Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ASIR: (Bak: Asr)
ÂSİR: Bir efsaneyi rivayet eden.
ASÎR: Üsâre. Özsu.
Bir maddenin sıkılmış suyu.
Suyu alınmak için sıkılmış şey.
ÂSİR: Ayağı kayan.
ASİR: Ağır. Zor. Güç. Müşkül. Düşvâr.
ASİR: Karmakarışık.
Bitişik komşu.
ASİR(E): Üzüm ve benzeri şeyleri şıra yapmak veya yağını almak için sıkan.
ASİRE: Üzerine bir yıl geçtiği hâlde hâmile olmayan dişi deve.
ASİRE: (C.: Asirât) Hayvanın ayağının arasına takılan köstek.
ASÎRE: Cibre, posa.
AŞİR: Onuncu.
Eskiden öşür toplayan vergi memuru. (Bak: Amil)
AŞİR: Onda bir. On kısma taksim edilen bir şeyin herbir parçası.
Kur'an-ı Kerimin on cüz'ünden herbiri veya on âyetlik bir parçası.
Dost, yardımcı, yardak.
Koca.
Kabile.
Kötülükte yardımcılık eden.
Sahip.
Toz. (Bak: Aşr)
AŞİRE: Onuncu. Tâsia'nın altmışta biri.
AŞİREN: Onuncu olarak, onuncu derecede.
AŞİRET: Kabile, oymak, göçebe halinde yaşıyan ekseri bir soydan gelen cemaat. Yakın akraba, âile.
AŞİRET-İ GALİB: Galip gelen aşiret.
Aşiretin ekseriyeti, çokluğu.
İçerisinde 'AŞİR' geçenler
ADEM-İ BASİRET: Basiretsizlik, görüşsüzlük.
AKASIR: (Akser. C.) Pek kısalar.
ANÂSIR: (Unsur. C.) Unsurlar. Bir şeyin meydana gelmesine sebeb olan temel esaslar. Elementler.
ANÂSIR-I ERBAA: Dört unsur: Toprak, hava, su, nur (veya ateş).
ANÂSIR-I HİSABİYYE: Mat : Bir hesabı yapmak için gerekli olan mâlûmatlar.
ANÂSIR-I KÜLLİYE: Külli ve dünyanın her tarafından yayılmış bulunan unsurlar.
ASİR(E): Üzüm ve benzeri şeyleri şıra yapmak veya yağını almak için sıkan.
ASİRE: Üzerine bir yıl geçtiği hâlde hâmile olmayan dişi deve.
ASİRE: (C.: Asirât) Hayvanın ayağının arasına takılan köstek.
ASÎRE: Cibre, posa.
AŞİRE: Onuncu. Tâsia'nın altmışta biri.
AŞİREN: Onuncu olarak, onuncu derecede.
AŞİRET: Kabile, oymak, göçebe halinde yaşıyan ekseri bir soydan gelen cemaat. Yakın akraba, âile.
AŞİRET-İ GALİB: Galip gelen aşiret. * Aşiretin ekseriyeti, çokluğu.
BÂSIR: Gören. Dikkatli ve göz kuvveti ile gören.
BASİR: Basiret sâhibi ve anlayışlı olan. Hakikatları anlayan. En iyi ve en çok anlayışlı. Kalb gözü ile gören. * İt, köpek, kelp.
BASİR: Kararmış. * Ekşi yüzlü ve katı yürekli kimse.
BASİRANE: f. Görerek. Bilerek. Basiret sahibine yakışır halde.
BASİRET: Hakikatı kalbiyle hissedip anlama. Kalbde eşyanın hakikatlarını bilen kuvve-i kudsiyye. Ferâset. İm'ân-ı dikkat. * İbret alınacak hidâyet sebepleri. Beyyine. Hüccet. * Bir evin iki tarafının arası. * Yer üstündeki kan. (Bak: Süveydâ-i kalb)
BASİRET-İ KALB: Gönül uyanıklığı. Kalb basireti.
BASİRET-KÂR: f. Basiretli, ferâsetli, önceden gören.
BASİRET-KÂRÎ: Basiretlilik, önceden görmeklik.
BAŞİR: Müjdeci, müjde veren. * Mutlu, mesut.
BEVASİR: (Bâsur. C.) Mayasıllar, basurlar.
CASİR: (Cesaret. den) Cesaret eden, cesur, cesaretli.
CAŞİRİYYE: Kuşluk vakti yenen yemek. Kuşluk yemeği.
DEVR-İ KASIR: (Devre-i kasire) Fiz: Kısa devre.
DÜMASİR: (Demser) İnişi yumuşak olan yer. * Etli, büyük deve.
EASİR: (İ'sâr. C.) Şiddetli fırtınalar, kasırgalar.
EKASIR: (Akser. C.) En kısalar, pek kısalar.
EKASİRE: (Kisrâ. C.) Kisralar, şahlar. Eski Acem padişahları.
FÂİL-İ MÜBAŞİR: Huk: Bir şeyi bizzat yapan kimse.
FÂİL-İ MÜBAŞİR: Huk: Bir şeyi bizzat yapan kimse.
GASÎRE: Cemaat, topluluk.
GÜNAŞIRI: t. İki günde bir. Bir gün olup ertesi gün olmayarak ve böylece sürüp giderek.
HANASÎR: Helâk olmak.
HANASİRE: Hıyânet ehli, hâinler.
HASIR: (Hasr. dan) Muhâsara eden, etrafını çeviren, hasreden.
HASIRALTI ETMEK: Ist: Unutmak, saklamak, gizlemek, terviç etmemek manasında kulanılan bir tâbirdir. Hasır, eskiden halı ve kilim yerinde kullanıldığı ve onun altında kalan şeyler unutulup gittiği için bu tâbir meydana gelmiştir.
HASÎR: Bir şey söyler veya okurken dili tutulan kimse. Kekeme insan. * Hasır.
HÂSİR: Hasarete uğrayan. Zarara, ziyana uğrayan.
HASÎR: Feri gitmiş, donuklaşmış göz. * Hasret çeken. Meramına nail olamayan. * Yorulmuş. * Açılmış. * Zayıf.
HASÎR: Hüsranda olan. Sapıtan, dalâlete giden. Azgın. * Eli boş. Müdafaasız. Çaresiz.
HÂSİREN: Ziyana uğrayarak, zarar gördüğü halde.
HÂSİRÎN: (Hâsir. C.) Zarar görmüş olanlar, ziyana uğramış kimseler.
HÂSİRUN: Zarar ve ziyana uğrayanlar. Eli boş kalanlar.
HAŞIR: Toplayan, cem'eden, haşreden.
HÂŞİR: Haşreden, toplayan. Cem'eden. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) bir ismi. Haşir meydanında bütün insanlar mübarek izlerinde haşr olup toplanacaklarından Delâil-i Hayrat'ta bu isimle mezkurdur. (Bak: Haşr)
HEM-ASIR: Aynı asırda olan. Bir asırda beraber olanlar.
HÜCCET-İ KASIRA: Şahsa mahsus olup başkasına taâlluk etmeyen hüccet.
HAŞIR: Toplayan, cem'eden, haşreden.
KASIR: (A, uzun okunur) Zorla işleten, yaptıran.
KASIR: (A, uzun okunur) Kısa, eksik. * Kusur işleyen. Kusurlu.
KASIR-UL AKL: Düşüncesi noksan, kısa akıllı.
KASIR-ÜL BASAR: Görüşü kısa. * Kısa görüşlü, dar düşünceli.
KASIR-ÜL FEHM: Anlayışı noksan, kısa anlayışlı. Anlayışsız.
KASIR-ÜL YED: Eli kısa. Âciz, işten anlamaz, beceriksiz.
KASIRANE: Âcizane, beceriksizcesine.
KASIRAT-ÜT TARF: Kocasından başkasına aslâ bakmayan. (Cennet kadınlarının bir vasfı) Huriler.
KASIRGA: Çevrintili rüzgâr. Tozu ve toprağı birbirine katarak, ağaçları sökerek bir an esip kesilen rüzgâr.
KÂSİR: Çok olan, kesir, bol olan.
KASÎR: (Kasr. dan) Kısa, boynuz, ufak boylu.
KASÎR-ÜL AKL: Aklı kısa, aklı ermez.
KASÎR-ÜL BÂ': Kısa boylu, beceriksiz, zavallı.
KASÎR-ÜL BASAR: Dar görüşlü, basireti kısa. * Miyop.
KASÎR-ÜL HİMME: Himmeti az veya kısa olan.
KASÎR-ÜL KAME: Kısa boylu. Boyu kısa olan.
KÂSİR: (Kesr. den) Kıran, kırıcı. * Tavşancıl kuşu.
KÂSİR-ÜL ESNAM: Putları kıran. (Hz. İbrahim'in A.S. lâkabıdır)
KASİRE: Evinde hapsedilip dışarı çıkartılmayan kadın.
KAŞİRE: Derisi yarılmış olan baş yarığı. * Yerin yüzünü kazıp götürmüş olan yağmur.
KAYASİRE: (Kayser. C.) Kayserler. Eski Bizans ve Roma İmparatorlarının lâkapları.
KUVVE-İ BÂSIRA: f. Görme duygusu, görme kuvveti.
MAASIR: (Ma'sara. C.) Üzüm, susam gibi şeylerin sıkıldığı yerler.
MAAŞİR: (Ma'şer. C.) (Bak: Ma'şer - İlticâ - Melce').
MAKASİR: (Maksure. C.) Bir hânedeki en mahrem taraflar. Bir evin en mahrem tarafları. * Câmilerde etrâfı parmaklıklarla çevrili yüksek yer.
MASIR: Mâni, engel.
MASÎR: (C.: Masâyi) (Sayruret. den) Sürüp giden. * Karargâh. * Suyun aktığı yer. * Rücu etmek, dönüp gitmek. * Dönüp varılacak yer.
MEASİR: (Me'sere. den) Güzel eserler. Nişanlar. İzler.
MEASİR-İ BERGÜZİDE: Seçme güzel eserler, izler, nişanlar.
MENASİR: (Minser. C.) Yırtıcı kuşların gagaları. * Taşçı kalemleri.
MENAŞİR: (Minşâr. C.) Testereler. * (Menşur. C.) Tar: Padişâhın verdiği vezirlik veya müşirlik fermanları. * Mat: Prizmalar.
MEYASİR: (Meysere. C.) Ordunun sol kanatları. Sol cenahlar. * Zenginlikler, servetler.
MEYASİR: (Meysur. C.) Kolaylaştırılmış şeyler.
MEYASİR: Acem merkepleri. (Atlas ve ipek ile süslenen eşeklerdir.)
MEYDAN-I HAŞİR: Haşir meydanı. Haşrin yeri.(Sual: Meydan-ı Haşir nerededir?Elcevab: $ Hâlik-ı Hakîm'in herşeyde gösterdiği hikmet-i âliye, hatta tek küçük bir şey'e, çok büyük hikmetleri takmasiyle tasrih derecesinde işaret ediyor ki: Küre-i Arz; serseriyane, bâd-ı heva azim bir dâireyi çizmiyor.. belki mühim bir şey etrafında dönüyor ve meydan-ı ekberin daire-i muhitasını çiziyor, gösteriyor. Ve bir meşher-i azimin etrafında gezip, mahsulât-ı mâneviyesini ona devrediyor ki, ileride o meşherde, enzar-ı nâs önünde gösterilecektir. Demek, yirmibeş bin seneye karib bir daire-i muhitanın içinde, rivayete binaen Şâm-ı Şerif kıt'ası bir çekirdek hükmünde olarak o daireyi dolduracak, bir meydan-ı haşir bastedilecektir. Küre-i Arzın bütün mânevi mahsulâtı, şimdilik perde-i gayb altında olan o meydanın defterlerine ve elvahlarına gönderiliyor ve ileride meydan açıldığı vakit, sekenesini de yine o meydana dökecek; o mânevi mahsulâtları da, gaibden şehadete geçecektir. Evet Küre-i Arz; bir tarla, bir çeşme, bir ölçek hükmünde olarak o meydan-ı ekberi dolduracak kadar mahsulât vermiş ve onu istiab edecek mahlukat ondan akmış ve onu imlâ edecek masnuat ondan çıkmış. Demek Küre-i Arz bir çekirdek ve meydan-ı haşir, içindekilerle beraber bir ağaçtır, bir sünbüldür ve bir mahzendir. Evet, nasılki nurani bir nokta, sür'at-i hareketiyle nurani bir hat olur veya bir daire olur. Öyle de: Küre-i Arz; sür'atli, hikmetli hareketiyle bir daire-i vücudun temessülüne ve o daire-i vücud mahsulâtiyle beraber, bir meydan-ı haşr-i ekberin teşekkülüne medardır. $ M.)
MİRAN AŞİRETİ: Cizre havalisinde Bühti ismi ile de anılan bir aşiret adı.
MUASIR: Bir asırda yaşayanlardan herbiri. Hem asır olan. Aynı devirde yaşayan.
MUASIRÎN: (Muasır. C.) (Asr. dan) Aynı asırda yaşayanlar. Bir asırda yaşamış olanlar.
MUAŞİR: Muâşeret eden ve birbiriyle iyi geçinir olan.
MUAŞİRÂN: (Muaşir. C.) Muaşirler. Birbirleriyle iyi geçinen kimseler.
MUHASIR: (C.: Muhasırîn- Muhasırûn) (Hasr. dan) Etrafının kuşatıp saran. Muhasara eden.
MUHASIRÎN: (Muhâsır. C.) Muhasara edenler, etrafını kuşatanlar.
MUHASIRÛN: (Muhasırîn) Düşmanı etraftan kuşatanlar. Muhasara edenler.
MUHTASIRA: Kısaltma. Hülâsa.
MUKTASIR: Kısa kesen, uzatmıyan.
MUNTASIR: Öç alan. İntikam alan.
MÜBAŞİR: Müjdeleyen. * Mahkemede kapıcılık edip şâhid ve maznunların ismini çağırarak mahkemeye yardım eden kişi. * Geçici bir vazife alarak merkezden bazı emirleri götüren, icrâ salâhiyeti olan. * Müfettiş. Kontrolör.
MÜCASİR: (Cesaret. den) Cesaret eden.
MÜNHASIR: (Hasr. dan) Belli bir sınır içinde olup harice tecavüz etmeyen, inhisar eden, her yanı çevrili. * Yalnız bir kimseye veya bir şeye mahsus olan.
MÜNHASIRAN: Sadece, sâde. * Bir işe veya bir şeye âit olarak.
MÜNKAŞIR: (Kışr. dan) Kabuğu soyulan. İnkışar eden.
MÜTEASİR: (Usr. dan) Güçleşen, zorlaşan, teâsür eden.
MÜTEAŞİR: Birbiriyle iyi geçinen, muâşeret eden.
MÜTECASİR: (C.: Mütecasirîn) (Cesaret. den.) Küstah, cür'et gösteren, tecasür eden.
MÜTECASİRÂNE: f. Cür'et göstererek, küstahçasına.
MÜTECASİRÎN: (Mütecasir. C.) Cür'et edenler, cesaretlenenler, küstahlar.
MÜTEKASIR: (C.: Mütekasirîn) (Kasr. dan) Kısalık gösteren. * Elinden gelip gücü yettiği hâlde iş yapmıyan.
MÜTEKASIRÎN: (Mütükasır. C.) Kısalık gösterenler. * Ellerinden geldiği, becerebildikleri halde iş yapmayanlar.
MÜTEKASİR: (Kesret. den) Çok çoğalan, tekâsür eden, çoğalmış.
MÜTENASIR: Birbirine yardım eden, muavenette bulunan, yardımlaşan.
MÜTENASİR: (Nesr. den) Saçılan.
MUAŞİRÂN: (Muaşir. C.) Muaşirler. Birbirleriyle iyi geçinen kimseler.
NASIR: Yardımcı, yardım eden, nusret veren. Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi.
NASIRÎN: (Nâsır. C.) Yardım edenler, yardımcılar.
NASİR: Nesir yazan. * Saçan, yayan.
NASİR: Nusret eden, zafer veren. Yardımcı. Muin.
NAŞİR: Neşreden, yayan. * Bir müellifin eserini bastırıp çıkartan. Editör.
NAŞİRE: (C.: Nevâşir) Kolu açan adale. * Kuruyup yağmurdan yeşeren ot.
NEV'İ ŞAHSINA MÜNHASIR: Sadece şahsına benzer çeşit, başka benzeri olmayan. Eşi bulunmaz olan.
NEV'UN MÜNHASIRUN FİŞ-ŞAHS: Nev'i şahsına münhasır. Başka bir benzeri olmayan.
ÖŞR-Ü MİŞAR-I AŞİR: Binde bir.
REVASİR: (Reysar. C.) Reçeller.
RUZ-İ HAŞİR: (Ruz-i hesab) Kıyamet günü. * Âhiretteki toplanma günü. Haşir günü. Dirilip toplanıp hesap görülecek gün. (Bak: Yevm)
RUZ-İ HAŞİR: (Ruz-i hesab) Kıyamet günü. * Âhiretteki toplanma günü. Haşir günü. Dirilip toplanıp hesap görülecek gün. (Bak: Yevm)
SARASIR: (Sarsar. C.) şiddetli ve gürültülü rüzgârlar.
SARASIRA: Şam vilâyetinde yetişen bir otun adı.
SEMASİRE: (Simsar. C.) Simsarlar, komisyoncular, tellâllar.
ŞERAŞİR: Nefis. * Beden, vücut, ceset. * Ağırlık.
TABAŞİR: "Hind hıyarı" denilen bir deva.
TASİR: Galiz süt.
TAVAŞİR: Tebeşir.
TEBAŞİR: Müjde. * Her şeyin öncesi, ilk zamanı.
TEBAŞİR: f. Tebeşir.
TENAŞİR: Acemi yazısı, çocuk yazısı.
YASİR: Sol tarafa giden.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ASİR(E) : Üzüm ve benzeri şeyleri şıra yapmak veya yağını almak için sıkan.
ASIF(E) : (C.: Asıfât) Şiddetli rüzgâr, sert fırtına. (Bak: Asf)
AS : Mersin ağacı.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...