarafından kendilerine gönderildiği kavmin adı. Yerleri ağaçlı olduğundan bu isim verilmiştir.
ASHÂB-I FERÂİZ: Mirascılar. Ölen kimsenin malında hissesi olan akrabâları.
ASHÂB-I FİL: İslâmiyetten önce Kâbe-i Muazzamayı tahrib için Mekke'ye hücum eden Habeş ordusunun ismi ( Önlerinde fil bulunduğundan, zırhlı vasıtalar gibi ondan faydalandıklarından bu isim verilmiş olduğu nakledilir.
ASHÂB-I GÜZİN: Mümtaz ve en meşhur sahâbeler.
ASHÂB-I KALEM: Kalem ashabı. Memurlar.
ASHÂB-I KALİB: Bedirde öldürülüp kuyuya atılmış olan müşrikler.
ASHÂB-I KEHF: Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'da bahsi geçen ve devirlerinin zâlim padişahından gizlenerek ve onun şerrine âlet olmaktan çekinerek, beraberce bir mağaraya saklanıp, Rabb-ı Rahimlerine (C.C.) sığınan, dindar ve makbul büyük zâtlar. İsimleri rivâvette şöyle sıralanır: Yemlihâ, Mekselinâ, Mislinâ, Mernüş, Debernüş, Sâzenüş, Kefeştatâyüş. Kendilerine sâdık köpeklerinin adı da Kıtmir'dir.
ASHÂB-I KİRAM: Hz. Muhammedin (A.S.M.) Ashabı, sahabeleri.
ASHÂB-I MATLUB: Huk : İflâs hâlinde bulunan şahsın, kanuni alacaklılarının yekûnü.
ASHÂB-I MEŞ'EME: Uğursuz, kötü, dine muhalif olanlar.
Solak, sol tarafta, alçak mevkide bulunanlar.
ASHÂB-I MEYMENE: Dinen ihtiram mevkiinde bulunan yüksek haysiyet sahibleri. Hayırlı kimseler.
ASHÂB-I RESS: Kur'anda bahsi geçen bir kavim adıdır. Kimler oldukları kati bir şekilde tesbit edilemiyor. Râvilerin ekserisi, peygamberlerine isyan eden ve onu öldürüp kuyuya atan, bundan dolayı da Cenab-ı Hakkın helâk ettiği bir kavim olduğu hakkında ittifak etmektedir. (Furkan Suresi, 38 inci Ayet)
ASHÂB-I RIDVÂN: Cenab-ı Hakkın rızâsıyla müjdelenen sahâbeler. (R.A.) (Bak: Bi'at-ı Rıdvan)
ASHÂB-I SUFFA: Suffa ehli. Bunlar, Hz. Peygamberin (A.S.M.) mescidine bitişik üstü örtülü, etrafı açık bir yerde otururlardı ve orada yaşarlardı. Bu zatların yaşayışları ve hâlleri din hizmeti, hayatı bakımından büyük değer taşımaktadır. Bütün hayatları Peygamberimiz'in (A.S.M.) yanında bulunarak Kur'ânın en yüksek derslerini alır, öğrenirler ve öğretirlerdi. İslâmiyeti öğrenmek, öğretmek ve yaymak için her türlü şahsi menfaatlerini terkederek tam bir İslâm fedaisi olarak yaşarlardı. Bunlar evlenmezler ve dünya işleriyle uğraşmazlardı. Ashab-ı Suffa'nın bu hizmetleri sebebiyle ve bu çok büyük fedakârlıkları vesilesiyle İslâmiyet az zamanda çok yayılmış ve kökleşmiştir. Peygamberimiz'in (A.S.M.) hadis-i şerifleri mükemmel bir şekilde muhafaza altına alınmış ve zamanımıza kadar hatta kıyamete kadar sağlam bir şekilde devam etmesi sağlanmıştır.Bu Ehl-i Suffa'nın ahvâli Kur'an-ı Kerim hizmetine ilk ve en mühim başlangıç olduğu ve herkese büyük ibret ve ders teşkil edeceği için, Sahih-i Buhâri Tercemesi Yedinci Cildinin 62 ve 63 üncü sahifelerindeki alâkalı kısmı naklediyoruz: "Suffa, Kamus Müterciminin dediği gibi ve hepimizin bildiği veçhile, eski yerlerdeki "sed", "seki" gibi yüksekçe eyvana denir. Lisanımızda tahrifle "sofa" tâbir olunur. Ehl-i suffa buna izâfe edilmiştir. Ashâb-ı Suffa; aileden cüdâ, gaile-i dünyeviyeden âzâde ve bütün mânası ile feragatkâr bir hayata mâlik olan bir zümre-i mübârekenin ekseri vakitleri Resül-i Ekremin (A.S.M.) huzurunda geçerdi. Dâima Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) ahz-ı feyz ederlerdi. Taraf-ı Peygamberiden tâyin buyurulan muallimler mârifetiyle de kendilerine Kur'ân tâlim edilirdi. Bunlardan yetişenler müslüman olan kabilelere tâlim-i Kur'ân için gönderilirdi. Bu cihetle bunlara "Kurrâ" denilirdi. Bu suffaya da "Darul-Kurrâ" demek en münâsib bir isimdir. Nur-u Kur'an'ın "lemhat-ül basar" denilebilecek derecede az bir zaman zarfında âfâk-ı âleme intişar etmesi, bu ilim ocağının yetiştirdiği güzideler sâyesinde müyesser olmuştur. Mütevâzi ve fakat çok feyyaz olan dörtyüz, beşyüz raddesinde dâimâ Kur'ân ile, icâbında gazâ ile meşgul olan bir irfân-ı Kur'ân ordusu bulunuyordu. İçlerinden teehhül edenler kadro haricine çıkardı. Fakat, yenileri ile ikmal edilirdi. Burası bütün mânası ile leyli ve meccâni bir dâr-ul-ilim idi. Müdâvimleri ne ticaretle, ne bir san'at ve harâsetle iştigal etmezdi. Maişetleri taraf-ı risâlet-penâhiden ve ağniyâ-ı ashâb tarafından te'min edilirdi. Bu hakikatı, Ehl-i Suffa'nın mübarek simâlarından birisi olan Ebu Hureyre (R.A.) kendisinin çok hadis rivâvet ettiğinden şikâyet edenlere karşı verdiği şu müskit cevabında pek güzel ifâde etmiştir: "Benim kesret-i rivâyetim çok görülmesin; muhacir kardeşlerimiz çarşıdaki, pazardaki ticaretleri ile, "Ensar" kardeşlerimiz de tarlalardaki, bahçelerdeki ziraatleri ile meşgul bulundukları sırada, Ebu Hureyre, Peygamberin (A.S.M.) mübârek nasihatlerini hıfzediyordu..." demişti.Resul-i Ekrem (A.S.M.) Ashâb-ı Suffa'nın maişeti ile, tâlim ve terbiyesi ile pek yakından alâkadar olurdu. Hattâ saadet-hâneleri ihtiyacatı ile ikinci derecede meşgul bulunurdu. Bir kerre Hz. Fâtıma (R.A.) el değirmeni ile un öğütmekten usandığından şikâyet ederek bir hizmetçi istediğinde, Resül-i Ekrem (A.S.M.) - "Kızım! Sen ne söylüyorsun?... Henüz Ehl-i Suffa'nın maişetini yoluna koyamadım" buyurmuştu.Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) hiç bir mev'izaları, hiç bir hitâbeleri yoktur ki, bunun irâdı sırasında Ashâb-ı Suffa orada hazır bulunmasın, dinleyip, hıfzederek diğer ashâba nakletmesin... Bu suretle ahkâm-ı İslâmiyyenin hıfz ve naklinde Ehl-i suffanın pek müstesna te'sirleri görülmüştür.İçlerinde Ebu Hureyre (R.A.) gibi müstesnâlar yetiştiği gibi, ilmi varlık göstermiyenler de vardı. Fakat, hangi türlü tedris gösterilebilir ki, umumi surette böyle sihir-âmiz bir feyz verebilmiş olsun.."Hak Dini Kur'ân Dili Cilt 2, sahife: 939, 940, 941 de de şu izahat vardır:"Bir gün Resul-i Ekrem (A.S.M.) Ashâb-ı Suffa'nın başlarında durmuş, hallerini nazar-ı tetkikten geçirmişti. Fakirliklerini, çekmekte oldukları zahmetlerini gördü ve kalblerini tatyib edip onlara buyurdu ki: - "Ey Ashâb-ı Suffa! Sizlere müjdeler olsun ki; her kim şu sizin bulunduğunuz hâl-ı sıfâtta ve bulunduğu halden râzı olarak bana mülâki olursa, o benim refiklerimdendir... "
ASHÂB-I SUYÛF: Bizzat harbe iştirak edip kılıçları ile cihad edenler.
ASHÂB-ÜŞ-ŞİMÂL: Amel defterleri sol taraflarından verilecek olan cehennemlik kimseler. Solcular.
ASHÂB-I ŞUHÛD: (Bak: Ehl-i Şuhûd)
ASHÂB-I TAHRİC: (Bak: Tahric)
ASHÂB-I UHDÛD: Cenab-ı Hakka imân ve itâat edenleri çukurlara doldurup yakan veya sopa ile döven, fir'avn gibi zâlim kimseler.
ASHÂB-I YEMİN: Ahid ve yeminlerinde sebât edenler. Kendi kazançlarından ziyâde Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve ikrâmına kavuşacakları ümid edilenler. Allah'a itâatleri ve amelleri iyi olup ahirette amel defterleri sağ taraftan verilecek olanlar. Sağcılar. Mukaddesatçılar. Kur'an ve İmân yolunda Allah (C.C.) için çalışanlar ve bunlara taraftar olanlar. Sağlam ve helâl dâiresinde çalışan kimseler. Cennetlik olanlar.
ASHAME: Peygamberimizin zamanında Müslümanlığı kabul eden Habeş Necaşisinin ismi.
ASHAR: Saçı kızıl adam. Kırmızı tüylü hayvan.
ASHAR: (Sıhr. C.) Evlenme neticesinde akraba olan erkekler. (Kayınbiraderler, kayınpederler, güveyler.)
ASHEB: Tüyünün üstü kızıl, içi beyaz olan deve.
ASIF(E): (C.: Asıfât) Şiddetli rüzgâr, sert fırtına. (Bak: Asf)
ASIFAT: (Asf. C.) şiddetli rüzgârlar.
ASIL: (Bak: Asl)
ASIM: Kendisini günahlardan men'edip pâk ve ismetli tutan, koruyan, men'eden.
ASIMA: Medine şehrinin diğer bir ismi.
ASIR: (Bak: Asr)
ASİ: Uygun, elverişli.
ASİ: Çok isyan eden, çok isyancı.
ÂSİ: İsyan eden. Emirlere itâat etmeyen.
Günah işleyen.
Meşru idâreyi tanımayıp baş kaldıran.
ÂSÎ: Hurma salkımı.
ÂSİ: Doktor, cerrah, tabib.
f. Kederli, hüzünlü.
ASİB: Dolmuş bağırsak.
Katı nesne, şedid.
Şiddetli sıcak, çok sıcaklık.
Talihsizlik.
ASİB: Dağ, cebel.
Kuyruğun bittiği yere "asib-ü zeneb" derler.
ÂSİB: f. Musibet, belâ, âfet, felâket.
Çarpışma.
ASİB-İ RÜZGAR: Zamanın belâsı.
ASİB-RESAN: f. Zarar veren, musibete atan, belâya düşüren, felâkete sevkeden.
ASİD: Başında bir zahmet olup boynunu döndüremeyen ve eğilemeyen, burnundan sümüğü akan deve.
ASİDE: Bulamaç adı verilen yemek.
ASİF: (C.: Usefâ) Para ile tutulan işçi, yevmiyeci, gündelikçi.
ASİFE: Buğday ve arpa başağını örten yapraklar.
ÂSİL: (C.: Avâsil-Usûl) Kovandan bal alan kişi.
Yürürken aceleden yele yele yürüyen kimse.
ASİL: Esas. Yedek olmayan.
Köklü.
Edebli, soylu.
Fık: Muamelâtta kendi nâmına hareket eden.
Akşam vakti.
Ölüm, mevt.
ASİLÂNE: f. Asil olanlara yakışır şekilde. Asil ve neseb sahibine lâyık.
ASİLE: (C.: Asâil) Bir şeyin tamamı, bütünü.
Öğleden sonranın son kısmı, akşam üzeri.
Ölüm, mevt.
ASİL-ZADE: f. Sülâlesi ve ailesi görgülü, temiz ve asil olan.
ASİL-ZÂDEGÂN: (Asil-zâde. C.) Asilzâdeler, soylu kişiler.
ASİM: Engel, mâni, muhafaza eden.
ASİM: Günahkâr. Günah işleyen.
ASİME: f. Akılsız, şaşkın, sersem.
ASİME-GÎ: f. Akılsızlık, şaşkınlık, sersemlik.
ASİME-SÂR: f. Kafası karışık.
ÂSİN: Pis kokulu. Bozulup kokan su.
ÂSİR: Bir efsaneyi rivayet eden.
ASÎR: Üsâre. Özsu.
Bir maddenin sıkılmış suyu.
Suyu alınmak için sıkılmış şey.
ÂSİR: Ayağı kayan.
ASİR: Ağır. Zor. Güç. Müşkül. Düşvâr.
ASİR: Karmakarışık.
Bitişik komşu.
ASİR(E): Üzüm ve benzeri şeyleri şıra yapmak veya yağını almak için sıkan.
ASİRE: Üzerine bir yıl geçtiği hâlde hâmile olmayan dişi deve.
ASİRE: (C.: Asirât) Hayvanın ayağının arasına takılan köstek.
ASÎRE: Cibre, posa.
ASİSTAN: Fr. Profesör veya hekim yardımcısı.
ASİT: Fr. Terkibindeki hidrojenin yerine element alarak tuz meydana gelmesine sebep olan ve mavi turnusolü kırmızıya çevirmek hâsiyetinde hidrojenli birleşik hamız.
ÂSİTAN: f. Kapı eşiği.
Dergâh.
Tekke.
ÂSİVEN: f. Şaşkın, sersem, aklı dağınık.
ÂSİYÂ: f. Su değirmeni.
ASİYÂ-BÂN: f. Değirmenci, değirmen sahibi.
ASİYÂ-GER: f. Değirmen yapan, değirmenci.
ASİYÂ-SENG: f. Değirmentaşı.
ÂSİYE: Kederli, hüzünlü kadın.
Sütun, kolon, direk.
Hz. Musa'yı (A.S.) Nil nehrinden çıkararak büyütüp yetiştiren kadın. Firavunun zevcesinin ismi.
ASK: Lâzım olmak, lüzumlu olmak.
ASKA': Atların ve kuşların başının ortasında beyazlık olanı.
Kanarya kuşu.
ASKÂ': (Suk. C.) Çeşme duvarlarının bölmeleri.
Bölgeler.
ASKABE: Küçük salkım.
ASKALÂN: Şam diyârında bir şehrin adı. ("Arûs-üş Şam" da derler.)
ASKALE: Serap fazla olmak.
ASKAR: Üzüm şırası.
ASKAT: (Uydurukça kelimedir.) (Bak: Vâhid-i kıyasî)
ASKER: (C.: Asakir) Devlet ve memleketin muhafazası için ücretli veya ücretsiz olarak veya kur'a ile toplanarak hazır bulundurulan ve resmi elbise giyen silahlı adamlar topluluğu. Er, leşker, nefer.
ASKER: f. Devredici, seyyar.
ASKERE: Şiddet.
Asker hazırlamak.
ASKER-GÂH: f. Asker kampı, askeriyeye ait kamp.
ASKERÎ: Askere veya askerliğe ait, askere mahsus.
ASKUL: (C.: Asâkil) Beyaz, büyük mantar.
ASL: Yelmek. Seğirtmek.
ASL: Temel, esas, kök. Bidâyet. Mebde', dip, hakikat. Hâlis, sâfi. Haseb ve neseb. Soy sop. Zâten, en ziyâde.
ASL-I MEYYİT: Huk: Ölen kimsenin babası, babasının babası ve ilh...
ASLA': Başının tepesinde ve önünde kıl olmayan.
Küçük başlı.
ASLA: Hiçbir zaman.
ASLÂB: (Sulb. C.) Sulbler, beller.
ASLÂD: Sert, katı ve düz. (Çakmak taşı hakkında). Ateşsiz.
Cimri, hasis, pinti.
ASLAH: Kulağı hiç işitmeyen.
ASLAH: En sâlih. Daha sâlih.
ASLAHAKELLAH: Allah seni ıslâh etsin (meâlinde duâ).
ASLAH TARİK: En selâmetli tarz. En salih usul, yol.
ASLAT: Koyu, sahin.
ASLEKA: Serabın fazla olması.
ASLEM: Kulağı kesik olan, kesik kulaklı.
ASLEN: Kök veya soy bakımından, aslında, esasında; temelden, kökten.
ASLÎ: Asla aid ve müteallik.
ASLİYYET: Asl'ın hususiyeti ve hâli. Hususilik, mümtaziyet, seçkinlik.
Başka şeyler karışmamış olan bir şeyin ilk hali.
ASL Ü ESAS: Gerçek, doğru.
ASM: Sargı.
Kırılmış kemiğe bağlanan ağaç.
ASMÂ: Ön ayağı beyaz olan dişi koyun.
ASMA': Küçük kulaklı.
Zeki kimse.
ASMA: Elleri veya bacakları eğri olan.
ASMA': Uyanık ve gözü açık (adam)
Keskin (kılınç).
ASMAH: Çok cesur, pek kahraman.
ASMAÎ: Arapların şöhret bulmuş şairi.
ASMAN: f. Gökyüzü, sema.
ASMANE: f. Dam, tavan, kubbe.
ASMAN-GÛN: f. Gök mavisi.
ASMANÎ: (C.: Asmâniyân) f. Gökyüzüne, aya, güneşe mensub.
Açık mavi.
ASMANÎ ÂHEN: f. Yıldırım.
ASMAR: f. Mersin ağacı.
ASMENDE: Şaşkın, alık, dalgın. Hile ile kandıran, hileci.
ASMIHA: (Sımah. C.) Kulak kanalları.
ASNIM: (Sanem. C.) Putlar.
Sevgililer.
ASPİRATÖR: Fr. Hava emme cihazı.
ASR: Muttali olmak. Gözcülük etmek.
ASR: (C.: Evâsır) Kırmak.
Hapsetmek.
ASR: (Asır) Bir devrelik zaman.
İkindi vakti.
Zamanın bir cüz'ü.
Konuşan kimselerin başkaları ile beraber yaşadığı müddet.
Yüz yıl.
Eskiden bazılarınca kırk, elli veya altmış yıllık müddet.
İnsanın ortalama yaşayış zamanı.
Gece ve gündüzden her biri.
Birisinin aşireti.
Men'etmek.
Suyunu çıkarmak için bir şeyi sıkmak.
ASR-I ÂHİR: Son asır, son devir.
ASR-I CAHİLİYYET: Cahiliyyet asrı. Cahiliyyet devresi.
Arabistan'da İslâmiyet'ten önceki putperestlik ve vahşet devri.
ASR-I EHÎR: Son asır.
ASR-I EVVEL: İlk asır.
Ist: Fey-i zevâle ilâveten, herşeyin gölgesi kendisinin bir misli daha uzadığı zamandan başlayıp, iki misli uzayıncaya kadar süren ikindi vaktidir. (Fey-i zevâl; güneş tam ortada iken, gölgenin uzunluğudur.)
ASR-I HÂZIR: Şimdiki asır, yeni zaman.
ASR-I SAÂDET: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) peygamber olarak dünyada bulunduğu devir. (Bu sıdk ve kizb; küfür ve iman kadar birbirinden uzak. Asr-ı Saadet'te sıdk vâsıtasıyla Muhammed'in (A.S.M.) âlâ-yı illiyyine çıkması ve o sıdk anahtarıyla hakaik-ı imaniye ve hakaik-ı kâinat hazinesi açılması sırrıyla, içtimaiyat-ı beşeriye çarşısında sıdk, en revaçlı bir mal ve satın alınacak en kıymetli bir meta' hükmüne geçmiş. Ve kizb vasıtasıyla Müseylime-i Kezzâbın emsâli, esfel-i sâfiline sukut etmiş. Ve kizb o zamanda küfriyat ve hurafatın anahtarı olduğunu o inkılâb-ı azîm gösterdiğinden, kâinat çarşısında en fena, en pis bir mal olup; o malı satın almak değil; herkes nefret etmesi hükmüne geçen kizb ve yalana, elbette o inkılâb-ı azîmin saff-ı evveli olan ve fıtratlarında en revaçlı ve medâr-ı iftihar şeyleri almak ve en kıymetli ve revaçlı mallara müşteri olmak fıtratında bulunan Sahabeler; elbette şüphesiz bilerek ellerini yalana uzatmazlar. Kizb ile kendilerini mülevves etmezler. Müseylime-i Kezzâb'a kendilerini benzetemezler. Belki, bütün kuvvetleriyle ve meyl-i fıtriyeleriyle en revaçlı mal ve en kıymettar meta' ve hakikatların anahtarı Muhammed'in (A.S.M.) âlâ-yı illiyyîne çıkmasının basamağı olan sıdk ve doğruluğa müşteri olup, mümkün olduğu kadar sıdktan ayrılmamağa çalıştıklarından, ilm-i Hadisce ve ulema-i şeriat içinde bir kaide-i mukarrere olan "Sahabeler, daima doğru söylerler. Onlardaki rivâyet, tezkiyeye muhtaç değil. Peygamberden (A.S.M.) rivayet ettikleri Hadisler bütün sahihtir." diye ehl-i şeriat ve ehl-i hadisin ittifakına kat'î hüccet bu mezkûr hakikattır. H.)
ASR-I SÂNİ: İkinci asır.
Ist: Fey-i zevâle ilâveten, herşeyin gölgesi kendi boyunun iki misli daha uzadığı zamandan başlayan ikindi vaktidir. (Fey-i zevâl; güneş tam ortada iken, gölgenin uzunluğudur.)
ASRA': Zor olan şey. Güç nesne.
Kanatlarının uçlarında beyazlıklar olan tavşancıl kuşu.
ASRAF: (Sarf. C.) Masraflar.
Değişiklikler.
ASRAM: (Sırm. C.) İnsan toplulukları, insan kümeleri.
Çadır grupları.
ASRAN: (Asaran) İki devir. Gece ve gündüz.
İki asır.
Gündüzün zamanı.
ASRE: (C.: Aserât) Ayak kayma, sürçme, yanılma.
ASREM: Kulağı sakat, hasta.
Ailesini geçindirmek için sıkıntı çeken (kimse).
Bölük bölük.
ASREMAN: Gece, gündüz.
ASRÎ: Devre, modaya ve israflı fantaziyelere uyan. Taklitçi. Zamana uygun. Bir devreye, asra âit ve müteallik.
ASRİS: f. At koşturulan meydan, hipodrom.
ASS: Her nesnenin aslı, her şeyin esası.
ASS: Gece gezip dolaşmak.
ASS: Katı ve sağlam olmak, berk olmak.
ASSÂB: İplikçi.
ASSÂL: Kovandan bal çıkaran, bal satan, balcı.
ASSALE: Arı, bal arısı.
Arı kovanı, kovan.
Petek, bal peteği.
ASSUBAY: Ask: Çavuş, üst çavuş ve başçavuş diye rütbeleri olan, ücret alan ve resmi elbise giyen askerdir.
AST: Alt.
Birinin emri altında olan kimse, mâdun.
Askerlikte rütbe veya kıdemce küçük olan asker.
ASTAN: f. Eşik, atebe.
Dergâh, tekye.
ASTANE: f. Eşik, atebe.
Paytaht.
Mânevi büyüklerin kabri.
Büyük tekke.
Merkez. (Osmanlı İmparatorluğunun merkezi olması münasebetiyle İstanbul manasına da gelir.)
ASTÂNE-İ SAÂDET: Saadet eşiği. Sultan sarayı, İstanbul.
ASTAR: (Satr. C.) Yazı satırları.
ASTİN: f. Esvap kolu, yen.
ASTİN-BERÇİDE: f. Hazırlanan veya hazırlanmış (adam).
ASTİNE: f. Yumurta.
ASTİN-EFŞAN: f. Yen silken.
Mc: Vazgeçen.
ASTİN-MALİDE: f. Hazırlanmış, hazırlanan (adam).
ASTRONOM: yun. Kozmoğrafya âlimi, felekiyat ile uğraşan, gök cisimleri hakkında bilgi edinmeye çalışan.
ASTRONOMİ: yun. Kozmoğrafya. Gök ilmi. Felekiyat.Astronomi ilmi dünyanın birgün hareketinin duracağını; coğrafya, karaların alçalarak dünyanın sularla kaplanacağını, iklimin değişerek canlılar için yaşanmaz hâle geleceğini; fizik, güneşin birgün söneceğini, kâinattaki enerjinin artık kullanılamaz, işe yaramaz hâle geleceğini, kâinatın öleceğini açıklamaktadır. İnsanların yaşanmaz hâle gelecek dünya ve güneş sisteminden başka sistemlere göç edeceklerini hayâl etsek bile, kâinatın genel çöküşü karşısında kaçacak yer bulamıyacaklardır. Sonunda kıyamet kopması muhakkaktır ve Allah'ın vaadi olan âhiret, şüphesiz gelecektir.
ASTRONOT: yun. Feza yolculuğu yapan vasıtaları kullanan kişi. (Amerikada ve batıda astronot; Rusyada ve komünist ülkelerde kozmonot tâbiri kullanılmaktadır.)
ASÛB: Bey, başbuğ. Hakan.
Arı beyi. (Bak: Ya'sub)
ASÛDE: f. Rahat, huzur içinde. Dinç. Müsterih. Sâkin.
Bir cins helva adı.
ASÛDE-DİL: f. Başı dinç, huzuru yerinde, gönlü rahat.
ASÛDE-DİLÎ: f. Gönül rahatlığı.
ASÛDE-GÎ: f. Huzur, rahat, asayiş.
ASÛDE-HÂL: f. Hâli rahat, sıkıntısı olmayan.
ASÛDE-NİŞİN: f. Rahatça oturan. İstirahat eden.
ASUF: Hızlı ve çabuk yürüyen.
Çok şiddetli rüzgar.
ASUF: (Asf. dan) Çok zulüm eden. Çok zâlim.
ASUL: Gururlu, mütekebbir, zâlim kimse.
ASUM: Geçim derdi için çok çalışan kimse.
ASUM: Obur, açgözlü, arsız.
ASUMAN: f. Gökyüzü. Semâ.
Felek.
ASUMANÎ: Beşerî olmayan. Semavî olan. Göğe âit ve müteallik.
ÂSÛN: (Asi. C.) İsyan edenler. Günahkârlar.
ÂSÛR: (C.: Avâsir) Tuzak, ağ.
Şer.
Şiddet.
ASÛR: Zorluk. Güçlük.
ASÛR: Eğri boyunlu.
ASÛS: Yalnız yürüyüp, otlayan deve.
Yanından insanlar uzaklaşmayınca kendini sağdırmayan deve.
Av arayan kimse.
ASÜD: (Esed. C.) Arslanlar.
Yiğitler.
ASÜFTE: (Asügde) f. Ateşle islenmiş.
Hazırlanmış, hazır.
ASVA: Sırtlan.
Yaşlı kadın.
ASVAD: (C.: Asâvid) Büyük emir.
ASVAT: (Savt. C.) Sesler.
ASVEB: (Sâib. den) En doğru ve iyisi. Çok isabetli.
ASVEB-İ AKVÂL: Kavillerin en muhkemi, sözlerin en doğrusu.
ASVİNE: (Sunvân. C.) Elbise koymaya yarayan dolaplar. Gardroplar.
ASY: Yaşamak.
Kocamak, ihtiyarlamak.
ASY: İsyan, itaatsizlik.
ASYA: Dünyadaki kıt'aların en büyüğü.
f. Değirmen. (Bak: As)
ASYAF: (Sayf. C.) Yaz mevsimleri.
ASYAR: Dayanmak.
Sürçmek.
AŞ: f. Muharrem ayında pişirilen aşure.
Yemek, taam.
AŞA: (C.: A'şiye) Akşam yemeği.
AŞA: (C.: Aşâ-Aşvâ) Gece gözlerin görmeyip gündüz görmesi.
AŞABE: Yaş otun çok olması.
AŞAİR: (Aşiret. C.) Aşiretler. Kabileler.
AŞAK: Sarmaşık.
AŞAM: f. Yiyecek ve içecek.
İçen, içici manasına birleşik kelimeler yapılır.
AŞAMİDENÎ: f. İçilebilen veya yenilebilen.
AŞAVET: Gündüz görüp, gece görmeyen ve tavukkarası adı verilen göz hastalığı.
AŞAYA: (Aşi. C.) Akşamlar, mağribler.
AŞB: (C.: A'şâb) Yaş ot.
AŞEBE: Zayıflığından gövdesi kurumuş olan yaşlı kimse.
Büyük azı dişi.
Küçük adam.
AŞEM: Kuru ekmek.
AŞEME: Kuru ekmek parçası.
Büyük azı dişi.
AŞEN: Her nesnenin aslı ve kökü.
Sözü kendi kanaatine göre söylemek.
AŞENNET: (C.: Aşânit) Yaramaz huylu kimse.
AŞENZER: Katı, sağlam nesne.
AŞERAT: (Aşere. C.) On sayıları.
AŞERE: On. On rakamı.
AŞERE-İ MÜBEŞŞERE: Hz. Peygamber'in (A.S.M.) kendilerine Cennetlik olduklarını müjdelediği sahabelerdir. Bu kişiler Allah'ın emirlerine bağlılıkta ve din hizmetindeki fedailikte Allah'ın rızasını tam kazanmışlardır. Bu zatlar şunlardır: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Abdurrahman bin Avf, Hz. Ubeyde bin Cerrah, Hz. Said, Hz. Sa'd bin Ebi Vakkas, Hz. Talha, Hz. Zübeyr İbn-ül Avvam (R.Anhüm).
AŞEVÎ: Akşam, akşam vaktine dair.
AŞEVİ: Yoksullara parasız olarak yemek yedirilen veya dağıtılan yer, aşhane.
Para ile yemek yenilen yer, lokanta.
Düğün gibi toplantılarda, yemekleri hazırlamak için iğreti mutfak olarak kullanılan yer.
Bazı tekkelerde yemek pişirilen yer.
AŞEVSEC: Büyük karınlı iri deve.
AŞEVZEN(E): Galiz, katı nesne.
AŞ-HANE: f. Aşevi, mutfak.
AŞI: Birşeyden alınıp diğer birşeye aktarılan madde.
Çeşitli tehlikeli hastalıkların önünü almak için aşılanan madde.
Yabani veya cinsi âdi bir ağaca, cinsine yakın diğer iyi bir ağaçtan vurulan kalem veya yaprak aşısı.
ÂŞIK: Çok fazla seven. Mübtelâ. Birisine tutkun.
Saz şairi.
(Cümledeki yerine göre) : Ahbab, hazret, ma'hut, seninki gibi mânâlara gelir. (Müennesi: Aşıka)
ÂŞIK-I DİDÂR-I PÂK: Temiz yüzün âşıkı.
Edb: Evvelce ordularda, kışlalarda, köy odalarında ve mahalle kahvelerinde gerek kendinin, gerek başkalarının sözlerini sazla dile getiren kimse; halk şâiri.
ÂŞIKAN: (Âşık C.) f. Âşıklar, tutkunlar.
AŞİ: (C.: Avâş) Kastedici.
AŞİ: Akşam.
Akşam yemeği.
Tavuk karasına tutulan kimse.
AŞİHE: f. Kişneme.
AŞÎK: Fazla âşık, çok tutkun.
AŞİKÂR(E): f. Belli, meydanda, açık. Bedihi.
AŞİNA: f. Mâlumatlı, haberli olan. Arif. Bilgili. Mâlik. Tanıdık. Yabancı olmayan.
Yüzücü.
AŞİNE: f. Yumurta.
AŞİR: Onuncu.
Eskiden öşür toplayan vergi memuru. (Bak: Amil)
AŞİR: Onda bir. On kısma taksim edilen bir şeyin herbir parçası.
Kur'an-ı Kerimin on cüz'ünden herbiri veya on âyetlik bir parçası.
Dost, yardımcı, yardak.
Koca.
Kabile.
Kötülükte yardımcılık eden.
Sahip.
Toz. (Bak: Aşr)
AŞİRE: Onuncu. Tâsia'nın altmışta biri.
AŞİREN: Onuncu olarak, onuncu derecede.
AŞİRET: Kabile, oymak, göçebe halinde yaşıyan ekseri bir soydan gelen cemaat. Yakın akraba, âile.
AŞİRET-İ GALİB: Galip gelen aşiret.
Aşiretin ekseriyeti, çokluğu.
AŞİYAN (E): f. Kuş yuvası.
Mc: İkâmetgâh. Ev, mesken.
AŞİYAN-I HARÂB: Yıkılmış yuva, tahrib edilmiş mesken.
AŞİYAN-SÂZ: f. Yuva kuran, mesken yapan.
AŞİYY: Akşam, akşam üzeri.
AŞK: (Işk) Çok ziyâde sevgi. Şiddetli muhabbet. Sevdâ. Candan sevme.
İttibâ'. Alâka.(İnsanın mahiyeti ulviye; fıtratı, câmia olduğundan; binler envâ-ı hâcât ile binbir esmâ-i İlâhiyyeye herbir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır. Muzaaf ihtiyaç, iştiyaktır. Muzaaf iştiyak, muhabbettir. Muzaaf muhabbet dahi aşktır. Ruhun tekemmülâtına göre merâtib-i muhabbet, meratib-i esmâya göre inkişaf eder. Bütün esmâya muhabbet dahi -çünki o esmâ Zât-ı Zülcelâl'in ünvanları ve cilveleri olduğundan- muhabbet-i zâtiyyeye döner. S.)
AŞK-I EFLÂTUNÎ: Maddeci olmayan aşk.
AŞK-I HAKİKÎ: Hakiki aşk. Allah için sevmek. Allah sevgisi.
AŞK-I KİMYEVÎ: Fıtrî meyil ve alâka. Kimyevî unsurlar arasında birbirlerine karşı olan cazibe ve birleşme meyelanları ki; birer İlâhi emir ve kanunlardır.Fransızcası: Affinite (afinite) dir. (Sani-i Hakîm, havada iki unsur halk etmiştir. Biri azot, biri müvellid-ül humuza. Müvellid-ül humuza ise: Nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvis eden karbon unsur-u kesifini kehribar gibi kendine çeker. İkisi imtizac eder. Buharî hâmız-ı karbon denilen (semli havâi) bir maddeye inkılâb ettirir. Hem hararet-i gariziyeyi te'min eder, hem kanı tasfiye eder. Çünki: Sani-i Hakîm, fenn-i kimyada, aşk-ı kimyevî tabir edilen bir münasebet-i şedideyi, müvellid-ül humuza ile karbona vermiş ki: O iki unsur, birbirine yakın olduğu vakit, o kanun-u İlâhî ile, o iki unsur imtizac ederler. Fennen sabittir ki: İmtizacdan hararet hâsıl olur. Çünki imtizac, bir nevi ihtiraktır. Şu sırrın hikmeti şudur ki: O iki unsurun, her birisinin zerrelerinin ayrı ayrı hareketleri var. İmtizac vaktinde her iki zerre, yani onun zerresi, bunun zerresiyle imtizac eder, bir tek hareketle hareket eder. Bir hareket muallâk kalır. Çünkü: İmtizacdan evvel iki hareket idi. Şimdi iki zerre, bir oldu. Her iki zerre, bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sani-i Hakîm'in bir kanunu ile hararete inkılâb eder. Zaten "Hareket, harareti tevlid eder" bir kanun-u mukarreredir. İşte bu sırra binaen beden-i insanîdeki hararet-i gariziye, bu imtizac-ı kimyeviyye ile te'min edildiği gibi, kandaki karbon alındığı için kan dahi sâfi olur. İşte nefes dâhile girdiği vakit, vücudun hem âb-ı hayatını temizliyor. Hem nâr-ı hayatı iş'al ediyor. Çıktığı vakit, ağızda, mu'cizât-ı kudret-i İlâhiye olan kelime meyvelerini veriyor. S.)
AŞK-I LÂHÛTÎ: Cenab-ı Hakk'a olan sevgi ve muhabbet. Aşk-ı İlâhî, aşk-ı hakikî, aşk-ı mânevî gibi tâbirler Cenab-ı Vacib-ül Vücud'a dâir şiddetli muhabbet ve sevgiyi ifâde eder.
AŞK-I MECAZÎ: Fâni şeylere olan aşk. Nefis ve şehvet arzusuna dayanan aşk.
Tas: Kâmil bir zâtın Cenab-ı Hakk'a dâir şiddetli muhabbetinden evvel fani, dünyevî şeylere dair olan aşkı.(Mahbublara olan aşk-ı mecazî aşk-ı hakikiye inkılâb ettiği gibi, acaba ekser nasda bulunan dünyaya karşı olan aşk-ı mecazî dahi bir aşk-ı hakikiye inkılâb edebilir mi?Elcevab: Evet, dünyanın fâni yüzüne karşı olan aşk-ı mecazî, eğer o âşık, o yüzün üstündeki zeval ve fena çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, bâki bir mahbub arasa, dünyanın pek güzel ve âyine-i esmâ-i İlâhiye ve mezraa-i âhiret olan iki diğer yüzüne bakmağa muvaffak olursa, o gayr-i meşru mecazî aşk, o vakit aşk-ı hakikiye inkılâba yüz tutar. Fakat bir şart ile ki, kendinin zâil ve hayatiyle bağlı kararsız dünyasını, haricî dünyaya iltibas etmemektir. Eğer ehl-i dalâlet ve gaflet gibi kendini unutup, âfaka dalıp, umumi dünyayı hususi dünyası zannedip ona âşık olsa, tabiat bataklığına düşer boğulur. Meğer ki hârika olarak bir dest-i inayet onu kurtarsın. Şu hakikatı tenvir için şu temsile bak. Meselâ:Şu güzel zinetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam âyinesi bulunsa, o vakit beş oda olur. Biri hakiki ve umumi, dördü misâli ve hususi... Herbirimiz kendi âyinemiz vasıtasiyle, hususi odamızın şeklini, hey'etini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak, kırmızı; yeşil boyasak, yeşil gösterir. Ve hâkezâ... âyinede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz; çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat hârici ve umumi odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyir edemeyiz. Hususi oda ile umumi oda hakikatta birbirinin aynı iken, ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmak ile odanı harab edebilirsin, ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.İşte dünya süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı, bir endam âyinesidir. Şu dünyadan her birimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususi dünyamız ve âlemimiz, bir sahifedir. Hayatımız bir kalem... onunla sahife-i a'mâlimize geçecek çok şeyler yazılıyor. Eğer dünyamızı sevdikse, sonra gördük ki: Dünyamız hayatımız üstünde bina edildiği için, hayatımız gibi zâil, fâni, kararsızdır, hissedip bildik. Ona ait muhabbetimiz, o hususi dünyamız âyine olduğu ve temsil ettiği güzel nukuş-u esma-i İlâhiyeye döner; ondan, cilve-i esmâya intikal eder. Hem o hususi dünyamız, âhiret ve Cennet'in muvakkat bir fidanlığı olduğunu derkedip, ona karşı şedit hırs ve taleb ve muhabbet gibi hissiyatımızı onun neticesi ve semeresi ve sünbülü olan uhrevî fevâidine çevirsek, o vakit o mecazî aşk, hakikî aşka inkılâb eder. Yoksa $ sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayatın zevâlini düşünmeyerek, hususi, kararsız dünyasını, aynı umumi dünya gibi sabit bilip kendini lâyemut farzederek dünyaya saplansa, şedit hissiyat ile ona sarılsa, onda boğulur gider. O muhabbet onun için hadsiz bela ve azaptır. Çünki, o muhabbetten yetimâne bir şefkat, meyusâne bir rikkat tevellüd eder. Bütün zihayatlara acır; hatta güzel ve zevâle mâruz bütün mahlukata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden bir şey gelmez, ye's-i mutlak içinde elem çeker. Fakat gafletten kurtulan evvelki adam, o şedit şefkatin elemine karşı ulvi bir tiryak bulur ki: Acıdığı bütün zihayatların mevt ve zevâlinde bir Zât-ı Bâki'nin bâki esmâsının dâimi cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâki görür; şefkatı, bir sürura inkılâb eder. Hem zeval ve fenâya mâruz bütün güzel mahlukatın arkasında bir cemâl-i münezzeh ve hüsn-ü mukaddes ihsas eden bir nakş ve tahsin ve san'at ve tezyin ve ihsan ve tenvir-i dâimîyi görür. O zeval ve fenâyı, tezyid-i hüsn ve tecdid-i lezzet ve teşhir-i san'at için bir tazelendirmek şeklinde görüp, lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyadeleştirir. M.)
AŞKAR: Koyu kırmızı.
Kırmızı saçlı adam.
Doru at.
AŞ-KÂRE: f. Aşçı.
AŞKBAZÎ: f. Aşk oyunu. Sever görünmek. Aşk-ı kâzib.
AŞKNÜMA: f. Aşkını bildiren. Aşkını gösteren.
AŞKÛ: f. Tavan; kat, tabaka.
Gökyüzü. Gök.
AŞNA: f. Yüzücü.
Yüzme.
Tanıyan, yabancı olmayan. (Bak: Aşina)
AŞNAGER: f. Yüzücü. Yüzgeç.
AŞNAGERÎ: f. Yüzme, yüzücülük.
AŞNAB: f. Yüzen, yüzücü.
AŞNA-YAN: (Aşnayî. C.) f. Dostluklar, âşinalıklar, haberdarlıklar.
AŞ-PEZ: f. Ahçı, aşçı.
AŞR: (Aşir) On.
On adetten birisini almak. On etmek.
Kur'ân-ı Kerim'den on âyet mikdarı kısım.
AŞR-İ ÂHİR: Ist: Ramazan ayının son on günü.
AŞR-İ MİŞAR: (Bak: Öşr-ü mişar)
AŞRA': Muharrem ayının onuncu günü.
On aylık vazife.
On aylık hâmile deve.
AŞREFE: Bir cins misvak ağacı.
AŞŞ: Zayıf adam.
Az, kalil.
Kuş yuvası.
AŞŞAB: (Aşşeb. den) Nebatları, bitkileri toplayarak ve misallerini kurutarak her biri üzerinde ilmî incelemeler yapan âlim.
AŞŞAR: A'şar tahsildarlığı yapmış olan kimse. Öşürcü, ondalıkçı.
AŞŞE: Yaprağı uzun ve ince olan hurma ağacı.
Zayıf vücutlu, uzun boylu kadın.
AŞTÎ: f. Barışıklık, sulh.
AŞTÎ-HÛRE: f. Barış ziyafeti.
AŞTÎ-PERVER: f. Barış taraflısı, sulh.
AŞTÎ-PERVERANE: f. Barış taraftarına yakışacak şekilde.
AŞTÎ-SÂZ: f. Sulhsever, sulh taraftarı. Barışsever, barışçı.
AŞTÎ-SÂZÎ: f. Barışseverlik, sulhseverlik.
AŞU: Kör olmak. Görmemek.
Mc: Görmemezlikten gelmek.
AŞÛB: f. Karıştırıcı, karıştıran mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
AŞÛB-ENGİZ: f. Karışıklığa medar olan, kargaşalığa sebebiyet veren.
AŞÛB-GÂH: f. Gürültülü patırtılı yer. Kargaşalık ve karışıklık yeri.
AŞUG: f. Bilinmiyen, meçhul, yabancı.
Serseri.
AŞUM: Bir ot cinsi.
AŞURE: (Aşurâ) Arabi aylardan olan Muharrem ayının onuncu günü. Aynı günde çeşitli hububat ve kuruyemişler katılarak yapılan tatlı.
AŞÜFTE: f. Sevgiden kendinden geçen. Çıldırırcasına seven.
İffetsiz kadın.
AŞÜFTE-DİL: f. Gönlü perişan olmuş.
AŞÜFTE-DİMAĞ: f. Aklı perişan.
AŞV: Kasdetmek.
AŞVA': Geceleyin gözü görmeyen kadın veya kız.
Önüne bakmayıp her ne olursa basan deve.
AŞVE: Akşam karanlığı.
Akşam yemeği.
AŞVEZ: (C.: Aşâviz) Sağlam yer.
Sağlam ve geçirimsiz yerlerde oluşan göl.
Sağlam, kuvvetli deve.
Çok et.
AŞY: Akşam yemeği.
AŞYAN: Akşam yemeği yiyen kişi.
AŞYERE: Dayanmak. Sürçmek.
AŞZAN: Ayağı kesilmiş gibi emekleyerek yürümek.
ASÂYİŞ-BERKEMÂL: Rahat ve huzur te'min edilmiş.
ASÂYİŞ-CU: f. Rahat ve huzur arayan. Asâyiş isteyen.
AŞB: (C.: A'şâb) Yaş ot.
AŞEM: Kuru ekmek.
AŞENNET: (C.: Aşânit) Yaramaz huylu kimse.
AŞEVÎ: Akşam, akşam vaktine dair.
AŞ-HANE: f. Aşevi, mutfak.
AŞİYAN-SÂZ: f. Yuva kuran, mesken yapan.
AŞNAGER: f. Yüzücü. Yüzgeç.
AŞNAGERÎ: f. Yüzme, yüzücülük.
AŞNAB: f. Yüzen, yüzücü.
AŞR-İ MİŞAR: (Bak: Öşr-ü mişar)
AŞU: Kör olmak. Görmemek.
Mc: Görmemezlikten gelmek.
AŞUM: Bir ot cinsi.
AŞÜFTE-DİL: f. Gönlü perişan olmuş.
AŞV: Kasdetmek.
AŞYAN: Akşam yemeği yiyen kişi.
AŞYERE: Dayanmak. Sürçmek.
İçerisinde 'AŞ' geçenler
ABBAS: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmın amcalarındandır ve Mekke'nin fethinde Müslüman olmuştur. * Arslan, gazanfer.
ABBASÎ: Resul-i Ekrem'in (A. S.M.) amcası Hz. Abbas'ın neslinden gelen veya aynı sülâleden gelenlerin kurdukları devlete mensup olan.
ABDULLAH İBN-İ ABBAS (R.A): Ashab-ı Kiram'ın fakih ve müctehidlerindendir. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) amcasının oğludur. Ashâb-ı Kirâm arasında mümtaz bir mevki'e hâizdir. Sahih-i Buhari'de mezkûr olduğu üzere Resul-i Ekrem (A.S.M.), Abdullah hakkında : "İlâhi onu dinde fakih kıl ve kitabını ona öğret!" diye dua buyurmuştu. Bu âli duaya mazhariyetinden dolayı zamanın en bilgin şahsiyeti olmuştu. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) hadislerini ezberlemekte, tefsir, hadis, fıkıh ve ferâiz gibi yüksek ilimlerde eşsizdir. Hz. Ömer ve Osman'ın (Radiyallahü anhüma) hilâfetleri zamanında müftülük vazifesini ifâ ediyordu. Kur'anın tefsirindeki müstesna kudretinden dolayı Habr-ül-ümme, Tercemân-ül-Kur'an, Sultan-ül-Müfessirin gibi yüksek lâkablarla Ashab ve Tabiin arasında şöhret buldu. 1640 hadis rivâyet etmiştir. Hicretin 68. yılında 70 yaşında olduğu hâlde Tâif'de ebedî hayata kavuşmuştur. (R.A.)
ABERASYON: Fr. Sapma.
ABRAŞ: Alaca benekli at. * Klorofil azlığından dolayı açık renkte lekeleri olan bitki yaprağı.
AB-ŞİNAS: f. Sudan anlıyan. * Gemi kılavuzu.
ACASA: Deve sürüsü.
ÂDÂB-I MUAŞERET: Beraber yaşayışta, hoş ve İslâmca yaşama ve geçinme usulleri. Peygamberin (A.S.M.) sünnetine uygun olan hareket. İnsanlara karşı edebli olma, insanca ve İslâmca yaşama âdâbı. Adâba dair sünnet-i peygamberiyeye uymak.(... İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muâmele etmektir. M.)
ADAPTASYON: Fr. Tatbik etme işi. Bir şeyin bir başkasına göre ayarlanması. Bir canlının, yaşadığı muhite uyması işi. * Yabancı dilde yazılmış bir eseri yerli adlar ile ve yerli hayata uydurarak çevirme.
A'DAS: (Ades. C.) Mercimekler.
ADEM-İ BASİRET: Basiretsizlik, görüşsüzlük.
ADGÂS: (Dags. C.) Desteler, demetler. * Karışık rüyalar. * Karışık söylentiler.
ADGÂSU AHLÂM: Karışık rüyâlar. Tâbire değmeyen rüyâlar.
ADRAS: (Dırs. C.) Arka dişler, dişler.
AGAŞTE: f. Bulaşmış.
AGRAS: (Gars. C.) Taze fidanlar, yeni dikilmiş ağaçlar.
AGTAŞ: Karanlık. * Zayıf gözlü.
AGVAS: (Gavs. C.) Yardım istemek için bağırmalar. İmdat istemeler.
ÂHÂD-I NÂS: Avam, halktan birisi.
AHASS: Asılsız, kötü kimse.
AHASS: (Bak: Ehass)
AHBAS: (Habs. C.) Su bentleri, havuzlar. * Hapisler, zindanlar. * Gayr-ı meşru vakıf yerler.
AHDAS: (Hades. C.) Yeni hâdiseler, fena şeyler. Dertler, musibetler. * Gençler.
AHEN-ÂŞİYÂN: f. Dikiş yüksüğü.
AHFAS: (Hıfs. C.) İşkembeler, kırkbayırlar.
AHKÂM-I FER'İYYE VE AHKÂM-I ASLİYYE: (Bak: Şeriat)
AHLÂK-I HASENE: Yüksek ahlâkı en parlak ve ulvi bir şekil ve ruhta gösteren ve bilfiil yaşayan Peygamberimizin (A.S.M.) ve O'nun yolunda gidenlerin ahlâkı.(Diyorsun ki: Teklif, saadet içindir. Halbuki ekser-i nâsın şekâvetine sebeb, tekliftir. Teklif olmasaydı, bu kadar tefavüt-ü şekavet de olmazdı?C- Cenab-ı Hak, verdiği cüz'-i ihtiyâri ile ef'al-i ihtiyariye âlemini kesbiyle teşkil etmeğe insanı mükellef kıldığı gibi, ruh-u beşerde vedia olarak ekilen gayr-i mütenâhi tohumları sulamak ve neşv ü nemalandırmak için de beşeri teklif ile mükellef kılmıştır. Eğer teklif olmasaydı, ruhlardaki o tohumlar neşv ü nemâ bulamazdı. Evet, nev'-i beşerin ahvaline dikkatle bakılırsa görülür ki; ruhun mânen terakkisini, vicdanın tekâmülünü, akıl ve fikrin inkişaf ve terakkisini telkih eden, yani aşılayan, şeriatlardır; vücud veren, tekliftir; hayat veren peygamberlerin gönderilmesidir; ilham eden, dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı ve insandaki bu kadar kemâlât-ı vicdaniye ve ahlak-ı hasene tamamen yok olurlardı. Fakat insanların bir kısmı, arzu ve ihtiyariyle teklifi kabul etmiştir. Bu kısım, saadet-i şahsiyeyi elde ettiği gibi nev'in saadetine de sebep olmuştur. Amma insanların büyük bir kısmı, ihtiyarı ile küfrü kabul ve tekâlif-i İlahiyyeyi reddetmişlerse de teklifin bazı nevilerinden süzülen terbiyevi, ahlâki vesaire güzel şeyleri aldıklarından, teklifin o nevilerini zımnen ve ıztıraren kabul etmiş bulunurlar. İşte bu itibarla, kâfirin her sıfatı ve her hâli kâfir değildir. İ.İ)(Hadsiz salât ve selâm ol Peygamberimiz Muhammed Mustafa (A.S.M.) üzerine olsun ki, demiş: $Yani; benim, insanlara Cenab-ı Hak tarafından bi'setim ve gelmemin ehemmiyetli bir hikmeti, ahlâk-ı haseneyi ve güzel hasletleri tekmil etmek ve beşeri ahlâksızlıktan kurtarmaktır. H.)
AHLAS: En hâlis, daha temiz.
AHMAS: (C: Ehâmis) İnce belli.* Ayak altında yere değmeyen yer.
AHMAS: (Hums. C.) Beşte birler, humslar.
AHMAS-ÜL KADEM: Ayak tabanı.
AHNAS: (Hıns. C.) Yeminden dönmeler. Yalan yeminler.
AHRAS: (Hâris. C.) Bekçiler, muhafızlar, koruyucular.
AHRAS: Dilsiz.
AHSAS: Hisler. Duygular.
AHSEN-ÜL KASAS: İbret verici vakıaların en güzel şekilde nakledilişi. Kıssaların en güzeli. * Sure-i Yusuf (A.S.).
AHTER-ŞİNAS: f. Yıldız ilmi ile uğraşan. Müneccim.
AHVAS: (C.: Ehâvis, Huves) Bir gözü birinden küçük olan.
AHZ-I ASKER: Askere alma. * Askere alınma.
AKAS: Çirkin kokulu olma.
A'KAS: Boynuzu kulağı ardında bitmiş veya boynuzu kulağı ardına gelmiş nesne.
AKASIR: (Akser. C.) Pek kısalar.
AKASİ: (Aksa. C.) Çok uzaklar.
AKFAS: (Kafas. C.) Hamal küfeleri. * Kafesler.
AKL-I MAAŞ: Aklın en alt tabakası. Dünyada geçim işini düşünen akıl.
AKRAS: (Kurs. C.) Yuvarlaklar, daireler, çemberler.
AKSAM-I SELASE: Üç kısım. * Gr: İsim, fiil, harf bölümleri.
AKVAS: (Kavs. C.) Kavisler, yaylar. * Virajlar, büklümler.
ÂL-İ ABBAS: Emevilerden sonra 749 senesinden 1258 senesine kadar süren Abbasi hükümdar ailesi.
ALÂ-MELE'İN NAS: Herkesin önünde. Halkın huzurunda.
ÂLÂM U ASKAM: Kederler ve hastalıklar.
ALAS: Odun kömürü.
ALAŞIM: Madenlerin eriyerek birleşmesi sonunda meydana gelen madde, halita.
ÂLÂT-I BASARİYE: Gözle alâkalı gözlük, dürbün gibi optik âletler.
ÂLÂT-I RASADİYYE: Meteoroloji ve astronomi araştırmalarında kullanılan âlet ve cihazlar.
ALBASTI: Ateşli bir lohusalık hastalığı, lohusa humması.
ÂLEM-İ ASGAR: Daha küçük âlem. En küçük âlem. * İnsan. (Nasıl ki insanın anasırları, Kâinatın unsurlarından; ve kemikleri; taş ve kayalarından; ve saçları nebat ve eşcarından, ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları, Arz'ın çeşmelerinden ve mâdeni sularından haber veriyorlar, delâlet edip onlara işaret ediyorlar. Aynen öyle de, insanın ruhu, âlem-i ervahtan; ve hafızaları, levh-i mahfuzdan; ve kuvve-i hayaliyeleri, âlem-i misalden.. ve hakeza.. her bir cihazı bir âlemden haber veriyorlar. Ve onların vücudlarına kat'i şehadet ederler. L.)
ÂLEM-İ NÂSUT: İnsanlar âlemi ve dünya hayatı. Mahlukiyet. Âlem-i Lâhut'un zıddı.
ÂLEM-İ SİYASET: Siyâset dünyası, siyaset âlemi.
ALLÜSİNASYON: Fr. (Bak: Hallüsinasyon)
A'MÂL-İ HASENE: Güzel amel. Sevablı ve hayırlı ameller. (Bak: Amel-i sâlih)
AMAS: şiddetli harp. * Zahmet, meşakkat.
AMAS: f. İnsan vücudunda meydana gelen sis ve kabarcık.
AMASE: şiddet. * Zulmet.
AMR İBN-ÜL-AS (R.A.): Sahabe olup kumandanlıklarda ve valilikte bulunmuştur. Çok zeki ve belâgatlı bir zât olduğu söylenir. Vefatı (Hi: 43) tür.
AN-KASDİN: Kasd ve niyet üzere, mahsusen.
ANÂSIR: (Unsur. C.) Unsurlar. Bir şeyin meydana gelmesine sebeb olan temel esaslar. Elementler.
ANÂSIR-I ERBAA: Dört unsur: Toprak, hava, su, nur (veya ateş).
ANÂSIR-I HİSABİYYE: Mat : Bir hesabı yapmak için gerekli olan mâlûmatlar.
ANÂSIR-I KÜLLİYE: Külli ve dünyanın her tarafından yayılmış bulunan unsurlar.
AN-ASL: Aslında, hakikatında, aslından.
ANAYASA: (Bak: Teşkilât-ı esâsiye)
ANKAS: Erkek tilki yavrusu.
AN-KASDİN: Kasd ve niyet üzere, mahsûsen.
A'RÂS: Düğünler. * (İrs.C.) Evliler. * (Urs. C.) Nikâh merasimleri.
ARAS: Yorgunluk, bitkinlik. * Hayranlık.
ARASAT: (Aresât) Mahşer yeri. Haşir ve neşir meydanı.
ARASTE: f. Bezenmiş süslenmiş. * Çarşının bir esnafa mahsus kısmı. * Vaktiyle ordu çarşısı, ordugâhta kurulan seyyar çarşı.
ARASTE-GÎ: f. Süslülük, bezenmişlik, ârâstelik.
A'RAŞ: (Arş. C.) Tahtlar. * Çatılar, damlar.
ARİSTOKRASİ: yun. Âlimlerin ve cemiyette en iyilerin iktidarına dayanan hükümet şekli. Tarihte soylu, imtiyazlı, toprak sahibi, zenginlerin hâkimiyetine dayanan hükümet şekli. Bu şekli ile oligarşi veya plütokrasi adıyla da anılmaktadır. İmtiyazlı azınlığın, çoğunluğu idare etmesidir.
ARRAS: Gürleyen, şimşek çakan. * şimşekli.
ASA: Genişlik. Zuhur, meydana çıkma. Büyük kadeh.
ASA': Yaş olan şey kuruyup katılaşmak.
ASA: Değnek. Baston, sopa.
ASA-YI İNKÂR: İnkâr değneği. Kabul etmeme.
ASÂ-YI MUSÂ: Hz. Mûsânın (A.S.) Asâsı. * Kafir sihirbâzları Cenab-ı Hakkın izniyle mağlub eden ve taşa vurduğunda hemen Cenab-ı Hakkın izni ile su çıkaran Hz. Mûsânın (A.S.) mucizeli değneği. Bu mucizeye teşbih olarak, her bir zerrede ve her şeyde Allahın (C.C.) varlığını, birliğini ve kudsi sıfatlarını isbat ederek imân âb-ı hayatını gösteren ve bununla kâfirleri mağlub eden, ehl-i mekteb ve ehl-i felsefeye çok lüzumu bulunan Risale-i Nur külliyatından bir eserin adı.(... Kur'andan tavr-ı kalbe ilham edilen Asâ-yı Musa gibi, mânevi bir asâ ihsan edilmiştir. Bu asâ ile, kitab-ı kâinatın herhangi bir zerresine vurulursa, derhâl mâ-i hayat çıkar. Çünki, müessir ancak eserde görünebilir. Mânevi asansör hükmünde olan murâkabeler ile mâ-i hayatı bulmak pek müşküldür. Vesaite lüzum gösteren ehl-i nazar ise, etraf-ı âlemi arşa kadar gezmeleri lâzımdır. Ve o uzun mesâfede hücum eden vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlub olup caddeden çıkmamak için, pekçok bürhanlar, alâmetler, nişanlar lâzımdır ki yolu şaşırtmasınlar. M.N.)
ASA: f. (Gibi) manasına gelerek birleşik kelimeler yapılır. (Teşbih edatıdır.)
BERK-ÂSÂ: şimşek gibi. Berk gibi.
CENNET-ÂSÂ: Cennet gibi.
ASA: f. Esneme. * Vakar, ciddilik. * Süs, zinet.
ASÂ: (Fiil veya harftir) Ümid veya korku bildirir. Şek ve yakin manalarına delalet eder; (ola ki, şayet ki, meğer ki, olur, gerektir) manalarına gelir. (Kâde) $ fiiline benzer. Ekseri, (lâkin) (leyte) mânasına temenni için kullanılır. Hitab-ı İlahî kısmında yakîn ve vücubu ifade eder.
ASÂB: Geyik, gazâl.
ASAB: Sinir. Damar.
ASABE: Kuvvet, şiddet. * Bir tek sinir. * Baba tarafından akraba olanlar. * Bir kimseye yardım ve takviye eden akrabası takımı. * Fık: Eshab-ı Feraiz, hisselerini aldıktan sonra geri kalanı, terekeyi alan kimse. (Babası ve evladı olmayan kimseye vâris olan.)
ASABİ': (Usbu'. C.) Parmaklar.
ASABÎ: Sinirli. Öfkeli.
ASABİYY-ÜL-MİZAC: Yaradılışça sinirli olan kimse. Yaradılışı itibâriyle asabi, hırçın, öfkeli olan.
ASABİYYET: Sinirlilik. Fart-ı gayret. İmân ve İslâmiyeti, kendi akrabasını, vatanını, din veya milliyetini müdâfaa etmek gayreti. Hamiyyet.
ASABİYYET-İ CAHİLİYYE: İslâmiyetten evvelki câhiliyyet asabiyyeti. Menfi milliyet. Irkçılık, yani, aşırı derecede kendi kavim ve kabilesini koruma ve iltizam gayreti.(Asabiyyet-i cahiliyye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkeb bir mâcundur. Bunun için menfi milliyetçiler, milliyeti mâbud ittihaz ediyorlar. Hamiyyet-i İslâmiyye ise, nur-u imândan in'ikâs edip dalgalanan bir ziyadır. M.N.)
ASABİYET-İ KAVMİYE: Vatanperverlik. Menfi milliyetçilik, Asabiyet-i câhiliye, asabiyet-i milliye, asabiyet-i nev'iyye gibi tabirler de aynı mânayı ifâde eder. (Bak: Asabiyet-i Câhiliyye).
ASABİYYETEN: Asabi olarak. Sâde kendi milliyetini, soyunu sevmekle.
ÂSAD: (Esed. C.) Esedler, arslanlar.
ASAF: Süleyman Peygamberin (A.S.) veziri. Vezir. * Bir ot ismi.
ASAFÂNE: f. Bir vezire yakışır surette ve hâlde.
ASAFİR: (Usfur. C.) Serçe kuşları.
ASAF-REY: Düşüncesi Asaf'ınki gibi akıllıca olan vezir.
ASAGİR: (Asgar. C.) Şeref ve itibar bakımından küçük olanlar. Çok küçük şeyler.
ASAGİR Ü EKÂBİR: f. İtibar ve mevkice küçükler ve büyükler.
ASAH: (Bak: Esahh)
ASAHİB: (Ashab. C.) Sahibler, sahib olanlar. Ashablar.
ASAİB: Cemaatler, tayfalar. * Başa sarılan sargılar, nesneler.
ASAK: Darlık. * Hurma budağının yaramazı.
ASAK: Ucuzluk.
ASAKİR: (Asker. C.) Askerler. Erler.
ASÂKİR-İ BAHRİYYE: Bahriyeliler. Deniz askerleri.
ASÂKİR-İ BERRİYYE $: Kara askerleri.
ASÂKİR-İ MUNTAZAMA: Ordu askeri.
ASÂKİR-İ MUVAHHİDÎN: Allahın birliğine inanan askerler. İslâm ordusu.
ASAL: (Asil. C.) İkindi ve akşam arası mânasına, öğleden geceye kadar olan müddet. * Zamanlar ve vakitler.
ASAL: Ahlâk. Karakter. * Alâmet, işaret, belirti.
ASAL: f. Temel, kök.
ASAL: (C: Asâl) Davarın kuyruğu devrik olmak. * Bağırsak.
ASALAK: Başka hayvan veya bitkilerin üstünde yaşayan ve onlara zarar veren hayvan veya bitki. Parazit. * Mc: Başkalarının sırtından geçinen kimse.
ASALE: Bal peteği, petek.
ASALE: Zehiri çok tesirli ve korkunç olan yılan.
ASALET: Temiz soyluluk. Soy sop temizliği. Köklülük. * Rüsuh. * Metanet. Necabet. Zâdegânlık. * Kendi işi için bizzat ve kendisi nâmına hareket. * Edb: Yazıda veya sözde bayağı tâbirlerin bulunmaması.
ASALETEN: Vekil olmayış. Kendi işini kendi namına bizzat kendisi yapmak üzere. Kendi nâmına olmak üzere.
ASALETLÛ: Asâletli, soy ve neseb sahibi, necib, asil. * Osmanlı İmparatorluğu zamanında resmi yazışmalarda büyükelçilere, Hristiyan büyüklerine, devlet adamlarına ve prenslerine denirdi.
ASALİT: Koyu, sahin.
ASAM: (İsm. C.) Günahlar.
ASAMM: Sağır. * Sert, katı. * Güç, tahammül edilmez. * Gr: Muzaaf olan fiil. (İkinci veya üçüncü harf-i aslisi şeddeli olan fiil)
ÂSÂN: f. Kolay. Suhuletli. Yesir. * Bükülmüş ipin her katı.
ÂSÂNÎ: Suhulet, kolaylık.
ASAR: Toz. * Sığınak. * Atiyye, hediye.
ASÂR: Fakirlik. * Güçlük. * şiddet.
AS'AR: Çok kibirli, mağrur. * Çarpık suratlı, eğri yüzlü, eğri boyunlu.
ASAR: Vazifeler. * Yükler. * Cürümler. Kabahatler.
ÂSÂR: Öç almalar. İntikamlar. * Eserler. * İzler. Nişanlar. Abideler. * Âdetler.
ÂSÂR-I ATİKA: Eski eserler.
ÂSÂR-I EDEBİYYE: Edebî değeri olan eserler.
ÂSÂR-I MATBUA: Tabedilmiş basılmış olan eserler.
ÂSÂR-I MERGUBE: Muteber ve rağbet kazanmış olan eserler.
ÂSÂR-I SAN'AT: Sanat eserleri.
ASÂR: Kurumayıp daima sulanır çıban.
ASÂR: Yağcı, yağ satıcısı.
ASARAN: (Bak: Asrân)
ASARE: Anber ve misk gibi şeylerin kokması.
ASARE: f. Sayı, hesab.
ASARİM: (Asrâm. C.) Çadır toplulukları. Ayrı ayrı küçük insan grupları.
AS'AS: (C: Asâis) Bir yerin adı. * Kurt, zi'b. * Kirpi.
AS'AS: Kumdan yığılmış tepe. * Fesâd.
AS'ÂS: Gece çok gezip dolaşan kimse. * Kurt.
AS'ASE: Oturak yerin yumuşağı. * Helâk olmak. * Fesâd etmek.
AS'ASE: (Is'as) Yönelme. Arka çevirme. * Gece karanlığı gelmeğe başlamak veya gitmek. * Bulutun yere yakın olması.
ASAT: Binâ.
ASATIB: (İstabl. C.) Ahırlar.
ASAY: f. Gibi. (Bak: Asâ)
ASAYİŞ: f. Emniyet, güvenlik, korku ve endişeden uzak hâl. Kanun, nizam hakimiyeti. İnsan cemiyetlerinde iktidar, hâkimiyet, bir zümrenin, bir sınıfın elinde olmaktan kurtulamamasından ve bir kısım insanlarca yapılan, istedikleri zaman değiştirilen kanunlara diğer insanların saygısı temin edilemediğinden asayişin sağlanması gittikçe güçleşmektedir. Çağımızda maddeci düşünce ile yetişen insanlar ancak baskı tedbirleriyle itaat altına alınmağa çalışılıyor. Böylece kapitalist ülkelerde oligarşik diktatörlük, sosyalist ülkelerde sınıf diktatörlükleri kurularak insanlar köleleştirilmektedir. İslâmda ise iktidar Allah'ındır, mülk de Allah'ındır. İnsan insanın kulu, kölesi değildir. Sınıf ve zümre diktatörlüğü yoktur. İnsan insan karşısında hür, Allah karşısında kuldur ve herkes hukukta birbirine eşittir. İdareciler hakkın ve halkın hizmetkârlarıdır.(... Bu millet ve vatan, hayat-ı içtimaiyesi ve siyasiyesi anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikelerden halâs olmak için beş esas lâzım ve zaruridir. Birincisi: merhamet; ikincisi: hürmet; üçüncüsü: emniyet; dördüncüsü: haram ve helâli bilip haramdan çekilmek, beşincisi: serseriliği bırakıp itaat etmektir. İşte Risale-i Nur, hayat-ı içtimaiyeye baktığı vakit, bu beş esası te'min edip, hem asâyişin temel taşını tesbit ve te'min eder. K.L.)
ASÂYİŞ-BERKEMÂL: Rahat ve huzur te'min edilmiş.
ASÂYİŞ-CU: f. Rahat ve huzur arayan. Asâyiş isteyen.
ASÂYİŞ-PERVER: f. Asâyiş taraftarı. Sükûnet, rahat ve huzur isteyen.
ASÂYİŞ-PERVERÂNE: f. Rahat, huzur ve asâyiş taraftarına yakışacak şekilde.
ASB: Bağlamak. * Sağlam olarak dürmek. * İmâme, sarık. * Yemen'de yapılır bir nevi kumaş. * Firavun atı adı verilen bir deniz canavarının dişisi. * Kurumak. * Kızarmak. * Sarmaşık. * Sargı, bağ. * Mendil.
ASBAB: (Sabeb. C.) Çukur yerler.
ASBAG: Alnı veya kuyruğunun ucu beyaz olan at. * Kuyruğunun ucu beyaz olan kuş.
ASBAG: (Sıbg. C.) Boyalar.
ASBAH: (Subh. C.) Sabahlar.
ASBAN: f. Değirmenci. Değirmen sahibi.
ASBANÎ: f. Değirmencilik.
ASBAR: (Sıbr. C.) Akbulutlar.
ASBEST: yun. Oldukça yumuşak ve ateşle hususiyeti değişmeyen lifli bir madde.
ASC: Gezi topluluğu.
ASCED: Halis, karışıksız altın.
ASCEL: Karnı büyük olan kimse.
ASD: Cimâ etmek. * Döndürmek. * Bozmak.
ASDA: (Sadâ. C.) Sadâlar, sesler.
ASDAF: (Sedef. C.) Sedefler.
ASDAG: Perâkende olmak.
ASDAG: (Sudg. C.) Tıb: Şakaklar, yüzdeki şakaklar.
ASDAGAN: Tıb: Kollarımızdaki nabız damarları.
ASDAK: (Sıdk. C.) Samimi şeyler.
ASDER: Omuz, menkıb.
ASDİKA: Sâdıklar. Sabık ve sadık dostlar. * İçi dışına, sözü işine uygun olanlar.
ASED: Cimâ etmek. * İp bükmek.
ASEF: (Asf) Büyük kadeh. * Bir şeyi almak. * Yoldan çıkmak. Zulüm eylemek. Körü körüne gitmek. * Birisini istihdâm eylemek. Irgatlık etmek, tarlada işçilik etmek. * Ölüm. (Kamus'tan alınmıştır.)
ASEL: Bal. Şehd. * Tatmak. * Su akarken yüzünde hâsıl olan kabarcık. * Cennette bir su.
ASEL-İ MUSAFFA: Süzme bal.
ASELAN: Süngü titrediğinden acı çekmek. * Boynunu uzatıp sür'atle gitmek.
ASELBENT: Tıbda ve kokuculukta kullanılan bir reçinedir ve aynı adla anılan ağacın kabuklarının çizilmesiyle elde edilir.
ASELÎ: Bal gibi sarı renkte olan. * Yahudilerin ayırdedilmek için, omuzbaşlarına taktıkları sarı kumaş parçası. * Eskiden kullanılan bir kumaş çeşidi.
ASELİYYET: Bal hâli.
ASELLAK: Deve kuşunun erkeği.
ASEM: Kesbetmek. Kazanmak. çalışmak. * Dirsekten itibaren elin kuruyup çolak ve eğri olması. * Ayağın topuktan kuruyup eğilmesi ve aksak olması.
ASEMM: Çok sağır.
ASEMSEM: Kuvvetli, büyük deve.
ASEN: Tütün, duhan.
ASENN: Koltuğu kokan kişi.
ASER: Solak kimse, solaklık.
ASERAT: Sürçmeler, yanılmalar. * Ayak kayması.
ASERE: Kanat teleklerinden evvel, ucunda olan beyaz telekler.
ASES: Asâyişin muhafazası için geceleri dolaşan ve şimdiki polis vazifesini gören memurlar.
ASESBAŞI: Osmanlı İmparatorluğunun eski devirlerinde polis müdürü.
ASEV: (Asven) Serkeşlik. Taşkınlık, serserilik.
ASEVSEL: Azâsı gevşek kimse.
ASF: Büyük kadeh. * Zulüm ve zorla bir şeyi almak.
ASF: Zulüm. Haksızlık. * Can çekişme. * Emek çekip kâr kazanma. * Bir tarafa eğilme. * Sür'atle gitme. * Rüzgârın kuvvetle esmesi. * Taze ekin yaprağı.* Ekin taze iken biçme.
ASFAD: (Safed. C.) Suçluların el ve ayaklarına takılan kelepçeler.
ASFAF: (Saff. C.) Saflar, hatlar.
ASFALT: yun. Siyah renkte şekilsiz bir bitüm.
ASFAR: Sıfırlar. Boş şeyler.
ASFENCAH: Akılsız, ahmak adam.
ASFER: Sarı, uçuk benizli. Soluk. * Kızıl. * Islık çalan.* Bomboş şey.
ASFİYA: Sâfiyet, takvâ ve kemâlât sâhibi ve Peygambere (A.S.M.) vâris olup, onun meslek ve gayelerini ihyaya ve tatbike çalışan muhakkik zatlar. (Derece-i şuhud derece-i iman-ı bilgaybdan çok aşağıdır. Yani : Yalnız şuhuduna istinad eden bir kısım ehl-i velâyetin ihatasız keşfiyatı, Verâset-i Nübüvvet ehli olan Asfiya ve Muhakkikinin şuhuda değil, Kur'ana ve vahye, gaybi; fakat sâfi, ihatalı, doğru hakaik-i imaniyelerine dâir ahkâmlarına yetişmez. Demek bütün ahval ve keşfiyatın ve ezvak ve müşâhedâtın mizanı : Kitab ve sünnettir. Ve mehenkleri Kitap ve Sünnetin desâtir-i kudsiyeleri ve Asfiya-i muhakkikinin kavanin-i hadsiyeleridir.M.)
ASFİYA-İ MUHAKKİKÎN: Hakikatı tam araştıran, delillerle isbat eden, ilim ve fazilette terakki etmiş olan büyük İslâm âlimleri.
ASFİYA-İ MÜDEKKİKÎN: İslâmî hakikatların tetkik ve bilinmesinde çok dikkatli ve sâdık olan büyük İslâm âlimleri.
ASGA: Öğrenmeğe çok hevesli. * Çarpık suratlı.
ASGAR: En küçük. Daha küçük.
ASGARAN: Kalb ile dil
ASGARÎ: En az. En küçük.
ASGÜN: Hazar Denizi'ne verilen bir isim.
ASHÂB: (Eshâb) (Sahib. C.) Arkadaş olanlar. Sahip olanlar, kullanma yetkisine sahip kişiler. * Halk, ahali. * Sahabeler, yani Peygamberimiz Hz. Muhammed'i (A.S.M.) görmüş ve mü'min olarak ona ve onun mesleğine bağlı kalmış olan zatlar. Bu kişiler, insanlık, doğruluk ve her türlü faziletlerde en ileri seviyede bulunan şahsiyetlerdir.Onlar Peygamberimizi (A.S.M.) her an yakın alâka ile takip ederler ve O'na, her cihetle ittibaa çalışırlardı. Dâima sıdk ve sadakatten, doğruluk ve faziletten ayrılmamak cehdi içinde idiler. İslâmiyetin neşir ve tâmimi için her çeşit fedakarlıktan çekinmezlerdi. Risale-i Nur Külliyatından Mektubat isimli eserde denildiği gibi: "Âl ve Ashâb nâmında bu zevat-ı kirâm, nev-i beşerin enbiyadan sonra ferâset ve dirâyet ve kemâlâtla en meşhur, en muhterem, en nâmdar, en dindar ve en keskin nazarlı tâife-i azimesi" dirler.(R.A.)
ASHÂB-I BEDİR: Hz. Peygamber (A.S.M.) ile Bedir muharebesinde bulunan sahâbeler (R.A.)
ASHÂB-I CENNET: Cennet ehli. Cennetlik olanlar, Cennetlik oldukları ümid edilenler veya cennete gidecekleri müjdelenmiş olanlar. (Bak: Aşere-i Mübeşşere)
ASHÂB-I DEVLET: Devlete mensub olanlar. Devlet adamları.
ASHÂB-I EYKE: (Ashâb-ı Leyke) Şuayb'ın (A.S.) Allah tarafından kendilerine gönderildiği kavmin adı. Yerleri ağaçlı olduğundan bu isim verilmiştir.
ASHÂB-I FERÂİZ: Mirascılar. Ölen kimsenin malında hissesi olan akrabâları.
ASHÂB-I FİL: İslâmiyetten önce Kâbe-i Muazzamayı tahrib için Mekke'ye hücum eden Habeş ordusunun ismi ( Önlerinde fil bulunduğundan, zırhlı vasıtalar gibi ondan faydalandıklarından bu isim verilmiş olduğu nakledilir.
ASHÂB-I GÜZİN: Mümtaz ve en meşhur sahâbeler.
ASHÂB-I KALEM: Kalem ashabı. Memurlar.
ASHÂB-I KALİB: Bedirde öldürülüp kuyuya atılmış olan müşrikler.
ASHÂB-I KEHF: Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'da bahsi geçen ve devirlerinin zâlim padişahından gizlenerek ve onun şerrine âlet olmaktan çekinerek, beraberce bir mağaraya saklanıp, Rabb-ı Rahimlerine (C.C.) sığınan, dindar ve makbul büyük zâtlar. İsimleri rivâvette şöyle sıralanır: Yemlihâ, Mekselinâ, Mislinâ, Mernüş, Debernüş, Sâzenüş, Kefeştatâyüş. Kendilerine sâdık köpeklerinin adı da Kıtmir'dir.
ASHÂB-I KİRAM: Hz. Muhammedin (A.S.M.) Ashabı, sahabeleri.
ASHÂB-I MATLUB: Huk : İflâs hâlinde bulunan şahsın, kanuni alacaklılarının yekûnü.
ASHÂB-I MEŞ'EME: Uğursuz, kötü, dine muhalif olanlar.* Solak, sol tarafta, alçak mevkide bulunanlar.
ASHÂB-I MEYMENE: Dinen ihtiram mevkiinde bulunan yüksek haysiyet sahibleri. Hayırlı kimseler.
ASHÂB-I RESS: Kur'anda bahsi geçen bir kavim adıdır. Kimler oldukları kati bir şekilde tesbit edilemiyor. Râvilerin ekserisi, peygamberlerine isyan eden ve onu öldürüp kuyuya atan, bundan dolayı da Cenab-ı Hakkın helâk ettiği bir kavim olduğu hakkında ittifak etmektedir. (Furkan Suresi, 38 inci Ayet)
ASHÂB-I RIDVÂN: Cenab-ı Hakkın rızâsıyla müjdelenen sahâbeler. (R.A.) (Bak: Bi'at-ı Rıdvan)
ASHÂB-I SUFFA: Suffa ehli. Bunlar, Hz. Peygamberin (A.S.M.) mescidine bitişik üstü örtülü, etrafı açık bir yerde otururlardı ve orada yaşarlardı. Bu zatların yaşayışları ve hâlleri din hizmeti, hayatı bakımından büyük değer taşımaktadır. Bütün hayatları Peygamberimiz'in (A.S.M.) yanında bulunarak Kur'ânın en yüksek derslerini alır, öğrenirler ve öğretirlerdi. İslâmiyeti öğrenmek, öğretmek ve yaymak için her türlü şahsi menfaatlerini terkederek tam bir İslâm fedaisi olarak yaşarlardı. Bunlar evlenmezler ve dünya işleriyle uğraşmazlardı. Ashab-ı Suffa'nın bu hizmetleri sebebiyle ve bu çok büyük fedakârlıkları vesilesiyle İslâmiyet az zamanda çok yayılmış ve kökleşmiştir. Peygamberimiz'in (A.S.M.) hadis-i şerifleri mükemmel bir şekilde muhafaza altına alınmış ve zamanımıza kadar hatta kıyamete kadar sağlam bir şekilde devam etmesi sağlanmıştır.Bu Ehl-i Suffa'nın ahvâli Kur'an-ı Kerim hizmetine ilk ve en mühim başlangıç olduğu ve herkese büyük ibret ve ders teşkil edeceği için, Sahih-i Buhâri Tercemesi Yedinci Cildinin 62 ve 63 üncü sahifelerindeki alâkalı kısmı naklediyoruz: "Suffa, Kamus Müterciminin dediği gibi ve hepimizin bildiği veçhile, eski yerlerdeki "sed", "seki" gibi yüksekçe eyvana denir. Lisanımızda tahrifle "sofa" tâbir olunur. Ehl-i suffa buna izâfe edilmiştir. Ashâb-ı Suffa; aileden cüdâ, gaile-i dünyeviyeden âzâde ve bütün mânası ile feragatkâr bir hayata mâlik olan bir zümre-i mübârekenin ekseri vakitleri Resül-i Ekremin (A.S.M.) huzurunda geçerdi. Dâima Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) ahz-ı feyz ederlerdi. Taraf-ı Peygamberiden tâyin buyurulan muallimler mârifetiyle de kendilerine Kur'ân tâlim edilirdi. Bunlardan yetişenler müslüman olan kabilelere tâlim-i Kur'ân için gönderilirdi. Bu cihetle bunlara "Kurrâ" denilirdi. Bu suffaya da "Darul-Kurrâ" demek en münâsib bir isimdir. Nur-u Kur'an'ın "lemhat-ül basar" denilebilecek derecede az bir zaman zarfında âfâk-ı âleme intişar etmesi, bu ilim ocağının yetiştirdiği güzideler sâyesinde müyesser olmuştur. Mütevâzi ve fakat çok feyyaz olan dörtyüz, beşyüz raddesinde dâimâ Kur'ân ile, icâbında gazâ ile meşgul olan bir irfân-ı Kur'ân ordusu bulunuyordu. İçlerinden teehhül edenler kadro haricine çıkardı. Fakat, yenileri ile ikmal edilirdi. Burası bütün mânası ile leyli ve meccâni bir dâr-ul-ilim idi. Müdâvimleri ne ticaretle, ne bir san'at ve harâsetle iştigal etmezdi. Maişetleri taraf-ı risâlet-penâhiden ve ağniyâ-ı ashâb tarafından te'min edilirdi. Bu hakikatı, Ehl-i Suffa'nın mübarek simâlarından birisi olan Ebu Hureyre (R.A.) kendisinin çok hadis rivâvet ettiğinden şikâyet edenlere karşı verdiği şu müskit cevabında pek güzel ifâde etmiştir: "Benim kesret-i rivâyetim çok görülmesin; muhacir kardeşlerimiz çarşıdaki, pazardaki ticaretleri ile, "Ensar" kardeşlerimiz de tarlalardaki, bahçelerdeki ziraatleri ile meşgul bulundukları sırada, Ebu Hureyre, Peygamberin (A.S.M.) mübârek nasihatlerini hıfzediyordu..." demişti.Resul-i Ekrem (A.S.M.) Ashâb-ı Suffa'nın maişeti ile, tâlim ve terbiyesi ile pek yakından alâkadar olurdu. Hattâ saadet-hâneleri ihtiyacatı ile ikinci derecede meşgul bulunurdu. Bir kerre Hz. Fâtıma (R.A.) el değirmeni ile un öğütmekten usandığından şikâyet ederek bir hizmetçi istediğinde, Resül-i Ekrem (A.S.M.) - "Kızım! Sen ne söylüyorsun?... Henüz Ehl-i Suffa'nın maişetini yoluna koyamadım" buyurmuştu.Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) hiç bir mev'izaları, hiç bir hitâbeleri yoktur ki, bunun irâdı sırasında Ashâb-ı Suffa orada hazır bulunmasın, dinleyip, hıfzederek diğer ashâba nakletmesin... Bu suretle ahkâm-ı İslâmiyyenin hıfz ve naklinde Ehl-i suffanın pek müstesna te'sirleri görülmüştür.İçlerinde Ebu Hureyre (R.A.) gibi müstesnâlar yetiştiği gibi, ilmi varlık göstermiyenler de vardı. Fakat, hangi türlü tedris gösterilebilir ki, umumi surette böyle sihir-âmiz bir feyz verebilmiş olsun.."Hak Dini Kur'ân Dili Cilt 2, sahife: 939, 940, 941 de de şu izahat vardır:"Bir gün Resul-i Ekrem (A.S.M.) Ashâb-ı Suffa'nın başlarında durmuş, hallerini nazar-ı tetkikten geçirmişti. Fakirliklerini, çekmekte oldukları zahmetlerini gördü ve kalblerini tatyib edip onlara buyurdu ki: - "Ey Ashâb-ı Suffa! Sizlere müjdeler olsun ki; her kim şu sizin bulunduğunuz hâl-ı sıfâtta ve bulunduğu halden râzı olarak bana mülâki olursa, o benim refiklerimdendir... "
ASHÂB-I SUYÛF: Bizzat harbe iştirak edip kılıçları ile cihad edenler.
ASHÂB-ÜŞ-ŞİMÂL: Amel defterleri sol taraflarından verilecek olan cehennemlik kimseler. Solcular.
ASHÂB-I ŞUHÛD: (Bak: Ehl-i Şuhûd)
ASHÂB-I TAHRİC: (Bak: Tahric)
ASHÂB-I UHDÛD: Cenab-ı Hakka imân ve itâat edenleri çukurlara doldurup yakan veya sopa ile döven, fir'avn gibi zâlim kimseler.
ASHÂB-I YEMİN: Ahid ve yeminlerinde sebât edenler. Kendi kazançlarından ziyâde Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve ikrâmına kavuşacakları ümid edilenler. Allah'a itâatleri ve amelleri iyi olup ahirette amel defterleri sağ taraftan verilecek olanlar. Sağcılar. Mukaddesatçılar. Kur'an ve İmân yolunda Allah (C.C.) için çalışanlar ve bunlara taraftar olanlar. Sağlam ve helâl dâiresinde çalışan kimseler. Cennetlik olanlar.
ASHAME: Peygamberimizin zamanında Müslümanlığı kabul eden Habeş Necaşisinin ismi.
ASHAR: Saçı kızıl adam. Kırmızı tüylü hayvan.
ASHAR: (Sıhr. C.) Evlenme neticesinde akraba olan erkekler. (Kayınbiraderler, kayınpederler, güveyler.)
ASHEB: Tüyünün üstü kızıl, içi beyaz olan deve.
ASIF(E): (C.: Asıfât) Şiddetli rüzgâr, sert fırtına. (Bak: Asf)
ASIFAT: (Asf. C.) şiddetli rüzgârlar.
ASIL: (Bak: Asl)
ASIM: Kendisini günahlardan men'edip pâk ve ismetli tutan, koruyan, men'eden.
ASIMA: Medine şehrinin diğer bir ismi.
ASIR: (Bak: Asr)
ASİ: Uygun, elverişli.
ASİ: Çok isyan eden, çok isyancı.
ÂSİ: İsyan eden. Emirlere itâat etmeyen. * Günah işleyen. * Meşru idâreyi tanımayıp baş kaldıran.
ÂSÎ: Hurma salkımı.
ÂSİ: Doktor, cerrah, tabib. * f. Kederli, hüzünlü.
ASİB: Dolmuş bağırsak. * Katı nesne, şedid. * Şiddetli sıcak, çok sıcaklık. * Talihsizlik.
ASİB: Dağ, cebel. * Kuyruğun bittiği yere "asib-ü zeneb" derler.
ÂSİB: f. Musibet, belâ, âfet, felâket. * Çarpışma.
ASİB-İ RÜZGAR: Zamanın belâsı.
ASİB-RESAN: f. Zarar veren, musibete atan, belâya düşüren, felâkete sevkeden.
ASİD: Başında bir zahmet olup boynunu döndüremeyen ve eğilemeyen, burnundan sümüğü akan deve.
ASİDE: Bulamaç adı verilen yemek.
ASİF: (C.: Usefâ) Para ile tutulan işçi, yevmiyeci, gündelikçi.
ASİFE: Buğday ve arpa başağını örten yapraklar.
ÂSİL: (C.: Avâsil-Usûl) Kovandan bal alan kişi. * Yürürken aceleden yele yele yürüyen kimse.
ASİL: Esas. Yedek olmayan. * Köklü. * Edebli, soylu. * Fık: Muamelâtta kendi nâmına hareket eden. * Akşam vakti. * Ölüm, mevt.
ASİLÂNE: f. Asil olanlara yakışır şekilde. Asil ve neseb sahibine lâyık.
ASİLE: (C.: Asâil) Bir şeyin tamamı, bütünü. * Öğleden sonranın son kısmı, akşam üzeri. * Ölüm, mevt.
ASİL-ZADE: f. Sülâlesi ve ailesi görgülü, temiz ve asil olan.
ASİL-ZÂDEGÂN: (Asil-zâde. C.) Asilzâdeler, soylu kişiler.
ASİM: Engel, mâni, muhafaza eden.
ASİM: Günahkâr. Günah işleyen.
ASİME: f. Akılsız, şaşkın, sersem.
ASİME-GÎ: f. Akılsızlık, şaşkınlık, sersemlik.
ASİME-SÂR: f. Kafası karışık.
ÂSİN: Pis kokulu. Bozulup kokan su.
ÂSİR: Bir efsaneyi rivayet eden.
ASÎR: Üsâre. Özsu. * Bir maddenin sıkılmış suyu. * Suyu alınmak için sıkılmış şey.
ÂSİR: Ayağı kayan.
ASİR: Ağır. Zor. Güç. Müşkül. Düşvâr.
ASİR: Karmakarışık. * Bitişik komşu.
ASİR(E): Üzüm ve benzeri şeyleri şıra yapmak veya yağını almak için sıkan.
ASİRE: Üzerine bir yıl geçtiği hâlde hâmile olmayan dişi deve.
ASİRE: (C.: Asirât) Hayvanın ayağının arasına takılan köstek.
ASÎRE: Cibre, posa.
ASİSTAN: Fr. Profesör veya hekim yardımcısı.
ASİT: Fr. Terkibindeki hidrojenin yerine element alarak tuz meydana gelmesine sebep olan ve mavi turnusolü kırmızıya çevirmek hâsiyetinde hidrojenli birleşik hamız.
ÂSİTAN: f. Kapı eşiği. * Dergâh. * Tekke.
ÂSİVEN: f. Şaşkın, sersem, aklı dağınık.
ÂSİYÂ: f. Su değirmeni.
ASİYÂ-BÂN: f. Değirmenci, değirmen sahibi.
ASİYÂ-GER: f. Değirmen yapan, değirmenci.
ASİYÂ-SENG: f. Değirmentaşı.
ÂSİYE: Kederli, hüzünlü kadın. * Sütun, kolon, direk. * Hz. Musa'yı (A.S.) Nil nehrinden çıkararak büyütüp yetiştiren kadın. Firavunun zevcesinin ismi.
ASK: Lâzım olmak, lüzumlu olmak.
ASKA': Atların ve kuşların başının ortasında beyazlık olanı. * Kanarya kuşu.
ASKÂ': (Suk. C.) Çeşme duvarlarının bölmeleri.* Bölgeler.
ASKABE: Küçük salkım.
ASKALÂN: Şam diyârında bir şehrin adı. ("Arûs-üş Şam" da derler.)
ASKALE: Serap fazla olmak.
ASKAR: Üzüm şırası.
ASKAT: (Uydurukça kelimedir.) (Bak: Vâhid-i kıyasî)
ASKER: (C.: Asakir) Devlet ve memleketin muhafazası için ücretli veya ücretsiz olarak veya kur'a ile toplanarak hazır bulundurulan ve resmi elbise giyen silahlı adamlar topluluğu. Er, leşker, nefer.
ASKER: f. Devredici, seyyar.
ASKERE: Şiddet. * Asker hazırlamak.
ASKER-GÂH: f. Asker kampı, askeriyeye ait kamp.
ASKERÎ: Askere veya askerliğe ait, askere mahsus.
ASKUL: (C.: Asâkil) Beyaz, büyük mantar.
ASL: Yelmek. Seğirtmek.
ASL: Temel, esas, kök. Bidâyet. Mebde', dip, hakikat. Hâlis, sâfi. Haseb ve neseb. Soy sop. Zâten, en ziyâde.
ASL-I MEYYİT: Huk: Ölen kimsenin babası, babasının babası ve ilh...
ASLA': Başının tepesinde ve önünde kıl olmayan. * Küçük başlı.
ASLA: Hiçbir zaman.
ASLÂB: (Sulb. C.) Sulbler, beller.
ASLÂD: Sert, katı ve düz. (Çakmak taşı hakkında). Ateşsiz. * Cimri, hasis, pinti.
ASLAH: Kulağı hiç işitmeyen.
ASLAH: En sâlih. Daha sâlih.
ASLAHAKELLAH: Allah seni ıslâh etsin (meâlinde duâ).
ASLAH TARİK: En selâmetli tarz. En salih usul, yol.
ASLAT: Koyu, sahin.
ASLEKA: Serabın fazla olması.
ASLEM: Kulağı kesik olan, kesik kulaklı.
ASLEN: Kök veya soy bakımından, aslında, esasında; temelden, kökten.
ASLÎ: Asla aid ve müteallik.
ASLİYYET: Asl'ın hususiyeti ve hâli. Hususilik, mümtaziyet, seçkinlik. * Başka şeyler karışmamış olan bir şeyin ilk hali.
ASL Ü ESAS: Gerçek, doğru.
ASM: Sargı. * Kırılmış kemiğe bağlanan ağaç.
ASMÂ: Ön ayağı beyaz olan dişi koyun.
ASMA': Küçük kulaklı. * Zeki kimse.
ASMA: Elleri veya bacakları eğri olan.
ASMA': Uyanık ve gözü açık (adam) * Keskin (kılınç).
ASMAH: Çok cesur, pek kahraman.
ASMAÎ: Arapların şöhret bulmuş şairi.
ASMAN: f. Gökyüzü, sema.
ASMANE: f. Dam, tavan, kubbe.
ASMAN-GÛN: f. Gök mavisi.
ASMANÎ: (C.: Asmâniyân) f. Gökyüzüne, aya, güneşe mensub. * Açık mavi.
ASMANÎ ÂHEN: f. Yıldırım.
ASMAR: f. Mersin ağacı.
ASMENDE: Şaşkın, alık, dalgın. Hile ile kandıran, hileci.
ASMIHA: (Sımah. C.) Kulak kanalları.
ASNIM: (Sanem. C.) Putlar. * Sevgililer.
ASPİRATÖR: Fr. Hava emme cihazı.
ASR: Muttali olmak. Gözcülük etmek.
ASR: (C.: Evâsır) Kırmak. * Hapsetmek.
ASR: (Asır) Bir devrelik zaman. * İkindi vakti. * Zamanın bir cüz'ü. * Konuşan kimselerin başkaları ile beraber yaşadığı müddet. * Yüz yıl. * Eskiden bazılarınca kırk, elli veya altmış yıllık müddet. * İnsanın ortalama yaşayış zamanı. * Gece ve gündüzden her biri. * Birisinin aşireti. * Men'etmek. * Suyunu çıkarmak için bir şeyi sıkmak.
ASR-I ÂHİR: Son asır, son devir.
ASR-I CAHİLİYYET: Cahiliyyet asrı. Cahiliyyet devresi. * Arabistan'da İslâmiyet'ten önceki putperestlik ve vahşet devri.
ASR-I EHÎR: Son asır.
ASR-I EVVEL: İlk asır. * Ist: Fey-i zevâle ilâveten, herşeyin gölgesi kendisinin bir misli daha uzadığı zamandan başlayıp, iki misli uzayıncaya kadar süren ikindi vaktidir. (Fey-i zevâl; güneş tam ortada iken, gölgenin uzunluğudur.)
ASR-I HÂZIR: Şimdiki asır, yeni zaman.
ASR-I SAÂDET: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) peygamber olarak dünyada bulunduğu devir. (Bu sıdk ve kizb; küfür ve iman kadar birbirinden uzak. Asr-ı Saadet'te sıdk vâsıtasıyla Muhammed'in (A.S.M.) âlâ-yı illiyyine çıkması ve o sıdk anahtarıyla hakaik-ı imaniye ve hakaik-ı kâinat hazinesi açılması sırrıyla, içtimaiyat-ı beşeriye çarşısında sıdk, en revaçlı bir mal ve satın alınacak en kıymetli bir meta' hükmüne geçmiş. Ve kizb vasıtasıyla Müseylime-i Kezzâbın emsâli, esfel-i sâfiline sukut etmiş. Ve kizb o zamanda küfriyat ve hurafatın anahtarı olduğunu o inkılâb-ı azîm gösterdiğinden, kâinat çarşısında en fena, en pis bir mal olup; o malı satın almak değil; herkes nefret etmesi hükmüne geçen kizb ve yalana, elbette o inkılâb-ı azîmin saff-ı evveli olan ve fıtratlarında en revaçlı ve medâr-ı iftihar şeyleri almak ve en kıymetli ve revaçlı mallara müşteri olmak fıtratında bulunan Sahabeler; elbette şüphesiz bilerek ellerini yalana uzatmazlar. Kizb ile kendilerini mülevves etmezler. Müseylime-i Kezzâb'a kendilerini benzetemezler. Belki, bütün kuvvetleriyle ve meyl-i fıtriyeleriyle en revaçlı mal ve en kıymettar meta' ve hakikatların anahtarı Muhammed'in (A.S.M.) âlâ-yı illiyyîne çıkmasının basamağı olan sıdk ve doğruluğa müşteri olup, mümkün olduğu kadar sıdktan ayrılmamağa çalıştıklarından, ilm-i Hadisce ve ulema-i şeriat içinde bir kaide-i mukarrere olan "Sahabeler, daima doğru söylerler. Onlardaki rivâyet, tezkiyeye muhtaç değil. Peygamberden (A.S.M.) rivayet ettikleri Hadisler bütün sahihtir." diye ehl-i şeriat ve ehl-i hadisin ittifakına kat'î hüccet bu mezkûr hakikattır. H.)
ASR-I SÂNİ: İkinci asır. * Ist: Fey-i zevâle ilâveten, herşeyin gölgesi kendi boyunun iki misli daha uzadığı zamandan başlayan ikindi vaktidir. (Fey-i zevâl; güneş tam ortada iken, gölgenin uzunluğudur.)
ASRA': Zor olan şey. Güç nesne. * Kanatlarının uçlarında beyazlıklar olan tavşancıl kuşu.
ASRAF: (Sarf. C.) Masraflar. * Değişiklikler.
ASRAM: (Sırm. C.) İnsan toplulukları, insan kümeleri. * Çadır grupları.
ASRAN: (Asaran) İki devir. Gece ve gündüz. * İki asır. * Gündüzün zamanı.
ASRE: (C.: Aserât) Ayak kayma, sürçme, yanılma.
ASREM: Kulağı sakat, hasta. * Ailesini geçindirmek için sıkıntı çeken (kimse). * Bölük bölük.
ASREMAN: Gece, gündüz.
ASRÎ: Devre, modaya ve israflı fantaziyelere uyan. Taklitçi. Zamana uygun. Bir devreye, asra âit ve müteallik.
ASRİS: f. At koşturulan meydan, hipodrom.
ASS: Her nesnenin aslı, her şeyin esası.
ASS: Gece gezip dolaşmak.
ASS: Katı ve sağlam olmak, berk olmak.
ASSÂB: İplikçi.
ASSÂL: Kovandan bal çıkaran, bal satan, balcı.
ASSALE: Arı, bal arısı. * Arı kovanı, kovan. * Petek, bal peteği.
ASSUBAY: Ask: Çavuş, üst çavuş ve başçavuş diye rütbeleri olan, ücret alan ve resmi elbise giyen askerdir.
AST: Alt. * Birinin emri altında olan kimse, mâdun. * Askerlikte rütbe veya kıdemce küçük olan asker.
ASTAN: f. Eşik, atebe. * Dergâh, tekye.
ASTANE: f. Eşik, atebe. * Paytaht. * Mânevi büyüklerin kabri. * Büyük tekke. * Merkez. (Osmanlı İmparatorluğunun merkezi olması münasebetiyle İstanbul manasına da gelir.)
ASTÂNE-İ SAÂDET: Saadet eşiği. Sultan sarayı, İstanbul.
ASTAR: (Satr. C.) Yazı satırları.
ASTİN: f. Esvap kolu, yen.
ASTİN-BERÇİDE: f. Hazırlanan veya hazırlanmış (adam).
ASTİNE: f. Yumurta.
ASTİN-EFŞAN: f. Yen silken. * Mc: Vazgeçen.
ASTİN-MALİDE: f. Hazırlanmış, hazırlanan (adam).
ASTRONOM: yun. Kozmoğrafya âlimi, felekiyat ile uğraşan, gök cisimleri hakkında bilgi edinmeye çalışan.
ASTRONOMİ: yun. Kozmoğrafya. Gök ilmi. Felekiyat.Astronomi ilmi dünyanın birgün hareketinin duracağını; coğrafya, karaların alçalarak dünyanın sularla kaplanacağını, iklimin değişerek canlılar için yaşanmaz hâle geleceğini; fizik, güneşin birgün söneceğini, kâinattaki enerjinin artık kullanılamaz, işe yaramaz hâle geleceğini, kâinatın öleceğini açıklamaktadır. İnsanların yaşanmaz hâle gelecek dünya ve güneş sisteminden başka sistemlere göç edeceklerini hayâl etsek bile, kâinatın genel çöküşü karşısında kaçacak yer bulamıyacaklardır. Sonunda kıyamet kopması muhakkaktır ve Allah'ın vaadi olan âhiret, şüphesiz gelecektir.
ASTRONOT: yun. Feza yolculuğu yapan vasıtaları kullanan kişi. (Amerikada ve batıda astronot; Rusyada ve komünist ülkelerde kozmonot tâbiri kullanılmaktadır.)
ASÛB: Bey, başbuğ. Hakan. * Arı beyi. (Bak: Ya'sub)
ASÛDE: f. Rahat, huzur içinde. Dinç. Müsterih. Sâkin. * Bir cins helva adı.
ASÛDE-DİL: f. Başı dinç, huzuru yerinde, gönlü rahat.
ASÛDE-DİLÎ: f. Gönül rahatlığı.
ASÛDE-GÎ: f. Huzur, rahat, asayiş.
ASÛDE-HÂL: f. Hâli rahat, sıkıntısı olmayan.
ASÛDE-NİŞİN: f. Rahatça oturan. İstirahat eden.
ASUF: Hızlı ve çabuk yürüyen. * Çok şiddetli rüzgar.
ASUF: (Asf. dan) Çok zulüm eden. Çok zâlim.
ASUL: Gururlu, mütekebbir, zâlim kimse.
ASUM: Geçim derdi için çok çalışan kimse.
ASUM: Obur, açgözlü, arsız.
ASUMAN: f. Gökyüzü. Semâ. * Felek.
ASUMANÎ: Beşerî olmayan. Semavî olan. Göğe âit ve müteallik.
ÂSÛN: (Asi. C.) İsyan edenler. Günahkârlar.
ÂSÛR: (C.: Avâsir) Tuzak, ağ. * Şer. * Şiddet.
ASÛR: Zorluk. Güçlük.
ASÛR: Eğri boyunlu.
ASÛS: Yalnız yürüyüp, otlayan deve. * Yanından insanlar uzaklaşmayınca kendini sağdırmayan deve. * Av arayan kimse.
ASÜD: (Esed. C.) Arslanlar. * Yiğitler.
ASÜFTE: (Asügde) f. Ateşle islenmiş. * Hazırlanmış, hazır.
ASVA: Sırtlan. * Yaşlı kadın.
ASVAD: (C.: Asâvid) Büyük emir.
ASVAT: (Savt. C.) Sesler.
ASVEB: (Sâib. den) En doğru ve iyisi. Çok isabetli.
ASVEB-İ AKVÂL: Kavillerin en muhkemi, sözlerin en doğrusu.
ASVİNE: (Sunvân. C.) Elbise koymaya yarayan dolaplar. Gardroplar.
ASY: Yaşamak. * Kocamak, ihtiyarlamak.
ASY: İsyan, itaatsizlik.
ASYA: Dünyadaki kıt'aların en büyüğü. * f. Değirmen. (Bak: As)
ASYAF: (Sayf. C.) Yaz mevsimleri.
ASYAR: Dayanmak. * Sürçmek.
AŞA: (C.: A'şiye) Akşam yemeği.
AŞA: (C.: Aşâ-Aşvâ) Gece gözlerin görmeyip gündüz görmesi.
AŞABE: Yaş otun çok olması.
AŞAİR: (Aşiret. C.) Aşiretler. Kabileler.
AŞAK: Sarmaşık.
AŞAM: f. Yiyecek ve içecek. * İçen, içici manasına birleşik kelimeler yapılır.
AŞAMİDENÎ: f. İçilebilen veya yenilebilen.
AŞAVET: Gündüz görüp, gece görmeyen ve tavukkarası adı verilen göz hastalığı.
AŞAYA: (Aşi. C.) Akşamlar, mağribler.
AŞB: (C.: A'şâb) Yaş ot.
AŞEBE: Zayıflığından gövdesi kurumuş olan yaşlı kimse. * Büyük azı dişi. * Küçük adam.
AŞEM: Kuru ekmek.
AŞEME: Kuru ekmek parçası. * Büyük azı dişi.
AŞEN: Her nesnenin aslı ve kökü. * Sözü kendi kanaatine göre söylemek.
AŞENNET: (C.: Aşânit) Yaramaz huylu kimse.
AŞENZER: Katı, sağlam nesne.
AŞERAT: (Aşere. C.) On sayıları.
AŞERE: On. On rakamı.
AŞERE-İ MÜBEŞŞERE: Hz. Peygamber'in (A.S.M.) kendilerine Cennetlik olduklarını müjdelediği sahabelerdir. Bu kişiler Allah'ın emirlerine bağlılıkta ve din hizmetindeki fedailikte Allah'ın rızasını tam kazanmışlardır. Bu zatlar şunlardır: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Abdurrahman bin Avf, Hz. Ubeyde bin Cerrah, Hz. Said, Hz. Sa'd bin Ebi Vakkas, Hz. Talha, Hz. Zübeyr İbn-ül Avvam (R.Anhüm).
AŞEVÎ: Akşam, akşam vaktine dair.
AŞEVİ: Yoksullara parasız olarak yemek yedirilen veya dağıtılan yer, aşhane. * Para ile yemek yenilen yer, lokanta. * Düğün gibi toplantılarda, yemekleri hazırlamak için iğreti mutfak olarak kullanılan yer. * Bazı tekkelerde yemek pişirilen yer.
AŞEVSEC: Büyük karınlı iri deve.
AŞEVZEN(E): Galiz, katı nesne.
AŞ-HANE: f. Aşevi, mutfak.
AŞI: Birşeyden alınıp diğer birşeye aktarılan madde. * Çeşitli tehlikeli hastalıkların önünü almak için aşılanan madde. * Yabani veya cinsi âdi bir ağaca, cinsine yakın diğer iyi bir ağaçtan vurulan kalem veya yaprak aşısı.
ÂŞIK: Çok fazla seven. Mübtelâ. Birisine tutkun. * Saz şairi. * (Cümledeki yerine göre) : Ahbab, hazret, ma'hut, seninki gibi mânâlara gelir. (Müennesi: Aşıka)
ÂŞIK-I DİDÂR-I PÂK: Temiz yüzün âşıkı. * Edb: Evvelce ordularda, kışlalarda, köy odalarında ve mahalle kahvelerinde gerek kendinin, gerek başkalarının sözlerini sazla dile getiren kimse; halk şâiri.
ÂŞIKAN: (Âşık C.) f. Âşıklar, tutkunlar.
AŞİ: (C.: Avâş) Kastedici.
AŞİ: Akşam. * Akşam yemeği. * Tavuk karasına tutulan kimse.
AŞİHE: f. Kişneme.
AŞÎK: Fazla âşık, çok tutkun.
AŞİKÂR(E): f. Belli, meydanda, açık. Bedihi.
AŞİNA: f. Mâlumatlı, haberli olan. Arif. Bilgili. Mâlik. Tanıdık. Yabancı olmayan. * Yüzücü.
AŞİNE: f. Yumurta.
AŞİR: Onuncu. * Eskiden öşür toplayan vergi memuru. (Bak: Amil)
AŞİR: Onda bir. On kısma taksim edilen bir şeyin herbir parçası. * Kur'an-ı Kerimin on cüz'ünden herbiri veya on âyetlik bir parçası. * Dost, yardımcı, yardak. * Koca. * Kabile. * Kötülükte yardımcılık eden. * Sahip. * Toz. (Bak: Aşr)
AŞİRE: Onuncu. Tâsia'nın altmışta biri.
AŞİREN: Onuncu olarak, onuncu derecede.
AŞİRET: Kabile, oymak, göçebe halinde yaşıyan ekseri bir soydan gelen cemaat. Yakın akraba, âile.
AŞİRET-İ GALİB: Galip gelen aşiret. * Aşiretin ekseriyeti, çokluğu.
AŞİYAN (E): f. Kuş yuvası. * Mc: İkâmetgâh. Ev, mesken.
AŞİYAN-I HARÂB: Yıkılmış yuva, tahrib edilmiş mesken.
AŞİYAN-SÂZ: f. Yuva kuran, mesken yapan.
AŞİYY: Akşam, akşam üzeri.
AŞK: (Işk) Çok ziyâde sevgi. Şiddetli muhabbet. Sevdâ. Candan sevme. * İttibâ'. Alâka.(İnsanın mahiyeti ulviye; fıtratı, câmia olduğundan; binler envâ-ı hâcât ile binbir esmâ-i İlâhiyyeye herbir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır. Muzaaf ihtiyaç, iştiyaktır. Muzaaf iştiyak, muhabbettir. Muzaaf muhabbet dahi aşktır. Ruhun tekemmülâtına göre merâtib-i muhabbet, meratib-i esmâya göre inkişaf eder. Bütün esmâya muhabbet dahi -çünki o esmâ Zât-ı Zülcelâl'in ünvanları ve cilveleri olduğundan- muhabbet-i zâtiyyeye döner. S.)
AŞK-I EFLÂTUNÎ: Maddeci olmayan aşk.
AŞK-I HAKİKÎ: Hakiki aşk. Allah için sevmek. Allah sevgisi.
AŞK-I KİMYEVÎ: Fıtrî meyil ve alâka. Kimyevî unsurlar arasında birbirlerine karşı olan cazibe ve birleşme meyelanları ki; birer İlâhi emir ve kanunlardır.Fransızcası: Affinite (afinite) dir. (Sani-i Hakîm, havada iki unsur halk etmiştir. Biri azot, biri müvellid-ül humuza. Müvellid-ül humuza ise: Nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvis eden karbon unsur-u kesifini kehribar gibi kendine çeker. İkisi imtizac eder. Buharî hâmız-ı karbon denilen (semli havâi) bir maddeye inkılâb ettirir. Hem hararet-i gariziyeyi te'min eder, hem kanı tasfiye eder. Çünki: Sani-i Hakîm, fenn-i kimyada, aşk-ı kimyevî tabir edilen bir münasebet-i şedideyi, müvellid-ül humuza ile karbona vermiş ki: O iki unsur, birbirine yakın olduğu vakit, o kanun-u İlâhî ile, o iki unsur imtizac ederler. Fennen sabittir ki: İmtizacdan hararet hâsıl olur. Çünki imtizac, bir nevi ihtiraktır. Şu sırrın hikmeti şudur ki: O iki unsurun, her birisinin zerrelerinin ayrı ayrı hareketleri var. İmtizac vaktinde her iki zerre, yani onun zerresi, bunun zerresiyle imtizac eder, bir tek hareketle hareket eder. Bir hareket muallâk kalır. Çünkü: İmtizacdan evvel iki hareket idi. Şimdi iki zerre, bir oldu. Her iki zerre, bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sani-i Hakîm'in bir kanunu ile hararete inkılâb eder. Zaten "Hareket, harareti tevlid eder" bir kanun-u mukarreredir. İşte bu sırra binaen beden-i insanîdeki hararet-i gariziye, bu imtizac-ı kimyeviyye ile te'min edildiği gibi, kandaki karbon alındığı için kan dahi sâfi olur. İşte nefes dâhile girdiği vakit, vücudun hem âb-ı hayatını temizliyor. Hem nâr-ı hayatı iş'al ediyor. Çıktığı vakit, ağızda, mu'cizât-ı kudret-i İlâhiye olan kelime meyvelerini veriyor. S.)
AŞK-I LÂHÛTÎ: Cenab-ı Hakk'a olan sevgi ve muhabbet. Aşk-ı İlâhî, aşk-ı hakikî, aşk-ı mânevî gibi tâbirler Cenab-ı Vacib-ül Vücud'a dâir şiddetli muhabbet ve sevgiyi ifâde eder.
AŞK-I MECAZÎ: Fâni şeylere olan aşk. Nefis ve şehvet arzusuna dayanan aşk. * Tas: Kâmil bir zâtın Cenab-ı Hakk'a dâir şiddetli muhabbetinden evvel fani, dünyevî şeylere dair olan aşkı.(Mahbublara olan aşk-ı mecazî aşk-ı hakikiye inkılâb ettiği gibi, acaba ekser nasda bulunan dünyaya karşı olan aşk-ı mecazî dahi bir aşk-ı hakikiye inkılâb edebilir mi?Elcevab: Evet, dünyanın fâni yüzüne karşı olan aşk-ı mecazî, eğer o âşık, o yüzün üstündeki zeval ve fena çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, bâki bir mahbub arasa, dünyanın pek güzel ve âyine-i esmâ-i İlâhiye ve mezraa-i âhiret olan iki diğer yüzüne bakmağa muvaffak olursa, o gayr-i meşru mecazî aşk, o vakit aşk-ı hakikiye inkılâba yüz tutar. Fakat bir şart ile ki, kendinin zâil ve hayatiyle bağlı kararsız dünyasını, haricî dünyaya iltibas etmemektir. Eğer ehl-i dalâlet ve gaflet gibi kendini unutup, âfaka dalıp, umumi dünyayı hususi dünyası zannedip ona âşık olsa, tabiat bataklığına düşer boğulur. Meğer ki hârika olarak bir dest-i inayet onu kurtarsın. Şu hakikatı tenvir için şu temsile bak. Meselâ:Şu güzel zinetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam âyinesi bulunsa, o vakit beş oda olur. Biri hakiki ve umumi, dördü misâli ve hususi... Herbirimiz kendi âyinemiz vasıtasiyle, hususi odamızın şeklini, hey'etini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak, kırmızı; yeşil boyasak, yeşil gösterir. Ve hâkezâ... âyinede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz; çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat hârici ve umumi odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyir edemeyiz. Hususi oda ile umumi oda hakikatta birbirinin aynı iken, ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmak ile odanı harab edebilirsin, ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.İşte dünya süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı, bir endam âyinesidir. Şu dünyadan her birimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususi dünyamız ve âlemimiz, bir sahifedir. Hayatımız bir kalem... onunla sahife-i a'mâlimize geçecek çok şeyler yazılıyor. Eğer dünyamızı sevdikse, sonra gördük ki: Dünyamız hayatımız üstünde bina edildiği için, hayatımız gibi zâil, fâni, kararsızdır, hissedip bildik. Ona ait muhabbetimiz, o hususi dünyamız âyine olduğu ve temsil ettiği güzel nukuş-u esma-i İlâhiyeye döner; ondan, cilve-i esmâya intikal eder. Hem o hususi dünyamız, âhiret ve Cennet'in muvakkat bir fidanlığı olduğunu derkedip, ona karşı şedit hırs ve taleb ve muhabbet gibi hissiyatımızı onun neticesi ve semeresi ve sünbülü olan uhrevî fevâidine çevirsek, o vakit o mecazî aşk, hakikî aşka inkılâb eder. Yoksa $ sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayatın zevâlini düşünmeyerek, hususi, kararsız dünyasını, aynı umumi dünya gibi sabit bilip kendini lâyemut farzederek dünyaya saplansa, şedit hissiyat ile ona sarılsa, onda boğulur gider. O muhabbet onun için hadsiz bela ve azaptır. Çünki, o muhabbetten yetimâne bir şefkat, meyusâne bir rikkat tevellüd eder. Bütün zihayatlara acır; hatta güzel ve zevâle mâruz bütün mahlukata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden bir şey gelmez, ye's-i mutlak içinde elem çeker. Fakat gafletten kurtulan evvelki adam, o şedit şefkatin elemine karşı ulvi bir tiryak bulur ki: Acıdığı bütün zihayatların mevt ve zevâlinde bir Zât-ı Bâki'nin bâki esmâsının dâimi cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâki görür; şefkatı, bir sürura inkılâb eder. Hem zeval ve fenâya mâruz bütün güzel mahlukatın arkasında bir cemâl-i münezzeh ve hüsn-ü mukaddes ihsas eden bir nakş ve tahsin ve san'at ve tezyin ve ihsan ve tenvir-i dâimîyi görür. O zeval ve fenâyı, tezyid-i hüsn ve tecdid-i lezzet ve teşhir-i san'at için bir tazelendirmek şeklinde görüp, lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyadeleştirir. M.)
AŞKAR: Koyu kırmızı. * Kırmızı saçlı adam. * Doru at.
AŞ-KÂRE: f. Aşçı.
AŞKBAZÎ: f. Aşk oyunu. Sever görünmek. Aşk-ı kâzib.
AŞKNÜMA: f. Aşkını bildiren. Aşkını gösteren.
AŞKÛ: f. Tavan; kat, tabaka. * Gökyüzü. Gök.
AŞNA: f. Yüzücü. * Yüzme. * Tanıyan, yabancı olmayan. (Bak: Aşina)
AŞNAGER: f. Yüzücü. Yüzgeç.
AŞNAGERÎ: f. Yüzme, yüzücülük.
AŞNAB: f. Yüzen, yüzücü.
AŞNA-YAN: (Aşnayî. C.) f. Dostluklar, âşinalıklar, haberdarlıklar.
AŞ-PEZ: f. Ahçı, aşçı.
AŞR: (Aşir) On. * On adetten birisini almak. On etmek. * Kur'ân-ı Kerim'den on âyet mikdarı kısım.
AŞR-İ ÂHİR: Ist: Ramazan ayının son on günü.
AŞR-İ MİŞAR: (Bak: Öşr-ü mişar)
AŞRA': Muharrem ayının onuncu günü. * On aylık vazife. * On aylık hâmile deve.
AŞREFE: Bir cins misvak ağacı.
AŞŞ: Zayıf adam.* Az, kalil. * Kuş yuvası.
AŞŞAB: (Aşşeb. den) Nebatları, bitkileri toplayarak ve misallerini kurutarak her biri üzerinde ilmî incelemeler yapan âlim.
AŞŞAR: A'şar tahsildarlığı yapmış olan kimse. Öşürcü, ondalıkçı.
AŞŞE: Yaprağı uzun ve ince olan hurma ağacı. * Zayıf vücutlu, uzun boylu kadın.
AŞTÎ: f. Barışıklık, sulh.
AŞTÎ-HÛRE: f. Barış ziyafeti.
AŞTÎ-PERVER: f. Barış taraflısı, sulh.
AŞTÎ-PERVERANE: f. Barış taraftarına yakışacak şekilde.
AŞTÎ-SÂZ: f. Sulhsever, sulh taraftarı. Barışsever, barışçı.
AŞTÎ-SÂZÎ: f. Barışseverlik, sulhseverlik.
AŞU: Kör olmak. Görmemek. * Mc: Görmemezlikten gelmek.
AŞÛB: f. Karıştırıcı, karıştıran mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
AŞÛB-ENGİZ: f. Karışıklığa medar olan, kargaşalığa sebebiyet veren.
AŞÛB-GÂH: f. Gürültülü patırtılı yer. Kargaşalık ve karışıklık yeri.
AŞUG: f. Bilinmiyen, meçhul, yabancı. * Serseri.
AŞUM: Bir ot cinsi.
AŞURE: (Aşurâ) Arabi aylardan olan Muharrem ayının onuncu günü. Aynı günde çeşitli hububat ve kuruyemişler katılarak yapılan tatlı.
AŞÜFTE: f. Sevgiden kendinden geçen. Çıldırırcasına seven. * İffetsiz kadın.
AŞÜFTE-DİL: f. Gönlü perişan olmuş.
AŞÜFTE-DİMAĞ: f. Aklı perişan.
AŞV: Kasdetmek.
AŞVA': Geceleyin gözü görmeyen kadın veya kız. * Önüne bakmayıp her ne olursa basan deve.
AŞVE: Akşam karanlığı. * Akşam yemeği.
AŞVEZ: (C.: Aşâviz) Sağlam yer. * Sağlam ve geçirimsiz yerlerde oluşan göl. * Sağlam, kuvvetli deve. * Çok et.
AŞY: Akşam yemeği.
AŞYAN: Akşam yemeği yiyen kişi.
AŞYERE: Dayanmak. Sürçmek.
AŞZAN: Ayağı kesilmiş gibi emekleyerek yürümek.
ATAŞ: Susama. Hararet.
ATAŞA: (Atşân. C.) Susamış olanlar, susuzlar.
ATAŞE: Fr. Elçiliklerde vazifeli memur.
ATEŞ-PAŞ: f. Ateş saçan.
ATLAS: İpekten yapılmış kumaş. Üstü ipek, altı pamuk kumaş. * Düz tüysüz. * Büyük harita. * Atlas Okyanusu.
ATLAS: (Talas. C.) Eskitmeler, yıpratmalar. * Eski, aşındırılmış, yıpranmış.
ATRAS: (Tırs. C.) Yazılmış sayfalar.
ATTAS: Devamlı aksıran.
AVASIF: (Asıta. C.) Sert ve kuvvetli rüzgârlar. Fırtınalar.
AVASIM: (Asıme. C.) Temiz, ismetli kimseler. * Hudut şehirleri.
AVRUPALILAŞMAK: Avrupalıların fikirlerini ve yaşayış tarzını benimsemek. Türkiye'de batılılaşma olarak kullanılmaktadır. Avrupa zamanımızda ilim ve teknikte ilerlemiş olmakla beraber inanışları, ahlâkları, felsefeleri ve yaşayış tarzı ile geri bir düşünüşü temsil eder. Avrupaya, batıya özenmek, eşkiyanın gasbettiği servetine özenmeğe benzer. Batının, mazlum milletleri ezmek için vasıta ve silah olarak kullandığı ilim ve tekniğe sahip olmak, İslâm'ın hakkıdır. İslâm dünyası ilim ve tekniğe sahip olmakla hem batının zulmüne son verecek, hem de bunu insanlığın hayrına, barış için ve insanlığın saadeti, mutluluğu için kullanacaktır. Amma batının hayat felsefesi insanlık için bir zehirdir ve onu reddeder. (Bak: Asrî)
AYASOFYA: İstanbul'daki bu ilk kilisenin açılış resmi Mi : 325 tarihinde yapılmıştır. 513 senesi Ocak ayının 13-14. gecesi bir yangın esnası bina kâmilen yanmış. O zaman İmparator Justinyanus yeniden yaptırmış. 573 de binanın resm-i küşâdı yapılmıştır.Osmanlılarca 29 Mayıs 1453'de İstanbul fethedilince Fatih Sultan Mehmed yaya olarak Kiliseye girmiş ve müezzine ezan okutarak maiyeti ile beraber namaz kılmıştır. Ayasofyanın câmi halinde kıyâmete kadar devamını vasiyet etmiş, fakat maalesef câmi 1934 de bir müze haline getirilmiştir.
AYASTAFANOS: İstanbul'da Yeşilköy semtinin eski adı.
AYASTAFANOS MUAHEDESİ: 3 Mart 1878 Rusya ile Osmanlılar arasında ilk olarak yapılan bir anlaşmadır. (28 Safer 1295) Tarihte buna "Ayastafanos Mukaddemat-ı Sulhiyesi" denir. Anlaşma maddeleri tatbik edilememiştir.
ÂYÂT-I NÂSİH: Sâbık olan şer'i hükmün kaldırıldığını beyan eden âyetler. (Bak: Nesh)
AYİNE-İ ÂSMÂN: Güneş.
AYYAŞ: Haram içki içen. şarhoş.
AZGAS: (Bak: Adgas)
AZM-İ KASABA: Tıb: Baldır kemiği.
ALAŞIM: Madenlerin eriyerek birleşmesi sonunda meydana gelen madde, halita.
ASÂYİŞ-BERKEMÂL: Rahat ve huzur te'min edilmiş.
ASÂYİŞ-CU: f. Rahat ve huzur arayan. Asâyiş isteyen.
AŞB: (C.: A'şâb) Yaş ot.
AŞEM: Kuru ekmek.
AŞENNET: (C.: Aşânit) Yaramaz huylu kimse.
AŞEVÎ: Akşam, akşam vaktine dair.
AŞ-HANE: f. Aşevi, mutfak.
AŞİYAN-SÂZ: f. Yuva kuran, mesken yapan.
AŞNAGER: f. Yüzücü. Yüzgeç.
AŞNAGERÎ: f. Yüzme, yüzücülük.
AŞNAB: f. Yüzen, yüzücü.
AŞR-İ MİŞAR: (Bak: Öşr-ü mişar)
AŞU: Kör olmak. Görmemek. * Mc: Görmemezlikten gelmek.
AŞUM: Bir ot cinsi.
AŞÜFTE-DİL: f. Gönlü perişan olmuş.
AŞV: Kasdetmek.
AŞYAN: Akşam yemeği yiyen kişi.
AŞYERE: Dayanmak. Sürçmek.
ATAŞ: Susama. Hararet.
ATAŞE: Fr. Elçiliklerde vazifeli memur.
ATEŞ-PAŞ: f. Ateş saçan.
AYYAŞ: Haram içki içen. Şarhoş.
BÂ-İ KASEM: Arabçada yemin maksadı ile kelime başına getirilen bâ. $ "Billâhi" gibi. * Farsçada: Bâ $ diye yazılırsa; ile, beraber, birlikte, sâhip mânalarına gelir. Arapçadaki Zû gibidir.
BAAS: (Bak: Ba's)
BA-ASAM: Günahlarla.
BÂB-I ÂSAFÎ: Tar: Sadrazam konağı.
BÂB-I SERASKERÎ: Serasker kapısı. Eski Milli Müdafaa Vekâleti. Milli Savunma Bakanlığı. Şimdiki İstanbul Üniversitesi'nin kapısı.
BADAŞ: f. Mükâfat.
BA'DE HARAB-İL BASRA: Basra harab olduktan sonra. * Mc: İş işten geçtikten sonra.
BAHAS: Deve tırnağı. * Ayak eti. * Parmak diplerinin ayak tarafındaki etleri. * Gözün üstünde veya altında beliren yumruca et.
BAHHAS: (Bahs. den) Çok bahseden, bahsetmeyi seven.
BAHR-İ MUHİT-İ ATLASÎ: (Bahr-ı Muhit-i Garbî) Atlas Okyanusu.
BAHR-İ MUTAVASSIT: Akdeniz.
BAKİYYE-İ ÂSÂR: Eserlere âit geri kalan izler. Eserlerin geri kalanı.
BALAST: ing. Demir yollarında traverslerin altına; şoselerde ise düzeltilmiş toprak üzerine döşenen taş parçaları.
BARAS: Tedavi edilmesi mümkün olmayan ve vücutta beyaz lekeler meydana getiren bir hastalık.
BÂRİKA-ÂSÂ: şimşek gibi.
BAS': Cem' etmek, toplamak.
BASAİR: (Basiret. C.) Basiretler. İbretli görüşler. Deliller. İbretler. Hüccet ve bürhanlar. Gözler. * Kalb duyguları.
BASAL: Bot: Soğan ve benzeri gibi kökler.
BASAL-İ HARİF: Acı soğan.
BASALA: Tıb: Vücudun her hangi bir yerinde yaradılıştan olan kabartı.
BASAR: (C.: Ebsâr) Görme duygusu. * Kalble hissetme. Kalb gözü. * Gözün görmesi. * İdrak. Fikir. * İlm-i Kelâm'da: Kendi şânına lâyık bir vecih ile Cenab-ı Hakk'ın "görme sıfatı"dır. Kâinatta hiçbir şey O'nun görmesinden hâriçte kalamaz.
BASARET: (Bak: Besaret)
BASARIK: Çulha tezgâhının ayaklığı. * Piyano ayaklığı gibi çifte ayaklık.
BASARÎ: (Basar. dan) Görüşle ilgili olan, görmeye ait.
BASBASA: Dalkavukların nefret edilecek hâlleri, tabasbusları, yaltaklanması. * Köpeğin, kuyruğunu sallayarak sokulması.
BASIK: Yükselmiş. Uzamış. Çıkmış.
BASIK: Eli açık. Cömert. Dolup taşan.
BASIKA: Beyaz ve sâfi bulut. * Âfet, dâhiye. * Makbul bir cins sarı hurma.
BASIM: (Uydurma bir kelimedir) Matbaacılık. Tab'etme sanatı.
BASIN: Uydurma bir kelime olup "matbuat" yerine kullanılır. Gazete, mecmua gibi belli zamanlarda çıkan matbuatın hepsi.
BASINÇ: (Bak: Tazyik)
BÂSIR: Gören. Dikkatli ve göz kuvveti ile gören.
BÂSIT: Açan. Yayan. Serici. * Ferahlık veren. * Dilediği kulunun rızkını genişlendiren Allah (C. C.). * Mücerred olup, mürekkep ve müellef olmayan. * Tıb: Bir uzvu uzatıp açan adele.
BÂSIT-ÜR-RIZK: Allah.
BASİ': (C.: Busu') Ter.
BASİA: Çok kırmızı dudak.
BASİK: Gövde damarı. (Dirsek içinde bulunan üç damarın aşağısında olandır.)
BASİKA: Su ile tamamen dolu olan kuyu.
BASİL: Kahraman, cesur, yiğit kimse. * Fena, sert, kırıcı, kötü söz. * Haram olan şey. * Güzel olmayan, çirkin kimse.
BASİL: Fr. İnce, uzun bir bakteri çeşidi.
BASİLE: Bir nevi soğan. Bir soğan çeşidi.
BASİM: (Besm. den) Güleryüzlü, şen kimse.
BASİNE: Ekincilerin sabanı. * Sanat ehlinin âletleri. * Kaba çuval.
BASİR: Basiret sâhibi ve anlayışlı olan. Hakikatları anlayan. En iyi ve en çok anlayışlı. Kalb gözü ile gören. * İt, köpek, kelp.
BASİR: Kararmış. * Ekşi yüzlü ve katı yürekli kimse.
BASİRANE: f. Görerek. Bilerek. Basiret sahibine yakışır halde.
BASİRET: Hakikatı kalbiyle hissedip anlama. Kalbde eşyanın hakikatlarını bilen kuvve-i kudsiyye. Ferâset. İm'ân-ı dikkat. * İbret alınacak hidâyet sebepleri. Beyyine. Hüccet. * Bir evin iki tarafının arası. * Yer üstündeki kan. (Bak: Süveydâ-i kalb)
BASİRET-İ KALB: Gönül uyanıklığı. Kalb basireti.
BASİRET-KÂR: f. Basiretli, ferâsetli, önceden gören.
BASİRET-KÂRÎ: Basiretlilik, önceden görmeklik.
BASİT: Kıymetsiz. * Geniş * Yaygın olan. * Mücerred ve münferid olup, mürekkeb ve müellef olmayan. * Neş'eli. Güleryüzlü. Düz, arızasız, engelsiz. * Edb: Aruz vezinlerinden biri.
BASİT KESİR: Sûreti (payı), mahrecinden (paydasından) küçük kesir. 2/5 gibi.
BASİTA: Uzak yer.
BASİTE: Yükseklik ölçen yayvan güneş saati. * Döşeme minder. * Düz yer.
BASKI: t. Basıp sıkacak, tazyik edecek şey. Sıkı tazyik. * Basan, ağırlık veren şey. * Kalıp, damga. * Bir eserin yeni basılışlarının her seferi. * Bir basmanın bir def'ada basılan miktarının tamamı. Meselâ: Bu lügatın baskısı 25.000 dir.
BASKIN: t. Ağır, sakil. * Basıp geçen, galip, üstün. * Ansızın, birdenbire hücum.
BASKÜL: Fr. Büyük ağırlıkları, küçük bir ağırlık yardımıyla tartmayı sağlamak üzere birkaç kaldıracın uygun bir tarzda birleştirilmesiyle meydana getirilmiş âlet.
BASRA: Yumuşak küfki taşı. (Bu sebepten Basra şehri, "Basra" diye isimlendirilmiştir.)
BASRİYYUN: Milâdi 8. yy. da Basra'da yaşamış lisaniyat âlimlerinden bir grup.
BAST: Genişlemek, açmak, yaymak. * Bir şeye el uzatmak. * Sevindirmek. * Bir mecliste haya sebebiyle olan sıkılmanın gitmesiyle açılmak. * Özür kabul etmek. * Kaplamak. * Tas: Allahın cemâl tecellisiyle kalbin sükûn ve huzur içinde ferahlaması. (Mukabili: "Kabz"dır.)(... Teellümât-ı ruhaniye ise; sabra, mücahedeye alıştırmak için Rabbani bir kamçıdır. Çünki emn ve ye'sin vartasına düşmemek hikmetiyle havf ve reca müvazenesinde sabır ve şükürde bulunmak için kabz-bast haletleri, Celâl ve Cemâl tecellisinden intibah ehline gelmesi, ehl-i hakikatça medar-ı terakki bir düstur-u meşhurdur. K.L.)
BAST-I DÂVÂ: Dâvâ açma.
BAST-I MAKAL: Söz açma.
BAST-I MUKADDEMAT: Asıl maksada girmeden önce bir şeyler söyleme.
BAST-I ÖZÜR ETMEK: Bir hata işleyerek başkalarına da nümune olmak, aynı hatayı işlemelerine zemin hazırlamak.
BAST-I YED: Elini bir şeye uzatmak. * Mc: Tasallut ve istilâ manasındadır.
BAST-I ZAMAN: Az zamanda çok uzun bir zaman yaşamış olmak.(Bu hakikata işareten Leyle-i Kadir gibi bir tek gece seksen küsur seneden ibaret olan bin ay hükmünde olduğunu nass-ı Kur'ân gösteriyor. Hem bu hakikata işaret eden ehl-i velâyet ve hakikat beyninde bir düstur-u muhakkak olan "bast-ı zaman" sırrı ile çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı mirac, bu hakikatın vücudunu isbat eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor. Mirâcın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs'atı ve ihâtası ve uzunluğu vardır. Çünkü o mirac yolu ile, beka âlemine girdi, beka âleminin birkaç dakikası, şu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir. Hem şu hakikata bina edilen beyn-el evliyâ kesretle vuku bulmuş olan bast-ı zaman hâdiseleridir. Bâzı evliya bir dakikada bir günlük işi görmüş. Bâzıları bir saatte bir sene vazifesini yapmış. Bazıları bir dakikada bir hatme-i Kur'âniyeyi okumuş olduklarını rivâyet edip ihbar ediyorlar. Böyle ehl-i hak ve sıdk, bilerek kizbe elbette tenezzül etmezler. Hem o derece hadsiz ve kesretli bir tevatürle bast-ı zaman hakikatını aynen müşâhede ettikleri medar-ı şüphe olamaz. Şu bast-ı zaman herkesçe musaddak bir nevi rüyada görünüyor. Bazan bir dakikada insanın gördüğü rüyayı, geçirdiği ahvali, konuştuğu sözleri, gördüğü lezzetleri veya çektiği elemleri görmek için yakaza âleminde bir gün, belki günler lâzımdır. L.)
BASTÂN: f. Tarih. * Mazi, geçmiş zaman. * Eski.
BASTÂN-ŞİNÂS: f. Geçmiş zaman, tarih.
BAST FÎ MAKAM-İL-KALB: Nefis makamında ricâ mesabesindedir. Lütuf ve rahmeti, kurb ve ünsü kabule işarettir.
BÂSÛR: (C.: Bevâsir) Tıb: Mayasıl. Kalın bağırsakta ve makadın etrafındaki siyah kan damarlarının şişmesi ve bazen iltihablanması sebebiyle, makadın içinde ve dışında meydana gelen memeler yüzünden makaddan kan ve cerahat gelmesi hastalığı.
BAŞ: t. Reis, birinci, evvel. Başlıca, en mühim.
BAŞALTI: t. Gemilerin baş tarafında tayfa ve er koğuşları. * Yağlı güreşlerde baş'ın altındaki derece.
BAŞAM: f. Perde, örtü.
BAŞAME: f. Kadınların örtündükleri yaşmak. Tülbent, başörtüsü.
BAŞBUĞ: t. Osmanlı devrinde başıbozuk veya akıncı kuvvetlerinin kumandanı. * Lider.
BAŞE: f. Atmaca kuşu.
BÂŞE-İ FELEK: Nesr-i Tâir ve Vâki adı verilen iki yıldız.
BAŞED: f. Olur, ola...
BAŞENG: f. Tohumluk olmak için saklanan sarı, iri hıyar, salatalık. * Asma üzerindeki üzüm salkımı.
BAŞGÛN: f. Uğursuz. * Ters, başaşağı.
BAŞIBOZUK: t. Bir harp çıktığında orduya süvari veya piyade olarak katılan gönüllü asker. Başıbozuk tâbiri, gelişigüzel ve intizamsız idare tarzına da alem olmuştur. Bir zamanlar bu tâbir, asker olmayan siviller için de kullanılmıştır.
BAŞİK: (C.: Bevâşık) Atmaca denilen kuş.
BAŞİR: Müjdeci, müjde veren. * Mutlu, mesut.
BAŞKENT: t. Başşehir. Bir devletin idare merkezi olan şehir. Devlet merkezi. Payitaht.
BAŞKIRDİSTAN: Rusya'da halkı Türk olan bir bölge.
BAŞMAK: Eskiden kullanılan bir çeşit ayakkabı.
BAŞTİNA: Osmanlı İmparatorluğu zamanında Balkanların bazı yerlerinde devlet arazisinden tapu ve miras suretiyle geçen tarla.
BÂŞÛRE: (C.: Bevâşir) Yeni yetişmiş, turfanda olan nesne.
BED-ASL: f. Aslı kötü, soyu fena.
BEHAS: Susama.
BEKTAŞ: f. Akrân. Eş. Arkadaş.
BEKTAŞÎ: Hacı Bektaş-ı Veli tarikatına mensub olan kimse.
BEKTAŞİYÂN: f. Bektâşiler. Yeniçeriler.
BEL'AS: Büyük karınlı dişi deve.
BERAS: Leke hastalığı.
BERASİN: (Bürsün. C.) Yırtıcı hayvanların pençeleri.
BERAŞ: Ekseri yüzde olan küçük kara noktalar.
BERDAŞTE: f. Yükseğe kaldırılmış, yukarı çıkarılmış.
BERGAŞ: (C.: Berâgiş) Sivrisinek. * Tahta biti.
BERGAŞTE: f. Yüz çevirmiş.
BERHAST(E): f. Ayaklanmış, kalkmış.
BERK-İ BASAR: Gözün şimşek çakması. * Birdenbire tepesinde çakan şimşekten mâruz olduğu dehşet ve şiddet hâlinden mecaz olarak, ansızın başına gelen mühlik hâdisenin şiddetli âlâm ve ıztırabıyla dehşet ve hayret içinde duyulan keskin intibahı ifade eder. (E.T.)
BERK-ASA: f. şimşek gibi parlak.
BERKAŞ(A): Nakşetmek, nakışlamak.
BESASA: Göz, ayn.
BESBAS: f. Saçmasapan, manâsız söz.
BESBASE: Bir ağaç adı.
BESSASE: Mekke-i Mükerreme.
BEŞAŞ: (Beşeş, beşüş) Açık yüzlü. Güler yüzlü.
BEŞÂŞET: Güler yüzlülük. * Tazelik.
BEVAS: f. Sıkıntı, keder, mihnet, elem, dert, kaygı, gam. * Yokluk.
BEVASİR: (Bâsur. C.) Mayasıllar, basurlar.
BEVAŞE: Çiftçilerin harman savurmakda kullandıkları çatal şeklindeki tahta kürek, yaba.
BEYN-NAS: İnsanlar arasında, halk beyninde.
BEYT-ÜL KASİD: Edb: Kasidenin seçilmiş en güzel beyti.
BEYT-İ MURASSA': Edb: Mısrâların ikisi de kafiyeli olan beyit.
BEYTAŞÎ: (Bak: Bektaşî)
BEZM-İ AŞK: Aşk meclisi.
BEZM-İ HÂSS: Hususi meclis.
BİAS: Deprenmek, ıztırab.
BÎ-FASAL: (Kürtçe) Fırsat vermeyen, kocaman mahlûk.
BİHASEB-İL ÂDE: Âdet kabilinden, âdet kabul ederek.
BÎ-HASIL: f. Ebedî, sonsuz, nihayetsiz, bâki. * Verimsiz, faydasız.
BÎHASTE: f. Şaşkın. Yorgun. Aciz.
BÎ-KIYAS: f. Kıyassız, ölçüsüz.
BİLÂD-I SELÂSE: Eskiden İstanbul, Edirne ve Bursa'nın üçüne birden verilen isim.
BİLÂ-FASILA: Fâsılasız, aralıksız, durmadan.
BİL'ASALE: Bizzat. Kendisi. Eli ile. Başkasını vâsıta etmeden. Asâleti ile.
BİLÂ-VASITA: Vasıtasız. Araya biri girmeden, doğrudan doğruya.
BİL-GUDUVV-İ VE-L-ÂSÂL: Sabah ve akşam.
BİL-HASSA: Hususi olarak, mahsus, özellikle.
BİLKASD: Kasd ile, düşünerek. Bilerek.
BİLVASITA: Vâsıta ile. Birisinin vâsıta olması, aracılığı ile. * Edb: Terci' ve terkib-i bentleri teşkil eden parçaları birbirine bağlayan beyit.(Bak: Musarra')
BÎ-NASİB: f. Nasibsiz, tâlihsiz.
BİNBAŞI: Ask: Bin kişiye yakın olan bir tabur askere kumanda eden subay; yarbayın bir alt, yüzbaşının bir üst derecesidir.
BİRASTE: f. Budanmış ağaç. Fazla dalları kesilmiş ağaç.
BİRBAS: Derin kuyu.
BİRKAŞ: (C.: Berâkış) Serçeye benzer bir küçük kuşun adı.
BİRNAS: Derin kuyu.
BİTTASAVVUR: Tasavvur ile, niyet ederek, düşünerek. (Bak: Tasavvur)
BUGAS: Leşle beslenen kuşlar, leş yiyen kuşlar.
BURCAS: Hedef. Yüksek bir yerde bulunan nişangâh.
BÜGAS: (C.: Bügasât-Ebgıse) Ufak, küçük kuşlar.
BÜGASE: Ufak kuş.
BÜRCAS: Havada ağaç başında olan nişan.
BÜROKRASİ: Fr. Hükûmet dairelerinde aşırı kırtasiyecilik, muamele çokluğu. İşlerin yürütülmesinde şekilciliğin ve idarî işlemlerin ağır basması hâli. Devlet görevlilerinden meydana gelen zümre veya sınıf. Memurlar sınıfı. Bürokrasi, her çeşit rejimde tahakküm vasıtası olmaktadır. Oysa İslâmiyet'te devlet makamları tahakküm değil, hizmet makamıdır. Devlet görevlileri müslüman halkın hizmetindedir, kendileri saygı beklemez, saygılı davranır. Kimseye tahakküm edemez. Çünkü Allah'ın emirlerine uymak zorundadır. Hazreti Ömer (RA), devlet başkanı olunca "Allah'ın emirlerinin dışına çıkarsam, beni kılıçlarınızla doğrultun" demekle bunun örneğini vermiştir. Zulüm ve tahakkümü kaldırarak adaleti getirmiştir. Gerçek adalet ve hürriyet ancak İslâm'da vardır.
BEZM-İ AŞK: Aşk meclisi.
BEYTAŞÎ: (Bak: Bektaşî)
BEŞÂŞET: Güler yüzlülük. * Tazelik.
BERGAŞTE: f. Yüz çevirmiş.
BERGAŞ: (C.: Berâgiş) Sivrisinek. * Tahta biti.
BERAŞ: Ekseri yüzde olan küçük kara noktalar.
BEKTAŞİYÂN: f. Bektâşiler. Yeniçeriler.
BEKTAŞ: f. Akrân. Eş. Arkadaş.
BAŞKENT: t. Başşehir. Bir devletin idare merkezi olan şehir. Devlet merkezi. Payitaht.
BAŞED: f. Olur, ola...
BAŞE: f. Atmaca kuşu.
BAŞAM: f. Perde, örtü.
BASTÂN-ŞİNÂS: f. Geçmiş zaman, tarih.
BADAŞ: f. Mükâfat.
CAME-İ HASSA: Tar: Osmanlı padişahlarının verdikleri elbiselik kumaşlar.
CAMİ-ÜL MEHASİN: Güzel vasıfları huyları kendinde toplamış bulunan.
CANHIRAŞ: f. Dayanamıyacak derecede acı ve keder veren.
CASELİK: Katolik. Başpiskopos, başpapaz, büyük papaz, patrik.
CASİM: Şam diyarında bir köyün adı.
CASİR: (Cesaret. den) Cesaret eden, cesur, cesaretli.
CASİYE: Diz çökmüş.* Topluluk, cemaat. * Yığın, taş yığını.
CÂSİYE SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 45. sûresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur. Şeriat, Dehir Suresi de denir.
CASLİK: (Cesâlik) Nasrâniler hakîmi. * Çokluk, kesret.
CASS: Alçı taşı. * Kireç.
CASSAS: Sıvacı, kireççi.
CAST: f. Üzüm teknesi. Üzümün sıkıldığı yer.
CASÛM: Korkulu rü'ya, kâbus.
CASUS: (C.: Cevâsis) Hafiye. Gizli sırları haber veren. Kendi asıl şahsiyetini gizleyip, kendini iyi şahsiyet şeklinde göstererek ve gizli yollarla bir devletin askeri, siyasi ve mâli durumlarına dair haberleri başka bir devlet menfaatına olarak toplayıp bildiren kimse.
CASUS: Karpuz.
CAŞİRİYYE: Kuşluk vakti yenen yemek. Kuşluk yemeği.
CAY-BAŞ: f. İkâmet yeri, oda, ev. Yurt, mekân, mesken.
CEDDE-İ FÂSİDE: Ananın anası, anneanne.
CEFASET: Hazımsızlık ıztırabı, sindirim zorluğu.
CEHL-İ BASİT: Bilmediğini bilmek sûretiyle olan câhillik.
CEMAAT-İ ÇİLİNGİRÂN-I HÂSSA: Tar: Saraydaki çilingirlik işlerini yapmakla muvazzaf sanatkârlar zümresi.
CEMAAT-I MÜCELLİDÂN-I HÂSSA: Tar: Saraydaki kitabları ciltlemekle vazifeli sanatkârlar.
CEMAŞ: Kadın ile oynaşan kişi.
CEMEL VAK'ASI: Müslümanlar arasında vuku bulan elem verici ilk muharebedir. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) Zevcesi Hz. Aişe (R.A.) ile Aşere-i Mübeşşereden Talha ve Zübeyr'in (R.A.) Hz. Ali'ye (R.A.) karşı kıyamlarından doğmuştur. Bu harpte Hz. Aişe ile Talha ve Zübeyr'in maiyetinde otuzbin; ve Hz. Ali'nin refakatinde yirmibin kişi olduğu hâlde karşı karşıya gelinmiş ve muhârebe sonunda her iki taraftan içlerinde sahabeden birçok zatla beraber onbin kişi şehid edilmiştir. Bu muharebede Hz. Talha ve Zübeyr de şehâdete nâil olmuşlardır. Bu muhârebeye Cemel Vak'ası denilmesinin sebebi: Hz. Aişe'nin mahfelini bir deve üzerine koydurarak ve kendisi ve bu mahfelde gayet mestûre bir şekilde oturup harp yerine maiyetindeki sahabelerle beraber gittiği için ve harbin en şiddetlisi bu devenin etrafında meydana geldiği içindir. (Bak: Sahabe)(Hazret-i Ali (R.A.) zamanında başlayan muharebelerin mâhiyeti nedir? Muhariblere ve o harpte ölen ve öldürenlere ne nam verebiliriz?Elcevap: Cemel Vak'ası denilen Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha ve Hazret-i Zübeyr ve Aişe-i Sıddıka (Radıyallahü Teâlâ Aleyhim Ecmain) arasında olan muharebe; adâlet-i mahzâ ile, adâlet-i izâfiyenin mücadelesidir. Şöyle ki:Hazret-i Ali, adâlet-i mahzâyı esas edip, Şeyheyn zamanındaki gibi o esas üzerine gitmek için içtihad etmiş. Muârızları ise: Şeyheyn zamanındaki safvet-i İslâmiye adâlet-i mahzâya müsaid idi, fakat mürur-u zamanla İslâmiyetleri zaif muhtelif akvam hayat-ı içtimaiye-i İslâmiye'ye girdikleri için adâlet-i mahzânın tatbikatı çok müşkil olduğundan, "ehvenüşşerri ihtiyar" denilen adâlet-i nisbiye esası üzerine içtihad ettiler. Münâkaşa-i içtihadiye siyasete girdiği için, muharebeyi intaç etmiştir. Mâdem sırf "Lillâh" için ve İslâmiyet'in menâfii için içtihad edilmiş ve içtihaddan muharebe tevellüd etmiş; elbette hem katil, hem maktûl ikisi de ehl-i Cennettir. İkisi de ehl-i sevaptır diyebiliriz. Her ne kadar Hz. Ali'nin içtihadı musib ve mukabilindekilerin hata ise de, yine azâba müstahak değiller. Çünki: İçtihad eden hakkı bulsa iki sevab var. Bulmazsa, bir nevi ibadet olan içtihad sevabı olarak bir sevab alır. Hatâsından mâzurdur. Bizde gayet meşhur ve sözü hüccet bir zât-ı muhakkik Kürdçe demiş ki: $Yâni: Sahabelerin muharebesinde kıyl ü kal etme. Çünki hem katil ve hem maktûl ikisi de ehl-i Cennettir.Adâlet-i mahzâ ile adâlet-i izafiyenin izâhı şudur ki: $Âyetin mâna-yı işârisiyle; bir masumun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir ferd dahi, umumun selâmeti için fedâ edilmez. Cenâb-ı Hakk'ın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için ibtal edilmez. Bir cemaatin selâmeti için bir ferdin rızâsı bulunmadan hayatı ve hakkı fedâ edilmez. Hamiyet namına rızasıyla olsa, o başka mes'eledir.Adâlet-i izâfiye ise, küllün selâmeti için, cüz'ü feda eder. Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehven-üş-şer diye bir nevi adâlet-i izafiyeyi yapmağa çalışır. Fakat, adâlet-i mahzâ kabil-i tatbik ise, adâlet-i izâfiyeye gidilmez, gidilse zulümdür.İşte İmam-ı Ali Radiyallahü Anh, adâlet-i mahzâyı şeyheyn zamanındaki gibi kabil-i tatbiktir deyip, hilâfet-i İslâmiyeyi o esas üzerine bina ediyordu. Mukabilleri ve muârızları ise, "Kabil-i tatbik değil, çok müşkilâtı var." diye adâlet-i izâfiye üzerine içtihad etmişler. Tarihin gösterdiği sâir esbab ise, hakiki sebep değiller, bahanelerdir. M.)
CEMŞASB: f. Hz. Süleyman Peygamber. (A.S.)
CESASET: Tecessüs, casusluk. Merak.
CESCAS: Kılı çok olan. * Bir otun adı.
CESSAS: Gizli şeyleri araştıran, gizli şeylere merak eden. Tecessüs sâhibi.
CESSAS: Kireç ile bina yapan. Badanacı.
CESSASE: Kruvazör, harp gemisi.
CEVASİS: (Casus. C.) Casuslar. Gizli şeyleri araştıranlar. Gizlilikleri öğrenip bilenler.
CEZÂİR-İ İSNÂ AŞER: Ege Denizindeki oniki adalar.
CİHAD-I ASGAR: Küçük savaş. İslâm müdâfaası için silahla savaşma.
CİHAS: Kalabalık, müzâhame.
CİHÂT-I SELASE: Üç uzunluk: En, boy, yükseklik.
CİLAS: Beraber oturma.
CİMNASTİK: yun. Vücud organlarını alıştırıp kuvvetlendirmek için yapılan idman. Beden terbiyesi.
CİNAS: Benzeyiş, münâsebet. * Edb: Birçok mânâya gelebilen söz, imalı, telmihli söz. telâffuzu bir, mânası ayrı olan kelimelerin bir sözde bulunması. Bunu yapmaya "tecnis" denir, o kelimelere de "cinas" denir.
CİNAS-I MUHARREF: Edb: Yalnız harflerde beraberlik, harekelerde ayrılık bulunan cinâs. (merd, mürd gibi.)
CİNAS-I NÂKIS: Edb: Cinaslı kelimelerin birinde veya birkaç harfin ziyade olması suretiyle yapılan cinas. (dem, âdem gibi.)
CİNAS-I TAMM: Edb: Lâfızda, harekelerde ve harflerde eksiklik ve ziyâdelik bulunmayan cinâs. Kır (kırmaktan emir), kır (çöl); yaz (yazmaktan emir), yaz (mevsim).
CUMHUR-U NÂS: İnsanların ekserisi, halk kalabalığı.
CÜLLAS: (Câlis. C.) Cülus edenler, oturanlar.
CÜMASE: Soğuk, berd.
CÜMLE-İ ASABİYE: Tıb: Sinir sistemi.
CÜRAŞE: Tuz döğülürken etrafına düşen iri parçalar.
CÜRDE ASKERİ: Eskiden hacca giden kafilelerin muhafızlığını yapan asker.
CÜZ-İ ASGAR: En küçük cüz. En ufak parça.
CEMŞASB: f. Hz. Süleyman Peygamber. (A.S.)
CEZÂİR-İ İSNÂ AŞER: Ege Denizindeki oniki adalar.
DADAŞ: Delikanlı, babayiğit kimse. * Erkek kardeş.
DAGAS: Çok yemekten dolayı midenin dolması.
DAGFASA: Semizlik, şişmanlık, besililik, etlilik. * Bol geniş nesne.
DAHAS: Kaypancak nesne.
DAHAS: Davarın tırnağında olan bir verem.
DAHHAS: (C.: Dehâhis) Toprak içinde kaybolup bulunmayan küçük bir böcek.
DAKAİK-AŞİNA: f. İlmî incelikleri bilen, anlaşılması ve tefhimi müşkül, yüksek ve ince ilmî mes'elelere vâkıf olan.
DAKİKA-ŞİNAS: İnce işleri ve nükteleri anlayan, bir işin incelikleriyle uğraşabilen.
DÂR-I ŞURA-YI ASKERÎ: 1296 yılında lağvolunan bu yüksek askeri meclis 1253 yılının muharrem ayında kurulmuştu. 1259 tarihinde çıkarılan kanun ile vazifesi tesbit edildi. Askeri ve mülki ricâlden onbir daimi, altı tane ise geçici azası bulunan bu mecliste bir reis ve bir de müftü yer alıyordu.
DARAS: Ekşi yemekten dolayı dişin kamaşması.
DÂS: f. Orak. * Tuzak. * Sedef otu.
DÂS-I ZERRİN: Altın orak. * Mc: Yeni ay.
DASAR: (Dâstâr) f. Tellal, simsar.
DASDASA: Depretmek, tahrik.
DASE: f. Orak.
DÂSİTÂN: (Dâstân) f. Destan, sergüzeşt. Geçmiş hâdiseleri anlatan nesir veya nazım halinde yazı. * Şöhret.
DÂSİTÂNE-İ AŞK: Aşk hikâyesi ve destanı.
DAŞ: İsimlerin sonlarına eklenerek eşlik, refakat ve ortaklık bildirir. Meselâ: Arka-daş $ : Refik.
DAŞTE: f. Köhne, harab olmuş, eskimiş, yıpranmış. * Mâlik olmuş.
DAŞTEN: f. Tutmak, elde etmek, mâlik olmak, zimmetine geçirmek. * Zabtetmek, gasbetmek, almak. * Görüp gözetlemek. * Eskimek, yıpranmak, harab olmak, köhneleşmek.
DEBS (DİBÂS): Dibekde buğday döğmek.
DEFLASYON: Fr. Paranın piyasada azalmasıyla satın alma gücünün artması.
DEHHAŞE: Çok fazla derecede korkunç, dehşet verici.
DELALET-İ SELÂSE: Üç çeşit delâlet. Bunlar da: Delâlet-i mutabıkıye, delâlet-i tazammuniye, delâlet-i iltizamiyedir.1- Delalet-i mutabıkıye: Bir kelâmın vaz'olunduğu, yani kasdedilen mânanın tamanına delâletidir. Meselâ: İnsan lâfzı, insanın tam mahiyeti olan, hayvan-ı natık, (yani, konuşan hayat sahibi varlık) mânasına delâleti gibi.2- Delalet-i tazammuniye: Bir lâfzın vaz'olunduğu mânanın bir cüz'üne delâletidir.3- Delalet-i iltizamiye: Bir lâfzın vaz'olunduğu mânanın lâzımına yani o mâna ile beraber bulunması zaruri olan diğer bir mânaya delâletidir. Mezkur delâlet-i selâseye ait şöyle bir misal dahi verilir."Zekât, müslümanların fakirlerine verilir, hiç bir zengine verilmez." İbaresi; zekâtın, yalnız Müslüman fakirlere verileceğine delâlet-i mutabıkıye ile; zengin olan Ahmet, Mehmet gibi belli şahıslara verilemiyeceğine delâlet-i tazammuniye ile; zekât hususunda zenginler ile fakirler arasında fark bulunduğuna da delâlet-i iltizamiye ile delâlet eder.
DELAS: Yumuşak ve berrak şey.
DEL'AS (DEL'AK): Büyük, kuvvetli deve.
DEMOKRASİ: yun. (Demos: Halk; Kratia: İdare, iktidar) Halk iktidarına dayanan hükümet şekli. Devlet iktidarını elinde bulunduranların, halkın çoğunluğunun iradesiyle seçildiği hükümet şeklidir. Tatbikatı üç şekildir:1- Vasıtasız hükümet şekli: Halk, devlet iktidar ve hâkimiyetini vasıtasız olarak kullanır. Kanunları kendisi yapar, suçluları kendisi muhakeme eder, idareyi kendisi yürütür. Bu usül ancak küçük cemiyetlerde tatbik imkânına sahiptir. 2- Yarı vasıtasız hükümet şekli: Halk re'yi ile temsilciler meclisi seçilir. Meclisin çıkardığı kanunların tatbik edilebilmesi için halkın re'yine baş vurulması (referandum) şarttır.3- Temsil hükümet şekli: Cumhuriyet. Halk seçim yolu ile hakimiyet ve iktidarı, belli bir zaman için seçtiği temsilciler meclisine devreder. İktidarı halk adına meclisler kullanır.Demokrasinin temsil şekli olan cumhuriyetin de üç ayrı tatbik şekli vardır. 1- Meclis hükümeti sistemi: Hükümet, meclis iradesiyle teşekkül eder. Eğer hükümet meclisin itimadını kaybederse meclis tarafından düşürülür. 2- Parlementer hükümet sistemi: Hükümetle, meclis, belli ölçüler içinde birbirine karşı müstakildir. 3- Başkanlık hükümeti sistemi: Hükümet başkanını halk seçer. Başkan, hükümet üyelerini kendisi tâyin eder ve kendisi azleder.Demokrasi, hukuk devletine ve millet ekseriyetinin hakimiyetine dayalı olup kişi veya azınlık hâkimiyetini reddeder.Demokrasinin temellerine aykırı olmayan herhangi bir inanış ve fikir sahibi olanlar, kendi inanış ve fikrini halka kabul ettirmek için zor kullanmak veya idareyi ele geçirmek için zorlama ve isyana teşebbüs veya açıkça teşvik etmemek şartıyla her türlü inanış ve fikri; neşir, tebliğ ve telkin etmek serbestliğini kabul eden devlet şeklidir.
DEMŞİNAS: f. Hikmetli davranan, akıllı.
DENASET: Kirlilik, paslılık, temiz olmayışlılık.
DENASET-İ AHLÂK: Ahlâk kirliliği, ahlâksızlık.
DERD-AŞİNA: f. Dert görmüş, mihnet görmüş kişi.
DER-HAST: f. Arzu, taleb, istek, dilek. * Dilekçe, istida.
DESSAS: Çok aldatıcı, çok desiseci.
DEST-İ RAST: Sağ el, sağ taraf.
DEVAİR-İ ASKERİYE: Askerî daireler.
DEVALÜASYON: Fr. Paranın değerinin düşürülmesi.
DEVR-İ KASIR: (Devre-i kasire) Fiz: Kısa devre.
DEYMAS: (C.: Deyâmis) Hamam. * Alçak zemin.
DEYYAS: Kaba, galiz olan kimse.
DIHAS: Çok, kesir. * Eskimeye yakın olan.
DİFNAS: Akılsız, ahmak kimse. (Müe: Difnes) DİG : f. Topraktan yapılmış tencere, çömlek.
DİHLAS: Arslan. * Yavuz, bahâdır, kahraman, çeri kimse.
DİLAS: (C.: Düles) Hızlı, seri.
DİLAS (DELİS): Yumuşak ve berrak olan nesne.
DİL-ÂSÂ: f. Gönlü rahatlandıran, avutan.
DİL-ASUDE: f. Kalbi rahat.
DİL-AŞUB: f. Kalbi sıkan, yüreğe sıkıntı veren, gönle eza veren. * Kalbi meftun eden güzel.
DİLHAS (DÜLÂHİS): Arslan. Çeri kimse.
DİL-HIRAŞ: f. Yürek parçalıyan, tırmalıyan.
DİMASE: Yumuşak. * Asanlık, kolaylık.
DİNKAS: İfsad etmek, bozmak.
DİRASE: Kitab okumak. * Elbiseyi eskitmek. * Gizli yol. * Harmanda buğday döğmek. * Uyuz olan deveyi katranlamak.
DİRVAS: Büyük deve. * Boynu kalın olan adam. * Arslan. * Köpek ve devenin sütü.
DİYAS(E): Ekini davar ayağı ile bastırıp çiğnetmek. * Kılıcı ruşen etmek, kılıcı parlatmak.
DUHAS: Denizlerde çok olan büyük bir canavar. (Arkasıyla, boğulan kimselere yardım edip kurtarır, "dülfin" de derler.)
DUR-BAŞ: f. "Uzak ol!" anlamına gelen bir emir. * Değnek, sopa, âsa.
DÜBB-Ü ASGAR: Küçük ayı denen ve Kutup yıldızı etrafında devreden yedi tanelik yıldız kümesi.
DÜKAS: Uyuklamak.
DÜMASİR: (Demser) İnişi yumuşak olan yer. * Etli, büyük deve.
DEHHAŞE: Çok fazla derecede korkunç, dehşet verici.
EASİR: (İ'sâr. C.) Şiddetli fırtınalar, kasırgalar.
EB'ÂD-I SELÂSE: Üç uzaklık ki bunlar : En, boy, yükseklik (derinlik).
EBHÂR-I VÂSİA: Geniş denizler.
EBHAS: Gözlerinin üstünde veya altında bir miktar yumruca et parçası olan kişi.
EBRAS: İnsanın rengini degiştiren alaca ve miskin eden çok fena bir maddi hastalık ismi.
EBU HASAN-I ŞAZELÎ: (Bak: şazelî)
ECDAS: (Cedes. C.) Kabirler. Mezarlar.
ECNÂS: (Cins. C.) Çeşitler, neviler, türler.
ECNÂS-I MUHTELİFE: Çeşitli, türlü cinsler.
ECRAS: (Ceres. C.) Büyük çıngıraklar, çanlar.
ECVED-ÜN NÂS: İnsanların en iyisi olan Hz. Peygamber (A.S.M.)
ECZÂ-İ ASLİYE: Vücudda temel teşkil eden parçalar ve kısımlar, unsurlar.
EDEB-İ MUÂŞERET: (Bak: Âdâb-ı muaşeret)
EDİLLE-İ ASLİYE: (Bak: Edille-i erbaa)
EDMAS: Kaşlarının üç kısmı ince ve dipleri kalın; başının kılları ise az olan kimse.
EDNAS: (Denes. C.) Pislikler, necisler, kirler. * En aşağılar, âdi ve bayağı kişiler.
EF'ÂL-İ HASENE: İyi ve güzel ameller, fiiller, işler.
EFHAS: (Fahs. C.) Her şeyin içleri, boşlukları.
EFRAS: (Fers. C.) Atlar. Beygirler.
EFRAŞTE: f. Yükseltilmiş, yukarı kaldırılmış.
EGTAŞA: Karartı.
EHASİN: Pek güzel, en güzel olan şeyler.
EHASİN-İ AHLÂK: Ahlâkın en iyisi, en güzeli. Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) ahlâkı gibi olan ahlâk.
EHASS: En hasis. En bayağı.
EHASS: Daha uyanık. Daha hassas.
EHASS: Saçı dökülmüş kişi.
EHASS: Daha hususi, daha yakın, daha hâlis. Hususi. Ziyade hâs.(Eamm'ın zıddıdır.)
EHASS-I ÂMÂL: Emellerin en hası.
EHASS-ÜL HAVÂS: En hâlisin hâlisi. Şuhudi imân sahibleri olan evliyalar. Cenab-ı Hakk'a yakınlık kazananların en hâlisi olan enbiyâ ve evliya. Efdallerin efdali, sâlihlerin sâlihi.
EHL-İ İHTİSAS: İhtisas sahibi olan kimseler. Bu kişiler yalnız kendi meslekleriyle uğraşırlar, çeşitli meslek ve meselelerle fikirlerini dağıtmazlar. (Bak: İhtisas)
EHRAS: Dilsiz. (Bak: Ahras)
EHSÂS: (Hiss. C.) Hisler, duygular.
EHSÂS-I RAKİKA: İnce hisler, ince duygular.
EİMME-İ İSNÂ AŞER: On iki imâm. Silsile-i sâdâttan olup müceddit olan imâmlar hakkındaki bir tâbirdir. Bu zâtlar esasât-ı İslâmiye ve hakaik-i Kur'âniye ve imâniyenin, dini esasların ve şeriatın muhafazasına çalışan, saltanat işlerine karışmayan mânevi riyâset ve ilim sahibi şahsiyetlerdir.
EİMME-İ SELÂSE: Üç imâm. Fıkıh kitablarında ekseriyetle İmâm-ı A'zam, İmâm-ı Şâfi'i, İmâm-ı Malik için söylenir. Hanefi Mezhebine dâir mes'elelerin bahsolduğu kitablarda "Eimme-i Selâse"den maksad; İmâm-ı A'zam ile iki talebesi olan İmâm-ı Muhammed ve İmâm-ı Ebu Yusuf'dur.
EKANİM-İ SELÂSE: Üç unsur. (Bak: Teslis)
EKASIR: (Akser. C.) En kısalar, pek kısalar.
EKASİ: (Aksâ. C.) En uzaklar, pek uzaklar.
EKASİ-İ BİLÂD: Uzak beldeler, en uzak şehirler.
EKASİM: (Aksam. C.) Aksamlar, paylar, kısmetler.
EKASİRE: (Kisrâ. C.) Kisralar, şahlar. Eski Acem padişahları.
EKASİS: (Kıssa. C.) Kıssalar, ibretli hikâye ve dersler.
EKDAS: (Küds. C.) Küdsler. Hurmalar.
EKVAS: (Kevs. C.) Yaşmaklar.
EKYAS: (Kis. C.) Kisler, para keseleri. Torbalar. * (Keys. C.) Akıllı kimseler.
ELASS: Sık dişli. * Çenesi kulaklarına yakın olup boynu kısa olan.
EL'AS: Gök dudaklı.
ELASTİK: Fr. Esnek, toplanıp çekilir, uzayıp kısalan.
ELASTİKİYYET: Fr. Esneklik. Elâstiklik.
ELHASIL: Hasılı, sözün özü, kelâmın lübbü, neticesi, kısası, kısacası. Hülasa-i kelâm, netice-i kelâm, filcümle.
EL-KÂSİBÜ HABİBULLAH: Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) ma'rifetini ve rızâsını kazanan onun habibidir, sevgili kuludur. (Hadis meâli)
ELMAS: Çok kıymetli, beyaz, şeffaf mâden. Cevher. Kıymetli taş. (En saf karbondur.)
ELMAS: Küçük kaşlı olan.
ELMAS-PARE: Elmas parçası. * Mc: Çok güzel.
ELMAS-RİZE: Elmas kırıntısı, döküntüsü.
ELMAS-TIRAŞ: Elmas gibi yontulmuş olan makbul bir cam, kristal.
ELSİNE-İ SELÂSE: Üç lisan. Türkçe, Arapça ve Farsça.
ELYASA (A.S.): Benî İsrail Peygamberlerindendir. Benî İsrail ise; günden güne Kitabullah'ı dinlemez olmuştu. Cenab-ı Hak Asuriye Devleti'ni onlara musallat eyledi. Sonra Yunus (A.S.) Asuriye içinde Ninova şehrinde Peygamber oldu.
EMARAT-I HASENE: İyi alâmetler.
EMASİL: (Emsel. C.) Benzerler, eşler, akranlar, müsaviler. * İtibarlı kimseler.
EMN Ü ÂSÂYİŞ: Eminlik ve rahatlık, korkusuzluk, tehlikesizlik, güvenlik.
EMR-İ HÂS: Hususi emir. Belli bir şahsa verilen emir. Özel ve belli bir iş.
EMR-İ MAAŞ: Geçinme işi ve hususu. Hayat ihtiyaçları.
EMRAZ-I ASABİYE: Sinir hastalıkları.
ENASE: Demirin yumuşak olması.
ENASİ: (Enâsiye) (İnsan. C.) İnsanlar. * Basar, göz.
ENASİYA: Bir mürekkeb ilâç.
ENBAŞTE: f. Yıkılmış, dağılmış. * Tıkanmış.
ENCAS: (Necis. C.) Pisler. Necis şeyler.
ENFAS: (Nefes. C.) Nefesler. Soluklar. * Ruhlar. Canlar. * Cevherler. * Duâlar.
ENFAS-I HAYRİYYE: Hayırlı nefesler.
ENFAS-I MA'DUDE: Sayılı nefesler. İnsan hayatı. Miktarı muayyen olan ömür dakikaları.
ENFES-İ ÂSÂR: Eserlerin en nefisi, eserler içinde en değerli olanı.
ENFLASYON: Fr. Piyasaya gerektiğinden fazla kâğıt para çıkartmaktan dolayı paranın değeri düşüp fiyatların yükselmesi.
ENHAS: En uğursuz, pek uğursuz. Eş'em.
ENKAS: En noksan, çok noksan, pek eksik.
ENMAS: Kaşının kılları az olan kişi.
ER'AS: Zayıflığından veya yorulduğundan dolayı yab yab yürüyen kişi.
ERAS: Başı büyük olan kimse.
ERASS: Sık dişli.
ERBAŞ: Ask: Subay ve assubayların dışında kalan rütbeli asker.
ERHAS: (Rahis. den) Pek ucuz.
ERKAM-I AŞERE: Sıfır da dahil olduğu birden dokuza kadar olan sayılar.
ERKÂN-I ASKERİYE: Yüksek rütbeli askerler. Zabitler, subaylar.
ERKAŞ: (C.: Erakiş) Siyahlı-beyazlı alaca yılan.
ERMAS: Eski ve köhne nesne. * (Remes. C.) Sallar.
ERMAS: Gözü çapaklı kişi.
ERZAK-I ASKERİYYE: Askere verilen erzak.
ERZEL-İ NÂS: İnsanların en rezili, en fenası.
ESAS: Temel. Kök. Rükün. şart. Hakikat ve mahiyetler.
ESAS: Ev eşyası. Eve âit lüzumlu şeyler. * Mal. Rızık.
ESASAT: (Esas. C.) Esaslar. Temeller, kökler.
ESASE: f. Gözucu ile bakma.
ESASEN: Kendiliğinden, aslından, temelinden.
ESASİYYE: Asılla temelle alâkalı. Esasa ait ve müteallik.
ESLAS: (Sülüs. C.) Sülüsler, üçde birler, üçde bir parçalar.
EŞ'AS: Saçı dağınık olan. * Saçı dökülmüş kişi.
EŞERR-İ NÂS: İnsanların en şerlisi, nasın en kötüsü.
EŞHAS: (Şehs. C.) Şahıslar. Kişiler.
EŞHAS-I MA'RUFE: Tanınmış kişiler, bilinen şahıslar.
ETİBBA-İ HASSA: Saray hekimleri, saray doktorları.
ETRAS: (Türs. C.) Türsler, harpde kullanılan kalkanlar.
ETVAS: (Tâus. C.) Tavus kuşları.
EVASIT: (Evsât. C.) Vasatlar, orta hal ve vaziyetler.
EVBAŞ: Mahalle çapkını. Şahısların rezilleri. * Muhtelif yerlerden gelmiş, toplanmış bir cemaat, bir bölük.
EVBAŞAN: (Evbaş. C.) Aşağılık kimseler, âdi kişiler, alçak ve rezil insanlar. Ayak takımları.
EVHAMIN MÜDAFAASI: Vehimlerin def'edilmesi, kuruntuların kovulması.
EVHAŞ: Daha vahşi. En vahşi.
EVHAŞ: Nefret veren şey.
EVKAS: Boynu kısa olan.
EVKAŞ: Ayak takımı. Terbiyesiz, ahlaksız, adi ve alçak kimse.
EVSÂT-I MUFASSAL: Kur'ân-ı Kerimin 86. suresi olan Tarık Suresinden 98. sure olan Beyyine Suresinin sonuna kadar olan surelerdir.
EVTAS: Arap Yarımadasında, Hevâzın ilinde bir derenin ismi olup, Peygamberimizin (A.S.M.) Huneyn Vak'ası bu vâdide vuku bulmuştur.
EZ'AF-I NÂS: İnsanların en zayıf olanı.
EZELL-İ NÂS: İnsanlar içinde en rezil ve aşağılık olan adam.
EBU HASAN-I ŞAZELÎ: (Bak: Şazelî)
ELMAS-TIRAŞ: Elmas gibi yontulmuş olan makbul bir cam, kristal.
EVHAŞ: Daha vahşi. En vahşi.
FAHHAŞ: Her cins fenalık ve kötülükleri şahsında toplamış olan kimse.
FÂİL-İ MÜBAŞİR: Huk: Bir şeyi bizzat yapan kimse.
FARAŞ: (Feraşe. den galat) Süprüntüleri toplamağa ait kulplu kutu, kürekçik. Süpürge. (Bak: Ferraş)
FARMASON: Fr. Mason. Dinsiz, imansız. (Bak: Mason)
FAS': Hurmanın kabuğunu soymak.
FASAFIS: Beyaz söğüt dedikleri ağaç.
FASAHA: Ruşen olmak, parlamak. * Hâlis olmak.
FASAHAT: Doğru ve düzgün söyleyiş. Açık ve güzel ifadeli konuşma.Fasâhat: Sözün; lâfız, mâna ve âhenk itibariyle kusursuz olmasıdır. Diğer tâbirle, lâfızların söylenişinin tatlı, mânasının da söylenirken hemen zihne girmesidir. Bu keyfiyetlerin birincisi, kelime ve cümle âhengi ile, ikincisi de kullanan kimsenin kelime hazinesi ve seçme kudreti ile alâkalıdır. Fasâhatin daha yüksek derecesine belâgat denir ki; fasih bir sözün, yerine ve adamına göre söylenmesidir. Her beliğ söz, yerine göre denmemişse, beliğ olamaz. (Edb. S.)Kelimenin aslı: "Sütün köpüğü gidip hâlis kalması" mânasına idi. Sonra bir şeyin sâfi ve şaibelerden, şüphelerden hâlis olmasında kullanılmıştır. Bir şeyin belli ve âşikâr olması. (L.R.)(Lâfzındaki fesahat-ı harikasıdır. Evet Kur'an mânen üslub-u beyan cihetiyle fevkalâde beliğ olduğu gibi lâfzında gayet selis bir fesahati vardır. Fesahatin kat'i vücuduna, usandırmaması delildir ve fesahatin hikmetine, fenn-i beyan ve maaninin dâhi ulemasının şehadetleri bir bürhân-ı bâhirdir. Evet, binler defa tekrar edilse usandırmıyor. Belki lezzet veriyor. Küçük basit bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor; hıfzedebilir. En hastalıklı, az bir sözden müteezzi olan bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş geliyor. Sekeratta olanın damağına şerbet gibi oluyor. Zemzeme-i Kur'an onun kulağında ve dimağında aynen ağzında ve damağında mâ-i zemzem gibi leziz geliyor. Usandırmamasının sırr-ı hikmeti şudur ki: Kur'an, kulube kut ve gıda ve ukule kuvvet ve gınâdır ve ruha mâ ve ziyâ ve nüfusa devâ ve şifâ olduğundan usandırmaz. Hergün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi hergün yesek, usandıracak. Demek Kur'an hak ve hakikat ve sıdk ve hidayet ve hârika bir fesahat olduğundandır ki, usandırmıyor, daima gençliğini muhafaza ettiği gibi tarâvetini, halâvetini de muhafaza ediyor. Hattâ Kureyşin rüesâsından müdakkik bir beliğ, müşrikler tarafından, Kur'anı dinlemek için gitmiş. Dinlemiş, dönmüş, demiş ki: "Şu kelâmın öyle bir halâveti ve tarâveti var ki kelâm-ı beşere benzemez. Ben şairleri, kâhinleri biliyorum. Bu onların hiç sözlerine benzemez. Olsa olsa etbâımızı kandırmak için sihir demeliyiz." İşte Kur'an-ı Hakîm'in en muannid düşmanları bile fesahatinden hayran oluyorlar. S.)
FASAHAT-PERDÂZ: f. Güzel ve açık konuşan. Fasih konuşan.
FASAL: Ek. Bilek.
FASD: Kan alma, hacamet. * Damar kesmek.
FASDA': "Fe" takip edatından sonra fiilinin emr-i hâzırı.
FASETE: Fr. Tıraş olunmuş elmasın yüzlerinden her biri.
FÂSIK: (Fısk. dan) Günahkâr. Hak yolundan hâriç olan. Allah'ın emirlerine karşı zıt hareket eden. Büyük günahı işleyen veya küçük günahta ısrar eden kimse.(Ey bedbaht fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve "ekseriyetin efkârı benimle beraberdir" deme! Çünki fâsık adam, fıskı istiyerek ve bizzat taleb edip girmemiş; belki içine düşmüş çıkamıyor... Hiç bir fâsık yoktur ki, sâlih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki, El-iyâzübillâh! irtidat ile vicdanı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın.) (R.N.)
FÂSIK-I MAHRUM: Günah işlemeye hazır olduğu halde fırsat bulamayan.
FÂSIK-I MÜTECÂHİR: Açıktan açığa kimseden sıkılmadan günah işleyen. İşlediği günah ile övünen günahkâr kimse. (Böylelerin aleyhinde konuşmak gıybet sayılmaz.)
FÂSIL: Fasıllara ayıran. Kısım kısım eden.
FÂSILA: Bend. Kısım. Bölük. Durak. * Mevsim. * Mebhas.
FÂSILA-İ SALTANAT: Yıldırım Bayezid'in Ankara savaşında Timur'a esir düşmesinden, Çelebi Mehmed'in pâdişah olmasına kadar geçen zaman.
FÂSİC: Semiz. * Yüklü olmayan kısır deve.
FÂSİC: Kısır, semiz davar.
FÂSİD(E): Bozguncu. * Doğru olmayan. Bozuk. Müfsid. * Yanlış olan. * Fık: Aslen sahih olup, vasfen sahih olmayan. Yani, kendi nefsinde meşru' iken gayr-i meşru' bir şeye yakınlığı sebebiyle meşru'iyyetten çıkan şeydir. İbadet hususunda fâsid ile bâtıl aynı şeydir. Meçhul bir şeyi satmak gibi. (Bak: Bâtıl)
FÂSİD-ÜL MİZAC: Ahlâkı ve iyi huyları ifsad eden.
FÂSİD DAİRE: Man: A yı B ile, B yi A ile ispat etmek. Bir düşünceyi isbat etmek için isbat edilmemiş başka bir düşünceyi delil olarak kullanmak ve bunu da isbat için isbatı istenen ilk düşünceyi doğru sayıp buna delil diye kullanmak. Yani isbat edilen ile isbat edeni birbirine delil saymak olup isabetsizdir.
FÂSİH: (Fesh. den) Vazgeçen. Dağıtıcı. Bozguncu. Fesheden. * Çürüten.
FÂSİH-İ ŞİRKET: şirketi fesheden.
FASÎH: Fasahat sâhibi. Hatasız olarak söyleyen. Açık ve güzel konuşan.
FASÎHANE: f. Fasahatli, fasih olana yakışır tarzda. Açıklıkla.
FASİKA: Fâre.
FASİKÜL: Fr. Bir kitabın ayrı bir kapak içinde satılan bölümlerinden her biri.
FASÎL: (C: Fisâl-Fuslân) * Hâkim. * Kale duvarından kısa duvar. * Deve yavrusu.
FASÎLE: (C.: Fesâil) Anababa, ebeveyn, âile. * Familya, bir cinsten olan bitkilerin hepsi.
FASÎS: Seyelan etmek, akmak.
FASİT DAİRE: (Bak: Fâsid daire)
FASL: (Fasıl) İki şey arasındaki ek yeri. Mafsal. * Hak söz. Hak ile bâtılın arasını fark ve temyiz ile olan hüküm ve kaza. (Buna "Faysal" da denir) Halletmek. Ayrılma. Çözme. * Bölüm. * Mevsim. * Aynı makamda çalınan şarkı. * Çocuğu memeden kesmek. * Birini zemmetmek. Gıybet.
FASL-I BAHAR: İlkbahar.
FASL-I GÜL: Gül mevsimi, ilkbahar.
FASL-I HARİF: Güz mevsimi.
FASL-I HAZÂN: Sonbahar, güz.
FASL-I HİTÂB: İki söz arasını ayıran kelime veya isimlerden biri. Önsözden sonra asıl maksada giriş. * Fık: Şahitlerin gösterdiği delil veya yeminlerinden sonra hâkimin hükmetmesi. * Hakkı bâtıldan ayırarak, nizaı ayırt edip kesmek ve halletmek. Herşeyi kemal-i vüzuh ile fasledip hakikatını göstermek.
FASL-I ŞİTÂ: Kış mevsimi.
FASL-I ZAMANIN SAHİFE-İ SELÂSESİ: Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman. * Asr-ı saadetten evvelki devir, Asr-ı saadet ve ondan sonraki zamanlar.
FASM: Bir şeyi tam kesmeyip ilişik bırakmak.
FASS: Yüzük taşı. * Kemiğin oynak yeri. * Meyve içi. Lüb. * Kitabın bend ve mebhası. * Mektup ve emsâlinin mühürünü açmak. * Mc: Gözbebeği.
FASSAD: (Fasd. dan) Kan alıcı, kan alan. * Cerrah.
FASSAL: Dedikoducu. Herkesin kusurunu sayıp döken. * İnsanları medh ü sena eden kimse.
FASSAS: Yüzük taşı yapan kimse.
FASUR: Gümüş tabak.
FASYE: Darlıktan ve belâdan kurtulmak.
FAŞ: Meydana çıkmış. Yayılmış. * Anlaşılmış olan.
FAŞİST: Fr. Faşizm taraftarı.
FAŞİYE: (C: Fevâşi) Koyun, deve ve benzeri hayvanat gibi doğurup çoğalan mal cinsi.
FAŞİZM: Fr. Irkçılığa dayanan diktatörlük rejimi.
FATİN-ÜL ASR: Asrın en zeki, anlayışlı ve akıllısı.
FEDERASYON: Fr. Bir kaç devletin bir devlet meydana getirecek şekilde birleşmesi. * Aynı çeşitten bir çok kurulların meydana getirdiği birlik.
FELASİFE: Felsefeciler. Filozoflar, felsefe ile uğraşanlar. * Düşüncesiz, kaygısız, rahat yaşayanlar. * Dinsizler.
FELASİFE-İ YUNAN: Yunan feylesofları.
FENN-İ İÂŞE: İnsanlar ve hayvanların besleniş ve yaşayışları hakkında bilgi veren ilim dalı.
FERASET: (Bak: Firâset) Anlayışlılık, çabuk seziş. (Aslı firâsettir)
FERASET: Binicilik, süvarilik, yiğitlik.
FERAŞE: Pervane denilen kelebek. * Kilit damağı. * Su gittikten sonra yer üstünde kalıp kuruyan balçık. * Az su. * Hafif kimse.
FERAŞET: Süpürücülük ve döşeyicilik. Kâbe-i şerifeyi süpürenin hizmeti.
FERHAŞ: f. Kavga, savaş, muharebe, dövüş.
FERİD-ÜL-ASR: Asrın bir tanesi, zamanın eşsizi.
FERNAS: f. Şaşkın, dalgın, gafil. * Şaşkınlık, gaflet, dalgınlık.
FERRAŞ: Cami, mescid, imaret gibi müesseselerin temizliğini sağlamak; ve kilim, halı ve hasır gibi mefruşatını yayma hizmetleriyle vazifeli olan kişiler hakkında kullanılır bir tâbirdir. Ferraş; arapçada, yayıcı, hizmetçi, döşeyici anlamlarına gelir. Yeniçeri teşkilâtında bu işi görenlerle, Kâbe'yi süpürenler hakkında ıstılah olarak da kullanılır. (O.T.D.S.)"Her ruham-ı fersi bir âyine-i âlemnüma Her gezen ferraşı bir İskender-i kitisitan." (Nef'î)
FEŞFAŞ: Yassı kılıç.
FETASE: Yassı çökük burunlu olmak. * Büyük boncuk.
FEVASIL: (Fâsıla. C.) Fâsılalar. (Bak: Fâsıla)
FIRAK-I SİYASİYE: Siyasî fırkalar, siyasî partiler.
FIRKA-İ ASKERİYE: Askerî fırka, tümen.
FIRKA-İ SİYASİYE: Siyasî parti.
Fİ'L-İ BASİT: Gr: Basit fiil, tek kökten yapılan fiil. Meselâ: Gitmek, gelmek, olmak gibi.
Fİ'L-İ KIYASÎ: Gr: Kurallı ve kaideli fiil. (İş'ten: işlemek; ateşten: Ateşlemek gibi)
FİKR-İ FÂSİD: Bozuk fikir, fâsid fikir.
FİL VAK'ASI: (Bak: Ebrehe)
FİLASL: (Fi-l-asl) Aslında olduğu gibi.
FİRAS: Çok fazla kırmızı nesne.
FİRASET: Zihin uyanıklığı. Bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti. Bir kimsenin ahlâk ve istidadını yüzünden anlamak. Firasetin bir nev'i, sebebini anlamadan ve ilham eseri olarak vücuda gelen seziştir. Diğer nev'i ise kesbîdir. Muhtelif huy ve tabiatları bilmek neticesinde hâsıl olur. (L.R.) * Yiğitlik. * Binicilik.
FİRAŞ: Döşek. Yatak. Yere serilen şey. Minder. şilte.
FİRAŞ-I İSTİRAHAT: Rahat döşeği.
FİRAŞ-I KAVÎ: Fık: Evli kadının firaşı mânâsına gelir bir tabirdir. (Bununla bilâdavet neseb sabit olup, nefy ile neseb nefy olunmayıp, lâkin laan ile nefy olunur.) (O.T.D.S.)
FİRAŞ-I MÜTEVASSIT: Fık: Ümmü veledin firaşı mânâsına gelen bir tabirdir. Firaş-ı mütevassıtta bilâ davet neseb sahih olmaz.
FİRAŞ-I SAHİH: Fık: Nikâh ve mülk-i yemine müstenid bulunan istifraş. Mülk-i yemin, bir kimsenin temellükünde bulunan cariye demektir. Binaenaleyh bu iki şarta dayanan istifraştan, meydana gelecek çocuk, varis addolunur. Ancak, cariyeyi istifraşta husule gelen çocuğun kendisinden olduğunu müstefrişin söylemesi lâzım gelirdi. (O.T.D.S.)
FİRAŞ-I ZAİF: Fık: Cariyenin firaşı. (Bununla neseb sâbit olur) (O.T.D.S.)
FİRAŞİYET: Karılık. * Fık: Birisinin karısı oluş. Zevciyet.
FİRNAS (FÜRÂNİS): (C: Ferânis) Boynu kalın arslan. * Köylü reisi.
FÂİL-İ MÜBAŞİR: Huk: Bir şeyi bizzat yapan kimse.
FÂSİH-İ ŞİRKET: Şirketi fesheden.
FASL-I ZAMANIN SAHİFE-İ SELÂSE: Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman. * Asr-ı saadetten evvelki devir, Asr-ı saadet ve ondan sonraki zamanlar.
FERAŞET: Süpürücülük ve döşeyicilik. Kâbe-i Şerifeyi süpürenin hizmeti.
FERHAŞ: f. Kavga, savaş, muharebe, dövüş.
ÇAĞDAŞ: (Bak: Asrî)
ÇARE-İ HALÂS: Kurtuluş çaresi.
ÇAŞ: f. Tahıl yığını, hububat.
ÇAŞİT: Casus.
ÇAŞNİ: Çeşni, lezzet, tad. Yemeğin tadına bakmak için ağza alınan miktar, tadımlık.
ÇAŞT: f. Kuşluk yemeği. * Kuşluk vakti.
ÇEP Ü RAST: Sağ ve sol.
ÇEŞM-AŞİNA: f. Göz aşinalığı olan, tanıdık.
GÂH BÂŞED GÂH NEBÂŞED: Bazı olur, bazı da olmaz.
GALAT-I BASAR: Görme duyusunun yanılması. (Meselâ: Su içine batırılmış olan bir çubuğun, kırılmış gibi görünmesi.)
GAMAS: Göz pınarından akan irin ve çapak.
GAMTAŞ: Gözü zayıf gören.
GARAZ-I ASLÎ: Asıl gaye, esas maksad.
GASA: Uzunluk.
GASAGIS: Arslan, esed.
GASAK: (Gusuk-Gasekan) İlk koyu karanlık. * Küfrün karanlığı. * Gözün dumanlanıp, seçemez olması. * Göz kararması. * Herhangi bir şeyin akması, dökülmesi. * Çok soğuk ve fena kokan içki veya su. * Kuvve-i şeheviyye. * Seyelân.
GASAK-UL LEYL: Gecenin ilk karanlığı.
GASAS: Dolu olma. * Yediği ve içtiği şeyin boğazda durması.
GASASE: (Gasis-Gususe) Davarın zayıf olması. * Sözün boş ve faydasız olması. * Yaradan irinin akması.
GASB: Başkasına âit bir şeyi zorla, rızası olmadan almak. Zorla almak. * Zorla alınan şey.
GASB-I EMVAL: Malların gasbedilmesi, zorla alınması.
GASB-I NUKUD: Paraların cebren alınması.
GASBEN: (Gasb. dan) Cebren alarak, zorla gasbederek.
GASBEN ANH: Ona rağmen.
GASBEN ANK: Sana rağmen.
GASEM: Gecenin sonunda olan karanlık.
GASER: Rüzgârın çukur yere getirip yığdığı.
GASEYAN: Mide bulantısı. Kusmak.
GASGASE: Silahsız savaşmak.
GASIB: Gasbeden, zorla alan.
GASIB-ÜL GASIB: Gasbedilmiş malı gasıbdan gasbeden.
GASIK: Gecenin ilk karanlığı. Gece. Karanlık. * Ay doğmak.
GASÎL: Yıkanmış.
GASÎME: Çekirgeli yemek.
GASÎRE: Cemaat, topluluk.
GASL: Yıkama. Gusül. Şartlarına uygun şeklide boy abdesti almak. (Bak: Gusül) * Birisini döğüp vücudunu acıtmak.
GASL-İ MEYYİT: Ölünün yıkanması.
GASLAK: Pişmemiş ve tuzlanmamış olan şey.
GASM: Karanlık, zulmet.
GASN: Kesmek.
GASR (GASRÂ): Asılsız, alçak kimseler.
GASS: İncelik, zavallılık. * Biçare, zavallı. * Tatsız, yavan.
GASS Ü SEMİN: Fakir ve zengin. Zayıf ve semiz.
GASSAK: Ehl-i cehennemin vücudundan akan irin. * Çok soğuk ve fenâ kokulu içilmez şey.
GASSAL: (Gasl. den) Ölü yıkayıcı.
GASSAN: Dolu, mümteli.
GASUK: Karanlık olmak.
GASUL: Su. Bir şey yıkamakta kullanılan su.
GASUL: Çöğen denilen şey.
GAŞAM: (C: Guşâm) Mübâlağa ile zulmeden.
GAŞAN: (Gaşayân) Gönül dönmek. * Akıl gidip, bihoş olmak.
GAŞEMŞEM: Şecaatinden kimseye baş eğmeyen. * Başını döndürüp yabana iltifat etmeyen. * Zulmedici. * Methi istediği gibi yapamamak.
GAŞEYAN: Kendinden geçmek. Kendini kaybetmek. Bayılmak. Gaşyolmak.
GAŞİYE: Perde. Örtü. * Kıyamet. * Dilenci ve cerrar. * Ziyârete gelen dostlar gurubu.
GAŞİYE-DÂR: f. At uşağı, seyis.
GAŞİYE SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de 88. suredir. Mekkîdir.
GAŞM: Zulüm etmek, zulüm yapmak.
GAŞMERE: Yönelmek.
GAŞŞ: Örtmek, setretmek.
GAŞUM: Zâlim, gaddar. * Muannid, inatçı.
GAŞŞ: Hâin.
GAŞVE: (Gışâve-Guşve) Perde, hicap, örtü. * Göz kararmak.
GAŞY: Bayılma, kendinden geçme.
GAŞY-ÂVER: f. Baygınlık veren, bayıltan.
GAŞYET: Kendinden geçme, bayılma. * Örtmek. * Hayret.
GAŞYET-İ MEVT: Koma hali.
GAŞYOLMA: Kendinden geçme. Kendini bilemez hale gelmek.
GATAŞ: (C: Agtaş) Karanlık. * Devamlı su akan gözdeki zayıflık.
GAVAŞ: (Gaşiye. C.) Örtücü, örten.
GAVAŞÎ: (Gaşiye. C.) Kıyametler. * Örtü. At takımından sayılan bir nevi örtü.
GAVVAS: Çok gayretli. Çalışkan. * Suya dalan. * İnci arayan dalgıç.
GAYB-AŞİNA: f. Gaybı bilen. Gaybdan haberi olan. Gelecekten veya âhiretten haberi olan.
GEVHER-PAŞ: f. Mücevher saçan. * Mc: Çok güzel ve düzgün konuşan.
GEVHER-ŞİNAS: f. Cevherden anlıyan, cevherci, kuyumcu.
GILMAN-I HASSA: Tar: Padişahların hususi köleleri. Bunlara ilk zamanlarda "İç oğlanları", daha sonları da "İç ağaları" da denilirdi. Bunlar, "Enderun-u Hümayun" denilen ve sarayın Babussaade'den içeride bulunan kısmında hizmet ederler; derece ve hizmet itibariyle başka başka odalarda otururlardı. Bu odalar; Büyük ve Küçük Odalar, Doğancı Koğuşu, Seferli Odası, Kiler Odası, Hazine Odası adlarını taşırlardı.
GIRAS: Ağaç budağı. * Ağaç dikecek vakit.
GIŞAŞ: Az, kalil. * Evmek, acele.
GITA-YI BASAR: Göz perdesi.
GIYAS: Medetkâr. Yardımcı. Nusrete yetişen. * Meded. Yardım.
GIYAS-ÜD DİN: Dinin intişar etmesine yardımı dokunan kimse.
GIYASA: Suya dalmak.
GİRİT MADALYASI: Tar: Biri Sultan Aziz diğeri Sultan II.Abdülhamid devrinde olmak üzere ihdas olunan madalyalar. Her ikisinin de altun ve gümüş olmak üzere iki türlüsü vardı. Girit işinde hizmeti görünen devlet ricaline altun, ikinci derecedeki memurlarla halka, gümüş olanı verilirdi. (O.T.D.S.)
GİRYE-PAŞ: f. Ağlayan, gözyaşı döken.
GUSAS: (Gussa. C.) Kederler, hüzünler, kaygılar, tasalar.
GUŞ-ASB: f. Rüya. * İhtilam. Uyurken cenabet olmak.
GUVAS: Feryâd edip, "imdat!" diye bağırmak.
GÜMAŞTE: (C.: Gümaştegân) f. Vekil, vezir.
GÜNAŞIRI: t. İki günde bir. Bir gün olup ertesi gün olmayarak ve böylece sürüp giderek.
GÜRDAS: f. Gaddar, zalim.
GÜVAŞ(E): f. Boya, renk.
GÜZAŞTE: f. Geçmiş, geçmiş olan.
GAŞM: Zulüm etmek, zulüm yapmak.
GAŞMERE: Yönelmek.
GAŞŞ: Örtmek, setretmek.
GAŞYET-İ MEVT: Koma hali.
GAŞYOLMA: Kendinden geçme. Kendini bilemez hale gelmek.
GAVAŞ: (Gaşiye. C.) Örtücü, örten.
GEVHER-PAŞ: f. Mücevher saçan. * Mc: Çok güzel ve düzgün konuşan.
GIŞAŞ: Az, kalil. * Evmek, acele.
GÜMAŞTE: (C.: Gümaştegân) f. Vekil, vezir.
GÜVAŞ(E): f. Boya, renk.
GÜZAŞTE: f. Geçmiş, geçmiş olan.
HABASET: (Hubs) Murdarlık, pislik, kötülük.
HABBAS: Zindancı, gardiyan, hapseden.
HABERKAS: Küçük deve. * Küçük adam.
HÂCETAŞ: f. Eskiden bir efendinin müteaddit kölelerinden her biri.
HADAİK-I HÂSSA: Saray bahçeleri. Bunlar biri saray içinde, diğeri saray dışında olmak üzere iki kısımdı. Saray içindeki bahçe ve bostan işleriyle meşgul olanlara "Has Bahçe Bostancıları"; saray dışındakilere ise "Hassa Bostancıları" denilirdi. Saray dışı bahçe ve bostanların bazıları şunlardı: Kadıköy bağı, Davut Paşa bahçesi, Beşiktaş bahçesi, Dolmabahçe, Paşa bahçeşi, Florya, Fenerbahçe, Alibeyköyü, Hasköy bahçeleri ve daha birçok bahçe ve bostanlar. (O.T.D.S.)
HADASET: Gençlik. Yenilik. Tazelik. Yeniden oluş. Bir şeyin evveli, ibtidası.
HADD-İ ASGAR: Man: Bir hükmün veya neticenin mevzuu. Küçük kaziye.
HADDAS: (Hads. den) Anlayışlı, zeki, çabuk kavrayan.
HADD-NA-ŞİNAS: f. Haddini bilmez.
HADES-İ ASGAR: Fık: Taharet-i suğra ile, yani yalnız abdest ile giden taharetsizlik hali. Bevletmek, kan gelmek sebebi ile hasıl olan hades gibi.
HADIM AĞASI: (Bak: Hâdim ağası)
HADÎ AŞER: Onbirinci.
HADİD-ÜL BASAR: Gözü keskin.
HADİM AĞASI: Erkekliği yok edilmiş olan. Böyle kimselere "Tavaşi" de denilirdi. Bu gibiler, yabancı erkekler için mahrem sayılan harem dairesine girip çıktıkları ve muhafaza ile beraber harem hizmetini de gördükleri için kendilerine "Hâdim Ağası" adı verilirdi. (O.T.D.S.)
HAKİKAT-ŞİNAS: f. Hakikatı doğru tanıyan, bilen. Hakikata imân eden.
HAKİKAT-ŞİNASÂNE: f. Gerçeği, hakikatı tanıyana yakışacak surette.
HAKK-ŞİNAS: f. Hakka riayet eden. Hakkı tanıyan. Hak ile amel eden.
HALAS: Kurtulma, kurtuluş. Selâmete ermek.
HALAS: Üzüm ağacına benzer bir ağaç (yanındaki ağaca sarılır gider; hoş kokusu vardır; akik gibi taneleri olur.)
HALAŞE: f. Gemi dümeni. * Çörçöp.
HAL-AŞİNA: f. Hâl ve durumdan anlayan.
HÂLET-İ GAŞY: Kendini bilmeyecek derecede baygınlık.
HALLAS: Yakalıyan, tutan kimse.
HALL Ü FASL: Çözme ve ayırma. Açıklayarak bitirme. Bir mes'eleyi müsbet bir neticeye bağlama.
HALLÜSİNASYON: Lât. Tıb: Hakikatte olmayan bir şeyi varmış gibi görme ve işitme.
HALVET-İ FÂSİDE: Karı-kocanın aralarında şer'î mâni olmasına rağmen birleşmeleri.
HAMAS: Verem. * Yumuşaklıkla ve kolaylıkla bir şeyi çıkarmak.
HAMASET: Yaradılıştan olan cesâret. Bahadırlık. Cesurluk. Kahramanlık. Yiğitlik.
HAMASÎ: Hamâsetle alâkalı. Fıtrî cesarete âit ve müteallik.
HAMASİYYAT: Kahramanlık destanları.
HANASÎR: Helâk olmak.
HANASİRE: Hıyânet ehli, hâinler.
HANNAS: (El-Hannâs) (Hunus. dan) Geri çekilerek veya büzülerek, sinerek fırsat bulunca vesvese vermek için dönüp gelen. Sinsi şeytan. Besmeleyi işitince kaçan, gaflete dalınca musallat olan şeytan. (Bak: Hunnes)
HANNASÎ: Şeytanla alâkalı.
HARAC-I MUKASSEME: Arazinin hâsılatından yerin tahammülüne göre alınacak bir vergidir. bu harac, hâsılata taallûk eder. Bir sene içinde hâsılat tekerrür ederse bu harac da tekerrür der. Fakat mahsulât mevcud olmayınca bu vergi de alınmazdı.
HARÂS: f. Hayvanla döndürülen değirmen.
HARÂS-I HARÂB: Harap olmuş değirmen. * Mc: Dünya.
HARAS: f. Dilsizlik, dilsiz olma.
HARASET: Çift sürme. * Sürülen yer. Tarla. * Ekincilik, çiftçilik.
HARAŞ: f. Hayvan ile döndürülen değirmen.
HARAŞİF: (Harşef. C.) Balık pulları. Pul pul olan şeyler. * Yaprakları balık puluna benzeyen bitkiler.
HARATÎN-İ HASSA: Osmanlılar zamanında Topkapı Sarayı'ndaki bir sınıf san'atkârın adı idi. Bunlar demir ve ağaç eşyayı tesviye ederlerdi. Bugünkü tâbirle tornacı demekti. Bileziklerden çarklara ve silâh yivlerine kadar her çeşit şey yaparlardı. (O.T.D.S.)
HARF-İ ASLÎ: Gr: Arabça bir kelimenin kökünü teşkil eden harften olan. (Ekserisi üç harften ibaret olur.)
HARF-İ MASDARÎ: Fiil mânasında olan bir kelimeyi, masdar mânâsına çeviren harf.
HARF-İ NÂSIB: Muzari fiilinin sonunu üstün (e, a diye) okutan harf. (Bak: Huruf-i nâsibe)
HARF-AŞİNA: Harfleri birbirinden ayırdedebilen. * Mc: Sözden anlayan.
HARÎM-İ HÂSS: Büyük bir kimsenin kendi dairesi.
HARRAS: (Harâset. den) Çiftçi, ekinci. Toprağı işleyip ekin eken.
HARRAS: Yalancı.
HARRAS: Küp yapan.
HAS': Reddetme. * Uzak olmak. Uzaklaştırmak.
HASA': Saman parçası. * Hurma kabı.
HASA: Toprak saçmak.
HASA: Sığır terslemek.
HASA': Bulamaç aşı. * Kavun.
HASA: Saymak. * Taş atıp vurmak.
HASA': Suya kanmak ve kandırmak. * Dolmak. * Doymak. * Ufak taş.
HASAB: Odun.
HASEBE: Hurması çok olan hurma ağacı.
HASAD: Ekin biçmek. Ekin biçme mevsimi.
HASADET: Hasedcilik, kıskançlık. Çekememezlik.
HASAFE: (C.: Hasif) Hurma yaprağından örülen kap. * Hurma yaprağı.
HASAFET: Rey sağlamlığı. Hükümde kuvvet ve olgunluk.
HAS AHUR: Tar: Hükümdarın hayvanlarına mahsus ahır.
HASAİL: (Haslet. C.) Hasletler. (Bak: Haslet)
HASÂİS: Bir şeye, birine has olan keyfiyetler.
HASÂİS-İ İNSÂNİYYE: İnsanlık hassaları.
HASAİS: (Hasîse. C.) Kötü huylar, fena tabiatlar.
HASAK: Büyük bir kuşun adı. (Çin'de, Babil'de ve Türk vilâyetlerinde olur.)
HASAL: Yüreğin ağrıması.
HASAL: Ağacın, zeminde yanlara sarkmış uçları. * Bir işte ortaya konulan ödül.
HAS'AM: Yemen diyarında bir kabilenin adı.
HASAN: Nâmahremden korunur üzere olmak, korunmak.
HASAN: Güzel. (Bak: Hasen)
HZ. HASAN: Hz. Ali'nin (R.A.) oğludur. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sevgili torunudur. Cennet'le tebşir olunmuştur. Hz. Peygamber (A.S.M.) kendisi için cennet gençlerinin seyyidi buyurmuştur. (Hi: 3-49)(Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in Emevilere karşı mücadeleleri ise, din ile milliyet muharebesi idi. Yâni, Emeviler, Devlet-i İslâmiyeyi, Arab milliyeti üzerine istinad ettirip râbıta-i İslâmiyeti, râbıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler:Birisi: Milel-i sâireyi rencide ederek tevhiş ettiler. Diğeri : Unsuriyet ve milliyet esasları, adâleti ve hakkı tâkip etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünki: Unsuriyet-perver bir hâkim, milletdaşını tercih eder, adalet edemez. $ferman-ı kat'isiyle: Râbıta-i diniye yerine râbıta-i milliye ikame edilmez; edilse, adalet edilmez; hakkaniyet gider.İşte Hazret-i Hüseyin, râbıta-i diniyeyi esas tutup muhik olarak onlara karşı mücadele etmiş, tâ makam-ı şehadeti ihraz etmiş. M.)
HASAN: İyilik. Güzel muamelede bulunmak.
HASANET: Bir yerin çok sağlam ve korunulacak tarzda olması. * Kadının kendisini haramdan koruması.
HASAN-I BASRİ: (Hi: 21-110) En ileri Tâbiînden olup hadis ve fıkıhta büyük âlimlerdendir. Basra'da medfundur. Mezheb sahibi bir müçtehiddir. Sahabe-i Kiram'dan 130 zat ile görüşmüş, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Neseî, İbn-i Mace kendisinden hadis nakletmişlerdir.
HASAR: (C.: Hasâret) Ziyan, zarar.
HASAR: Soğuk, berd.
HASARAT: (Hasâret. C.) Ziyan ve zararlar. Hasaretler.
HASAR-DİDE: f. Zarara uğramış, hasar görmüş.
HASARET: Hasar. Alış-verişte zarar, ziyan. Yoldan sapmak. Sapıtmak. Dalâlete düşmek.
HASARET: Cıvık ve sulu şeyin koyulaşıp katılaşması. * Dahâmet peyda etme, irileşme.
HASAS: Başta saçın az olması.
HASASA: (C.: Hasâs) Fakirlik. * Hali yaramaz olmak. * Küçük delik. * İki kişinin arasındaki açıklık.
HASASE(T): Tamahkârlık. Cimrilik. Alçaklık. Hasislik.
HASASET: İhtiyaç. Yoksulluk. Züğürtlük. * Rahne. * Kalbur ve elek gibi şeylerdeki küçük delik, gedik.
HASÂT: Küçük taş parçası. Çakıl. * Tıb: Sidik yolunda taş peyda olmak.
HASÂT-I BEVLİYYE: Tıb: Sidik yollarında ve böbreklerde meydana gelen taş.
HASÂT-I MESANE: Tıb: Sidik kesesinde meydana gelen taş.
HASB: (Haseb) Birisinin sülâlesi cihetinden iftihar yolu ile saydığı iyilik. Mal, din, millet. Kerem, fiil ve amelde yüksek şeref, iyi iş, sâlih amel. Şeref, asalet, şan, kadr ve haysiyet. * Dolayı, cihetiyle, gereğince.
HASB-EL BEŞERİYYE: İnsanlık hali olarak, insanlık dolayısıyla.
HASB-EL KADER: (Bak: HASBEL KADER)
HASB-EL LÜZUM: İcabettiği için.
HASB: (C.: Havâsıb) Taş atmak. * Ufak taşları savuran rüzgâr.
HASBA: Hafif tahkir yerinde kullanılan bir tabirdir. Halk dilinde "haspa" şeklinde kullanılır.
HASBA': (C.: Hasubâ) Ufak taş.
HASBE: Kızamık hastalığı. Tane tane gövdede çıkan bir hastalıktır. (Hasta kişiye "mahsub" derler.)
HASBE: Re'y. Tedbir. (Aslı: Ecir ve sevab mânasına gelen "hisbe" dir)
HASBEL HAMİYYE: (Hasb-el hamiyye) Hamiyet icabı, hamiyet için.
HASBEL İCAB: (Hasb-el icâb) Durum icabı olarak, hâl ve durum iktiza ettiği için, durum dolayısıyla.
HASBEL İKTİZA: (Hasb-el iktizâ) İktiza ettiği için, gerektiğinden dolayı.
HASBEL KADER: (Hasb-el kader) Kader cihetiyle.
HASBEL MEVSİM: (Hasb-el mevsim) Mevsime göre.
HASBETEN LİLLAH: Allah rızası için. Allah yoluna. Karşılık istemeksizin.
HASBÎ: Karşılıksız. Allah rızası için. (Hakiki mürşid âlim, koyun olur; kuş olmaz. Hasbî verir ilmini. Koyun verir kuzusuna hazmolmuş musaffâ sütünü. Kuş veriyor ferhine lüâb-âlud kayyını. S.)
HASB-İ HAL: Halleşme. Görüşüp konuşma.
HASBİYE: $ âyetinin kısaca ismidir.
HASBÜNA: Bize yeter. Bize kâfidir (meâlinde).
HASDA': Yaprağı çok olan ağaç.
HASEB: (Bak: Hasb)
HASED: Başkasının iyi hallerini veya zenginliğini istemeyip, kendisinin o hallere veya zenginliğe kavuşmasını istemek. Çekememezlik. Kıskançlık. Kıskanmak.(Hasedin çaresi: Hâsid adam, hased ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevi hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet; fânidir, muvakkattır. Faidesi az; zahmeti çoktur. Eğer, uhrevi meziyetler ise; zâten onlarda hased olamaz. Eğer onlarda dahi hased yapsa, ya kendisi riyakârdır; âhiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyahut mahsudu riyakâr zanneder, haksızlık eder zulmeder.Hem ona gelen musibetlerden memnun ve ni'metlerden mahzun olup kader ve rahmet-i İlâhiyeye onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Adeta kaderi tenkid ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkid eden başını örse vurur kırar. Rahmete itiraz eden rahmetten mahrum kalır. M.)
HASEDE: (Hâsid. C.) Kıskananlar, hased edenler, çekememezlik edenler.
HASEK: Kin, adavet, hased. * Savaş âletlerinden, üç köşeli diken şeklinde bir silâh.
HASEKE: (C.: Husek) Kin tutmak, adavet etmek. * Demir dikeni denilen üç köşeli diken. * Demirden yapılan üç köşeli "bıtırak" denilen harp âletleri.
HASEKİ: Tar: Vaktiyle sarayda görevli bazı subaylara verilen isim.
HASELE: Tıb: Karnın göbek ile kasık arasındaki kısmı.
HASEM: Burnun yassı ve geniş olması.
HASEN: Güzel. Hüsünlü. Güzellik. * Güzel olmak.
HASEN-ÜL HULK: Huyu ve tabiatı güzel.
HASEN-ÜS SAVT: Güzel sesli.
HASENAT: Güzellikler. İyi ameller. İyilikler. (Hasenât da ya kalb ile olur veya kalb ve beden ile olur; veyahut mal ile olur. A'mâl-i kalbinin şemsi imândır. A'mal-i bedeniyenin fihristesi namazdır. A'mâl-i mâliyenin kutbu zekâttır. İ.İ.)
HASENE: İyilik. Güzellik. Hayırlı amel. Allah rızasına çok uygun iş. * Eski altun paralardan biri.
HASER: Gözün tam görmemesi, göz nurunun zayıf olması.
HASF: Ay tutulması. * Işığı sönmek.
HASFOLMAK: Parlaklığı gitmek.
HASF: Ayakkabı dikmek. * Birbirine yapıştırmak. * Tasmalı nâlin. * Ağacın yaprağının dökülmesi.
HASHAS: Zâhir olma, açık ve âşikâr olma, görünme.
HASHAS: Koparılmış olmak.
HASHAS: Cömert kimse.
HASHAS: Toprak. * Ufak taş.
HASHAS: Seri, çabuk, hızlı.
HASHASA: Açık ve âşikâr olma. * Bir şeyi diğer bir şey içinde "iyice birleşmesi için" karıştırıp sallama.
HASHASE: Anlaşılmayan ses. * Hınzır avazı.
HASHASE: Ateş üzerinde eti pişirip kebap yapmak. * Bir şeyi döndürmek.
HASHASE: Kandırmak. * Koparmak. * Çok fazla deprenmek.
HASIB: Tipi. Ortalığı toza toprağa boğan şiddetli rüzgâr.
HASID: Ekin biçen.
HASIF: Zayıf.
HASIK: Süngü demiri.
HÂSIL: Peyda olan. Husule gelen. Çıkan, meydana gelen.
HÂSIL-I BİLMASDAR: Hakiki müessirden hâsıl olan fiildir. Kendi sebeb ve şartlarından meydana gelen şey. Meselâ: Bir şeye vurmak, masdardır; o vurmaktan hâsıl olan ses çıkmak, hâsıl-ı bilmasdır'dır. Tüfek atarak bir adamı öldürmekte tüfek atmak fiili, masdar: adamın ölmesi ve tüfeğin sesi çıkması da hâsıl-ı bilmasdar'dır.
HÂSIL-I CEM': Mat: Toplam. Bir kaç sayının birlikte toplanmasından meydana gelen yekûn.
HÂSIL-I DARB: Mat: Çarpım. Çarpmak işinin neticesi. 5 sayısı 2 sayısıyla çarpılırsa, çıkan 10 sayısı, hâsıl-ı darbdır.
HÂSILAT: Gelirler. Kazançlar. Elde edilenler. Kâr. Mahsul. Îrad.
HÂSILAT-I SÂFİYE: Sâfi kazanç. Net kâr. Bütün masraflar çıktıktan sonra kazanç olarak geri kalan hâsılat.
HÂSILAT-I SENEVİYYE: Senelik kazançlar, yıllık gelirler.
HÂSILI KELÂM: (Hâsıl-ı kelâm) Sözün kısacası, sözün kısası.
HASIM: (Bak: Hasm)
HASIN(E): (C.: Hâsınât) İffetli, namuslu ve şerefli kadın.
HASIR: (Hasr. dan) Muhâsara eden, etrafını çeviren, hasreden.
HASIRALTI ETMEK: Ist: Unutmak, saklamak, gizlemek, terviç etmemek manasında kulanılan bir tâbirdir. Hasır, eskiden halı ve kilim yerinde kullanıldığı ve onun altında kalan şeyler unutulup gittiği için bu tâbir meydana gelmiştir.
HASÎ: (Has'. den) Herkes tarafından kovulan. Sürülüp tardedilen.
HASÎ: Kuru.
HASİB: Hesab eden, hesab edici.
HASÎB: Cömert kimse. Hayır sahibi ve eli açık adam. * Bolluk yer, ucuzluk.
HASÎB: Muhterem, itibarlı, değerli ve soyu temiz kimse. şahsi meziyet sâhibi insan. * Muhâsebeci.
HÂSİD: Hased eden, kıskanan.
HÂSİDANE: f. Kıskanarak, kıskançlıkla. Hased edercesine.
HASÎD: (C.: Hasâyıd) Tarlada kalan ekin.
HÂSİF: (Husuf. dan) Sararmış. Rengi, parlaklığı kalmamış. Husufa uğramış.
HASÎF: (C.: Husef) Suyu hiç kesilmeyen su kuyusu. * Yağmuru çok olan bulut.
HASÎF: Ak ile kara, alaca renkli urgan. * İki çeşit renkten meydana gelen.
HASÎF: Aklı başında, kâmil ve olgun adam.
HASÎFANE: Aklı başında ve olgun olan bir adama yakışacak suretde.
HASÎFE: Gizlenen kin, hased ve düşmanlık.
HASÎL(E): Sığır buzağısı.
HASÎL: Ot.
HASÎLE: İyeği arasında olan et.
HASÎLE: (C.: Hasâyil) Bakiyye, artan, geri kalan.
HASÎM: Hasım olan, husumet eden, düşmanlık eden.
HÂSİM: Kat'eden, hasmeden, kesip atan.
HASÎN: Sağlam. Metin. Mustahkem. * Sağlam muhafaza eden.
HASÎN: Küçük balta.
HASÎR: Bir şey söyler veya okurken dili tutulan kimse. Kekeme insan. * Hasır.
HÂSİR: Hasarete uğrayan. Zarara, ziyana uğrayan.
HASÎR: Feri gitmiş, donuklaşmış göz. * Hasret çeken. Meramına nail olamayan. * Yorulmuş. * Açılmış. * Zayıf.
HASÎR: Hüsranda olan. Sapıtan, dalâlete giden. Azgın. * Eli boş. Müdafaasız. Çaresiz.
HÂSİREN: Ziyana uğrayarak, zarar gördüğü halde.
HÂSİRÎN: (Hâsir. C.) Zarar görmüş olanlar, ziyana uğramış kimseler.
HÂSİRUN: Zarar ve ziyana uğrayanlar. Eli boş kalanlar.
HASİS: Çabuk. Çok aceleci. * Ayartılan, tergib ve teşvik edilen.
HASİS: Gizli ses. Ateş gürültüsü. * Fitil.
HASİS(E): (Hisset. den) Kötü huy, fena tabiat. * Ufak, değersiz. * Tamahkâr, cimri.
HASİSA: Bir şeye mahsus hal. Kendine mahsus olup başkasında bulunmayan keyfiyet, karakter.
HASİYY: Hayası çıkarılmış, hadım edilmiş, burulmuş (insan veya hayvan).
HASİYYET: (Hassiyet) Hususi fayda, kuvvet ve menfaat, tesir, keyfiyet.
HASL: Fena huylu olma. Kötü haslet sahibi olma.
HASL: Zayıflık.
HAS LAFIZLAR: Bir mânaya mahsus olan lafızdır. Hasan, Mehmed, insan, erkek lafızları gibi.
HASLE: Göbekle kasık arası.
HASLE: (C.: Husul) Hurma koruğu.
HASLET: Huy. Ahlâk. Yaradılıştan olan tabiat.
HASLET-İ CEMİLE: Güzel ve iyi huy.
HASLET-İ HAMİDE: Medih ve senâ edilmeğe, övülmeğe lâyık olan güzel ahlâk ve haslet.
HASLET-İ HAMRÂ: Hamiyet, gayret veya mahcubiyetten gelen ve yüz kızarması suretinde görünen güzel haslet.
HASM: Kesip atma, kesme, kat'etme. * Kat'i olarak bir mes'eleyi hâlledip neticeye varma.
HASM-I DA'VÂ: Dâvânın halledilmesi.
HASM: (Hasım) Muhâlif. Karşı taraf. Düşman.(Eğer hasmını mağlub etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünkü, eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezayüd eder, zâhiren mağlub bile olsa, kalben kin bağlar, adaveti idame eder. Eğer iyilikle mukabele etsen nedâmet eder, sana dost olur. M.)
HASM-I BÎAMAN: Amansız düşman. Merhamet bilmeyen düşman.
HASM-I CA'LÎ: Huk: Hakikatta hasım olmadığı halde, hasım imiş gibi hâkim önünde husumeti kabul eden kimse.
HASM-I EKBER: En büyük düşman olan şeytan.
HASM-I ELEDD: İnatçı düşman, muannid hasım.
HASM-I MÜTEVARÎ: Huk: Mahkemeye gelmekten ve vekil göndermekten çekinen kimse.
HASM: Atâ etmek, hediye vermek. * Ovmak.
HASMANE: f. Düşmancasına. Düşman gibi. Hasma mahsus halde.
HASME: Kırmızı meşe.
HASMEN: Bir mes'eleyi kesin bir karar ile halledip bitirmek suretiyle.
HASMÎ: Düşmanlık, husumet, adavet.
HASNÂ: Çok fazlasıyla kendini haramdan saklayan kadın. Çok iffetli, çok nâmuslu kadın.
HASNÂ-YI HÜSNÂ: Hem güzel ve hem de namuslu olan kadın.
HASNA: Güzel kadın. Hüsün ve cemal sâhibesi.
HASPUŞ: f. Hilekâr, hileci, iki yüzlü, mürai.
HASPUŞÎ: Hile, riyâ.
HASR: Bir şeyin içine alma. Yalnız bir şeye mahsus kılma. * Bir çember içine almak. Askerle etrafını kuşatmak. * Sıkıştırma. Kısaltma. * Okurken tutulup kalmak. * Vakfetmek. * Zaman ayırmak.
HASR-I FİKİR: Bir şeye bütün fikrini vermek ve başka şeyle meşgul olmamak tarzı ve düsturu ile o şeyde veya meslekte mütehassıs ve muvaffak olmaya çalışmak. Bütün fikri çalışmayı bir şey üzerinde toplamak.
HASR-I İŞTİGAL: Bütün çalışmaları bir şeye hasretme.
HASR-I NAZAR: Sadece bir şeye bakıp dikkat etmek. * Yalnız bir mevzu veya meslek üzerinde çalışıp onda mütehassıs ve muvaffak olmaya çalışmak.
HASR-I ÖRFÎ: Herkesçe bilinen belli bir şey. Böyle meşhur bir şeye mahsus olmak.
HASR: Noksan olmak. * Sermayesini zayi edip ziyân etmek.
HASR: Göz kapağında sivilce çıkmak.
HASR: Keşfetmek. * Yorulmak.
HASR: Böğür. * Bel.
HASREME: Üst dudağın alt dudak üzerine taşması.
HASRET: Özleyiş. İç çekme. Bir şeyi çok isteyip, arzulayıp ona kavuşamamaktan gelen üzüntü. (Bak: Husr)
HASRET-FİKEN: f. Hasret düşüren, hasret döken.
HASRET-KEŞ: f. Özlemiş, özleyen, hasret çeken.
HASRET-KEŞANE: f. Hasret çekene yakışır surette. Özleyenler gibi.
HASRETMEK: Kısaltmak. Sadece bir şeye mahsus kılmak. Bir şey için vakfetmek.
HASRET-NAME: Edb: Ayrılık münasebetiyle yazılan mektub. Hasreti belirten yazı, hasret mektubu.
HASRET-ZEDE: (C.: Hasret-zedegân) f. Hasrete düşmüş, hasrete uğramış.
HASS: Tergib. Teşvik. Bir kimseyi bir şey için iknâ etmek.
HASS: Duyan. Hisseden. Duyucu. * Duygu.
HASS: Alçak, bayağı, âdi. * Marul.
HÂSS: (C.: Havass) Hususi. Hâlis. Kıymetli ve ileri gelen mühim yakınların topluluğu. * Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan. Umumi olmayıp mahsus olan. * Tam ayar olan, yabancı maddelerle karışık olmayan ve içinde bozuk bulunmayan. Tek, münferid. * Saf. * Tar: Osmanlı İmparatorluğunun ilk zamanlarında, devletin büyüklerine ayrılan yıllık geliri yüzbin akçadan fazla olan arazi.
HÂSS-ÜL HÂSS: En güzel, en has.
HÂSS Ü ÂMM: Herkes, bütün herkes.
HASS: Azlık, kıllet.
HASS: Zannetmek. * Silkmek. * Davarı kaşağılamak. * Közün üstünde birşey pişirmek. * Katletmek, öldürmek.
HASSA: (C.: Havass) İnsanın kendisine tahsis ettiği şey. Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan şey. Bir şeye mahsus kuvvet. Te'sir. Menfaat. * Adet ve alâmet. Ekâbir, kavmin ileri geleni.
HASSA-İ FARİKA: Ayırıcı özellik. Vasf-ı fârık. Bir şeyi diğerinden ayıran hususiyet.
HASSA: Saç ve sakalı döken bir hastalık.
HASSA': Hayırsız kadın.
HASSA: Fil gözü.
HASSAD: Orakçı, ekin biçen.
HASSAS: Duygulu, içli. * Alıngan. Çok ve çabuk hisseden. Hissi galib olan kimse.
HASSASANE: f. Hassas ve duygulu olana yakışacak şekil ve surette.
HASSAS BÖLGELER: t. Sivil savunmada düşmanın hedef tutacağı bölgeler. Her hassas bölgenin ehemmiyeti aynı değildir. Hava savunması bakımından eldeki imkanlar ve hassas bölgeler arasında öncelik tesbitine ihtiyaç vardır. Hassas bölgeler, sırasıyla:1) Atomik vurucu üslerin bulunduğu bölgeler.2) Yüzeyden yüzeye füze üsleri.3) Darbe karargahları.4) Özel cephane depoları.5) Uçaksavar birlikleri.6) Radar mevzileri'dir.
HASSASE: Hissedici kuvve. Hisseden, duyan.
HASSASİYET: Hassaslık. Duygulu olmak. İhtimamlılık. Dikkatlilik.
HÂSSE: Duygu uzvu. Bir şeye mahsus kuvvet. Hâl. (Bak: Kuvve)
HÂSSE-İ LEMS: Elle dokunma kuvveti. Dokunma duyusu.
HÂSSE-İ RÜ'YET: Görme kuvveti.
HÂSSE-İ SEM': İşitme kuvveti, duyma duygusu.
HÂSSE-İ ŞEMM: Koklama duygusu.
HASSETEN: Hususi olarak, özellikle. Yalnız, ayrıca.
HASSİYET: (Bak: Hâsiyyet)
HASTE: f. Uzanmış. * Ayağa kalkmış.
HASTE: f. İstenilen, matlub, taleb edilmiş, istenilmiş.
HASTE: (C.: Hastegân) f. Rahatsız, hasta.
HASTE-GÂN: (Haste. C.) f. Hastalar, rahatsızlar, marizlar.
HASTE-GÎ: f. Rahatsızlık, hastalık, maraz, illet.
HÂST-GÂR: f. İsteyen, talep eden, isteyici.
HÂST-GÂRÎ: f. Tâliplik, isteyicilik.
HASUB: Kirişini atan yay.
HASUD: Çok hased eden.
HASUDANE: f. Kıskançlıkla, hasetçilikle, hasud olan kimseye benzer surette.
HASUDÎ: Kıskançlık, çekememezlik, hasetçilik.
HASUN: Serçe gibi küçük ve alaca renkli bir kuş.
HASUR: Mânevi mücahededen dolayı kadınlara yaklaşmaya rağbet etmeyen. * Sır saklayan. Keder ve üzüntüden gönlü daralan, tasadan içi sıkılan. * Çok bahil kimse. (Halkla yer ve içer, birşey vermez) * Oğlu ve kızı olmayan. * Avrete cimâ edemeyen. * İhlili dar olan deve.
HASUS: Katı, şedid, şiddetli.
HASV: Men etmek, engel olmak.
HASV: Toprak saçmak. * Az birşey vermek.
HASVA': Toprak parçası.
HASVE: (C.: Husvât) Yudum yudum, azar azar içme.
HAŞ: f. Süprüntü, kırıntı, döküntü. * Kızgınlık, hiddet.
HAŞ: Kalb.
HÂŞÂ: Aslâ. Kat'iyyen. Öyle değil. Allah korusun...(mânasına söylenir.)
HAŞÂ': (C.: Ehşâ) Nefes tutukluğu. * Nefesin tutulması. * Nâhiye. * Kalb.
HAŞÂ-İ BATIN: Bağırsaklar.
HAŞAFET: Kin ve düşmanlık, haset ve adavet.
HAŞAHİŞ: (Haşhâş. C.) Haşhaşlar.
HAŞAİŞ: (Haşiş. C.) Kuru otlar.
HAŞAK: f. Süprüntü, çöp. Yonga.
HAŞAN: Kokmuş tuluk.
HAŞARI: Yaramaz, rahat durmaz, hırçın.
HAŞAS: Arz haşereleri.
HAŞB: Hayırsızlık. * Haşinlik.
HAŞBA': Kuru, yâbis.
HAŞEB: Kereste imâlinde kullanılan kalın ve kuru ağaç.
HAŞEBE: (C.: Haşebât) Odun, ağaç. Yonga.
HAŞEBİYET: Odunluk, odun niteliği.
HAŞEB-PARE: f. Tahta parçası. Yonga.
HAŞED: İnsan topluluğu, cemaat.
HAŞEF: Hurmanın yaramazı. * Eski elbise diken. * Devenin sütünün çok olması.
HAŞEFE: (C.: Haşef-Haşefât) Sünnet mevziine varana kadar olan zeker başı. * Yaşlanmış kuru kadın. * Kuru hamur. * Yumuşak taş.
HAŞEFE: Hiss. * Harekete ve yürüyüş sesine derler.
HAŞEL: Bayağılaşma, rezil olma. Bayağılık, rezillik, âdilik. * Her nesnenin kötüsü.
HAŞEM: Taraftarlar ve hizmetçiler. Düşmanlarına karşı koruyanlar. Aile.
HAŞEM: Burun içinde olan bir illettir ve kokuyu değiştirir. * Genzin tıkanıp burnun koku almaması.* Etin kokması.
HAŞEME: (C.: Haşem) Kol. Kollukçu. Hizmetkâr.
HAŞEM-NİŞİN: f. Göçebe.
HAŞENE: (Haşin. C.) Sert, katı ve kalb kırıcı olanlar.
HAŞERAT: (Haşere. C.) Küçük zararlı böcek, akrep ve yılan gibi hayvanlar. * Mc: Zararlı ve kıymetsiz kimseler.
HAŞERE: Yabani arı, böcek, akrep ve yılan gibi zararlı mahluk.
HAŞHAŞ: Kapsüllerinden uyuşturucu bir madde olan afyon; tohumlarından da yağı çıkarılan bir bitki. * Hazırlıklı. * Silâhlı ve zırhlı topluluk.
HAŞHAŞA: Silah sesi, yüksek ses. * Silâh. * Kuru ot. * Yeni kaftan.
HAŞIR: Toplayan, cem'eden, haşreden.
HAŞİ: Kuru, yâbis.
HAŞİ': Huşu içinde olan, alçak gönüllülük eden. * Kusurlarını düşünerek, ürpererek Cenâb-ı Hakka niyâz edip yalvaran.
HÂŞİAN: Tevazu ve mahviyetle. Alçakgönüllülük göstererek.
HÂŞİANE: f. Hâşi' olarak.
HAŞİB: Yoğun, kalın. * Tam düzelmemiş olan kılıç. * Süslü, zinetli.
HAŞİBE: Tabiat, mizaç, huy.
HAŞİF: Eskimiş ve yıpranmış elbise.
HAŞİF: Keskin kılıç. * Damdan aşağı asılmış olan karpuz.
HAŞİFE: Adâvet, düşmanlık, kin.
HAŞİÎN: Huşu' içinde olanlar.
HAŞİM: Haşmetli, gösterişli, muhteşem.
HAŞİM: Kuru ekmek kırıntısı doğruyan. Ezen, yaran, kıran, parçalayan.
HAŞİME: Kemiği kırılmış olan baş yarığı.
HAŞİMÎ: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) kabilesinden, O'nun sülâlesinden gelen. * Bir tarikat şubesinde olan.
HAŞİN: Kırıcı, kalb kırıcı. Sert, katı.
HAŞİN: Korkak, korkan.
HAŞİN: Kokmuş tuluk.
HÂŞİR: Haşreden, toplayan. Cem'eden. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) bir ismi. Haşir meydanında bütün insanlar mübarek izlerinde haşr olup toplanacaklarından Delâil-i Hayrat'ta bu isimle mezkurdur. (Bak: Haşr)
HAŞİŞ: Esrar adı verilen "Hint keneviri"nin yaprağı. * Kuru ot.
HAŞİŞE: Ot.
HAŞİV: (Bak: Haşv)
HAŞİYE: Sahife kenarına veya altına yazılan izah. Bir kitabın izah ve şerhini yapan yazı. Kenar, pervaz.
HAŞİYY: Kuru, yâbis.
HAŞİYYE: (C.: Haşâyâ) İçi dolmuş döşek. * Nihalî adı verilen sofra altı.
HAŞL: Herşeyin âdisi, bayağısı.
HAŞM: İncitmek. * Gadaplandırmak, hiddetlendirmek.
HAŞMET: (Hışmet) Kendisine tabi olanlardan dolayı, "haşem" den olan, büyüklük ve heybet. Tantana-i azamet. Hürmetten gelen çekinme. * Hiddet, kızgınlık. * Alçak gönüllülük.
HAŞMETLİ: (Haşmetlü) Tar: Haşmet sâhibi mânâsına gelir ve ecnebi hükümdarlarına verilen bir ünvandır.
HAŞMETMEAB: Haşmetli, haşmet sahibi mânâlarına gelir ve eskiden padişahlara karşı hürmet bildirmek için kullanılırdı.
HAŞNA': Saliha kadın.
HAŞR: (Haşir) Toplanmak, bir yere birikmek. * Toplama, cem'etmek. * Kıyametten sonra bütün insanların bir yere toplanmaları. Allahın, ölüleri diriltip mahşere çıkarması. Kıyamet. * Bir tohumun içinden büyük ağaçlar çıktığı gibi, her bir insanın acb-üz zeneb denilen bir nevi çekirdeğinden diriltilerek bütün insanların Haşir Meydanında toplanmaları. (Bak: Acb-üz Zeneb)(Surenin başında, küffar, Haşri inkâr ettiklerinden Kur'ân onları Haşrin kabulüne mecbur etmek için şöylece bast-ı mukaddemât eder; der: "Ayâ, üstünüzdeki semâya bakmıyor musunuz ki: Biz ne keyfiyyette, ne kadar muntazam, muhteşem bir surette bina etmişiz. Hem görmüyor musunuz ki; nasıl yıldızlarla, Ay ve Güneş ile tezyin etmişiz, hiç bir kusur ve noksaniyet bırakmamışız. Hem görmüyor musunuz ki; zemini size ne keyfiyyette sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz. O yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından muhafaza etmişiz. Hem görmüyor musunuz o yerde ne kadar güzel, rengâ-renk her bir cinsten çift hadrevâtı, nebâtâtı halkettik. Yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik. Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyyette sema cânibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O su ile bağ ve bostanları, hububatı, yüksek leziz meyveli hurma gibi ağaçları halkedip ibâdıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum. Hem görmüyor musunuz, o su ile, ölmüş memleketi ihya ediyorum. Binler dünyevî haşirleri icad ediyorum. Nasıl bu nebâtatı, kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurucunuz da böyledir. Kıyamette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız." İşte şu âyetin isbat-ı haşirde gösterdiği cezalet-i beyaniye-ki, binden birisine ancak işaret edebildik - nerede, insanların bir dâva için serdettikleri kelimat nerede? S.) (Bak: Hudus)
HAŞR-İ A'ZAM: Kıyamet koptuktan sonraki en büyük haşir, içtimâ.
HAŞR-İ CİSMANÎ: Cisimle, cesedle dirilme. Bedenlerin ve vücudların haşri. (Sual: Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismaniyetin ebediyetle ve cennetle ne alâkası var? Madem, ruhun âli lezaizi vardır; ona kâfidir. Lezaiz-i cismaniyye için bir haşr-ı cismanî neden icabediyor?Elcevab: Çünki: Nasıl, toprak; suya, havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır... fakat, masnuat-ı İlâhiyyenin bütün envaına menşe' ve medar olduğundan bütün anâsır-ı sairenin mânen fevkine çıktığı gibi.. hem kesafetli olan nefs-i insaniyye: sırr-ı câmiiyyet itibariyle, tezekki etmek şartiyle bütün letâif-i insaniyyenin fevkine çıktığı gibi.. öyle de, cismaniyyet en câmi', en muhit, en zengin bir âyine-i tecelliyat-ı Esmâ-i İlâhiyyedir. Bütün hazâin-i rahmetin müddeharatını tartacak ve mizana çekecek âletler, cismaniyettedir. Meselâ: Dildeki kuvve-i zâika, rızk zevkinde envâ-i mat'umat adedince mizanlara menşe' olmasaydı; herbirini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem, ekser Esmâ-i İlâhiyyenin tecelliyatını hissedip bilmek, zevkedip tanımak cihazatı, yine cismaniyettedir. Hem, gayet mütenevvi ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidatlar, yine cismaniyettedir. Madem şu kainatın Sânii, şu kâinatta bütün hazâin-i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyat-ı esmâsını bildirmek ve bütün enva-ı ihsânatını tattırmak istediğini; kâinatın gidişatından ve insanın câmiiyyetinden, Onbirinci Söz'de isbat edildiği gibi kat'i anlaşılıyor. Elbette şu seyl-i kâinatın bir havz-ı ekberi ve bu kâinat tezgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher-ı a'zamı ve şu mezraa-i dünyanın bir mahzen-i ebedisi olan dar-ı saadet, şu kâinata bir derece benziyecektir. Hem cismanî, hem ruhanî bütün esasatını muhafaza edecektir. Ve O Sâni-i Hakîm ve o Âdil-i Rahim; elbette cismanî âletlerin vezaifine ücret olarak ve hidematına mükâfat olarak ve ibadat-ı mahsusalarına sevab olarak, onlara lâyık lezaizi verecektir. Yoksa hikmet ve adalet ve rahmetine zıt bir hâlet olur ki, hiç bir cihetle Onun cemal-i rahmetine ve kemal-i adaletine uygun değildir; kabil-i tevfik olamaz. S.)
HAŞR-İ EMVÂT: Ölenlerin dirilerek bir araya toplanmaları.
HAŞR SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 59. suresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
HAŞRECE: Ölüm anında can çekişmekte olan bir kimsenin çıkardığı hırıltı.
HAŞREM: Kireç taşı. * Alçak dağ. * Arı.
HAŞRÎ: Haşre âit. Öldükten sonraki dirilişe ve toplanmaya dair.
HAŞR U NEŞR: Toplanıp dağılmak, yayılmak.
HAŞŞ: Kat'etmek, kesmek. * Toplamak, cem'etmek. * Davara ot vermek. * Ateş yakmak.
HAŞŞ: Girmek, dühul etmek.
HAŞŞAB: Ağaçtan anlayan. * Ağaç satan.
HAŞŞAK: Bir nehir ismi.
HAŞŞAŞ: Esrar, eroin gibi uyuşturucu maddeler kullanan. Esrarcı, esrar içen.
HAŞUR: Her malın değerini bilip aldanmayan tâcir.
HAŞUŞ: Abdesthane, helâ, tuvalet.
HAŞV: (Haşiv) (C.: Ahşâ) Tıb: Vücudun içindeki uzuvlardan her birisi. * Minder, yastık gibi şeylerin içini dolduran pamuk, kuru ot. * Kırılması ihtimali olan eşyanın arasına konan yumuşak, ot gibi şey. * Edb: İbarede lüzumsuz söz bulunması, aynı mânada iki kelimeyi yanyana söylemek: Ahd ü peymân, vakt ü zaman, ferid ü yektâ... gibi.
HAŞV-İ KABİH: Edb: Söze çirkinlik veren kelime fazlalığı.
HAŞV-İ MELİH: Söz arasında ikinci bir kelime veya cümle ile ikinci derecede bir mâna ifade etmek.
HAŞV-İ MÜFSİD: Edb: İbarede yalnız kalabalık etmekle kalmayıp mânâyı da anlaşılmaz hale getiren söz.
HAŞV: Hurmanın kötüsü.
HAŞVÎ: Mânâsız sözler söyleyen, saçma sapan konuşan. * Haşve benziyen.
HAŞVİYYAT: Söz arasında, lüzumsuz, fazladan olan sözler.
HAŞYET: Korku ve dehşet.
HAŞYETEN: Ürkerek, korku ile.
HAŞYETEN LİLLAH: Allah için korku.
HAŞYETULLAH: Allah korkusu.
HATIR-AŞÜFTE: f. Gönlü perişan olan.
HATIR-ŞİNAS: f. Gönül alıcı, hatır alıcı.
HATME-İ ENFÂS: Nefesleri tükenmek. Ölmek.
HATT-I FÂSIL: Ayırıcı çizgi, fasledici çizgi.
HATT-I MUVÂSALA: f. Erişme ve vâsıl olma yolu. Birbirine kavuşup buluşma ve birleşme yeri. Birbirine münasebet kurabilme yolu.
HATT-I VÂSIT: Geo: Kenarortay. Üçgenin köşelerinin her birini karşı kenarın orta noktasına birleştiren doğru parçaları.
HATT-ŞİNAS: f. Yazı uzmanı, yazıdan anlayan.
HAVAİC-İ ASLİYE: Fık: Mesken ile, eve lüzumlu eşyadan ve kışlık, yazlık elbise ile lüzumlu silâhtan, âletten, kitaptan ve binek (hayvan) ile hizmetçi ve bir aylık - sahih görülen diğer bir kavle göre; bir senelik - nafakaya mahsus erzaktan ibârettir.
HAVAS: (C.: Ahvâs) Çukur ve kısık gözlü olmak.
HAVASIB: (Hâsıb. C.) Şiddetli rüzgârlar, fırtınalar.
HAVASIN: (Hâsına. C.) Namuslu kadınlar.
HAVÂSS: (Hâss - Hâssa. C.) Hâslar. Hâssalar. Keyfiyetler. Hususlar. * Dindarlık ve doğruluğu ile, ilmiyle âmil olup mâneviyat mertebelerinde yükselmekle makbul ve muteber olan zatlar. * Zenginler sınıfı. * Kur'anî ve manevî sırlara ve hususlara vâkıf bulunan, ilim, ibadet, tâat ve takva yolunda yükselerek mümtaz olan Evliyâullah. Herkesin hürmet ettiği büyük zevât. * Manevî te'sir için okunan duâlar.
HAVÂSS-I HÜMAYUN: Tar: Osmanlı İmparatorluğunun fütuhat devirlerinde (yükselme devri) fethedilen araziden devlet hazinesine ayrılan kısım. Her yer zaptedildikçe, arazi: timar, zeamet ve has namıyla üç sınıfa ayrılırdı. Meselâ 250 köyden müteşekkil bir sancağın 100-150 köyü ikişer üçer köy olarak 40-50 tımara ayrılır, harpte başarı gösteren askerlere dağıtılırdı. Kalanı zeamet ve has itibar edilerek bundan vezirlere, sancak beylerine, beylerbeyilere ve sâir devlet büyüklerine hisse ifraz edildikten sonra geri kalan kısım, "Hass-ı Hümâyun" namıyle devlete bırakılırdı. (O.T.D.S.)
HAVÂSS-I REFİA: Tar: Eyüp Kadılığı eskiden Çatalca'ya kadar uzanır ve Çatalca'da kadının bir vekili bulunurdu. İkinci meşrutiyete kadar bütün mahkeme işleri, kadının tayin ettiği bir naib tarafından idare edilirdi. Meşrutiyet devrinde diğer kadılara yapıldığı gibi, Eyüp Kadılığına da maaş bağlandı. Şer'î ve nizamî mahkemeler birleştirilince havâss-ı refia ortadan kaldırıldı.
HAVÂSS U AVÂM: İleri gelen kimseler ve halk.
HAVASS: (Hasse. C.) Hasseler. Duygular.
HAVASS-I (HAMSE-İ) BÂTINA: Kalbe bağlı beş duyğu: Hiss-i müşterek (hayâl kuvveti), müdrike (akıl), vehim (vâhime), hâfıza, mutasarrıfa (meydana getirici hayal kuvveti).
HAVASS-I (HAMSE-İ) ZÂHİRE: Zâhirî beş duygu: Tatmak, görmek, işitmek, koklamak, dokunup duymak.
HAVAŞİ: (Hâşiye. C.) Bir yazının kenarına eklenen not veya açıklamalar. Hâşiyeler, derkenarlar. * Maiyet adamları.
HAVVAS: Hurma yaprağı satan kişi. * Hurma yaprağından zenbil yapıp satan kişi.
HAYAT-I ASKERİYYE: Askerlik hayatı.
HAYR-UL FÂSİLÎN: Âdil olanların, hâkimlerin en hayırlısı.
HAZİNE-İ HÂSSA: Osmanlı İmparatorluğu zamanında devlet bütçesinden padişaha maaş sağlayan ve saraya ait gelirlerin toplandığı malî bir müessese.
HAZİNE KETHUDASI: Tar: Yavuz Sultan Selim Han zamanında kurulan hazine kethudâlığı, saraya girip çıkan demirbaş eşyanın korunup saklanmasıyla mes'ul idi. Bu müessesenin başında bulunan memura da hazine kethudâsı denilirdi.
HEFT-ASMAN: Yedi kat gök.
HELSAS: Cemaat, topluluk.
HEM-ASIL: f. Aynı asıldan.
HEM-ASIR: Aynı asırda olan. Bir asırda beraber olanlar.
HEM-AŞİYAN: f. Bir yerde beraber bulunan, bir yuvada birlikte olan.
HEM-FİRAŞ: f. Zevce. Karı.
HEMMAS: Yavuz arslan.
HERAS: Dikenli ağaç.
HERŞ (HERÂŞ): Yırtmak. * Çekişmek.
HEŞAŞ (HEŞUŞ): Açık yüzlü şen yeynicek kişi. * Sağan kimseye sevip sütünü veren koyun.
HEŞAŞE(T): Şâdlık, hafiflik, irtiyah. * Gevreklik.
HEVAS: Çok yiyen kişi.
HEY'ET-İ ASLİYE: Aslındaki şekil ve suret.
HEY'ETŞİNAS: f. Astronomi bilgini. Sema ve ecramın ahvâline vâkıf olan.
HEYKELTRAŞ: Heykel yapan kimse.
HEZARDASTEN: (Hezârdestân) f. Bülbül.
HILAS: Kara ile ak arasında olan çocuk.
HILAS: Her nesnenin dibine çöken ağırlığı.
HIMAS: Karnı aç kimseler.
HIMASA: İnce bellilik.
HINAS: (Hünsâ. C.) Kendisinde hem erkeklik ve hem de dişilik özelliği taşıyanlar.
HIRASET: Koruma. * Bekleme, bekçilik etme, muhafaza etme.
HIRAŞ: f. "Tırmalayan, kazıyan" anlamıyla bileşik sıfatlar yapar. Meselâ: Dil-hıraş $ : Gönlü tırmalayan, inciten. Samia-hırâş $ : Kulak tırmalayıcı.
HIRBAŞ: Fesâd vermek. * Acı bir ot.
HIRED-ÂŞUB: f. Akıl dağıtan.
HISAS: Hisseler. Paylar. Nasipler. * Kıssadan alınan dersler.
HISASE (HISSE): Kabahat. * Alçaklık, denâet.
HISN-I HASÎN: Çok kuvvetli, en sağlam korunma.
HIŞAŞ: Başı küçük adam. * Küçük başlı yılan. * Devenin burnuna geçirdikleri burunduruk. * Kuşlardan, dimağı olmayan. * Çuval. * Cânip, taraf. * Sinir.
HIYAR-I VASF: Bir akitte vücudu şart kılınan veya örfen meşhud bulunan mergub bir vasfın mevcud olmaması sebebiyle âkitlerden biri için sabit olan muhayyerliktir. (Sağılır diye satılan bir ineğin, sütten kesilmiş olması gibi.)
HIYASA: Kulak halkası. * Dar etmek, darlaştırmak. * Dikmek.
HIYERE-İ NÂS: Seçkin kimseler, mümtaz kişiler.
HİBAS: Su bendi.
HİCAZ DEMİRYOLU MADALYASI: Şam-Hicaz demiryolunun yapımı için para yardımı bulunanlarla, demiryoluna ait işlerde hizmetleri görülenlere verilmek üzere II.Abdülhamid tarafından çıkartılan üç ayrı madalya. 16.9.1902 tarihli nizamname ile çıkarılan bu madalyanın bir tarafında "Hamidiye Hicaz demiryoluna hizmet eden hamiyyetmendâna mahsus madalyadır." ibaresi; diğer yüzünde defne dalında bir çelenk içinde Abdülhamid II'in "El-gazi" tuğrası, altta ise lokomotif şekli vardı. Bu madalyalar: Altun, gümüş ve nikel olmak üzere üç çeşitti.
HİDAS: Nihayet, son, netice, bitim.
HİDASE: Pâk etmek, temizlemek. * Kahramanlık, yiğitlik. * Abdest bozmak.
HİDAŞ: Tırmalama.
HİDDET-İ BASAR: Görüş keskinliği.
HİDDET-İ HAVÂS: Duyguların keskinliği.
HİKMET-ŞİNAS: f. Hikmet bilen.
HİLASÎ: (Hilâsiyye) Zenci ile beyaz melezi.
HİLAŞ: f. Gürültü, kavga, patırtı, şamata.
HİL'AT-İ HASS-ÜL HAS: Tar: En değerli kumaştan yapılan hil'atler için kullanılan bir tâbirdir. Bu türlü kaftanlar şeyh-ül İslâm, sadrazam ve Mekke şerifi gibi en yüksek derecedeki devlet memurlarına giydirilirdi.
HİNAS: (Hünsâ. C.) Kendilerinde hem erkeklik, hem de kadınlık alâmetleri bulunan kimseler.
HİRAS: f. Korku. Şaşırıp bozulmak, ürküp çekinmek.
HİRASAN: f. Korkak, ürkek, korkan, çekinen.
HİRASE: f. Bostan korkuluğu. Korkutacak şey.
HİRASET: (Bak: Harâset)
HİRCAS: Gövdeli, iri vücutlu, cesim.
HİRMAS: Arslan, esed.
HİŞAŞ: İçinde ot olan çuval.
HİYASET: Dikmek.
HİZMET-İ ASKERİYE: Askerlik hizmeti. Askerlik vazifesi.
HORASAN: f. İran'ın doğusunda bir memleket adı. * Erzurum vilâyetine bağlı bir kasaba adı. * Tuğla tozu ile kireçten yapılan bir nevi sağlam harç ismi. * Kelime mânası: Doğan güneş.
HORASANÎ: f. Horasana ait. Horasanlı. * Sarıktan daha büyük görünen hoca kavuğu.
HUBAS: Değirmen unluğu.
HUBASE: Ganimet malı.
HUBASE: Selin derede kazıp yıktığı yerler.
HUDAŞİNAS: f. Allah'ı tanıyan, Allah'a iman eden.
HUFAS: Isırdığı yer acımayıp zarar vermeyen yılan.
HUFFAŞ: Yarasa. Gece kuşu.
HUKUK-U SİYÂSİYYE: Siyasi haklar. Memleket idâresini ve halkın hakkını tanıyan hükümlerin tamamı.
HUKUKŞİNAS: Hukukçu, hukuk ilmini bilen. * Vefâlı kimse. Sâdık dost.
HULASA: Bir şeyin, bir bahsin özü. Kısaca esası.
HULASA-İ KELÂM: Sözün hülâsası. Sözün özü.
HULASAT-ÜL HULASA: Hulâsanın hulâsası. Özünün özü. * Ayet-ül Kübrâ Risâlesinin hülâsası.
HULASATEN: Kısaca, özet olarak, hülâsa olarak, muhtasaran.
HULEFÂ-İ SELÂSE: Üç halife: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman (R.Anhüm)
HUMASÎ: Arabçada: Aslî harfleri, yani kök harfleri beş adet olan kelime. * Beşe mensub. * Beşli.
HUMAŞE: Diyeti bilinmeyen cinayet.
HUN-AŞAM: f. Kan içici, kan içen.
HUNEYN VAK'ASI: Hicretin sekizinci senesinde şirkten kurtulmamış bazı Arap kabileleri Mekkeyi geri almak maksadıyla hücum ettikleri zaman burada müslüman askerlere karşı gelerek başlangıçta galip gibi görünmüşlerse de daha sonra galebe ve zafer, İslâm askerlerine nasib olmuştur. Bu muhârebede Sahabe-i kiramdan birçok zatlar şehid olmuşlardır. (Bak: Uhud)(Eğer denilirse: Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, madem Habib-ü Rabb-il-Âlemin'dir. Hem elindeki hak ve lisanındaki hakikattır. Ve ordusundaki askerlerin bir kısmı melâikedir. Ve bir avuç su ile bir orduyu sular. Ve dört avuç buğday ve bir oğlağın etiyle bin adamı doyuracak bir ziyafet verir. Ve küffar ordusunun gözlerine bir avuç toprak atmakla o bir avuç topraktan her küffârın gözüne bir avuç toprak girmesiyle onları kaçırır. Ve daha bunun gibi bin mu'cizat sahibi olan bir Kumandan-ı Rabbâni, nasıl oluyor Uhud'un nihayetinde ve Huneyn'in bidayetinde mağlup oluyor?Elcevab: Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nev-i beşere mukteda ve imam ve rehber olarak gönderilmiştir. Tâ ki, o nev-i insanî, hayat-ı içtimaiye ve şahsiyedeki düsturları ondan öğrensin ve Hakim-i Zülkemâlin kavânin-i meşietine itaate alışsınlar ve desâtir-i hikmetine tevfik-i hareket etsinler. Eğer Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hayat-ı içtimaiye ve şahsiyesinde daima harikulâdelere ve mu'cizelere istinad etseydi, o vakit İmam-ı Mutlak ve Rehber-i Ekber olamazdı.İşte bu sır içindir ki, yalnız davasını tasdik ettirmek için arasıra indel-hâce, münkirlerin inkârını kırmak için mu'cizeler gösterirdi. Sair vakitlerde nasılki herkesten ziyade evâmir-i İlâhiyyeye itaat etmiştir. Öyle de: Hikmet-i Rabbaniye ile ve meşiet-i Sübhaniye ile te'sis edilen Âdetullah kavaninine herkesten ziyade müraat ve itaat ederdi. Düşmana karşı zırh giyerdi, "Sipere giriniz!" emrederdi. Yara alırdı, zahmet çekerdi. Tâ tamamiyle hikmet-i İlâhiyye kanununa ve kâinattaki şeriat-ı fıtriye-i kübrâya müraat ve itaati göstersin. L.)
HUNPAŞ: f. Kan döken, kan saçan.
HURAŞE: Ufak parça, küçük şey.
HURDE-HÂŞ: f. Param parça, kırık dökük.
HURDEŞİNAS: f. Dikkatli. İncelikleri ve nükteleri anlayan.
HURRAS: (Hâris. C.) Muhafızlar, bekçiler, nöbetçiler.
HURUF-U ASLİYE: (Bak: Harf-i aslî)
HURUF-U MUNFASILA: Gr: Kendisinden sonra gelen harflere bitişmeyen (vav, rı, dal, hemze, ze, zel) gibi harfler.
HURUF-U MUTTASILA: Gr: Kendisinden sonra gelen harflerle bitişip yazılan harfler.
HURUF-U NÂSİBE: Gr: Muzari (geniş zaman) fiilinin başına getirildiğinde o fiili nasbeden harfler. (En), (Len), (İzen), (Key) harfleri gibi.
HUSAS: Sür'atle gitmek, seğirtmek, koşmak.
HUVASE: (C.: Huvâsât) Karışık cemaat.
HÜBAŞE: (C.: Hübâşât) Kesbetmek, kazanmak, çalışmak.
HÜCCET-İ KASIRA: Şahsa mahsus olup başkasına taâlluk etmeyen hüccet.
HÜLAS: Zayıf davar.
HÜLASA: (Bak: Hulâsa)
HÜLEFÂ-YI RAŞİDÎN: En ileri sahabeden ilk dört halife. (Bak: Çâryâr)
HÜLLAS: İnsana ârız olan gevşeklik.
HÜSN Ü AŞK: Güzellik ve muhabbet: * şeyh Galib'in manzum hikâyesi.
HÜVE HASEN(ÜN): O bir güzeldir, hasendir.
HÜVE-L HASEN: Sadece, yalnız o güzeldir.
HÂCETAŞ: f. Eskiden bir efendinin müteaddit kölelerinden her biri.
HADÎ AŞER: Onbirinci.
HALAŞE: f. Gemi dümeni. * Çörçöp.
HASPUŞ: f. Hilekâr, hileci, iki yüzlü, mürai.
HASPUŞÎ: Hile, riyâ.
HASRET-KEŞ: f. Özlemiş, özleyen, hasret çeken.
HÂSSE-İ ŞEMM: Koklama duygusu.
HAŞAK: f. Süprüntü, çöp. Yonga.
HAŞAN: Kokmuş tuluk.
HAŞAS: Arz haşereleri.
HAŞBA': Kuru, yâbis.
HAŞEF: Hurmanın yaramazı. * Eski elbise diken. * Devenin sütünün çok olması.
HAŞEME: (C.: Haşem) Kol. Kollukçu. Hizmetkâr.
HAŞHAŞA: Silah sesi, yüksek ses. * Silâh. * Kuru ot. * Yeni kaftan.
HAŞIR: Toplayan, cem'eden, haşreden.
HAŞL: Herşeyin âdisi, bayağısı.
HAŞR: (Haşir) Toplanmak, bir yere birikmek. * Toplama, cem'etmek. * Kıyametten sonra bütün insanların bir yere toplanmaları. Allahın, ölüleri diriltip mahşere çıkarması. Kıyamet. * Bir tohumun içinden büyük ağaçlar çıktığı gibi, her bir insanın acb-üz zeneb denilen bir nevi çekirdeğinden diriltilerek bütün insanların Haşir Meydanında toplanmaları. (Bak: Acb-üz Zeneb) (Surenin başında, küffar, Haşri inkâr ettiklerinden Kur'ân onları Haşrin kabulüne mecbur etmek için şöylece bast-ı mukaddemât eder; der: "Ayâ, üstünüzdeki semâya bakmıyor musunuz ki: Biz ne keyfiyyette, ne kadar muntazam, muhteşem bir surette bina etmişiz. Hem görmüyor musunuz ki; nasıl yıldızlarla, Ay ve Güneş ile tezyin etmişiz, hiç bir kusur ve noksaniyet bırakmamışız. Hem görmüyor musunuz ki; zemini size ne keyfiyyette sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz. O yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından muhafaza etmişiz. Hem görmüyor musunuz o yerde ne kadar güzel, rengâ-renk her bir cinsten çift hadrevâtı, nebâtâtı halkettik. Yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik. Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyyette sema cânibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O su ile bağ ve bostanları, hububatı, yüksek leziz meyveli hurma gibi ağaçları halkedip ibâdıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum. Hem görmüyor musunuz, o su ile, ölmüş memleketi ihya ediyorum. Binler dünyevî haşirleri icad ediyorum. Nasıl bu nebâtatı, kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurucunuz da böyledir. Kıyamette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız." İşte şu âyetin isbat-ı haşirde gösterdiği cezalet-i beyaniye-ki, binden birisine ancak işaret edebildik - nerede, insanların bir dâva için serdettikleri kelimat nerede? S.) (Bak: Hudus)
HAŞRÎ: Haşre âit. Öldükten sonraki dirilişe ve toplanmaya dair.
HAŞŞ: Kat'etmek, kesmek. * Toplamak, cem'etmek. * Davara ot vermek. * Ateş yakmak.
HAŞŞAK: Bir nehir ismi.
HAŞUŞ: Abdesthane, helâ, tuvalet.
HAŞYET: Korku ve dehşet.
HAŞYETEN: Ürkerek, korku ile.
HAŞYETULLAH: Allah korkusu.
HATIR-AŞÜFTE: f. Gönlü perişan olan.
HEYKELTRAŞ: Heykel yapan kimse.
HUFFAŞ: Yarasa. Gece kuşu.
HUMAŞE: Diyeti bilinmeyen cinayet.
HUN-AŞAM: f. Kan içici, kan içen.
HUNPAŞ: f. Kan döken, kan saçan.
HURAŞE: Ufak parça, küçük şey.
HÜSN Ü AŞK: Güzellik ve muhabbet: * Şeyh Galib'in manzum hikâyesi.
İANE-İ ASKERİYE: Tanzimattan sonra cizye yerine Hristiyan tebeadan alınan vergi. Bu vergi sonradan "bedel-i askerî" adını almış ve 1908 Temmuz inkılâbına kadar devam etmiştir.
İAŞE: Geçindirmek. Beslemek. Yaşatmak. Diriltmek.
İB'AS: Yeniden yaratmak, göndermek. Hayat vermek.
İBAS: Kurutmak.
İBASE: Tedkik ve teftiş etme.
İBATE VE İAŞE: Barındırma ve besleme.
İBLAS: Mahzun olmak, ümitsiz olmak.
İBN-İ ABBAS: (Bak: Abdullah İbn-i Abbas)
İBN-İ HACER-İ ASKALANÎ: (Hi: 773-852) Büyük hadis âlimidir. Şafiî mezhebinin meşhur fukahasından olup hadis üzerine çok eserleri vardır.
İBRÂ-İ HÂS: Huk: Bir kimsenin zimmetini belirli bir haktan, hususi bir dâvâdan veya bir kısım haklardan beri kılmaktır.
İBSAS: Sırrı açıklama. * Yayma, dağıtma.
İBŞAS: Bazı bitkilerin veya çiçeklerin birbirine sarılıp karışması.
İBTAŞ: Şiddetle tutma, kavrama.
İBTİAS: Gönderme, ba's etme.
İBTİHAS: Bir şeyin doğruluğunu öğrenmek için soruşturma, tetkik etme.
İCARE-İ FÂSİDE: İn'ikad şartlarını câmi' olduğu halde sıhhat şartlarını tamamen veya kısmen cami olmayan icaredir. Bu, aslen meşru olduğu hâlde vasfen meşru bulunmamış olur. Binaenaleyh böyle bir icareyi mucir ile müstecirden herhangi biri fesh edebilir.
İCAS: Gönlüne korku düşürmek.
İCAZ-I HASR: Lafzan hiçbir hazf olmadığı halde, ibârenin mânaca zengin olmasıdır.
İCCAS: Erik. * Zerdâli. * Armut.
İCHAŞ: Bir kimseden yardım ve medet istemek.
İCLAS: Oturtmak. Tahta çıkartmak. Padişahı tahta oturtmak.
İCŞAŞ: Bir şeyi döverek ufaltma, küçültme.
İCTİSAS: Ağacı kökünden çekip koparmak.
İCTİSAS: Hayvanın, ağzı ile çayırı araştırarak otlaması.
İCTİSAS: Evleri yakın olmakla bir arada olma.
İCTİYAS: Yağma için dolanma. * Taleb etmek, istemek.
İDARE-İ ASKERİYE: Askerlik işleriyle meşgul olan idare.
İDARE-İ MASLAHAT: Bir işi mümkün mertebe iyi-kötü yürütmek.
İD'AS: Tepelemek.
İDBİSAS: Ne kırmızı, ne siyah olmak. * Ot bitmek.
İDHAŞ: Korkutma, dehşet verme, dehşetlendirme.
İFASA: Yumuşak söylemek. * Aşikâre söylemek. Açık açık konuşmak.
İFCAS: Mânâsız ve münasebetsiz şeylerle kibirlenme.
İFHAŞ: (Fuhş. dan) Kötü ve fena söyleme.
İFLAS: Malı tükenmek, parası kalmamak. Borçlarını ödeyemiyecek hâle gelmek. Sermayesini batırmak. * Ahirette günahları çok olanın hüsrana düşmesi.
İFLAS: Sıyrılıp kurtulmak.
İFRAS: Fırsat ele geçme.
İFRAŞ: Zemmetme, kötüleme, çekiştirme. * Serip döşetme.
İFTİHAR MADALYASI: Padişaha sadakat gösterenlere, tarım ve san'atın ilerlemesine çalışanlara, yangın ve sâri hastalık anında devlet ve millete büyük hizmetleri dokunanlara verilmek üzere II. Abdülhamid'in irade-i seniyesiyle altın ve gümüşten olmak üzere çıkarılan madalya. (1886 ve 1887) Madalyanın ön yüzünde yukarı kısmında şualar içinde tuğra ve alt kısmında Osmanlı arması; diğer yüzünde defne dalı arasında bir boş saha vardır. Buraya, madalyanın sahibi olacak şahsın adı yazılırdı. Kırmızı renkli kurdele ile göğsün sol tarafına takılırdı. Sahibinin ölümünde vereseye intikal etmez, hükümete geri verilirdi.
İFTİHAS: Gerçeği ve hakikatını dikkatle araştırma. İçyüzünü iyice tetkik etme. * İmtihan etme, deneme.
İFTİRAS: Yırtmak. Parçalamak. Yırtıp parçalamak. * Zorla yere yıkmak.
İFTİRAS: Fırsat gözlemek. Fırsatı ganimet bilmek.
İFTİRAŞ: İzine uyma. * Namusa dokunur söz söyleme. * Yayılma. * Cima. * Döşemek.
İGASE: İmdada yetişmek, yardım etmek.
İGRAS: Ağaç dikmek. Toprağa gömmek.
İGSAS: Güzel yemekler yedirme.
İGSAS: Sıkıştırma, tazyik etme. * Bir yer ahalisini sıkıntıya düşürme.
İGŞAŞ: Acele ettirme. * Kışkırtma, tahrik etme.
İGTAŞ: Karanlık olmak.
İGTİMAS: Hor ve hâkir görme. * Nankörlük.
İGTİMAS: Suya dalma.
İGTİŞAŞ: Karışıklık. Kargaşalık. Karmakarışık olmak. * Birisinin fena telkinini kabul etmek.
İĞTİŞAŞAT: (İgtişaş. C.) Karışıklıklar, kargaşalıklar, fenâlıklar.
İHASE: Toprağı kazarak bir şeyler arama.
İHAŞ: Bir kimsenin namusuna dokunma, namusunu lekeleme.
İHAŞE: Avı, tuzağa düşürebilmek için sürüp götürme.
İHBAS: Eteğinde bir şey gizleme. * Hapsetme. * Vakfetme. Hayır yollarında mal ve hayvan bağışlama.
İHBAS: Birinin hakkını yeme.
İHDA AŞER: Onbir.
İHDAS: Yeniden bir şey yapmak. Ortaya koymak. Meydana koymak. (Bak: İbda', Hudus)
İHLAS: Müşteriyi aldatmak. Müflis olmak.
İHLAS: (Hulus. dan) Kalbini safi etmek. İçten, samimi, riyasız sevgi. İçten gelen sevgi ile doğruluk ve bağlılık. * Sırf Allah emretmiş olduğu için ibadet etmek. Yapılan ibadet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakiki ve esas gaye etmeyerek yalnız ve yalnız Allah rızasını esas maksat ve gaye edinmek. İnsanlara riyakârlıktan, gösterişten uzak olmak.(Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde, en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarik-i hakikat, en makbul bir duâ-yı manevî, en kerametli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en sâfi bir ubudiyet ihlastır....Cenab-ı Hakk'ın rızası ihlas ile kazanılır. Kesret-i etba' ile ve fazla muvaffakiyet ile değildir. Çünkü onlar vazife-i İlâhiyyeye ait olduğu için istenilmez; belki bazan verilir. Evet, bazan bir tek kelime sebeb-i necat ve medar-ı rıza olur. Kemmiyetin ehemmiyeti o kadar medar-ı nazar olmamalı. Çünkü, bazan bir tek adamın irşadı, bin adamın irşadı kadar rıza-yı İlâhîye medar olur. Hem, ihlas ve hakperestlik ise, müslümanların nereden ve kimden olursa olsun, istifadelerine taraftar olmaktır. Yoksa benden ders alıp sevap kazandırsınlar düşüncesi, nefsin ve enaniyetin bir hilesidir. L.)(Cay-ı ibret bir hâdise: Bir vakit İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, bir kâfiri yere atmış. Kılıncını çekip keseceği zaman, o kâfir O'na tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir, O'na demiş ki: "Neden beni kesmedin?" Dedi: "Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün; hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım zedelendi. Onun için seni kesmedim." O kâfir, O'na dedi: "Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Mâdem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir; o din haktır." dedi. M.)
İHLAS-MEND: f. İhlaslı, ihlas sahibi, temiz kalbli.
İHLAS-MENDANE: f. Temiz yürekli kimseye yakışır şekilde, ihlaslı kişiye uygun tarzda.
İHLAS-MENDÎ: f. İhlaslılık, temiz kalblilik.
İHLAS-PERVER: f. İhlas sahibi, temiz kalbli.
İHLAS-PERVERANE: f. Temiz yürekli, ihlas sahibi bir kimseye yakışacak surette.
İHLAS-PERVERÎ: f. Temiz yürekli, ihlas sâhibi olma.
İHLAS SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de şirkin ve küfrün envâını reddedip, tevhidi ilân eden $ diye başlayan 112. Sure.Bu sureye: Esas, Tevhid, Tefrid, Tecrid, Necat, Velâyet, Marifet, Samed, Muavvize, Mazhar, Berâe, Nur, İman suresi de denilmektedir. Maâni, Müzekkire gibi isimleri de vardır. (E.T.)
İHRAS: Dilsiz olmak. Dilsiz kalmak.
İHSAS: Hissetmek. Hissettirmek. Açık anlatmadan kapalıca bahsetmek. * Bulmak. Görmek. Bilmek. Zannetmek. İdrak etmek. Duyurmak.
İHSAS: (Hisse. den) Pay ayırmak. Hisse vermek. * Azletmek.
İHSAS-I GANAİM: Düşmandan ele geçirilen ganimet mallarını paylaşma.
İHSAS: Kandırmak, tergib, teşvik etmek.
İHSAS: Aşağılık işler yapma. * Cimrilik, pintilik, hasislik.
İHSASÎ: Hisse ait ve müteallik. Duygu ile alâkalı.
İHSASİYYE: Tecrübeden ve hissedilenden gayrısını kabul etmeyen. Hissiyyun ve maddiyyun fırkasından olanlar. İmansızlık. Dinsizlik.
İHTİBAS: (Habs. den) Tutulma, tutukluk. * Hapsolunma, hapsetme.
İHTİBAS-I BEVL: İdrar tutukluğu, zorluğu.
İHTİLACAT-I ASABİYE: Asabî çarpıntılar.
İHTİLAS: (C.: İhtilasât) Çalma, sirkat, hırsızlık. * Usulca ve elçabukluğu ile aşırma. * Bir çeşit ok atma tavrı.
İHTİLAS-İ VAKT: İşlerin arasında vakit bulabilme.
İHTİLASAT: (İhtilas. C.) Hırsızlıklar, çalmalar, sirkatler.
İHTİLASKÂR: f. Çalan, aşıran, hırsızlık yapan.
İHTİLASKÂRAN: (İhtilaskâr. C.) Çalanlar, aşıranlar, ihtilas edenler.
İHTİLASKÂRANE: f. Çalıp aşıranlara yakışacak şekilde, hırsızlar gibi.
İHTİRAS: Aşırı istek sahibi olmak, hırs duymak, şiddetli arzu.
İHTİRAS: (Hiraset. den) Kaçınmak, kendini korumak, muhafaza etmek. * Kesmek.
İHTİRAS: Ekme.
İHTİRASAT: (İhtiras. C.) Şiddetli arzu ve istekler. İhtiraslar.
İHTİRASÎ: Korunma, muhafaza olunma, kendini gözetme.
İHTİSAS: (Husus. dan) Kendine mahsus kılmak. Bir kimsenin dünyevi veya uhrevi, Kur'âni, İslâmi, imâni bir mesleğe, fen veya san'ata hasr-ı mesâi etmesi; yalnız onunla meşgul olması. (Bu metot insanı muvaffakiyete eriştiren en birinci ve en büyük bir âmildir. Bir kimse yaktığı bir meş'aleyi parlatabilmesi ve bâkileştirebilmesi için o meş'alenin, o nurun pervanesi olması gerekir.) Zübeyir Gündüzalp (R.Aleyh)* Gr: Mütekellim veya muhatab zamiri olan mübtedanın haberinin hükmünü bir isme âit (mahsus) kılma. Bu isim zamiri tâkibeder.(Bir fennin veya bir san'atın medar-ı münakaşa olmuş bir mes'elesinde, o fennin ve o san'atın hâricindeki adamlar ne kadar büyük ve âlim ve san'atkâr da olsalar, sözleri onda geçmez. Hükümleri hüccet olmaz; o fennin icmâ-i ulemâsına dâhil sayılmazlar. Meselâ; büyük bir mühendisin, bir hastalığın keşfinde ve tedavisinde bir küçük tabib kadar hükmü geçmez. Ve bilhassa, maddiyatta çok tevaggul eden ve gittikçe maneviyattan tebaud eden ve nura karşı gabileşen ve kabalaşan ve aklı gözüne inen en büyük bir feylesofun münkirâne sözü maneviyatta nazara alınmaz ve kıymetsizdir.Acaba yerde iken arş-ı azamı temaşa eden, hârika bir dehâ-yı kudsî sahibi olan ve doksan sene maneviyatta terakki edip çalışan ve hakaik-i imaniyeyi ilmelyakîn, aynelyakîn hattâ hakkalyakîn suretinde keşfeden Şeyh Geylâni (K.S.) gibi yüzbinler ehl-i hakikatın ittifak ettikleri tevhidî ve kudsî ve manevî mes'elelerde, maddiyatın en dağınık ve kesretin en cüz'î teferruatına dalan ve sersemleşen ve boğulan feylesofların sözleri kaç para eder ve inkârları ve itirazları, gök gürültüsüne karşı sivrisineğin sesi gibi sönük olmaz mı? Ş.)
İHTİSAS: Hissetmek. Sezmek. Duymak. Duygulanmak. Hislenmek.
İHTİSASİYYUN: İhtisas sâhibi kimseler, mütehassıslar.
İHTİŞAŞ: Kuru ot veya saman gibi hayvan yemi biriktirme.
İHVAN-I BÂSAFA: Mevlevi tabirlerindendir. Saf, yani kalbinde gıll u gış bulunmayan kardeşler mânâsınadır.
İKİ ELİ YAKASINDA OLMAK: Mecaz yoluyla âhiret gününde birinden hakkını aramak.
İKTİBAS: Bir söz veya yazıyı olduğu gibi veya kısaltarak almak. Birisinden ilmen istifade etmek. İstifade suretiyle almak, alınmak. * Söz arasında Kur'an-ı Kerimden veya Hadis-i Şeriftden veya başka makbul eserlerden bir cümlenin kâmilen veya kısmen az tasarruf ile veya tasarrufsuz alınması. * Ateş almak. * Ödünç almak.
İKTİBASAT: (İktibas. C.) İktibaslar, aktarmalar.
İKTİBASEN: İktibas suretiyle. Faydalanma yoluyla alarak. Parça alarak.
İKTİNAS: Tuzak kurup avlanma.
İKTİRANÎ KIYAS: Man: Neticenin aynı veya nakizı, mukaddemelerinin birisinde bilfiil zikredilmeyen kıyastır. Meselâ: "Her cisim muhdestir". Ve nakizı olan: "Bazı cisimler muhdes değildir" kaziyeleri, ne birinci ve ne de ikinci mukaddemede hey'et-i mecmuası ile zikredilmiş olmadığından iktirânidir.
İKTİRAS: Bir işe ehemmiyet verme, bir şeyi mühimseme. * Kederli ve hüzünlü olma.
İKTİSAS: Birinin izinden, ardından gitmek. * Kısas istemek. İntikam almak. * Kıssa. * Hikâyeyi veya bir haberi doğruca söylemek.
İKTİSAS: Çekip koparma veya koparılma.
İKTİYAS: Benzerini bulma. * Ölçme, kıyas tutma.
İLÂN-I İFLÂS: Tüccarın işinde güçsüzlüğünü yani iflâs ettiğini resmî olarak söyleyip açığa vurması.
İLAS: Kinâyeli ve iğneleyici sözler söyleme.
İLBAS: (Lebs. den) Giydirme veya giydirilme. * Örtme yahut örtülme.
İLBAS-I HIRKA: Bir tarikata intisab ile mutad olan menzilleri geçerek irşad mertebesine yükselenlere, şeyhlerinden gördükleri yolda başkalarını irşad ile izin verme salâhiyetini ihtiva eden "İcazetname: hilâfetname" verme.
İLBAS-I HİL'AT: Hil'at giydirmek. (Üst elbisesi demek olan hil'at; padişahlar ile sadrazam ve vezirler tarafından memurlarla, âyân ve eşrâfa, taltif makamında giydirilirdi. Sonradan bunun yerine rütbe ve nişan verilmeğe başlanmıştır.) (O.T.D.S.)
İLBAS: Durdurma, mâni olma, alıkoyma.
İLM-İ ÂSÂR: (Bak: İlm-i hadis)
İLTİBAS: Birbirine benzeyen şeyleri şaşırıp birbirine karıştırmak. Yanlışlık. Karışıklık. * Tereddüt. Şüphe.
İLTİHAS: Açlık veya susuzluktan dolayı soluma.
İLTİMAS: Tavsiye. Rica. İstirham. * Kayırmak, tutmak, haksız olarak yardımda bulunmak. * Yapılmasını isteme.
İLTİMASAT: (İltimas. C.) İltimaslar, tavsiyeler, ricalar. * Kayırmalar, tutmalar.
İLTİMASGERDE: f. İltimas edilen, kayırılan.
İLTİMASNAME: f. İltimas mektubu. Kayırma yapılması için yazılan mektub.
İLYAS (ALEYHİSSELÂM): Benî İsrail peygamberlerinden olup, Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen ve Tevrat'ta "Ella" diye mezkûr olan bir Peygamberin ism-i mübarekidir. M.Ö. 9. asırda yaşamış olup ondan sonra Elyesa (A.S.) Peygamber olmuştur. İlyâs (A.S.), zamanının hükümdarıyla çok mücadele etmiş, çok zaman mağaralarda yaşamış, çok mu'cizeler göstermiştir. (Bak: Merâtib-i hayat)
İLYASÎN: İlyas demektir. Bazı kıraetlerde "âl yasin" okunduğundan, her iki kıraete de mutabık olmak için imlâsı, "el yasin" suretinde yazılır.Yasin, İlyas Aleyhisselâm'ın babası olmakla Âl-i Yasin, yine İlyas demek olur. Yasin bir de Resul-i Ekrem'in isimlerinden olduğuna göre, bazıları Âl-i Yasin'den murad; ümmet-i Muhammed (A.S.M.) olduğunu söylemişlerdir. (E.T.)
İMLAS: Karanlık. * Karışma. * Koyunun tüyü dökülme.
İMSAS: (Mass. dan) Emdirme, emdirilme. * Tıb: Suda erimiş ilâcı şırınga etmek.
İMSAS: Değdirmek. Elle tutmak. Meshetmek.
İMTİRAS: Sürtünme, kaşınma.
İMTİRAS-I HİMAR: Eşeğin sürtünüp kaşınması.
İMTİSAS: Emerek çekilmek, emmek, emilmek. Hazmolunmuş olan maddelerin, damarlar tarafından emilmesi.
İMTİYAZ MADALYASI: 2. Abdülhamid'in 11/10/1885 tarihli emriyle devlet ve memleket yararına hizmet edenlere, vazifeyle gönderildikleri yerde başarı gösterenlere verilmek üzere çıkarılan madalya. Altun ve gümüşten olmak üzere iki çeşit olan bu madalyaların ön yüzünde II. Abdülhamid'in "Elgazi" tuğrası, bunun altında saltanat arması yer alır. Arka yüzünde: "Devlet-i Osmaniye uğrunda fevkalâde ibraz-ı sadakat ve şecaat edenlere mahsus madalyadır" yazısı altında madalyayı alacak olanın adının yazılacağı boş bir bölüm vardır. En altta 1300 rakamı okunmaktadır.
İNAS: (Ünsâ. C.) Kadınlar, kızlar.
İNAS: (Üns. den) Alıştırma, ünsiyet ettirme. * Görme, bilme.
İN'AŞ: Harekete getirme, canlılık kazandırma. Yukarı kaldırma.
İNBİAS: Gönderilme, yollanma. * İleri gelme, meydana çıkma.
İNBİSAS: Yayılıp dağılma.
İNCAS: (Necis. den) Pisleme, necisleme.
İNDİHAŞ: Çok korkma, dehşete düşme.
İNDİRAS: Zail olma, eseri kalmama, mahvolma. Bozulma.
İNDİSAS: Toprak altına gömme.
İNGAS: (Tengis) Keder verme. Rahatını bozma.
İNGIMAS: Suya dalma.
İNGISAS: Suya dalma.
İNHİBAS: Vakıf namına malı hapsetme. * Nefes tutulma.
İNHİDAŞ: Dalaşma, hırlaşma (köpek).
İNHİŞAŞ: (C.: İnhişâşât) Birbirine dokunup hışırdama, hışırtı. Şakırtı, şakırdama.
İNHİŞAŞ-I ESLİHA: Silâhların şakırtısı.
İNHİŞAŞ-I EVRAK: Yaprakların hışırtısı.
İNHİYAŞ: Ezilip büzülme, sıkılma, çekinme.
İN'İKAS: Aksetme, tersine çevrilme. * Işık veya sesin bir şeye çarpıp geri gelmesi. * Aynada parlak şeyde eşyanın temessülü.
İNKAS: Eksilme, eksiltme.
İNKİMAŞ: Acele etme. Çabuk iş görme.
İNŞİKAK-I ASÂ: Değneğin kırılması. * Mc: İhtilaf, karışıklık, ikilik. Birliğin bozulması.
İNŞİRAS: (Soğuktan dolayı) el çatlama.
İNTAŞ: (Tohum) toprakta çimlenme.
İNTIMAS: Kaybolma, belirsiz olma.
İNTİAŞ: Yorgunluktan sonra canlılık hissetme. Canlılık. * Hastalıktan sonra iyileşip kalkma. * Geçinme. * (Yıkılan adam) doğrulup kalkma.
İNTİCAS: Bulaşma, murdar olma.
İNTİKÂS: (Nüks. den) Başaşağı dönme veya düşme.
İNTİKAS: Eksilme. * İstibrâ için erkeklik organına su serpme.
İNTİKAŞ: Nakışlanmak. Menkuş olmak.
İP PARASI: Mc: Belâyı savmak için verilen şey.
İRAD Ü MASRAF: Gelir ve gider.
İRAS: Sebeb olmak, vermek. Vâris kılmak, miras bırakmak, miras yemek. * Gerekmek.
İRAS-I FÜTUR: Bıkkınlık verme.
İR'AS: Çekerek sarsma.
İR'AS: Titretme.
İRAS: (Ağaç) yapraklanma. * Yosun olma.
İRBAŞ: Ağacın yeşillenip yapraklanması.
İRFAŞ: Yeme içme ile uğraşma. * Bir yerde daimi oturma.
İRHAS: Fiat indirmek, ucuzlatmak.
İRHAS: Hayırlı işler yapmak. * Israr etmek. * Duvar yapmak. * Sağlam şey.
İRHASAT: Hayırlı işlerle uğraşmak. * Sağlam şey. * Ist: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) nübüvvetinden evvel zuhur eden hârikulâde haller ki, bunlar peygamberliğine delil teşkil eden hâdiselerdendir.
İRKAS: Oynatma, raksettirmek.
İRSAS: Eskitme, yıpratma. Eskitilme, yıpratılma.
İRSAS-I LİBAS: Elbisenin yıpranması, eskitilmesi.
İRTİAS: Küpe takma.
İRTİAS: Silkinme, sıçrama, deprenme.
İRTİAŞ: Ra'şeye tutulma, titreme, sarsılma.
İRTİAŞ-I MEST: Sarhoş ve baygın titreyiş.
İRTİBAS: Dağılma.
İRTİBAS: Perişan ve zor durumda kalma. * Pek karışık ve sıkışık olma.
İRTİCAS: Gök gürleme. * Top bürünme.
İRTİFAS: Fiatların yükselmesi, pahalılık.
İRTİHAS: Ucuz saymak veya sayılmak.
İRTİHAŞ: Rahatsız olma, huzuru kaçma. Sıkıntı ve ıztırâb içinde bulunma.
İRTİKAS: Baş aşağı olmak. * Bir hâdiseye yakalanmak.
İRTİKAŞ: Harpte askerlerin birbirine karışması.
İRTİMAS: Suya dalma, dalıp gitme. Dalgıçlık.
İRTİSAS: Yayılma, meşhur olma, şüyu bulma, şâyi olma.
İSAS: Çok sık ve uzun saç veya bitki.
İSASE: Zenginlik, servet. * Göz ucuyla bakma. * Cemiyet, topluluk.
İSKOLASTİK: (Bak: Skolastik)
İSLAS: Üçe bölme. Üç aded yapma.
İSM-İ HÂSS: Gr: Yalnız bir kimse, bir hayvan veya bir şeye hâs olan isim. Hz. Muhammed (A.S.M.), Medine-i Münevvere gibi.
İSM-İ TASGİR: Küçültme ismi. Küçüklük veya azlığa delâlet eden isimdir. Arapçada ekseri (Fueyl) veya (Fuayil) vezninde, Türkçede kelime sonuna cik, cık, cağız, ceğiz gibi ekler getirerek yapılır. Abd: Kul, Ubeyd: Kulcağız, kulcuk gibi.
İSNA AŞER: Oniki.
İSPANYOL HASTALIĞI: Grip, nezle. Paçavra hastalığı. (İlk önce İspanya'da farkına varıldığı için bu isimle meşhur olmuştur.)
İSTASYON: Fr. Demiryolu durağı.
İSTIKSAS: (Kısas. dan) Kısas isteme. Bir katilin şeriatça öldürülmesini isteme.
İSTİBHAS: Bir şeyin doğruluk ve hakkâniyetini anlayabilmek için, iyice araştırıp tahkik etme.
İSTİBSAS: Bir haberin doğru olup olmadığını anlamağa çalışma.
İSTİCNAS: (Cins. den) Cinsine benzetme.
İSTİFA-YI KISAS: Kısas hakkının bilfiil yerine getirilmesi. Câni hakkında kısas cezasının tatbik edilmiş olması.
İSTİFRAŞ: Yataklık yapma. Odalık alma. Yatağa alıp beraber yatma. * Haremi ile beraber yatma.
İSTİGASE: Medet isteyiş. Yardım istemek.
İSTİGŞAŞ: Nasihat edip öğüt veren ve doğru söyleyen kimseyi düşman sanmak.
İSTİHASE: Organik maddelerin, şekillerini muhafaza ederek zamanla taş hâline geçmesi. Fosilleşme.
İSTİHDAS: Bir şeyi sonradan ve yeniden elde etmek.
İSTİHKÂMÂT-I MUTTASILA: Bir birine bitişik ve bağlı olarak yapılmış olan sığınaklar olup, daha ziyade şehirlerin ve mühim mevkilerin etrafına yapılır.
İSTİHLAS: (Hulus. dan) Bir şeyi elde etmeğe çalışma. * Kurtarma veya kurtarılma.
İSTİHŞAŞ: Zevklenme, eğlenme.
İSTİKVAS: Kavislenme, kıvrılma, yay gibi eğilme.
İSTİLBAS: Geç kalma, gecikme.
İSTİNAS: Alışmak. Ünsiyetli olmak. Vahşiliğin gitmesi. Ürkekliğin kalkması.
İSTİNASE: Bir kimseyi beraber götürme. * Depretme.
İSTİNCAS: Bulaşma veya bulaştırma.
İSTİNHAS: Haberi iyice inceleme.
İSTİNKAS: Bir şeyin fiatını düşürmeye çalışma, ucuzlatmağa uğraşma.
İSTİNKAŞ: Nakşetme, nakşedilmesini isteme.
İSTİRHAS: Bir şeyi ucuz görme, ucuz sayma.
İSTİYAS: (Ye's. den) Ye'se düşme, ümitsizlenme.
İŞBAŞI: t. Bir işte çalışanların başı, reisi. * İşe başlama saati.
İŞHAS: Fesatçılık ve dedikoduculuk yapma. Çekiştirme. Gıybet etme.
İŞHAS: Gitme zamanı gelip çatma. * Tedirgin ve rahatsız etme.
İT'AS: Öldürme, katletme.
İTAŞ: (Atş. dan) Susuz bırakma, susuz olma.
İ'TİKAD-I FÂSİD: Bozuk inanç.
İ'TİKAS: Tersine dönme, akislenme.
İ'TİSAS: Gece gezip dolaşma, devriye vazifesini görme.
İ'TİYAŞ: Geçinme. İdareli yaşama.İ'TİZA' : Bir kavim veya kimseye bağlı bulunma.
İTTİAS: Öldürme, helâk etme.
İYAS: Yeis hali. Ümidsizlik ve kederli oluş.
İYASE: Ye'se düşürme.
İZABE-İ NÜHAS: Bakırın eritilmesi.
IDGAS: Karıştırmak. * Otu eliyle tutamlamak.
IFAS: Şişe ve divit ağzını kapatmakta kullanılan deri.
IHBAS: İfsad etmek. Bozmak. * Yaramazlık öğretmek.
IHFAS: Çirkin olmak.
IHRİNMAS: Sükut etmek, susmak.
IHSAS: Yaramaz iş yapmak.
IHTİLAS: Hırsızlık için gelip bir şey alıp kaçmak.
IHTİNAS: Kırılmak. * İkiye bükülmek, iki kat olmak.
IKMAS: Suya daldırıp çıkarma.
IKNAS: Adi ve rezil bir kimse iken asaletlilik iddiasında bulunma.
INAS: Kızın büluğ çağına vardıktan sonra evlerinde evlenmeden çok durması.
IRAS: Devenin başını ayağına bağladıkları ip.
IS'AS: Gece karanlığı başlamak, karanlık basmak. * Karanlığın açılması. * Bulutun yere yakın olması. * Peşinden gitmek.
ISLAHAT-I ASKERİYE: Askerlikte yapılan ıslahatlar. Askerî ıslahat.
ISTABL-I HÂS: Padişahın atlarına mahsus ahır.
ITAŞ: (Atşân. C.) Susamış olanlar.
ITMAS: Bir şeye geriden uzaktan bakmak. Helâk etmek.
JİKASE: f. Kirpi.
JİMNASTİK: (Bak: Cimnastik)
KAAS: Boynu göğüse girmek.
KABAS: Ciğer hastalığı. * Yüksek ve kalın. * Hafiflik. * Neşat, sevinç.
KABİL-İ KIYAS: Düşünülebilen, ölçülebilen, kabul edilebilir olan.
KABZ U BAST: Ruhen sıkıntı. Daralma ve genişleme. Sıkıntı ve ferahlık. * Birini diğeri üzerine tercih etme. * Münkabız bir adama ferahlık ve sürurluluk vermek, sevindirmek. * Beyan ve ifâde etmek. * Uzun uzun ve etraflıca anlatmak.
KADASTRO: Fr. Bir ülkedeki arazi ve mülklerin alanını, sınırlarını ve yerini belirtip plânlama işi.
KADİR-AŞİNA: Değer ve kadir bilen.
KADİR-ŞİNAS: f. Kıymet ve değerden anlayan. Değerli kimseleri tanıyabilen.
KADR-ŞİNAS: (Bak: Kadir-şinas)
KALLAS: Takke dikici, takke diken.
KALLAŞ: Kalleş. Hileci, dönek.
KAMMAS: Suya dalan.
KAMMAŞ: Külhancı.
KAMS (KIMÂS): Hareket ettirmek. * Davar önüne sıçramak.
KANAS: Av yeri.
KANFAŞ: Yaşlı, ihtiyar.
KANNAS: Avcı, seyyad.
KANUN-U ASKERÎ: Askerlik kanunu.
KANUN-U ESASÎ: Temel kanun. Temel ve esasa ait kanun. Bir bünyenin aslını ve mahiyetini teşkil eden kanun. (Bak: Teşkilât-ı esasiye)
KANUNŞİNAS: f. Kanun ve nizam koyan, kanunun inceliklerini bilen.
KAPASİTE: Fr. İçine alma, ihtiva etme kabiliyeti. * Kabiliyet, bilgi.
KAR'-UL ASÂ: Doktorun, hastanın bedenine vurup muâyene etmesi. * Mc: Hatayı hatırlatmak için işaret vermek ve ikaz etmek.
KARABASAN: t. Kâbus. Sıkıntılı ve korkunç rüya. * Bir kimsenin içine düştüğü pek sıkıntılı ruh durumu.
KARAŞİME: Maymunların gece çıkıp yattığı bir ağaç.
KÂR-AŞİNA: İş bilir. İşten anlar.
KÂRNEDAŞTE: f. İş bilmez, acemi, işten anlamaz.
KÂRŞİNAS: f. İşten anlar, iş bilir.
KARZ-I HASEN: Sadece Allah rızâsı için verilen ödünç. Faizsiz verilen borç.
KAS': Bir şeye el ayası ile vurmak. * Gidermek. * Tahkir etmek, küçümsemek.
KAS'A: (C.: Kısâ') Çanak, kâse. * Yemek kabı.
KASA: Kabalık. * Şiddet. * Katılık.
KASAB: Saz, kamış. * Parmak kemikleri. * Nefes borusu, bronş. * İnce keten bezi.
KASAB-I MISRÎ: Mısırda dokunmuş keten bezi.
KASAB-ÜL ENF: Burun kemiği.
KASAB-ÜL FÂRİS: Kalem kamışı.
KASAB-ÜL HABİB: Şeker kamışı.
KASABA: (C.: Kasabât) Akciğerdeki nefes borularından herbiri. Bronş. * Küçük şehir. Çarşısı olan büyük köy. * Ahalisi beş-on bin raddelerinde olan mâmure.
KASABAT: (Kasaba. C.) Bronşlar. * Kasabalar.
KASABE: Kötü hurma.
KASAH: Sırtlan.
KASAİD: (Kaside. C.) Kasideler.
KASAL: Buğday içinde olan siyah taneler.
KAS'A-LİS: Dalkavuk. Çanak yalayıcı.
KASAM: Şiddetli sıcaklık. * Güzellik.
KASAME: (Kasem. den) Katili bilinmeyen kimsenin bulunduğu, şüphelenildiği mıntıka halkından elli kişiye yemin ettirme.
KASA'NİNE: Katı olmak. * Büyük olmak.
KASAR: Üşenme, tembellik etme. * Güç ve kuvvetin son sınırı. * Boğazı tutup nefes aldırmayan bir zahmet.
KASARA: (C: Kasr-Kasarât) Boyun kökü. * Yoğun ağaç. * Gemilerin baş ve arka taraflarında güverteden daha yüksek yapılan güverte.
KASARET: Kısalık. Kısa olma.
KASAS: Haber vermek. Hikâye etmek, anlatmak. * Tetebbu' etmek. * Tıb: Göğüs kemiği. Göğüs ortası.
KASAS SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 28. Suresidir. Mekkîdir. (Kısas da denir.)
KASAS: Arslan.
KÂSAT: (Ke's. C.) Kadehler, ke'sler.
KASAT: Davarın arka ayaklarının dik ve doğru olması.
KASATURA: Askerlerin, bellerine bağlayıp taşıdıkları ve süngü gibi kullandıkları düz ve kısa kılıç.
KASAVET: Kalb katılığı, gaflet. * Kaygı, tasa, üzüntü, keder. (Bak: Kasvet)
KASAVİSE: (Kıssis. C.) Papazlar, ruhbânlar, keşişler.
KASB: Kat'etmek, kesmek.
KASB: Ağızda tez dağılan ve çekirdeği katı olan kuru hurma. * Sağlam, sert.
KASBA: Kamış. Kamışlık.
KASD: Bir işi bile bile yapmak. * İsteyerek. Niyet ederek. * Niyet. Tasavvur. * İstikamet. Yolu doğru olmak.
KASDEN: Bile bile, isteyerek.
KASDÎ: İstiyerek, kastederek, niyetle ve bile bile yapılan.
KÂSE: f. Tas veya çanak. Kâse gibi olan çukurluk. * Başı kaplayan ve başın üstündeki kemik.
KÂSE-İ ÇEŞM: Göz çukuru.
KÂSE-İ FAĞFUR: f. Çin porseleni. Çin porseleninden yapılan kâse.
KÂSE-İ SER: Kafatası.
KÂSE-BEND: f. Çatlamış, kırılmış. * Kâse gibi şeyleri tamir eden kimse.
KASED: şahyar dedikleri nesne.
KÂSE-GER: f. Kâseci, kâse yapan.
KÂSEHA: (Kâse. C.) Kâseler.
KÂSE-LİS: (Kâselis) f. Çanak yalayıcı. Çok yiyen, obur. Hırslı. * Dalkavukluk. Alçak huylu kimse. * Dilenci.
KÂSE-LİSAN: (Kâselis. C.) Dalkavuklar, çanak yalayıcılar.
KASEM: Yemin. Ahdetme.
KASEMÂT: Ahdler, yeminler.
KASEMÂT-I KUR'ANİYE: Kur'andaki ahitler, yeminler.
KASES: Hidayet edici delil.
KASF: Kırmak. * Oyun, eğlence. * Devenin diş gıcırdatması.
KASFE: (C.: Kasf-Kasefât) Deve sesi. * Merdiven ayağı. * Bir parça kum yığını.
KASH: Kuruluk, katılık.
KASHAB: Kalın, yoğun, büyük.
KASI'A: Yaban fâresinin ini. Yuvası ve bu yuvadaki iki deliğinden âşikâr olanıdır. Diğeri gizlidir. (Bak: Nâfıka)
KASIB: Düdük çalan.
KASID: Kasd eden, niyet eden, isteyen.
KASIF: Kasırga. Rastladığı şeyi kıran şiddetli rüzgâr. * Şiddetle seslenen. Çok gürleyen.
KASIF: Deve avazı. * Ağacın ince ve kuru olması. * Kırılması kolay olan şey.
KASIK: t. Karnın alt tarafı.
KASIM: (A, uzun okunur) Taksim eden, ayıran, bölen.
KASIM: (A, uzun okunur) Kırıcı, ezici, ufaltan.
KASIR: (A, uzun okunur) Zorla işleten, yaptıran.
KASIR: (A, uzun okunur) Kısa, eksik. * Kusur işleyen. Kusurlu.
KASIR-UL AKL: Düşüncesi noksan, kısa akıllı.
KASIR-ÜL BASAR: Görüşü kısa. * Kısa görüşlü, dar düşünceli.
KASIR-ÜL FEHM: Anlayışı noksan, kısa anlayışlı. Anlayışsız.
KASIR-ÜL YED: Eli kısa. Âciz, işten anlamaz, beceriksiz.
KASIRANE: Âcizane, beceriksizcesine.
KASIRAT-ÜT TARF: Kocasından başkasına aslâ bakmayan. (Cennet kadınlarının bir vasfı) Huriler.
KASIRGA: Çevrintili rüzgâr. Tozu ve toprağı birbirine katarak, ağaçları sökerek bir an esip kesilen rüzgâr.
KASITÎN: (A, uzun okunur) Zulmeden ve haktan sapanlar. * Haklı olanlar. * Kısımlara bölenler.
KASÎ: (Kasiye) Duygusuz. Katı, hissiz, taş gibi katı.
KASİ': Yaramaz huylu, yaşlı ve boyu kısa olan kimse.
KÂSİB: Kazanç sahibi. Kazanmak için çalışan. Kesbeden. Marifet için çalışan.
KASİB: (C.: Kasâyib) Kadınların yüzleri üstüne bıraktıkları kıvırcık saç. Kâkül.
KÂSİD: Kesat olan, eksik olan, verimsiz olan.
KASİD: (C.: Kasidân) (Kasd. dan) Tasarlıyan, kasdeden. * Haberci, postacı.
KASİD: Kaside.
KASİDE: (C.: Kasâid) Onbeş beyitten az olmamak üzere, her beyit kafiyeli olarak, büyük kimseleri veya herhangi bir şeyi medh ü senâ eden, öven manzume şekli. Büyük zatları ve daha çok Cenâb-ı Hakk'ı veya Peygamberi (A.S.M.) medheden manzume.
KASİDE-İ BÜRDE: Hazret-i Peygamber (A.S.M.) önünde meşhur Arab Şâiri Ka'b bin Züheyr'in okuduğu kasidenin adı olup, bu kasideyi Peygamber Aleyhissalâtü vesselâm beğenmiş, mükâfat ve iltifat eseri olarak da kendi hırkasını ona giydirdiğinden bu isimle meşhur olmuştur.
KASİDE-İ ERCUZE: (Ürcuze) Hz. İmam-ı Ali (R.A.) tarafından bahr-ı recez vezni üzere yazılan ve istikbalden haber veren meşhur kasidenin adı.(Mecmuat-ül Ahzab'ın 582. sahifesinden 597. sahifesine kadar o Ercuzedir. O Ercuzenin mevzuu ve içindeki maksad-ı aslî; İsmi A'zamı tazammun eden altı ismin ehemmiyetini beyan etmek, hem o münâsebetle istikbaldeki bir kısım umur-u gaybiyeye ve te'sis-i İslâmiyette bir kısım mücâhedâtını işâret etmektir. Evet, Hz. İmâm Üstâdı olan Habibullah'dan (A.S.M.) aldığı dersin bir kısmını işarî bir surette zikrediyor... L.)
KASİDE-GÛ: f. Kaside yazan, kaside söyliyen.
KASİDE-PERDAZ: f. Kaside yazan, kaside düzenliyen.
KASİDE-SERÂ: f. Kaside söyliyen, kaside yazan.
KASÎF: Kuru ince ağaç. * Gök gürültüsü. * Deniz sesi, dalga sesi.
KASÎL: Hayvanlara vermek için vaktinden evvel biçilen yeşil ot. * Kesilmiş nesne.
KASÎM: Güzel kimse. * Taksim eden, bölen.
KASÎME: (C.: Kasim) Dikenden başka ot bitmeyen kumlu yer.
KÂSİR: Çok olan, kesir, bol olan.
KASÎR: (Kasr. dan) Kısa, boynuz, ufak boylu.
KASÎR-ÜL AKL: Aklı kısa, aklı ermez.
KASÎR-ÜL BÂ': Kısa boylu, beceriksiz, zavallı.
KASÎR-ÜL BASAR: Dar görüşlü, basireti kısa. * Miyop.
KASÎR-ÜL HİMME: Himmeti az veya kısa olan.
KASÎR-ÜL KAME: Kısa boylu. Boyu kısa olan.
KÂSİR: (Kesr. den) Kıran, kırıcı. * Tavşancıl kuşu.
KÂSİR-ÜL ESNAM: Putları kıran. (Hz. İbrahim'in A.S. lâkabıdır)
KASİRE: Evinde hapsedilip dışarı çıkartılmayan kadın.
KASİS: Fr. Bir yolu, bir tarafından diğer tarafına kadar kesen su arkı.
KASİSA: (C.: Kasis) Devecilerin, azıklarını ve elbiselerini yüklettikleri deve. * Bir ot.
KASİYY (KISİYY): Soğuk gece. * Kas adı verilen mahâlde yapılan ibrişimli bir elbise.
KASİYY: Uzak, baid. Irak.
KASKAS: Açlık. * Sür'at yapan, hızla giden. * Yol gösterici. * Devenin yediği bir ot.
KASKASE: Çok karanlık gece. * Asâ, sopa, baston.
KASKASE: Yol göstermek. * Köpeği "kuçu kuçu" diye çağırmak.
KASL: Kesmek.
KASM: Bölmek. * Ayırmak. * Bahsetmek. * Kesmek.
KASM: Kapa kapa yemek, bütün bütün yutmak. * Kesmek. * Cem'etmek, toplamak. * İ'tâ etmek, vermek.
KASMA: Ufak boynuzlu dişi koyun.
KASME: Yüz, çehre, vech.
KASME: Merdiven ayağı.
KASMEL: Arslan, esed.
KASR: Köşk. Yüksek ve ferah bina. Taştan veya kârgir küçük saray.
KASR-I CENNET: Cennet köşkü.
KASR-I MÜŞEYYED: Tahkim edilmiş, sağlam yapılmış büyük bina. Büyük apartman.
KASR: Kısa olmak. Kısa kesmek. * Birisini bir hususa, bir işe tahsis etmek. * Bir işte tembellik etmek. * Akşamlamak. * Hapseylemek. * Yekpâre taş. * Beyazlatmak. * Gevşetmek. * Noksanlaştırmak.
KASR-ÜL KELÂM: Sözü az etmek. Kısa konuşmak.
KASR-I SALÂT: Seferde olan bir kimsenin, dört rekâtlı farz namazları ikişer rekât kılması. Namazı kısaltmak.
KASR-I YED: El çekmek, ferâgat etme, vazgeçme.
KASR: Men'etmek. * Zorla bir şeyi yaptırmak. * Galip olmak.
KASRÎ: Zorla, cebren.
KASRİYYET: Zorlama hâli.
KASS: Cem'etmek, toplamak, biriktirmek.
KASS: Talep etmek, istemek. * Nemime, söz götürmek, lâf taşımak.
KASS: Göğüs. * Saç kesmek. * Kırkmak. * Koyundan kırkılmış yün.
KASSA: Kireç.
KASSAB: Düdükçü. * Kesici. * Parçalayıcı.
KASSABİYYE: Hayvan kesme ücreti, kasaplık ücreti.
KASSAM: Huk: Vârisler arasında miras malını taksim eden ve küçüklerin hakkını koruyan şeriat memuru. * Taksim eden.
KASSAM: Hayrı çok olan kimse. * Yorulmuş, kendini bırakmış, mahzun kişi. * Büyük hurma salkımı. * Büyük et parçası.
KASSAR: Leke çıkaran. * Çırpıcı, yıkayıcı.
KASSÎ: Göğüsle alâkalı. Sadrî.
KAST: f. Noksan, eksik, kusur.
KASTA': Ayaklarının siniri büzülüp kurumuş olan deve.
KASTAL: şeker tozu.
KASTAL: Cenk ederken olan toz, dövüşürken çıkan toz.
KASTALANÎ: (Hi: 851-923) (İmam-ı Ahmed İbn-i Muhammed) Büyük Şafiî âlimlerindendir. Çok eser yazmıştır. En meşhur eseri Mevahib-ül Ledüniyye'dir. Mısır'da vefat etmiştir.
KASTALANÎ: Ok atmak. * Şafak kızıllığı.
KÂSTAR: f. Yalancı, hilekâr.
KASTAR: (C.: Kasâtıra) Hâzık, basiretli, mahâretli kimse. * Paranın sahtesini seçip çıkaran kimse.
KÂSTE: f. Eksik, noksan, eksilmiş, azalmış.KASUB : Mestler.KASUS : Yalnız otlayan deve.KASV : Deve kulağının kenarı.
KASVA: Kulağının dörtte biri kesik olan koyun veya deve.
KASVERE: Yaşça büyük olmak. * şecaatli, kuvvetli. * Aslan. * Bir nebat ismi.
KASVET: Katılık. * Sıkıntı. İç sıkıntısı. * Kalb katılığı. (Bak: Kasavet)
KASVET-BAHŞ: f. Kasvet ve sıkıntı veren.
KASVET-EFZA: f. Kasvet ve iç sıkıntısı veren.
KASVET-ENGİZ: f. Kasvet ve iç sıkıntısı veren.
KASVET-NÂK: f. İç sıkan, sıkıntı veren.
KAŞ': (Kış') Şaşkın ve ahmak adam. Zayıf adam. * Açmak. * Gidermek. Dağıtmak. * Kuru deri. Deriden olan çadır. * Hamam pisliği. * Deriden yapılmış döşek. * Balgam.
KÂŞ: f. Çok istek, arzu, özleme.
KAŞB: Karıştırmak. * Zehir içirmek. * Yaramazlıkla hatırlamak. * İncitmek.
KAŞAĞI: Hayvanları kaşıyıp tozlarını düşürmeğe mahsus âlet. * İhtiyar kimselerin, sırtlarını kaşımak için kullandıkları, ağaçtan uzun saplı ve bir ucundaki levhası dişli bir âlet.
KÂŞÂNE: f. Büyük, süslü ve gösterişli ev. Saray. Kışlık, rahat ve mükemmel ev, oda.
KÂŞÂNE-İ MÜRGÂN: Kuş yuvası.
KAŞ'ARİRE: Ürpermek, titremek.
KAŞBE: Hasis kişi. * Maymunun dişisi.
KAŞE: Mühür, imza. * Bir nevi kumaş.
KAŞEM: Yetişmeden yenen beyaz hurma koruğu.
KAŞER: Çok fazla kırmızılık. Ziyâde kızıllık.
KAŞÎ: f. İran'ın Kâş şehrinde yapılan bir çeşit çini.
KAŞİ': Kararı ve sebâtı olmayan kişi. * Dağılmış, müteferrik.
KAŞİB: (C.: Kuşbâ) Yeni veya eski.
KÂŞİF: Keşfedici. Keşfeden. Gizli bir şeyi meydana çıkarıp, izah eden. Açıklayan. * Mısır'da nâhiye veya kaza idarecilerine verilen ad.
KÂŞİGER: f. Çinici, çini yapan san'atkâr.
KÂŞİH: Düşmanlığını gizleyip izhar etmeyen. * Dağılıp uzaklaşan kimse.
KAŞİRE: Derisi yarılmış olan baş yarığı. * Yerin yüzünü kazıp götürmüş olan yağmur.
KAŞKAŞA: Bir şeyin kabuğunu soymak. * Hasta iyi olmak. * Halâs etmek, kurtarmak. * Uyandırmak.
KAŞKİ: f. "Keşke, ne olurdu" gibi, özleme veya pişmanlık ifade eder.
KAŞM: Yemek. * Açlık. * Cem'etmek, toplamak.
KAŞMEŞ: Kuş üzümü.
KAŞR: Bir şeyin kabuğunu soyma.
KAŞŞ: Yaranın iyileşmesi. * Hasta iyi olmak. * Evmek.
KAŞT: Deri yüzmek. * Açmak. * Koparmak.
KAŞUR: (C.: Kaşurât) Yarış atlarının en sonra geleni.
KAŞV: Kabuğu soyulmuş olan.
KAŞVAN: Zayıf erkek.
KAT'-I MÜNÂSEBET: Münasebeti ve ahbaplığı kesme.
KAVAİD-İ ESASİYE: Esası teşkil eden temel kaideler.
KAVANİN-İ ASKERİYE: Askeri kanunlar.
KAVASIF: (Kasıf. C.) Şiddetli esen rüzgârlar. Fırtınalar.
KAVASIM: (Kasım. C.) Ezici, kırıcı ve ufaltıcı şeyler.
KAVVAS: (Kavs. dan) Oklu asker. * Ok imâl eden kimse. Okçu.
KAYASİRE: (Kayser. C.) Kayserler. Eski Bizans ve Roma İmparatorlarının lâkapları.
KAYTAS: Balina balığı. * Kadırga balığı.
KAZASKER: İlmiye mesleğinin en yüksek mertebelerinden biri. Lügat mânası asker kadısı, ordu kadısı demektir. Osmanlılarda Kazaskerliğin ihdası Sultan I.Murat zamanındadır. İlk Kazasker de "Çandarlı Kara Halil"dir.
KAZİYE-İ ŞARTİYYE-İ MUTTASILA: Man: Mevzu ile mahmulü birer cümle olmakla, birinde bir şeyin üzerine olunan hüküm, diğerinde gösterilen şarta mütevakkıf olan kaziyyedir. (Eğer bir cisim ağır ise, bir yere yerleştirilmedikçe düşer gibi.)
KAZİYE-İ ŞARTİYYE-İ MÜNFASILA: Man: Mahmulü birden fazla olmakla bu mahmulllerin biri elbette mevzua isnad olunmak lâzım geldiğine hükmolunan kaziyyedir. (Adet ya tektir, ya çifttir) gibi.
KEBAS (KEBES): Misvak ağacının yemişi. * Bir şeyin kokup bozulması.
KELASENG: f. Sapan.
KEM-ASL: f. Aslı ve nesli bozuk.
KENAR-I ÂSMÂN: Ufuk.
KENNAS: Süpürgeci.
KERAS: Hilyon ve marulca dedikleri ot.
KERASTE: f. Kereste.
KESR-İ ÂŞÂRİ: Ondalık kesir. Mahreci (paydası) 10 veya 10'un her hangi bir kuvvetinden ibaret olan kesir. Meselâ: 0,15 - 0,007 gibi.
KEVAKİB-ŞİNÂS: f. Müneccim.
KILÂ-İ RASİNE: Sağlam kaleler. Muhkem surlar.
KIN'AS: Büyük deve.
KIRNAS: Doğan kuşunun, avının ardınca gitmesi.
KIRTAS: (C.: Karâtis) Kâğıt. Kâğıt tabakası, sahife. * Kâğıtçı.
KIRTASİYE: Kâğıt işleri. Kâğıtla alâkalı. Onunla yapılan muâmeleler.
KISAR-I MUFASSAL: Kur'an-ı Kerim'de 99. sure olan Zilzal suresinden 114. olan Nas suresine kadar olan surelerdir.
KISAS: Kıssalar. Fıkralar. Hikâyeler.
KISAS: Cinayette ödeşmek. Bir suç işliyenin aynı şekilde cezalandırılması. Öldürme veya yaralanmada suçlu olana aynı şeyin yapılması. Suçsuz yere adam öldürene veya yaralayana şeriatın aynı cezayı tatbik etmesi.
KISASEN: Kısas yoluyla. Öldüren veya yaralayanı eşit şekilde cezalandırarak.
KISTAS: Mizan, ölçü. Büyük terazi. Kıyamet günündeki büyük terazi. * Mânevi değer ve kıymet ölçüsü. * En doğru tartan. * Taksit. Taksit ile ödenen şey.
KIYAS: Benzetmek, karşılaştırmak, mukâyese. İki şeyi birbiri ile karşılaştırmak. Benzeterek hüküm ve muhâkeme etmek. * Man: Doğru kabul edilen iki hükümden bir üçüncü hükmü çıkarmak. * Fık: İki belli şeyden birinin mahsus olan hükmünü, yâni, bu hükmün mislini, aralarındaki müttehid illetten dolayı, diğerinde de ictihad ile izhâr etmektir.
KIYAS-I AKÎM: Man: Neticesiz veya doğru netice vermeyen kıyas.
KIYAS-I BİNNEFS: Nefsini misal alarak, nefsine kıyaslayarak. Bir şeyin bizzat kendini kıyas ederek yapılan kıyas.
KIYAS-I FUKAHA: Hakkında açıkça âyet ve hadis bulunmayan mes'elelere dâir; ilim ve irfanda allâme ve mütebahhir, ilmi ile amelde ve Sünnet-i Seniyyeye ittiba ve imtisalde, ibadet ve taatta, takva ve verada, züht, azimet ve riyazetle, terakki ve taâli eden müctehid fukaha tarafından kıyas ile verilen hüküm.
KIYAS-I HÂDİ': Man: Aldatıcı kıyas.
KIYAS-I HAFİYYE: Man: Sebebi gizli olan,zihne birden gelmeyen kıyas. * Fık: Te'siri kavi olan kıyastır. Veyahut sıhhati zâhir, fesadı gizli olan kıyastır.
KIYAS-I İSTİSNAÎ: Bir hükmün neticesinin aynı veya nakzı, mukaddemelerinden birinde bilfiil zikredilirse, ona kıyâs-ı istisnâi denilir. Başka bir tâbirle: Neticesi veya zıddı bizzat kendisinde zikredilen kıyas. "Eğer bu cisim ise, mutlaka bir yer tutar" gibi. Veya "Güneş doğmuş ise, gündüz olmuştur" gibi.
KIYAS-I MAALFÂRIK: Birbirine benzemiyen şeyler arasında yapılan kıyas. Yani, doğru olmayan ve hakikata uymayan mukayese.
KIYAS-I MUKASSİM: Man: İki şıkkı bulunan ve her iki şıkkın neticesi aynı olan kıyas. (Sultan Mehmed Fatihin, babasına gönderdiği şu haber buna güzel bir numunedir. "Padişan sen isen ordunun başına geç; yok padişah ben isem, sana emrediyorum ordunun başına geç.")
KIYAS-I MÜREKKEB: Man: İkiden fazla mukaddemeden mürekkeb kıyas.
KIYAS-I TEMSİLÎ: Temsil tarzında yapılan mukayese.(Diyorsunuz ki: "Sen sözlerde kıyâs-ı temsili çok istimal ediyorsun. Halbuki fenn-i mantıkça, kıyas-ı temsili, yakini ifade etmiyor. Mesâil-i yakiniyede bürhan-ı mantıki lâzımdır. Kıyas-ı temsilî, usul-i fıkıh ulemasınca zann-ı galib kâfi olan metalibde istimal edilir. Hem de sen, temsilâtı bazı hikâyeler suretinde zikrediyorsun. Hikâye hayalî olur, hakiki olmaz. Vâkıa muhalif olur?"Elcevab: İlm-i Mantıkça, çendan "Kıyas-ı temsilî, yakîn-i kat'i ifade etmiyor." denilmiş. Fakat kıyas-ı temsilînin bir nev'i var ki, mantıkın yakînî bürhanından çok kuvvetlidir. Ve mantıkın birinci şeklinin birinci darbından daha yakındır. O kısım da şudur ki: Bir temsil-i cüz'î vasıtasıyla bir hakikat-ı küllînin ucunu gösterip, hükmü o hakikate bina ediyor. O hakikatın kanununu, bir hususî maddede gösteriyor. Tâ o hakikat-ı uzma bilinsin ve cüz'î maddeler, ona irca' edilsin. Meselâ: "Güneş, nuraniyyet vasıtasıyla, birtek zât iken; her parlak şey'in yanında bulunuyor temsiliyle bir kanun-u hakikat gösteriliyor ki, nur ve nurani için kayıd olamaz. Uzak ve yakın bir olur. Az ve çok müsavi olur. Mekân onu zaptedemez.Hem meselâ: "Ağacın meyveleri, yaprakları; bir anda, bir tarzda kolaylıkla ve mükemmel olarak birtek merkezde, bir kanun-u emrî ile teşkili ve tasviri" bir temsildir ki, muazzam bir hakikatın ve küllî bir kanunun ucunu gösterir. O hakikat ve o hakikatın kanununu gayet kat'i bir surette isbat eder ki, o koca kâinat dahi şu ağaç gibi o kanun-u hakikatın ve o sırr-ı Ehadiyyetin bir mazharıdır, bir meydan-ı cevelanıdır.İşte bütün Sözlerdeki kıyasat-ı temsiliyyeler bu çeşittirler ki bürhan-ı kat'i-yi mantıkîden daha kuvvetli, daha yakînîdirler. S.)
KIYASEN: Kıyas yoluyla, benzeterek, kaideye tatbik ederek.
KIYASÎ: (Kıyâsiyye) Benzetme ile olan. * Genel kaideye uygun ve muvafık olan.
KIYASİYYAT: (Kıyâsi. C.) Benzetme veya tatbik ile olanlar. * Umumi kurallara uygun olanlar.
KIYMET-NÂ-ŞİNÂS: f. Değer takdir edemiyen, kıymet bilemiyen.
KIYMET-ŞİNAS: f. Kıymet bilir. İnsaniyetli, değer bilir.
KIYTAS: Balina balığı, kadırga balığı.
KIYYE-İ ÂŞÂRİ: Kilo. Bin gram olan ağırlık ölçüsü.
KIZILBAŞ: Râfizîlere verilen bir isim.
KİBASE: Bütün olan hurma salkımı.
KİBAŞ: (Kebş. C.) Erkek koyunlar, koçlar.
KİMYA-YI HAVAS: Kendinden geçip Allaha tam teslim olmak ve dönmek.
KİNAS: (C.: Künüs) Geyik yatağı.
KİRBAS: (C.: Kerâbis) Bez. Kumaş, keten veya pamuk bez.
KİRBASÎ: Bez satıcı kimse.
KİRPAS: f. Padişah veya vezir konaklarındaki divanhâne.
KİYASET: Zeki. * Uyanıklık. Zekâ. Ferâset. Zeyreklik.
KLASİK: Fr. Çok eskiden yazıldığı hâlde değerini kaybetmeyen eser veya san'at eseri. * Âdet hâline gelmiş usul.
KLASÖR: Fr. Tasnif işlerinde kullanılan, gözlere ayrılmış dolap veya çekmece. * Geniş mukavva dosya.
KOLAĞASI: t. Eskiden mevcud olan yüzbaşı ile binbaşı arasındaki rütbe.
KUAS: Koyunun burnunda olan bir hastalık.
KUAS: Boynun içine geçik olması.
KUAS: Bir hastalık (ki göğüsü tutar.)
KUDAS: Gümüş boncuk.
KUKNAS: Hindistan'da olan bir cins beyaz kuş.
KURNAS: Dağın burnu.
KURRASA: (C: Kırâs) Papatya çiçeği.
KUSAS: Saçın önünde ve ardında nihayeti.
KUSASA: Tırnak kırpıntısı. * Az miktar, az şey.
KUSSAS: Bir demir madeninin adı.
KUSTAS: Büyük terazi.
KÛTAH-ÂSTİN: f. Aslında kötü olduğu hâlde iyi gibi görünen kimse.
KUVÂ-YI SELÂSE: Üç kuvvet. (Kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliye.)
KUVVE-İ BÂSIRA: f. Görme duygusu, görme kuvveti.
KUVVE-İ MUHASSALA: Muhtelif kuvvetlerin ağırlık merkezi.
KUVVE-İ MUTASARRIFA: Mütehayyile vasıtasıyla zihinde hazırlanan şeyleri tertib kuvveti.
KUYDAŞ: f. Aynı köyden olanlar. Köyleri aynı olan kimseler.
KÜBAS: Başı büyük olan erkek.
KÜDAS: Hayvan aksırığı.
KÜLİÇE-İ NÜHAS: Bakır külçesi.
KÜMAŞE: Sürat, hız.
KÜNASAT: (Künâse. C.) Künâseler, süprüntüler.
KÜNASE: Süprüntü, zibil, çöp.
KÜNNAŞE: (C.: Künnâşât) Kök.
KÜREK CEZASI: Tanzimattan önce ve yelkencilik devrinde işledikleri ağır cürümden dolayı harp gemilerinden kürek çekmek üzere gemi hizmetine verilen kimseler. Bu gibiler, gemilerde kürek çektikleri için bu tâbir meydana gelmiştir.
KÜRRAS: Pırasa.
KÜRRASE: (C: Kerâris) Elyazma kitapların sekiz sahifeden meydana gelen forması.
KÂŞ: f. Çok istek, arzu, özleme.
KAŞBE: Hasis kişi. * Maymunun dişisi.
KAŞE: Mühür, imza. * Bir nevi kumaş.
KAŞKAŞA: Bir şeyin kabuğunu soymak. * Hasta iyi olmak. * Halâs etmek, kurtarmak. * Uyandırmak.
KAŞMEŞ: Kuş üzümü.
KAŞT: Deri yüzmek. * Açmak. * Koparmak.
KEVAKİB-ŞİNÂS: f. Müneccim.
KIZILBAŞ: Râfizîlere verilen bir isim.
KÜMAŞE: Sürat, hız.
KÜNNAŞE: (C.: Künnâşât) Kök.
KALLAŞ: Kalleş. Hileci, dönek.
KÂSE-İ ÇEŞM: Göz çukuru.
LAAS: Çok yemek, çok içmek.
LAAS: Dudağın rengi açık siyâha yakın olmak.
LAFZ-I HAS: Bir mânâya münferiden başlı başına vaz' olunan lâfızdır. Hasan, Hüseyin, insan, erkek, kadın lâfızları gibi.
LAHS (LİHÂS): Darlık. * Şiddet. * Meşakkat, zahmet.
LAS: f. Köpek, kelb. * Adi ipek. * Dişi hayvan.
LASAF: Bir cins hurma. * Gübre otunun diplerinde biter hıyar gibi bir nesne. * Yapışmak. * Kurumak. * Parlamak.
LASAGA: Hindibâ denilen ot.
LÂSANİ: Tek, vâhid. İkincisi olmayan.
LASB: Yapışmak. * Dar olmak.
LASG (LÜSUG): Kemik üstündeki derinin zayıflıktan kuruması.
LASIB: (C.: Levâsıb) Yapışkan. * Dar ve derin kuyu.
LASIK: Yapışık, yapışmış olan. Yapışıcı, yapışkan.
LASÎF: Parlayan, parıldayan. Parlayıcı.
LASİYYEMA: Bâhusus. Hususan. Buna gelince. Herşeyden ziyade. Ençok.
LASK: Yapışmak. Yapışık olmak. Ulaşmak.
LASS: (C.: Lüsus-Elsâs) Hırsız, sârık.
LASTA: ing. Bir geminin alabildiği yük.
LASV (LASY): Sövmek, şetm etmek.
LAŞ: f. Hakir ve aşağılık kimse. Adi, zelil, itibarsız ve alçak kişi. * Çapul, yağma.
LAŞE: Cife. Kokmuş et parçası. * Fık: Karada yaşayıp boğazlanmaksızın ölen veya şer-i şerife uygun olmayan şekilde kesilen kanlı hayvan ve bunların tabaklanmamış (dibagat edilmemiş) derileri. * Yenilmesi şer'an haram olan ölmüş hayvan. * Zayıf ve cılız hayvan. * Mc: Kıyıda kalmış kayık veya gemi teknesi.
LÂŞEHÂR: f. Leş yiyen.
LÂŞEK: şek ve şüphe yok. şüphesiz. Elbette.
LÂŞEY: Bir şey değil. Değersiz.
LEHAS: Susuz kişi.
LEM'A-PAŞ: f. Parıldayan, parlayan.
LEMH-İ BASAR: (Lemhat-ül basar) Göz atma. Bakma. Çabuk bir bakış. * Çok az bir zaman.
LEMHA-İ BASAR: Pek az bir zaman. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen zaman.
LESAS: Hırsızlık yapma. Sirkat.
LESASET: Hırsızlık.
LETAİF-İ AŞERE: On lâtif duygu. On adet lâtifeler.(Letaif-i aşere; İmam-ı Rabbani, kalb, ruh, sır, hafi, ahfa, insanda anasır-ı erbaanın herbir unsurdan o unsura münasib bir lâtife-i insaniye tabir ederek, seyr ü sülukta her mertebede bir lâtifenin terakkiyatı ve ahvalinden icmalen bahsetmiş. Ben kendimce görüyorum ki, insanın mahiyet-i camlasında ve istidad-ı hayatiyesinde çok letaif var. Onlardan on tanesi iştihar etmiş. Hatta hükema ve ulema-i zahiri dahi o letaif-i aşerenin pencereleri veyahut nümuneleri olan havass-ı hamse-i zahire, havass-ı hamse-i batına diye o letaif-i aşereyi başka bir surette hikmetlerine esas tutmuşlar. Hatta avam ve havas beyninde taarüf etmiş olan insanın letâif-i aşeresi, ehl-i tarikin letaif-i aşeresi ile münasebettardır. Meselâ vicdan, a'sab, his, akıl, heva, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye gibi letaifi kalb, ruh ve sırra ilâve edilse letaif-i aşereyi başka bir surette gösterir. Daha bu letaifden başka saika, şaika ve hiss-i kabl-el vuku gibi çok letaif var. R.N.)
LEYAL-İ AŞR: Arabi aylardan Zilhiccenin ilk on gecesi. On geceler.
LEYAL-İ HASRET: Hasret geceleri.
LEZZET-ŞİNAS: f. Tad alan, lezzet alan.
LİBAS: Giyilecek şey. Elbise. * Karı ve koca. * Mc: İctima'. * Şübhe kabul eden söz.
LİBAS-I FERSUDE: Eskimiş elbise.
LİBAS-I TAKVA: Takva elbisesi. Sâlih ameller.
Lİ-MASLAHATİN: Maslahat için. İş icâbı.
LİSAN-ÂŞNÂ: f. Lisan bilir. Yabancı dil bilen.
LUGATŞİNAS: f. İyi lügat bilen.
LÜ'LÜ'-PÂŞ: f. İnci dağıtan, inci saçan.
LÜVASE: Bir lokma yiyecek.
LÂŞEHÂR: f. Leş yiyen.
LÂŞEK: Şek ve şüphe yok. Şüphesiz. Elbette.
LETAİF-İ AŞERE: On lâtif duygu. On adet lâtifeler. (Letaif-i aşere; İmam-ı Rabbani, kalb, ruh, sır, hafi, ahfa, insanda anasır-ı erbaanın herbir unsurdan o unsura münasib bir lâtife-i insaniye tabir ederek, seyr ü sülukta her mertebede bir lâtifenin terakkiyatı ve ahvalinden icmalen bahsetmiş. Ben kendimce görüyorum ki, insanın mahiyet-i camlasında ve istidad-ı hayatiyesinde çok letaif var. Onlardan on tanesi iştihar etmiş. Hatta hükema ve ulema-i zahiri dahi o letaif-i aşerenin pencereleri veyahut nümuneleri olan havass-ı hamse-i zahire, havass-ı hamse-i batına diye o letaif-i aşereyi başka bir surette hikmetlerine esas tutmuşlar. Hatta avam ve havas beyninde taarüf etmiş olan insanın letâif-i aşeresi, ehl-i tarikin letaif-i aşeresi ile münasebettardır. Meselâ vicdan, a'sab, his, akıl, heva, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye gibi letaifi kalb, ruh ve sırra ilâve edilse letaif-i aşereyi başka bir surette gösterir. Daha bu letaifden başka saika, şaika ve hiss-i kabl-el vuku gibi çok letaif var. R.N.)
LEYAL-İ AŞR: Arabi aylardan Zilhiccenin ilk on gecesi. On geceler.
LEZZET-ŞİNAS: f. Tad alan, lezzet alan.
Lİ-ECL-İL-MASLAHA: İş icabı, maslahat için.
MÂ-İ MASDARİYE: Başında bulunduğu cümleyi masdar mânasına ve hükmüne sokar.
MAAS: Ayağın siniri çekilip büzülmek. * Ayağın eğri olması.
MAASIR: (Ma'sara. C.) Üzüm, susam gibi şeylerin sıkıldığı yerler.
MAASÎ: (Ma'siyyet. C.) Günahlar. * İsyanlar.
MAAŞ: Geçinilecek şey. Yaşayış. Aylık para.
MAAŞAT: (Maâş. C.) Maaşlar. Memur, emekli, dul, yetim vs. gibi kimselere verilen aylıklar.
MAAŞEN: Yaşayış bakımından.
MAAŞİR: (Ma'şer. C.) (Bak: Ma'şer - İlticâ - Melce').
MAGAS: (C: Emgâs) Kıymetli iyi deve.
MAGASİL: (Magsel ve Magsil. C.) Gusülhâneler, yıkanılacak yerler.
MAGMAS: (C: Megâmıs) Çok fazla çukur olan yer.
MAHAKİM-İ ASKERİYE: Askerî mahkemeler.
MAHAS: Udul etmek, dönmek.
MÂHASAL: Hâsıl olan, meydana gelen. * Netice, sonuç.
MÂHASAL-I ÖMR: Evlât. Çocuk. * Hayat boyunca çalışılarak vücuda getirilen eser veya elde edilen şey.
MAHASİN: (Mehâsin) İyilikler. İyi ahlâklar. * İnsanın vücudunda hüsün ve cemal yerleri. * Güzel tavırlar. * İnsanın yüzüne güzellik veren bıyık ve sakal.(İşte şu kâinat hadsiz mehasin-i maddiyesiyle bir ma'nevî ve ilmî mehasinin tereşşuhâtıdır. Ve o ilmî ve ma'nevî mehasin ve kemalât, elbette hadsiz bir sermedî hüsn ü cemalin ve kemalin cilveleridir. S.)
MAHASİN-İ AHLÂK: Ahlâk ve huy güzelliği.
MAHAŞŞE: Kıç, dübür, makad.
MAHFAS: Yuva.
MAHLAS: Nâm. Lâkab. Bazı muharrirlerde olduğu gibi, isme ilâve edilen başka bir isim. * Halâs olacak, kurtulacak yer.
MAHLASNAME: şiir söylemeye yeni başlayan bir şâire, usta şâir tarafından mahlas verildiğine dair yazılan manzume.
MAHLUL-U MUFASSAL: Tapu usulüne ait bir tâbir olup, köyler ve mezarlar tımarıydı. Berat ile verilirdi.
MAHMASA: Azlık. * Açlıktan zayıf düşme.
MAKASID: Maksadlar, istekler, gayeler. Niyetler.
MAKASID-I AKSÂ: En uzak, en son ve en büyük maksadlar.
MAKASID-I İNSÂNİYET: İnsanlık maksadları. İnsanlığın gayeleri.
MAKASİM: (Maksim. C.) Su taksim edilen yer.
MAKASİR: (Maksure. C.) Bir hânedeki en mahrem taraflar. Bir evin en mahrem tarafları. * Câmilerde etrâfı parmaklıklarla çevrili yüksek yer.
MAKASS: Makas.
MA'KUSEN MÜTENASİB: Mat: Tersine olan müvâzene. Yâni, birbirine nisbet edilen iki şeyden, biri çoğaldığı oranda diğerinin eksilmesi veya birinin azaldığı nisbetinde diğerinin çoğalması. Ters orantılı.
MAS: Yeyni, hafif kimse.
MAS': Davarın kuyruğunu salması. * Vurmak. * Parlamak.
MASA': Kılıçla vuruşmak.
MASABAK: (Bak: Masebak)
MAS'AD: (C.: Masâid) Yukarı çıkılacak yer. Suud yeri.
MASAD: (C: Musdân-Emside) Dağın yüksek ve yüce yeri.
MASADAK: Bir sözü veya hükmü tasdik eden husus. "Söylendiği gibi, denildiği şekilde, doğru, sâdık, olduğu gibi, muvâfıktır, mutâbıktır, tıpkısı" gibi mânâlara gelir. Mânânın fertlerine de mâsadak denilebilir.
MASADIR: (Masdar. C.) Masdarlar.
MASAFF: Savaş, muhârebe, harp, cidâl yeri.
MASAHA: Sıhhat mevzii. * Kamer, ay.
MASAİB: (Bak: Mesaib)
MASAİD: (Mas'ad. C.) Yukarı çıkacak yerler.
MASAİF: (Masif. C.) Sayfiyeler, yazlıklar. Yaz mevsiminde oturulacak yerler.
MASAK: Darlık.
MASAL: Az miktar olan şey.
MASALE: Sızıntı.
MASAM: Duracak yer.
MASAME: Duracak yer.
MASAN: Eşya saklanacak yer.
MASANİ': (Masna. C.) Sarnıçlar. Su mahzenleri.
MASARİ': (Mısrâ'. C.) Mısrâlar. * (Masra'. C.) Güreş meydanları.
MASARİF: (Masraf. C.) Sarfiyatlar, masraflar. (Masârifât da denir.)
MASARİF-İ UMUMİYE: Umumi masraflar.
MASARİF: (Masruf. C.) Harcananlar, sarfolunanlar.
MASARİFAT: (Masârif. C.) Masraflar, giderler. Harcanan paralar.
MASARÎN: Bağırsaklar.
MASBAH: Doğacak zaman ve yer.
MASBU': Kibirli, gururlu, mağrur. Kendini beğenmiş.
MASBUG: (C.: Mesâbig) Boyalı, boyanmış. Mülevven.
MASD: Cima etmek. * Emmek.
MASDA': Taşlık yerlerden geçen düz yol.
MASDAR: Bir şeyin sudur ettiği (çıktığı) menba. * Gr: Fiilin şahsa ve zamana bağlı olmayan şekli, fiil kökü. Okumak, yazmak, kitabet, kıraat, ahz, almak... gibi. Masdar kelimesi.; ism-i mekândır, sudur etmek mânasına gelir. Fiilin mâna ve lâfız ciheti ile mebde' ve me'hazidir.
MASDAR-I CA'LÎ: (Mec'ul) yapma olan masdar. Arapçada, bazı isim ve sıfatların sonlarına (-iyyet) ilâve edilerek yapılır. Meselâ: İnsan: İnsaniyyet, Şâir: Şâiriyyet. Câhil: Câhiliyyet. Merbut: Merbutiyyet gibi.Arapça veya Farsça kelimenin sonuna (-îden) eki getirilerek yapılır. Meselâ: Cenk. den, Cengîden: Cenk etmek. Fehm. den, Fehmîden: Anlamak.Taleb. den, Talebîden: istemek.
MASDAR-I MERRE: Fiilin bir defa yapıldığını belli eden masdar. Merre, kerre, lem'a, darbe gibi, "fa'le" vezninden gelen masdarlardır.
MASDAR-I MİMÎ: Başında mim harfi bulunan masdar. (Ketb: Yazmak) masdarının mimisi (mekteb) olduğu gibi.
MASDU': Baş ağrısına tutulmuş olan. Başı ağrıyan.
MASDUK: Doğruluğu kabul edilmiş, tasdik edilmiş.
MASDUKA: (C.: Masdukat) Doğru söz. Hakikat ve gerçek olan kelâm.
MASDUM: Çarpılmış. Kendisine vurulmuş.
MASDUR: Gönderilmiş, yollanmış olan. * Göğsü incinmiş veya ağrımış olan.
MASEBAK: Geçen, geçmiş olan, geçmişteki.
MASELEF: Evvelki, geçmiş.
MASFUF: (Masfufe) Saf bağlamış, dizilmiş. Sıra ile dizilmiş.
MASH: Tutmak. * Çekmek.
MASH (MUSUH): Sâbit olma. * Mahvolup belirsiz olmak. * Kısa olmak.
MASHARA: Maskara, soytarı. * Tuhaflıklar yapan kimse. * Komik, gülünç. * Zevklenme, eğlenme. * Kepaze, utanmaz, rezil.
MASHARA-İ ÂLEM: Âlemin maskarası. Kepaze, rezil.
MASHARA: (C: Mesâhır) Büyük taşlı yer.
MASHUB: (C.: Mesâhib) Beraber alınıp götürülmüş. Kucaklanmış.
MASHUBEN: Beraberce, birlikte olduğu halde. Yanında bulunarak.
MASI': Sağlam vücutlu kimse.
MASIR: Mâni, engel.
MASÎ: f. Pervasız, korkusuz.
MASİF: (C.: Mesâif) (Sayf. dan) Yazlık. Yazın oturulacak yer. Sayfiye yeri.
MASİK: Yapışkan. * Zapteden, istilâ eden, tutan.
MASİLE: Üzerinde mum veya fitil yakılan çıra ve şamdan.
MASÎR: (C.: Masâyi) (Sayruret. den) Sürüp giden. * Karargâh. * Suyun aktığı yer. * Rücu etmek, dönüp gitmek. * Dönüp varılacak yer.
MASİT: Acı su. * Bir ot cinsi.
MASİVA: Ondan gayrısı. (Allah'tan) başka her şey hakkında kullanılan tâbirdir) Dünya ile alâkalı şeyler. (Bak: Taabbüd)(...Ey insan! Kur'anın desâtirindendir ki; Cenab-ı Hakkın mâsivasından hiçbir şeyi ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlukat ma'budiyetten uzaklık noktasında müsavi oldukları gibi mahlukiyet nisbetinde de birdirler. M.N.)
MASK: Muhkem, sağlam. (Müe: Maske)
MASKAT: Düşülen yer.
MASKAT-I RE'S: Doğum yeri. Vatan. Bir kimsenin doğduğu yer.
MASKU': Kırağı düşmüş yer.
MASKUL: Cilâlanmış, saykal vurulmuş. Mücellâ.
MASL: Tarhana. * Yoğurt ve süt içinde bulunan yeşilimsi su.
MASL-ÜD DEM: Kanın sulu kısmı.
MASLAHAT: İş, mes'ele. * Sulh yolu. * Fayda, maksad, keyfiyet. (Zıddı; mefsedettir)
MASLAHAT-I MÜRSELE: Şeriat tarafından ne itibar ve ne de ibtâl ve ilgâ edildiği mâlum olmayan bir mes'elenin maslahat üzere fakihler tarafından hükümlendirilmesi.
MASLAHATBÎN: f. İş yapabilen. İş görmesini bilen.
MASLAHATGÜZÂR: f. İş bilir. * Elçi vekili. Elçi namına işleri tâkible vazifeli kimse.
MASLAHATKÂRÂNE: f. Maslahata, işe ve maksada uygun surette.
MASLAHATŞİNÂS: f. İşten anlıyan, iş bilen.
MASLAK: Su yolu üzerinde bulunan su haznesi. * Dâima akan su borusu. * Büyük yalak.
MASLİYE: Tarhana çorbası. * Koruk aşı.
MASLUB: Salbolmuş, asılmış. Asılarak idam edilmiş.
MASLUBEN: Asılarak, asılmış olduğu hâlde. Asılma suretiyle.
MASMASA: Ağzın önü.
MASNA': (Masnaa) Su mahzeni. Sarnıç. * Şimdiki Arapçada: Fabrika. * Bucak, köşe.
MASNEA: İçine yağmur suyu toplanan büyük havuz.
MASNU': (Sun'. dan) San'atla yapılan, yapılmış. Yapma, yapmacık.
MASNU-U VÂHİD: Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) (bir tek olan) san'at eseri.
MASNUAT: San'atkârâne yapılan şeyler. Yapılanlar.
MASNUAT-I SAYFİYYE: Cenab-ı Hakk'ın yaz mevsiminde yarattığı san'atlı güzel eserler.
MASNUK: Nezleli kimse.
MASON: Fr. Duvarcı mânasına bir kelimeden alınmış isimdir. Dinsiz, imânsız mânâsına kullanılır. Fermeson veya farmason da denir.
MASR: Parmak uçlarıyla süt sağmak. * Bir şeyi incelemek. * Az olmak. * Dağılmak. (İmtisar veya immisar ile aynı manadadır.)
MASRA': Çarpışma, ölme. * Güreş meydanı.
MASRAF: Sarfedilen, harcanan. Gider.
MASRİF: (Sarf. dan) Sarfetme ve harcama mahalli.
MASRU': Sar'a hastalığına tutulmuş, sar'alı.
MASRUAN: Sar'alı olarak, sar'a hastalığına tutulmuş olarak.
MASRUF: Sarfolunmuş, harcanılmış olan.
MASS: Emmek. Bir şeyi eme eme içmek.
MASS: (Mâssa) Emici, massedici.
MASS: Yakın olan. * Dokunan. Değen.
MASSA: Maraz, hastalık. * Zahmet.
MASSETMEK: Emmek, emerek içmek.
MAST: f. Yoğurt.
MASTABA: (C.: Masâtıb) Sedir, peyke.
MASTAKİ: Sakız.
MASTİHİ: Kıbrıs ve Sakız adalarında yetişen bir ağacın adı.
MASTUB: Damarlardan taşmış kan.
MASTUR: (Satır. dan) Çizilmiş, yazılmış.
MASUBE: İsâbet etmiş (felâket, musibet, belâ, âfet).
MASUG: Kalıba dökülmüş. * Örneğe uygun. * Düz.
MASUN: Korunan, mahfuz, emin, muhafaza olunan. * Sâlim, sağlam.
MASUNİYET: Eminlik, sağlamlık, muhafaza altında bulunmak, dokunulmazlık.
MASUS: Sirke ile pişmiş güvercin.
MASUR: Birbirine katılmış şey. Mümtezic.
MASVAT: Çok bağıran.
MASVER: Sütsüz keçi. * Sütü zor çıkan deve.
MASYEF: (C.: Mesâyıf) Yaz gününde oturulacak yer. * Su yolunun eğri büğrü yeri.
MAŞAALLAH: Allah'ın istediği gibi. * Allah korusun, Allah saklasın (meâlinde duâdır.)
MAŞE: f. Maşa.
MAŞITA: (Meşşâta) Baş tarayan.
MAŞÎ: (Mâşiyye) (C.: Müşşât) (Meşy. den) Yürüyen, yürüyücü.
MAŞİYE: (C.: Mevâşi) Koyun ve keçi gibi hayvan. * Oğlu ve kızı çok olan kadın.
MAŞİYEN: Yaya olarak, yürüyerek.
MAŞRIK: (Bak: Meşrık)
MEASİ: (Bak: Maâsi)
MEASİM: Günahlar. * Günah işlenecek yerler.
MEASİR: (Me'sere. den) Güzel eserler. Nişanlar. İzler.
MEASİR-İ BERGÜZİDE: Seçme güzel eserler, izler, nişanlar.
MEASS: Çok cür'etli. Hiç çekinmeyen.
MEASS: Talep mevzii, isteme yeri.
MEB'AS: (C.: Mebâis) Yollanma, gönderilme.
MEBHAS: Kısım. Bahis. Fasıl. Bir mes'eleye âid söz. * Arama, araştırma yeri. * Bir şeyin arandığı yer.
MEBSUTEN MÜTENASİB: Birbirlerine nisbetli olan iki şeyden birinin artmasıyla, diğerinin de aynı nisbetle artması; veya eksilmesiyle diğerinin de eksilmesidir. Doğru orantılı.
MEDAS: Harman yeri.
MEDASE: Harman yeri.
MEDE-L-BASAR: Gözün görebildiği kadar.
MEDİHASENC: f. Medihnâme yazan, övücü yazılar yazan.
MEFASIL: (Mafsal. C.) Mafsallar. Vücuttaki oynak yerleri, eklenti yerleri.
MEFASİD: (Mefsedet. C.) Fesadlıklar. Bozgunculuklar. Münafıklıklar.
MEFHAS: (C.: Mefâhis) Kuş yuvası.
MEHAMMŞİNÂS: f. İşinin ehli. İşden anlıyan.
MEHASİN: (Bak: Mahasin)
MEHAŞ: Ev eşyası. Mal, mülk, metâ.
MEHDİ-Yİ ABBASÎ: (Hi: 120-163) Abbâsi Halifesidir. Ebu Abdullah Muhammed diye de anılır. Halife Mansurun oğludur. Meşhur ve iyiliği ile umumi kabul gören bir zat olup hususan sulh zamanında imparatorluğun inkişafı için çok çalışmıştır. Yeni yollar yaptırmış, postayı ıslâh etmiş ve Abbâsi Sülâlesinin en iyi hükümdarı olarak tanınmıştır.
MEKÂSİB: (Mekseb ve Meksib. C.) Kazançlar. Kazanç yer ve araçları. Kesbedilen ve kazanılan yerler.
MELAS: Saracak ve dürecek yer.
MELAS: Kaypakça olmak.
MELASET: Yumuşaklık. (Zıddı: Huşunet)
MELASSA: Hırsız ve haydut yatağı.
MELLASE: Yeri düzeltmede kullanılan âlet, sürgü.
MEMERR-İ NÂS: Herkesin geçtiği yol. Geçit.
ME'MURİYET-İ ASLİYE: Asıl me'murluk.
MENABİ-İ AŞERE: On menba.
MENAS: Sığınacak yer. Melce'. Penah. * Deprenmek. * Fevt.
MENASI': (Minsa'. C.) Medine-i Münevvere'nin dışında meşhur bir yer.
MENASIB: (Mansıb. C.) Devletin başlıca hizmetleri. Makamlar, rütbeler, pâyeler.
MENASIB-I SEYFİYE: Askerlik hizmetleri.
MENASİK: (Mensek. C.) İbâdet edecek yerler. İbâdet ederken lüzum eden usul, yol ve tarz.
MENASİK-ÜL HAC: Hacı olmak için Mekke-i Mükerreme'ye gidenlerin Kâbe'yi ziyaret etme, Arafat'ta vakfeye durma, kurban kesme, ihram giyme, muayyen bir yerden bir yere kadar yürüme gibi yapılan ibadet rükünleri. (Bak: Sa'y)
MENASİM: (Mensim. C.) Yollar, tarikler, meslekler. * Alâmetler, izler, eserler, nişânlar.
MENASİR: (Minser. C.) Yırtıcı kuşların gagaları. * Taşçı kalemleri.
MENASSA: Çeyiz odası. * Yüksek yer, çardak.
MENAŞİR: (Minşâr. C.) Testereler. * (Menşur. C.) Tar: Padişâhın verdiği vezirlik veya müşirlik fermanları. * Mat: Prizmalar.
MENKASE: Eksiklik, noksanlık.
MERASET: şiddet.
MERASÎ: (Mersiye. C.) Mersiyeler, ağıtlar.
MERASÎ: (Mersâ. C.) Limanlar. Gemilerin sığınıp barındıkları yerler.
MERASİD: (Mersad. C.) Gözetleme yerleri, rasat yerleri.
MERASİM: (Mersem. C.) Resmi merasimler. Âdet hükmündeki gösterişler. Resmi muameleler. * Şiveler. Âdetler.
MERAŞİD: (Merşed. C.) Gaye ve maksada ulaştıran doğru yollar.
MERKAŞ: Bir şeyin üstünde siyah ve beyaz noktalar olması.
MESAS: Esas, asıl, kök.
MESLEK-İ MÜTEASSİFE: Sapık meslek.
MESMESE (MİSMÂS): Karışık ve mültebis olmak.
MEST-İ TEMAŞA: Seyretme sarhoşu. Bakıp seyretmekten sarhoş gibi olan.
MEŞAŞ: Beyaz servi.
MEŞİET-İ HÂSSA-İ İLÂHİYYE: Allah'a ait, O'na mahsus meşiet, dilek, arzu ve işler.
MEŞY-İ ASKERÎ: Asker yürüyüşü. Askerî yürüyüş.
MEVALİD-İ SELÂSE: Nebat, hayvan ve maden.
MEVASİK: Mevsuk şeyler. Misaklar. Ahd ü peymanlar. Yeminler. Sözleşmeler.
MEVASİM: Mevsimler. * Pazar yerleri.
MEVASİM-İ ERBAA: Dört mevsim. Rebi' (İlkbahar), Sayf (Yaz), Harif (Sonbahar), Şitâ (Kış).
MEVAŞİ: Davar, koyun, keçi, inek ve öküz gibi hayvanlar.
MEVRİD-İ NASS: Nass ile gelen mes'ele. Nass olan yer. Kat'i delil olan husus.
MEYASİR: (Meysere. C.) Ordunun sol kanatları. Sol cenahlar. * Zenginlikler, servetler.
MEYASİR: (Meysur. C.) Kolaylaştırılmış şeyler.
MEYASİR: Acem merkepleri. (Atlas ve ipek ile süslenen eşeklerdir.)
MEY-AŞAM: f. İçki içen. Şarap içen.
MEYDAN-I HAŞİR: Haşir meydanı. Haşrin yeri.(Sual: Meydan-ı Haşir nerededir?Elcevab: $ Hâlik-ı Hakîm'in herşeyde gösterdiği hikmet-i âliye, hatta tek küçük bir şey'e, çok büyük hikmetleri takmasiyle tasrih derecesinde işaret ediyor ki: Küre-i Arz; serseriyane, bâd-ı heva azim bir dâireyi çizmiyor.. belki mühim bir şey etrafında dönüyor ve meydan-ı ekberin daire-i muhitasını çiziyor, gösteriyor. Ve bir meşher-i azimin etrafında gezip, mahsulât-ı mâneviyesini ona devrediyor ki, ileride o meşherde, enzar-ı nâs önünde gösterilecektir. Demek, yirmibeş bin seneye karib bir daire-i muhitanın içinde, rivayete binaen Şâm-ı Şerif kıt'ası bir çekirdek hükmünde olarak o daireyi dolduracak, bir meydan-ı haşir bastedilecektir. Küre-i Arzın bütün mânevi mahsulâtı, şimdilik perde-i gayb altında olan o meydanın defterlerine ve elvahlarına gönderiliyor ve ileride meydan açıldığı vakit, sekenesini de yine o meydana dökecek; o mânevi mahsulâtları da, gaibden şehadete geçecektir. Evet Küre-i Arz; bir tarla, bir çeşme, bir ölçek hükmünde olarak o meydan-ı ekberi dolduracak kadar mahsulât vermiş ve onu istiab edecek mahlukat ondan akmış ve onu imlâ edecek masnuat ondan çıkmış. Demek Küre-i Arz bir çekirdek ve meydan-ı haşir, içindekilerle beraber bir ağaçtır, bir sünbüldür ve bir mahzendir. Evet, nasılki nurani bir nokta, sür'at-i hareketiyle nurani bir hat olur veya bir daire olur. Öyle de: Küre-i Arz; sür'atli, hikmetli hareketiyle bir daire-i vücudun temessülüne ve o daire-i vücud mahsulâtiyle beraber, bir meydan-ı haşr-i ekberin teşekkülüne medardır. $ M.)
MIGTAS: Burun, göz çanağı.
MIHBASA: (C: Mehâbıs) Helva küreği.
MIKASS: (C: Makâs) Kesecek âlet, mikrâz.
MIKBES (MIKBÂS): (C: Mekâbis) Ateş parçası.
MİÂ-İ İSNÂ-AŞER: Oniki parmak bağırsağı.
MİD'AS: Çok işlek olduğundan yumuşamış olan yol.
MİDAS: Pabuç.
MİDKAS: İpek.
MİDRAS: Okuma yeri. * İçinde Tevrat dersi verilen ev.
MİFRAS (MİFRÂS): (C: Mefâris) Gümüş kesecek âlet. * Demir.
MİHAŞŞ(E): Ot biçtikleri âlet. Orak ve tırpan. * Ot koydukları kap.
MİHRAS: (C.: Mehâris) Dibek taşı.
MİKYAS: Kıyas edecek, ölçecek âlet. Ölçü âleti. Uzunluk ölçüsü. Ölçek.
MİKYAS-I KUVVET: Kuvvet ölçer. Dinamometre.
MİKYAS-I MÂ: Hidrometre.
MİKYAS-I ZELAZİL: Yer sarsıntısının şiddet ve yönünü gösteren âletler.
MİKYAS-ÜL HARARE: Harâret derecesini ölçen âlet. Termometre.
MİKYAS-ÜL MÂYİAT: Sıvıların yoğunluk derecesini ölçen âletin adı.
MİKYAS-ÜR RİYAH: Rüzgâr hızını tâyin eden âlet.
MİL'AKA-TIRAŞ: f. Tahta kaşık yapan.
Mİ'NAS: Kız doğuran kadın.
MİNDAS: Yeyni avret, hafif kadın.
MİNHAS: (C.: Menâhis) Uğursuz şey.
MİNKAŞ: (Minkaşe) Cımbız, kıskaç. * Demir kalem.
MİNMAS: Kıl yolacak âlet.
MİNNETŞİNÂS: (C.: Minnetşinâsân) İyilik tanıyan. Minnet bilir.
MİNNETŞİNÂSÎ: f. İyilik tanıyıcılık, minnet bilirlik.
MİNTAŞ: (C: Menâtiş) Kıl yolacak âlet. Cımbız.
MİRAN AŞİRETİ: Cizre havalisinde Bühti ismi ile de anılan bir aşiret adı.
MİRAS: Ölen kimseden akrabalarına ve yakınlarına kalmış olan mal, mülk.( $ olan hükm-ü Kur'anî, mahz-ı adâlet olduğu gibi, ayn-ı merhamettir. Evet adâlettir. Çünki; ekseriyet-i mutlaka itibariyle bir erkek, bir kadın alır, nafakasını taahhüt eder. Bir kadın ise, bir kocaya gider, nafakasını ona yükler; irsiyetteki noksanını telâfi eder. Hem merhamettir, çünki: O zaife kız, pederinden şefkate ve kardeşinden merhamete çok muhtaçtır. Hükm-ü Kur'ana göre o kız, pederinden endişesiz bir şefkat görür. Pederi ona, "Benim servetimin yarısını, ellerin ve yabanilerin ellerine geçmesine sebeb olacak zararlı bir çocuk" nazariyle endişe edip bakmaz. O şefkate, endişe ve hiddet karışmaz. Hem kardeşinden rekabetsiz, hasedsiz bir merhamet ve himayet görür. Kardeşi ona, "hânedanımızın yarısını bozacak ve malımızın mühim bir kısmını ellerin eline verecek bir rakib" nazariyle bakmaz; o merhamete ve himayete bir kin, bir iğbirar katmaz. Şu halde o fıtraten nazik, nâzenin ve hilkaten zaife ve nahife kız, sûreten, az bir şey kaybeder; fakat ona bedel akaribin şefkatinden, merhametinden, tükenmez bir servet kazanır. Yoksa rahmet-i Hak'tan ziyade ona merhamet edeceğiz diye hakkından fazla ona hak vermek, ona merhamet değil, şedit bir zulümdür. Belki zaman-ı câhiliyette gayret-i vahşiyaneye binaen kızlarını sağ olarak defnetmek gibi gaddarâne bir zulmü andıracak şu zamanın hırs-ı vahşiyanesi, merhametsiz bir şenâate yol açmak ihtimali vardır. M.)
MİRASHAR: f. Mirasyedi. Kendine kalan mirası yiyen. Mirashor.
MİR'AŞ (MER'AŞ): Çok yüksekten uçan güvercin.
MİSAS: El sürme, değme, dokunma. * Cima etmek. * Almak.
MİSMAS: Karıştırmak.
MİŞKAS: (C: Meşâkıs) Ensiz uzun demir.
MUALLEM ASKER: Tâlim görmüş asker.
MUASAME: Hıfzetmek, korumak.
MUASARA: (Muâsarat) (Asr. dan) Muâsır olma. Aynı asır ve zamanda yaşama.
MUASAT: İtâatsizlik etme. Baş kaldırma. İsyân etme.
MUASERE: Fakirlik. * Zorluk, güçlük.
MUASFER: Usfur ile boyanmış nesne.
MUASIR: Bir asırda yaşayanlardan herbiri. Hem asır olan. Aynı devirde yaşayan.
MUASIRÎN: (Muasır. C.) (Asr. dan) Aynı asırda yaşayanlar. Bir asırda yaşamış olanlar.
MUASÎ: İtaatsiz, isyan eden, baş kaldıran.
MUASKER: (Asker. den) Ordu yeri, asker karargâhı. Ordunun muharebe zamanında toplandığı yer.
MUASSEL: İçine bal katılmış. Ballı.
MUAŞAKA: Sevişme. Ziyadesiyle arz-ı muhabbet etme. Birbirini sevme. Karşılıklı aşk ve muhabbet.
MUAŞERE: Karışmak.
MUAŞERET: Birlikte yaşanılanlar. * Sünnet dâiresinde insanlarla iyi münâsebet.
MUAŞIK: (Işk. dan) Seven, âşık olan. Muhabbet eden.
MUAŞİR: Muâşeret eden ve birbiriyle iyi geçinir olan.
MUAŞİRÂN: (Muaşir. C.) Muaşirler. Birbirleriyle iyi geçinen kimseler.
MUAŞŞER: (Aşr. dan) Onlu, onluk. On kısma bölünmüş. * Edb: Onar mısralık bendlerden teşekkül eden manzumeler.
MUAŞŞEŞ: Ağaçlarında kuş yuvası çok olan yer.
MUAŞŞİR: (Aşr. dan) Ondalıkçı. Öşürcü. Aşar memuru.
MUBAHASE: (Bak: Mübâhese)
MUBASARA: Görme yarışına çıkma. İki kişinin, "hangimiz evvel görüyor" diye bir yere bakması.
MUBASSIR: Gözetici, bekleyici, bakıcı. * Eskiden gümrüklerde muhafaza memuru ve mektebte talebenin inzibatına bakan memur.
MUBAŞERET: (Bak: Mübâşeret)
MUBATAŞA: İki kişi elleriyle birbirlerini kucaklamağa çalışma.
MUFASALA: Ayrılma.
MUFASSAL: Tafsilli, tafsilâtlı, izahlı. Geniş mâlumatlı, kısımlara ayrılıp anlatılmış.
MUFASSALAN: Geniş, izahlı olarak. Tafsilâtlıca. Kısımlara ayrılıp anlatılmış olan.
MUFASSIL: Kısımlara ayrılan, fasıl fasıl ayıran, adalet eden.
MUGAS: Yaban narının kökü.
MUGASMER: Kaba dokunmuş kötü bez.
MUGASSAS: Kalıba dökülmüş.
MUGAŞŞÎ: (Gaşy. den) Bayıltıcı, bayıltan.
MUGTASIB: Gasb eden, zorla alan.
MUHALLASA: Mevruz otu denilen bir nevi ot.
MUHASAMA: (Muhasamet) (C.: Muhâsamât) Muhalefet. İki taraf arasındaki düşmanlık. Birbiri ile çekişmek. Birbirine husumet etmek.
MUHASAMAT: (Muhasama. C.) Düşmanlık. İki taraf arasındaki husumet.
MUHASAMET: (Bak: Muhasama)
MUHASARA: Etraftan çevirmek. Kuşatmak. Düşmanı etraftan sarmak. Abluka etmek.
MUHASARA: Bir kişinin, diğer kimsenin elini tutup yürümesi veya ellerini birbirinin kuşağına sokup yürümeleri.
MUHASEBAT: (Muhasebe. C.) Hesap işleri, hesap görme işleri. Hesap dâireleri.
MUHASEBE: Hesablaşmak. Hesab görmek. Hesab işi ile uğraşmak. Hesab işini gören resmi makam.
MUHASEDE: (Hased. den) Birbirini çekememe, hased etme, kıskanma.
MUHASIM: Düşmanlık eden. Düşman olan taraflardan biri. Hasım olan. Birbirini dâva edenlerden her biri. Karşı tarafı tutan.
MUHASIMEYN: Bir dâvâ veya çekişmede birbirine karşı olan iki kimse.
MUHASIMÎN: (Muhasım. C.) Düşmanlar, muhasımlar.
MUHASIR: (C.: Muhasırîn- Muhasırûn) (Hasr. dan) Etrafının kuşatıp saran. Muhasara eden.
MUHASIRÎN: (Muhâsır. C.) Muhasara edenler, etrafını kuşatanlar.
MUHASIRÛN: (Muhasırîn) Düşmanı etraftan kuşatanlar. Muhasara edenler.
MUHASİB: Hesab eden. Hesap işi ile uğraşan. Muhasib.
MUHASSAL: Netice. Husule gelen. Tahsil olunan. Hâsıl olmuş bulunan. Toplanılmış, cem'olunmuş. Hülâsa. Sözün kısası.
MUHASSAL-İ KELÂM: Sözün kısası.
MUHASSALA: (Husul. den) Elde edilen netice, hâsıl olan sonuç. * Fiz: Bileşke.
MUHASSAN: (Hısn. dan) Kuvvetlendirilmiş, istihkâmlandırılmış.
MUHASSAS: Birine âid kılınmış. Tahsis edilmiş. Has kılınmış. Ayrılmış. Tâyin edilmiş.
MUHASSASAT: (Muhassas. C.) Devlet bütçesinden, devlet dâireleri için ayrılan para. * Bir kimseye verilmiş olan maaş veya tayın.
MUHASSENAT: (Muhassene. C.) Üstünlük sebepleri. * Güzel, hayırlı ve faydalı işler.
MUHASSER: Hasret kalmış, tahsir olunmuş.
MUHASSIL: Husule getiren. Hâsıl eden. Meydana getiren.
MUHASSIN: Kale gibi mahfuz ve sağlam kalan ve kendini haramdan koruyan. (Bak: Muhsın)
MUHASSIR: Hasrette bırakan. * Mina ile Arafat arasında Muhassir vadisi. Ebrehe'yi mağlub eden Ebabil kuşlarının taş yağdırdıkları mevki.
MUHASSİL: Sütü çok emdiğinden hasta olan çocuk.
MUHASSİN: (Hasen. den) Güzelleştiren, güzellik veren.
MUHASSİR: (C.: Muhassirîn) (Hasar. dan) Zarara uğratan. Hasar ve ziyan verdiren.
MUHASSİRÎN: (Muhassir. C.) Zarar ve ziyan verdirenler. Hasara uğratanlar.
MUHASSİS: Tahsis eden. Has kılan. Hususileştiren.
MUHAŞ: Yanmış nesne.
MUHAŞŞA: Hâşiye yazılmış. Tahşiye olunmuş.
MUHAŞŞEM: Sarhoş, mest.
MUHAŞŞİ: Hâşiye yazan. Hâşiyeliyen.
MUHAŞŞİ': Kibirli bir kimsenin kibir ve gururunu kıran.
MUHAŞŞÎ: (Haşyet. den) Korkutan, ürküten.
MUHAŞŞİD: Tahşideden. Bir yere toplayan.
MUHAŞŞİM: Keskinliği dolayısıyla sarhoş edici şey.
MUHAŞŞİN: Öfkelendiren, kızdıran. Gücendiren.
MUHİLL-İ ÂSÂYİŞ: Asâyişi ihlâl eden. Güvenliği bozan.
MUHTASAR: Az. Kısa. Uzun olmayan. * Tekellüfsüz. * İhtisar edilmiş. Kısaltılmış.
MUHTASARAN: Kısa olarak. Muhtasar olarak. Kısaltılmış tarzda.
MUHTASID: (Hasad. dan) Ekinci, çiftçi. İhtisâd eden, ekin biçen.
MUHTASIM: Düşmanlık yapan. Adavet eden. Husumet eden.
MUHTASIRA: Kısaltma. Hülâsa.
MUHTASS: (C: Muhtassin) (Husus. dan) Bir şeye veya bir kimseye ait olan.
MUHTASSAN: Ençok, bilhassa. Daha ziyâde.
MUHTASSÎN: (Muhtass. C.) (Husus. dan) Bir şeye mahsus olanlar, bir kimseye ait olan şeyler.
MUKASAT: Zahmet ve eziyet çekme.
MUKASEME: (Kısm. dan) Paylaşma, bölüşme, taksim etme.
MUKASIM: (Kısm. dan) Paylaşan, bölüşen, taksim eden.
MUKASMEL: Asâsı çok şiddetli olan.
MUKASSA: Kısas etmek. * Üzerlerinde olan borcu birbirine takas edişmek.
MUKASSAT: (Kıst. dan) Taksitli.
MUKASSATAN: Taksitli olarak, taksitle.
MUKASSEM: (Kısm. dan) Ayrılmış, bölünmüş, taksim edilmiş. * Güzel yüzlü.
MUKASSIR: Taksir eden, yapabilir iken yapmayıp çekinen. * Kusur işleyen. * Gücü yetmediği için yapmayan.
MUKASSÎ: (Kasvet. den) Kasvet verici. Sıkıntılı, kasvetli. Sıkıcı, dar.
MUKASSİM: (Kısm. dan) Ayıran, bölen, taksim eden.
MUKAŞŞER: (Kışr. dan) Kabuğu soyulmuş.
MUKTASIR: Kısa kesen, uzatmıyan.
MUNASSAB: (Nasb. dan) Birbirinin üzerine tertiplenmiş olan.
MUNFASIL: İnfisal etmiş. Birbirinden ayrılmış. Yerinden ayrılmış, fasl olmuş. İşinden ayrılmış.
MUNFASILAN: Ayrı ayrı olarak. Ayrılmış olarak. Munfasıl tarzda.
MUNFASIL ZAMİR: Gr: Başka kelimeye bitişik olmayan zamir. Ene, Ente: Ben, sen.. gibi.
MUNFASIM: Kırılan, kırılmış olan, kırık. Eksilen.
MUNFASÎ: Bir şeyden ayrılıp kurtarılmış olan.
MUNTASIF: (Nısf. dan) Orta, yarı. * Yarıya varılmış, yarılanmış.
MUNTASIF-I SENE: Yılın ortası. Senenin yarısı.
MUNTASIH: (Nush. dan) Nasihat dinliyen. Öğüt dinliyen.
MUNTASIHÂNE: f. Nasihat dinliyerek.
MUNTASIR: Öç alan. İntikam alan.
MURAHHAS: Devlet veya herhangi bir teşekkül nâmına, salâhiyyetli olarak bir yere bir vazife ile gönderilen kimse. * Terhis edilen. İzin verilen. Tâlimat verilen kimse.
MURAHHASA: Ermeni piskoposu.
MURAHHASİYET: Murahhaslık, delegelik.
MURAKASA: (Raks. dan) Raksetme, dans.
MURASADE: (Rasad. dan) Rasad etme, gözetleme. * Dikkatle bakma.
MURASSA': Süslü. Kıymetli taşlarla süslenmiş. Sırmalı. * Birbirine yanaştırılmış. Oturtulmuş. * Edb: İki mısra veya iki fıkrası birbiri ile aynı vezin ve kafiyede olan söz veya beyit. * Bir nevi yazı.
MURASSAAT: (Murassa'. C.) Murassâlar. Cevher ve inciler gibi şeylerle. Süslenmiş olanlar. Takdir edilip yerleştirilmiş süslü ve kıymetli şeyler.
MURASSAS: Lehimlenmiş. * Kurşun veya kalayla kaplanmış.
MUSALLA TAŞI: Namazı kılınmak için cenazenin konulduğu yüksekçe taş.
MUSAS: Ot, nebat. * Her nesnenin aslı.
MUSİKİŞİNAS: f. Musikici, müzikçi.
MUSTALIK GAZASI: Benî Mustalık gazasına Müreysî gazası da denilir. Benî Mustalık, Huzaa'nın bir şubesidir. Müreysî de bunların bir kuyusudur. Benî Mustalık, Resul-i Ekrem'le harb etmek üzere bu kuyu başında toplandıkları için bu sefer bu isimle anılır. Çeşitli râviler, bu gazanın hicrî dört veya beş veya altıncı senesinde olduğunu rivayet etmişlerdir.Benî Mustalık'ın bu hâinane hareketinden vaktiyle haberdar olan Resul-i Ekrem (A.S.M.) süvâri, piyade yediyüz kişilik bir kuvvetle ve sür'atle hareket edip bunları ansızın bastırmış ve birçok esir ve ganimet almışlardır. (S.B.M.)
MUSTASHİB: (Sahâbet. den) Birini yanına alıp berâberinde götüren.
MUSTASHİBEN: Birlikte, beraberce. Yanında olarak.
MUSTASRİH: Bağırıp ağlayan. Meded bekleyen.
MUTAASSIB: Bir şeyi müdafaada ifrat ve inat gösteren. Körü körüne inad ve israr eden. Aşırı derecede kendi tarafını tutan. * Din, millet ve vatanı hakkında çok sevgi, bağlılık ve gayret gösteren. (Bak: Taassub)
MUTAASSIBANE: (Asab. dan) Mutaassıbca. Mutaassıba yakışır şekilde. Körükörüne.
MUTAASSIBÎN: (Mutaassıb. C.) (Asab. dan) Mutaassıb kimseler. Taassubu olan insanlar.
MUTABASSIR: Açıkgöz.
MUTARASSID: Gözleyen. Tarassud eden.
MUTARASSIDÂNE: f. Tarassud edene yakışır şekilde.
MUTASADDI': Dağlıyan, tasaddu eden, perakende olan, yarılıp çatlayan.
MUTASADDIK: Tasadduk eden. Sadaka veren.
MUTASADDIK-UN ALEYH: Sadakayı kabul eden kimse.
MUTASADDIKÎN: (Mutasaddık. C.) Sadaka verenler. Tasadduk edenler. * Sâdık ve doğru olduğu anlaşılanlar.
MUTASADDIR: (C.: Mutasaddırin) (Sadr. dan) Baş köşeye kurulan. Başa geçip oturan.
MUTASADDIRANE: f. Baş köşeye kurulana yakışacak surette.
MUTASADDIRÎN: (Mutasaddır. C.) Baş köşeye kurulanlar, tasaddur edenler.
MUTASADDÎ: (Sadv. dan) Bir işe girişen. Tasaddi eden. Başkasına saldıran, başka birine takılan.
MUTASAFFÎ: Tasaffi eden. Saffet ve sâfilik hasıl eden. Temiz olan. Saflaşan.
MUTASALLİB: (Sulb. dan) Sertleşen, katılaşan. * Sağlam, sert. * Salâbetli. Din işlerinde çok gayretli.
MUTASALLİBANE: f. Salâbetli gibi, kuvvet sâhibi olana yakışır surette.
MUTASALLİF: Haddinden, iktidarından hâriç fazilet ve zerafet iddiasında bulunan. Şarlatan.
MUTASALLİFANE: Nezaket, bilgiçlik taslayanlar gibi.
MUTASALLİFÎN: Haddinden fazla fazilet ve zerâfet iddiasından bulunanlar. Şarlatanlar.
MUTASANNİ': (C.: Mutasanniîn) Kendini güzel ve süslü göstermek isteyen.
MUTASANNİANE: f. Yapmacıklı olarak, tasannu ederek.
MUTASANNİÎN: (Mutasanni'. C.) Tasannu' edenler. Kendilerini güzel ve süslü göstermek isteyenler.
MUTASARRIF: Tasarruf hakkı ve salâhiyyeti olan. Tasarruf eden. Bir işi kendi isteğine göre idâre eden. Bir malın sahibi. * Eskiden, vilâyetten küçük olan Sancağın en büyük idâre âmiri.
MUTASARRIFİYET: Tasarruf etme hakkı. Mutasarrıflık. * Mutasarrıfın vazifesi.
MUTASARRIM: (C.: Mutasarrımin) Kahramanlık ve yiğitlik gösteren.
MUTASAVVER: Tasavvur edilmiş. İlerde yapılması düşünülmüş. * Tasvir edilen. Hatırdan geçen. * Kabil, akıl kabul eder, akıl alır.
MUTASAVVIF: Tasavvufla uğraşan. İlâhiyyatla uğraşan, tarikat ehli olan. (Bak: Tarikat)
MUTASAVVIFÂNE: f. Sofuca. Mutasavvıflara yakışır tarzda.
MUTASAVVIFE: Sofular, mutasavvıflar.
MUTASAVVIFÎN: Tasavvufçular. Sofiler.
MUTASAVVIT: Ses çıkaran, seslenen, ses veren.
MUTASAVVİR: Tasavvur eden, zihinde suret veren.
MUTASAYYİF: Bir yerde yazlıyan.. Yaz mevsimini geçiren.
MU'TASIM: Günahtan çekinen. * Eliyle tutan. * Yapışan.
MUTAVASSIL: (Vasl. dan) Ulaşan, eren, kavuşan, vâsıl olan.
MUTAVASSIT: Ortada vasıtalık eden. Arada ıslâh edici olan. * Orta derecede. Orta hâlli. * Sebeb. * İyi ile kötü arasındakini alan.
MUTAVASSIT-ÜL KAME: Orta boylu.
MUTAVASSITÎN: (Mutavassıt. C.) Aracılar, tavassut edenler, vasıta olanlar. * Orta hâlliler.
MUTAVASSIT SURELER: (Bak: Evsat-ı mufassal)
MUTTASIF: İttisâf eden. İyi veya kötü bir sıfatla tarif edilen. Vasıflanmış, vasfı mevcut olan.
MUTTASIL: Bitşik. Aralıksız. Fâsılasız. Hiç durmadan. İttisâl eden, ulaşan, kavuşan.
MUTTASILAN: Bitişik olarak. * Bir düziye.
MUVAKKAS: Dolu, memlu.
MUVASAKA: Birbirine söz verip anlaşma.
MUVASALA: Vâsıl olmak. Erişmek. Ulaşmak.
MUVASAT: Yardım, dostluk, muavenet, iyilik. * Ölen bir memurun ailesine maaş bağlama.
MUVASEBE: Birbirinin üstüne atlama, zıplama, sıçrama.
MUVASSA: Tavsiye olunan.
MUVAŞŞAH: (Vişâh. dan) Süslenmiş, süslü.
MÜBAHASAT: (Mübâhese. C.) Mübâheseler. Bir şeye dâir iki veya daha fazla kimsenin kendi aralarında yaptıkları konuşmalar.* Bahse girişmeler. İddiâlı ve karşılıklı konuşmalar.
MÜBAHASE: (Bak: Mübâhese)
MÜBASAKA: Tükürmek.
MÜBASELE: Savaşta hamle edip kahramanlık göstermek.
MÜBAŞERET: Bir işe girişmek. Bir işe başlamak. * Karşılaşmak. * Başlamak ve devam etmek. * Temas etmek, dokunmak. * İnsanın derisinin, başkasının derisine dokunması.
MÜBAŞİR: Müjdeleyen. * Mahkemede kapıcılık edip şâhid ve maznunların ismini çağırarak mahkemeye yardım eden kişi. * Geçici bir vazife alarak merkezden bazı emirleri götüren, icrâ salâhiyeti olan. * Müfettiş. Kontrolör.
MÜBTELÂ-Yİ AŞK: Aşka tutulmuş.
MÜCASERE(T): Cesaret, gayret göstermek. Cür'et ve ikdam eylemek.
MÜCASİR: (Cesaret. den) Cesaret eden.
MÜDAASE: Süngü ile dürtüşmek.
MÜDE'AS: Kırda Arabların ekmek pişirdikleri tennur. * Sıcak kül döküp üstünde et pişirilen yer.
MÜFASALE: Ayrılışmak.
MÜFASERE: Beyan edişmek.
MÜFAVASA: Ayırmak. * Halâs etmek.
MÜFREZE-İ ASKERİYE: Asker müfrezesi.
MÜFTASID: Kan alan. Kan alıcı.
MÜHİMMÂT-I ASKERİYE: Askeri malzeme.
MÜKÂŞEFE: Gizli şeyleri birbirine açıp keşf ve izhar etmek, açığa çıkarmak. Meydana çıkarmak. * Bir hususu keşif yolu ile anlamak, bilmek. * Cenab-ı Hakk'ın zât ve sıfatlarına ve sâir sırlarına vukufiyyet. (Bak: Keşfiyat)
MÜKÂŞEHA: Husumet etmek, düşmanlık yapmak.
MÜKÂŞİF: (Keşf. den) Mükâşefede bulunan.
MÜLAHHAS: Hülâsası, özü çıkarılmış. Telhis edilmiş.
MÜLASAKA: Ulaşma, yanaşma. * Bitişme, yapışma, iltisâk etme.
MÜLASIK: (Lüsuk. dan) İltisaklı. Bitişik. Yapışık. Yanyana bulunan.
MÜMAHHAS: Tecrübe ve imtihan edilmiş. Denenmiş, sınanmış.
MÜMAS: Temas eden, dokunan.
MÜMASAA: Birbiriyle kılıçlaşmak.
MÜMASAHA: Sözle birbirine yumuşak davranma.
MÜMASELET: Benzeyiş, müşabih olmak. şekilce, suretçe birbirine benzeyiş.
MÜMASİL: Benzeyen, benzer. Gibi.
MÜMASSAR: Sarı ile boyanmış nesne.
MÜMASSE: Birbirine değme. Dokunma, temâs etme.
MÜMAŞAT: Birlikte hoş geçinmek. * Bir maslahat yolunu takib etmek. * Meslek işlerinde tesviye, tervic ve idare etmek. * Karışmamak. * Başkalarının zarar vermeyen fikirlerine uyarcasına hareket etmek ve sulh u salâh üzere durmak. Uygunluk.
MÜMAŞATKÂR: f. Dost geçinerek, kusurlara göz yumarak, müdara suretiyle.
MÜNAGGAS: (Gussa. dan) Kederli, gussalı.
MÜNAGGASAN: (Gussa. dan) Tasalı olarak, gussalı olarak.
MÜNAKASA: (C.: Münakasât) (Noksan. dan) İhale ve alışveriş gibi şeylerde eksiltme.
MÜNAKASAT: (Münakasa. C.) Eksiltmeler, münakasalar.
MÜNAKAŞA: Mücadele. Münazaa. Karşılıklı sözle çekişmek. Bir mes'eleyi sormayı çok ileri götürerek çekişmek. (Bak: Hakperest)(Hadis-i Şeyheyn'in ittifakına alâmet olan işaretiyle bir hadis bana gösterildi. "Hadis midir, değil midir?" sual edildi.Ben dedim : Böyle mu'teber bir kitapta Şeyheyn Hadisinin ittifakına hükmeden bir zâta itimad etmek lâzım; demek hadistir. Fakat hadisin, Kur'an gibi bazı müteşabihatı var. Ancak havass onların mânâlarını bulabilir. Şu hadisin zâhiri dahi, müşkilât-ı hadisin müteşabihat kısmından olmak ihtimali var, dedim. Eğer bilseydim medar-ı münakaşa olmuş, öyle kısa değil, belki böyle cevap verecektim:Evvelâ: Bu çeşit mesâili münakaşa etmenin birinci şartı; insaf ile, hakkı bulmak niyetiyle, inadsız bir surette, ehil olanların mabeyninde, su'-i telâkkiye sebeb olmadan müzakeresi câiz olabilir. O müzakere hak için olduğuna delil şudur ki: Eğer hak, muârızın elinde zâhir olsa, müteessir olmasın, belki memnun olsun; çünki bilmediği şey'i öğrendi. Eğer kendi elinde zâhir olsa, fazla birşey öğrenmedi, belki gurura düşmek ihtimâli var.Sâniyen : Sebeb-i münakaşa, eğer hadis ise; hadisin merâtibini ve vahy-i zımnînin derecâtını ve tekellümât-ı Nebeviyenin aksâmını bilmek lâzım. Avam içinde müşkilât-ı hadisiyeyi münakaşa etmek, izhar-ı fazl suretinde avukat gibi kendi sözünü doğru göstermek ve enaniyetini hakka ve insafa tercih etmek suretinde deliller aramak câiz değildir. M.)
MÜNAKAŞÂT: (Münakaşa. C.) Çekişmeler.
MÜNAKKAS: (Noksan. dan) Eksiltilmiş, azaltılmış, tenkis edilmiş.
MÜNAKKAŞ: Nakışlı, süslü, nakşedilmiş, işlemeli, resimli.
MÜNASAFA: (Nısf. dan) Yarıyarıya paylaşma. İki eşit parçaya ayırma.
MÜNASAFATEN: Yarıyarıya olarak.
MÜNASAHA: Nasihat etme, nasihatta bulunma.
MÜNASARA: Birbirine yardım etme. Muavenette bulunma.
MÜNASAT: Unutma, nisyan.
MÜNASEBAT: (Münasebet. C.) Münasebetler, ilgiler. İki kişi veya hey'et arasındaki bağlar, ilişkiler. Alâkalar.
MÜNASEBE: Benzemek.
MÜNASEBET: İki şey arasındaki tenasüb, uygunluk, yakınlık, bağlılık, mensubiyet, yakışmak, vesile, alâka.
MÜNASEHA: Bir şeyi diğerine nakletmek. * Döndürmek. * Tebdil etmek, değiştirmek. * Huk: Bir vârisin, kendine bırakılan mirası alamadan ölmesi.
MÜNASERE: Saçmak.
MÜNASİB: Benzer, uygun, lâyık, yakışır, yaraşır.
MÜNAŞEDE: (Neşide. den) Karşılıklı neşide söyleme.
MÜNBASİT: İnbisat eden, yayılan, genişleyen. Yaygın, münteşir, yayılmış, açık. Şen.
MÜNFASIL(E): (Bak: Munfasıl)
MÜNFASIM: Kesilmiş.
MÜNHASIR: (Hasr. dan) Belli bir sınır içinde olup harice tecavüz etmeyen, inhisar eden, her yanı çevrili. * Yalnız bir kimseye veya bir şeye mahsus olan.
MÜNHASIRAN: Sadece, sâde. * Bir işe veya bir şeye âit olarak.
MÜNHASİF: (Husuf. dan) İnhisaf eden, sönükleşen, daha mükemmel bir $şeyin yanında sönük kalan. Değersiz. Gölgelenmiş.
MÜNHAŞİ': Kibiri kırılma.
MÜNKASIM: (Kısım. dan) Bölünen, kısım kısım ayrılan, taksim edilen.
MÜNKAŞIR: (Kışr. dan) Kabuğu soyulan. İnkışar eden.
MÜNTASIB: (Nasb. dan) Direk gibi dikili duran.
MÜRAKASA: Raksetmek, oynamak.
MÜRASELAT: Mektuplaşmalar. Resmi mektuplar.
MÜRASELE: Haberleşme, mektuplaşma.
MÜRAŞE: Bir kimsenin üzerinde olan küçük hak.
MÜSTAHLAS: (Halâs. dan) Kurtarılmış, halâs edilmiş.
MÜSTASFİ: (Safâ. dan) Hâlisini ve safını alan.
MÜSTASGİR: (Sagir. dan) Küçük gören, istisgar eden, küçümseyen.
MÜSTASGİRÂNE: f. Küçümseyerek, küçük görerek.
MÜSTASHAB: (Sohbet. den) Birine yanında arkadaş olarak bulundurulan.
MÜSTASHİB: (Sohbet. den) Beraber bulunduran, yanına alan.
MÜSTASHİBEN: (Sohbet. den) Beraber ve birlikte olarak. Yanında bulundurarak.
MÜSTAS'İB: (Suubet. den) Her şeyi güç sayan ve zor gören kimse.
MÜSTASVEB: (Savâb. dan) Doğru sayılmış, mâkul görülmüş.
MÜSTASVİB: (Savâb. dan) Doğru sayan, mâkul gören.
MÜSTEGAS: (Gıyas. dan) Kendisinden yardım istenen. * Allah (C.C.)
MÜSTEHAS: Toprağın altında kalıp saklanmış.
MÜŞAHHAS: Nev'i, cinsi anlaşılmış. * Şahıs haline girmiş, şahsiyeti belli olmuş. Şahıslanmış, teşhis edilmiş. (Bak: Mücerred)
MÜŞAŞ: Omuz başı. * Yumuşak kemik başları. (Çiğnenmesi mümkündür). * Yumuşak yer.
MÜTAASSIB: (Bak: Mutaassıb)
MÜTEASİR: (Usr. dan) Güçleşen, zorlaşan, teâsür eden.
MÜTEASSIB: (Asab. dan) Taassub eden, taraftarlık eden. * Son derecede dinine ve milletine taraftarlık besleyen. (Bak: Mutaassıb)
MÜTEASSİF: Doğru yoldan sapan.
MÜTEASSİR: Güçleşen. Güç, zor, çetin.
MÜTEAŞİR: Birbiriyle iyi geçinen, muâşeret eden.
MÜTEAŞŞIK: Âşık olan, taaşşuk eden, çok seven.
MÜTEBASBIS: (Basbasa. dan) Yaltaklanan, tabasbus eden.
MÜTEBASBISÂNE: f. Yaltaklanarak, tabasbus ederek.
MÜTEBASBISÎN: (Mütebasbıs. C.) Yaltaklananlar, tabasbus edenler.
MÜTEBASSIR: (Basar. dan) Dikkatle bakan, ilerisini gören, iyice düşünen. Basiretli.
MÜTEBASSIRÂNE: f. İyice düşünerek, basiretle, ileriyi görerek.
MÜTEBASSIT: Yayılmış serilmiş olan.
MÜTECASİR: (C.: Mütecasirîn) (Cesaret. den.) Küstah, cür'et gösteren, tecasür eden.
MÜTECASİRÂNE: f. Cür'et göstererek, küstahçasına.
MÜTECASİRÎN: (Mütecasir. C.) Cür'et edenler, cesaretlenenler, küstahlar.
MÜTEFASSIM: Sütten kesilen. * Kırılan, darılan, üzülen.
MÜTEGASSİL: Yıkanan, gusleden. Yıkayan.
MÜTEGAŞŞİ: (Gaşy. dan) Kendinden geçen, gaşyolan. * Bürünen, örtünen.
MÜTEGAŞŞİM: Galebe eden.
MÜTEHASIM: (C.: Mütehasımîn) (Husumet. den) Karşılıklı düşmanlık eden ve birbirine hasım olan. * Karşılıklı olarak dâvâ edenlerden herbiri.
MÜTEHASIMÎN: (Mütehasım. C.) Çekişenler, birbirlerine düşmanlık ve husumet edenler. Hasım olanlar. Karşılıklı dâva edenler.
MÜTEHASİD: Birbirini kıskanan, çekemiyen. Birbirine hased eden.
MÜTEHASSIL: (Husul. den) Husule gelen, hasıl olan, vücut bulan, meydana gelen.
MÜTEHASSIN(A): (Hısn. dan) Kaleye veya istihkâmlı bir yere kapanmış.
MÜTEHASSIS: Bir işin hakikatını, içyüzünü çok iyi bilen. Bir meslekte mahir olan. * Has ve mahsus olan.
MÜTEHASSİR: (Hasr. dan) Pıhtılaşmış.
MÜTEHASSİR: (Hasr. dan) Özleyen, hasret çeken. Mahrum kalan. İsteğine erişemiyen.
MÜTEHASSİRÂNE: f. Özleyerek, hasret çekerek.
MÜTEHASSİS: İnsan sözüne kulak verip dinleyen. * Hayırlı işlere dair haberlere dikkat edip araştıran. * Çok duygulu, duygulanmış, hisli.
MÜTEHASSİSÂNE: f. Duygulanarak, hislenerek.
MÜTEHAŞİ: (Haşy. den) Çekingen, sakıngan.
MÜTEHAŞİYÂNE: f. Çekingenlikle, sakınganlıkla, kaçınırcasına.
MÜTEHAŞİ': (Huşu'. dan) Huşu ile eğilen.
MÜTEHAŞŞİ: Korkan, irkilen. Hürmet ile korkup çekinen.
MÜTEHAŞŞİ': (Huşu'. dan) Kendini alçak tutan, alçakgönüllü, mütevâzi.
MÜTEHAŞŞİB: (Haşeb. den) Odunlaşan, odunlaşmış.
MÜTEHAŞŞİD(E): (C.: Mütehaşşidîn) Yardım için koşuşup toplanan, biriken, yığılan.
MÜTEHAŞŞİDÎN: (Mütehaşşid. C.) Birikenler, toplananlar.
MÜTEHAŞŞİN: Sertlik gösteren, kabalaşan.
MÜTEKASIM: (C.: Mütekasımîn) (Kısm. dan) Paylaşan, bölüşen. Bir şeyi paylaşanların beheri.
MÜTEKASIR: (C.: Mütekasirîn) (Kasr. dan) Kısalık gösteren. * Elinden gelip gücü yettiği hâlde iş yapmıyan.
MÜTEKASIRÎN: (Mütükasır. C.) Kısalık gösterenler. * Ellerinden geldiği, becerebildikleri halde iş yapmayanlar.
MÜTEKÂSİF: (Kesafet. den) Sıklaşmış, koyulaşmış, yoğunlaşmış. Sıklaşan, yoğunlaşan, koyulaşan, tekâsüf eden.
MÜTEKÂSİL: Tekâsül eden. Üşenir ve tembel olan.
MÜTEKÂSİLÂNE: f. Tembelce hareket ederek, üşengeçlik ve uyuşuklukla davranarak.
MÜTEKÂSİLÎN: (Mütekâsil. C.) (Kesl. den) Üşenenler, tembellik yapanlar.
MÜTEKASİM: Kısmet eden. * Aralarında bir şey taksim edenlerin her biri. * Birbiriyle kasemleşen, andlaşan.
MÜTEKASİR: (Kesret. den) Çok çoğalan, tekâsür eden, çoğalmış.
MÜTEKASSİ: Dikkatle araştıran.
MÜTEKAŞŞİ': (Kaş'. den) Balgam çıkaran hasta. * Balgam söktüren ilâç.
MÜTELASIK(A): (Lüsuk. dan) Birbiriyle birleşmiş olan. Bitişik.
MÜTELASSIS: (Lüss. den) Hırsızlık yapan.
MÜTELAŞİ: Telaş eden. Izdırab ile karışık acele eden. Telaşlı.
MÜTELAŞİYANE: Acele ve telaş ile.
MÜTEMASİL: Birbirine benzer, eş.* Birbirinin benzeri, naziri olan.
MÜTEMASS: Temas eden, dokunan, değen.
MÜTEMAŞİ: Seyre çıkan.
MÜTEMAŞŞİT: Saçını sakalını tarayan.
MÜTENASIK(A): Birbirine uygun olan, münâsib ve nizam üzerine dizilmiş olan.
MÜTENASIR: Birbirine yardım eden, muavenette bulunan, yardımlaşan.
MÜTENASİB: Uygun, aralarında muntazam bir nisbet bulunan, muvâfık, birbirine mensub ve müşâbih olan.
MÜTENASİL: (Nesl. den) Doğup büyüyen, tenasül eden.
MÜTENASİR: (Nesr. den) Saçılan.
MÜTENASSIB: Dikilen. Ayakta dikilip duran.
MÜTENASSIH: (Nush. dan) Nasihat dinleyip uslanan. Öğüt kabul eden.
MÜTENASSIHÂNE: f. Nasihat dinleyerek. Öğüt kabul ederek.
MÜTENASSIR: (Nasr. dan) Hristiyan olan. Hristiyanlığı kabul eden.
MÜTENASSIS: Tedkik edilip incelendikten sonra karar verilen. * Delil ve hüccet ile sabit olan.
MÜTERASIF: Saf şeklinde birbirine yanaşıp sıkışmış olan.
MÜTERASİL: Mektuplaşan, haberleşen.
MÜTERASSID: (Rasad. dan) Gözeten, tarassud eden, bekleyen, kollayan.
MÜTERASSIDÎN: (Müterassıd. C.) Dikkatle gözetenler, rasad edenler, kollıyanlar, bekliyenler.
MÜTEVASIK: Birbirine güvenip itimad etmek suretiyle anlaşan.
MÜTEVASIL(A): (Vasl. dan) Birbirine bitişmiş. Birbirine ulaşan, gelen.
MÜTEVASİ: Birbirine teveccüh edip yönelen. Birbirine tavsiye eden.
MÜTEVASİB: Birbirinin üzerine sıçrayan.
MÜTEVASSIL: Kavuşan, ulaşan, vâsıl olan. * Yakınlık ve münasebet kuran.
MÜTEVAŞŞİH: Süslenen, takınan.
MÜVASAT: Yumuşaklıkla davranmak.
MÜVASEBE: Kaşkışmak, sıçramak.
MÜVASEKA: Ahdedişmek, karşılıklı yeminleşmek.
MÜYASERE: Yardımlaşmak, muâvenet.
MAAŞAT: (Maâş. C.) Maaşlar. Memur, emekli, dul, yetim vs. gibi kimselere verilen aylıklar.
MAŞE: f. Maşa.
MAŞITA: (Meşşâta) Baş tarayan.
MAŞÎ: (Mâşiyye) (C.: Müşşât) (Meşy. den) Yürüyen, yürüyücü.
MENABİ-İ AŞERE: On menba.
MEŞAŞ: Beyaz servi.
MEŞY-İ ASKERÎ: Asker yürüyüşü. Askerî yürüyüş.
MUAŞERET: Birlikte yaşanılanlar. * Sünnet dâiresinde insanlarla iyi münâsebet.
MUAŞİRÂN: (Muaşir. C.) Muaşirler. Birbirleriyle iyi geçinen kimseler.
MUBAŞERET: (Bak: Mübâşeret)
MUHAŞŞEM: Sarhoş, mest.
MUHAŞŞÎ: (Haşyet. den) Korkutan, ürküten.
MUSİKİŞİNAS: f. Musikici, müzikçi.
MUVAŞŞAH: (Vişâh. dan) Süslenmiş, süslü.
MÜBTELÂ-Yİ AŞK: Aşka tutulmuş.
MÜKÂŞEFE: Gizli şeyleri birbirine açıp keşf ve izhar etmek, açığa çıkarmak. Meydana çıkarmak. * Bir hususu keşif yolu ile anlamak, bilmek. * Cenab-ı Hakk'ın zât ve sıfatlarına ve sâir sırlarına vukufiyyet. (Bak: Keşfiyat)
MÜMAŞATKÂR: f. Dost geçinerek, kusurlara göz yumarak, müdara suretiyle.
MÜNAKAŞÂT: (Münakaşa. C.) Çekişmeler.
MÜRAŞE: Bir kimsenin üzerinde olan küçük hak.
MÜTEHAŞŞİDÎN: (Mütehaşşid. C.) Birikenler, toplananlar.
MÜTELAŞİYANE: Acele ve telaş ile.
MÜTEMAŞŞİT: Saçını sakalını tarayan.
NA-AŞNA: f. Bilinmeyen, yabancı.
NABIZ-ÂŞNÂ: f. Nabızdan anlayan. Mizaç bilen. Karşısındakinin zayıf taraflarını bilen.
NABZ-AŞNA: f. Nabızdan anlayan, mizac bilen.
NADAS: Tarlayı temizleyip otlarını kurutmak için önceden sürüp hazırlama.
NA-DAŞT: f. Hayâsız, utanmaz.
NAGAŞAN: Iztırab, acı.
NAHASET: Esircilik. * Canbazlık.
NA-HAST: f. Kötürüm.
NA-HAST: f. İsteksiz. İstenilmemiş. İstemeden.
NAHHAS: Esirci, esir ticareti yapan kimse. * Hayvan alıp satan kişi.
NAHHAS: Bakırcı.
NÂHUN-TIRAŞ: f. Tırnak makası, tırnak çakısı.
NA-KASTE: f. Eksiksiz, noksansız. Tamam.
NAKKAŞ: Nakış yapan. Duvar nakışları yapan usta. Süsleme san'atkârı.
NAKKAŞ-I EZELÎ: Ezeli Nakkaş. Ezeli olup her şeyin nakşını yapan. Allah (C.C.)
NAKKAŞE: Nakış yapan kadın. Nakışçı.
NAKLİYAT-I ASKERİYE: Askerî kıt'aların; top, tüfek, cephane, teçhizat ve levazımatı ve her türlü seferî ihtiyaçlarıyla birlikte bir yerden kaldırıp başka bir yere gönderilmesi, nakledilmesi. Askerî nakliyat.
NA'L-TIRAŞ: f. Ağaç ayakkabı yapan kimse. * Nalıncı.
NA-MUTASAVVER: f. Hatır ve hayale gelmez.
NA-MÜNASİB: f. Münâsebetsiz, yakışıksız, uygunsuz, uygun olmayan.
NA-RAST: f. Eğri. Doğru olmayan.
NAS: f. İnsanlar.
NAS SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de 114. Sure. (Bak: Muavvezetân)
NAS: Iraklık, uzaklık.
NASA: Kaldırmak. * Engel olmak, men'etmek.
NASAB: Dert. * Zahmet, meşakkat.
NASAF: Hizmetçi, uşak.
NASAFE: Hizmet etmek.
NASAHA: Öğüt vermek, nasihat etmek.
NASAİB: (Nasibe. C.) Dikili taşlar.
NASAL: Temrenci.
NASARA: Hristiyanlar. Nasraniler. Hz. İsa'ya (A.S.) ilk önceleri Nâsıra Karyesindeki ahali yardım ettiklerinden, onlara "Nasara" ismi verilmiştir.
NASAYİH: (Nasihat. C.) Nasihatlar. Öğütler.
NASB: Dikme. Bir rütbe alma. Bir memurluğa tayin edilme. * Gr: Arapçada kelimenin i'rabının mensub ( üstün) olması, yani; (e, a) diye okunuşu.
NASB-ÜL AYN: Göz dikilmesi. Bir şeye hırsla ve şiddetli arzu ile bakmak, göz dikmek.
NASBA: Doğru boynuzlu koyun ve keçi.
NASBETMEK: Kelimenin son harfinin harekesini (E) diye okutmak. * Tâyin etmek.
NASERE: f. Ayarı bozuk para.
NASFET: (Nasafet) İnsaf. Haklılık. Bir şeyin yarısını almak. Hakkaniyet. İnsanları, kanunların şümulüne girmeyen hakları te'min ve ifasına zorlayan fotri adâlet hissi.
NASI': Her nesnenin hâlisi. * şiddetli beyaz olan.
NASIBE: (Bk: Nasibe)
NASIF: Geo: Açıyı iki eşit parçaya bölen doğru. Açı ortayı.
NASIFE: (C.: Nevâsıf) Su mecrası, su yolu.
NASIH: (Bak: Nâsih)
NASIR: Yardımcı, yardım eden, nusret veren. Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi.
NASIRÎN: (Nâsır. C.) Yardım edenler, yardımcılar.
NASİ: Unutan, nisyan eden.
NASİB: Nasbeden, bir şeyi bir şeye diken. * Gr: Harfi (e) diye üstün okutan.
NASİB: Pay, hisse, kısmet. * Bir kimsenin elde edebildiği şey.
NASİBDAR: f. Nasibi olan. Hissedar.
NASİBDAŞ: f. Hissede beraber, nasipte eş olan.
NASİBE: Müfrit Haricîlerden ve Emevîlerden ve Hz. Ali'ye (R.A.) çok muhalif olan zümrenin adı.
NASİBE: (C.: Nesâib) Yollara dikilen işaret taşı. Bir yere dikilen taş.
NASİC: (Nesc. den) Dokuyan, nesceden. * Düzenleyen, tertib eden, sıralayan.
NASİF: Baş örtüsü.
NASİH: (Nesh. den) Battal eden, hükümsüz bırakan. * Kitabın kopyasını çıkaran.
NASİH: Nasihat eden, öğüt veren. * İçi temiz adam.
NASİH: (Nâsiha) (Nush. dan) Öğüt veren, nasihat eden.(...Hastalık ise birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: "Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaradanı düşün. Kabre gireceğini bil, öyle hazırlan." İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir. Ondan şekva değil, belki bu cihette ona teşekkür etmek; eğer fazla ağır gelse sabır istemek gerektir. L.)
NASİHÂNE: f. Öğüt vererek, nasihat ederek.
NASİHAT: İbret verici ders, tavsiye, ihtar, öğüt.
NASİHAT-ÂMİZ: f. İçinden öğüt alınacak söz.
NASİHATGER: f. Nasihat eden, öğüt veren.
NASİHATKÂR: f. Nasihat eden, öğüt veren.
NASİHAT-NÂPEZİR: f. Nasihat dinlemez, öğüt tutmaz.
NASİHATPEZİR: f. Nasihat tutar, öğüt tutar, öğüt dinler.
NASİK: (Nesak. dan) Düzenleyen, tertib eden.
NASİK: Allah yolunda ibâdet eden, dine bağlı, zâhid.
NASİL: Çenelerin altından boyun ile başın kavuştuğu yerde olan mafsal.
NASİL: Kıl dökücü ilâç.
NA-SİPAS: f. Nankör. Şükretmeyen.
NASİR: Nesir yazan. * Saçan, yayan.
NASİR: Nusret eden, zafer veren. Yardımcı. Muin.
NASİYE: Çehrenin gösterişi, alın, yüz.
NASİYE-PİRA: f. Alnı süsleyen.
NASİYESÂ: f. Alnını yere süren.
NASİYE-SÂZÎ: f. Alnını yere sürme.
NASİYY: Yaş ot.
NASİYYE: Nass oluş. Kat'ilik, şüphesizlik, kesinlik. (Bak: Nass)
NASL: Okun ucundaki sivri demir. okun uçmasına yardım eden kanatlar.
NASNAA: Depretmek. * Devenin, kalkarken dizi üstünde çok eğlenmesi.
NASR: Yardım, üstünlük, yenme, galip kılma. * Yağmurun her yeri sulaması.
NASR SURESİ: Kur'an-ı Kerim'deki 110. Sure. İza-câe veya Tevdi' Suresi de denir.
NASRANİ: Hristiyanlıkla alâkalı ve ona mensub olan. Hristiyanlardan olan. (Bak: Nasara)
NASRANİYET: Hristiyanlık.(Nasraniyet, ya intifa veya ıstıfa edip İslâmiyete karşı terk-i silâh edecektir. Nasraniyet, bir kaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor, ya intifa bulup sönecek veya hakiki Nasraniyetin esasını câmi' olan Hakaik-ı İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır.İşte bu sırr-ı azime Hz. Peygamber (A.S.M.) işaret etmiştir ki; "Hz. İsa nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şeriatımla amel edecektir." M.)
NASREDDİN: (Nasr-üd din) Dine yardımı dokunan.
NASREDDİN HOCA: (Mi: 1208 -1284) Mizahlı, güldürücü sözleri ile meşhur bir zâttır. Akşehir, Sivrihisar Medreselerinde okumuş, Selçuklular zamanında yaşamıştır.
NASRULLAH: Allah'ın yardımı.
NASS: Kat'ilik, kesinlik, açıklık. Te'vile ihtimali olmayan söz veya delil. * Kur'ân-ı Kerim veya Hadis-i Şerifde bir iş ve mes'ele hakkında olan açıklık ve bu şekilde açık olan kelâm ve âyet. Akide. * Bir haberi kimden aldığını söyleyerek, en nihayet o haberi ilk söyleyene kadar nakledilişi isbat etmek.Bazılarınca istihraç ve izhar mânâlarından me'huzdur. Bir şeyin belâğ ve nihayetine denir. Bundan başka: Delil, haber, seyr-i şedid, ref', hüccet, bürhan, zuhur mânalarına da gelir.
NASS-I HADİS: Hadisin açık, gerçek ifadesi. Muhtemeli olmayan sağlam mânaya delâlet eden lâfız. Delil mânâsına olan "Nass-ül fukaha" bundan alınmıştır.
NASS-I KATI': Mânâsı açık olan Kur'an âyetlerinden delil olarak gösterilen âyet.
NASSAH: Terzi, hayyat.
NASSÎ: Nass'a ait. Her türlü şübhe ve tereddüdün ve tenkidin üstünde tutulacak şekilde olan kesinlik, kat'ilik, açıklık. Bedahet. * Âyet ve hadisle doğruluğu sâbit olan.
NASSİYE: (yun: Dogmatizm) Fls: Bir görüşün doğruluğuna peşin olarak inanan ve bu inanışlarını tenkide tabi tutmayanların düşünüş tarzı. Son heceleri .. izm ile biten görüşler, taraftarlarınca peşin olarak kabul edildiklerinden birer dogmatik görüş örneğidir. Meselâ; komünizm, materyalizm, darvinizim, birer dogmatizm mâhiyetindedirler. İslâmda zorlama yoktur, inanç için bilgi ve tefekkür esastır. Hakiki düşünce hürriyeti İslâmda vardır. İslâm dışında ...izmle biten görüşler önderlerini tartışılmaz otorite olarak kabul eder ve karşı görüşte olanlara her türlü baskı ve zulmü reva görürler.
NAST: Sükut. Konuşurken dinlemek için susmak.
NASUH: Hâlis. Temiz. Kesin, kat'i. * Çok nasihat eden.
NASUHÎ: (Nasuhiyye) Bozulmaz şekilde tövbe eden.
NASUR: Göz pınarında, mak'at havâlisinde ve diş etlerinde olur bir hastalık.
NASUS: (Bak: Nass)
NASUT: İnsanlık. İnsanlar ve onlarla alâkalı şeyler.
NASUTÎ: Dünya ile ilgili, insanlığa ait, insanlıkla ilgili.
NASUTİYÂN: İnsanlar.
NASYE: Her nesnenin iyisi.
NAŞIT: Büyük yoldan ayrılan küçük yol. * Vahşi sığır. Bir burçtan başka burca varan yıldız. * Neşeli ve şen adam.
NAŞİ: Neş'et eden, yeniden vücuda gelen, yetişen, yetişmiş. * Delil, dolayı, ötürü, sebebiyle. * Geceleyin meydana gelip zâhir olan şey. * Yetişmiş oğlan veya kız.
NAŞİB: Hâfız. * Ok sahibi. İçine girip yapışan nesne.
NAŞİD(E): (Neşide. den) Şiir söyleyen, şiir okuyan, şiir yazan.
NAŞİE: Delil. Zuhur. * Gündüz veya gecenin evvelki saati. * Uykudan sonra kalkmak hali ve uyanık olduğumuz hal.
NAŞİLE: Eti az olan.
NA-ŞİNAS: f. Bilmez, câhil. * Tanımaz olan, tanımayan.
NAŞİR: Neşreden, yayan. * Bir müellifin eserini bastırıp çıkartan. Editör.
NAŞİRE: (C.: Nevâşir) Kolu açan adale. * Kuruyup yağmurdan yeşeren ot.
NAŞİTAT: Meleklerden bir tâife.
NAŞİZ: Karısına karşı çok zâlim olan koca. * (Kalb) heyecanla coşma. * Kalkmış, kabarmış, atan (damar).
NAŞİZE: Kocasının hanesinden, izni olmaksızın çıkıp kendisini kocasından haksız yere men'eden kadın. Bu çıkış hakikaten olabileceği gibi, hükmen de olabilir. * Kabarmış, şişmiş.
NA-TERAŞ: Mc: Terbiye görmemiş, kaba saba. Yontulmamış.
NA-TIRAŞ: f. Yontulmamış, tıraş olmamış, terbiye görmemiş. Ham, kaba.
NEBBAŞ: Mezar soyucu, kefen soyucu.
NEBRAS: (Nibrâs) (C.: Nebâris) (Süryânice) Kandil. Çıra. Lâmba. * Mc: Nur merkezi.
NECASET: Pislik, kazurat, murdarlık. (Bak: Habes)
NECASET-İ GALİZA: Pisliği hakkında şer'î bir delil mevcut olup hilâfına başka bir delil bulunmayan necasettir. ( Lâşe gibi)
NECASET-İ GAYR-İ MER'İYE: Câmid, bir hacmi olmayan veya bulaştığı yerde görülmeyen herhangi bir pis maddedir. Görünmez halde olan pisliktir. (İdrar gibi)
NECASET-İ HAFİFE: Hanefî mezhebine göre pis olduğuna dair şer'î bir delil mevcud olan şeydir. Diğer bir tabire göre murdar olmadığı rivayet edilen şeydir. (Eti yenen hayvanların bevilleri gibi.) Bedenin veya elbisenin dörtte birinden az miktarı namaza mani olmaz.
NECASET-İ KALİLE: Katı şeylerden ise miskalden; sıvı ise el ayası sahasından geniş olan necaset, namaza mânidir. Bu miktardan fazlası necaset-i galizadır.
NECASET-İ MER'İYE: Hacmi olan veya kuruduktan sonra görünen herhangi bir pis maddedir. (Akmış kan gibi)
NECASETTEN TAHARET: Pislikten temizlenmek. (Bak: Taharet)
NECAŞE: Süratle yürümek, hızlı yürümek.
NECAŞİ (NİCÂŞİ): Habeş Meliki olan "Eshame" nin lâkabıdır. Kamus Şârihinin dediğine göre, mutlaka bu isim, Habeş Meliklerinin has isimleridir.
NECCAŞ: Hayvan sürücüsü.
NEFASET: Beğenilir olmak, kıymetlilik, değerlilik, çok güzellik, pek iyilik. Nefis ve mergub olmak.
NEFFAS: Sihir yapan, üfüren, üfürükçü.
NEFFASÂT: (Neffâse. C.) Neffâseler, büyücü kadınlar.
NEFFASE: (C: Neffâsât) Büyücü kadın.
NEHHAS: Nehs'in mübalağası. * Bir kişinin lakabı.
NEHHAS: Esirci.
NEMAS: Kılın ince olması.
NEMEK-ŞİNÂS: f. Tuz tanıyan. * Mc: İyilik bilen.
NESNAS: Koğuculuk eden kişi. * Maymun.
NEŞASA: Beyaz yüksek bulut.
NEŞASTEC: Nişasta.
NEVASİ: (Nâsiye. C.) Alınlar. * Bir topluluğun ileri gelenleri. Ulular.
NEVASİ: İyi cins bir beyaz üzüm.
NEVHAST: Taze ve genç hayvan.
NEV'İ ŞAHSINA MÜNHASIR: Sadece şahsına benzer çeşit, başka benzeri olmayan. Eşi bulunmaz olan.
NEV'UN MÜNHASIRUN FİŞ-ŞAHS: Nev'i şahsına münhasır. Başka bir benzeri olmayan.
NEYYİR-İ ASGAR: Ay. Kamer.
NİAM-I ESASİYE: Esas nimetler, en lüzumlu maddeler. İman, din gibi en kıymetli İlâhi ihsanlar.
NİBRAS: (Süryânice) Lâmba, çıra.
NİFAS: Yeni doğurmuş kadının hâli. Loğusalık. Böyle bir kadına "Nüfesâ" da denir. Hanefi Mezhebine göre bu hâl kırk gün devam eder.
NİGÂŞTE: f. Resmolunmuş. Musavver. * Yazılmış.
NİHAS: Asıl. Tabiat.
NİHAS: Kağnı tekerleğinin etrafına takılan çenber, yuvarlak demir. * Kavafların kullandığı nesne.
NİKAŞE: Nakış yapma san'atı. Nakışçılık.
NİKHASLET: (Nîk-haslet) f. Ahlâkı ve huyu iyi olan.
Nİ'MET-ŞİNAS: f. Kendisine yapılan iyiliği bilip unutmayan.
NİŞANE-İ TASDİK: Kabul edildiğine dâir işaret, tasdik işareti. * Mu'cizeler.(Kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısı (olduğunu) ihbar eden 124 bin muhbir-i sâdık, ellerinde nişane-i tasdik olan mu'cizeler bulunan enbiyalar ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri, keşif ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan 124 milyon evliyanın aynı hakikata şehadetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin kat'i delilleriyle o enbiya ve evliyanın aklen ilmelyakîn derecesinde isbat ettikleri ve yüzde doksandokuz ihtimal-i kat'i ile "idam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız iman ve itaatledir" diye ittifaken haber veriyorlar. S.) (Bak: Muhbir-i sâdık)
NİTASÎ: Anlayışlı tabib, doktor.
NOKTA-İ TEMAS: Değme noktası. Temas etme noktası.
NUAS: Uyuklama, uyuşukluk. (Bak: Nüas)
NUGAŞİ: Kısa boylu adam.
NUHAS: Bakır. Bakır para. * Kızgın mâden. * Kıtr. Ateş. Tunç ve demir döğülürken sıçrayan şerâre. * Dumansız alev. * Bir şeyin aslı. * Tütün.
NUHASÎ: Bakırlı, bakırla alâkalı, bakırdan.
NUR-İ KASD: Kasd ve irâdenin nuru. Kasd ve iradeden gelen parlaklık. Bir istek ve kasıtla yapıldığına âit alâmet ışığı.
NURPAŞ: f. Nur saçan, nur saçıcı.
NÜAS: Uyuklama, uyku gelip basma. * Hislere ârız olan uyuşukluk ve fütur. Pineklemek.
NÜASÎ: Uyuklama ile ilgili.
NÜFASE: Diş arasında kalan yemek parçası.
NÜFUŞ (NEFÂŞ): Yabana yayılmak. * Davarların geceleyin yayılıp çobansız otlamaları.
NÜHAS: Bakır. * Duman. (Bak: Nuhâs)
NÜKAS: Devenin dudağında olan bir hastalık.
NÜVİD-İ VASL: (Nevid-i vasl) Kavuşma müjdesi.
NASİBDAŞ: f. Hissede beraber, nasipte eş olan.
NEBBAŞ: Mezar soyucu, kefen soyucu.
NECCAŞ: Hayvan sürücüsü.
NEŞASA: Beyaz yüksek bulut.
NEŞASTEC: Nişasta.
OPERASYON: Fr. Bir cerrahın canlı bir vücut üzerinde yaptığı cerrahi müdahale. Ameliyat.
ORGANİZASYON: Fr. Düzenleme, hazırlama, tanzim. * Teşkilât.
ÖRF-İ NÂS: f. İnsanların âdet edindikleri, beğendikleri alışkanlık hâlleri, an'aneleri ve telâkkileri.
ÖŞR-Ü MİŞAR-I AŞİR: Binde bir.
PADAŞ: (C.: Padaşân) f. Mükâfat, ecr. * Yoldaş. Yol arkadaşı.
PADAŞÂN: (Padaş. C.) f. Arkadaşlar, ayakdaşlar. * Mükâfatlar.
PA-HAST: f. Ayak altında kalmış, çiğnenmiş olan.
PALAS PANDIRAS: Hemen, birden bire, hazırlıksız, habersiz.
PAS: f. Gecenin sekizde biri. * Gözetleme, bekleme. * Keder, hüzün, gam. * İç sıkıntısı.
PASBAN (PÂSUBAN): f. Nöbetçi, gece bekçisi, bekçi.
PASBANÎ: f. Bekçilik.
PASDAR: f. Gece bekçisi.
PASDARÎ: f. Bekçilik, gözcülük.
PASEK: f. Esneme, esneyiş.
PASKAL (PASCAL): Fr. Hristiyanlıkta dindarlığı ile beraber fizik, edebiyat, hesap, hendese ve felsefede (Milâdi 17. asırda) büyük bir âlim olarak tanınmıştır.
PAS-PAR: f. Tekme.
PASTORAL: Yun. Kır hayatına, köy âlemine dair yazılan manzume.
PASUH: f. Karşılık, cevap.
PASUHGÜZAR: f. Cevap veren, karşılık veren.
PASUHŞİNEV: f. Cevabı dinleyen.
PASVAN: f. Gece bekçisi.
PAŞ: f. "Serpen, saçan, dağıtan" mânâsında birleşik kelimeler yapılır.
PAŞA: Sivillerle askerlerin ileri gelenlerinin bir kısmına verilen resmi ünvandı. Osmanlıların ilk devirlerinde bu ünvan, hânedân mensublarıyla yalnız bir kısım idare adamlarına verilirken sonradan askeriden "mir-i liva" ve daha yüksek rütbede olanlarla; mülkiyeden vezir, beylerbeyi, mir-i miran ve mir-ül ümera rütbelerine tahsis edilmiştir. Damat Paşa, Ağa Paşa, Vali Paşa o cümledendir.Paşa kelimesinin aslı hakkında pek çok ihtilâf vardır. Lügat erbabının bazıları, Farsça "Pây-i şah" lâfzından değiştirilmiş olduğunu; bâzıları da Türkçede büyük birâder mânasına gelen "Beşe" kelimesinin telâffuzunun zamanla "paşa"ya değiştiğini; bir kısmı da evin, ailenin büyüğü, reisi anlamına gelen "Baş ağa" dan tahrif edildiğini yazarlar. Ayrıca Türklerde büyük evlâda da paşa derler. Paşa tâbiri, hürmet ifadesi olarak, ulema ve meşâyihten bazılarına da verilmiştir. Bugün dilimizde generâl anlamına kullanılır. (O.T.D.S.)
PAŞALI: Paşa ünvanını alan vezir ve beylerbeyi gibi büyük devlet adamlarının hizmetinde bulunan gedikli ağalar.
PAŞAN: f. Saçan, saçıcı.
PAŞAZÂDE: Paşa oğlu.
PAŞENDE: f. Saçan, dağıtan, saçıcı.
PAŞİB: f. Basamak, merdiven.
PAŞİDE: f. Saçılmış, serpilmiş, dağılmış.
PAŞNA: f. Topuk, ökçe.
PAŞNİN: f. Ağaç ve tahta parçaları.
PAŞ PAŞ: f. Parça parça, ufak ufak. * Dağınık.
PELAS: f. Çul, aba. * Eski kilim, keçe vs.
PELVAS: f. Yaltaklanma.
PERDEŞİNÂS: f. Şarkı söyleyen, şarkıcı.
PERHAŞ: f. Savaş, harb, muharebe, cidâl, ceng. Kavga.
PERHAŞCU(Y): f. Muharib, savaşçı. Kavgacı.
PERVAS: f. El ile dokunup temas etme, eli ile yoklama.
PEYAM-I HASRET: Hasret, özleyiş haberi.
PİRASTE: f. Tertibedilmiş, düzenlenmiş donatılmış, süslü.Pirastegî $ . f. Düzen, intizam.
PADAŞÂN: (Padaş. C.) f. Arkadaşlar, ayakdaşlar. * Mükâfatlar.
PAŞNA: f. Topuk, ökçe.
PAŞ PAŞ: f. Parça parça, ufak ufak. * Dağınık.
PERHAŞ: f. Savaş, harb, muharebe, cidâl, ceng. Kavga.
RAAŞ: (Ra'şe-Ra'şen) Titretmek.
RABBİ YESSİR VELÂ TÜASSİR: Ey Rabbim! Kolaylaştır, zorlaştırma, bana imdad eyle, yardım eyle (meâlinde).
RABİ-İ AŞER: Ondördüncü.
RA'D-I KASIF: Korkunç gök gürültüsü.
RADYASYON: (Fr. Radiation) Bir enerjinin ışık demeti halinde yayılması.
RAH-I RAST: Doğru yol.
RAHASA: Yumuşaklık.
RAKKAS: Oynayan, dans eden, köçek.
RAKKASÂNE: f. Oynar şekilde. Raksederek.
RAKKASE: Oynayıp dans eden kadın.
RAMAS: Göz çapağı.
RAS': Yapışmak.
RASAA: (C.: Rusâ) Bal arısının yavrusu.
RASAD: Gözetlemek, beklemek, pusuda olmak.
RASADGÂH: f. Bekleme yeri, gözetleme yeri. Gözlemevi.
RASADHÂNE: f. Havanın değişen şekillerini, sıcaklık ve soğukluğu tesbit etmek için veya yıldızların hareketlerini tesbit ve takib maksadiyle çalışılan yer.
RASAF: Kaldırım. Kaldırım taşları.
RASAFE: (C.: Risâf) Ok üstüne sarılan kiriş.
RASAFET: Dayanıklılık, sağlamlık.
RASANET: Sağlamlık, dayanıklık. * Sabit, muhkem, metin.
RASAS: Kurşun, kalay, lehim.
RASAS-I MÜZAB: Eritilmiş kalay.
RASASÎ: Kalaycı. * Kurşun renginde olan.
RASD (RUSUD): Yol gözlemek.
RASF: Oka kiriş sarmak. * Birbirine zammetmek. * Kaldırım döşemek.
RASĞ: Bilek, elbileği.
RASID: (C.: Râsıdân) (Rasad. dan) Gözleyen, gözeten, rasad eden. Dikkatle bakan.
RASIDÂN: (Râsıd. C.) Dikkatle bakıp gözliyenler, rasad edenler.
RASÎ: Kımıldamıyan, sâbit. * Lenger atmış olan gemi. Demirlemiş gemi.
RASİ': Hırs ve tama eden.
RASİA: (C.: Rasâyi) Halka.
RASİB (RÂSİBE): Tortulaşan, dibe çöken.
RASİD: Muntazır, bekleyen kimse. * Avını bekleyen ve yaklaştığında hemen üzerine sıçrayan canavar.
RASİF: Dayanıklı, sağlam, muhkem. * Taş temel, rıhtım. * Denizin yüzüne çıkmış kayalar.
RASİFE: Su içinde yapılan sed. Rıhtım.
RASİH(A): (C.: Râsihîn-Râsihûn) (Rüsuh. dan) Temeli kuvvetli, sağlam. * Bilgisi, bilhassa dinî bilgileri çok geniş olan. * İyice oturmuş, dem ve damarlarına yerleşmiş, temeli sağlam ve kuvvetli olan.
RASİHÂNE: f. Sağlamca, sağlam delil ve bürhana dayanmak suretiyle.
RASİHUN: (Rasihîn) (Râsih. C.) Âlimler, din bilgisi çok sağlam ve derin olan büyük zatlar. * Temeli kuvvetli ve sağlam olanlar.
RASİM: Resim yapan, çizgi çizen. * Akar su.
RASİME: Âdet. Eskiden kalma âdet.
RASİN: Sağlam, dayanıklı. * Sabit hüküm.
RASİN: Andız otu.
RASİYE: (C.: Revâsi) Büyük dağ.
RASN: İkmal etmek, tamam etmek, muhkem kılmak.
RASRAS: Sağlam ve sert yer.
RASRASA: Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
RASS: Binayı sağlamlaştırmak. * Birbirine darlık getirmek. * Bazısını bazısına ulaştırmak.
RASSAD: (Rasad. dan) Rasad eden. Dikkatle gözleyen.
RASSAS: Kalaycı.
RASTAN: (Râst. C.) Doğru olanlar. Haklı kimseler.
RASTBÎN: f. Herşeyin hak ve doğrusunu görüp farkeden.
RASTGÛ: (C.: Râstguyân) f. Doğru konuşan, hak konuşan.
RASTÎ: f. Doğruluk, gerçeklik.
RASTKÂR: f. Doğru adam.
RAST U ÇEP: f. Sağ sol, sağdan soldan.
RASYONALİZM: Fr. Fls: Akliyecilik. Her şeyin yalnız akıl ile bilinebileceğini iddia eden bir felsefi görüş. (Bak: Felsefe)(Nazar-ı nübüvvet ve tevhid ve iman; vahdete, âhirete, uluhiyyete baktığı için hakaiki ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbaba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı ehl-i usul-id din ve ülemâ-i İlm-i Kelâm'ın makasıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.İşte onun içindir ki, mevcudatın tafsil-i mâhiyetinde ve ince ahvâllerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakiki hikmet olan ulûm-u âliye-i İlâhiye ve uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü'minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkikîn-i İslâmiyeyi hükemâlara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, veraset-i nübüvvet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler. Hem her bir şey, iki nazar ile bakıldığı vakit iki muhtelif hakikatı gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiç bir hakikat-ı kat'iyyesi Kur'anın hakaik-ı kudsiyyesine ilişemez. Fennin kısa eli onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümune olarak bir misâl zikrederiz.Meselâ : Küre-i arz, ehl-i hikmet nazarı ile bakılsa, hakikatı şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk. Fakat ehl-i Kur'ân nazarı ile bakıldığı vakit hakikatı şöyledir ki; semere-i âlem olan insân, en câmi, en bedi' ve en âciz, en aziz, en zayıf, en lâtif bir mu'cize-i kudret olduğundan beşik ve meskeni olan zemin semaya nisbeten maddeten küçüklüğü ile ve hakareti ile beraber, manen ve san'aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu'cizat-ı sanatının meşheri, sergisi, bütün tecelliyat-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet Rabbaniyenin mahşeri, ma'kesi; hadsiz hallakıyet-i İlâhiyenin, hususan, nebatat ve hayvânâtın, kesretli enva-ı sagiresinden cevadane icadın medarı, çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür'atle işleyen tezgâhı ve menazır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı ve besatin-i daimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.İşte arzın bu azamet-i maneviyesinden ve ehemmiyet-i san'aviyesindendir ki, Kur'an-ı Hakim semâvata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semavata karşı küçücük kalbi büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semavatı bir kefede koyuyor, mükerreren $ diyor. İşte sair mesaili buna kıyas et. Ve anla ki, felsefenin ruhsuz, sönük hakikatları Kur'anın parlak, ruhlu hakikatları ile müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için ayrı ayrı görünür. S.)(...Acaba akıllarına güvenen akılsız feylesoflar gibi "aklımız bize yeter" deyip sana ittiba'dan istinkâf mı ederler? Halbuki akıl ise, sana ittibaı emreder. Çünkü bütün dediğin mâkuldür. Fakat akıl kendi başı ile ona yetişemez...Yahut inkârlarına sebeb, tâgi zâlimler gibi hakka serfüru etmemeleri midir? Halbuki mütecebbir zâlimlerin rüesaları olan fir'avunların, nemrudların âkibetleri mâlumdur... S.) (Bak: İsbatiyecilik)
RASYONEL: Fr. Fls: Akla uygun, hesaplı, ölçülü, biçili.
RAŞİ: Rüşvet veren.
RAŞİD(E): (Rüşd. den) Hak dinini kabul eden, doğruya giden, rüşde erişmiş olan. * Akıllı.
RAŞİDÎN: Hakka erişmiş olanlar. Kâmil ve çok ileri olgun kimseler. Akıllılar.
RAŞİH: Yürüyebilen geyik yavrusu.
RAŞİN: Adı tufeylî olan ve davetsiz olarak ziyafetlere giden kimse.
RAZ-AŞNA: f. Bir sırrı bilen.
REHASET: Tazelik, yumuşaklık, incelik. * Ucuzluk. * Bir işi gevşek tutma.
REHHAS: Kârgir bina yapan.
REMAS: Göz pınarında toplanan çapak.
REMZŞİNAS: f. Bir maksad anlatan şekil, resim vb. * Gizli ve kapalı olarak anlatılan şeyleri ve işaretleri bilen.
RESAS: (Bak: Rasas)
RESASET: Eskilik, köhnelik. Yıpranmış olma.
RESTORASYON: Fr. Tarihî eserlerin aslına uygun tarzda tamiri.
REŞAŞ: (Reşâşe) Serpinti ve toz gibi ince yağmur.
REŞAŞAT: Su sızıntıları, serpintiler.
REŞAŞET: Su serpintisi. * Emmek, emerek içmek.
REŞHAPÂŞ: f. Damla saçan.
REŞRAŞ: Kavak ağacı. * Su veya yağ damlayan kebap. * Su saçmak.
REVADAŞTE: f. Uygun bulmuş.
REVASİ: (Râsiye. C.) Büyük dağlar.
REVASİB: (Rüsub. C.) Tortular.
REVASİB-İ REMLİYE: Kum tortuları.
REVASİM: Akarsu.
REVASİR: (Reysar. C.) Reçeller.
RIAS: Tâç.
RİDAS: Taş atmak.
RİFAS: Ayakla vurmak, tepmek.
RİKASE: Davar bağlanan yer.
RİŞ (RİYÂŞ): Çok pahalı elbise.
RİŞAŞ(E): Döküntü, serpinti.
RİYASET: Reislik. Bir işi idarede başta bulunmak. Başkanlık.
RİYASETPENAH: f. Başkanlık makamında bulunan. Başkanlık eden, başkan olan. Reislik yapan.
RUHAS: (Ruhsat. C.) İzinler, ruhsatlar, müsaadeler.
RUHASA': Sıtma teri.
RU-ŞİNAS: f. Bilen, tanıyan.
RU-ŞİNASÎ: f. Aşinâlık, tanırlık.
RUZ-İ HAŞİR: (Ruz-i hesab) Kıyamet günü. * Âhiretteki toplanma günü. Haşir günü. Dirilip toplanıp hesap görülecek gün. (Bak: Yevm)
RÜTBEŞİNAS: f. Derece bilir. Rütbe tanır.
RÜTEB-İ ASKERİYE: Askerlik rütbeleri.
RAAŞ: (Ra'şe-Ra'şen) Titretmek.
RABİ-İ AŞER: Ondördüncü.
REŞAŞET: Su serpintisi. * Emmek, emerek içmek.
REŞHAPÂŞ: f. Damla saçan.
REVADAŞTE: f. Uygun bulmuş.
RUZ-İ HAŞİR: (Ruz-i hesab) Kıyamet günü. * Âhiretteki toplanma günü. Haşir günü. Dirilip toplanıp hesap görülecek gün. (Bak: Yevm)
SÂBİ'AŞER: Onyedinci.
SADÂ-YI BASİT: Sesin, bir defa tekrarı.
SA'D BİN EBİ VAKKAS (R. A.): Aşere-i Mübeşşere'den ve ilk İslâm olanların yedincisidir. Peygamberimiz (A.S.M.) ile beraber bütün gazalarda bulundu. Müslüman olduğunda 17 yaşlarında idi. Hz. Ömer zamanında İran'a gönderilen ordunun başkumandanı oldu. Medayin şehrinin fethinde ve Kadsiye meydan muharebesinde muvaffak oldu. Kufe şehrinin kurulmasına vesile oldu. Kufe ve Irak vâliliklerinde bulundu. Vefatı 55 Hicri yılındadır.
SADEGÎ-İ LİBAS: Giyim sadeliği.
SADİS-AŞER: Onaltı. Onaltıncı.
SAHİB-FIRAŞ: f. Hasta. Yatağa düşmüş.
SALÂT-ÜL ASR: İkindi namazı.
SÂNİ AŞER: Onikinci.
SARASIR: (Sarsar. C.) şiddetli ve gürültülü rüzgârlar.
SARASIRA: Şam vilâyetinde yetişen bir otun adı.
SASANİLER: İran'da ikibin yıl önce devlet kuran bir sülâledirler. İlk meşhur hükümdarları Erdeşir'dir. Devleti kuvvetlendirdi ve Doğu Anadolu'yu Romalılardan aldı. Ünlü pâdişahlarından ve âdil ismi ile tanınan Nuşirevan İslâmiyetten önce yaşamıştır. Altıyüz seneden ziyade devletleri devam eden Sâsâniler, İslâmiyetin karşısında sarsılmışlar, nihayet 636'da Nihavend muharebesi ile ortadan kaldırılmışlardır.
SASİM: Kara ağaç. * Abnus ağacı.
SAYASİ: (Sisâ. C.) Dağın uçları. * Herhangi bir şeyin asılları. * Çulha tarakları. * Muhkem ve yüksek kaleler.
SEBAK-DAŞ: f. Ders arkadaşı.
SEDD-İ RASİN: Sağlam set.
SEFASİF: (Sefsâf. C.) Yerden toz kaldırarak esen rüzgârlar.
SELASE: Üç.
SELASE-AŞER: Onüç.
SELASET: Edb: Anlatıştaki kolaylık ve rahatlık. Açık, kolay, akıcı ve âhenkli ifade.
SELASİL: (Silsile. C.) Silsileler. * Zincir gibi olanlar. Zincirler. * Sıradağlar.
SELASÛN: (Selâsîn) Otuz, 30.
SEMAN-AŞER: Onsekiz.
SEMASİRE: (Simsar. C.) Simsarlar, komisyoncular, tellâllar.
SENG-İ AS-YÂB: Değirmen taşı.
SENGTRAŞ: f. Taş yontucu, taş yontan sanatkâr.
SERASER: f. Baştan başa, bütün, hep mecmuan, külliyen.
SERASİME: f. Sersem.
SERASİMEGÎ: f. Sersemlik.
SERASKER: f. Ordu kumandanı. Komutan. * Harbiye nâzırı, milli savunma bakanı.
SERHAS: Sivri uçlu bitki.
SERPAŞ: f. Gürz. Çomak. * Eskiden muhârebelerde giyilen demir başlık.
SERTASER: (Serteser) f. Baştan başa, bütün, hep.
SEZASE: Kötü huylu ve yaramaz dirlikli olmak.
SIFÂT-I HÂSSA: Hususi sıfatlar, şahsa ait sıfatlar.
SIRDAŞ: (Bak: Sırrdaş)
SIRRDAŞ: Birbirinin sırrını bilen. * Sır saklıyan.
SIYAS(İ): (Sıysa. C.) Kaleler, kal'alar. * Köşkler. * Sığınacak yerler.
SİNN-İ İYAS: (Sinn-i ye's) Kadınların "âdet görmekten" kesildiği yaş. En çok 55 yaşına kadar veya daha evvel âdet görmekten kesilmesi zamanı ki; bundan sonra çocukları olmaz. Böyle bir kadına âyis denir.
SİPAS: f. Şükretme, dua etme.
SİPAS-DÂR: f. Hamdeden, şükreden.
SİRET-İ HASENE: Güzel ve iyi ahlâk.
SİYASET: Memleket idare etme san'atı. Devlet idare tarzı. * Dünya ve âhirette necatlarına sebeb olacak bir yola, insanları irşad ile beşeriyetin salâhına çalışmak. * Diplomatlık. Politika. * Seyislik, at idare işleriyle uğraşma. (Bak: Hilafet)
SİYASETEN: Siyaset bakımından, siyasî bakımdan.
SİYASÎ: Siyaset icabı olan. * Siyaset adamı. * Politik.
SİYASİYYUN: Politikacılar, siyasetçiler. Devlet idaresine çalışanlar.
SKOLASTİK: Lât. Kurun-u vustâda (Orta çağlarda) Hristiyan âleminde, papazların dinî görüşüne ve onların baskısı altındaki dinî fikirlerine göre yapılan tedrisat usulü.
SU-İ KASD: Bir kimsenin aleyhinde tertib alma. * Adam öldürmeğe tertib alma. * Kötü kasd.
SUBAŞI: Şimdiki zabıta ve daha ziyade belediye memurlarının gördükleri işleri gören ve kasabaların idaresi başında bulunan memurun ünvanı idi.
SÜDASÎ: Altılı. Altılık. Altı harfli.
SÜHAN-ŞİNAS: f. Söz bilen, sözün kıymetini takdir eden.
SÜLAS: Akıl gitmek. * Delirmek.
SÜLASA': Salı.
SÜLASÎ: Üçlü. Üçe mensub. * Gr: Harf-i aslîsi üç harf olan kelime.
SÜLASÎ MEZİD: Esası, kelime kökü üç harften ibaret olduğu halde, başka harfler ilâvesiyle, başka masdar teşkil edilmiş olur. Aslı üç harfli masdar demektir.
SÜLASÎ MEZİDÜN FİH: Gr: Zaid harf almış ve kökünde üç aslî harf bulunan kelime.
SÜLASÎ MÜCERRED: Gr: Üç harfli aslî kelime kökü.
SELASE-AŞER: Onüç.
SEMAN-AŞER: Onsekiz.
SENGTRAŞ: f. Taş yontucu, taş yontan sanatkâr.
SÜHAN-ŞİNAS: f. Söz bilen, sözün kıymetini takdir eden.
SÂBİ'AŞER: Onyedinci.
SÂNİ AŞER: Onikinci.
SURET-ÜL ASR: Kur'an-ı Kerim'in yüzüçüncü suresi.
ŞABAŞ: f. Alkış etme, alkışlama. Aferin deme. Bir hareketi güzel bulmaktan dolayı alkışlamak veya hediye vermek.
ŞABAŞHÂN: f. Beğenip alkışlayan.
ŞAKK-I ASÂ: f. Değneği kırmak. * Mc: İhtilâfa sebeb olmak, topluluktan ayrılmak.
ŞASIYE: (C.: şevâss-şasâyât) Dolu sokak.
ŞASİF: Kuru ve zayıf.
ŞASR: Seyrek seyrek dikmek.
ŞASS: (C.: Şüsus) Balık avlamada kullanılan olta ve ağ.
ŞAST: f. Altmış. (60)
ŞAST: f. Okçuların baş parmaklarına taktıkları yüksük. * Balık oltası.
ŞA'ŞAAPAŞ: Parlaklık neşreden, şa'şaa saçan.
ŞAYAN-I TEMAŞA: f. Görülmeğe değer olan.
ŞEAS: Toz. * Tozlu olmak. * Yayılmak, münteşir olmak. * Dirilmek.
ŞEFAŞİF: Çok susamak.
ŞEHR-AŞUB: Şehri karıştıran, kargaşalık yapan.
ŞEM'-İ ASEL: Bal mumu.
ŞERASET: Huysuzluk, geçimsizlik. Titizlik.
ŞERAŞİR: Nefis. * Beden, vücut, ceset. * Ağırlık.
ŞERR-ÜN NÂS: İnsanların en kötüsü, en zararlısı.
ŞESASA: şiddet. * Yaramazlık. * Sığır üstüne yük vurmak. * Kuru ve sert yer. * Acele.
ŞİFASAZ: f. şifa veren, iyi eden.
ŞİMAS: Davarın ürkek olması.
ŞİNAS: f. Tanıyan, bilen, anlayan. Tarih-şinas $ : f. Tarihten anlayan, tarih bilen.
ŞİNAS: Uzun, tavil.
ŞU'LEPÂŞ: f. Işık saçan.
ŞÜHUR-U SELÂSE: Arabî üç aylar. Receb, Şaban ve Ramazan ayları.
ŞASIYE: (C.: Şevâss-Şasâyât) Dolu sokak.
ŞASR: Seyrek seyrek dikmek.
ŞEAS: Toz. * Tozlu olmak. * Yayılmak, münteşir olmak. * Dirilmek.
ŞEM'-İ ASEL: Bal mumu.
ŞERASET: Huysuzluk, geçimsizlik. Titizlik.
ŞESASA: Şiddet. * Yaramazlık. * Sığır üstüne yük vurmak. * Kuru ve sert yer. * Acele.
ŞİNAS (-): f. Tanıyan, bilen, anlayan. Tarih-şinas f. Tarihten anlayan, tarih bilen.
TÂ HAŞRE DEK: Haşre kadar.
TAASSUB: (Asab. dan) Bir şeye veya bir kimseye taraflı olma. * Din bakımından fazla salâbetli olma. * Kendi dinini çok üstün görmek. * Haksız yere husumet etmek. * Bir düşünüşe, bir inanışa körü körüne bağlanıp ondan başkasını düşünmemek hâli. (Bak: Dimağ)(... Evet İslâmiyetin şe'ni metanet, sebat, iltizam-ı hak olan salâbet-i diniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhakemeden neş'et eden taassub değildir. Bence taassubun en dehşetlisi bazı Avrupa mukallidlerinde ve dinsizlerinde bulunur ki; sathi şüphelerinde muannidâne ısrar gösteriyorlar. Bürhan ile temessük eden ulemânın şanı değildir... Münâzarat)
TAASSUBKÂR: f. Taassub gösteren. Mutaassıb.
TAASSÜF: Sapmak, doğru yoldan çıkmak.
TAASSÜFÂT: (Taassüf. C.) Yolsuzluklar, haksızlıklar.
TAASSÜR: (Usur. dan) Güçleşme. Güç olma.
TAASÜR: Güç yapmak, zor yapmak.
TAAŞŞUK: Âşık olmak. Çok fazla derecede sevgi beslemek.
TABASBUS: Yaltaklanmak. Kendini küçülterek riyakârlıkla kendini beğendirmeğe çalışmak.
TABASBUSÂT: (Tabasbus. C.) Tabasbuslar, alçakça yalvarmalar, yaltaklanmalar.
TABASSUR: (Basar. dan) Dikkatle bakıp, esasını kavrama. Dikkatle gözetiş.
TABAŞİR: "Hind hıyarı" denilen bir deva.
TABAYİ'-İ ESASİYE: Temel ve esas olan tabiatlar, karakterler, yaradılışlar. * Toprak, su, hava gibi veya oksijen, hidrojen karbon, azot gibi unsurların hususiyetleri.
TADBAS: Sabun.
TAFASSİ: Halâs olmak, kurtulmak.
TAGAŞŞİ: (Gışâ. dan) Bürünmek, örtünmek.
TAHASSUL: Hâsıl olmak. Üremek. Husule gelmek. Bir araya birikip sâbit ve bâki olmak. Netice olarak çıkmak.
TAHASSUN: Bir kaleye kapanmak. Korunmak. İstihkâma çekilmek. Tahkim edilmiş bir yere sığınmak.
TAHASSUNGÂH: f. Sağlam korunulacak yer. Sağlam sığınak.
TAHASSUS: (Husus. dan) Hususi ve mahsus olmak. Bir kimseye mahsus kılınmak.
TAHASSUR: Eli böğüre koymak.
TAHASSÜN: (Bak: Tahassun)
TAHASSÜR: Pıhtılaşmak. Kanın pıhtılaşması.
TAHASSÜR-İ DEM: Kanın pıhtılaşması.
TAHASSÜR: (Hasret. den) Hasret çekmek. Elde edilmesi istenilen ve ele geçirilemeyen şeye üzülmek.
TAHASSÜRÂT: Tahassürler. Hasret çekmeler.
TAHASSÜR: Dili tutulup konuşamamak.
TAHASSÜS: İyi bir haber duyup memnun olmak. Kalben ve ruhen hislenmek, hissetmek. * Casuslamak. * Aratmak.
TAHASSÜSÂT: (Tahassüs. C.) Duygulanmalar, hislenmeler.
TAHASÜB: Hesaplaşmak.
TAHASÜD: Hased edişmek, düşmanlık etmek.
TAHASÜM: Husumet edişmek, düşmanlık yapmak.
TAHASÜR: Birbirinin beline elini sokup yürümek. * Eli böğürüne koymak.
TAHAŞHUŞ: Kâğıt hışırtısı. * Yeni kaftan avazı. Silâhların sürtünmelerinden çıkan ses.
TAHAŞHUŞ: Deprenmek, harekete geçmek.
TAHAŞİ: Bir yana olmak. * Utanmak. * Sıkılmak.
TAHAŞŞİ: (Haşyet. eden) Korkmak. Çekinmek. Ürpermek.
TAHAŞŞU': (Huşu. dan) Mütevâzi olmak. Alçakgönüllülük gösterme.
TAHAŞŞÜD: Birikme, yığılma. Toplanma.
TAHAŞŞÜN: (Huşunet. den) Katılaşma, sertleşme.
TAHAŞŞÜN: Kin tutmak. * Kokup yemek.
TAHILLET-ÜL KASEM: Yemin keffareti.
TAKAS: Vereceğini alacağına karşılık tutmak suretiyle ödeşmek, sayışmak, değişmek.
TAKASSİ: Bir şeyin aslını esasını araştırma.
TAKASSU': Dühul etmek, girmek.
TAKASSUF: Kırılmak.
TAKASUR: (Kasr. dan) Bir işi mümkün iken yapmama. Esirgeme.
TAKASÜM: Kısmet edişmek. * Birbirine yemin vermek.
TAKAŞKUŞ: Hastanın iyi olması. * Derinin soyulması. * Her yerden yiyecek istemek.
TAKAŞŞU': Havanın açılması.
TAKAŞŞUR: (Kışr. dan) Kabuk bağlama, kabuklanma.
TAKAŞŞÜF: Maişet şiddeti, geçim zorluğu.
TAKLİL-İ MASÂRİF: Masrafların azaltılması.
TALASİM: (Tılsım. C.) Tılsımlar.
TALLASE: Kendisiyle levha silinen paçavra.
TARAS: İzdihamlık, çok kalabalık.
TARASRUS: Katı olmak, şiddetlilik. * Sağlam olmak.
TARASSUD: Bir şeyi çok dikkat ederek gözetleme. İntizar üzere olma. Gözetleme.
TARASSUDÂT: (Tarassud. C.) Gözlemler, tarassutlar, gözetlemeler.
TARH-I ESAS: Temel atmak.
TAS: (C.: Atvâs) Meşhur bir kabın adı. Tas.
TASABBİ: (Saby. dan) Çocuk tavrı takınma. Çocuklaşma.
TASABBU': Parmak parmak ayırma.
TASABBUH: Sabahleyin uyumak. * Sabah kahvaltı yapmadan yemek yemek.
TASABBUN: Sabunlaşma. * Sabun gibi köpürme.
TASABBUR: (Sabr. dan) Sabırlanma. Sabretme.
TASABBÜB: Dökülmek. * Bahadır olmak, kahraman olmak. * Sıcaklığın artması.
TASABİ: Aşkını izhar etmek, muhabbetini açığa vurmak.
TASADDİ: Bir işe başlamak. * Taarruz etmek. * Yüz döndürmek. * Tesadüf etmek. * Vuku bulmak.
TASADDU': Yarılıp çatlama. * Dağılma.
TASADDU': (Demir) Paslanmak ve küflenmek.
TASADDUK: Sadaka vermek. Allah rızası için fakirlere ve ihtiyacı olanlara, para veyahut ihtiyaca göre herhangi bir şey vermek. * Sadık ve gerçek olduğu tahakkuk etmek, meydana çıkmak.(İlmi olan kimse ilminden, malı olan kimse malından tasadduk etsin.) (Hadis meâli)
TASADDUKAT: (Tasadduk. C.) Sadakalar.
TASADDUR: (Sadr. dan) En başta oturma. Başa geçme. * Öğretmek. * Yücelik talep etmek, yükseklik ve ululuk istemek.
TASADUK: Birbirine inanmak.
TASADÜM: Tokuşmak.
TASAFFİ: Saflaşmak. Durulmak. Temizlenmek.
TASAFFUH: Yaprak yaprak olma. * Levha biçiminde olma, levha hâline konulma.
TASAFFÜR: Sararmak.
TASAFÜH: Musafaha edişmek.
TASAFÜN: Suyun az olduğu zamanlarda herkese eşit miktar su vermek.
TASALLİ: Ateşte yanmak.
TASALLUB: Sertleşmek. Katılaşmak. * Sağlamlaşmak. * Gayret etmek.
TASALLUT: Musallat olmak. Birini rahatsız etmek. Tebelleş olmak. Tahakkümane hareket etmek.
TASALLUTEN: Musallat olarak, tasallut ederek, sataşarak.
TASALLÜF: Kibirlenmek, övünmek, söz atmak.
TASALLÜFÂT: (Tasallüf. C.) Gösteriş olarak yapılan nezaketler.
TASALSUL: Demir ve ona benzer madenlerin birbirine değmelerinde ses çıkarmaları.
TASA'LÜK: Fakirlik göstermek.
TASAMM: Kendini sağır etmek.
TASAMÜM: Sağırlığa vurmak.
TASANNU': Yapmacık hareket. Zorla bir şeyi daha iyi göstermeğe çalışmak. Suni hareket.
TASANNUF: Zorla yapılan sınıflandırma veya te'lif.
TASARRUF: İdare ile kullanmak. Sarfetmek. Tutum. Sâhib olmak. İdare etmek. Sâhiblik. Kullanma hakkı. * (Para veya mal) artırma. * Bir şeye karışıp müdahale etme.
TASARRUFAN: Tasarruf ve tutum gayesiyle. İktisad maksadıyla.
TASARRUFÂT: (Tasarruf. C.) Tasarruflar.
TASARRUH: Şiddetle çağırmak.
TASARRUM: Cesaretlenme, yiğitlenme. * Kesilmek.
TASARU': Birbiriyle güreşmek.
TASARUM: Birbirini kesmek.
TASA'SU': Deprenmek, hareket etmek. * Perakende olmak, dağılmak.
TASA'UB: Güçleşme. Güç olma.
TASA'UD: (Suud. dan) Yukarı çıkma. * (Gaz veya buhar) yükselme.
TASAVİR: (Tasvir. C.) Tasvirler, resimler.
TASAVÜL: Karşılıklı hamle etmek.
TASAVÜN: Hıfzetmek, korumak.
TASAVVU': Ayrılmak, perâkende olmak.
TASAVVUF: Kalbi dünyanın fâni işlerinden ayırıp Allah (C.C.) sevgisi ile bağlamak. Tarikat ehli olmak. (Bak: Tarikat)(İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi muhakkıkin-i ehl-i tarikat derler ki: "Birtek Sünnet-i Seniyyeye ittiba' noktasında hâsıl olan makbuliyet, yüz âdâb ve nevâfil-i hususiyeden gelemez! Bir farz, bin sünnete müreccah olduğu gibi; bir Sünnet-i Seniyye dahi, bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır!" demişler. M.)
TASAVVUFÎ: Tasavvufla alâkalı. Tasavvufa ait.
TASAVVUH: Yaş otun üstü sıcaktan kurumak.
TASAVVUR: Bir şeyi zihinde şekillendirmek. Tasarlamak. * Düşünce, tasarı. Arzu. (Bak: Dimağ)
TASAVVUR-U ŞAHSÎ: şahsî düşünce. şahsa ait tasavvur. (Bak: Himmet)
TASAVVURÎ: Tasavvurla alâkalı. Tasavvura ait.
TASAVVURAT: (Tasavvur. C.) Tasavvurlar.
TASAVVÜN: Kendini sakınmak.
TASAYKUL: Pürüzsüzlük.
TASAYUH: Birbirine çağırmak.
TASAYYUD: (Sayd. dan) Ava gitme. Avlanma. Ava çıkma.
TASAYYUF: (Sayf. dan) Yazlıkta oturma, yazlama, bir yerde yaz mevsimini geçirme.
TASBİH: Rüzgârdan dolayı otun kuruması. * Sütü su ile karıştırıp içirmek.
TASDİ': Rahatsız etmek. Sıkmak. Baş ağrıtmak. * Yarmak. * Perâkende etmek, dağıtmak.
TASDİK: Doğruluğunu kabul etmek. Bir kararın nizama, şeriata, kanuna uygun olduğunu kabul edip imzalamak. (Bak: Dimağ)
TASDİKAN: Tasdik için. Tasdik suretiyle.
TASDİKAT: (Tasdik. C.) (Ka, uzun okunur) Tasdikler, onaylamalar, doğrulamalar.
TASDİKGERDE: Kabul edilmiş, tasdik edilmiş. Doğru olduğu bilinmiş.
TASDİM: Tokuşmak.
TASDİR: İcra etme. Vaz' etme. * Başlama. * Başlangıç yazma. * Örtme. * Başa geçirme, başa koyma. * Yazma. * Çıkarma, çıkartma.
TASDİYE: Alkış. El çırpma. (Sadadan veya saddan me'huz olarak ses çıkartmak veya vazgeçirtmek demektir ki, bu iki itibar ile birini çağırmak veya eğlenip oynamak gibi herhangi bir maksadla el vurmaktır.) (E.T.)
TASE: f. Tasa, keder, kaygı.
TASEL: Serabın uzaktan su gibi görünmesi.
TASFİD: Muhkem ve sağlam bağlamak.
TASFİF: (C.: Tasfifât) (Saff. dan) Sıralama, saf saf dizme. * Sağ elinin ayasını sol elinin arkasına vurmak.
TASFİH: (Safh. dan) (C.: Tasfihât) Alkışlama, el çırpma. * Yaprak yapma. * Tağyir etme, değiştirme.
TASFİK: (C.: Tasfikat) Kanat çırpma.
TASFİK-İ ESNAN: Soğuktan dişlerin birbirine çarpması.
TASFİR: (C.: Tasfirât) (Safir. den) Sarartma, sarıya boyama. * Islık çalma.
TASFİYE: Saflaştırmak. Olduğundan daha temiz bir hâle getirmek. Temizlemek. * Hesabı kapatmak.
TASFİYE-İ KALB: Kalbini temizleme, yüreğini temizleme.
TASGİR: Küçültmek. Cirm ve kadrini eksiltmek. Hakir eylemek.
TASGİRÂT: (Tasgir. C.) Küçültmeler.
TASHİF: (C.: Tashifât) Yanılarak yanlış kelime yazma. Yazı yazarken kelimeyi yanlış yazma. * Hatâ yapma. * Tağyir etme, değiştirme.
TASHİH: Daha iyi ve daha doğru hale getirmek. Düzeltmek. * Hastanın ağrı ve acısını ilâçla gidermek.
TASHİHÂT: (Tashih. C.) Düzeltmeler, tashihler.
TASHİN: (Sahn. den) Sahneye koyma.
TASİ' (TÂSİA): Dokuzuncu.
TASİAN: Dokuzuncu olarak.
TAS'İB: Güçleştirmek.
TAS'İBAT: (Tas'ib. C.) Zorlaştırmalar, güçleştirmeler.
TAS'İD: Eritme. * Yukarı çıkma ve çıkarılma. * Buharlaştırarak temizleme. İnbikten geçirip buhar haline getirme.
TASİG: Gayretsiz kişi.
TAS'İR: Kibirlenmekten dolayı karşısındakinin yüzüne bakmayıp, yüzünü çevirmek.
TASİR: Galiz süt.
TASKİL: Cilâlandırmak. Saykal, cilâ vurmak, cilâ verilmek.
TASKİLÂT: (Taskil. C.) Cilâlamalar. Cilâ yapmalar.
TASLİB: (Salb. dan) Haça germek. Haç çıkarmak. * (Sulb. dan) Sertleştirmek. Katılaştırmak, katılaştırılmak.
TASLİM: Kulağı dibinden kesmek.
TASLİT: Musallat etmek. Birini başka birine belâ etmek. Sataştırmak.
TASLİYE: "Sallâllahü Aleyhi Vesellem" diyerek dua etmek. * Bir şeyi yakmak için ateşe atmak. (Bak: Sallâllahü Teâlâ)
TASM: Âd taifesinden bir kabile. * Mahvetmek veya mahvolmak.
TASME: f. Kayış halka. Tasma.
TASMİD: Hükmetmek. İçini doldurmak.
TASMİM: Bir şeyi önceden iyice kararlaştırmak. Azimet-i sadıka ile kastetmek. * Muhkem kılmak. * İnkâr etmek. * Endişe edip kaçınmamak.
TASMİT: Susturma.
TASNİ': Düzme. Uydurma. Yakıştırma. * Bir san'atla meşgul kılma. * Güzel terbiye etme.
TASNİÂT: (Tasni'. C.) Hakiki olmayan yapmacık hareketler.
TASNİF: Sınıflara ayırmak. Sınıflandırmak. * Kitap yazmak. Kitap tertib etmek.
TASNİFÂT: (Tasnif. C.) Tasnif edilmiş eserler.
TASRAH: Karınca. * Bit.
TASRE: (Süt) koyu olmak. * Su dibinde olan balçık. * Balçıklı su. * Dirlik, iyi olmak.
TASRİ': Bir beytin iki mısraını da kafiyeli yapma. * Bütün mısraları kafiyeli manzume yazma. * Yere vurmak. * İki parça etmek.
TASRİD: Azaltmak.
TASRİF: İstediği şekilde idare etmek. Maslahatta tasarrufa izin vererek mutasarrıf kılmak. * Bir şeyi bozup değiştirerek türlü şekillere koymak, evirip çevirmek. * Gr: Bir kelimenin veya fiilin çeşitli zamanlara göre sıra ile söylenişi. Sarf kaidesi üzere kelimenin şeklini başka kelimelere tebdil eylemek. Meselâ: Türkçe'de bir fiilin tasrifi: Hal sigasına göre: Gelmek fiilinin şekli: Geliyorum, geliyorsun, geliyor, geliyoruz, geliyorsunuz, geliyorlar gibi.
TASRİH: Belirtmek. Açık açık anlatmak. Zâhir ve ayân kılmak.
TASRİHAT: (Tasrih. C.) Açık açık anlatmalar. İzah etmeler.
TASRİHEN: Açık olarak, açıktan bildirerek.
TASRİYE: Koyunun sütü çoğalsın diye birkaç gün sağmayıp bırakmak.
TASS (TASSE): (C.: Tâs-Tusûs-Tassât) Tas, çukurca kap.
TASS: (Tasse) Oğlancıklar oyunundan bir oyun.
TASSUC: (C: Tasâsic) Cânip. Nâhiye. İki tane.
TAST: (C.: Tısâs-Tısât) Büyük tas.
TASTİM: Tamamlamak. Tekmil etmek. * Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
TASTİR: (Satr. dan) Yazı yazma. Satırlar meydana getirme.
TASVİB: Münasib görmek. Uygun ve doğru bulmak. * Aşağı indirmek.
TASVİBÂT: (Tasvib. C.) Tasvib edilip uygun görülen şeyler.
TASVİBEN: Doğru bularak, tasvib ederek, münâsib görerek.
TASVİBKERDE: f. Doğru bulunmuş, tasvib edilmiş, münasib görülmüş.
TASVİG: (C.: Tasvigat) (Siga. dan) Kalıp şekline koymak. Eritip kalıba dökme. * Batırmak. * Kuyumculuk yapmak.
TASVİR: Hiss ve mahsusata münhasır olan ifâde. * Bir şeyi söz veya yazı ile anlatmak. Resim yapmak. * Bir şeye şekil ve suret vermek. Resim. * Edb: Görebildiğimiz ve hissedebildiğimiz şeyleri bize gösterebilecek veya hariçte vücudu olmayan fakat hissedilen şeyleri duyurabilecek meleke.
TASVİRAT: (Tasvir. C.) Tasvirler.
TASVİRÎ: Tasvire dair, tasvirle ilgili.
TASVİT: (Savt. dan) Seslendirme, seslenme, ses çıkarma.
TASY: Sütü ve suyu çok içmekten dolayı vücudun ağırlaşması. * Süst olmak, zayıflamak.
TASYİR: Bir surete koyma. Bir şekle vardırma.
TAŞAŞ: Nezleye benzer bir hastalık.
TAŞR: Zayıf yağan yağmur.
TAŞRA: Hariç ve dış taraf. * İstanbul harici olan memleket. * Merkez-i hükümet hâricinde olan yerler.
TAŞRAH: Hurma ağacı.
TAŞŞ (TAŞİŞ): Yağmur çisintisi.
TAŞT: Lâkin, fakat, amma.
TAŞT: Büyük leğen.
TAŞT-GEN: f. Leğenci. * Leğen yapan.
TAVASİM: (Tavâsin) : Kur'an-ı Kerim'den tâ-sin, tâ-sin-mim sureleri.
TAVASSUB: Hastalanıp perişan olma.
TAVASSUL: (Bak: Tevessül)
TAVASSUL: (Bak: Tevassul)
TAVASSUT: Ara bulma için araya girmek. Aracılık. Vasıtalık. * İyi ile kötü arasında mu'tedil olanını almak.
TAVAŞİ: (C.: Tavâşiye) Tar: Hadım ağası. Harem ağası.
TAVAŞİR: Tebeşir.
TAVVAS: Tas yapan.
TAYLASAN: (C.: Tayâlis-Tayâlise) Başa ve boyna sarılan şal. * Başa sarılan sarığın omuzlar üzerine salıverilen ucu.
TAYYAŞ: Aceleci hafif kimse. * Hilebaz kimse.
TEAS: Sürçüp yüzü üstüne düşmek.
TEASSİ: Muhalefet etmek, karşı gelmek. * Sopayla vurmak, asâ ile darbetmek.
TEASSÜF: Müstakim yoldan çıkmak. İ'tisaf.
TEASSÜR: Sıkılmak.
TEASSÜS: Kokmak. * Geceleyin ava gitmek.
TEASÜR: Geçim. Güzel geçinme.
TEASÜR: (Üsr. den) Bir şey güçleşme. Güç olma.
TEAŞİ: Gafil görünmek.
TEAŞÜK: Sevişmek.
TEAŞÜR: Muaşeret etmek, iyi muamelede bulunmak.
TEBASSUR: Göz açıklığı, dikkat-i nazar. İleri görüş.
TEBAŞİR: Müjde. * Her şeyin öncesi, ilk zamanı.
TEBAŞİR: f. Tebeşir.
TEBAŞÜR: Muştulamak. Müjdelemek. * Mübaşeret etmek, bir işe girişmek, başlamak.
TECASÜ: Diz üstüne çökmek.
TECASÜR: Cesaretlenme.
TECHİZÂT-I ASKERİYE: Askerî teçhizat, askerî donatım.
TEFARİK-UL ASÂ: Bir atasözüdür. Bu darb-ı mesel hakkında meşhur Kamus Tercümesi'nde hülâsaten şu mâlumat var: "Arab'dan fakir bir kadının zaif ve gayet huysuz bir oğlu varmış. Yaptığı müteaddit kavgalarda meselâ bir defasında burnunu, bir defasında kulağını, bir defasında dudaklarını kesmişler. Her bir defasında da annesi çocuğunun kesilen azalarına bedelen diyet alarak zenginleşti. Bu sebeple oğluna: "Sen tefarik-ul-asâdan daha faydalısın." Zira o, asâ ki, bir cins ağaç olup, parçalandıkça her bir parçasından yine faydalı şeyler yapılırdı. Onun gibi oğlunun da vücud parçaları daha faydalı oldu. Yani, bir (şey) olmakla beraber, muhtelif fayda cihetleri bulunan şeyler için mecazen bu tabir kullanılır.
TEFASİL: (Tafsil. C.) Tafsiller, ayrıntılar.
TEFASİL: (Tefsir. C.) Tefsirler, Kur'an-ı Kerim'in mânasını anlatan kitaplar.
TEFASSUM: Kırılma. Kesilme.
TEFASUH: Fasahatle söyleme.
TEGASSUN: (Gusn. dan) Dalbudak peydâ etme. Dallanma.
TEGASSÜL: (Gasl. den) Gusletme, yıkanma.
TEGAŞMÜR: Kahra uğratmak.
TEGAŞŞİ: (Gışâe. den) Örtünme, bürünme. * (Gaşy. den) Kendinden geçme.
TEHASSÜB: Yastığa dayanma.
TEHASSÜR: (Bak: Tahassür)
TEHASSÜS: (Bak: Tahassüs)
TEHASÜD: (Hased. den) Hasetleşme.
TEHASÜM: Muhâsama etme, düşmanlık etme.
TEHAŞİ: (Haşy. dan) Korkup çekinme, sakınma.
TEHAŞÜN: Haşin davranma. Zorluk gösterme. Sert muamelede bulunma.
TEKAS: (Bak: Takas)
TEKASİT: (Taksit. C.) Taksitler.
TEKÂSÜF: Kesifleşme. Yoğunlaşma. Sıklaşma. * Bir noktada toplanma. * Birbirinden ayrılan kimyevi maddelerin tekrar toplanarak birleşmeleri.
TEKÂSÜL: Üşenmek. Gevşeklik. İhtimamsız davranmak. Tembellik.
TEKÂSÜLÂT: (Tekâsül. C.) Tembellikler, üşenmeler. İlgisizlikler.
TEKÂSÜLÎ: Gevşeklik ve uyuşukluğa âit. Tembellikten gelen. (Bak: Himmet)
TEKASÜM: (Kasem. den) Andlaşma. * Bölüşme.
TEKÂSÜR: (Kesret. den) Çoğalma. Kesret bulma. * Çok öğünme. Mal ve evlâdın çokluğu ve bu çokluk ile fahirlenme.
TEKÂSÜR SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 102. Suresi. Mekkîdir. Makbure Suresi de denilmiştir.
TEKAŞŞU': (Kaş'. dan) Balgam çıkarma.
TELASİM: (Tılsım. C.) Tılsımlar.
TELASSUS: Çalma. Sirkat etme. Hırsızlık yapma.
TELASUK: (Lüsuk. dan) Bitişme, yapışma. Birbirine bitişik olma.
TELAŞİ: Önem ve ehemmiyetini kaybetme. * Dağılma. * Telâş.
TEMAS: (Bak: Temass)
TEMASİH: (Timsah. C.) Timsahlar.
TEMASİL: Timsaller. Suretler. Resimler. Putlar. Semboller. Tasvirler.
TEMASS: (Mess. den) Yan yana bulunma. * Birbirine değme. * Münasebette bulunma.
TEMASSUR: Davarın memesinde kalan sütü sağmak.
TEMASSUS: Emmek.
TEMASÜL: Benzeyiş. Benzeme. Birbirine benzemek. Birbirine müsavi ve müşabih olmak. * Hasta sıhhate, iyi olmağa yaklaşmak. * Mat: Kesirsiz taksim kabul etmek, kesirsiz bölünebilmek.(Temasül tezadın sebebidir, tenasüb tesanüdün esasıdır, sıgar-ı nefs, tekebbürün menbaıdır, zaaf gururun madenidir. Acz, muhalefetin menşeidir, merak ilmin hocasıdır. M.)
TEMAŞA: f. Hoşlanarak bakmak. Seyretmek. Seyre çıkmak. Gezmek. İbretle bakmak.
TEMAŞAGÂH: f. Gam ve kederi defetmek için gezip seyredilecek yer. Eğlence mahalli.
TEMAŞAGER: (Temaşakâr) f. Seyirci. İbretle etrafı temaşaya çıkmış olan.
TEMAŞAGERÂN: (Temaşager. C.) Seyirciler. Temaşa edenler.
TEMAŞAHÂNE: f. Temaşa edecek yer. * Mc: Dünya.
TEMAŞİ: Birbiriyle yürüyüşmek, birlikte yürümek.
TEN-ASAN: f. Rahatını düşünen adam.
TENASİ: Unutmuş görünmek. Unutmak. Kendini unutmuş gibi göstermek. (Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyân veya tenâsi edilse; ezhân enelere dönüp etrafında gezerler. M.) (Bak: Vicdan)
TENASİ: Birbirinin nâsıyesine yapışmak. * Birbiri karşısına düşmek.
TENASSÜB: Dikilip durma.
TENASSUH: Nasihat almak, aklı başına gelmek. * Başkası hakkında iyilik istemek.
TENASSUK: Nizâmına koyma, tertib etme, düzenleme.
TENASSUR: Nasrânileşme. Hıristiyan dinine girme.
TENASUF: Yarıya bölmek.
TENASUH: Birbirine nasihat etme.
TENASUK: Nizam üzere dizilme.
TENASUR: Yardımlaşma. Karşılıklı yardım etme. * Haberler birbirini tasdik eylemek.
TENASÜB: Uygunluk, uyma, tutma. Yakınlaşma. * Nisbet, kıyas. * İki adet birbirine nisbet edilerek yapılan hesap usulü. * Edb: Mânaca birbirine uygun kelimeleri bir arada söze güzellik vermek maksadı ile zikretmek.
TENASÜH: İslâmdan hariç olan batıl bir fırkaya göre, ruhun bir bedenden başka birinin bedenine intikâl eder diye olan batıl inanışları. * Miras sahibinin ölümü ile malının vârisine geçmesi. (Bak: Mumya)
TENASÜH-VÂRİ: f. Tenasühe benzer bir surette.
TENASÜL: Türemek. Nesil yetiştirmek. Üremek. Birbirinden doğup türemek.
TENASÜLÂT: (Tenasül. C.) Çoğalma. Tenâsüller. Üremeler.
TENASÜR: Saçılma, serpilme, püskürme.
TENAŞİR: Acemi yazısı, çocuk yazısı.
TENAŞÜD: Birbirine şiir okuma.
TENAŞÜR: Dağılmak.
TEOKRASİ: (Fr: Theocratie) Din hükümlerine göre idare edilen ve dinî esaslara bağlı olan idare şekli. Allah namına papazlar idaresi.(Bu kelime, İslâm memleketlerinde: Şeriat hükümleriyle devleti idare etmek mânasında kullanılır. Avrupa memleketlerinde ise, "Allah nâmına papazlar idaresi" mânasına gelir. Hatta 1304'de basılan Kamus-u Fransavî'de: "Kanun-u İlâhî ile ve sıfat-ı ruhaniyetle icra olunan hükümet" şeklindeki ifadesiyle, bu iki mânaya işaret edilmiştir. Fakat İslâm ve İsevî milletlerinde teokrasinin ifade ettiği mânada ilmî ve ehemmiyetli bir fark vardır. Şöyle ki:Hristiyanlıkta velediyet akidesi ekseriyetçe kabul edildiğinden papaz, Allah'ın mutlak vekili ve İlâhî kudsiyete sahip addedilmiştir. Buna göre papaz; murakabe edilmez ve kimseye karşı da mes'ul değildir.İslâmiyette ise: İdareci, şer'î kanunlara karşı mes'ul olduğu gibi; halkın idareciye itaat etmesi de, idarecinin Allah'ın kanunlarına bağlılığı nisbetindedir.Bütün milletlerde kelimenin ifade ettiği müşterek mâna ise; şahıslar tarafından İlâhî ve dinî hâkimiyeti icra etmektir.)
TERASET: Kalkancılık.
TERASUF: (Kaldırım taşları biçiminde) birbirine yanaşarak sıkışma, istif olma.
TERASÜL: (C.: Terasülât) Haberleşme, mektublaşma.
TERK-İ MÂSİVÂ: Allah'tan gayrısını terk etmek. Allah rızası olmayan işlerden, fâni ve fena dünya işlerinden vazgeçip Allah rızasına yönelmek. Kalbinde Allah sevgisi ve muhabbetinden daha ileri bir sevgi bırakmamak.
TERKİB-İ KIYAS: Bir davayı isbat için delil arayıp bulma usulü.
TERRAS: Kalkan kullanan. Kalkancı.
TESLİHÂT-I ASKERİYE: Askerin silâhlandırılması.
TEŞKİLÂT-I ESASİYE: Anayasa. Kanun-u esasî. Devletin temel kuruluş şeklini tayin eden ve teşrinin yani meclisin, hükümetin ve mahkemelerin salâhiyetleri nasıl kullanılacağını; vatandaşların umumi hak ve hürriyetlerini gösteren temel kanunlardır.
TEŞRİÎ MASUNİYYET: (Masuniyyet-i teşriiye) Milletvekillerinin Meclis'te izhar ettikleri fikir ve verdikleri reylerden, mes'uliyete tâbi olmamaları.
TEVASİ: (Vasiyet. den) Vasiyetleşme. Birbirine tavsiye etme.
TEVASSUL: Ulaşma, kavuşma, bitişme. * Nikâh yolu ile hısımlık, münasebet peydâ etme.
TEVASUK: (Vusuk. dan) Birbiriyle andlaşma. Birbirine güvenip itimad ederek andlaşma.
TEVASÜL: Birbirine ulaşma.
TEVBE-İ NASUH: Sâdık tevbe. Nasuh tevbesi. Rücu' ettiği günaha bir daha dönmemek veya tevbe eylediği günahı bir daha yapmamak için kasd ve niyet etmek ve bunda tam kararlı olmak.
TEVECCÜH-Ü NÂS: İnsanların, bir kimseyi beğenip, ona teveccüh etmeleri ve medh ü senâ etmeleri.(Teveccüh-ü nâs istenilmez; belki verilir. Verilse de onunla hoşlanılmaz. Hoşlansa ihlâsı kaybeder, riyaya girer. Şan ü şeref arzusiyle teveccüh-ü nâs ise; ücret ve mükâfat değil, belki ihlâssızlık yüzünden gelen bir itab ve bir mücazattır. Evet, amel-i salihin hayatı olan ihlâsın zararına teveccüh-ü nâs ve şân ü şeref, kabir kapısına kadar muvakkat olan bir lezzet-i cüz'iyeye mukabil, kabrin öbür tarafında azâb-ı kabir gibi nâhoş bir şekil aldığından; teveccüh-ü nâsı arzu etmek değil, belki ondan ürkmek ve kaçmak lâzımdır. Şöhretperestlerin ve şan ü şeref peşinde koşanların kulakları çınlasın. L.)
TEYASÜR: Bir nesneyi solundan tutmak.
TEYYAS: Teke besleyen ve teke tutan kişi.
TIVAL-I MUFASSAL: Kur'an-ı Kerim'de 49'uncudan 85'inciye kadar olan sureler.
TİRASE: (Türs. C.) Ask: Kalkanlar.
TİRAŞ: f. Tıraş. * Üst taraftan yontarak düzelten. * Üst taraftan düz olarak yontma.
TİRAŞİDE: f. Tıraş olmuş, tıraş edilmiş. * Yontulmuş, düzleştirilmiş.
TÜRAS: Miras mal.
TÜRRAS: Kalkancı.
TÂ HAŞRE DEK: Haşre kadar.
TAHAŞŞU': (Huşu. dan) Mütevâzi olmak. Alçakgönüllülük gösterme.
TASAVVUR-U ŞAHSÎ: Şahsî düşünce. Şahsa ait tasavvur. (Bak: Himmet)
TAŞAŞ: Nezleye benzer bir hastalık.
TAYYAŞ: Aceleci hafif kimse. * Hilebaz kimse.
TEAŞÜK: Sevişmek.
TEAŞÜR: Muaşeret etmek, iyi muamelede bulunmak.
TEBAŞÜR: Muştulamak. Müjdelemek. * Mübaşeret etmek, bir işe girişmek, başlamak.
TEHAŞÜN: Haşin davranma. Zorluk gösterme. Sert muamelede bulunma.
TEMAŞAGÂH: f. Gam ve kederi defetmek için gezip seyredilecek yer. Eğlence mahalli.
TEMAŞAGERÂN: (Temaşager. C.) Seyirciler. Temaşa edenler.
TEMAŞAHÂNE: f. Temaşa edecek yer. * Mc: Dünya.
TENAŞÜD: Birbirine şiir okuma.
UKAS: Bir cins ot. * "Kesmek" mânâsına mastardır.
UKKAŞE BİN EL-MİHSAN EL-ESDÎ (R.A.): Efâdıl-ı Sahabeden ve kahramanlardan olup hususan Bedir muharebesinde ve Hazret-i Ebu Bekir (R.A.) devrinde mürtedlerle olan muharebede yararlıklar göstermiştir. Peygamberimizin vefat tarihinde 44 yaşlarında idi.
UKUL-U AŞERE: (Bak: Akl-ı evvel)
ULASE: Yağ. Birbirine karışmış olan iki şey.
ULEMA-İ RÂSİHÎN: Hak ve hakikat ilminde meleke kazanmış âlimler.
ULUM-U SİYASİYE: Siyasî ilimler.
UMUR-U ASKERİYE: Askerlik işleri.
UMUR-U HASİSE: Çirkin ve kötü işler.
UMUR-U MÜTENASİBE: Aralarında uygunluk ve münasebet bulunan şeyler.
UMURAŞNA: (Umur-âşnâ) f. İşten anlar, işbilir.
USAS: Çok kıl.
UTAŞ: İnsana ârız olan bir hastalıktır ve hasta insanın yüreği yanar, suyu içer, yine kanmaz.
UKKAŞE BİN EL-MİHSAN EL-ESDÎ (R.A): Efâdıl-ı Sahabeden ve kahramanlardan olup hususan Bedir muharebesinde ve Hazret-i Ebu Bekir (R.A.) devrinde mürtedlerle olan muharebede yararlıklar göstermiştir. Peygamberimizin vefat tarihinde 44 yaşlarında idi.
ÜNAS: Halk. İnsanlar.
ÜSS-ÜL ESAS: Hakiki sağlam temel.
ÜST PERDEDEN BAŞLAMAK: Ağız bozmak, sert konuşmak.
VA HASRETA: Vah vah! Ne yazık ki! (Teessür bildirir.)
VÂHİD-İ KIYASÎ: Bir şeyin miktarını ve sair hususiyetlerini ölçmek için kendi cinsinden değişmez olarak tayin edilen parça veya miktar. Meselâ: Uzunluğun "vâhid-i kıyasîsi" metredir. Hava tazyiklerinin ve sıcaklıklarınınki de derecedir.
VAKAS: Boynun kısa olması. Ateşe attıkları ufacık değnekler. * İki nisap zekâtın arasındaki zekâtı olmayan hayvanlar.
VAKKAS: Okçu. İyi muharebe eden. Savaşçı.
VAKT-İ ASR: İkindi vakti.
VÂLÂŞÂN: f. Şânı yüce.
VASAA: (C: Vusu) Kız kuşu.
VASAB: (C.: Evsâb) Hastalık. Ağrı.
VASAFE: Hizmetkârlık.
VASAİL: (Vasâyil) : (Vasile. C.) Yemen'de çıkan çubuklu, alaca kumaşlar.
VASAT: İki şeyin arası. * Orta, merkez, ara. Meydan. Cemiyet muhiti. İç.
VASAT-ÜL HÂL: Orta halli, orta halde.
VASAT-ÜL KAME: Orta boylu.
VASATÎ: İkisi ortası. Ortalama. Orta halde.
VASATÎ SAAT: Hakiki güneşe tâbi olmak üzere, muntazam hareket ettiği tasavvur olunan mevhum bir güneşin, o yerin nısfun nehârından (meridyeninden) arka arkaya iki defa geçişi arasındaki zamanın yirmi dörtte biri.
VASF: Sıfat. Bir kimsenin veya şeyin taşıdığı hâl. Bir kimsenin veya şeyin durumunu anlatarak tarif etmek.
VASF-I TAHSİNÎ: Bir şeyin mahiyetini beyan etmekten ziyade lâfzını süslemek için kullanılan sıfatlar. Bunlar haşv-i melih kabilindendir.
VASFETMEK: Bir şeyin vasıflarını, hâlini, şeklini veya rengini tarif etmek, anlatmak.
VASFÎ (VASFİYE): Vasıfla, mahiyetiyle alâkalı. Beyan ve tarife dair.
VASIB: Hasta.
VASIB: Yerinde duran. Sürekli.
VASIF: Vasfeden. Bildiren. * Medheden, öven.
VASIF TERKİBİ: Gr: Birleşik sıfat. Bir ismin sonuna Farsça bir emir eklenerek yapılan terkib. Meselâ : Zevk-efzâ : Zevk artıran.
VÂSIK: (Vüsuk. dan) Güvenen. İtimad eden.
VÂSIL: Ulaşan, erişen, kavuşan. Hakka vâsıl olan.
VÂSILÛN: (Vâsılîn) Hakka, hakikata, marifete ermiş kimseler. Hakka erenler. Yetişenler.
VÂSIT: Ortada bulunan. * İkisinin ortası.
VÂSITA: İki şeyi birbirine ulaştıran. * Aracı. Arada bulunan. Vasıtalık eden.
VÂSITA-İ NECAT: Necat vasıtası. Kurtuluşa sebep.
VASİ: (Vesâyet. den) Bir ölünün vasiyetini yerine getirmeye me'mur edilen kimse. Bir yetimin veya akılca zayıf, hasta olan bir kimsenin malını idare eden kimse.
VÂSİ': (Vasia) Geniş, enli. Bol. Engin. Meydanlı. * Her ihtiyacı olana vergisi kâfi ve bol bol ihsan eden. İlmi cümle eşyayı muhit, rızkı bütün mahlukata şâmil ve rahmeti bütün şeyleri kaplamış olan Allah (C.C.)
VÂSİ'-İ MUHİTA: Muhitin genişliği.
VASÎD: Kapı eşiği.
VASÎF: (C.: Vusafâ - Vesâif) Hizmetçi, uşak.
VASÎL: Birinden aslâ ayrılmaz kimse.
VASÎLE: Geniş yer. * Ucuzluk. * İmaret.
VASÎT: Hakem, aracı. * Orta.
VASİYET: Bir işi birisine havale etmek. * Emir. * Fık: Bir malı veya menfaatı, ölümden sonrası için bir şahsa veya bir hayır cihetine teberru yolu ile (yani, meccanen) temlik etmek.
VASİYETNÂME: f. Yazılı vasiyet. Bir kimsenin vasiyetini yazmış olduğu kâğıt.
VASİYY: Yetim gibi güçsüzlerin işleri kendine vazife olarak verilen kimse.
VASL: Âşığın sevdiğine kavuşması. Kavuşmak. * Birleştirmek, ulaştırmak. * Gr: Ulama, ekleme. * Edb: Sözü teşkil eden cümlelerin atıf ve rabt suretiyle birbirine bağlı olarak yazılması usulü ki, buna Sebk-i Mevsul da ta'bir edilir. * Bir kelimenin sonundaki harfi, bir sonraki lâfzın sesli harflerle başlayan ilk hecesine birleştirmek.
VASM(E): Utanacak şey. * Vurmak. (Liyazon yapmak)
VASMET: Kırıklık, güçsüzlük, halsizlik. * Ayıp, eksiklik.
VASSAD: Ören, örücü, dokuyan, dokuyucu.
VASSAF: Vasıflarını sayarak medheden. Vasıflandıran. Vasıf ve beyanda ârif ve âlim olan.
VASSAL: Ulaştıran, vasleden. Birleştiren.
VASUT: Gölgelik. * Sütü sağdıkları kabı dolduran deve.
VASVAS: Kadınların örtündükleri ve ancak gözleri görünecek derecede dar olan yüz örtüsü.
VASVAS: (C: Vesâvis) Perdede göz ayırımı miktarı olan delik.
VASVASA: Yüz örtüsü. * Köpek eniğinin gözlerinin açılması.
VAŞ: f. Düşman.
VAŞAK: Derisinden kürk yapılan bir hayvan ve bunun postu.
VAŞIK: Dağ köpeği. Vaşak.
VAŞİ: (C: Vüşât) Gammaz, koğucu, yalancı.
VAŞİYE: Evlâdı çok olan kadın.
VAŞÜDE: f. Defolunmuş, kovulmuş, geri çekilmiş.
VATAN-I ASLÎ: Bir insanın doğup büyüdüğü veya içinde barınmak kasdedip, başka yere gitmek istemediği yerdir. Yalnız en az 15 gün kalmak istediği yer de kendisi için vatan-ı ikamettir. (Bak: Mukim) * Cennet.
VATANDAŞ: Bir devlet ahalisinden ve teb'asından olan.
VAV-I KASEM: Gr: Herhangi bir kelimenin, çok defa Allah isminin evveline gelerek, yemin için kullanılan vav harfi. Vallahi, Veşşemsi, Velfecri kelimelerinde olduğu gibi.
VAZİFEŞİNÂS: f. İşini dikkatle yapan. Vazifesini özenerek, severek yapan.
VEHHAS: Arslan.
VELHASIL: Sözün kısası, özü, kısacası.
VELLAS: Kurt.
VERASET: Miras sahibi olma. Ölen bir kimsenin mallarının Allah'ın (C.C.) emrine göre, şeriatça mirasçılara geçmesi. * İrsiyet. Varislik, mirasçılık. Mirasta hak sahibi olma.
VERASET-İ IRKIYE: Doğan yavrunun ecdadına benzemesi.
VESVAS: Müvesvis. Vesveseye sürükleyen şeytan. Nefsin zihinde ilka eylediği dağdağa ve fitne. Avcının ve köpeklerin gizli sesi.
VEŞVAŞ: Hafif hal. Hafif adam.
VİRASE: Mirasyedilik.
VİTAS: Kazmak. * Kırmak.
VAŞ: f. Düşman.
VAŞÜDE: f. Defolunmuş, kovulmuş, geri çekilmiş.
VATANDAŞ: Bir devlet ahalisinden ve teb'asından olan.
VEŞVAŞ: Hafif hal. Hafif adam.
YADDAŞT: f. Hatırda tutulan şey. Hâtıra.
YÂRÂN-I AŞK: Âşıklar, aşk dostları.
YASEMİN: f. Güzel kokulu, beyaz ve güzel çiçekler açan sarmaşık cinsinden bir ağaç.
YASIB: Yeşim taşı.
YASIF: Yeşim taşı.
YASİN: Yâ Seyyid yâ insan gibi muhtelif manalar rivayet edilir. Şifredir Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) fıtraten, hilkaten, edeben ve ahlâken en yüksek olduğu herkesçe bilindiğinden bu isim kendisine verilmiştir. (Bak: Huruf-ı mukattaa)
YASİN SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 36. suresinin ismidir. Mekkîdir.
YASİR: Sol tarafa giden.
YEASİB: (Ya'sub. C.) Reisler, başkanlar, başlar. * Arıbeyleri.
YED-İ TASARRUF: Sahibolma, sâhiblik.
YEVM-İ FASL: İnsanların kısım kısım ayrıldığı ve davalarının halledildiği kıyamet günü. Bundan başka kıyamet gününe aşağıdaki isimler de verilir: Yevm-ül cem', yevm-ül cevab, yevm-ül cezâ, yevm-üd din, yevm-ül ahd, yevm-ül feza-ul ekber, yevm-ül haşr, yevm-ül hisâb, yevm-ül ivaz, yevm-ül karar, yevm-ül karia, yevm-ül kıyam, yevm-ül kıyame, yevm-ül mev'ud, yevm-ül miâd, yevm-ül misak, yevm-ül mizan, yevm-ül va'd, yevm-ül vâkıa, yevm-üs suâl, yevm-ül arz.
YOL-DAŞ: Yol arkadaşı.
ZARAR-I HASS: Bir veya bir kaç şahsa âit olan zarar.
ZARURİYYAT-I NÂŞİE: Bir şeyin kendisinde bulunması zaruri olan ve ondan ayrılması mümkün olmayan ve zâti hassadan meydana gelen zaruretler.
ZER-ŞİNAS: f. Altın tanıyan, sarraf.
ZEVİ-L EHSAS: Duygu sahibi olanlar, duyanlar, hissedenler.
ZÎHASSA: Hassalı, özellik, hususiyyet sâhibi.
ZÎ-HASSA-İ MEŞHURE: Meşhur hususiyet sâhibi.
ZÎ-HASSE: Duygulu, duygu sâhibi, hisseden.
ZÎ-HAŞMET: Haşmet sahibi, haşmetli.
ZİYAPAŞ: f. Işık ve aydınlık veren. Ziya saçan.
ZİYA PAŞA: (Mi: 1825 - 1880) İstanbul'da doğmuş ve Adana'da vali iken vefat etmiştir. İslâm-Türk hürriyet-perverlerinden olan Ziya Paşa, "zekâvette alemdar" bir şahsiyet olmasına rağmen, kâinatta cereyan eden hâdiselerin gaye ve hikmeti karşısında şaşırmış, bu sebebten ıztırab çekiyor. " Eyvah kimden kime şekvâ edeyim, ben dahi şaştım" diye feryad etmiştir. Yine kâinattaki İlâhi güzellik ve zahirde çirkin olarak gözüken, fakat neticesi hayır ve hikmetler dolu olan hadiseler karşısında da; Cenab-ı Hakk'ı tesbih ederek ruhunun feryadını dindirmeğe çalışmıştır.Yeni Osmanlılar Cemiyetine girmiş ve Namık Kemal ile 1876'da Paris'e hicret etmiştir. Zafernâme ve üç cildlik Harabât adlı -Divan edebiyatı şairlerinin seçme şiirlerini toplayan- kitabı vardır.
ZUDAŞNA: (Zud-âşnâ) f. Her gördüğü kimseyle dost olan.
ZÜLÂL-İ VASL: Sevdiğine, muhabbet ettiğine kavuşmanın neticesi hâsıl olan tatlılık ve sürur.
ZÎ-HASSA-İ MEŞHURE: Meşhur hususiyet sâhibi.
ZÎ-HAŞMET: Haşmet sahibi, haşmetli.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ASA : Genişlik. Zuhur, meydana çıkma. Büyük kadeh.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...