Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
AB: f. Su.
Mc : Yağmur.
Letâfet, güzellik.
İtibar.
Irz, nâmus.
Vakar.
Cilâ.
Keskinlik.
AB-I ÂBİSTENÎ: Nebatların beslenip büyümesi için zaruri olan su ve yağmur.
Gebeliğe sebep olan su, meni.
AB-I ADÂLET: Doğruluğun ve adaletin feyz ve bereketi.
AB-I BÂDE-RENG: Kanlı göz yaşı.
AB-I BESTE: Buz.
Mc : Billur, sırça.
AB-I CİĞER: Ciğer suyu.
Göz yaşı.
AB-I ÇEŞM: Göz yaşı.
AB-I DEHÂN: Ağız suyu, salya.
AB-I HAYAT: Kan. Ebedî hayata sebep olan hayat suyu (diye tâbir edilen) bu kelime, edebiyatta : "çok güzel ifâde, lâtif söz, parlaklık, letâfet" mânalarında geçer.
Tas : Aşk-ı hakiki, aşk-ı ilâhi, ilm-i ledün, mârifetullah'tan kinayedir. Âb-ı Hızır, âb-ı hayvan, âb-ı beka gibi isimlerle de söylenir.
AB-I HUFTE: Durgun su.
Buz.
Billur.
Kınında bulunan kılınç.
AB-I HURDENÎ: İçme suyu. İçilir su.
AB-I KEVSER: Kevser âb-ı hayatı. Kevser letâfeti.
AB-I LEZİZ: Leziz, tatlı su.
AB-I MUSAFFÂ: Temizlenmiş, tasfiye edilmiş su. Saf su.
AB-I REVAN: Akar su.
Kalpteki ferahlık.
AB-I RÛY: Yüz suyu, şeref, haysiyet, nâmus.
AB-I ŞOR: Acı su.
Göz yaşı.
AB-I YAH: Buzlu, soğuk su.
AB-I ZEN: f. Küçük havuz.
Su birikintisi.
Yumuşak, lâtif sözlerle hatır alan ve bu manâda emir. (Bak : Avzen)
AB: Kusur, ayıp, noksanlık.
ABA': Kaba, ahmak kişi.
ABA: Ekseriyetle yünden yapılmış, bol giyimli bir libas, elbise. (Peygamber Efendimiz de (A.S.M.) bu libası giyerlerdi.)
ÂBÂ: (Eb. C.) Babalar, pederler.
Mc : Mürşidler, ileri gelenler.
ÂBÂ VE ECDÂD: Analar, babalar, dedeler.
AB'AB: Taze civanlık.
İbrişim halı.
Dağ tekesi.
Yumuşak yünden yapılan kisve.
ÂBAB: Otu bol olan yerler, çayırlar, otlaklar, mer'alar.
ABAB: (Abb) Suyu nefes almadan içmek.
Işık, nur, ziyâ.
AB'ÂB: Uzun boylu kimse.
Güzel huylu ve sabırlı adam.
ABAD: Ebedler. Sonsuz gelecek zamanlar.
ABAD: f. Mâmur, şen.
Çok dolu.
ABADAN: f. Mâmur, şen. İmâr edilmiş.
ABADÎ: Bayındırlık, mâmurluk, şenlik.
İmar edilmiş olan.
Hindistan'ın Devlet-âbad şehrinde ipekden yapılmış bir yazı kağıdı.
ABÂDİLE: Abdullah isimliler.
ABÂDİLE-İ SEB'A: Meşhur olan yedi Abdullah isimli sahabe-i kiram (R.A.) (Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Mes'ud, Abdullah İbn-i Ravâha, Abdullah İbn-i Selam, Abdullah bin Amr bin As, Abdullah bin ebi Evfâ (R.A.) (Asr-ı saadette Abdullah ismiyle anılan ikiyüz yirmi sahabe-i kiram hazerâtı vardı.)
ABAJUR: Fr. Lamba siperi.
ABAK: İcab etmek. Lâzım olmak.
Yapışmak.
ABAKİYE: Lâzım olmak.
Yapışmak.
Zahmet.
ÂBAL: Develer.
ABAL: Dağ kili.
ABALET: Ağırlık.
ABA: Kule.
ABAM: şişman kimse.
ABA-PUŞ: f. Aba giyen, derviş.
Fakir.
ÂBAR: (Bi'r. C.) Kuyular. Su kuyuları.
f. Hesap defteri.
ABAT: Koltuk altları.
ABB: Işık, nur, ziya.
Güzelleşme.
ABBAS: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmın amcalarındandır ve Mekke'nin fethinde Müslüman olmuştur.
Arslan, gazanfer.
ABBASÎ: Resul-i Ekrem'in (A. S.M.) amcası Hz. Abbas'ın neslinden gelen veya aynı sülâleden gelenlerin kurdukları devlete mensup olan.
AB-BERİN: f. Akarsu ve şelâle kenarlarında suyun tazyikle akmasından meydana gelen içi oyuk kovuk.
AB-CAME: f. Su kabı.
AB-ÇERA: f. Kahvaltı.
ABD: Kul, köle, Allah'ın kulu. Mahluk, insan. Hizmetçi. (Hür'ün zıddı). "Abd kelimesi Allah'ın bazı isimleriyle birleştirilerek erkek isimleri meydana getirilir. Abdullah (Allah'ın kulu). Abdulbâki (Ebedi olan Allah'ın kulu) gibi. Bu isimleri taşıyan insanlar buna lâyık olmaya çalışmalıdırlar."
ABDAL: t. Safdil, ahmak, bön.
Afganistan'da yaşıyan bir Türk kavminin adı, bu kavimden olan kimse.
Anadoludaki bazı göçebelerin adı ve bunlardan olan kimse.
Derviş, ermiş, kalender. Kendini Allah'a adamış. Ona teslim olmuş, bu yolda çile çekmiş kimse. (Bak : Ebdal)
ABDAN: (Ab. dan) Bahçe kovası, bahçe sulamaya mahsus süzgeçli kova.
Sidik kesesi, mesane.
ABDAR: f. Parlak.
Sağlam vücudlu.
Su veren hizmetçi.
Mc : Ter u tâze, tap taze.
AB-DEST: f. Namaz ve sair dini ibadetler için usulüne uygun olarak, el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve topuk kemiği üzerine kadar ayakları üçer defa yıkamak ve kulaklara, başa ve enseye meshetmektir.
Azarlama, paylama.
ABDESTAN: f. Su ibriği, abdest ibriği.
ABDEST-HANE: f. Ayak yolu, helâ.
Abdest alacak yer.
ABDİYET: Kulluk.
Kul olduğunu bilerek dininde, emredildiği üzere ibâdet ve itaatte bulunmak.
ABDULAZİZ: 32. Osmanlı Padişahıdır. Hilâfeti (Hi: 1277-1293) seneleri arasındadır. Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından bilek damarları kesilerek şehid edilmiştir.
ABDULHAMİD LL: (mi: 1842-1918) 34' üncü Osmanlı Padişâhıdır. 33 yıl saltanatta kalmış olan bu şefkatli Sultan,İslâmiyete son derece bağlı idi. Yüksek bir siyaset adamı ve devlet işlerini bizzat takibeden bir zattı. Memlekette bolluk ve refahı te'min için çalıştı. (R.Aleyh)
ABDULKADİR: Allah'ın kulu.
ABDULKADİR-İ GEYLANÎ: (Bak: Geylânî)
ABDULKAHİR-İ CÜRCANÎ: (Bak: Cürcanî)
ABDULLAH: Allah'ın kulu.
Bu isim Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek ve şerefli isimlerindendir. Çünkü, Allah'a itaat ve ibadette, kulluk yapmada devamlı ve en ileride olup bütün ömürlerinde Cenab-ı Hakka maddi manevi bütün hâlâtında itaatttan ayrılmamıştır (A.S.M.). Hem muhterem babasının adı da Abdullah'tır.
ABDULLAH İBN-İ ABBAS (R.A): Ashab-ı Kiram'ın fakih ve müctehidlerindendir. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) amcasının oğludur. Ashâb-ı Kirâm arasında mümtaz bir mevki'e hâizdir. Sahih-i Buhari'de mezkûr olduğu üzere Resul-i Ekrem (A.S.M.), Abdullah hakkında : "İlâhi onu dinde fakih kıl ve kitabını ona öğret!" diye dua buyurmuştu. Bu âli duaya mazhariyetinden dolayı zamanın en bilgin şahsiyeti olmuştu. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) hadislerini ezberlemekte, tefsir, hadis, fıkıh ve ferâiz gibi yüksek ilimlerde eşsizdir. Hz. Ömer ve Osman'ın (Radiyallahü anhüma) hilâfetleri zamanında müftülük vazifesini ifâ ediyordu. Kur'anın tefsirindeki müstesna kudretinden dolayı Habr-ül-ümme, Tercemân-ül-Kur'an, Sultan-ül-Müfessirin gibi yüksek lâkablarla Ashab ve Tabiin arasında şöhret buldu. 1640 hadis rivâyet etmiştir. Hicretin 68. yılında 70 yaşında olduğu hâlde Tâif'de ebedî hayata kavuşmuştur. (R.A.)
ABDULLAH İBN-İ ÖMER: Bi'setten bir yıl önce doğdu. Hicri yetmişüç tarihinde Haccâc-ı Zalim'in emri ile şehid edildi (R.A.) Sahabe-i Kirâmın ileri gelenlerinden ve Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâmın çok bağlılarından ve dâima onun ahlâkını yaşamağa çalışanlardandı. Hz. Ömer Radıyallahü Anh'ın oğlu idi. Hilâfet ve Valilik işlerine hiç karışmadı. Müttaki, cömert, kanaat sahibi, halim bir zat olup kendini dünyaya bağlaması ihtimali olan bir malı olsa derhal onu sadaka verir veya hediye ederdi. (R.A.)
ABDULLAH İBN-İ ZÜBEYR: Ebu Bekir-i Sıddık'ın kızı Esma'nın oğludur. Muhacirlerden ilk doğan çocuk olup cesaret, şecaat, ibadet ve takvası ile meşhurdur. Zübeyr ibn-i Avvam'ın oğludur. Yezid'in saltanatını kabul etmedi ve Mekke'de dokuz sene halifelik yaptı. 73 yaşında şehid edildi. (R.A.)
ABDURRAHMAN BİN AVF: Aşere-i mübeşşereden ve çok fedakar olan Sahabelerdendir. İlk müslüman olan sekiz kişiden birisidir. Bütün ihya-yı din için olan muharebelerde çok fedakârlıkta bulunmuş, birisinde yirmibir yerinden yaralanmıştı. Bir gazada oniki dişini birden kaybetmişti. Medine'ye ve Habeşistan'a hicret edenlerdendi. Çok zengin idi. Bir defa otuz köleyi birden azad etmişti. Hicri 31 tarihinde 71 yaşında vefat etti.
ABE': Kıymet. Ehemmiyet. Meta'.
ABE: İşaret, alamet.
Cemaat, topluluk.
ABECE: Ahmak kimse.
ABED: Hayâ etmek. Arlanmak.
Hışım etmek, kızmak.
Uyuz hastalığı.
ABEDE: (ÎÂbid. C.) İbadet edenler. Âbidler. Tapanlar.
ABEDE-İ ESNAM: f. Puta tapanlar. Putperestler. Heykele baş eğenler.
ÂBEK: Sulu, su dolu olan şeyler.
Çıban.
Civa. (Hg).
ABEKET: (C.: Abekât) Tâne, az şey.
Tuluk içinde kalan yağ bakiyyesi.
Ekmek parçası.
Yılan başı dedikleri ufacık akça boncuk.
ABEL: (C.: Abâl) Yassı ve enli yaprak.
AB-ENDAM: f. Güzellik. Güzel endam.
AB-ENDAZ: Su mühendisi.
ABERASYON: Fr. Sapma.
ABERAT: (Abre. C.) Göz yaşları.
ABES: Davarın kuyruğunda kuruyup kalan bevl ve ters.
ABES: Oyuncak kabilinden faydasız ve boş amel. Lüzumsuz ve gayesiz iş. Tesadüfi. (Bak: Gaye)
ABESE: (Abs. den) Çehresini çattı, sureti kerih oldu (meâlinde).
ABESE SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de sekseninci surenin ismi olup, Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Saliha Suresi, Sefere Suresi de denilir.
ABESE İRCA: Mantık ve matematikte bir isbat şeklidir. Bir hükmün doğruluğunu isbat için, bu hükmü inkâr eden diğer hükmün yanlışlığı isbatlanır. Meselâ: Allah'ın varlığının inkâr edilmesinin imkânsızlığını veya abesiyetini göstermek, Allah'ın varlığını isbat yollarından biridir. Bu, "Abese irca" yolu ile isbat şeklidir.
ABESİYAT: (Abes. C.) Faydasız ve boş şeyler.
ABESİYYUN: Kâinatın ve hâdiselerin başı boş, faydasız ve gayesiz, kendi kendine, Haliksız olduğuna inanmak isteyen bâtıl yoldaki felsefeciler. Zamanımızda Ekzistansializm "Varoluşculuk" adı altında yeniden ortaya çıkan bir varlık ve hayat felsefesidir. İki kola ayrılmıştır. Bunlardan uluhiyeti inkâr edenler, hayatın, varlığın ve insanın var oluşunu abes ve gayesiz sayan ehl-i dalâlet fırkalarından biridir. Hristiyanlık dünyasında bunlara karşı çıkan ikinci kısım ise: Allah'a inanılmazsa herşeyin abes olacağını, bu sebeple Allah'a inanmanın zaruriliğini müdafaa etmektedirler.(Kâinatı abes ve gayesiz itikat eden felâsife-i abesiyyun gibi kendilerini başıboş, hikmetsiz, gayesiz, vazifesiz, Haliksız mı zannediyorlar? Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki, kâinat baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve gayelerle müsmirdir. Ve mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır. Ve evamir-i İlahiyyeye müsahharlardır.S.)
ABEY-SERAN: Fesliğen.
Şiddetli emir. Şer ve mekruh nesne.
Bir dikenli ağaç.
AB-GAH: Fr. Havuz, küçük göl, su biriken yer.
Tıb : Karnın kaburga kemikleri kıkırdağı ve kısa kaburgalar altında olan kısmı. Böğür.
AB-GİNE: Fr. Billur.
Ayna.
Kılınç.
Göz yaşı.
Şişe, sürahi, kadeh.
AB-GİR: f. Suyun biriktiği yer, havuz.
Dokumacılıkta kullanılan fırça.
AB-HANE: f. Abdest bozacak yer. Helâ, tuvalet.
ABHER: Nergis çiçeği,
Dolu kap.
AB-HURDE: f. Su içen.
ABIK: Sebebsiz olarak sahibi yanından kaçan köle.
Civa. (Hg)
ABÎ: f. Ayva.
Suda yaşayan ve suda meydana gelen.
Çok mâvi.
ABÎ: Kurban payı.
ABÎ: Çekinen.
Tiksinen.
Sakınan.
Nazlanan.
ABİD: İbadet eden. Zâhid. Çok ibadet eden.
Köle.
ABÎD: Kullar. Köleler.
ABİD: f. Kıvılcım.
ABİDANE: f. Kul olarak, ibâdet edene yakışır surette.
ABİDAT-I İSLÂMİYE: İslâm medeniyeti anıtları.
ABİDE: Uzun müddet dillerde destan olup kalan beliye ve dâhiye.
Bir milletin târihinde büyük bir değeri hâiz olan vak'a.
Fesahat ve belâgatı dolayısıyle benzeri söylenemeyen şiir.
Tarihte yüksek ve hâkim bir mevkide olan vak'aları veya büyükleri yaşatmak için yapılan bina.
Azametiyle, güzelliğiyle insanı hayrete uğratan mebani. (Süleymaniye ve Ayasofya câmileri gibi.) Uzun müddet yaşıyan edebî, ilmi, sinai eserler.
Geçmiş devirlerden kalma tarihi veya bedii kıymeti olan binalar, kaleler ve harabeleri.
Dikilmiş sütunlar ve bunların üzerindeki resimler, nakışlar, yazılar.
Abidenin arapçadaki manası bizdekinden başkadır: Kendisinden nefretle, haşyetle bahsolunan, uzun müddet dillerde destan olup kalan dâhiye ve beliyyeye denir. (Türk İslâm Ansiklopedisi)
ABİDE: İbâdet eden kadın. (Abide-i zâhide gibi)
ABİDEVÎ: Abide gibi. Abideyi andıran, âbideye benzeyen şekilde.
ABİL: Koyun, at ve deve gibi hayvanlara iyi bakan.
Çayırda otlayarak suya muhtaç olmayan hayvan.
ABİLE: f. Su üzerindeki kabarcık.
Sivilce. Çıban.
ABİR: (Ubur'dan) Bir yerden geçen, giden yolcu. Geçen.
Hz. İbrâhimin (A.S.) dedelerinden birisinin adı.
ABİS: Asık suratlı, ekşi yüzlü kimse.
Arslan.
ABİS: Alaycı, saygısız.
ABİS: Denizlerdeki dokuzbin metreyi geçen derinlikler.
ABÎSE: (C: Abayis) Tarhana.
ABİST: f. Gebe, hâmile.
ABİSTEN: f. Gizli, gizleme.
Gebe.
Dişilik.
ABİSTENÎ: f. Hâmilelik, gebelik.
ABİŞHOR: f. Hayvan sulama yeri.
İçme kabı.
Dinlenmek için kısa bir duraklama, teneffüs.
Günlük yiyecek.
ABİŞTGÂH: f. Gizlenecek yer, gizli yer.
ABİY: Kısmet, nasib,
ABİYE: Örtü ile yüzünü örten, utangaç kız veya kadın.
ABKAME: f. Anadolunun bazı doğu illerinde ve Bağdat'da yapılan, turşu veya salataya benzer bir çeşit yiyecek maddesi.
Ekşi hamurdan pişirilerek sirkeye konulan ve turşu olarak kullanılan bir gıda maddesi.
ABKARÎ: Mutlaka kusuru olmayan. Kâmil.
Bir kavmin seyyid ve şerifi, efendisi. Beşer san'atı olmayan.
Çok güzellik.
Bir nevi döşek.(Abkari: Esasen abkar'e mensub demektir. Ebu Suud ve sair tefsirlerin beyanına göre Abkar: Arabın zu'münce bir Cin beldesinin ismidir ki, Arablar acib gördükleri her şeyi ona nisbetle tavsif ederek abkarî derler. Mu'cem-ül Büldan'da şu tafsil mezkûrdur: Abkar; dolu, yani buluttan inen donmuş sudur. Ve demişlerdir ki, cinnin sâkin olduğu bir arzdır. Meselde: "Keennehüm cinn-i abkar: sanki abkar cinni gibi" denilir...Bazıları da demiştir ki: Abkarinin aslı; vasfına hırs ile rağbet olunan her şeye sıfattır. Bunun da esası; çünkü Abkar'da döşeme ve saire nakışları yapılırdı. Onun için her iyi şey Abkar'a nisbet edilirdi.)
AB-KEND: f. Havuz, dere, su geçidi.
AB-KEŞ: f. Delikli kevgir.
Su çeken, sucu, saka.
Kadeh sunucu.
AB-KUR: f. Lâğım çukuru. Pisliğin aktığı yol ve delik.
ABL: Kalın, büyük nesne.
Bükmek.
ABLA': Ak nesne.
Beyaz taş.
ABLİSE: f. Tarlaya tohum atan, ekinci.
ABLUKA: İtl. Etrafını sarıp hâriçle alâkasını kesme. Bahren muhasara, denizden kuşatma.
ABLUKAYI BOZMAK: Muhasara hattını yarıp geçmek.
ABLUKAYI KALDIRMAK: Muhasarayı bırakmak.
AB-NAK: f. Sulu, ıslak, nemli.
ABONE: Fr. Gazete ve dergi gibi yayınlara peşin para vererek muayyen bir zaman için müşteri olan kimse.
ABONMAN: Fr. Bir imalâtçı ile müşteri arasında düzenli satın alma için yapılan anlaşma.
ABORDA: İtl. Deniz teknelerinin rıhtıma, iskeleye veya başka bir tekneye yanlamasına yanaşması.
ABR: Rüya tabir etmek. Düş yormak.
Yaş akıtmak. Sudan veya başka yerden geçmek.
Söylemeden bir şeyi düşünmek.
ABRA: Bir değiş-tokuşta üste verilen şey.
Teraziyi ayarlamak için hafif gelen kefesine konulan ağırlık.
ABRAN: Ağlayan, ağlayıcı.
AB-RANE: f. Su borularına ve su yollarına bakan mühendis.
ABRAŞ: Alaca benekli at.
Klorofil azlığından dolayı açık renkte lekeleri olan bitki yaprağı.
ABRE: Göz yaşı.
ABS: Karıştırmak, halt.
Güneşte keş kurutmak.
ABS: Kurumak, katılaşmak.
ABS: (Ubus) Huzursuzluktan yüz ekşitmek, çehreyi çatmak.
ABSAL: f. Bahçe, koru, park.
AB-SÜVAR: f. Su üstünde yüzen.
Sudaki kabarcık.
ABŞ: Salâh.
Hüsn. İbâdet.
Gaflet.
AB-ŞAR: f. Şelâle, su akarken çıkardığı ses, şırıltı.
AB-ŞİNAS: f. Sudan anlıyan.
Gemi kılavuzu.
ABT: Deveyi ve koyunu hastalanmadan sağ iken boğazlamak.
Kazılmamış yeri kazmak.
Yarmak.
ABT: Yalan, Şübhe uyandırıcı hareket.
ABU: f. Nilüfer çiçeği.
ABUS: Çatık çehreli. asık yüzlü. Yüzü ekşi.
ABV: Yüzün güzel olması. Nizamlı oluş. (Bak: Ta'biye)
AB-VEND: f. Maşrapa, bardak, su kabı.
AB-YAR: f. Sulayan.
Mc: Bereketlendiren, feyizlendiren.
AB-YARÎ: f. (Asıl mânâsı sulama ise de, lisanımızda yalnız mecazi mânâsiyle bazı eski nesir yazarları tarafından kullanılmıştır). Yardım, itimat.
AB-YÂRÎ-İ HİMMET: Korumak için yapılan yardım, himmet yardımı.
AB-YÂRÎ-İ HİMMETİNİZLE: Himmetiniz yardımıyle, himmetiniz sayesinde.
AB-ZEN: f. Küçük havuz.
Banyo.
ABA-PUŞ: f. Aba giyen, derviş.
Fakir.
AB-KEŞ: f. Delikli kevgir.
Su çeken, sucu, saka.
Kadeh sunucu.
İçerisinde 'AB' geçenler
AB-I ÂBİSTENÎ: Nebatların beslenip büyümesi için zaruri olan su ve yağmur. * Gebeliğe sebep olan su, meni.
AB-I ADÂLET: Doğruluğun ve adaletin feyz ve bereketi.
AB-I BÂDE-RENG: Kanlı göz yaşı.
AB-I BESTE: Buz. * Mc : Billur, sırça.
AB-I CİĞER: Ciğer suyu. * Göz yaşı.
AB-I ÇEŞM: Göz yaşı.
AB-I DEHÂN: Ağız suyu, salya.
AB-I HAYAT: Kan. Ebedî hayata sebep olan hayat suyu (diye tâbir edilen) bu kelime, edebiyatta : "çok güzel ifâde, lâtif söz, parlaklık, letâfet" mânalarında geçer. * Tas : Aşk-ı hakiki, aşk-ı ilâhi, ilm-i ledün, mârifetullah'tan kinayedir. Âb-ı Hızır, âb-ı hayvan, âb-ı beka gibi isimlerle de söylenir.
AB-I HUFTE: Durgun su. * Buz. * Billur. * Kınında bulunan kılınç.
AB-I HURDENÎ: İçme suyu. İçilir su.
AB-I KEVSER: Kevser âb-ı hayatı. Kevser letâfeti.
AB-I LEZİZ: Leziz, tatlı su.
AB-I MUSAFFÂ: Temizlenmiş, tasfiye edilmiş su. Saf su.
AB-I REVAN: Akar su. * Kalpteki ferahlık.
AB-I RÛY: Yüz suyu, şeref, haysiyet, nâmus.
AB-I ŞOR: Acı su. * Göz yaşı.
AB-I YAH: Buzlu, soğuk su.
AB-I ZEN: f. Küçük havuz. * Su birikintisi. * Yumuşak, lâtif sözlerle hatır alan ve bu manâda emir. (Bak : Avzen)
ABA': Kaba, ahmak kişi.
ABA: Ekseriyetle yünden yapılmış, bol giyimli bir libas, elbise. (Peygamber Efendimiz de (A.S.M.) bu libası giyerlerdi.)
ÂBÂ: (Eb. C.) Babalar, pederler. * Mc : Mürşidler, ileri gelenler.
ÂBÂ VE ECDÂD: Analar, babalar, dedeler.
AB'AB: Taze civanlık. * İbrişim halı. * Dağ tekesi. * Yumuşak yünden yapılan kisve.
ÂBAB: Otu bol olan yerler, çayırlar, otlaklar, mer'alar.
ABAB: (Abb) Suyu nefes almadan içmek. * Işık, nur, ziyâ.
AB'ÂB: Uzun boylu kimse. * Güzel huylu ve sabırlı adam.
ABAD: Ebedler. Sonsuz gelecek zamanlar.
ABAD: f. Mâmur, şen. * Çok dolu.
ABADAN: f. Mâmur, şen. İmâr edilmiş.
ABADÎ: Bayındırlık, mâmurluk, şenlik. * İmar edilmiş olan. * Hindistan'ın Devlet-âbad şehrinde ipekden yapılmış bir yazı kağıdı.
ABÂDİLE: Abdullah isimliler.
ABÂDİLE-İ SEB'A: Meşhur olan yedi Abdullah isimli sahabe-i kiram (R.A.) (Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Mes'ud, Abdullah İbn-i Ravâha, Abdullah İbn-i Selam, Abdullah bin Amr bin As, Abdullah bin ebi Evfâ (R.A.) (Asr-ı saadette Abdullah ismiyle anılan ikiyüz yirmi sahabe-i kiram hazerâtı vardı.)
ABAJUR: Fr. Lamba siperi.
ABAK: İcab etmek. Lâzım olmak. * Yapışmak.
ABAKİYE: Lâzım olmak. * Yapışmak. * Zahmet.
ÂBAL: Develer.
ABAL: Dağ kili.
ABALET: Ağırlık.
ABA: Kule.
ABAM: şişman kimse.
ABA-PUŞ: f. Aba giyen, derviş. * Fakir.
ÂBAR: (Bi'r. C.) Kuyular. Su kuyuları. * f. Hesap defteri.
ABAT: Koltuk altları.
ABB: Işık, nur, ziya. * Güzelleşme.
ABBAS: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmın amcalarındandır ve Mekke'nin fethinde Müslüman olmuştur. * Arslan, gazanfer.
ABBASÎ: Resul-i Ekrem'in (A. S.M.) amcası Hz. Abbas'ın neslinden gelen veya aynı sülâleden gelenlerin kurdukları devlete mensup olan.
AB-BERİN: f. Akarsu ve şelâle kenarlarında suyun tazyikle akmasından meydana gelen içi oyuk kovuk.
AB-CAME: f. Su kabı.
AB-ÇERA: f. Kahvaltı.
ABD: Kul, köle, Allah'ın kulu. Mahluk, insan. Hizmetçi. (Hür'ün zıddı). "Abd kelimesi Allah'ın bazı isimleriyle birleştirilerek erkek isimleri meydana getirilir. Abdullah (Allah'ın kulu). Abdulbâki (Ebedi olan Allah'ın kulu) gibi. Bu isimleri taşıyan insanlar buna lâyık olmaya çalışmalıdırlar."
ABDAL: t. Safdil, ahmak, bön. * Afganistan'da yaşıyan bir Türk kavminin adı, bu kavimden olan kimse. * Anadoludaki bazı göçebelerin adı ve bunlardan olan kimse. * Derviş, ermiş, kalender. Kendini Allah'a adamış. Ona teslim olmuş, bu yolda çile çekmiş kimse. (Bak : Ebdal)
ABDAN: (Ab. dan) Bahçe kovası, bahçe sulamaya mahsus süzgeçli kova. * Sidik kesesi, mesane.
ABDAR: f. Parlak. * Sağlam vücudlu. * Su veren hizmetçi. * Mc : Ter u tâze, tap taze.
AB-DEST: f. Namaz ve sair dini ibadetler için usulüne uygun olarak, el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve topuk kemiği üzerine kadar ayakları üçer defa yıkamak ve kulaklara, başa ve enseye meshetmektir. * Azarlama, paylama.
ABDESTAN: f. Su ibriği, abdest ibriği.
ABDEST-HANE: f. Ayak yolu, helâ. * Abdest alacak yer.
ABDİYET: Kulluk. * Kul olduğunu bilerek dininde, emredildiği üzere ibâdet ve itaatte bulunmak.
ABDULAZİZ: 32. Osmanlı Padişahıdır. Hilâfeti (Hi: 1277-1293) seneleri arasındadır. Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından bilek damarları kesilerek şehid edilmiştir.
ABDULHAMİD LL: (mi: 1842-1918) 34' üncü Osmanlı Padişâhıdır. 33 yıl saltanatta kalmış olan bu şefkatli Sultan,İslâmiyete son derece bağlı idi. Yüksek bir siyaset adamı ve devlet işlerini bizzat takibeden bir zattı. Memlekette bolluk ve refahı te'min için çalıştı. (R.Aleyh)
ABDULKADİR: Allah'ın kulu.
ABDULKADİR-İ GEYLANÎ: (Bak: Geylânî)
ABDULKAHİR-İ CÜRCANÎ: (Bak: Cürcanî)
ABDULLAH: Allah'ın kulu. * Bu isim Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek ve şerefli isimlerindendir. Çünkü, Allah'a itaat ve ibadette, kulluk yapmada devamlı ve en ileride olup bütün ömürlerinde Cenab-ı Hakka maddi manevi bütün hâlâtında itaatttan ayrılmamıştır (A.S.M.). Hem muhterem babasının adı da Abdullah'tır.
ABDULLAH İBN-İ ABBAS (R.A): Ashab-ı Kiram'ın fakih ve müctehidlerindendir. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) amcasının oğludur. Ashâb-ı Kirâm arasında mümtaz bir mevki'e hâizdir. Sahih-i Buhari'de mezkûr olduğu üzere Resul-i Ekrem (A.S.M.), Abdullah hakkında : "İlâhi onu dinde fakih kıl ve kitabını ona öğret!" diye dua buyurmuştu. Bu âli duaya mazhariyetinden dolayı zamanın en bilgin şahsiyeti olmuştu. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) hadislerini ezberlemekte, tefsir, hadis, fıkıh ve ferâiz gibi yüksek ilimlerde eşsizdir. Hz. Ömer ve Osman'ın (Radiyallahü anhüma) hilâfetleri zamanında müftülük vazifesini ifâ ediyordu. Kur'anın tefsirindeki müstesna kudretinden dolayı Habr-ül-ümme, Tercemân-ül-Kur'an, Sultan-ül-Müfessirin gibi yüksek lâkablarla Ashab ve Tabiin arasında şöhret buldu. 1640 hadis rivâyet etmiştir. Hicretin 68. yılında 70 yaşında olduğu hâlde Tâif'de ebedî hayata kavuşmuştur. (R.A.)
ABDULLAH İBN-İ ÖMER: Bi'setten bir yıl önce doğdu. Hicri yetmişüç tarihinde Haccâc-ı Zalim'in emri ile şehid edildi (R.A.) Sahabe-i Kirâmın ileri gelenlerinden ve Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâmın çok bağlılarından ve dâima onun ahlâkını yaşamağa çalışanlardandı. Hz. Ömer Radıyallahü Anh'ın oğlu idi. Hilâfet ve Valilik işlerine hiç karışmadı. Müttaki, cömert, kanaat sahibi, halim bir zat olup kendini dünyaya bağlaması ihtimali olan bir malı olsa derhal onu sadaka verir veya hediye ederdi. (R.A.)
ABDULLAH İBN-İ ZÜBEYR: Ebu Bekir-i Sıddık'ın kızı Esma'nın oğludur. Muhacirlerden ilk doğan çocuk olup cesaret, şecaat, ibadet ve takvası ile meşhurdur. Zübeyr ibn-i Avvam'ın oğludur. Yezid'in saltanatını kabul etmedi ve Mekke'de dokuz sene halifelik yaptı. 73 yaşında şehid edildi. (R.A.)
ABDURRAHMAN BİN AVF: Aşere-i mübeşşereden ve çok fedakar olan Sahabelerdendir. İlk müslüman olan sekiz kişiden birisidir. Bütün ihya-yı din için olan muharebelerde çok fedakârlıkta bulunmuş, birisinde yirmibir yerinden yaralanmıştı. Bir gazada oniki dişini birden kaybetmişti. Medine'ye ve Habeşistan'a hicret edenlerdendi. Çok zengin idi. Bir defa otuz köleyi birden azad etmişti. Hicri 31 tarihinde 71 yaşında vefat etti.
ABE': Kıymet. Ehemmiyet. Meta'.
ABE: İşaret, alamet. * Cemaat, topluluk.
ABECE: Ahmak kimse.
ABED: Hayâ etmek. Arlanmak. * Hışım etmek, kızmak. * Uyuz hastalığı.
ABEDE: (ÎÂbid. C.) İbadet edenler. Âbidler. Tapanlar.
ABEDE-İ ESNAM: f. Puta tapanlar. Putperestler. Heykele baş eğenler.
ÂBEK: Sulu, su dolu olan şeyler. * Çıban. * Civa. (Hg).
ABEKET: (C.: Abekât) Tâne, az şey. * Tuluk içinde kalan yağ bakiyyesi. * Ekmek parçası. * Yılan başı dedikleri ufacık akça boncuk.
ABEL: (C.: Abâl) Yassı ve enli yaprak.
AB-ENDAM: f. Güzellik. Güzel endam.
AB-ENDAZ: Su mühendisi.
ABERASYON: Fr. Sapma.
ABERAT: (Abre. C.) Göz yaşları.
ABES: Davarın kuyruğunda kuruyup kalan bevl ve ters.
ABES: Oyuncak kabilinden faydasız ve boş amel. Lüzumsuz ve gayesiz iş. Tesadüfi. (Bak: Gaye)
ABESE: (Abs. den) Çehresini çattı, sureti kerih oldu (meâlinde).
ABESE SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de sekseninci surenin ismi olup, Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Saliha Suresi, Sefere Suresi de denilir.
ABESE İRCA: Mantık ve matematikte bir isbat şeklidir. Bir hükmün doğruluğunu isbat için, bu hükmü inkâr eden diğer hükmün yanlışlığı isbatlanır. Meselâ: Allah'ın varlığının inkâr edilmesinin imkânsızlığını veya abesiyetini göstermek, Allah'ın varlığını isbat yollarından biridir. Bu, "Abese irca" yolu ile isbat şeklidir.
ABESİYAT: (Abes. C.) Faydasız ve boş şeyler.
ABESİYYUN: Kâinatın ve hâdiselerin başı boş, faydasız ve gayesiz, kendi kendine, Haliksız olduğuna inanmak isteyen bâtıl yoldaki felsefeciler. Zamanımızda Ekzistansializm "Varoluşculuk" adı altında yeniden ortaya çıkan bir varlık ve hayat felsefesidir. İki kola ayrılmıştır. Bunlardan uluhiyeti inkâr edenler, hayatın, varlığın ve insanın var oluşunu abes ve gayesiz sayan ehl-i dalâlet fırkalarından biridir. Hristiyanlık dünyasında bunlara karşı çıkan ikinci kısım ise: Allah'a inanılmazsa herşeyin abes olacağını, bu sebeple Allah'a inanmanın zaruriliğini müdafaa etmektedirler.(Kâinatı abes ve gayesiz itikat eden felâsife-i abesiyyun gibi kendilerini başıboş, hikmetsiz, gayesiz, vazifesiz, Haliksız mı zannediyorlar? Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki, kâinat baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve gayelerle müsmirdir. Ve mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır. Ve evamir-i İlahiyyeye müsahharlardır.S.)
ABEY-SERAN: Fesliğen. * Şiddetli emir. Şer ve mekruh nesne. * Bir dikenli ağaç.
AB-GAH: Fr. Havuz, küçük göl, su biriken yer. * Tıb : Karnın kaburga kemikleri kıkırdağı ve kısa kaburgalar altında olan kısmı. Böğür.
AB-GİNE: Fr. Billur. * Ayna. * Kılınç. * Göz yaşı. * Şişe, sürahi, kadeh.
AB-GİR: f. Suyun biriktiği yer, havuz. * Dokumacılıkta kullanılan fırça.
AB-HANE: f. Abdest bozacak yer. Helâ, tuvalet.
ABHER: Nergis çiçeği, * Dolu kap.
AB-HURDE: f. Su içen.
ABIK: Sebebsiz olarak sahibi yanından kaçan köle.* Civa. (Hg)
ABÎ: f. Ayva. * Suda yaşayan ve suda meydana gelen. * Çok mâvi.
ABÎ: Kurban payı.
ABÎ: Çekinen. * Tiksinen. * Sakınan. * Nazlanan.
ABİD: İbadet eden. Zâhid. Çok ibadet eden. * Köle.
ABÎD: Kullar. Köleler.
ABİD: f. Kıvılcım.
ABİDANE: f. Kul olarak, ibâdet edene yakışır surette.
ABİDAT-I İSLÂMİYE: İslâm medeniyeti anıtları.
ABİDE: Uzun müddet dillerde destan olup kalan beliye ve dâhiye. * Bir milletin târihinde büyük bir değeri hâiz olan vak'a. * Fesahat ve belâgatı dolayısıyle benzeri söylenemeyen şiir. * Tarihte yüksek ve hâkim bir mevkide olan vak'aları veya büyükleri yaşatmak için yapılan bina. * Azametiyle, güzelliğiyle insanı hayrete uğratan mebani. (Süleymaniye ve Ayasofya câmileri gibi.) Uzun müddet yaşıyan edebî, ilmi, sinai eserler. * Geçmiş devirlerden kalma tarihi veya bedii kıymeti olan binalar, kaleler ve harabeleri. * Dikilmiş sütunlar ve bunların üzerindeki resimler, nakışlar, yazılar. * Abidenin arapçadaki manası bizdekinden başkadır: Kendisinden nefretle, haşyetle bahsolunan, uzun müddet dillerde destan olup kalan dâhiye ve beliyyeye denir. (Türk İslâm Ansiklopedisi)
ABİDE: İbâdet eden kadın. (Abide-i zâhide gibi)
ABİDEVÎ: Abide gibi. Abideyi andıran, âbideye benzeyen şekilde.
ABİL: Koyun, at ve deve gibi hayvanlara iyi bakan. * Çayırda otlayarak suya muhtaç olmayan hayvan.
ABİLE: f. Su üzerindeki kabarcık. * Sivilce. Çıban.
ABİR: (Ubur'dan) Bir yerden geçen, giden yolcu. Geçen. * Hz. İbrâhimin (A.S.) dedelerinden birisinin adı.
ABİS: Asık suratlı, ekşi yüzlü kimse. * Arslan.
ABİS: Alaycı, saygısız.
ABİS: Denizlerdeki dokuzbin metreyi geçen derinlikler.
ABÎSE: (C: Abayis) Tarhana.
ABİST: f. Gebe, hâmile.
ABİSTEN: f. Gizli, gizleme. * Gebe. * Dişilik.
ABİSTENÎ: f. Hâmilelik, gebelik.
ABİŞHOR: f. Hayvan sulama yeri. * İçme kabı. * Dinlenmek için kısa bir duraklama, teneffüs. * Günlük yiyecek.
ABİŞTGÂH: f. Gizlenecek yer, gizli yer.
ABİY: Kısmet, nasib,
ABİYE: Örtü ile yüzünü örten, utangaç kız veya kadın.
ABKAME: f. Anadolunun bazı doğu illerinde ve Bağdat'da yapılan, turşu veya salataya benzer bir çeşit yiyecek maddesi. * Ekşi hamurdan pişirilerek sirkeye konulan ve turşu olarak kullanılan bir gıda maddesi.
ABKARÎ: Mutlaka kusuru olmayan. Kâmil. * Bir kavmin seyyid ve şerifi, efendisi. Beşer san'atı olmayan. * Çok güzellik. * Bir nevi döşek.(Abkari: Esasen abkar'e mensub demektir. Ebu Suud ve sair tefsirlerin beyanına göre Abkar: Arabın zu'münce bir Cin beldesinin ismidir ki, Arablar acib gördükleri her şeyi ona nisbetle tavsif ederek abkarî derler. Mu'cem-ül Büldan'da şu tafsil mezkûrdur: Abkar; dolu, yani buluttan inen donmuş sudur. Ve demişlerdir ki, cinnin sâkin olduğu bir arzdır. Meselde: "Keennehüm cinn-i abkar: sanki abkar cinni gibi" denilir...Bazıları da demiştir ki: Abkarinin aslı; vasfına hırs ile rağbet olunan her şeye sıfattır. Bunun da esası; çünkü Abkar'da döşeme ve saire nakışları yapılırdı. Onun için her iyi şey Abkar'a nisbet edilirdi.)
AB-KEND: f. Havuz, dere, su geçidi.
AB-KEŞ: f. Delikli kevgir. * Su çeken, sucu, saka. * Kadeh sunucu.
AB-KUR: f. Lâğım çukuru. Pisliğin aktığı yol ve delik.
ABL: Kalın, büyük nesne. * Bükmek.
ABLA': Ak nesne. * Beyaz taş.
ABLİSE: f. Tarlaya tohum atan, ekinci.
ABLUKA: İtl. Etrafını sarıp hâriçle alâkasını kesme. Bahren muhasara, denizden kuşatma.
ABLUKAYI BOZMAK: Muhasara hattını yarıp geçmek.
ABLUKAYI KALDIRMAK: Muhasarayı bırakmak.
AB-NAK: f. Sulu, ıslak, nemli.
ABONE: Fr. Gazete ve dergi gibi yayınlara peşin para vererek muayyen bir zaman için müşteri olan kimse.
ABONMAN: Fr. Bir imalâtçı ile müşteri arasında düzenli satın alma için yapılan anlaşma.
ABORDA: İtl. Deniz teknelerinin rıhtıma, iskeleye veya başka bir tekneye yanlamasına yanaşması.
ABR: Rüya tabir etmek. Düş yormak. * Yaş akıtmak. Sudan veya başka yerden geçmek. * Söylemeden bir şeyi düşünmek.
ABRA: Bir değiş-tokuşta üste verilen şey. * Teraziyi ayarlamak için hafif gelen kefesine konulan ağırlık.
ABRAN: Ağlayan, ağlayıcı.
AB-RANE: f. Su borularına ve su yollarına bakan mühendis.
ABRAŞ: Alaca benekli at. * Klorofil azlığından dolayı açık renkte lekeleri olan bitki yaprağı.
ABRE: Göz yaşı.
ABS: Karıştırmak, halt. * Güneşte keş kurutmak.
ABS: Kurumak, katılaşmak.
ABS: (Ubus) Huzursuzluktan yüz ekşitmek, çehreyi çatmak.
ABSAL: f. Bahçe, koru, park.
AB-SÜVAR: f. Su üstünde yüzen. * Sudaki kabarcık.
ABŞ: Salâh. * Hüsn. İbâdet. * Gaflet.
AB-ŞAR: f. Şelâle, su akarken çıkardığı ses, şırıltı.
AB-ŞİNAS: f. Sudan anlıyan. * Gemi kılavuzu.
ABT: Deveyi ve koyunu hastalanmadan sağ iken boğazlamak. * Kazılmamış yeri kazmak. * Yarmak.
ABT: Yalan, Şübhe uyandırıcı hareket.
ABU: f. Nilüfer çiçeği.
ABUS: Çatık çehreli. asık yüzlü. Yüzü ekşi.
ABV: Yüzün güzel olması. Nizamlı oluş. (Bak: Ta'biye)
AB-VEND: f. Maşrapa, bardak, su kabı.
AB-YAR: f. Sulayan. * Mc: Bereketlendiren, feyizlendiren.
AB-YARÎ: f. (Asıl mânâsı sulama ise de, lisanımızda yalnız mecazi mânâsiyle bazı eski nesir yazarları tarafından kullanılmıştır). Yardım, itimat.
AB-YÂRÎ-İ HİMMET: Korumak için yapılan yardım, himmet yardımı.
AB-YÂRÎ-İ HİMMETİNİZLE: Himmetiniz yardımıyle, himmetiniz sayesinde.
AB-ZEN: f. Küçük havuz. * Banyo.
ÂDÂB: (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir."Edipler edepli olmalı" yani yazarlar, edebiyatçılar dine, ahlâka ve terbiyeye uymalı. Aksi halde edebiyatçı adına lâyık olamazlar, edepsiz olurlar.(Sünnet-i Seniyyenin meratibi var. Bir kısmı vâciptir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı Garrâ'da tafsilâtiyle beyan edilmiş. Onlar muhkemattır. Hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da, nevâfil nevindendir. Nevâfil kısmı da iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tâbi Sünnet-i Seniyye kısımlarıdır. Onlar dahi Şeriat kitablarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid'attır. Diğer kısmı, "âdâb" tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniyye kitablarında zikredilmiş. Onlara muhalefete, bid'a denilemez. Fakat âdâb-ı Nebevi'ye bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakiki edebden istifade etmemektir. Bu kısım ise (örf ve âdât), muamelât-ı fıtriyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tevâtürle malum olan harekâtına ittiba etmektir. Meselâ: Söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taalluk eden çok Sünnet-i Seniyyeler var. Bu nevi Sünnetlere "âdâb" tabir edilir. Fakat o âdâba ittiba eden, âdâtını ibadete çevirir. O âdâbdan mühim bir feyz alır. En küçük bir âdâbın mürââtı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı tahattur ettiriyor; kalbe bir nur veriyor. Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimi İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taalluk eden Sünnetlerdir. Şeâir, âdeta hukuk-u umumiye nev'inden cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyle o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes'ul olur. Bu nevi şeâire riya giremez ve ilân edilir. Nâfile nev'inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir. Sünnet-i Seniyye, edebdir. Hiçbir mes'elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: $ Yâni : "Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş." Evet Siyer-i Nebeviyyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, kat'iyyen anlar ki: Edebin envâını, Cenab-ı Hak, Habibinde cem'etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terkeden, edebi terkeder. L.)
ÂDÂB-I MİLLİYE: Millete ait edep ve terbiyeler.
ÂDÂB-I MUAŞERET: Beraber yaşayışta, hoş ve İslâmca yaşama ve geçinme usulleri. Peygamberin (A.S.M.) sünnetine uygun olan hareket. İnsanlara karşı edebli olma, insanca ve İslâmca yaşama âdâbı. Adâba dair sünnet-i peygamberiyeye uymak.(... İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muâmele etmektir. M.)
ÂDÂB-I UMUMİYE: Umumi ahlâk kaideleri.
ÂDÂB U ERKÂN: Edebler, kaideler ve rükünler. Ahlâk ve terbiye kaideleri.
ADEM-ÂBÂD: f. Yokluk. Yokluk alemi.
ADEM-İ ABESİYYET: Abes olmayış. Faydasız ve boş olmamak.
ADEM-İ KABUL: İsbatı tasdik etmemek. Şek, hükümsüzlük. İman hükümlerini lâkaydlıkla karşılamak, nefy ve inkâr etmek, kabul etmemek, göz kapamak gibi câhilâne bir hükümsüzlük. Bir terk, bir cehl-i mutlak. (Kabul etmemek başkadır. İnkâr etmek başkadır. Adem-i kabul, bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu surette, çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı, onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise: O adem-i kabul değil, belki o kabul-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı, hareket etmeye mecburdur. M.) (Bak: Kabul-i adem)
AFİTAB: f. Güneş. * Mc: Pek güzel. * Çok güzel yüz.
AFİTÂBÎ: Güneşe âit. * Güzelliğe dâir.
AFTAB: f. Güneş. * Pek güzel şahıs. * Çok parlak çehre.
AFTÂB-GERDAN: f. Güneşten korunmak üzere başa giyilen şey. * Avcı kulübesi.
AFTÂB-I KUREYŞ: Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz.
AFTABE: f. İbrik. Su kabı.
AFTAB-GERDEK: f. Kaya keleri. * Ayçiçeği.
AFTAB-GERDİŞ: f. Yer yüzü. * Kaya keleri. * Devamlı güneş gören yer.
AFTAB-GİR: f. Güneşlik, şemsiye. * Güneş gören yer.
AFTABÎ: f. Güneşlik, şemsiye, tente. * Güneşe ait, güneşle ilgili.
AFTAB-PEREST: f. Nilüfer çiçeği. * Güneşe tapan kimse. * Ayçiçeği.
AFTAB-RU: f. Güneş yüzlü, yüzü güneş gibi parlak (güzel). * Sevimli, dilber. * Güneşe karşı olan (yer).
AĞTABAKA: Tıb: Görme sinirlerinin göz yuvarlağı içinde dağılmasından meydana gelen zar.
AHABİR: (Ahbâr. C.) Hikâyeler. * Rivayetler.
AHABİŞ: (Habeş. C.) Habeşliler.
AHBAB: Dost. Sevilen dostlar. Sevilenler. Ehibbâ, muhibler.
AHKAB: Yabani eşek.
AHKAB: Uzun zamanlar.
AHRAB: Kulağı kesik. * Kulaktaki küpe deliği.
AHŞAB: Kereste. Tahta. Ağaçtan yapılan bina. * Ağaçtan olanlar.
AHTAB: (Hatab. C.) Odunlar.
AHZ U KABUL: Alıp kabul etmek.
AHZAB: (Hizb. C.) Hizbler, bölükler, kısımlar, gruplar. * Toprağı katı yer. * Kur'ânın kısımları. Hizbleri.
AHZAB SURESİ: Kur'ân-ı Kerimde otuzüçüncü surenin adı olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
AHZ Ü KABZ: Kendine mal etme.
AKAB: Topuk. Ökçe. * Bir şeyin hemen arkası. * Bir şeyin gerisinde olan zaman veya mekan.
A'KAB: (Akab. C.) Bir şeyin hemen sonrası.
AKABE: (C.: Akabât) Bâdire. Sarp ve çıkılması müşkül yokuş. * Tehlikeli geçit. Dar ve iki tarafı pusu yeri olan boğaz. * Muhatara, tehlike. * Hastalığın veya başka bir halin en tehlikeli ve korkulur süresi. * Kızıldenizin kuzey ucunda, Süveyş'in doğu tarafında bulunan dar bir körfezin ismi.
AKABE BİATI: Nübüvvetin 11. senesinde Mekke'nin haricindeki Akabe denilen yerde Medine ahalisinden bir cemaatın, Hz. Peygamber'le (A.S.M.) gürüşüp konuşarak İslâm'ı kabul ve tasdik ettikleri biat hâdisesi.
AKAB-GİR: f. Peşe düşen, kovalıyan.
AKABİNDE: Arkasından, hemen arkadan. Hemen ardından.
AKAB-REV: f. Arkadan gelen. Peşe düşmüş, arkaya takılmış.
AKRABA: Aralarında soyca, nesebce yakınlık olanlar. Yakınlar.
AKSAB: (Kusb. C.) Kalın bağırsaklar.
AKTAB: (Kutb. C.) Kutublar. Hak tarikatların reisleri, şahları.(Âlem-i İslâmda, her biri ümmetin ehemmiyetli bir kısmını dâire-i dersine alıp hârika irşad ve kerametlerle manevi terakki ettiren ve hüccetler yerine müşahedata, keşfiyyata dayanan en derin ehl-i tahkik ve hakikat olan zatlar. Ş.)
AKTAB-I EHL-İ BEYT: Ehl-i Beytten yetişen kutublar. Yâni, büyük mürşidler.
AKTAB-I ERBAA: Ehl-i sünnet âlimleri ve mütebahhir ve maneviyatta çok ileri zatlar tarafından şimdiye kadar dört büyük kutup olarak bilinen veliler.(Seyyid Abdulkadir-i Geylâni, Seyyid Ahmed-i Bedevi, Seyyid Ahmed-i Rufâi, Seyyid İbrahim Desuki.)
ÂL-İ ABÂ: Hz. Peygamberin (A.S.M.) kendisi ile beraber, kızı Hz. Fâtıma Validemiz, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den (R.A.) müteşekkil hey'et. "Hamse-i âl-i abâ" da denir. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) giydiği abâsını mezkur sahabe-i güzin hazeratının üzerine örterek hususi dua ettiğinden bu isimle anılmaları meşhurdur.(Bediüzzaman Hazretlerinin "Lem'alar" adlı eserinin Ondördüncü Lem'asında bu meseleye dair izahat vardır.)
ÂL-İ ABBAS: Emevilerden sonra 749 senesinden 1258 senesine kadar süren Abbasi hükümdar ailesi.
ALABALIK: t. Akıntısı sert olan soğuk ve tatlı sularda bulunan bir cins leziz balık.
ALABANDA: İtl. Gemilerde dümeni tam sancağa veya iskeleye kırma, yahut geminin bir tarafındaki toplara ateş etme kumandası. * Mc:Şiddetle kınama ve azarlama.
ALÂKABAHŞ: f. İlgi uyandıran. Alâka uyandıran.
ÂLÂT-I TAB'İYYE: Baskı âletleri. Matbaa levâzımatı.
ALE-L-HESAB: Hesâba sayarak.
ÂLEM-İ ESBAB: Sebepler âlemi. Her şeyin bir sebebe dayanarak olduğu âlem. Bu dünya.
ÂLEM-İ HÂB: Uyku ve rüyâ âlemi. Bazan âlem-i mâna, âlem-i misal, âlem-i nevm gibi tâbirler de kullanılır.
ÂLEM-İ SABAVET: Çocukluk dünyası.
ÂLEM-TAB: f. Dünyayı aydınlatan, cihanı parlatan.
ALE-S-SABAH: Erkenden, sabahın ilk saatlerinde.
ALFABE: Fr. Bir lisandaki sesleri gösteren harflerin, belli bir sıraya göre dizilmiş takımı. * Okuyup yazmayı yeni öğrenecekler için başlangıç kitabı. * Bir işin başlangıcı.
ALFABETİK: Fr. Alfabe sırasına göre dizilmiş.
ÂL-İ ABA: (Bak: Âl)
ÂLİ-CENAB: f. İyilik sahibi, yüksek ahlâklı. Cömerd. Büyük zat.
ALÎK-ÜD-DEVÂB: Yem torbası.
ALLAHÜ A'LEM Bİ-S-SAVAB: Allah daha iyi bilir. Allah doğrusunu en iyi bilir.
A'NÂB: (İneb. C.) Üzümler. Yaş üzümler.
ANÂBİL: Kaba nesne.
ANÂSIR-I HİSABİYYE: Mat : Bir hesabı yapmak için gerekli olan mâlûmatlar.
AN-İL-GIYAB: Kendisi yokken, gıyabında, arkadan.
ANNAB: Üzümcü.
ÂRÂB: (İrb ve İrbe. C.) Hacetler. * Uzuvlar. * Akıllar, zekâlar. * Hileler, oyunlar.
ARAB: Ceziret-ül Arab, Şam, Hicaz, Irak, Yemen, Mısır ve Afrika'nın şimâlinde yaşayan geniş bir kavmin adı.
A'RAB: Göçebe Araplar, çölde yaşayan Araplar.
ARÂBE: (C: Arâbât) Keçi veya koyunun memesine geçirilen torba. * Açık saçık konuşma.
ARABE: (Arben) Yemek yeme.
ARABESK: Süslemede kullanılan bir çeşit tezyinat.
ARABÎ: Arabça, Arab dili. Arab kavmine mensub.
A'RABÎ: Çölde yaşayan Arab.
ARABİSTAN: f. Arap ülkesi. Arapların yaşadığı ülke.
ARABİYYAT: (Arabiyyet. C.) Arapçaya dâir ilimler, kitab veya fikirler. Arap edebiyatı.
ARABİYYET: Arapça ile ilgili olan (İlim, fikir veya kitap). Arap edebiyatı.
ASÂB: Geyik, gazâl.
ASAB: Sinir. Damar.
A'SÂB: (Asab. C.) Sinirler. Damarlar.
A'SÂB-I GÛŞ: Kulak sinirleri, kulaktaki sinirler.
A'SÂB-I MUHARRİKE: Hissi, duyguyu vücuttaki haber merkezine bildiren sinirler. Hareket ettirici sinirler.
ASABE: Kuvvet, şiddet. * Bir tek sinir. * Baba tarafından akraba olanlar. * Bir kimseye yardım ve takviye eden akrabası takımı. * Fık: Eshab-ı Feraiz, hisselerini aldıktan sonra geri kalanı, terekeyi alan kimse. (Babası ve evladı olmayan kimseye vâris olan.)
ASABİ': (Usbu'. C.) Parmaklar.
ASABÎ: Sinirli. Öfkeli.
ASABİYY-ÜL-MİZAC: Yaradılışça sinirli olan kimse. Yaradılışı itibâriyle asabi, hırçın, öfkeli olan.
ASABİYYET: Sinirlilik. Fart-ı gayret. İmân ve İslâmiyeti, kendi akrabasını, vatanını, din veya milliyetini müdâfaa etmek gayreti. Hamiyyet.
ASABİYYET-İ CAHİLİYYE: İslâmiyetten evvelki câhiliyyet asabiyyeti. Menfi milliyet. Irkçılık, yani, aşırı derecede kendi kavim ve kabilesini koruma ve iltizam gayreti.(Asabiyyet-i cahiliyye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkeb bir mâcundur. Bunun için menfi milliyetçiler, milliyeti mâbud ittihaz ediyorlar. Hamiyyet-i İslâmiyye ise, nur-u imândan in'ikâs edip dalgalanan bir ziyadır. M.N.)
ASABİYET-İ KAVMİYE: Vatanperverlik. Menfi milliyetçilik, Asabiyet-i câhiliye, asabiyet-i milliye, asabiyet-i nev'iyye gibi tabirler de aynı mânayı ifâde eder. (Bak: Asabiyet-i Câhiliyye).
ASABİYYETEN: Asabi olarak. Sâde kendi milliyetini, soyunu sevmekle.
ASAGİR Ü EKÂBİR: f. İtibar ve mevkice küçükler ve büyükler.
ASBAB: (Sabeb. C.) Çukur yerler.
ASHÂB: (Eshâb) (Sahib. C.) Arkadaş olanlar. Sahip olanlar, kullanma yetkisine sahip kişiler. * Halk, ahali. * Sahabeler, yani Peygamberimiz Hz. Muhammed'i (A.S.M.) görmüş ve mü'min olarak ona ve onun mesleğine bağlı kalmış olan zatlar. Bu kişiler, insanlık, doğruluk ve her türlü faziletlerde en ileri seviyede bulunan şahsiyetlerdir.Onlar Peygamberimizi (A.S.M.) her an yakın alâka ile takip ederler ve O'na, her cihetle ittibaa çalışırlardı. Dâima sıdk ve sadakatten, doğruluk ve faziletten ayrılmamak cehdi içinde idiler. İslâmiyetin neşir ve tâmimi için her çeşit fedakarlıktan çekinmezlerdi. Risale-i Nur Külliyatından Mektubat isimli eserde denildiği gibi: "Âl ve Ashâb nâmında bu zevat-ı kirâm, nev-i beşerin enbiyadan sonra ferâset ve dirâyet ve kemâlâtla en meşhur, en muhterem, en nâmdar, en dindar ve en keskin nazarlı tâife-i azimesi" dirler.(R.A.)
ASHÂB-I BEDİR: Hz. Peygamber (A.S.M.) ile Bedir muharebesinde bulunan sahâbeler (R.A.)
ASHÂB-I CENNET: Cennet ehli. Cennetlik olanlar, Cennetlik oldukları ümid edilenler veya cennete gidecekleri müjdelenmiş olanlar. (Bak: Aşere-i Mübeşşere)
ASHÂB-I DEVLET: Devlete mensub olanlar. Devlet adamları.
ASHÂB-I EYKE: (Ashâb-ı Leyke) Şuayb'ın (A.S.) Allah tarafından kendilerine gönderildiği kavmin adı. Yerleri ağaçlı olduğundan bu isim verilmiştir.
ASHÂB-I FERÂİZ: Mirascılar. Ölen kimsenin malında hissesi olan akrabâları.
ASHÂB-I FİL: İslâmiyetten önce Kâbe-i Muazzamayı tahrib için Mekke'ye hücum eden Habeş ordusunun ismi ( Önlerinde fil bulunduğundan, zırhlı vasıtalar gibi ondan faydalandıklarından bu isim verilmiş olduğu nakledilir.
ASHÂB-I GÜZİN: Mümtaz ve en meşhur sahâbeler.
ASHÂB-I KALEM: Kalem ashabı. Memurlar.
ASHÂB-I KALİB: Bedirde öldürülüp kuyuya atılmış olan müşrikler.
ASHÂB-I KEHF: Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'da bahsi geçen ve devirlerinin zâlim padişahından gizlenerek ve onun şerrine âlet olmaktan çekinerek, beraberce bir mağaraya saklanıp, Rabb-ı Rahimlerine (C.C.) sığınan, dindar ve makbul büyük zâtlar. İsimleri rivâvette şöyle sıralanır: Yemlihâ, Mekselinâ, Mislinâ, Mernüş, Debernüş, Sâzenüş, Kefeştatâyüş. Kendilerine sâdık köpeklerinin adı da Kıtmir'dir.
ASHÂB-I KİRAM: Hz. Muhammedin (A.S.M.) Ashabı, sahabeleri.
ASHÂB-I MATLUB: Huk : İflâs hâlinde bulunan şahsın, kanuni alacaklılarının yekûnü.
ASHÂB-I MEŞ'EME: Uğursuz, kötü, dine muhalif olanlar.* Solak, sol tarafta, alçak mevkide bulunanlar.
ASHÂB-I MEYMENE: Dinen ihtiram mevkiinde bulunan yüksek haysiyet sahibleri. Hayırlı kimseler.
ASHÂB-I RESS: Kur'anda bahsi geçen bir kavim adıdır. Kimler oldukları kati bir şekilde tesbit edilemiyor. Râvilerin ekserisi, peygamberlerine isyan eden ve onu öldürüp kuyuya atan, bundan dolayı da Cenab-ı Hakkın helâk ettiği bir kavim olduğu hakkında ittifak etmektedir. (Furkan Suresi, 38 inci Ayet)
ASHÂB-I RIDVÂN: Cenab-ı Hakkın rızâsıyla müjdelenen sahâbeler. (R.A.) (Bak: Bi'at-ı Rıdvan)
ASHÂB-I SUFFA: Suffa ehli. Bunlar, Hz. Peygamberin (A.S.M.) mescidine bitişik üstü örtülü, etrafı açık bir yerde otururlardı ve orada yaşarlardı. Bu zatların yaşayışları ve hâlleri din hizmeti, hayatı bakımından büyük değer taşımaktadır. Bütün hayatları Peygamberimiz'in (A.S.M.) yanında bulunarak Kur'ânın en yüksek derslerini alır, öğrenirler ve öğretirlerdi. İslâmiyeti öğrenmek, öğretmek ve yaymak için her türlü şahsi menfaatlerini terkederek tam bir İslâm fedaisi olarak yaşarlardı. Bunlar evlenmezler ve dünya işleriyle uğraşmazlardı. Ashab-ı Suffa'nın bu hizmetleri sebebiyle ve bu çok büyük fedakârlıkları vesilesiyle İslâmiyet az zamanda çok yayılmış ve kökleşmiştir. Peygamberimiz'in (A.S.M.) hadis-i şerifleri mükemmel bir şekilde muhafaza altına alınmış ve zamanımıza kadar hatta kıyamete kadar sağlam bir şekilde devam etmesi sağlanmıştır.Bu Ehl-i Suffa'nın ahvâli Kur'an-ı Kerim hizmetine ilk ve en mühim başlangıç olduğu ve herkese büyük ibret ve ders teşkil edeceği için, Sahih-i Buhâri Tercemesi Yedinci Cildinin 62 ve 63 üncü sahifelerindeki alâkalı kısmı naklediyoruz: "Suffa, Kamus Müterciminin dediği gibi ve hepimizin bildiği veçhile, eski yerlerdeki "sed", "seki" gibi yüksekçe eyvana denir. Lisanımızda tahrifle "sofa" tâbir olunur. Ehl-i suffa buna izâfe edilmiştir. Ashâb-ı Suffa; aileden cüdâ, gaile-i dünyeviyeden âzâde ve bütün mânası ile feragatkâr bir hayata mâlik olan bir zümre-i mübârekenin ekseri vakitleri Resül-i Ekremin (A.S.M.) huzurunda geçerdi. Dâima Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) ahz-ı feyz ederlerdi. Taraf-ı Peygamberiden tâyin buyurulan muallimler mârifetiyle de kendilerine Kur'ân tâlim edilirdi. Bunlardan yetişenler müslüman olan kabilelere tâlim-i Kur'ân için gönderilirdi. Bu cihetle bunlara "Kurrâ" denilirdi. Bu suffaya da "Darul-Kurrâ" demek en münâsib bir isimdir. Nur-u Kur'an'ın "lemhat-ül basar" denilebilecek derecede az bir zaman zarfında âfâk-ı âleme intişar etmesi, bu ilim ocağının yetiştirdiği güzideler sâyesinde müyesser olmuştur. Mütevâzi ve fakat çok feyyaz olan dörtyüz, beşyüz raddesinde dâimâ Kur'ân ile, icâbında gazâ ile meşgul olan bir irfân-ı Kur'ân ordusu bulunuyordu. İçlerinden teehhül edenler kadro haricine çıkardı. Fakat, yenileri ile ikmal edilirdi. Burası bütün mânası ile leyli ve meccâni bir dâr-ul-ilim idi. Müdâvimleri ne ticaretle, ne bir san'at ve harâsetle iştigal etmezdi. Maişetleri taraf-ı risâlet-penâhiden ve ağniyâ-ı ashâb tarafından te'min edilirdi. Bu hakikatı, Ehl-i Suffa'nın mübarek simâlarından birisi olan Ebu Hureyre (R.A.) kendisinin çok hadis rivâvet ettiğinden şikâyet edenlere karşı verdiği şu müskit cevabında pek güzel ifâde etmiştir: "Benim kesret-i rivâyetim çok görülmesin; muhacir kardeşlerimiz çarşıdaki, pazardaki ticaretleri ile, "Ensar" kardeşlerimiz de tarlalardaki, bahçelerdeki ziraatleri ile meşgul bulundukları sırada, Ebu Hureyre, Peygamberin (A.S.M.) mübârek nasihatlerini hıfzediyordu..." demişti.Resul-i Ekrem (A.S.M.) Ashâb-ı Suffa'nın maişeti ile, tâlim ve terbiyesi ile pek yakından alâkadar olurdu. Hattâ saadet-hâneleri ihtiyacatı ile ikinci derecede meşgul bulunurdu. Bir kerre Hz. Fâtıma (R.A.) el değirmeni ile un öğütmekten usandığından şikâyet ederek bir hizmetçi istediğinde, Resül-i Ekrem (A.S.M.) - "Kızım! Sen ne söylüyorsun?... Henüz Ehl-i Suffa'nın maişetini yoluna koyamadım" buyurmuştu.Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) hiç bir mev'izaları, hiç bir hitâbeleri yoktur ki, bunun irâdı sırasında Ashâb-ı Suffa orada hazır bulunmasın, dinleyip, hıfzederek diğer ashâba nakletmesin... Bu suretle ahkâm-ı İslâmiyyenin hıfz ve naklinde Ehl-i suffanın pek müstesna te'sirleri görülmüştür.İçlerinde Ebu Hureyre (R.A.) gibi müstesnâlar yetiştiği gibi, ilmi varlık göstermiyenler de vardı. Fakat, hangi türlü tedris gösterilebilir ki, umumi surette böyle sihir-âmiz bir feyz verebilmiş olsun.."Hak Dini Kur'ân Dili Cilt 2, sahife: 939, 940, 941 de de şu izahat vardır:"Bir gün Resul-i Ekrem (A.S.M.) Ashâb-ı Suffa'nın başlarında durmuş, hallerini nazar-ı tetkikten geçirmişti. Fakirliklerini, çekmekte oldukları zahmetlerini gördü ve kalblerini tatyib edip onlara buyurdu ki: - "Ey Ashâb-ı Suffa! Sizlere müjdeler olsun ki; her kim şu sizin bulunduğunuz hâl-ı sıfâtta ve bulunduğu halden râzı olarak bana mülâki olursa, o benim refiklerimdendir... "
ASHÂB-I SUYÛF: Bizzat harbe iştirak edip kılıçları ile cihad edenler.
ASHÂB-ÜŞ-ŞİMÂL: Amel defterleri sol taraflarından verilecek olan cehennemlik kimseler. Solcular.
ASHÂB-I ŞUHÛD: (Bak: Ehl-i Şuhûd)
ASHÂB-I TAHRİC: (Bak: Tahric)
ASHÂB-I UHDÛD: Cenab-ı Hakka imân ve itâat edenleri çukurlara doldurup yakan veya sopa ile döven, fir'avn gibi zâlim kimseler.
ASHÂB-I YEMİN: Ahid ve yeminlerinde sebât edenler. Kendi kazançlarından ziyâde Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve ikrâmına kavuşacakları ümid edilenler. Allah'a itâatleri ve amelleri iyi olup ahirette amel defterleri sağ taraftan verilecek olanlar. Sağcılar. Mukaddesatçılar. Kur'an ve İmân yolunda Allah (C.C.) için çalışanlar ve bunlara taraftar olanlar. Sağlam ve helâl dâiresinde çalışan kimseler. Cennetlik olanlar.
ASKABE: Küçük salkım.
ASLÂB: (Sulb. C.) Sulbler, beller.
ASSÂB: İplikçi.
A'ŞAB: (Aşb. C.) Tâze otlar.
AŞABE: Yaş otun çok olması.
AŞİYAN-I HARÂB: Yıkılmış yuva, tahrib edilmiş mesken.
AŞNAB: f. Yüzen, yüzücü.
AŞŞAB: (Aşşeb. den) Nebatları, bitkileri toplayarak ve misallerini kurutarak her biri üzerinde ilmî incelemeler yapan âlim.
ATAB: Mahvolma, ölme.
ATABEY: (Atabek) Selçuklular devrinde şehzadelere mürebbilik eden şahıs, lala.
ATEH KABL-EL MİÂD: Erken bunama.
ATEŞ-İ ÂB-PERVER: Mc: Hançer, kama, kılınç.
ATLAB: (Tâlib. C.) Arayanlar, talibler; bilhassa talebeler.* (Tılb. C.) Kadın peşinde dolaşanlar, zamparalar.
ATNAB: (Tınâb. C.) Çadır ipleri. * Ağaç kökleri. * Tıb : Vücuttaki sinirler.
ATRAB: Oyunlar. Eğlenceler. Şenlik ve ferahlıklar.
AVABİS: Müdhiş, çetin günler. * Yüzü abûs kimseler.
A'YAN-I SÂBİTE: Tas: İlm-i İlâhide eşyanın ezelden beri sâbit olan sûret ve hakikatları. Mevcudat-ı ilmiye. (Bak: Adem-i hâricî)
AYŞ U TARAB: Yeme içme, eğlence.
AYYAB: Kusur görücü, ayıb gören.
AZAB: Dünyada işlenen suç ve kabahate karşılık olarak âhirette çekilecek ceza. * Eziyet. Büyük sıkıntı. Şiddetli elem.
AZAB-I CEHENNEM: Cehennem azabı. * Mc: Büyük ıztırab, sıkıntı.
AZAB-ENGİZ: f. Azab verici, keder verici.
A'ZAM-I ESBAB: Sebeplerin en büyüğü.
AZM-İ AKAB: Tıb: Ökçe kemiği.
AZM-İ KASABA: Tıb: Baldır kemiği.
ABA-PUŞ: f. Aba giyen, derviş. * Fakir.
AB-KEŞ: f. Delikli kevgir. * Su çeken, sucu, saka. * Kadeh sunucu.
A'ŞAB: (Aşb. C.) Tâze otlar.
AŞNAB: f. Yüzen, yüzücü.
BÂB: Kapı. * Kısım. * Mevzu. * Fasıl. Bölüm. Parça. Kitab. * Hususi madde. * Sığınacak yer. * İş. * Şekil. * Tövbe.
BÂB-I ÂLEM: Âlemin kapısı. Herkesin girip çıktığı yer.
BÂB-I ÂLÎ: Yüksek kapı. * Tanzimattan önce sadrazam kapılarının, daha sonra da hükümet dairelerinin çoğunun içinde toplandığı bina. * Mc: Osmanlı Hükümeti.
BÂB-I ÂSAFÎ: Tar: Sadrazam konağı.
BÂB-I FETVA: Eskiden şeyhülislamların oturduğu daire. Fetvalar burada verilirdi.
BÂB-I HÂNE: f. Hırsızların yeri. * Fuhuşhane. * Tembeller yurdu.
BÂB-I HIFZ VE HAFÎZİYET: Cenab-ı Hakk'ın herşeyi muhafaza edip varlığını devam ettirmesi bahsi.
BÂB-I HİKMET: Cenab-ı Hakk'ın herşeyi hikmetli ve maslahatlı yaratması bahsi.
BÂB-I HÜKÜMET: Hükümet dairesi, hükümet kapısı.
BÂB-I HÜMAYUN: Topkapı Sarayı'nın ilk kapısı.
BÂB-I İHYA VE İMATE: Öldürmek ve diriltmek bahsi ve mevzuu.
BÂB-UL MENDEB: Kızıldeniz'de Hint Denizi yakınlarında bulunan bir boğazın adı.
BÂB-I SAADET: Saadet kapısı. * Sultanın sarayı. * İstanbul şehri.
BÂB-I SERASKERÎ: Serasker kapısı. Eski Milli Müdafaa Vekâleti. Milli Savunma Bakanlığı. Şimdiki İstanbul Üniversitesi'nin kapısı.
BÂB-I ŞERÎF: Konya'da bulunan Mevlana türbesinin kapısı.
BÂB: f. Lâyık, uygun, münasib, elverişli. * Hayır, uğur.
BAB(A): f. Evlat sahibi erkek. Ata, ecdat. * Gemi halatlarının bağlandığı yer. * İnşaatta ağırlıkların bindirildiği direk. * Mânevi rehber, şeyh. * Bektaşi şeyhi. * Hayırhah ve muhterem. * Daha çok zencilerde olan bir hastalık cinsi.Aile reisi babadır. Babanın hayatta en büyük eseri, yetiştireceği hayırlı evlâttır. Evlâdın yaptığı hayır ve sevap işleri, onu yetiştiren babanın amel defterine de geçer. Her baba çocuğunu müslüman olarak yetiştirmekle görevlidir. Evlâd da dine aykırı olmayan emirlerini saygı ile yerine getirmekle yükümlüdür. İslâm ailesinde baba-evlat ilişkisi sadece bu dünya hayatıyla sınırlı değildir. Ebedi âlemde de devam edeceği esasına göre olur.
BABA-YI ÂLEM: Hz. Adem (A.S.)
BABA-YI ATİK: Babaeski. (Trakya'da bir şehir)
BABACAN: Biraz kalender davranışlı, cana yakın.
BABAYAN: (Baba. C.) f. Tarikat babaları, şeyhleri. Bektaşi şeyhleri.
BABAYİĞİT: Yetişmiş delikanlı, tam bedenî kuvvetini almış genç. Cesur, yiğit.
BABET: f. Bent, fırka. * Münasip bir şey. Taalluk, münasebet, alâka, ilişki.
BABEYN: İki kapı. * Mc: Dünya ve âhiret.
BAB HARCI: Mahkemelerde kadıların, naiblerin, mal ve mukataa kalemlerinde bulunan memurların aldıkları bir nevi harç.
BÂBİL: Asurlular devrinde Irak'ta kurulan şehirlerden biri. Bağdat'ın aşağı tarafında bulunan ve büyücülüğünden dolayı, eski edebiyatımızda "Çeh-i Bâbil" olarak yer alan ve birçok dillerin meydana gelmesi bakımından da adı geçen "Bâbil Kulesi"nin bulunduğu ilkçağdan kalma bir şehir.
BÂBİL KULESİ: Tevrat'ın rivayetine göre Hz. Nuh'un (A.S.) oğulları tarafından gökyüzüne ulaşmak için yaptırılmış büyük bir kuledir. Rabbimiz bu kulede çalışmakta olanların dillerini değiştirmiş ve birbirlerini anlamaz hale getirmiştir. Bundan dolayı tamamlanamamış ve 72 dil burada meydana gelmiştir. (Buna "tebelbül-i akvam" denir.) Müslümanlıkta, bu kuleyi Nemrud'un gökyüzüne yükselerek Allah'ın işlerine karışmak maksadıyla yaptırmış olduğu rivayet edilir. Milâttan önce yaşamış olan eski Yunan tarihçisi Herodot, Bâbil'deki Baal Ma'bedinin gayet yüksek bir kule olduğunu seyahatinde görerek anlatmıştır ki; Bâbil ve Nemrut Kulesi denen şeyin bu olması ihtimali vardır. (T.L.)
BABUR: (Zahirüddin Muhammed) Hindistan'da büyük Müslüman Türk devletinin kurucusu ve Timur'un beşinci göbekten torunudur. Fergana Emiri olan babası Ömer Şeyh'in ölümünden sonra tahta geçmiştir. (1494)
BABUR-NAME: f. Bâbur Şah'ın Vekayi ismindeki meşhur hatıra kitabı.
BABÜK: Ahmak, sersem adam.
BABZEN: f. Ağaçtan veya demirden yapılmış olan kebap şişi.
BÂD-I SABÂ: Baharda esen hafif ve hoş rüzgar, seher yeli.
BA'DE HARAB-İL BASRA: Basra harab olduktan sonra. * Mc: İş işten geçtikten sonra.
BÂ-HABER: Haberi olan, haberli. * Zeki, akıllı. * İhtiyatlı, tedbirli.
BÂ-HABERAN: (Bâ-haber. C.) Haberliler, haberi olanlar. Akıllı, zeki, ihtiyatlı kimseler.
BA-SAVAB: Doğruca, doğrulukla.
BEDEL-İ RAKABE: Huk: Kölenin sahibi tarafından azad edilmesi için, şahsı yerine geçen kıymeti veya nefsi karşılığında vermeyi kabullendiği ıtk veya kitabet akçesi.
BEHREYAB: f. Nasibi olan, hissesi olan.
BELABİL: (Belbâl - Belbele. C.) Vesveseler. Kederler. Tasalar. * (Bülbül. C.) Bülbüller. Andelibler.
BENU-L GABRA: Dervişler, uğrular.
BERABER: f. Birlikte bulunan. * Müsavi, eşit. * Bir hizada olan. * Refakat, birlik.
BERABERÎ: f. Eşitlik, müsavilik, beraberlik.
BERABER MÎ-ZENEND HER ŞEY: Herşey berâber söylüyor, çarpıyor, konuşuyor.
BERF-ÂB: f. Karlı soğuk su. Kar suyu.
BERGAB: f. Su bendi. Suyun biriktirildiği yer. Baraj.
BERHABE: Minder. Döşek, yatak. * Aynı döşek veya yatakda beraber yatılan kimse.
BER-SABIK: f. Eskisi gibi.
BESERE-İ HABİSE: Çıktığı yeri kangren eden ve adına da kara kabarcık denen öldürücü bir hastalık.
BETYAB: f. Mihnet, keder, dert, gam, kaygı, elem.
BEVABET: Kapıcılık, kapı bekçiliği.
BEVABÎ: Kapıcılık, kapı bekçiliği.
BEVVAB: Kapıcı. * Menedici.
BEVVAB-I Mİ'DE: Mide kapısı.
BEVVABAN: (Bevvâb. C.) Kapıcılar.
BEVVABÎN: (Bevvâb. C.) Kapıcılar.
BEYABAN: f. Çöl. Sahra. * İmar olunmamış arazi. * Kır.
BEYYAB: Saka, sucu.
BÎ-AB: f. Susuz, kuru. * Donuk. * Rezil, utanmaz, hayasız.
BÎ-HABER: f. Habersiz, bilgisiz.
BÎ-HESAB: f. Sayısız, hesapsız.
BÎ-HİCAB: Hicabsız, perdesiz, âşikâr olarak.
BÎ-İRTİYAB: f. Şüphesiz.
BİLABİL: Elem, keder, tasa, dert, gam. * Telâş.
BİLAL-İ HABEŞÎ: Resûl-i Ekrem'in (A.S.M.) müezzini idi. Sesi çok güzeldi. Ezan okurken çokları ağlardı. Kölelikten Hz. Ebu Bekir-i Sıddîk (R.A.) satın alıp azâd etmişti. Her gazada hazır bulunmuştu. (Hi: 20) de dâr-ı bekaya göçtü. (R.A.)
BİLMUKABELE: Karşılıklı. Karşılık olarak. Mukabil olarak.
BİNABERİN: f. Bunun üzerine, bu sebebe binâen, bundan dolayı.
BİRABBİ: Rabbimle, Rabbime.
BÎ-TAB: Yorgun, takatsiz, güçsüz.
BÎ-TABÎ: f. Halsizlik, tâkatsizlik, bîtablık.
BİTLAB: f. Hurma çiçeğinin tomurcuğu.
BU'BAB: Cemaat, topluluk.
BÜRABE: Kalem yongası, törpüden çıkan talaş.
CA'AB: Bileyci.
CABE: Bir cevap.
CABECA: f. Yer yer. Ara sıra. Yerden yere. Bazı yerlerde.
CABET: Cevap vermek.
CÂBİ: (Cibâyet. den) Eskiden Evkaf gelirlerini ve zekâtları toplayan tahsildar.
CÂBİR: Cebredici, zorla yaptıran.* Galib gelen. * Şefkatsiz, merhametsiz. * Tekebbür ve taazzüm eden. * Aziz ve kavi olan. * Tıb: Kırıkçı, çıkıkçı. * Cebir ilminin ilk kurucusu olan müslüman âlimi.
CÂBİR-ÜL-ENSARÎ: Câbir Bin Abdullah El-Ensarî (R.A.) da denir. Meşhur sahabelerdendir. Bizzat Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) ilim ve feyiz almış ve zamanında Medine-i Münevvere'nin müftüsü olmuştur. En çok hadis rivayetiyle meşhur olan altı sahabeden biridir. 1540 hadis rivayet etmiştir. 19 gazada hazır bulunmuştur. Hicri 73 tarihinde 94 yaşında Medine-i Münevvere'de vefât etmiştir. Akabe biatinde bulunan 70 Ensar'dan Medine'de en son vefat eden bu zattır.
CABİYE: (C.: Cevâbi) Cemaat. * İçinde su toplanan büyük havuz. * Şam diyarında bir şehir adı.
CABLUS: f. Dalkavukluk, yaltaklanma. * Dalkavukluk eden, yaltaklanan.
CABLUSÎ: f. Dalkavukluk, yaltaklanıcılık.
CAMEHAB: f. Yatak.
CEBABİRE: Cebrediciler. Mütekebbirler. Zâlimler.
CEHABİZE: Hakikatlerden, gerçeklerden haberi olanlar.
CEL'AB: Medine yakınında bir dağ. * Gözü çok iyi görmek.
CELAB: f. Salkım küpe.
CEL'ABE: Çok kuvvetli dişi deve.
CELABİB: (Cilbâb. C.) Kadının bütün vücudunu örten ve dıştan giyilip bol olan çarşaf nevi. Yaşmaklar. Baş ve yüz örtüleri, ferâceler. (Bak: Tesettür)
CENAB: (C.: Ecnibe) Evin etrafı, çevresi. * Cânib. * Nâhiye.
CENAB: Büyüklük ifade etmek için, hürmet maksadı ile söylenir. Cenab-ı Hak, Cenab-ı Resül-i Kibriya (A.S.M.)... gibi.
CENAB-I HAKK: Allah.
CENABET: Pis. Gusletmesi lâzım gelen kimse. * Uzaklık.
CENAH-I ZÜBAB: Sinek kanadı.
CERAB: Torba, dağarcık.
CERİR-İ TABERÎ: (Bak: Taberî)
CEVAB: Sorulan şeye söz veya yazıyla verilen karşılık. * Kabul etmemek. Reddetmek. * (Câbiye. C.) Havuzlar.
CEVAB-I KAT'Î: Kesin ve kat'i söz, kesin cevap.
CEVAB-I NÂ-SAVAB: Doğru olmayan karşılık. Yanlış cevab.
CEVAB-I RED: Red cevâbı verip kabul etmemek. Reddetmek. Kabul etmemek yolunda söylenen söz.
CEVABAT: (Cevâb. C.) Cevablar. Sorulan sorulara verilen karşılıklar. Mukabil sözler.
CEVABEN: Karşılık ve cevap olarak.
CEVABÎ: Karşılık, cevap. * (Câbi. C.) Tahsildarlar, câbiler.
CEZİRET-ÜL ARAB: Arabistan yarımadası.
CEZZAB: Fazla çekici olan. Cezub. Çok cezbeden.
CİBAB: Car dedikleri kaftan. * Ağaç aşılamak. (Ekseri hurma ağacında kullanılır.)
CİLBAB: Kadın feracesi. Çarşaf. (Bak: Celâbib, Tesettür)
CİLHABE: Büyük olan şey, kebîr.
CİNAB: Hayvanlara vurulan damga ve nişan.
CİNZAB: Yaban havucu.
CİRAB: (C.: Ecribe-Cireb Cerbân) Dağarcık.
CİRŞAB: Hasta olduktan sonra zayıflayıp gövdede çıban çıkmak.
CÜBAB: Devenin sütünün üstüne gelen köpüğü.
CÜLAB: Gülsuyu, cüllâb. * İshal veren şerbet, müshil.
CÜLCÜLÂN-I HABEŞE: Beyaz haşhaş.
CÜLHAB: Dere, vâdi.
CÜLLAB: f. Cülâb, gülsuyu.
CÜMLE-İ ASABİYE: Tıb: Sinir sistemi.
CÜNABE: f. İkiz çocuk.
CÜNNAB: Bitişik olan iki yemiş.
CÜR'ET-YÂB: f. Cesur, cesaretli, yiğit, delikanlı, atılgan, gözüpek, cür'etkâr.
DAB: f. şan ve şeref, haysiyet.
DABAR (DIBÂR): (C: Debabir) Cemaat, topluluk.
DABB: (C.: Dıbâb-Edubb) Keler, kertenkele. * Yaraya merhem sürmek. * Akmak. * Süt sağmak. * Yere yapışmak. * Dudakta olan bir hastalık (çatlayıp kan akar). * Hurma çiçeği.
DABBE: (C.: Dıbâb) Dişi kertenkele. * Kapıya koyulan yassı enli demir.
DÂBBE: Yürüyen mahluk. Debelenen.
DÂBBE-SÜVÂR: f. Hayvana binen, binici.
DÂBBET-ÜL ARZ: Hadis-i şerifle âhir zamanda olacağı haber verilen ve âhir zaman alâmetlerinden olan bir nevi mahluk. (Cenâb-ı Hakk'a itâat etmeyenleri içlerinden kemireceği ve yiyeceği bildirilen dehşetli bir mahluk tâifesi.)(Kur'ânda, gayet mücmel bir işaret ve lisân-ı hâlinden kısacık bir ifâde, bir tekellüm var. Tafsili ise; ben şimdilik, başka mes'eleler gibi kat'i bir kanaatla bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim: $ Nasıl ki Kavm-i Fir'avne "Çekirge âfâtı ve bit belâsı" ve Kâbe tahribine çalışan Kavm-i Ebrehe'ye "Ebâbil kuşları" musallat olmuşlar. Öyle de: Süfyan'ın ve deccalların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve "Ye'cüc ve Me'cüc"ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zir ü zeber edecek. Allahu a'lem, o dâbbe bir nev'dir. Çünki gayet büyük birtek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir tâife-i hayvaniye olacak. Belki $ âyetinin işaretiyle, o hayvan, dâbbet-ül arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü'minler iman bereketiyle ve sefâhet ve su-i istimâlâttan tecennübleriyle kurtulmasına işâreten, âyet, iman hususunda o hayvanı konuşturmuş. Ş.)
DABENTÎ: Güçlü, kuvvetli kimse.
DABGAM: Arslan, esed.
DABH: Atların koşu esnasındaki nefeslerinin sesleridir ki, sahil denilen kişnemek değil, yemi ve sahibini gördüğü zaman yaptığı gibi hamhame denilen sesi de değil; hızlı nefes sesi olan bir harıltı ve hohlamadır. Denilmiştir ki: Dabh, bir at ve bir de köpek koşarken olur. (E.T.)
DABIK: Bir yerin adı.
DABİ': Yere yapışan, yere yapışıcı.
DABİ: Kül, ramâd.
DABİB: Akmak. Seyelân etmek.
DABİE: Kişinin çoluk çocuğu.
DABİR: Arka, kök, nihâyet. Son, âhir. * Bir nişandan geçen ok.
DABİRE: Askerin bozulması.
DÂBİRET-ÜL İNSAN: İnsanın ökçe siniri.
DÂBİRET-ÜT TUYUR: Kuşların, ayakları arasındaki parmak.
DABK: Kendisiyle kuş avlanan bir nesne.
DABN: Dar nesne.
DABR: Cemaat. * Yaban cevizi. * Sıçramak.
DABRAK: şişman ve etli olmak.
DABS: Ahlâkı kötü ve korkak olmak. * Anlaması, idrâki az olmak.
DABS: Mesrur ve mütekebbir olmak. Sevinçli ve kibirli olma hâli.
DABS: (C.: Ezbâs) El ile tutmak.
DABSEM: Arslan, esed.
DABT: Hıfzetmek. * Cem'etmek, toplamak.
DABUKA: Pis. Necis.
DABURE: Yer yüzünde gezen hayvanât.
DABV: Pişirmek. * Tağyir etmek, değiştirmek.
DÂD-I HAK RÂ KABİLİYYET ŞART NİST: Cenab-ı Hakk'ın lütf u ihsanında kabiliyyet şart değildir.
DAİRE-İ ESBAB: Sebepler dâiresi. Sebep ve kanunların bulunduğu yer olan maddi âlem.
DAKK-ÜL BÂB: Kapı çalmak.
DÂR-ÜL İKAB: Cehennem. Çok azab çekilen yer.
DARAB: Koyu beyaz bal.
DARABAN: Vurma, vuruş. Çarpış, çarpıntı, çarpma.
DARABAN-I KALB: Kalb çarpıntısı, kalbin vuruşu.
DARABÂT: (Darbe. C.) Vuruşlar. Çarpmalar. Vurmalar.
DARABÂT-I ANİFE: Şiddetli vuruşlar.
DARABİNE: Kapı bekçileri.
DARRAB: Akça kesici, dârp edici, para basan.
DEBABİC: (Dibâc. C.) Dallı, çiçekli ipek kumaşlar.
DEBABİS: (Debbus. C.) Topuzlar.
DEBABUD: İki ırgaçla dokunan bir bez cinsi.
DEBBABE: Kale duvarlarını oymaya yarayan bir savaş aleti. Tank.
DEBDAB: f. şan, şöhret. Azamet, haşmet, cesamet.
DEF-İ TABİÎ: Bünyede ve içte olan şeyi, fıtrî ve normal şekilde dışarı atmak.DEF' : (Defâ'-Defâe) Sıcaklık.
DELAB: (Dülâb) (C.: Degâlib) Bâzısı su ile ve bâsızı da hayvan ile döndürülen su çekmeğe mahsus çark.
DER-AKAB: f. Hemen, derhâl, çabuk, arkasından, akabinde.
DERDAB: Sadâ, ses.
DERYAB: f. Akıllı, anlayışlı, müdrik.
DEVABB: (Dabbe. C.) Binek hayvanları. Hayvanlar. * Yürüyenler.
DEVR-İ EBVAB: Kapı kapı gezip dolaşmak.
DEVR-İ SÂBIK: Bir önceki hükümet. Geçmiş devir.
DEVLET-ABADÎ: f. Hindistan'ın Devlet-âbâd şehrinde imal edilen ve güzel san'atlarda kullanılan bir çeşit kâğıt.
DEVLETLÜ NECÂBETLÜ: Osmanlılar zamanında şehzâdeler için kullanılan bir tabirdir.
DEVLET-MEAB: Devletin saadet ve ihtişamının sığınacağı yer, hükümdar.
DEYABÜZ: İki ırgaçla dokunan bez.
DIBABE: Yumuşak nesne.
DIRAB: Erkek dişiye aşmak. * Küçük dağlar.
DI'ZABE: Kısa boylu ve eti çok olan kimse.
DİABE: Davet.
DİL-HARAB: f. Gönlü yıkılmış, gönlü kırılmış.
DİNNABE: Kısa boylu kimse.
DUÂ-YI MÜSTECAB: Kabul olunan dua.
DUGAB: Tavşan sesi.
DUŞAB: f. Hurma ve üzüm pekmezi. Pekmez.
DÜABE: Lâtife etme, şaka yapmak. * Oyun.
DÜRR-İ NÂB: Beyaz, parlak inci.
DÜRR-İ ŞİRAB: İri, büyükçe inci.
DÜŞAB: f. Pekmez.
DÜVAB: İşi birbirine ulaştırmak.
DÜZTABAN: t. Tıb: Ayak tabanı düz olan kimse. Böyle kişiler çabuk yorulurlar ve hızlı yürüyemezler.
DÂD-I HAK RÂ KABİLİYYET ŞART N: Cenab-ı Hakk'ın lütf u ihsanında kabiliyyet şart değildir.
DUŞAB: f. Hurma ve üzüm pekmezi. Pekmez.
DÜŞAB: f. Pekmez.
EBAB: Bir yere gitmek için hazır olmak.
EBABİL: Dağ kırlangıcı. Kuş sürüsü. Sürüler, bölükler.(Hz. Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) doğumundan evvel, Hristiyan Habeşliler dinlerini yaymak için San'ada bir mâbed yaparak, Kâbe yerine Arabları bu mâbede çekmeğe çalıştılar. Kâbe-i Muazzama durdukça buna muvaffak olamıyacaklarını anladıkları için Kudsi Kâbe'yi tahribe karar verdiler. Ebrehe kumandasındaki Habeş Hristiyan Ordusu Mekke'ye kadar geldiği sırada Ebâbil kuşlarının gökten taş yağdırmaları üzerine mahvoldular. Habeş ordusunun önünde bir fil yürütüldüğü için bu meşhur irhâsatdan olan tarihi hâdiseye "fil vak'ası" denir.) (B.O.L.) (Çendan velâdet gecesinde değil, fakat velâdete pek yakın olduğu cihetle, o hâdiseler de İrhâsât-ı Ahmediye'dir ki (A.S.M.) Sure-i Elemtera Keyfe'de nass-ı kat'i ile beyan edilen "Vaka-i Fil"dir ki; Kâbe'yi tahrib etmek için, Ebrehe nâmında Habeş Meliki gelip, Fil-i Mahmudi namında cesim bir fili öne sürüp gelmiş. Mekke'ye yakın olduğu vakit fil yürümemiş. Çare bulamamış, dönmüşler. Ebâbil kuşları onları mağlub etmiş ve perişan etmiş; kaçmışlar. Bu kıssa-i acibe, tarih kitablarında tafsilen meşhurdur. İşte şu hâdise, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın delâil-i nübüvvetindendir. Çünki velâdete pek yakın bir zamanda, kıblesi ve mevlidi ve sevgili vatanı olan Kâbe-i Mükerreme, gaybi ve hârika bir surette Ebrehe'nin tahribinden kurtulmuştur. M.) (Bak: Ebrehe)
EBCED HESABI: Ebced harf tertibinde görüldüğü gibi, Kur'ân-ı Kerim daha nâzil olmadan harflere rakam değeri verilerek tarih yazılır ve hâdiseler kaydedilirdi. Bundan böyle Arab, Fars ve Türk Ebediyatında hâdiselerin tarihleri Ebced hesâbı ile yazılırdı. Birçok muharebe, zafer, büyüklerin doğum ve ölümü, yüksek mevkilere geçiş, câmi, köprü, çeşme yapılış ve açılış tarihleri bu hesaba uyularak mısralarla ifade edilirdi. İşte bu ebcede göre harflere sayı değerleri verilerek kuvve-i kudsiye sâhibi ve büyük evliya ve allâmelerden ve ehl-i sünnet ve cemaat eshabı birçok müellifler, Kur'ân-ı Kerim'den, âyet ve hadis-i şeriflerden de mânalar çıkarmışlardır. Ebced hesabının Kur'ân'a tatbikinden çıkan şudur ki: Kur'ân'ın her kelimesi ve kelimelerdeki her harf bile Allah'ın ilim ve iradesiyle bilhassa belli maksatlarla seçilmiştir. Her harfin bile yerine göre hususi bir vazifesi vardır.Meselâ: Elmalı Tefsiri sh: 3956'da Molla Câmi Merhumdan şu tarihî nakil vardır: Kur'ân-ı Kerim'in 34'üncü sure, 15'inci âyetinde (Beldetün Tayyibetün: $ "İyi bir beldedir" ifâdesi ile İstanbul kasdedilmiştir ve İstanbul'un fetih tarihi bu cümlenin ebcedi ile haber verilmiştir.) diye gösteriliyor: Bu cümledeki harfleri sıra ile hesab ederek şu neticeyi görmekteyiz: 2 + 30 + 4 + 400 + 9 +10 + 2 + 400 = 857 hicri senesi oluyor. Bu tarih İstanbul'un Sultan Fatih Mehmed Hazretleri zamanında milâdi 1453 tarihinde fethine tevâfuk etmektedir. (29. Mektub Rumuzât-ı Semaniyede : Kur'ân-ı Kerim'in 108. Suresinde: $ ebcedî makamı 857 olarak, aynen "Beldetün Tayyibetün" gibi İstanbul'un İslâm eline geçmesi olan 857 tarihine tevafuk etmekle işaret ediyor... Evet mâdem Sure-i Kevser, Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) ihsan edilen fütuhat-ı azîmeye delâlet ediyor. Elbette İstanbul'a dahi bakıyor.)Bundan başka, Fetih Suresinde $ âyetinin, Sultan Mehmed Fâtih'in Uzun Hasan'a galib geldiği tarih 878 olarak görülmektedir.Bundan başka Timurleng'in Şâm-ı Şerif'i harab ettiği tarihi hesab edecek olursak, Kur'ân-ı Kerim'in 2'nci suresinin 114'üncü âyetindeki "Harab" $ kelimesinden aynı hesabla: 600 + 200 + 1 + 2 = 803 hicrî tarihi çıkıyor.Risale-i Nur Külliyatından Şuâlar Mecmuasında ve İmâm-ı Buhâri Tarihinde Ebi Aliye İbn-i Cerir ve İbn-i Hâtem'den nakledilen ve Kadı Beyzâvi Tefsirinde de mezkur bulunan aşağıdaki rivâyet dahi Ebced Hesabının Kur'ân-ı Kerim ile olan şeksiz alâkasını isbat etmektedir: (Bir zaman Benî İsrâil âlimlerinden bir kısmı huzur-u Peygamberîde surelerin başlarındaki $ gibi mukattaât-ı hurufiyyeyi işittikleri vakit, hesâb-ı cifir ile dediler: "Yâ Muhammed! Senin ümmetinin müddeti azdır." Hz. Resul-ü Ekrem onlara mukabil dedi: "Az değil!" Sâir surelerin başlarındaki mukattaâtı okudu ve ferman etti. "Daha var." Onlar sustular. Ş.)
EBED-ÜL-ÂBÂD: Tükenmez, ebedî hayat. Sonsuzluk. * Cennet.
EBED-ÜL ÂBİDÎN: Ebediyyen, sonsuz olarak.
EBU CABİR: Ekmek.
EBU SABİR: Tuz, milh.
EBU-T-TURAB: Hz. Alinin (R.A.) bir lâkabı.(Bu isim Hz. Ali Radiyallahu anh, toprak üzerine oturduğu veya yattığından dolayı tevâzuuna işareten Peygamber Efendimiz (A.S.M.) tarafından verilmiştir.)
EBU ZÜBAB: Fâre.
EBVÂB: (Bab. C.) Kapılar. * Kısımlar. Bahisler. Parçalar.
EBVÂB-I MÜZEHHEB: Yaldızlı kapılar.
EBVÂB-I RAHMET: Rahmet kapıları.
EBVÂB-I SEMÂ: Semâ kapıları, gök kapıları.(78. surenin 18. ve 19. âyetlerinin tefsirinden bir kısmıdır:"O fasl günü o gündür ki, sura üfürülür. Yani sur üfürülünce siz ölüler uykudan uyanır gibi uyanır kalkarsınız da, (sure: 17, âyet: 71 mantukunca) her ümmet imamıyla çağırılarak derhal alay alay, ümmet ümmet, cemaat cemaat mahşere gelirsiniz ve o sırada, semâ açılmıştır. Nizâm-ı âlem değişmiş; bugün kapalı, sağlam bir bina olan semâ fethedilmiş; (sure : 69, âyet: 16 mazmununca inşikak edip yer yer açılmıştır da hep kapılar olmuştur. Her tarafı kapılardan ibaret gibi küşâd edilmiştir." E.T.)(7. surenin 40. âyetinin meâlinden bir parça: "Şüphe yok o kimselere ki, küfre düştüler ve bizim vâzıh âyetlerimizi tekzib ettiler, onların birer âyet-i İlâhiye olduğunu kabul etmediler ve onlara karşı tekebbürde bulundular, onlara imandan ve muktezasıyla amel etmekten kaçındılar. Onlar için gök kapıları açılmaz, onların duaları, amelleri kabul edilmez veya onların ruhları oralara yükselemez. Ve deve, iğnenin deliğine girinceye kadar; öyle büyük bir cisim, o kadar dar bir yere girinceye kadar; öyle mümkün olmayan bir hâdisenin vukuuna değin, yani hiçbir zaman cennete giremiyeceklerdir. Onların Cennet'e girmeleri, böyle vukuu muhâl birşeye muallaktır, onlar ebediyyen Cehennem'de muazzeb olup duracaklardır." Ömer Nasuhi Bilmen)
ECNAB: (Cenb. C.) Yanlar. Yan taraflar.
EDEVAT-I KİTABET: Yazı vasıtaları.
EDVAR-I SÂBIKA: Geçen zamanlar.
EHABB: Çok sevgili. En sevgili.
EHABB-I EHİBBA $: Dostların, ahbabların en sevgilisi.
EHABB-I EMVAL: Malların çok sevileni.
EHDÂB: (Hüdb. C.) Kirpikler.
EHDÂB-I MÜHTEZZE: Titrek kirpikler.
EHL-İ KİTAB: f. Allah'ın gönderdiği kitaplara inanan. * Müslüman, Hristiyan veya Yahudi olan. (Hakiki Hristiyanlık veya Yahudilikten çıkmamış bulunan.)(Kur'an-ı Kerim, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir sühulet gösteriyor. Şöyle ki:Ey ehl-i kitab! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira, size bütün bütün dininizi terketmenizi emretmiyor. Ancak, itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz; diye teklifte bulunuyor. Zira Kur'ân, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini cem'etmiş olduğundan, usulde muaddil ve mükemmildir. Yâni ta'dil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tegayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur. Evet, mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilâçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik, hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer'iyede tebeddül vardır. Çünkü, fer'î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa deva iken, şahs-ı âhere dâ' olur. Bu sırdandır ki, Kur'ân, fer'î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yâni vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir. İ.İ.)
EHZAB: (Bak: Ahzab)
EKABB: İnce belli.
EKÂBİR: (Ekber. C.) En büyükler. Pek büyükler. Devlet ricali. Rütbece büyük olanlar.
EKÂBİR-İ ULEMÂ: En büyük âlimler, en büyük İslâm âlimleri. Âlimlerin en ileri derecede olanları.
EKVAB: Küpler, kadehler. Sırçalar.
ELBAB: (Lübb. C.) Akıllar.
EL-BAB-ÜL EVVEL: Birinci kısım. İlk cüz. Birinci kapı.
ELİBAB: Durdurmak. Lâzım olmak.
ELKAB: (Lakab. C.) Lakablar, namlar. Rütbe ve makam sahiblerinin derecelerine göre söylenen ve çok zaman hürmet ifâde eden isimler.
EL-KÂSİBÜ HABİBULLAH: Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) ma'rifetini ve rızâsını kazanan onun habibidir, sevgili kuludur. (Hadis meâli)
EL-VEHHAB: Allah (C.C.)
EMR-İ İSTİHBABÎ: Müstehab veya sünnet olan vazife.* Sevdirmek için verilen emir. * Muhabbetin gereği olarak yapılması gereken iş.
EMRAZ-I ASABİYE: Sinir hastalıkları.
ENABİB: (Ünbube. C.) Kamış gibi boğum, boğum olan şeyler. İçi boş olan fen âletleri, borular.
ENABİK: (İnbik. C.) İnbikler.
ENSAB: (Neseb. C.) Soylar, nesebler. Baba tarafından hısımlar.
ENSAB: (Nasb. C.) Dikili taşlar. Müşriklerin, yanında kurban kestikleri putlar.
ENSAB: Doğru boynuzlu.
ENYAB: Çenenin yan tarafındaki kesici veya azı dişleri.
ERABET: Akıllı, zeyrek ve uslu olma.
ERBAB: f. Ulu, ulvi, âlâ. * Reis, başkan, şef.
ERBAB: (Rab. C.) Sahipler. * Rabler, Terbiyeciler. * Bâtıl ilâhlar. * Türkçede diğer bir mânası: Maharet sahibi, elinden iyi iş çıkan kimse. Bir işin ehli.
ERBAB-I DENÂET: Alçak ve rezil kimseler.
ERBAB-I GARAZ: f. Garaz sahibleri, kötü niyetliler.
ERBAB-I SİYER: Tarihçiler. Peygamberimiz Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) hayatını bilenler.
ERHAB: Vâsi, geniş, açık.
ERKAB: Boynu kalın olan adam veya arslan.
ERKABAN: Uzun boyunlu.
ERVAH-I HABİSE: Habis, kötü ruhlar. Allah'a isyan eden, itaati sevmeyen anarşist ruhlar.
ES'AB: (Sa'b. dan) Pek zor, çok zor.
ES'AB-I UMUR: İşlerin en zor olanı.
ESABE: (C.: Esâib) Bir nevi ağaç.
ESABİ': (İsbi'. C.) Parmaklar.
ESABİ-ÜL KADEM: Ayak parmakları.
ESABÎ': (Üsbu'. C.) Haftalar, yedi günlük zamanlar.
ES'ABÎ: Gayet güzel ve beyaz göz.
ESB-İ SABÂ-REFTER: f. Rüzgâr gibi giden at.
ESBAB: (Sebeb. C.) Sebebler. Bir şeye vâsıta olanlar. Sebeb olanlar. (Evet, izzet ve azamet ister ki; esbab, perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve Celâl ister ki; esbab, ellerini çeksinler te'sir-i hakikiden. M. N.)(Cenab-ı Hak, müsebbebatı esbaba bağlamakla, intizamı, temin eden bir nizamı kâinatta vaz'etmiş. Ve her şeyi, o nizama müraat etmeğe ve o nizamla kalmaya tevcih etmiştir. Ve bilhasa insanı da, o daire-i esbaba mürâat ve merbutiyet etmeğe mükellef kılmıştır. Her ne kadar dünyada, daire-i esbab, daire-i itikada galip ise de; Ahirette hakaik-i itikadiye tamamen tecelli etmekle, daire-i esbaba galebe edecektir. Buna binaen, bu dairelerin herbirisi için ayrı ayrı makamlar, ayrı ayrı hükümler vardır. Ve her makamın iktiza ettiği hükme göre hareket lâzımdır. Aksi takdirde daire-i esbabda iken; tabiatiyle, vehmiyle, hayaliyle daire-i itikada bakan; Mu'tezile olur ki, te'siri esbaba verir. Ve keza, daire-i itikadda iken, ruhuyle, imaniyle daire-i esbaba bakan da, esbaba kıymet vermeyerek Cebriye mezhebi gibi tenbelcesine bir tevekkül ile nizâm-ı âleme muhalefet eder. İ.İ.)
ESBAB-I FESHİYYE: Huk: Bir i'lâmın istinaf suretiyle bozulmasını icabettiren sebepler.
ESBAB-I HAKİKİYE: Gerçek sebepler, hakiki sebepler.
ESBAB-I MÛCİBE: Gerektiren sebebler. İcab eden sebepler.
ESBAB-I MUHAFFİFE: (Esbâb-ı mazeret) Yapılan bir cürmün ve kabahatın cezasını hafifletici sebebler.
ESBAB-I MÜCBİRE: İcbar eden, cebreden, zorlayan sebepler.
ESBAB-I MÜŞEDDİDE: Kuvvetlendiren, artıran sebepler. Cezâ hukukunda; cezâyı ağırlaştıran kanuni veya takdiri sebepler. (Esbâb-ı muhaffifenin zıddıdır.)
ESBAB-I NAKZİYYE: Bir hükmün daha yüksek bir merci tarafından bozulmasını icâb ettiren sebepler. Bozma sebepleri.
ESBAB-I NÜZUL: İnmesinin sebebleri. * Kur'an-ı Kerim âyetlerinin gelmesine (Cebrail Aleyhisselâm vasıtası ile indirilmesine) sebeb olan hâdiseler.
ESBAB-I SAHİHA: Doğru ve sahih sebepler.
ESBAB-I SÜBUTİYE: İsbata yarıyan sebepler. Sübut delilleri.
ESBAB-I TABÎİYE: Tabiattaki sebepler. (Bak: Delil-i İnâyet)
ESBABPEREST: Allah'ı unutarak sebeblere haddinden ziyade değer veren. Her şeyi bir sebebe bağlayıp, Allah'ın fâil ve her şeyin hâkimi olduğunu inkâr eden veya ona kıymet vermek istemeyen.(Arkadaş! Esbab ve vesaiti, insan, kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur. Meselâ kelb, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı hasene ile muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihar etmiştir. Hatta sadâkat ve vefâdarlığı darb-ı mesel olmuştur. Bu güzel ahlâkına binâen, insanlar arasında kendisine, mübarek bir hayvan nazarıyla bakılmağa lâyık iken, maalesef insanlar arasında mübarekiyet değil necis-ül-ayn addedilmiştir.Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı halde, insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler. Bunun esbabı ise, kelpte hırs marazı fazla olduğundan esbab-ı zâhiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki; Mün'im-i Hakiki'den bütün bütün gafletine sebep olur. Binaenaleyh, vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakiki'den yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tâhir olsun. Çünki hükümler, hadler, günahları afveder; ve beyn-en-nas tahkir darbesini, gaflete keffâret olarak yemiştir.Öteki hayvanlar ise vesaiti bilmiyorlar ve esbaba o kadar kıymet vermiyorlar. Meselâ, kedi seni sever, tazarru' eder (senden ihsanı alıncaya kadar). İhsanı aldıktan sonra öyle bir tavır alır ki; sanki aranızda muârefe yokmuş ve kendilerinde, sana karşı şükran hissi de yoktur. Ancak Mün'im-i Hakiki'ye şükran hisleri vardır. Çünki, fıtratları Sânii bilir ve lisan-ı halleriyle ibadetini yaparlar. Şuur olsun olmasın...Evet kedinin "mır! mır! ları "Yâ Rahim! Yâ Rahim! Yâ Rahim!" dir. M.N.)
ESHAB: (Bak: Ashâb)
ESHAB: Çekmek, cezb.
ESKAB: Delmek. * Ateş yakmak.
ESVAB: (Sevb. C.) Sevbler, giyecekler, giyimler.
EŞK-İ TARAB: Sevinçten dolayı akan gözyaşı.
ETNAB: (Tınb. C.) Çadır ipleri. * Ağacın kök damarları. * Vücudun sinirleri.
ETRAB: (Tırb. C.) Hep bir yaşıt olanlar, akranlar.
ET-TEVVAB: Tevbeleri kabul edici olan Allah. Kendine tevbe ve rücu' eden kulları çok. Tevbeyi kabulde çok beliğdir. Tevbe edeni hiç günah yapmamış gibi afv u rahmeti ile bahtiyar eder.
ETYAB: (Bak: Atyeb)
EVABİD: (Abide. C.) Abideler. (Bak: Abide)
EVCEDETHU-L ESBAB: (İcad. dan) "Onu sebepler icadediyor. Sebepler bu şeyi icadediyor." mânasında dinsizliği ima eden bir söz.
EVŞAB: Aşağılık kimse, âdi ve rezil kişi. Ayak takımı.
EVVAB: (Evb. den) Rücu' eden. Geri dönen. * Günahlardan tevbe edip hakkı kabul eden.
EVVABÎN: Tevbe edip günahlardan dönenler.
EZHAB: (Zeheb. C.) Yumurta sarıları. * Altunlar.
EZNAB: (Zenb. C.) Suçlar, günahlar. * Kuyruklar.
EZRAB: Diş kökü.
FABRİKA: Sanayi mâmüllerinin büyük ölçüde imal edildiği yer.
FAKD-ÜL AHBAB: Ahbabsızlık, dostsuzluk. Ahbabın bulunmayışı.
FÂLIK-ÜL HABBİ VENNEVÂ: Tohum ve çekirdekleri açarak büyüten (Allah C.C.)
FARABÎ: (Mi: 870-950) Aristo felsefesinin İslâm âleminde yayılmasına yol açmış bir filozoftur. Aristo'dan sonra gelen mânasına, kendisine Muallim-i Sâni nâmı verilmiştir. Eserlerinin İbn-i Sina üzerinde büyük te'siri vardır. "Kanun" denilen bir çalgı âletinin mucididir. Asıl adı Ebu Nâsır Muhammed'dir.
FART-I MUHABBET: Muhabbet ve sevgide aşırılık.
FARYAB: f. Dere ve ırmak suyu ile sulanan yer. * Eski Horasan'da Belh'e yakın bir şehrin adı.
FASL-I HİTÂB: İki söz arasını ayıran kelime veya isimlerden biri. Önsözden sonra asıl maksada giriş. * Fık: Şahitlerin gösterdiği delil veya yeminlerinden sonra hâkimin hükmetmesi. * Hakkı bâtıldan ayırarak, nizaı ayırt edip kesmek ve halletmek. Herşeyi kemal-i vüzuh ile fasledip hakikatını göstermek.
FAZİLETMEÂB: f. Faziletin sığınağı olan kimse, yâni çok faziletli.
FEKK-İ RÂBITA: Alâkayı kesme. Bağı koparma.
FELAH-YAB: f. Kurtulan, kurtuluşa eren, felah bulan.
FENN-İ KİTABET: Çeşitli yazı usûl ve şekillerini öğreten ilim.
FENN-İ TABAKAT-ÜL ARZ: Jeoloji ilmi.
FETH-İ BAB: Kapı açmak.
FEVERÂN-I ÂB: Suyun fışkırması.
FEYZ-YAB: f. Bollaşan, feyiz bulan. Feyze nâil olan.
FIKARÂT-I MÜNTEHABE: Seçkin hikâyeler.
FIKARÂT-I RAKABİYE: Tıb: Boyun omurları.
FIKDAN-ÜL AHBAB: Ahbab yokluğu. Ahbabsızlık.
Fİ-MABA'D: Bundan böyle, bundan sonra, bundan itibaren, bir daha.
FİRUZ ABADÎ: (Mecdüddin Muhammed) (Hi: 729 - 817) İran'ın Şiraz Eyâletinde Firuzâbad isimli beldenin Kâzrun kasabasında doğmuştur. Büyük âlimlerdendir. Yedi yaşında Kur'anı hıfzetmişlerdi. Çok seyahat etmiştir. Bursa'ya geldiğinde Yıldırım Bayezid Han tarafından kendisine fevkalâde ikrâm olundu. En meşhur eseri olan altmış ciltten müteşekkil El-Lâmi lügat kitabından hülâsa ettiği Kamus'tur. Yemen'de kadı iken vefat etmiştir. (R. Aleyh)
FUKARA-YI SÂBİRÎN: Sabreden ve avuç açmayan fakirler.
FURSAT-YÂB: f. Eline fırsat geçen, fırsat bulan.
ÇABA: Cehd. Gayret, herhangi bir işi yapmak için harcanan güç.
ÇABÜK: f. Çabuk, seri, aceleli, hızlı, tez, hafif.
ÇABÜK-HIRÂMÂN: f. Sür'atli yürüyen. Çabuk yürüyen.
ÇABÜK-REV: f. Çabukça giden.
ÇALAB: t. İlâh. Mâbud. Cenâb-ı Hak, Rab.
ÇİRK-ÂB: f. Pis su.
GABANE: Kişinin fikir ve tedbirinin zayıf ve eksik olması.
GABARİ: Fr. Kara nakil vasıtalarındaki yükün yükseklik ölçüsü.
GABAVET: Ahmaklık, anlayışsızlık, bönlük, kalın kafalılık. (Fıtnetin zıddı)
GABAVET-İ MÜCESSEME: Büyük ahmaklık.
GABB: Sıtmanın gün aşırı tutması.
GABE: Sık ormanlar, balta girmemiş koru ormanı.
GABEN: Rey ve tedbirin zayıf ve eksik olması.
GABER: Büyük meşakkat.
GABERE: Ağaçlık yer. * Bir şey üzerine çökmüş toz.
GABES: Karanlık gece. * Biraz bulanık renkte olan beyazlık.
GABEŞ: (C.: Agbâş) Gecenin sonu.
GABGAB: (C.: Gebâgıb) Çifte gerdan çene altı. Şakak.
GABÎ: Ahmaklık eden, budalalık eden.
GABÎ: Anlayışsız, ahmak, bön.
GABÎBE: Sabah sağılan koyun sütünün üzerine akşam yine sağıp, ertesi güne bekletilip ekşiyen süt.
GABİN: Aldatıcı, hilekâr, alışverişte hile eden.
GABİR: İstikbal. * Gr: Gelecek zaman. * Kalan.
GABÎSE: Keş ile karıştırılmış yağ.
GABÎT: (C: Gubut) Çukur yer. * Bir dere ismi. * Üstüne mıhfe bağlanan çok kuvvetli hayvan.
GABİYY: Zekâsı az olan. Geri zekâlı.
GABN: Alışverişte hile ile çok kazanmak. Haram olan alışveriş.
GABN-I FÂHİŞ: Bir alışverişde veyahut ticari anlaşmada taraflardan birisinin nisbetsiz şekilde fazla aldanması.
GABN: Aldatmak. Hud'a. * Noksan etmek, noksanlaştırmak.
GABR: Bâki olmak, ebedi olmak. * Memede kalan süt bakiyyesi.
GABRA: Yeryüzü, toprak, arz. * Nebat envâından bir nev'i. * Kuraklık, kıtlık. * Çok tuzlu. * Toprak rengi.
GABS: Karıştırmak.
GABT: "Koyun semiz mi" diye el ile yoklamak.
GABTA: (Bak: Gıbta)
GABYE: Büyük taneli olan şiddetli yağan yağmur.
GADAB: (Bak: Gazab)
GAMM-ABAD: f. Keder ve hüznü bol. Gamlı.
GARABET: Yabancılık. Gariblik. * Tuhaflık. * Âcizlik, beceriksizlik. * Gizli olmak. Hilaf-ı âdet olmak. * Iraklık. * Edb: Ne demek olduğu herkesçe anlaşılmayacak kelime ve tabirlerin söz arasında kullanılması.
GARABET-CU: f. Tuhaf şeylere meraklı olan, garip şeyler arayan.
GARABET-NÜMA: f. Yabancılık çeken. Garip, tuhaf.
GARABÎB: Katı, siyah şey. * Koyu renkli.
GARABİL: (Gırbâl. C.) Delikleri iri olan elekler, kalburlar.
GARABİN: (Gırbân. C.) Kargalar.
GARK-AB: f. Suya batmış olan, boğulmuş.
GAYR-I KABİL: Mümkün ve kabil değil, imkânsız. Mümkün olmayan, olamaz.
GAYR-I MUTABIK: Uygun gelmeyen, uymayan.
GAYZ Ü GAZAB: Kızgınlık ve hiddet.
GAZAB: Hiddet, öfke, dargınlık, kızgınlık.
GAZAB-I İLAHÎ: Allah'ın gazabı. Belâ, musibet.
GAZABEN: Gazabla, hiddetle, öfkeyle.
GAZAB-NAK: f. Öfkeli, hiddetli, kızgın. Dargın.
GERMABE: f. Sıcak su hamamı. Kaynarca, kaplıca, ılıca.
GEVHER-TAB: f. Altun ve mücevherlerle işlenmiş kadın eşarbı.
GILAB: Birbirine galip olmasını dilemek.
GIŞA-YI TABLÎ: Tıb: Kulak zarı.
GIYAB: Görünmemek. Göz önünde olmamak. * Hazırda bulunmamak. * Bilinmeyen şeyler. * Arka. Arkasından.
GIYABE: Derinlik, dip.
GIYABEN: Bulunmadığı halde. Mevcut ve hazır olmaksızın. * Mahkeme veya duruşmada olmadan.
GIYABÎ: Arkasından olarak. Kendi hazır olmadığı halde arkasından. Gayba âit. Gayba mensup ve müteallik.
GİRAN-HAB: f. Uykusu ağır olan adam.
GİRAN-RİKAB: f. Ciddi ve vakur kimse. * Harpte düşmana saldıran, azimli kişi.
GİRDAB: f. Suların dönerek çukurlaştığı yer. * Tehlikeli yer. Mühlike. Tehlikeli yer ve zaman.
GONCE-İ ÂB: Yağmur yağarken suyun yüzünde meydana gelen kabarcık.
GUDDE-İ LUÂBİYE: Tükrük bezi.
GULYABANİ: İnsanı felâkete attığına itikad edilen vahşi bir mahluk ismi.
GURAB: (C: Garbân-Egribe) Karga.
GURAB-ÜL BEYN: Alaca karga.
GURABE: f. Kubbeli türbe.
GUŞ-İ KABUL-İ CAN: Candan kabul ile dinlemek.
GUŞAB: f. Pekmez.
GÜLAB: Gülsuyu.
GÜLABDAN: İçine gülsuyu konularak mevlüt gibi toplantılarda serpmeye mahsus kap. Bu, çiniden, gümüşten veya altundan yapılırdı. Buhurdanlar ile birlikte bir takım teşkil ederdi.
GÜLLABİCİ: Tar: Akıl hastahanelerindeki gardiyanlar. Bunlar ellerinde kamçı olduğu halde deliler arasında dolaşıp azgın delileri döverek uslandırmak vazifesiyle mükellef olduklarından, dışarda bu türlü tavır takınanlara da mecaz yoliyle güllâbici denilirdi.
GÜL-NİKAB: f. Yüzü gülle örtülü, pembe yüzlü.
GÜNBED-İ ÂB: Su kabarcığı.
GÜZAR-I BÂ-ŞİTAB: Hızla geçiş.
GABEŞ: (C.: Agbâş) Gecenin sonu.
GUŞ-İ KABUL-İ CAN: Candan kabul ile dinlemek.
GUŞAB: f. Pekmez.
HAB': Gizli, saklı, hafi. * Gizlemek, örtmek, setretmek.
HAB: f. Uyku. Rü'yâ.
HÂB-I ADEM: Ölüm uykusu.
HÂB-I CÂVİD: Ebedî uyku, ölüm.
HÂB-I GAFLET: Gaflet uykusu.
HÂB-I GİRAN: Ağır uyku.
HÂB-I HARGUŞ: Tavşan uykusu. Şüpheli ve hafif uyku. * Yalan, hile.
HÂB-I NUŞİN: Tatlı uyku.
HÂB-I RAHAT: İstirahat için uyku.
HAB (HÂBE): Günah. Suç.
HABAB: (Habâbe) Son derece muhabbet. * Su üzerindeki hava kabarcığı.
HABAİB: (Habibe. C.) Habibeler, sevgili kadınlar.
HABAİK: (Habike. C.) Kehkeşanlar, samanyolları. * Çizgiler.
HABAİL: (Hibale. C.) Ağ, tuzak, bağ, kement.
HABAİL-İ MEVT: Ölümün sebepleri.
HABAİL-ÜŞ ŞEYTAN: Şeytanın tuzakları. * Kadınlar.
HABAİS: (Habise. C.) Kötülükler. Murdar ve pis şeyler.
HABAK: f. Mandıra, ağıl. * Dört yanı bir duvar veya set ile çevrilmiş yer, avlu.
HABAL: Bozulma, düzensizlik. Karma karışıklık. * Sıkıntı, hüzün, keder, üzüntü.
HABALA: (Hublâ. C.) Gebeler.
HABALEYAT: (Habâlâ. C.) Hâmileler, gebeler.
HAB-ALUD: Uykulu. Uyku karışık.
HABAR: (C.: Habârât) İmzâ. Mühür, damga.
HABARAT: (Habâr. C.) İmzâlar. * Damgalar.
HABARÎR: (Hıbrîr. C.) Dağçiçekleri. Dağda yetişen çiçekler.
HABASET: (Hubs) Murdarlık, pislik, kötülük.
HABAT: Vücuttaki bir yara iyileştikten veya vücuda bir sopa ile vurulduktan sonra bedende kalan iz. * Davarın çok yemekten dolayı karnının şişmesi.
HABAYA: Gizli işler, gizli şeyler. * Defineler.
HABAZ: Hareket. * Bâtıl olmak. * Eksilmek.
HABB: Tane, çekirdek. * Yuvarlak olarak hazırlanmış ilâç. * Buğday tanesi veya buna benzer tohum.
HABB: Aldatıcı, kurnaz, hileci, hilekâr. * Denizin kabarması, denizde dalga olması.
HABBAL: (Habl. dan) Urgan ve ip satan kimse.
HABBAR: Terzi. * Mürekkepçi.
HABBAS: Zindancı, gardiyan, hapseden.
HABBAT: (Habbe. C.) Habbeler, tohumlar, tâneler. * Haplar.
HABBAZ: (Hubz. dan) Ekmekçi. Ekmek yapan veya satan kimse.
HABBAZÎ: Ekmekçilikle ilgili.
HABBE: Tane. Tohum. * İhtiyaç. * Parça. * Dirhemin 1/48 kadarı.
HABBET-ÜL KALB: (Bak: Süveydâ)
HABBET-ÜS SEVDA: Çörek otu.
HABBE (HUBBE): Yol, tarik.
HABBE: Gammazlık yapan kadın. (Müz: Habb)
HABBEYİ KUBBE YAPMAK: Değeri olmayan bir şeye çok fazla ehemmiyet vermek. Zihinde büyütmek.
HABBEZA: "Ne güzel, ne sevimli, ne hoş" mânâsında bir takdir edatıdır.
HABBÜL BÜLUĞ: (Habb-ül büluğ) Erginlik çağındaki erkek ve kız çocukların yüzlerinde ve alınlarında çıkan sivilceler.
HABC: Vurmak, darbetmek.
HABC: Devenin ot yemekten dolayı karnının şişmesi. * Vurmak.
HABCAME: f. Gecelik ve pijama gibi gece uyurken giyilen elbise.
HAB-DİDE: f. "Rüya görmüş." Büluğa ermiş genç.
HABE: f. Sıkılma, bunalma, darlanma, boğulma.
HABE: Zarara ziyana uğradı (mânâsına fiil).
HABEB: Aldatma, kandırma. Hile, kurnazlık.
HABEK: f. Üzülme, sıkıntı yapma. * Sıkılma, bunalma.
HABEL: Ana rahmindeki çocuk, cenin. * Gebelik, gebe olma zamanı. * Fls: Musallat fikir.
HABELE: Üzüm çubuğu.
HABELLAK: Küçük olup büyümeyen koyun.
HABEN: Siroz denilen ve karında su toplanmasından ileri gelen bir hastalık.
HABEN: Kısaltma, azaltma, kasma. * Edb: Aruzda "fâilâtün" den "ât" hecesini atarak, nazmı "fâilün" veznine sokma.
HABENDAT: Şişman kadın.
HABENNEKA: (Bak: Hebenneka)
HABENTA': Kısa boylu, tıknaz kişi.
HABER: Hâriçten insanın fikrine intikal eden ilim. * Yeni havadis. Ağızdan ağıza nakledilen söz. * Peyam. Peygam. Nebe'. İlim ve malumat. Bilgi. * Hadis, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'ın sözü. * Edb: Hâdiseyi bildiren fiil veya cümle. * Gr: Müsned. Mübtedanın mukabili. Bir isme yakıştırılan sıfat. Allah büyüktür cümlesinde: Allah, mübteda; büyüktür, onun haberidir. Bu, mübteda ise beraber tam bir cümle teşkil eden; merfu' bir isim, fiil veya cümle olabilir. (Bak: Müsned)
HABER-İ KÂZİB: Yalan haber.
HABER-İ MEŞHUR: Bidayette râvisi mahdut iken sonraki devirlerde, yalan üzere ittifakları muhal olan bir cemaat tarafından nakledilegelen makbul hadistir. (Ist. Fık.K.)
HABER-İ MÜTEVATİR: Birçok kimselerin çokları vasıtası ile rivâyet ettikleri hadis.
HABER-İ SÂDIK: Doğru haber. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sözü. Hadis.
HABER-İ VÂHİD: Bir sahabeden, bir kişiden veya bir koldan gelen sahih hadis. (Bak: Mütevatir)
HABER: Berelenme, yaralanma. Çürüme.
HABERDAR: Haberli, vâkıf, bir mes'eleden haberi olan.
HABERÎ: (Haberiyye) Haberle ilgili. Haberden ibaret olan. * Gr: Yüklemle ilgili.
HABERKAS: Küçük deve. * Küçük adam.
HABERPİJUH: f. Haber almaya çalışan. Haber araştıran, haber toplayan.
HABES(E): (Habis. C.) Kötüler. Alçaklar. Pisler. * Necaset denilen ve maddeten pis şeyler (Necis veya necaset-i hakikiye de denir.)
HABEŞ: Afrika'nın Kızıldeniz sâhili güneyinde müstakil bir memleket. Bu memleket ahalisinden olan. * Beyaz ve siyah arasında koyu esmer adam.
HABEŞÎ: Habeş memleketi ahalisinden olan. Habeş'e mensub ve müteallik olan. * Koyu esmer renkli adam. * Hat, tezhib, minyatür gibi güzel san'atlarda kullanılan bir cins kâğıt.
HABETIKTIK: Atın tırnağı taşa dokunduğunda çıkan ses.
HABEVKERA: Belâ, mihnet.
HABGAH: f. Yatak odası. * Uyunacak yer.
HAB-GÜZAR: f. Uyuyan, uyuyucu.
HABHAB: Karpuz.
HABHAB: (C: Habâhıb) Kısa boylu adam.
HABHAB: Takunye. * Canbaz ayaklığı.
HABHABE: Yumuşaklık, rahavet. * Muzdarip olmak, acı çekmek.
HABHABÎ: İşsiz güçsüz boş olarak dolaşan adamlar.
HABIT: Susturucu. * Batıl kılan. İptal ettiren. * Değersizleşen.
HABIT: (Hübut. dan) Yukarıdan aşağıya inen. İnici. Düşen. Hübut eden.
HABİ: Sürünüp emekleyen ufak çocuk.
HABİB: (Hubb. dan) Sevilen. Sevgili. Seven. Dost.
HABİB-ÜL BEKKÂÎN: Ağlayanların sevgilisi. Ağlayanların habibi.
HABİB-ULLAH: (Habib-i Hudâ) Allah'ın sevgilisi. Hz. Muhammed (A.S.M.) (Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa Habibullah'a ittiba edilecek. İttiba edilmezse netice veriyor ki; Allah'a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa netice verir ki; Habibullah'ın sünnet-i seniyesine ittibaı intac eder. L.)(Sâni-i Âlem'in; âsârın şehadetiyle nihayetsiz cemâl ve kemâli vardır. Cemâl, hem kemâl, ikisi de mahbub-u lizâtihidirler. Yâni bizzat sevilirler. Öyle ise, o cemâl ve kemâl sahibinin cemâl ve kemâline nihayetsiz bir muhabbeti vardır. O nihayetsiz muhabbeti, masnuatında çok tarzlarda tezahür ediyor. Masnuatını sever, çünki, masnuatının içinde cemâlini, kemâlini görür. Masnuat içinde en sevimli ve en âlî, zihayattır. Zihayatlar içinde en sevimli ve âli, zişuurdur. Ve zişuurun içinde câmiiyet itibariyle en sevimli, insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde istidadı tamamiyle inkişaf eden, bütün masnuatta münteşir ve mütecelli, kemâlâtın nümunelerini gösteren fert, en sevimlidir... İşte: Sâni-i Mevcudat, bütün mevcudatta intişar eden tecelli-i muhabbetin bütün envaını; bir noktada, bir âyinede görmek ve bütün enva-ı cemâlini, Ehadiyyet sırriyle göstermek için şecere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi, o şecerenin hakaik-ı esasiyyesini istiab edecek bir çekirdek hükmünde olan bir zâtı, o mebde'-i evvel olan çekirdekten tâ münteha olan meyveye kadar bir hayt-ı ittisal hükmünde olan bir Mi'rac ile, o ferdin, kâinat nâmına mahbubiyyetini göstermek ve huzuruna celbetmek ve rü'yet-i cemâline müşerref etmek ve ondaki hâlet-i kudsiyyeyi başkasına sirayet ettirmek için kelâmiyle taltif edip, fermaniyle tavzif etmektir... S.)
HABÎDE: (C.: Hâbidegân) f. Uyuya kalmış, uykuya dalmış, uyumuş.
HABÎE: Görülmemiş, daha henüz keşfedilmemiş. * Göze görülmeyen şey. * Kesilmiş, parça parça olmuş.
HABİH: Ağaçla vurmak. * Bölmek.
HABÎKE: (C.: Habâik) Kehkeşan, samanyolu. * Çizgi. * (C.: Hubük) Dikkat ve itina ile, sağlam ve san'atlı dokunmuş, yol yol hâreli güzel kumaş.
HABİL: Sihirbaz, efsuncu, büyücü. * Kement ile yakalanan canavar.
HABÎL: Yiğit, bahadır, genç, delikanlı. * Tuzak, ağ.
HABİL: İlk insan Hz. Adem'in (A.S.) oğullarından birinin ismi.
HABİLE: Gebe, hâmile, yüklü.
HABÎN: Zakkum ağacı.
HABİR: Taze ve yeni şey.
HABİR: Haberli. Haberdar. Agâh. Âlim. Arif-i billâh. * Herşeyi bilen Allah (C.C.)
HABİRÂNE: f. Bilgili ve haberdar olana yakışır şekilde.
HABİS: Bağışlanan şey. Mukabilinde bir ücret istenmeyen şey. Parasız olarak verilen nesne.
HABÎS: (Hubs. dan) Fesadcı. Hilekâr. Alçak tabiatlı. Kötü. Pis.
HABİS: Hapseden. Tutan. Hapishâneye atan.
HABİS(A): Un helvası.
HABİSTAN: f. Yatakhane, yatak odası.
HABÎT: Fâsid, yaramaz, bozuk.
HABİYE: (C: Havâbi) Küp. * Küçük havuz. * Kuyu.
HABK: Bükmek. * Sağlam yapmak. * İyi dokumak.
HABL: Bir şeyin bozulması. Noksan olmak. * Delirmek.
HABL: İp. Urgan. Halat. * Tıb: Vücudda ip gibi olan âzalar.
HABL-ÜL MESAKÎN: Sarmaşık bitkisi.
HABL-ÜL METİN: Sağlam ip. * Mc: İslamiyet. Kur'an-ı Kerim.
HABL-İ MEVHUM: Mc: Daima olacak gibi görünüp de gittikçe uzaklaşan istek, gaye. Mevhum ip.
HABLULLAH: Allah'ın ipi. Kur'an-ı Kerim. Allah'a kavuşma vasıtası. İhlâs. İtaat. Cemaat.
HABL-ÜL VERİD: Şah damarı. Atar damar.
HABN: Karnın şişmesi.
HABN: Eteğini kaldırmak. * Bir şeyi kabzetmek, almak.
HABNA': Çıbanları olan kadın.
HABNADİDE: (Hâb-nâdide) f. Büluğa ermemiş çocuk. Erginlik çağına gelmemiş erkek veya kız.
HAB-NAK: f. Uykusu gelmiş kimse, uykulu kişi.
HABNAME: f. Rüya kitabı.
HABR: (C.: Ehbâr) Alim ve sâlih kimse. Bilgili. Ehl-i ilim. * Ferahlık. * Nimet, vüs'at. * Refah, sürur. (Bak: Hibr) * Tıb: Dişlerin beyazına ârız olan sarılık.
HABR-ÜL ÜMMET: Ümmetin âlimi, meşhur âlim.
HABR: (C: Hubur) Büyük tuluk.
HABRA': (C: Habâri-Haberât) Sedir ağacı biten düz yer. Yumuşak yer.
HABREKÎ: Kene böceği.
HABRENCE: Güzel yemek. * Yumuşak.
HABRÎR: Şey mânâsına gelir bir isim.
HABS: Murdar, pis. Çirkin. * Ayıp, günah.
HABS: Hapis, alıkoyma, bir yere kapatıp dışarı çıkarmama. Salıvermeme. * Zaptetme, tutma.
HABS-İ BEVL: İdrarını tutma.
HABS-İ DÜMÛ': Metanet gösterip gözyaşlarını zaptetme.
HABS-İ MÜNFERİD: Tek başına olan hapis. Hapishanede bir kişilik hücre. * Ehl-i dalâlet için olan ölüm ve kabir.
HABS: Bir kaç şeyi birden karıştırmak.
HABŞ: Cemetmek, toplamak.
HABT: Şiddetli vurmak. Önünü görmeyerek körcesine basıp yürümek. * Yanılmak, unutmak, hatâ etmek. * Fesada vermek. * Hiç umulmayan birisinden yardım istemek. * Cin çarpmak.
HABT: (C.: Ahbât) Sükun. Huşu. * Sönmek. * Çukur yer. * Düz yer.
HABT: Yanlış hareket. * Maktulün kanının heder olması. * Bozma, ibtâl etme, muteberliğini kaybettirme. * Bir bahis veya münazarada karşısındakinin hatasını isbat ile onu ilzam edip susturma.
HABT-İ A'MÂL: İrtidad eden, yâni dinden çıkan bir kimsenin, dindar iken yapmış olduğu ibadetlerinin ibtâl olup sevapsız kalması.HABTER : Kısa boylu.
HABT U HATA: Düzensizlik, yanlış, hata.
HABUL: Hurma ağacına çıkarken kullanılan urgan.
HABUS: Galip kimse.
HABY: (C.: Hıbâyâ) Örtmek. * Gizli olan.
HABZ: Ekmek pişirmek. * Ekmek vermek. * Sözü birbiri ardınca söyleyip yürümek. * Devenin ayağını yere vurması.
HACM-İ İSTİABÎ: Bir şeyin içine alabildiği miktar.
HÂFİR-İ KABR: Mezar kazan, mezarcı.
HAKİKAT-I SÂBİTE: f. Sâbit, değişmez hakikat.
HAKİM EBU ABDULLAH: Muhammed bin Abdullah ibn-i Beyyi' (Hi: 321-405) Sâmâniye Devleti Nişabur Kadılığında bulunmuş büyük muhaddislerden, Şafiî fakihlerinden, asrının en büyük din âlimi diye bilinen bir zattır. Bir çok eser te'lif etmiştir. Başlıcaları: El Müstedrek Ale-s Sahihayn, Kitab-ül İlel, El-İklil, El-Emali, Teracüm-üş Şüyuh, El Medhal ilâ İlm-is Sahih, Fazâil-ül İmam-üş Şafiî, Tarih-i Ulemâ-i Nişabur, Marifet-ül Hadis ünvanlarındadır.
HAKK-I İHTİTAB: Ormana yakın olan kimselerin ormandan odun kesmek hakkı.
HALAB: f. Çamur, bataklık. Bataklık arâzi.
HALAVETYAB: f. Zevk bulan, halâvet bulan.
HALKA-İ ÂB-GÛN: Gökyüzü, semâ.
HALKABEGUŞ: f. Kulağı küpeli, kulağı halkalı. * Mc: Köle, esir.
HALKABEND: f. Toplanıp yuvarlak meydana gelecek şekilde oturma.
HAMMURABİ: (Bak: Nemrud)
HAMSE-İ ÂL-İ ABÂ: (Bak: Âl-i Abâ)
HANDE-İ ÂFTÂB: Güneşin gülmesi. Güneşin doğması.
HANE-HARAB: f. Câhil, bilgisiz. * Evi yıkılmış, evsiz barksız kalmış. * Hâli perişan olmuş kimse. * Mc: Müflis, züğürt, sefil.
HARAB: Viran. Issız. Yıkık. Perişan.
HARAB-ABAD: f. Harabiyetle dolu olan yer. Tam harabe.
HARABAT: Harabeler. Viraneler. Meyhâneler.
HARABE: Harab yer. Şehir veya ev yıkıntısı. Perişan yerler.
HAR'ABE: İnce kemikli, genç ve güzel kadın. * Uzun. * Yeşil üzüm çubuğu.
HARABENİŞİN: f. Viranelerde, harabelerde oturan.
HARABEZAR: f. Viranelik. Yıkıntı yeri.
HARABİYET: (Harabî) Yıkılma. Yıkılış. Parçalanıp dağılış. Zillet ve sefalet içinde
HARARET-İ GARİZİYYENİN İLTİHABI ZAMANI: İnsanda şehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda olduğu devresi.
HARÂS-I HARÂB: Harap olmuş değirmen. * Mc: Dünya.
HARF-İ ÂB-DÂR: Güzel ve mânidar söz.
HASAB: Odun.
HASBEL İCAB: (Hasb-el icâb) Durum icabı olarak, hâl ve durum iktiza ettiği için, durum dolayısıyla.
HAŞMETMEAB: Haşmetli, haşmet sahibi mânâlarına gelir ve eskiden padişahlara karşı hürmet bildirmek için kullanılırdı.
HAŞŞAB: Ağaçtan anlayan. * Ağaç satan.
HAŞV-İ KABİH: Edb: Söze çirkinlik veren kelime fazlalığı.
HATAB: (Hatb) Odun. * Kinaye olarak "Dedikodu, nemime" ye de odun denilir.
HATABAHŞ: f. Kabahatleri affeden, kusurları bağışlayan.
HATA SAVAB CETVELİ: Basılmış bir kitabın mürettib yanlışlarını göstermek için sonuna ilâve edilen cetvel. (Hatâ: Yanlış; savab: Doğru demektir.)
HATTAB: Oduncu. Odun satan.
HAVABAT: (Bak: Havbâvât)
HAVATIR-I RABBANİYE: Rabbanî telkinler. İlâhî ilhamlar.
HAZAB: Odun. * Yakacak nesne.
HAZABÎ: (Hizbâ. C.) Arızalı topraklar, engebeli yerler.
HEBHAB: Serap.
HELLAB (HELLÂBE): Yağmurlu soğuk rüzgâr.
HEM-KİTAB: f. Aynı dersi gören, talebe, öğrenci. * Aynı dinde olan, din kardeşi.
HEM-SABAK: f. Ders arkadaşı. Aynı dersi okuyanların beheri.
HENABİK: Halka nasihat edip, dediğini kendi yapmayan kimse.
HENGÂM-I SABAVET: Çocukluk zamanı.
HENGÂM-I ŞEBAB: Gençlik zamanı, delikanlılık çağı.
HEMGÂME-İ AZAB: Azab zamanı.
HERAB: Kaçmak, firar etmek.
HERÇİ BAD ABAD: f. Her ne olursa olsun. İster istemez.
HETK-İ HİCAB-I İSMET: Namus perdesini yırtma.
HEZABİR: (Hizebr. C.) Arslanlar, esedler. * Yiğitler, kahramanlar.
HEZARTABE: f. Güneş, şems.
HIBAB: Sevişmek, muhabbet.
HIBAB: (C.: Havâbibe) Hısımlık, yakınlık, akrabalık, karâbet.
HIBRE (HABRE): (C.: Hıber-Hıberât) Yemeni, alaca renkli bez.
HIKAB: Arap kadınlarına mahsus bir nevi kumaştır, onu bellerine kuşanıp süslerini ve zinetlerini ona takarlar.
HILAB: Yırtıcı hayvan veya yırtıcı kuş pençesi.
HILABE: Aldatmak, hud'a.
HINNAB: Uzun boylu.
HINZAB: Kısa boylu. * Yaban havucu.
HIRABE: Deve hırsızlığı yapmak.
HIŞT-TABE: f. Tuğla ocağı.
HITAB: Sözü âşikâre ve yüzüne söylemek. * Seninle gayrin arasında olan kelâm.
HITABET: Hatiplik etmek.
HITABİYYE: Rafizî taifesinden bir bölük cemaat.
HIYABAN: f. Cadde. İki tarafı ağaç dikili yol. Bahçe yolu. İki tarafı ağaçlı muntazam yol. * Ortasından su akan ağaçlık yer. * Tahrân'da büyük bir caddenin adı.
HIYABE: Ümitsiz ve mahrum olmak.
HIZAB: Birşeyi boyamak için hazırlanmış terkib.
HİBAB: Dostluk, sevmek. (Bak: Hubb) * (Habb. C.) Tohumlar, taneler. * Haplar.
HİBAB: Neşat, sevinç, sürur.
HİCAB: Perde. Örtü. Hâil. * Utanma. Kendini kusurlu bilip insanlar arasından çekilmek. * Men'etmek. * Allah ile kul arasındaki perde. * Setretmek. Gizlemek.
HİCAB-I ÇİHRE: Yüz örtüsü.
HİCAB-I EBR: Bulut perdesi.
HİCAB-I HÂCİZ: (Hicab-ı sadr) Tıb: Göğüs ile karın uzuvlarını birbirinden ayıran perde, zar. Diyafram.
HİCAB-I KALB: Kalbin boşlukları arasındaki zarların her biri.
HİCAB-I MEŞİMÎ: Rahim zarı. Ana rahminde cenini saran zar.
HİCAB-I MÜSTABTIN: Tıb: Plevra.
HİCABAT: (Hicab. C.) Perdeler. * Tılsımlar.
HİCAB-AVER: f. Hicab verici, utandırıcı.
HİCABET: Kapıcılık. Perdecilik. * Teşrifatçılık, mabeyncilerin mesleği. Saray memurluğu. * Ortaçağ islâm devletlerinde vezirlik. * Kâbe perdeciliği.
HİCABÎ: Zar ve perde ile alâkalı ve ona müteallik. Perde ve örtüye âit. * Mahcub. Utangaç.
HİDAB: (Hadeb. c.) Kamburluklar, tümsekler, yumruluklar.
HİKKAB: Uzun boylu, büyük karınlı kişi.
HİKMET-İ TABİİYE: Fizik bilgisi.
HİLAB: İçine süt sağılan kab.
HİLBİLAB: Sarmaşık.
HİLCAB: Büyük çömlek.
HİRABE: Şehir dışındaki yerlerde yapılan eşkiyalıklara katılma. Dağlarda yapılan haydutluklarda bulunma.
HİRCAB: Uzun. * Büyük çömlek.
HİSAB: (C.: Hisâbât) Hesap, aritmetik.
HİSAB-I AMELÎ: Mat: Pratik hesap, aritmetik.
HİSAB-I NAZARÎ: Mat: Teorik hesap.
HİSABA ÇEKMEK: Hesap sormak, hesap aramak.
HİSABÎ: Hesabını iyi bilen. * Mc: Tamahkâr, cimri, hasis, eli sıkı.
HİSS-İ KABL-EL VUKU': Bir şeyi vukuundan önce hissetmek.
HİSSEYAB: f. Hisselenen. Faydalanan. Hisse alan.
HİTAB: Söz söyleme. Topluluğa veya birisine karşı konuşma. (Bak: Fasl-ı hitab)
HİTABEN: Birinin yüzüne söyleyerek, ona hitab ederek. Tevcih-i kelâm eyleyerek. Birine doğru hitab ederek.
HİTABE(T): Cemaate, topluluğa veya birisine karşı söz söylemek. Güzel ve faideli söz konuşmakla halka dinletmek. Güzel söz söyleme san'atı. Hutbe okuma. Nutuk irâdetmek. * Man: Makbul ve zannî mukaddemelerden terekküb eden kıyas.
HİTABET BERATI: Eskiden vazifeli cami hatiblerine, hatibliğe tayin olduklarına dair verilen vesika. (Osmanlı İmparatorluğu zamanında yan zamanda halife olan padişahı temsil eden, cuma ve bayram hutbelerine çıkan bu hatiblere pek fazla ehemmiyet verilirdi. Hitabet beratı olmayan hatibler, cuma ve bayramlarda hutbe okuyamazlardı.)
HİTABİYYAT: Hitabolunarak söylenen sözler.
HİYAB: (Hiyâbet) Kabahat, suç, günah. * Kötü bir durumun başlangıcı. * Yokluk.
HİZAB: Boya, levn. * Kına.
HİZAB: f. Rüzgârın etkisiyle deniz suyunda meydana gelen hareket, dalga.
HİZAB(Î): Kısa boylu bodur kimse.
HÎZAB-ENGİZ: f. Dalga kaldıran.
HOKKABAZ: Elçabukluğu ile birtakım şaşırtıcı oyunlar göstermeyi kendine meslek edinmiş kişi. * Mc: Başkalarını aldatarak yalan ve hile ile iş çeviren kimse.
HOŞAB: f. Suyu, havası iyi olan yer. Parlak, berrak. Elmas, inci gibi şeylerin parlaklığı. * Hoşaf.
HUBAB: Muhabbet. * Mahbub, sevgili olan. * Su üzerinde olan kabarcık ki, habab-ül mâ' derler.
HUDABİN: Hakkı ve hakikatı gören. Cenâb-ı Hakk'ı tanıyan.
HUDAYİNABİT: Ekilmeden biten ot veya ağaç. * Hiç bir talim ve terbiye görmemiş adam.
HUKUK-U TABİİYYE: İnsanın fıtratında bilkuvve mevcut olup, hak ile bâtılı, iyi ve fenayı bildiren ve insanların toplu bir şeklide yaşamalarını mümkün kılan hükümler.
HULABİS: İnce ses.
HUMRET-İ HİCÂB: Hayâdan, utanmaktan hâsıl olan kırmızılık.
HUN-AB(E): f. Sulu kan, kanlı su, su ile karışık kan. * Mc: Kanlı gözyaşı.
HUNABİS(E): Arslan. * Zâlim ve kötü kimse.
HURD U HÂB: Yiyecek ve uyku.
HUŞUNET-İ TAB': Tabiat ve huy kabalığı.
HUTAB: (Hutbe. C.) Hutbeler.HUTAE : (C.: Hatâit) Kısa boylu kimse.
HUZUR Ü HAB: Rahat ve uyku.
HÜCCAB: (Hâcib. C.) Perdeciler. * Kapıcılar.
HÜDDAB: Ensiz, ince, uzun yaprak.
HÜKM-İ GIYABÎ: Huk: Taraflardan biri hazır olmadığı halde verilen hüküm.
HÜSN-Ü ÂDÂB: (Hüsn-i âdâb) Güzel ve iyi edeblilik. Güzel terbiye. İslâmi terbiye.
HÜSN-Ü KABUL: İyi karşılamak. Güzellikle kabul etmek.
HABŞ: Cemetmek, toplamak.
HARARET-İ GARİZİYYENİN İLTİHAB: İnsanda şehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda olduğu devresi.
İAB: Kökünden koparmak.
İBABE: Yol, tarik.
İBN-İ ABBAS: (Bak: Abdullah İbn-i Abbas)
İBN-İ CERİR-İ TABERÎ: (Bak: Taberî)
İBN-ÜL HABBE: Ekmek.
İ'CAB: Şaşırtmak. Hayran etmek. Hayrete düşürmek. * Hodpesendlik. Kendini beğenmişlik.
İCAB: Lâzım. Gerekli. Lüzum. Sebeb olmak. * Ist: Akitlerde ilk söylenen söz. Bir mal sahibinin müşteriye karşı, "Bu malımı sana şu kadar paraya sattım" demesidir. Müşterinin de kabul etmesine dair olan sözüne "kabul" denir. Şer'i ıstılahta buna "icâb ve kabul" denir.
İCABAT: İcablar. Gerekenler. Lüzum edenler.
İCABE(T): Kabul olmak. Kabul etmek. * Râzı olma, rızâ gösterme, muvafakat etme.
İCABE-İ DUÂ: Duânın kabul olması. Duâya cevap verilmesi. Muvafakat edilmesi. (Bak: Dua)
İCABETGÂH: f. Kabul etme yeri.
İCABÎ: Müsbet. İcaba âit, icaba dair. * Lâzım, gerekli, zarurete müteallik.
İCLAB: Cem'etmek, toplamak. * Yoldaşlık etmek. * Ardından çağırmak. * "Gitsin" diye haykırmak.
İCLİNBAB: Yan yatmak.
İCRA-YI İCABÎ: Lüzum eden muamelenin yerine getirilmesi.
İCTİLAB: Celbetmek, çekmek.
İCTİNAB: Çekinmek. Sakınmak. Uzak olmak.
İCTİYAB: Gömlek giyme. * Yırtma. * Kuyu kazma.
İCTİZAB: (Cezb. den) Çekip uzatma. * Etrafına toplanma.
İCZAB: Koparmak.
İÇTİNAB: (Bak: İctinab)
İDAB: Herkesi ziyafete davet etme. Sofrası herkese açık olma. * Doğruluğunu ve hak olduğunu herkese bildirme.
İDAB: Acib nesne.
İDABE: Edeblilik, terbiyeli oluş.
İDRAB: (Darb. dan) Rüc'u etmek, vaz geçmek. Bir şeyi yapmaktan yüz çevirmek. Mukim olmak. * Bir kimse üzerine kırağı yağmak. * Sıcak yel eserek yerdeki suyu kurutmak. * Ekmeğin pişmesi. (Kamus'tan alınmıştır.)
İFAKAT-YÂB: f. İfakat bulucu, iyileşen.
İGBAB: Korkmak. * Bir gün görüp bir gün terketmek.
İGDAB: Gadablandırmak, kızdırmak, öfkelendirmek.
İGRAB: Uzak yerlere yolculuk etme. * Garb (batı) tarafına gitme.
İGTİRAB: (Gurbet. den) Gurbete gitme. * (Güneş, Ay vb. seyyareler) batma. * Göz önünden kaybolma.
İGTİSAB: Gasb etmek. Başkasının malını zorla elinden almak.
İGTİSABAT: (İgtisab. C.) Gasbetmeler, başkasının malını elinden zorla almalar.
İGTİYAB: Gıybet etmek. Zemmetmek. Yermek.
İGTİZAB: Gücenme, kızma, gazaba gelme, darılma.
İGZAB: (Gazab. dan) Gazaba getirme, hiddetlendirme, kızdırma, öfkelendirme.
İHAB: Ham deri.
İHAB: Verme, bağışlama.
İHAM-I KABİH: Edeb ve terbiye dışı anlamı bilerek kullanma. Sözü edeb ve terbiyeye aykırı bir mecazî mânâya getirme.
İHBAB: Muhabbet etmek. Sevgisini göstermek.
İHKAB: Arkası kesilme.
İHRAB: Harâb etme, perişan etme.
İHRAB: Kavgayı kızıştırma, muharebeyi alevlendirme.
İHRAB: Kaçma zorunda bırakma. * Çalışma, azmetme, didinme.
İHSAB: Ucuzlama, fiattaki azalma.
İHTİCAB: Örtünme. Saklanma. Gizlenme. Perdelenme. * Doğumun belirli zamanından fazla uzaması.
İHTİDAB: Kına ile saç ve sakalı boyama. * Boyanma, renklenme.
İHTİLAB: Aldatma, kandırma. * Aldatılma, kandırılma. Hile yapılma.
İHTİLAB: Süt sağma.
İHTİLACAT-I ASABİYE: Asabî çarpıntılar.
İHTİRAB: Savaşma, muharebe etme.
İHTİSAB: Hesab sorma, mes'uliyet. * İhtisab dâiresinin aldığı vergi. * Emr-i bilma'ruf nehy-i an-ilmünker vazifesi, * Ceza. * Eskiden belediye işlerine bakan memurun işi ve dâiresi.
İHTİSABİYYE: İhtisaba (belediyeye) ait vergi.
İHTİSAB RESMİ: Eskiden belediye varidatı olarak damga, tartı, ölçü, panayır ve pazar vergisi adı altında alınan vergiler ile, hile yapan esnaftan alınan para cezalarının umumi adı.
İHTİTAB: (Hatab. dan) Odun toplamak, odun kesmek.
İHTİTAB: Nikâhla kadın veya kız istemek.
İHTİZAB: (Saç, sakal v.s.yi) boyama.
İKAB: Şiddetli azab, eziyet, ceza.
İK'AR-I ÂBÂR: Kuyuların derinleştirilmesi.
İKBAB: Yüzüstü düşme, kapanma. * Bir şeyin üstüne fazla düşme. Olması için aşırı derecede çalışma.
İKLAB: Tersine çevrilme, çevirmek. Tersine döndürmek.
İKNAİYYAT-I HİTABİYYE: Kelâm ilmine ait bir ıstılahtır. Zannî olan aklî delil demektir. Bürhanın aşağı mertebesidir. Aklı, muhalif fikirlerle karışmamış ve bürhanı anlayamayacak kimseler için kullanılır. İsbattan çok ikna vasfı taşır.
İKRAB: Kederlendirme, hüzün verme.
İKRAR Bİ-L KİTABE: Bir kimsenin diğer bir kimseye olan borcunu kitabetle yani yazı ile tasdik etmesi. Tabirin mânası yazı ile ikrar'dır.
İKTAB: (Ketb. den) Yazdırma, dikte ettirme.
İKTİDAB: Bir şeyi kendisi için kesmek. * Henüz öğretilmemiş deveye binmek. * İrticâlen söz söylemek. * Edb: Şâir, kasidesinden teşbihi keserek maksadına, yani medhettiğinin medhine geçmek. Hüsn-i tahallus (yani: Bir şeyin meydana gelmesine hayali ve güzel bir sebeb göstermek ile olan intikal), en uygunu ve en lâtifi olur. Müelliflerin Emmâ ba'dü, "Bundan sonra" kelimesine iktidab demeleri hamdeleden inkitaa binaendir. Edb. S.)
İKTİRAB: Tasalı ve gamlı olma. Korkulu ve hüzünlü bulunma.
İKTİRAB: (Kurb. dan) Yanaşma, yaklaşma, takarrüb.
İKTİRAB-I SAAT: Kıyamet vaktinin yaklaşması.
İKTİSAB: Kazanmak. Tahsil etmek. Elde etmek.
İKTİSAB-I ŞAN Ü ŞÖHRET: Şan ve şöhret kazanma, meşhur olma.
İKTİSABAT: (İktisab. C.): İktisablar, kazanmalar, elde etmeler ve edinmeler.
İKTİTAB: Yazılmış olan bir şeyin kopyasını çıkarma, suretini alma.
İL'AB: Oynatma, oynatılma.
İLHAB: Tutuşturma, alevlendirme. * İltihaplandırma, şişirip kızartma.
İLM-İ ÂDÂB: Yemek, içmek, yatıp kalkmak, giyinmek, sefer gibi hâllere dair hadisler için, ilm-i hadis istılâhında kullanılan tâbirdir.
İLM-İ HESAB: Hesap bilgisi, aritmetik, matematik.
İLM-İ TABAKAT-ÜL ARZ: Arzın tabakalarından bahseden ilim. Jeoloji.
İLMÜHABER: (İlm-i haber) Resmi bir daireye verilmek üzere hazırlanan ve bir adamın ahvâli hakkında bilgileri ihtiva eden kâğıt. Resmi vesika. * Para, evrak vs. teslim olunduğunu gösteren ve bunları getiren adamın eline verilen pusula.
İLTİAB: Oynama. Oyun oynama.
İLTİHAB: Caddede gitmek. Geniş yolda yürümek.
İLTİHAB: Alevlenmek. Yanmak. * Tıb: Bir uzuvda olan hararet, yanma. Cerahat toplanıp yaranın hararetlenmesi.
İLTİHAB-I A'VER: Tıb: Körbağırsağın iltihabı.
İLTİHAB-I EDEME: Tıb: Cildin iltihablanarak katılaşması.
İLTİHAB-I KEBED: Tıb: Karaciğer iltihabı.
İLTİHABAT: (İltihab. C.) İltihablar, alevlenmeler.
İLTİHABÎ: İltihabla alâkalı.
İLTİZAK-I ESABİ': Parmakların yapışması.
İMAM-I RABBANÎ: (Bak: Ahmed-i Farukî)(Silsile-i Nakşi'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbanî (R.A.) Mektubat'ında demiş ki: "Hakaik-ı imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve keramata tercih ederim."Hem demiş ki: "Bütün tariklerin nokta-i müntehası, hakaik-ı imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır."Hem demiş ki: "Velâyet üç kısımdır: Biri velâyet-i suğra ki, meşhur velâyettir, biri velâyet-i vusta, biri velâyet-i kübradır. Velâyet-i kübrâ ise; verâset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır."Hem demiş ki: "Tarik-ı Nakşide iki kanad ile sülûk edilir." Yâni: "Hakaik-ı imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa, o yolda gidilmez." Öyle ise tarik-ı Nakşinin üç perdesi var: Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya hakaik-ı imaniyeye hizmettir ki, İmam-ı Rabbanî de (R.A.) âhir zamanında ona sülûk etmiştir. İkincisi : Feraiz-i diniyeye ve Sünnet-i Seniyyeye tarikat perdesi altında hizmettir.Üçüncüsü : Tasavvuf yoliyle emrâz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağıyle sülûk etmektir. Birincisi Farz, ikinci Vâcib, bu üçüncüsü ise Sünnet hükmündedir.Madem hakikat böyledir, ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylanî (R.A.) ve Şâh-ı Nakşibend (R.A.) ve İmam-ı Rabbanî (R.A.) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-ı imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarfedeceklerdi. Çünkü saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennet'e gidemez, fakat tasavvufsuz Cennet'e giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-ı İslâmiye gıdadır. M.)
İMAM-I TABERANÎ: (Süleyman bin Ahmed Taberanî) Hadis âlimidir. Şam'da Taberiyye'de doğmuş ve orada vefat etmiştir. (260-360) Kebir, Evsat ve Sagir hadis kitablarını yazmak için 33 sene Irak, Hicaz, Yemen, Mısır ve başka yerleri dolaşmıştır.
İNABE: Günahları terk ile Hakka dönüş. Hakka tâbi bir mürşide bağlanmak. (Hakk'a ikbal ü teveccüh ve âyât-ı hakkı teemmül ile tevbedir ki, asl-ı hakikatı hayır nöbetine girmek demektir.) (E.T.)
İNANTAB: f. Dizgin çevirip dönen.
İNAYET-İ RABBANİYE: Allah'ın inayeti.
İNCİLAB: Celbedilme. Çekilme. Sürülüp götürülme.
İNCİZAB: Cezbedilme, çekilme.(Fıtrat-ı zîşuur olan vicdandaki incizab ve cezbe, bir hakikat-ı câzibedarın cezbesiyledir. M.)
İNDAB: (Nedeb. den) Yara iyileşip kabuk bağlama.
İNDELİCAB: (İnd-el icab) İcab ettiği zaman, gerekince, iktiza ettiğinde.
İNFİTAH-I EBVAB: Kapıların açılması.
İNHİDAB: (Hadeb. den) Kamburlaşma, yumrulaşma. * Kamburluk, yumruluk.
İN'İSAB: Zorlaşma.
İNKILÂB: Başka tarza değişme. Bir hâlden diğer hâle geçme. Başka türlü olma. * Altüst olma.
İNKILÂB-I HAKAİK: Hakikatlerin tam zıddına dönmesi (ki, böyle bir şey mümkün değildir.) (Bak: İçtima-ı zıdden) (İnkılâb-ı hakaik ittifâken muhaldir. Ve inkılâb-ı hakaik içinde muhal ender muhal, bir zıd, kendi zıddına inkılâbıdır. Ve bu inkılâb-ı ezdâd içinde bilbedahe bin derece muhâl şudur ki: Zıd kendi mâhiyetinde kalmakla beraber, kendi zıddının aynı olsun. S.)
İNKILÂB-I SAYFÎ: İlkbaharın bitip, yaz mevsiminin balayışı. Gün dönümü. (21 hazirana rastlar.)
İNKILÂB-I ŞİTEVÎ: Sonbaharın bitip, kış mevsiminin başlayışı. (Aralık ayının 21'ine rastlar.)
İNKILÂB ALE-L A'KIB: Ökçeler üzerine dönmek demektir ki, asker yürüyüşünde olduğu gibi, tam sağdan veya soldan geri dönmektir. İki ökçeyi birden yerinde çevirmek suretiyle inkılâb ale-l a'kıb, ayakları çaprazlaştırdığından yürümeyi imkânsız bırakır. Kur'an'da bu tâbir ya harbde firardan kinaye veya dinde irtidaddan mecaz olmak üzere iki mânâya muhtemildir. (E.T.)
İNKILÂBÂT: İnkılâblar, değişmeler.
İNKİBAB: Yüzüstü düşme, yere kapanma.
İNSIBAB: (Bak: İnsibab)
İNSİBAB: Dökülme. Akıtılma. * Cereyan etme. * Başka suya karışma. * Tıb: Ahlat-ı erbaadan birisinin vücudun bir tarafında nesicler (dokular) arasında toplanması.
İNSİKAB: Delinme.
İNSİKAB-I LÜ'LÜ': İncinin delinmesi.
İNSİLAB: (Selb. den) Kaldırılma, selb olunma, giderilme. Kalmama. Mahvedilme. Soyulma, soyulmuş olma.
İNSİYAB: Süzülüp akma. Çabuk akıp gitme.
İNŞAB: Tırnak batırma, tırnak bastırma.
İNŞİAB: Şubelendirme. Ayırma. Şubelere ayrılma. * Bölük bölük olma. * Dalbudak verme.
İNŞİBAB: Gençleşme, delikanlı olma.
İNŞİHAB: Fışkırma.
İNŞİHAB-I DEM: Kanın fışkırması.
İNTİHAB: Seçmek. Ayırıp beğenmek. İhtiyar ve âmâde eylemek. * Bir şey yerinden çıkmak.
İNTİHAB: Kapışmak. Yağma suretiyle mal almak.
İNTİHABAT: (İntihab. C.) Yağmalar, talan etmeler, kapışmalar.
İNTİHABAT: (İntihab. C.) Seçilmeler, seçmeler. * Seçimler.
İNTİHABÎ: İntihabla alâkalı, seçim ve seçme işlerine ait.
İNTİSAB: (Nisbet. ten) Bir yere, bir kimseye mensub olmak. Mâiyyetine girmek. Bağlanmak.
İNTİSAB: (Nasb. dan) Dikilip durmak. * Yükseğe kaldırmak. * Bir mansaba tayin olunmak. * Gr: Kelimenin mansub olması (Bak: Mansub)
İNTİŞAB: Odun veya mal biriktirme. * Tutulup kalma.
İ'RAB: Düzgün konuşmak ve hakikatı açıklamak. * Gr: Kelime ve fiillerin sonunda bulunan harf veya harekelerin değişmesi ve bu değişikliği ve sebeblerini öğreten ilim.
İRABE: Şüphelendirme, şüpheye düşürme.
İRABET: Akıl, anlayış, kavrayış.
İRBAB: Bir yerde mukim olma. Bir mevkide devamlı olarak kalma.
İRGAB: Rağbet ettirme.
İRHAB: Bollanma, bol olma. Genişleme.
İRHAB: Korkutma veya korkutulma. * Kaçırma.
İRKAB: Huk: Öldükten sonra kanunî mirasçılarından başka bir kimseye de miras bırakma.
İRKÂB: (Rükûb. dan) Bindirme. * Binilecek hayvan verme. * Araba veya gemi gibi bir vasıtaya bindirme.
İRKÂBEN: Bindirerek, irkâb suretiyle.
İRTAB: Dikme veya dikilme.
İRTİAB: (Ru'b. dan) Ürkme, korkma.
İRTİBAB: Kokulu şeyler yapma. * Bir çocuğu büluğ çağına varıncaya kadar besleme.
İRTİGAB: (Rağbet. den) Heveslendirme, isteklendirme, rağbet ettirme.
İRTİKÂB: Bir işe girişmek. * Kötü bir iş işlemek. Rüşvet almak gibi çirkin bir şey yapmak. * Bir makamı âlet ederek, hakkı olmayan para veya malı hile ile almak.
İRTİKAB: Bekleme, gözleme. * Ümit etme, umma.
İRTİYAB: Duraklama, şüphelenme, tereddüt.
İRTİZA-İ SABİ: Çocuğun süt emmesi.
İSABET: Ecir, mükâfât, karşılık vermek. * Doldurmak.
İSABET: Rastlamak. Doğruca varıp erişmek. Doğru düşünmek, matluba uygun iş işlemek.
İSABET-İ AYN: Göz değmesi, nazar değmesi.
İSABET-İ RE'Y: Fikir doğruluğu. İsabetli ve yerinde bir düşünce.
İSABETKÂR: f. Doğru rastlayan. İsabetli.
İSHAB: Çok söylemek. * Türlü şeylerden renk değiştirmek. * Bir şeye fazla tama' etmek. * Kuyu kazıp suyu bulamamak. * Zehirlenme veya hastalıktan dolayı renk değişmesi. * Kuzu, anasını emmek. * Duvarı başı boş salıvermek.
İSKAB: Ateş yakma.
İSLAB: Giderme, selbetme. Kapıp götürme.
İSMETMEÂB: İsmetlü. Günahsız. Haramdan ve nâmusa dokunur hâllerden çekinen.
İSTIKTAB: (Kutb. dan) Kutuplaşma, bir kutubun etrafında toplanma, bir kutuba bağlanma.
İSTIRAB: (Bak: Iztırab)
İSTITRAB: Neşe arama, eğlence isteme.
İSTİAB: İçine almak. * Kaplamak. Toplamak. Tamam etmek. * Tutulmak. Zapteylemek.
İSTİCAB: Vâcib olmak. Hak etmek.
İSTİ'CAB: (Aceb. den) Şaşma, taaccüb etme, hayrette kalma.
İSTİCABE: (İsticâbet) Duânın Allah tarafından kabul olunması.
İSTİCLAB: (Celb. den) Çekme, celbetme. Çekmeye vaya getirmeğe sebep olma. * Fls: Uyandırma.
İSTİCVAB: Cevab istemek. Sorguya çekmek. * Mahkemede şahidlerin ifadelerini almak. Söyletmek.
İSTİCVABNAME: f. Şahidlerin ve maznunun ifadelerinin yazılı olduğu kâğıt.
İSTİGLAB: Kemâle erme, olgunlaşma, gelişme.
İSTİGRAB: Şaşırmak, garib bulmak, taaccüb etmek, tahayyür.
İSTİGZAB: Öfkelendirme, kızdırma, gazaba getirme, hiddet ettirme.
İSTİHAB: (Hibe. den) Hibe ve hediye olarak isteme. Bağış olarak arzulama.
İSTİHBAB: Bir şeyi iyi ve güzel addetmek. * Dost edinme. * Müstehab etmek ve olmak.
İSTİHBABEN: Bir şeyi güzel ve iyi kabul ederek, müstehab olarak.
İSTİHLAB: Tırmalama.
İSTİHRAB: Bir musibet sebebi ile perişan olma, mahrum olma.
İSTİ'KAB: Birisinin kusurlarını, ayıplarını arraştırmak.
İSTİKRAB: Yaklaştırma, yakınlaştırma. * Akraba olma.
İSTİKSAB: Kazanma, kesbetme.
İSTİKTAB: Söyleyip yazdırma. Dikte ettirme. * Yazısını kontrol etmek için bir kimseye bir kaç satır yazı yazdırma.
İSTİLAB: (Selb. den) Kapma, kapıp alma, selbetme.
İSTİNABE: Niyabet istemek. * Huk: Başka bir tarafta görülen bir muhakeme için, şahid veya maznunun yazılı ifadesinin alınması. Muhakemenin icab ettirdiği muameleleri yapması için bir mahkeme tarafından başka bir mahkemeye veya kendi âzâsından birisine salâhiyet verilmesi.
İSTİNSAB: (Neseb. den) Soyu bildirme. Soy dâvâsı gütme.
İSTİ'RAB: Sonradan Araplara dâhil olmak, araplaşmak.
İSTİRABE: Bir kimsenin hâlinden şüpheye düşme, kuşkulanma.
İSTİRHA-YI A'SÂB: Sinirlerin gevşemesi.
İSTİRHAB: Korkutma veya korkutulma.
İSTİRKAB: (Rekabet. den) Çekememe, rekabet yapma.
İSTİS'AB: Zor addetmek. Güç saymak. * Güçlük çekmek.
İSTİ'SAB: İğrenme, tiksinme.
İSTİSABE: Sevap kazanmak isteme.
İSTİSHAB: Fık: Mazide sabit olup bilâhare zâil olduğu bilinmeyen bir şeyin hâlâ devam ettiği sayılmasıdır. (Birisinin ölümüne dair kat'i haber olmasa sağ sayılması gibi.)
İSTİSHAB: (Sohbet. den) Yanına alma. Birlikte götürme, beraber götürme.
İSTİSHABEN: Beraber götürerek, yanına alarak.
İSTİSVAB: (Savab. dan) Doğru bulma, mâkul görme, beğenme.
İSTİSVABEN: Beğenerek, doğru bularak, mâkul görerek.
İSTİSVABGERDE: f. Beğenilmiş. Doğru bulunmuş, tasvib olunmuş, mâkul görülmüş.
İSTİŞRAB: İmâ ederek ve kapalı olarak anlatmak isteme. * İçmek isteme.
İSTİ'TAB: Kendinden razı, hoşnut etme.
İSTİTABE: Tövbe ettirme. Tövbe teklif etme.
İSTİTABE: Hoş ve iyi bulma.
İSTİTBAB: (Tıbb. dan) Doktora başvurma, kendini hekime gösterme. * İlâç arama. * Çare isteme, derdine devâ arama.
İSTİTRAB: Sevinmeyi, süruru istemek.
İSTİTRABÎ: Sürur ve sevinmeyi istemeğe dâir.
İSTİ'ZAB: Birşeyi tatlı bulmak, tatlı saymak. Tatlı su istemek.
İŞ'AB: Ölme, irtihal etme.
İŞABE: Saç ve sakal ağartma, beyazlatma. Genç yaşta saç ve sakal ağarması.
İŞRAB: (Şürb. den) İçirme veya içirilme. * Bir maksadı açıktan değil de, dolayısıyla gösterme. Kapalı surette anlatma.
İŞTİHAB: Ağarma, beyazlama, kırlaşma.
İTAB: Kolsuz ve yakasız kadın gömleği.
İTAB: Tekdir etmek. Şiddetle hitab etmek. Azarlamak. Terslemek. Paylamak. Rencide etmek. Darılmak.
İT'AB: Yormak. Yorgunluk vermek. Sıkıntı vermek.
İ'TAB: Öldürme, katletme. Helâk etme.
İ'TAB: Şikâyeti kendisinden def' ile razı ve hoşnud etmek. Hoşlandırmak. * Hışım etmek.
İTABNAME: f. Azarlama mektubu.
İ'TİKAB: Veresiye vermeme. Bir malı borç olarak satmama. Parasını almadıkça malı teslim etmeme.
İ'TİSAB: Sinirlenme, asabileşme. * Kanaat etme.
İTNAB: (Bak: Itnab)
İTRAB: Toprak serpme. Topraklama.
İTTİHAB: (Hibe. den) Karşılıksız olarak verilen bir bağışı kabul etme.
İYAB: Avdet eylemek, geri dönmek.
İYAB Ü ZEHAB: Gidiş - geliş.
İ'ZAB: Suyu temizleme. * Vazgeçme. * Azaba düşürme veya düşürülme.
İZABE: Eritmek, eritilmek. Su gibi akıcı hale koymak. Yumuşatmak. Islah etmek.
İZABE-İ NÜHAS: Bakırın eritilmesi.
İZHAB: Gönderme. * Giydirme veya giydirilme. * Altun kaplama.
İZNAB: Günah işleme. Günahkâr olma. * Kuyruk takma.
IDBAB: Yaş olmak, ıslanmak. * Kin tutmak.
IDTIRAB: Deprettirmek, hareket ettirmek. Izdırap.
IHRAB: Viran etmek, harabe haline getirmek.
IHTİDAB: Boyamak.
IHTİLAB: Aldatmak.
IKAB: Azap, mihnet.
IKLAB: Aksine döndürmek. Tersine çevirmek veya çevrilmek.
ILAB: Boyunda olan uzun nişan.
IRAB: Tazı. * Yükrek at.
IRABET: Yaramaz sözler söylemek, fuhşiyyat.
IRÂK-I ARAB: Arap Irak. Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan ve Bağdat'ın kuzeyine kadar uzanan topraklara Osmanlı İmparatorluğu zamanında verilen isim.
IS'AB: Güç. Çetin bulmak. Güçleştirmek. Zorlaştırmak.
ISABE: (C.: Asâib) Cemaat, topluluk. * Tıb: Yaraları sarmakta kullanılan bağ, yara bantı. * Başa sarılan ve şeâir-i İslâmiyeden olan sarık.
ISHAB: Yoldaşlık yapmak.
ISTABL: Ahır.
ISTABL-I ÂMİRE: Saray ahırı.
ISTABL-I HÂS: Padişahın atlarına mahsus ahır.
ISTIBAB: Dökülme. * Damardan kan fışkırması.
ISTIHAB: Saklama, gizleme. * Dostluk kurma. * Konuşma, musâhabe etme.
ITABE: İyi etmek. * Hoş kokulu etmek.
ITNAB: Edb: Konuşurken, fazla tafsilât vermek. Lüzumundan fazla sözü uzatmak. (Îcazın zıddı)
ITNAB-I MAKBUL: Bahsi iyice anlatmak için lüzumlu olan sözün uzatılması.
ITNAB-I MÜMİLLE: Lüzumsuz olarak sözü uzatmak, usanç verecek şekilde uzatmak.
ITNABE: Gölgelik, sâyeban. * Keman teli, keman kirişi.
ITRAB: (Tarab. dan) şevke getirme, keyiflendirme.
IZMAR-I KABL-EZ ZİKR: Edb: Bir kelimenin zikrinden önce ona âit zamiri kullanmak.
IZTIRAB: Acı, elem, sıkıntı, vesvese, azab.
IZTIRAB-ÂVER: f. Iztırab veren, elem çektiren.
IZTIRABAT: (Iztırâb. C.) Elemler, acılar, sıkıntılar, azablar. Vesveseler.
JENG-YAB: f. Paslı, küflü, kirli.
KAB: Çok eski devir silâhlarından olan yayın kabzası (tutacak yeri) ile köşesi arasındaki mesafe, her "yay" da "iki kab" olan miktar.
KAB-I KAVSEYN: İmkân ve vücub ortasında bir makam. * İki yay uzaklığı mesafesi.(... İşte mevcudatın en eşrefi olan zihayat; ve zihayat içinde en eşref olan zişuur; ve zişuur içinde en eşref olan hakiki insan; ve hakiki insan içinde geçmiş vezaifi en azamî bir derecede, en ekmel bir surette ifa eden zât, elbette o mi'rac-ı azîm ile Kab-ı Kavseyn'e çıkacak, Saadet-i Ebediye kapısını çalacak, hazine-i Rahmetini açacak, imanın hakaik-ı gaybiyesini görecek, yine o olacaktır. S.)
KAB': Seyahat edip gezmek. * Nefesi tutulmak. * Atın burnu içinden çıkan hırıltı.
KABA': (C.: Akbiye) Üste giyilen elbise. Kaftan, cübbe.
KABA-YI ÂHENİN: Demirden yapılmış elbise. Zırh.
KABAÇE: f. Entari. Hafif giyecek.
KABADAYI: Mc: Cesur, kahraman, cengâver. Eskiden kabadayılar ağırbaşlı, fenalıktan kaçınır, iyiliği sever insanlar oldukları için muhitlerinde hürmet görürlerdi. (O.T.D.S.) * Kimseden korkmaz görünerek şuna buna meydan okuyan kimse, yiğit taslağı.
KABAHÂT: (Kabahat. C.) Kusurlar, kabahatler. Suçlar, çirkin hareketler.
KABAHAT: Kusur, çirkin iş, tekdir edilmeğe müstehak hareket.
KABAİH: (Kabayih) (Kabiha. C.) Kabahatlar. Çirkin işler, kabih haller.
KABAİL: (Kabile. C.) Kabileler. Bir soydan türemiş cemaatler, silsileler.
KABAİL-İ ARAB: Arap kabileleri.
KABAKULAK: Tıb: Daha ziyade tükrük bezlerini şişiren bulaşıcı ve ateşli bir hastalık.
KABALE: Kadı'nın (hâkimin) verdiği hüccet. * Toptan, götürü ile yapılan satış. * Yahudilerin kendi cemaatlarına verdikleri vergi.
KABAS: Ciğer hastalığı. * Yüksek ve kalın. * Hafiflik. * Neşat, sevinç.
KABA'SER: (C.: Kabâis) Büyük, kuvvetli, sağlam. Zayıf deve yavrusu. * Deniz canavarlarından bir canavar.
KABATÎ: (Kıbtî. C.) Çingeneler.
KABAZA: Hız. Sür'at.
KABB: İnce belli olmak. * Gönlün eğlendiği gönül eğlencesi. * Makara ortasındaki ağaç.
KABBA: İnce belli, zayıf kadın. (Müz : Akbeb)
KABBAN: Büyük terazi, baskül.
KÂBBE: Hüzünden ve gamdan dolayı, hali kötü ve kalbi kırık olmak.
KABBE: Yağmur damlası. * Gök gürlemesi.
KABCE: (C.: Kubec-Kibâc) Keklik kuşu.
KABE: Usanmak, bıkmak. * Kırılmak.
KABE: Yumurta.
KABELE: (C.: Kıbel) Göz boncuğu.
KABES: Ateş parçası. * Ateş şulesi. * Öğretmek. * Öğrenmek.
KABET: Kederli ve ıztırablı olma.
KABINA SIĞMAMAK: t. Sabırsızlık, acelecilik. * Şişmanlamak.
KABIZ: Kabzeden, tutan.
KABIZ-I ERVAH: Ruhları kabzeden Hz. Azrail.
KABIZ-I MÂL: Tahsildar.
KABİA: Kılıç kabzasının başında olan gümüş veya demir.
KABİH: (Kabiha) Çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp.
KABİH-ÜL VECH: Çirkin yüzlü. Suratı, siması güzel olmayan.
KABİHA: (C.: Kabâih) Çirkin davranış, ayıp iş. Fena muamele.
KÂBİ': Dolu kap.
KABİL: Kabul eden. Olabilir, istidatlı, mümkün olan, önde ve ileride olan.
KABİL-İ EMÂNET: İnsan.
KABİL-İ GAYR-İ TELAKKUH: Gebeliği mümkün olmayan.
KABİL-İ HİTAB: Sözden anlar. Kendisi ile konuşulabilir olan kimse.
KABİL-İ İNKİSAR: Kolaylıkla kırılabilir şeyler, kırılması kolay olan nesneler.
KABİL-İ KIYAS: Düşünülebilen, ölçülebilen, kabul edilebilir olan.
KABİL-İ NESH: Kaldırılması, iptal edilmesi mümkün olan.
KABİL-İ TEMYİZ: Huk: Temyiz mahkemesinde görülebilecek olan dâvalar.
KABİL: Gibi, türlü, biraz evvel, az önce. Aşikâr. İleri gelen. Kabul eden. * Sınıf, nevi, soy. * Kefil. * Birbirine muhalif kavimden üç beş kişi.
KABİLE: Birlikte yaşayan, konup göçen, bir sülâleden türemiş insanlar. Bir reisin idaresi altında bulunan ve ekserisi aynı soydan gelen insanlar.
KABİLE: Kadın ebe. * Kabul edici. * Ses alıcı.
KABİLİYET: Dıştan gelen te'sirleri alabilme gücü. * İstidat, anlayış, kabul edebilirlilik. Kabul edici yüksek bir kuvvete mâlik olmak, olabilirlilik.
KABİN: f. Güveğinin geline verdiği ağırlık, eşya, para.
KABİNE: Fr. Vekiller hey'eti. Bakanlar kurulu. * Küçük oda. * Doktorun muâyene yeri.
KABİR: Büyük, ulu.
KABİR: (Bak: Kabr)
KABİS: Hızlı giden at. Süratli at.
KABİS: Yusuf Aleyhisselâm'ın rüyasında gördüğü yıldızlardan birisi.
KABİSA: Parmak ucuyla yenen şey.
KABİSE: Üveyik kuşu.
KÂBİSE: Ucu üstüne eğri ve kıvrık olan burun.
KABKAB: Karın, batn.
KABKABA: Haykırma, kükreme. (Deve ve arslan hakkında kullanılan bir tâbirdir.)
KABKABA-İ İBİL: Devenin bağırması.
KABKABA-İ ŞİR: Arslanın kükremesi.
KABL: Önce. Evvel. İleride. Evvelki.
KABL-EL BÜLUĞ: Büluğdan evvel.
KABL-EL MİLÂD: İsa'dan (A.S.) önce, milâddan evvel.
KABL-ET TAAM: Yemekten önce.
KABL-ET TELAKİ: Buluşmazdan önce.
KABL-EL VUKU': Vuku'dan evvel. Olmadan evvel.
KABL-EL VÜCUD: Gelmeden önce.
KABL-EZ ZEVAL: Öğleden önce.
KABL-EZ ZUHR: Öğleden evvel.
KABL-EZ ZUHUR: Zuhurundan ve meydana çıkmadan evvel.
KABLÎ: İlke ve önceliğe âit. Hiçbir tecrübeye dayanmadan. Yalnız akıl ile.
KABLO: Fr. : Telgraf, telefon hatlarında veya elektrik akımı iletmede kullanılan izole edilmiş tellerin bütünü.
KABOTAJ: Fr. Bir ülkenin kendi limanları arasında gemi işletme işi.
KABR: (Kabir) Mezar. Merkad. Ölünün toprağa gömüldüğü yer. (Bak: Âlem-i berzah)
KABR-İ HÂMUŞ: Sessiz mezar.
KABRİSTAN: f. Mezarlık.
KABS: Parmak ucuyla yemek.
KABS: Her şeyin esası, aslı. * Tâlim etmek.
KABSA: Başı büyük ve sivri olan kadın.
KABT: El ile bir şey toplamak.
KABTARÎ: Yünden dokunan bir elbise.
KÂBUK: f. Yuva. Kuş yuvası.
KABUK: Bir şeyin dışındaki sert örtü, kışır. * Bazı hayvanların katı mahfazaları.
KÂBUL: Avcıların kemendi.
KABUL: Bir malı satın almak için kabul ettiğini bildiren sözdür. (Bak: İcab)
KABUL-İ ADEM: Kalben ademi kabul etmektir. Hakkı inkâr etmek, hatalı bir hüküm ve itikattır. Hak mesleği kabul etmeyip indi ve şahsi görüşünü ileri sürerek başka bir yolda gitmektir, bir iltizamdır. İmânın zıddına şahsi görüşüne tâbi olmak, bâtılı kabul etmektir.
KABULGÂH: f. Kabul yeri.
KABURGA: Göğüs kemiklerinin beheri. Göğüs kemiklerinin bel kemiğine bağlanmak suretiyle meydana getirdikleri şeklin bütünü. * Gemi, sandal, kayık gibi deniz nakil vasıtalarının hayvan kaburgasına benzeyen ve omurga üzerine kaldırılan eğri ağaçları.
KABUS: Uykuda ağırlık basması. Korkulu ve insanda hareket bırakmayan rüya. Karabasan.
KABZ: Tutmak. Ele almak. Kavramak. Almak. * Tahsil etmek. Teslim almak. * Amelde zorluk çekmek. * Kuşun süratle uçması. * Mülk.
KABZ-I RUH: Ruhun alınması. Ölmek.
KABZA: Kılınç gibi şeylerin tutacak yeri. Sap. * El, pençe. * Bir tutam, bir avuç şey.
KABZA-İ TÎG: Kılıncın kabzası, sapı.
KABZIMAL: Meyve ve sebze yetiştiricileriyle, satıcı arasındaki aracı.
KABZ U BAST: Ruhen sıkıntı. Daralma ve genişleme. Sıkıntı ve ferahlık. * Birini diğeri üzerine tercih etme. * Münkabız bir adama ferahlık ve sürurluluk vermek, sevindirmek. * Beyan ve ifâde etmek. * Uzun uzun ve etraflıca anlatmak.
KAİDE-İ RABT: Bağlama kaidesi, bağlama cümlesi.
KALB-İ HABİDE: Uyumuş kalb.
KALB-İ HARÂB: Harab olmuş gönül.
KALLAB: (Kalb. den) Düzenbaz, hilekâr. * Kalpazan. Sahte para basan kimse.
KALTABAN: f. Namussuz. Pezevenk.
KAMUS-İ ARABÎ: Arapça lügat kitabı, Arapça sözlük.
KÂMYAB: İsteğine kavuşmuş. Murâdına ermiş olan.
KA'R-I NÂ-YÂB: Dibi bulunmayacak derecede derin olan.
KARABASAN: t. Kâbus. Sıkıntılı ve korkunç rüya. * Bir kimsenin içine düştüğü pek sıkıntılı ruh durumu.
KARABE: Kırba. Büyük testi.
KARABET: Soyca yakınlık. Hısımlık. Akrabalık.
KARABET-İ KALB: Kalb yakınlığı, gönül yakınlığı.
KARABET-İ NESEBİYYE: Aynı soydan gelmek suretiyle olan asli hısım ve akrabalık.
KARABET-İ SIHRİYYE: Kız alıp vermekle meydana gelen akrabalık, yakınlık, hısımlık.
KARABİN: (Kurban. C.) Kurbanlar. Allah için kesilen koyun, sığır ve deve gibi hayvanlar.
KARABORSA: Piyasadan çekilen eşyanın, yüksek fiatla satıldığı gizli pazar.
KARARYAB: f. Karar bulan. * Bir yerde oturup dinlenen.
KARN-I ZABY: Geyiğin başındaki çatal boynuz.
KARNABİT: Karnıbahar.
KARTABAN: Karısı ile nâmahrem kimseyi gördüğü hâlde aldırış etmeyen.
KARTABUS: Zahmet, meşakkat.
KASAB: Saz, kamış. * Parmak kemikleri. * Nefes borusu, bronş. * İnce keten bezi.
KASAB-I MISRÎ: Mısırda dokunmuş keten bezi.
KASAB-ÜL ENF: Burun kemiği.
KASAB-ÜL FÂRİS: Kalem kamışı.
KASAB-ÜL HABİB: Şeker kamışı.
KASABA: (C.: Kasabât) Akciğerdeki nefes borularından herbiri. Bronş. * Küçük şehir. Çarşısı olan büyük köy. * Ahalisi beş-on bin raddelerinde olan mâmure.
KASABAT: (Kasaba. C.) Bronşlar. * Kasabalar.
KASABE: Kötü hurma.
KASHAB: Kalın, yoğun, büyük.
KASSAB: Düdükçü. * Kesici. * Parçalayıcı.
KASSABİYYE: Hayvan kesme ücreti, kasaplık ücreti.
KAVABİL: (Kabile. C.) Ebeler. * (Kabiliyet. C.) Kabiliyetler veya kabiliyetliler.
KAYKABAN: İğde yemişi gibi akça yemişi olan bir ağaç.
KAZAB: Katılık, şiddet.
KAZABE: Kesinti. Bağ ağacından ve diğer ağaçtan kesilen parçalar.
KAZZABE: Çok keskin.
KEBAB: Ateşte pişirilen et. * Ateşte kavrularak veya alazlanarak pişirilen her türlü yiyecek.
KEBABE: Bir ot ismi.
KECABE: f. Devenin üstüne konan oturulacak bir çeşit tahtırevan.
KECTAB': f. Mizacı, tabiatı ters olan kimse, aksi.
KELAB: Tıb: Kudurma. Kuduz hastalığı.
KELLAB: İt tutan kimse. Köpeğe av tâlim eden kimse.
KEMÂ Fİ-S-SÂBIK: Eskisi gibi.
KEMÂ KÂNE Fİ-S-SÂBIK: Eskisi gibi, eskisindeki gibi.
KEMYAB: Az bulunan. Nâdir. Bulunmayacak kadar az olan.
KERABİS: (Kirbâs. C.) Kumaşlar. Bezler.
KESİR-ÜL AHBÂB: Tanıdıkları, bildikleri çok olan.
KEZZAB: Yalancı. Çok yalan söyleyen.
KEZZAB-I BÎ-HİCAB: Utanmaz ve hayâ etmez yalancı.
KIBAB: (Kubbe. C.) Kubbeler. Tepesi yarım küre şeklinde olan binâ damları.
KIRAB: Kılıç veya bıçak kını.
KIRTAB: Kafası üstüne yıkmak.
KIRZAB: (C.: Karâzıbe) Keskin kılıç. * Hırsız.
KISABE: Kesicilik, kasaplık.
KITAB (KUTUB): Karıştırmak. * Yüzünü pörtürmek. * Kaşlarını bir yere toplayan.
KİLÂB: (Kelb. C.) Köpekler.
KİLÂB-I EHLİYE: Ehlî köpekler. Ev, çoban ve av köpekleri.
KİRAB: (Kerübe. C.) Yeri sürüp aktarmak. * Yeri süpürmek. * Suyun aktığı yerler.
KİRABE: Yeri sürüp aktarmak.
KİTAB: Kitab. * Levh-i mahfuz. * Kur'ân.
KİTAB-I MÜBİN: (Bak: İmam-ı Mübin)
KİTABE: Kabartılarak veya oyularak sert levhalar üzerine yazılan yazı. Levha olarak yazılan manzum olmayan nesir halinde levha yazma ilmi. * Mezartaşı yazısı.
KİTABE-İ SENG-İ MEZAR: Mezar taşı yazısı.
KİTABET: Yazmak. Kâtiblik. Usulüne göre bir şeyi yazmak.
KİTABET-İ FITRİYE: Fıtri olan yazılmış şeyler. * Kâinat sahifelerinin kitab gibi oluşu.
KİTAB-HANE: f. Kitabevi, kütüphane. Kitap okunan veya satılan yer.
KİTABÎ: Kitaba dair ve müteallik. Kitaba tabi olan. Kitaba uygun. Kur'an, İncil, Tevrat kitablarından birine inanan. Semavî kitaplardan birine inanan.
KUBZA (KABZA): (C: Kubzât) Bir tutam nesne.
KUDRETYÂB: f. Gücü yetebilen, yapabilen, kuvvet ve kudreti olan.
KUHAB: At ve deve öksürüğü.
KULAB: f. Büyük dalga. * Göl, büyük havuz.
KULAB: Bir çeşit deve hastalığı.
KULLAB: (C.: Kalalib) Çengel, kanca. Ucu eğri nesne.
KUNABE: Toplu yapraklar (Buğdayın başı onun içinde olur.)
KURAB: (Kurbet. C.) Yakınlar, akrabalar.
KÛRABE: f. Kubbeli mezar, türbe.
KUSSABE: (C: Kısâb) Kamış boğumu. * Düdük.
KUTB-UL AKTAB: Kutubların başı. Hilafet-i mâneviye-i Muhammediye (A.S.M.). Velâyet-i mâneviye makamlarının en yükseği, nübüvvet-i Muhammediyeye (A.S.M.) veraset makamı olup, bu makama ancak Cenâb-ı Hakkın bir atiyyesi olarak nâil olunur. Bu makamda bulunan zât, Hakikat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) mazharı ve Esmâ-i İlâhiyenin câmi'idir. Her asırda bir tane bulunan bu zatların sonuncusu mezkur sıfatların en ekmeline mazhardır. Bu makam hakkında Gavs ve Kutbiyyet-i Kübrâ tâbirleri de kullanılır.
KUVVE-İ SEBUİYE-İ GADABİYE: Zararlı şeyleri def'e sevkeden his ve kuvvet.
KÜBAB: Bir yere toplanmış kum.
KÜLLAB: (C.: Kelâlib) Çengel, kanca. Ucu eğri demir.
KÜRABE: Ağaç dibine düşen hurmaları toplamak.
KÜRDABE: Büyük su içinde olan çürüntü.
KÜSSAB: Küçük ok.
KÜTTAB: (Kâtib. C.) Kâtipler. * Mektep, okul. * Başı yuvarlak küçük ok. (Oğlancıklar onunla ok atmayı öğrenirler.)
KABR-İ HÂMUŞ: Sessiz mezar.
LABE: f. Yalvarma, yaltaklanma, dalkavukluk etme. Acz gösterme. * Bu yolda söylenen söz.
LABE'S: Beis yok, zararsız.
LABİRENT: Fr. Bir defa içine girildiğinde çıkış yolu çok güçlükle bulunabilen bina. * Çok karışık ve birbirini kesen yol.
LABİS: Giyinmiş. Giyen.
LABİŞARTIN: (Lâ bişartın) Kayıtsız şartsız. Bir şarta dayanmaksızın.LABORATUVAR : Fr. İlmî ve sınaî çalışma ve araştırmalar yapmak için çeşitli cihaz ve malzemelerin bulunduğu yer.
LABÜDD: Çok lâzım. Elzem. Gerekli. * Her halde. Mutlaka. Muhakkak. * Ayrılık yok.
LACEVAB: Cevapsız. Cevapdışı.
LAGB (LÜGÂB): Zahmet, meşakkat. * Güve yemiş kuş kanadı. * Zayıf adam.
LAKAB: Asıl isminden başka sonradan takılan ad. Meşhur olan birinin sonradanki adı.
LÂNE-İ HARAB: Bozulmuş yuva.
LATİFE-İ RABBANİYE: İnsanın kalbine bağlı ve bütün duygularının sultanı olan ince bir duygudur ki, İlâhî hakikatlar onunla hissedilip zevkedilir.
LEB-İ ÂFTÂB: Gölge.
LEBAB: Sahralarda ve çayırlarda az miktar olan yaş ot.
LEBABE(T): Akıllılık, zeyreklik. Akıl sahibi olma.
LEBLAB: Sarmaşık denen bir bitki.
LEGABE: Hamâkat, ahmaklık. * Zayıflık, zaaf.
LEZZET-YÂB: f. Lezzet bulan, tad bulan, lezzetlenen.
LİAB: (Bak: Lüâb)
LİBAB: (Lebib. C.) Akıllılar, zeki kimseler.
LÜAB: (Liâb) Salya. Tükrük. Hazmolmamış, ağızdan geri gelen gıda.
LÜAB-I ANKEBUT: Örümcek ağı.
LÜAB-I SÜRUR: Sevinç tükrüğü.
LÜAB-ÂLUD: Salya, tükrük karışık.
LÜABÎ: Tükrük ve salya ile alâkalı. * Salya gibi yapışkan.
LÜBAB: Her nesnenin iyisi, güzidesi, seçkini.
LÜHAB: Ateş alevlenmek. * Işıklanmak, şule vermek. * Ateşi yakıp tutuşturmak.
LÜVAB (LÜVABÂ): Susamak. * Kulpsuz bardak.
MAAB: Ayıp, eksiklik. * Ayıp şey, utanılacak nesne, ayıp yeri.
MAABİD: (Meâbid) (Mabed. C.) İbadet edilen yerler. Mâbetler. * (Abd. C.) Hizmetçiler. Kullar.
MAABİD-İ İSLÂMİYE: İslâm mâbetleri. Mescid ve câmiler.
MAABÎD: (Ma'bud. C.) Ma'budlar.
MAABİR: (Ma'ber. C.) Köprüler, geçitler, kemerler.
MA-BA'DETTABİA: (Mâba'de-t tabia) Metafizik. Beş duygu ile bilinmeyen varlıklar hakkında fikrî araştırma yapan felsefe kolu. Bu felsefe ile alâkalı olan.
MABA'Dİ: (Mâbadi) Sonrası. Bundan sonrası.
MABAKİ: Geri kalan, kalan, artan.
MABEYN: Ara. Aradaki şey. İki şeyin arası. * Haremle selâmlık arasındaki oda. * Padişah yakınlarının bulunduğu oda.
MABGUZ: (Bugz. dan) Nefret ve buğzedilmiş. Sevilmemiş.
MABSARA: Bedihî ve zâhir olan hususlar. Açık ve meydanda olan hususlar.
MA-Fİ-L-BAB: Kapı içinde. Bir kitabın içindeki bölümde (babda) olan şey.
MAGABBE: Akıbet, son, netice.
MAGABIT: İmrenilme. Gıpta edilme.
MAGABİN: (Magben. C.) Kasıklar, uyluk kemikleri.
MAGZAB: Gazap edecek yer.
MAH-İ TÂBÂN: (Meh-i tâbân) Parlayan ay. Parlak ay.
MAHABİB: (Mahbub. C.) Sevilen ve muhabbet edilenler. Mahbublar.
MAHABİR: (Mahber. C.) Mürekkep hokkaları.
MAHABİS: (Mahbes. C.) Ceza evleri, zindanlar. Hapishaneler.
MAHABİS: (Mahbus. C.) Hapsedilmişler, mahbuslar. Bir yere kapatılmış olanlar.
MAHABİZ: (Mahbeze. C.) Ekmekçi fırınları.
MAHRAB: (C: Mehârib) Cenk edecek, dövüşülecek yer.
MAHTAB: (Bak: Mehtâb)
MAHTAB: (C: Mehâtıb) Odun yığacak yer, odunluk.
MAKABİH: (Makbaha. C.) Çirkin ve yakışıksız davranışlar.
MAKABİR: (Kabr. C.) Kabirler. Mezarlar.
MA-KABL: Öndeki. Üstteki. Geçmişteki.
MAKAM-I HİTABÎ: Zanni delil ile iktifa edilen makam.
MAKZABA: Yonca ekilen yer.
MANEND-ÂBÂD: Ölümle kıyamet arasında geçen zaman.
MANSAB: (Mınsab) Rütbe. (Bak: Mansıb)
MÂRRİN Ü ÂBİRÎN: Gelip geçenler. Gelen giden.
MASABAK: (Bak: Masebak)
MASTABA: (C.: Masâtıb) Sedir, peyke.
MA'TAB: (C: Meâtıb) Helâk olacak yer.
MATABİ': (Matbaa. C.) Matbaalar, basımevleri.
MATABÎH: (Matbuh. C.) (Tabh. dan) Tabholunmuş yani pişirilmiş şeyler.
MATABİH: (Matbah. C.) Mutfaklar. Yemek pişirilen yerler.
MATLAB: İstek, istenilen şey. * Hallolunacak mesele. Mebhas. * Kaziye.
MATLAB-I DİL-HAH: Gönlün isteği, arzu, maksad.
MEAB: Dönülecek yer. Sığınılacak yer. Melce'.
MEAB: Ayıp yeri. * Ayıp.
MEABİD: (Bak: Maâbid)
MABTAHA: (C: Mebâtıh) Kavun karpuz ekecek yer.
MECMUAT-ÜL AHZAB: Şeyh Ahmed Ziyaeddin-i Gümüşhanevî'nin üç ciltlik bir duâ mecmuası.
MEDENİ-İ BİTTAB': Doğuştan, yaradılıştan huyları ile medeni oluş. * Cenab-ı Hakkın yaratması ile tab'an iyi huylu, kibar, faziletli kimse.
MEHAB: Dehşetli ve heybetli yer.
MEHABB: (Mehebb. C.) Rüzgârın estiği yerler.
MEHABBET: (Bak: Muhabbet)
MEHABET: Heybet. * Hürmetle karışık korku. * İhtiram. Azamet. Büyüklük.
MEHABİL: (Mehbil. C.) Tıb: Rahim yolları.
MEHDİ-Yİ ABBASÎ: (Hi: 120-163) Abbâsi Halifesidir. Ebu Abdullah Muhammed diye de anılır. Halife Mansurun oğludur. Meşhur ve iyiliği ile umumi kabul gören bir zat olup hususan sulh zamanında imparatorluğun inkişafı için çok çalışmıştır. Yeni yollar yaptırmış, postayı ıslâh etmiş ve Abbâsi Sülâlesinin en iyi hükümdarı olarak tanınmıştır.
MEHTAB: f. Mâhtâb. Ay ışığı.
MEKABİR: (Bak: Makabir)
MELAB: Bir cins güzel koku.
MEL'AB: (La'b. dan) Eğlence yeri. Oyun yeri.
MEL'ABE: (La'b. dan) Oyun. Eğlence vasıtası. Oyuncak.
MEL'ABE-İ SIBYÂN: Çocuk oyuncağı.
MEL'ABEGÂH: f. Oyun oynanan yer. Mel'abe yeri.
MELABİS: Elbiseler. Giyecek şeyler.
MENAB: Birinin yerini tutmak, nâib olmak. Birisine vekil olmak. Vekillik yeri.
MEN'AB: Cömert. * Hızlı yürüyen.
MENABİ': (Menba'. C.) Kaynaklar. Pınarlar. Nebeân eden yerler. * Her şeyin zâhir olduğu yerler. * Servetlerin çıktığı yerler.
MENABİ-İ AŞERE: On menba.
MENABİ-İ SERVET: Zenginlik kaynakları.
MENABİK: Batman.
MENABİR: (Minber. C.) Minberler. Camilerde hatiblerin hutbe okumalarına mahsus kürsüler.
MENABİT: (Menbet ve Menbit. C.) Çayırlar, otlaklar.
MENKAB (MENKABE): (C: Menâkıb) Dağ arasında olan yol. * Dar yol. * Güzel hareket ve fiil. * Delik açılacak yer.
MENKABE: Meşhur kimselerin ahvâline dair hayat hikâyesi. Kıssa. Hikâye. Menkıbe.
MER'ABE: Ansızın olarak birdenbire korkutmak. * Tenha ve korkunç yer.
MERABİ': (Mürabba. C.) Mürabbalar, kareler. * (Merba. C.) İlkbaharda oturulan evler.
MERABİH: (Ribh. den) Ticâretten elde edilen kazançlar.
MERBAA (MURABBAA): Dört bucaklı. * Dört katlı.
MERHABA: Şâdlık, neşeli oluş. * Genişlik, vüs'at. * Müslümanlar arasında bir nevi selâmlaşma kelimesi olup, "rahat olunuz, serbest olun, hoş geldiniz" mânasında söylenir. * Nazımda medholunan kimseye hitâb olarak kullanılır.
MERKAB: Gözetleme yeri.
MESAB: Rücu edecek, geri dönecek yer. Kuyu ağzında su çeken kimsenin durduğu yer. * Havuz ortası. * Suyun biriktiği yer.
MESABE: Derece. Menzile. Rütbe. * Sevab yeri. * Merci, melce'.
MESABİH: (Misbah. C.) Lâmbalar. Fenerler. Siraclar.
MESGABE: Açlık. Meşakkat ve yorgunluk içinde açlık.
MESKAB: Yakın olacak yer.
MEST-İ HARAB: Çok sarhoş olmuş kimse.
MEŞ'AB: Yol, tarik.
METAB: Tevbe etmek. * Rücu etmek, geri dönmek, caymak, vazgeçmek.
MET'ABE: (C.: Metâib) Meşakkat, zahmet. Yorgunluk.
METABİ': (Matbaa. C.) Matbaalar, basımevleri.
METABİH: (Matbah. C.) Mutfaklar.
MEVALİD-İ TÜRABİYE: Topraktaki mevâlid. Mâdenler, nebatlar.
MEVCET-ÜŞ ŞEBÂB: Gençlik çağı.
MEYLAB: Za'ferân.
MEZABBE: Keleri çok olan yer.
MEZABIT: (Mazbata. C.) Mazbatalar, tutanaklar.
MEZABÎ: Yer yarmak, kazmak.
MEZABİH: Mezbahalar. Hayvan kesilen yerler.
MEZABİL: (Mezbele. C.) Mezbelelikler, süprüntülükler, çöplükler.
MEZABİR: (Mizber. C.) Kalemler, kamışlar.
MIHTAB: Balta gibi odun kesmekte kullanılan âlet.
MISKAB: Delme âleti.
MISTABA: (C.: Mesâtıb) Peyke, sedir.
MISTABANİŞİN: f. Sedirde oturan.
MITRAB: Neşeli adam. Neşesi bol kimse.
MIZRAB (MIZRÂB): (C.: Medârib) Saz zahmesi. (Onunla saz çalarlar).
MİHNET-ÂBÂD: f. Keder, mihnet ve gam dolu olan yer. * Mc: Dünya.
MİHRAB: Camide imamın namaz kılarken cemaatin önünde durduğu yer. * Şiddetli harbeden cengâver. Bahadır. * Evin şerefli yüksek yeri, çardak. * Meclisin sadrı ve ekrem mevzii. * Mc: Harb âleti. * Orman. * Melikin hususi makamı. * Mc: Şeytan ve hevâ ile muharebe edecek yer. * Ümit bağlanan yer.
MİHRAB-I CEMŞİD: Güneş, Şems.
MİHTAB: Balta. Odun kesmekte kullanılan âlet.
MİHZA (MİHZAB): Ateş karıştırmakta kullanılan ağaç.
MİHZAB: Boyacıların elbise boyadıkları küp.
MİK'AB: Geo: Küb. * Mat: İki defa kendisi ile çarpılan sayı.
Mİ'KAB: Kızdan sonra oğlan doğuran kadın. Bir oğlan sonra bir kız doğuran.
MİK'AB: (C.: Mekâıb) Topuk mesti.
MİLHAB: (C.: Melâhib) Kesecek âlet. * Ber nesnenin kabuğunu soyacak âlet.
MİLZAB: (C.: Melâzib) Aşırı derecede cimri, pek hasis.
MİNCAB: Zayıf kimse. * Yeleği ve temreni olmayan ok.
MİNCİLAB: Murdar su, pis su.
MİNKAB: Delecek âlet. Ateş yakmak ve tutuşmak.
MİR-AB: f. Bir kentin su işlerine bakan kişi.
MİRZAB: (C: Merâzib) Ululuk. * Uzun ve büyük gemi.
MİS'AB: (C: Mesâib) Değirmen oluğu. * Havuz oluğu.
MİSHAB: Bel âletinin sapı.
MİSHAB: (C: Mesâhib) Sacayak.
MİSKAB: (C: Mesâkıb) Mâden, kemik veya tahta gibi şeyleri delmekte kullanılan âlet, matkap.
Mİ'ŞAB: Otu bol olan çayırlık yer.
Mİ'ZAB: (C: Meâzib) Dam oluğu.
MİZAB: (C.: Meâzib) Oluk, su yolu.
MİZAB-I BÂRÂN: Yağmur oluğu.
MUABBİR: (İbâret. den) Rüyâ tabir eden. Görülen rüyalardan mânâ çıkaran.
MUABBİRÎN: (Muabbir. C.) Görülen rüyalardan mânâ çıkaranlar. Rüya tabir eden kimseler.
MUAKAB: Cezalandırılmış.
MUAKABE: Bir kimseyi cezalandırma. Cezaya çarpma.
MUAKKAB: (Akab. dan) Ardına düşülmüş, tâkib olunmuş, peşinden gidilmiş.
MUGABBER: Tozlu nesne.
MUGABENE: (Gabn. dan) İki taraf birbirini aldatma.
MUGABESE: Karıştırmak.
MUGTAB: Gıybet söyleyici, gıybet eden.
MUHAB: Kendisinden ürkülüp korkulan.
MUHABA: Korku, perva, havf, çekingenlik.
MUHABBET: Sevgi, sevme. * Sohbet. Ruhun, kendisinden lezzet duyduğu şeye meyletmesi. (Zıddı: Buğzetme ve adavettir.)(Eğer denilse: Al-i Beyt'e muhabbeti, Kur'an emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş. O muhabbet, Şialar için belki bir özür teşkil eder. Çünki ehl-i muhabbet, bir derece ehl-i sekirdir. Ne için Şialar hususan Râfızîler, o muhabbetten istifade etmiyorlar; belki, işâret-i Nebeviye ile o fart-ı muhabbetten mahkûmdurlar.Elcevab: Muhabbet iki kısımdır:Biri : Mâna-yı harfiyle, yâni; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenab-ı Hak nâmına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyt'i sevmektir. Şu muhabbet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın muhabbetini ziyadeleştirir. Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrudur, ifratı zarar vermez, tecavüz etmez, başkalarının zemmini ve adavetini iktiza etmez.İkincisi : Mâna-yı ismiyle muhabbettir. Yâni: Bizzat onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı düşünmeden Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemâlini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hattâ Allah'ı bilmese de, Peygamber'i tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın muhabbetine ve Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine sebebiyet vermez; hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adavetini iktiza eder.İşte işaret-i Nebeviye ile, Hazret-i Ali hakkında ziyade muhabbetlerinde, Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberri ettiklerinden hasârete düşmüşler. Ve o menfi muhabbet, sebeb-i hasârettir. M.)
MUHABBETDARANE: Muhabbete yakışır şekilde.
MUHABBETKÂR: Muhabbetli, sevgi gösteren.
MUHABBETNAME: f. Sevgisini bildiren yazılı kâğıt. Aşkını bildiren yazı.
MUHABBETULLAH: Cenab-ı Hakk'a karşı beslenen ihlâslı sevgi.(...Sende, senin nefsine olan şedid muhabbetin O'nun zâtına karşı muhabbet-i zâtiyedir ki, sen su-i istimal edip kendi zâtına sarfediyorsun. Öyle ise, nefsindeki eneyi yırt, hüveyi göster. Ve kâinata dağınık bütün muhabbetlerin, O'nun esmâ ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir. Sen su-i istimal etmişsin, cezasını da çekiyorsun. Çünkü yerinde sarfolunmayan bir muhabbet-i gayr-i meşruanın cezası, merhametsiz bir musibettir. Rahman-ür-Rahim ismiyle hurilerle müzeyyen Cennet gibi senin bütün arzularına câmi' bir meskeni, senin cismani hevesatına ihzar eden ve sair esmâsiyle senin ruhun, kalbin, sırrın, aklın ve sair letâifin arzularını tatmin edecek ebedi ihsanatını, o cennette sana müheyya eden ve her bir isminde mânevi çok hazine-i ihsan ve kerem bulunan bir Mahbub-u Ezelinin, elbette bir zerre muhabbeti, kâinata bedel olabilir. Kâinat O'nun bir cüz'i tecelli-i muhabbetine bedel olamaz. S.)(Velâyet yollarının ve tarikat şubelerinin en mühim esası ihlâsdır. Çünkü, ihlâs ile hafi şirklerden halâs olur. İhlâsı kazanmıyan, o yollarda gezemez ve o yolların en keskin kuvveti, muhabbettir. Evet muhabbet; mahbubunda bahaneler aramaz ve kusurlarını görmek istemez. Ve kemâline delâlet eden zayıf emâreleri, kavi hüccetler hükmünde görür. Dâima mahbubuna tarafdardır.İşte bu sırra binaendir ki, muhabbet ayağı ile marifetullaha teveccüh eden zâtlar şübehata ve itirâzata kulak vermezler, ucuz kurtulurlar. Binler şeytan toplansa, onların mahbub-u hakikisinin kemâline işaret eden bir emareyi, onların nazarında ibtal edemez. Eğer muhabbet olmazsa, o vakit kendi nefsi ve şeytanı ve harici şeytanların ettikleri itirazât içinde çok çırpınacak. Kahramancasına bir metanet ve kuvvet-i imân ve dikkat-ı nazar lâzımdır ki, kendisini kurtarsın.İşte bu sırra binaendir ki, umum meratib-i velâyette, mârifetullahtan gelen muhabbet, en mühim mâye ve iksirdir. Fakat muhabbetin bir vartası var ki, ubudiyyetin sırrı olan niyazdan, mahviyetten, naza ve dâvaya atlar, mizansız hareket eder. Mâsiva-yı İlâhiyeye teveccühü hengâmında, mâna-yı harfîden mâna-yı ismîye geçmesi ile, tiryak iken zehir olur. Yâni gayrullahı sevdiği vakit Cenab-ı Hak hesabına ve onun nâmına, onun bir âyine-i esmâsı olmak ciheti ile rabt-ı kalb etmek lâzım iken; bazan o zâtı o zât hesabına kendi kemâlât-ı şahsiyesi ve cemâl-i zâtîsi nâmına düşünüp, mâna-yı ismîyle sever. Allah'ı ve Peygamber'i düşünmeden yine onları sevebilir. Bu muhabbet, muhabbetullaha vesile değil, perde oluyor. Mâna-yı harfî ile olsa, muhabbetullaha vesile olur, belki cilvesidir denilebilir. M.)( $ âyetinde i'cazlı bir îcaz vardır. Çünki çok cümleler, bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir. Şöyleki: Şu âyet diyor ki: "Allah'a (Celle Celâluhu) imanınız varsa elbette Allah'ı seveceksiniz. Mâdem Allah'ı seversiniz, Allah'ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah'ın sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittiba etmektir. Ne vakit ona ittiba etseniz. Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allah'ı seversiniz, tâ ki, Allah da sizi sevsin". L.)
MUHABERAT: Muhabereler. Haberleşmeler. Haberleşme yapan dâireler.
MUHABERE: Haberleşme. Karşılıklı birbirine haber verme.
MUHABERE MEMURU: Telgrafçı.
MUHABİR: Haber veren, haberci. * Gazeteye havadis gönderen kimse.
MUHADDAB: Boyanmış.
MUHAKEME-İ GIYABİYE: Dâvâcılardan biri veya her ikisi de bulunmadıkları hâlde mahkemece verilen karar.
MUHATAB: Söyleyeni dinleyen. Kendisine hitab edilen. * Gr: İkinci şahıs.
MUHATABA: Birbirine söz söyleme, hitabetme. * Mc: Çekişme.
MUHATABAT: (Muhâtaba. C.) Konuşmalar.
MUHATAB İTTİHAZ ETMEK: Karşısındakilerini dinleyen. * Dinleyici kabul edip, sözünü dinliyor bilmek. * Konuşmaya lâyık görmek.
MUHAZZAB: Boyanmış, tahzib olunmuş.
MUHYİDDİN-İ ARABÎ: (Hi: 560 - 638) İspanya'da doğmuş, Anadolu ve Arabistan'ı gezmiştir. Mutasavvıf ve büyük âlim idi. Birçok ilmi eserler yazmıştır. Kendisine Şeyh-i Ekber de denir. Fütuhat-ı Mekkiye, Füsus-ül Hikem adlı eserleri meşhurdur. Şam'da vefat etmiştir. (K.S.)
MUKABBEB: (Kubbe. den) Kubbeli.
MUKABBEL: (Kabl. dan) Öpülmüş, takbil edilmiş.
MUKABBIZ: (Kabz. dan) Sıkan, daraltan.
MUKABBİL: (C.: Mukabbilîn) Öpen, takbil eden.
MUKABBİLÎN: (Mukabbil. C.) Öpenler, takbil edenler.
MUK'ABE: Kadeh gibi çukur göbek.
MUKABEDE: şiddet ve zahmet vermek.
MUKABELE: Karşılık, karşılamak. * Mücadele. * Karşılaştırmak. Karşılıklı yapılan iş, karşılıklı yapılan okuma. * Camide Kur'ân-ı Kerimi okuyup halka dinletmek.* Yüz yüze olmak. * Düşmanın şerrinden kurtulmak ve onun şiddetini kaldırmak için onu yıldıracak tedbirde bulunmak.
MUKABELE-İ BİLHURUF: Söz ile konuşmak ve hakikatı müdafaa etmek suretiyle karşı çıkıp mukabele etmek. (Bak: Muaraza-i bilhuruf)
MUKABELE-İ BİLMİSİL: Karşılaştığı aynı muameleyi sahibine iade etmek, o kimseye aynı muameleyi yapmak. Mukabil hareketi karşısındakine icra etmek.
MUKABELE-İ BİSSÜYUF: Silâha, kılınca sarılmak suretiyle karşı koymak.
MUKÂBELE: Hapsetmek. * Sonraya bırakmak, tehir etmek. * Meşveret etmek, danışmak. * Bir kimsenin evi yanında bir ev satıldığında; "başka kimse satın alsın, ben ondan şüf'a yolu ile alayım" diye şirâsına muhtaç iken tehir etmek.
MUKABİL: Karşılık olan. Karşı taraf. İvaz, bedel, karşılığı.
MUNASSAB: (Nasb. dan) Birbirinin üzerine tertiplenmiş olan.
MUNKABIZ: Sıkıntılı. Mânevi sıkıntı. * Çekilmiş. Büzülmüş. Daralmış. Toplanmış. * Barsakları sıkışmış. Kazâ-i hâcet edemeyen. Kabız.
MUNSABB: (Bir denize veya nehire) dökülen, karışan.
MUNSABİG: (Sıbg. dan) Boyanan, insibâg eden.
MUNTABI': (Tab. dan) Yaradılışdan olan, fıtraten. * Basılmış, tab' edilmiş, damgalanmış. * Hoş görülen, güzel.
MUNTABIH: (Tabh. dan) Pişmiş, pişen.
MUNTABIK: İntibak eden. Birbirine uyan. Uygun.
MURABAA: Yazlığa çıkmak üzere mukavele yapma.
MURABAHA: Bir malı kâr ile satmak. * Bir miktar ilâve ederek ödünç para alıp vermek. * Fâiz ile para alıp vermek.
MURABATA: Düşmanla karşılaşılacak yerlerde gözetip sebatla nöbet beklemek. * Mülâzemet etmek. * Bağlamak.
MURABBA: Terbiye görmüş. * Kaynatıp kıvama geldikten sonra dondurulmuş. * Meyve suyu tatlısı. Reçel. Ezme.
MURABBA': Dört köşeli şekil. * Dörde çıkarılmış. Dörtlü. Dört şeyden olmuş. * Geo: Kare.
MURABBA-İ TÂMM: Geo: Tam kare.
MURABBANİŞİN: f. Bağdaş kurup oturan.
MURABBAYAT: (Murabbâ. C.) Kaynatılıp kıvamına getirildikten sonra dondurulmuş meyve suyu tatlıları.
MURABIT: Kalbini Allah'a bağlayan. * Düşmanla karşılaşılacak yerlerde gözetip nöbet bekleyen.
MURABITÎN: (Murâbıt. C.) Kalblerini Allah'a bağlayanlar. * Şeyhler, dervişler.
MURAGABET: Arzu etme, dileme.
MURAKABE: Kontrol etmek. İnceleyip vaziyeti anlamak. Teftiş etmek. * Kendini kontrol etmek. İç âlemine bakmak. Gözetmek. * Hıfz etmek. * Beklemek. İntizar. * Dalarak kendinden geçmek. * Tas: Kendisini tamamen nâfile ibâdet ve itaate vermek için mâbede kapanmak.
MURTABİT: Bağlı. İrtibatlı. Birbirine bitişik. Ekli.
MUSAB: Kendine bir şey isabet eden. Hasta. Musibetzede. Musibete uğrayan.
MUS'AB: Aygır at. * Her nesnenin erkeği.
MUSAB: Sevab kazanmış olan. Ameline karşılık ecir kazanmış olan.
MUSABBAG: Boyalı, boyanmış.
MUSABE: Musibet, belâ, âfet.
MUSABERET: Karşılıklı sabır. Sabırlılık. Katlanmak.
MUSABİYET: Bir hastalığa tutulma. Bir musibete giriftar olma.
MUSAHABAT: (Musahebe. C.) (Sohbet. den) Sohbetler, konuşup görüşmeler.
MUSAKKAB: (Sakb. dan) Delinmiş, teskib olunmuş.
MUSTABIR: (Sabr. dan) Sabreden.
MUSTATAB: (Tayyıb. dan) Güzel, iyi, âlâ.
MUTABAAT: Karşılıklı anlaşma. Uyma tâbi olma. Bir şeye uyup muvafakat etme.
MUTABAKAT: Uygunluk. Muhalif ve mugayir olmayıp, uygun ve muvafık olmak. * Man: Lâfzın, mevzuu olduğu mânânın tamamına delâleti.
MUTABASSIR: Açıkgöz.
MUTABBAK: Tatbik olunmuş uydurulmuş.
MUTABIK: Uygun. Muvafık. Uyan.
MUTATABBİB: (Tıbb. dan) Yalandan hekim. Doktorluk taslıyan.
MUTATABIK: Münâsib gelen. Birbirine uyan. Uygun.
MUYTÂB: (C.: Muytâbân) Kıl dokuyan. Kıldan eşya yapan.
MUY-TÂBÂN: (Muy-tâb. C.) Kıldan eşya yapanlar, kıl dokuyanlar.
MUZABERE: Devam etmek.
MUZTABİ': Ridâsını sağ koltuğu altından çıkarıp sol omuzuna atan kişi.
MÜCAB: Cevabı verilmiş olan. Kabul cevabı almış olan. * Duası, istediği kabul edilen.
MÜCŞAB (MECŞUB): Haşin, kaba.
MÜDAABE: (Müdâabet) Karşılıklı takılma, lâtife yapma, şakalaşma.
MÜD'ABE: Lağv ve lâtife etmek. Şaka yapmak.
MÜDABERE: (Dübr. den) İki kişi birbirine arkalarını dönme.
MÜFETTİH-ÜL EBVAB: (Hayır) kapıları(nı) açan. Bütün müşkilleri giderip ferahlatan. (Cenab-ı Hak)
MÜFTABİH: Fık: Hakkında fetva verilmiş olan. Kendisiyle amel olunması icab eden hüküm.
MÜKA'AB: Geo: Mikâp, küp.
MÜK'AB: Çok sık dürülmüş nesne.
MÜKÂBEDE: Eklemek, kendine bir şey ilâve etmek. * Bir işten zorluk görmek.
MÜKÂBERE: (Kibr. den) Kendi sözünün haksızlığını ve karşısındakinin doğruluğunu bildiği hâlde kabul etmemek ve nizâ çıkarmak, kavga etmek. Kendini büyük görmek.(Hilkat-ı kâinatta bir hikmet-i tâmme görünüyor. Evet inayet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i İlâhiyye, kâinatın umumunda gösterdiği maslahatların riâyeti ve hikmetlerin iltizamı lisanı ile saadet-i ebediyeyi ilân eder. Çünkü, saadet-i ebediyye olmazsa, şu kâinatta bilbedahe sâbit olan hikmetleri, fâideleri mükâbere ile inkâr etmek lazım gelir... S.)
MÜKÂBESE: Çukur doldurmak.
MÜKÂBİR: Kendini büyük gören, karşısındakini küçümsüyerek, doğru sözünü kabul etmeyen. Haksız olduğu hâlde hak iddiasında bulunan.
MÜLAABE: (La'b. dan) Oynayıp eğlenme. Oynaşma.
MÜLABESET: (Lebs. den) Karışma. Münâsebet. Ülfet ve ihtilât etmek. Birbirine benzeyen iki şeyin karıştırılarak birbirine benzetilmesi. * Takribi cihet.
MÜLABİS: (Lebs. den) Münasebet kuran. Yakınlık gösteren. Bir kimse ile aşırı ahbaplık eden. * Karışan.
MÜLAKKAB: Lâkablanmış. Lâkablı. Başka isim verilmiş.
MÜNABEZE: Bırakmak. * Atmak.
MÜNCÜLAB: Murdar su.
MÜNKABIZ: (Bak: Munkabız)
MÜNTABIK: Mutabık ve muvafık, uygun olan.
MÜNTABIKA: Söylenirken dilin üst damağa kapanması. Bu hâlde ağızdan çıkan harfler; sad, dad, tı, zı.
MÜNTAHAB: (Nahb. dan) (Bak: Müntehâb)
MÜNTEHA-YI KİTAB: Kitabın sonu. Kitabın nihayeti.
MÜNTEHAB: Seçilmiş. Güzide. İntihab ve ihtiyar olunmuş.
MÜNTEHABÂT: Güzideler, seçilmiş olan şeyler.
MÜR'AB: Kesilmiş, parça parça olmuş.
MÜRABAHA: (Bak: Murabaha)
MÜRABATA: Bağlamak. * Düşman gelecek yerleri gözleyip sakınmak.
MÜRABİT: (Bak: Murabıt)
MÜRG-İ TARAB: Şarkı söyliyen. Hânende, okuyucu. * Güvercin. * Bülbül.
MÜRG-AB: f. Su kuşu. * Kurbağa. * Ördek.
MÜRKAB: Baş ve boyun derisi. Baş ve boyundan soyulan deri.
MÜSAB: Sevab kazanan, ettiği iyiliğin Allah'tan karşılığını gören. (Bak: Musab)
MÜSABAKA: Karşılıklı yarışma. Hangisinin ileride olduğunu anlamak için yapılan tecrübe, imtihan. Bir şeyde derece anlama için iki veya daha çok şahıslar arasında bazı şartlarla yapılan tecrübe.
MÜSABAKAT: Yarış, yarışma, müsâbaka.
MÜSABEA: Yırtıcı hayvanların yeri.
MÜSABEGA: Tamamlamak, yerli yerince etmek.
MÜSABERET: Sürekli olarak uğraşma. * Bir şey yapmağa hemen girişme.
MÜSABIK: (Sebk. dan) Müsabakaya giren, yarışmaya katılan. * Geçen.
MÜSABİR: Devam edici, devam eden.
MÜSEBBİB-ÜL ESBAB: Bütün sebeplere sâhip olan, hakiki müsebbib (Cenab-ı Hak). Bütün sebepleri meydana getiren, Allah (C.C.)
MÜSELHAB: Müstakim, doğru.
MÜSKAB: Erkek doğuran.
MÜSTASHAB: (Sohbet. den) Birine yanında arkadaş olarak bulundurulan.
MÜSTECAB: Hoş görülen. * İstediği kabul edilen. İcâbet olunmuş.
MÜSTEHAB: Sevilmiş şey. Yapılması sevaplı olan. * Fık: Peygamber efendimizin (A.S.M.) bazen yapıp bazen terkeylediği şeydir. Farz ve vacibin dışındaki sevaplı iş, sevap olduğu bilinen iş. Nafile, mendub, fazilet, tatavvu, edeb namları da verilir.
MÜSTETAB: İyi, güzel, âlâ. * Devâ.
MÜŞAABE: Uzaklaşmak. * Ölmek, vefat etmek.
MÜŞABEHE(T): (şebeh ve şibih. den) Benzeme, benzeyiş.(Arkadaş! Bir nev'in efradı arasındaki tevafuk ve bir cinsin envaı arasında aza-yı esasiyede bulunan müşabehet, sikkenin ittihadına, kalemin vahdetine delâlet ettiklerinden anlaşılıyor ki: Bütün mütevafık ve müteşabihler, yâni birbirine benzeyen çokluk, bir Zât-ı Vâhid'in eser-i san'atıdır. M.N.)
MÜŞABİH: Benzeyen, benzer.
MÜŞAGABE: Birbirine şer ve fenalık etmek. Aldatmak. * Fls: Mübahase ve münakaşayı bir gaye sayanların yolu, usulü. (Didimcilik, eristik)
MÜŞATTAR-I MURABBA': Edb: Araya iki mısrâ ilâve edilmiş gazel veya kaside.
MÜŞRİF-ÜL HARÂB: Harab olmağa ve yıkılmağa yüz tutmuş.
MÜŞTAB: Yüzünde uzun yollar olan kılıç.
MÜTABAAT: Birine tâbi olmak, uymak. Birini takib etmek.
MÜTABİ': Tâbi olan, uyan.
MÜTABİÎN: (Mütabi'. C.) Tâbi olanlar, uyanlar, iktidâ edenler.
MÜTEABBİD: Taabbüd eden. Kulluk eden. İbadet eden.
MÜTEABBİDÎN: (Müteabbid. C.) Taabbüd edenler, ibadet edenler. Kulluk edenler.
MÜTEABBİS: Yüzünü ekşiten.
MÜTEABBİSÂNE: f. Yüzünü ekşiterek.
MÜTEABBİSÎN: (Müteabbis. C.) Yüzünü ekşitenler, taabbüs edenler.
MÜTEGABIN: (Gabn. den) Birbirini aldatan.
MÜTEGABİ: Ahmak tavrı takınan. Kendini ebleh gösteren.
MÜTEGABİYANE: f. Ahmakçasına, eblehçesine.
MÜTEHABB(E): (Hubb. dan) Birbirine dost olan. Birbirini dost sayan.
MÜTEHABBİR: İyi bilen.
MÜTEHABBİS: Bir yere kapanan. Kendini hapseden.
MÜTEHABBİSÂNE: f. Bir yere kapanıp kendini hapsedene yakışır surette.
MÜTEKABBIZ: (Kabz. dan) Toplanıp çekilen. *Asık suratlı, asık, çehreli. * Buruşup kasılan adale.
MÜTEKABBİL: (Kabul. den) Kabul eden, üstüne alan.
MÜTEKABİL: Karşılıklı, bir diğerinin karşısında.
MÜTEKABİLE: Karşılıklı davranış veya vaziyet.
MÜTEKABİLEN: Karşılıklı olarak, karşı karşıya.
MÜTEKABİLETAN: Birbirine karşı olan iki şey.
MÜTEKABİLİYET: Karşılıklı vaziyet, karşılıklı durum.
MÜTEKÂBİR: (Kibr. den) Kibirli. Kendini büyük gören.
MÜTERABBIS: Bekleyen.
MÜTERABBİ': Bağdaş kurup rahatça oturmuş.
MÜTESABBIR: Sabreden.
MÜTESABBİ: Çocuklaşan, çocuk tavırları takınan.
MÜTESABBİYÂNE: f. Çocuklaşarak. Çocuk tavırları takınarak.
MÜTESABIK(A): Müsabaka eden. Birinden üstün gelmek için çalışan. * İleri geçmek için yarışmak, birisinden ileri geçmek.
MÜTESABİKE: Bir şeyin kalıba dökülmesi. * Mâdeni eritip süzmek.
MÜTEŞA'AB: Şube ve kısımlara ayrılmış olan.
MÜTEŞABİH(E): Birbirine benzeyenler. * Fık: Mânası açık olmayan âyet ve hadis. Kur'an-ı Kerim'in ve hadislerin mecazî mânalara gelen ifadeleri. "Muhkem" olmayan âyet veya hadis. * Zâhirî mânası kastedilmeyen ve teşbih ve temsil yoluyla hakikatlerin beyanında kullanılan ifade.
MÜTEŞABİHÂT: Müteşabih olan âyetler. * Birbirine benzer olanlar.(Kur'an-ı Mu'ciz-il Beyan, çok hakaik-i gamızayı nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avamı taciz edip yormayacak bir surette basitane ve zâhirane söylüyor, ders veriyor. Nasıl bir çocukla konuşulsa, çocukça tabirat istimal edilir. Öyle de: (Tenezzülâtün İlâhiyyetün ilâ ukul-il beşer) denilen mütekellim üslubunda muhatabın derecesine sözüyle nüzul edip öyle konuşan esalib-i Kur'aniye; en mütebahhir hükemanın fikirleriyle yetişemediği hakaik-ı gamıza-yı İlâhiye ve esrar-ı Rabbaniyeyi müteşabihat suretinde bir kısım teşbihat ve temsilat ile en ümmi bir âmiye ifham eder. S.)(Kur'an-ı Kerim'de müteşebihat vardır dedikleri birinci şüphelerine cevab: Evet Kur'an-ı Kerim umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka-i dersinde oturan, nev'-i beşerdir. Nev'-i beşerin ekserisi avâmdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tâbidir. Yani, umumî irşadını ekallin hatırı için tahsis edemez. Maahaza avâma yapılan konuşmalardan havas hisselerini alırlar; aksi halde avâm, yüksek konuşmaları anlayamadığından mahrum kalır. Ve keza avâm-ı nâs, ülfet ettikleri üslublardan ve ifadelerin çeşidlerinden ve daima hayallerinde bulunan elfaz, maâni ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakikatları ve akliyyatı fehmedemezler. Ancak o yüksek hakaikin, onların ülfet ettikleri ifadelerle anlatılması lâzımdır. Fakat Kur'anın böyle ifadelerinin hakikat olduğuna itikad etmemelidirler ki; cismiyet ve cihetiyet gibi muhal şeylere zâhib olmasınlar. Ancak o gibi ifadelere, hakaika geçmek için bir vesile nazariyle bakılmalıdır. Meselâ; Cenab-ı Hakk'ın kâinatta olan tasarrufunun keyfiyeti, ancak bir sultanın taht-ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binaendir ki; $ âyetinde kinaye tarîki ihtiyar edilmiştir. İ.İ.)
MÜTEŞABİHÂT-I KUR'ANİYE: Beşer lisanının, lügatını vaz etmediği, sezip düşünemediği, misalini göremediği hakikatların teşbih ve temsiller ile anlatıldığı âyet-i kerimeler.
MÜTEŞABİK(E): Beraber ve karışık olanlar, birbirine karışanlar. Birbirine karışmış ve girmiş vaziyette olan. Girift.
MÜTETABİ': (Teba'. dan) Birbiri ardınca gelen.
MÜTETABİ-UL VÜRUD: Ardı arkası kesilmiyen.
MÜTETABİAN: Birbiri ardınca. Birbirinin peşinden.
MÜVAZABE: Lüzumlu olmak, icab etmek.
MÜZAB: İzâbe olunmuş, eritilmiş, erimiş.
MÜZABAK: Civa sürülmüş akça.
MENABİ-İ AŞERE: On menba.
MEŞ'AB: Yol, tarik.
MÜCŞAB (MECŞUB): Haşin, kaba.
MÜŞAABE: Uzaklaşmak. * Ölmek, vefat etmek.
MÜŞABEHE(T): (Şebeh ve Şibih. den) Benzeme, benzeyiş. (Arkadaş! Bir nev'in efradı arasındaki tevafuk ve bir cinsin envaı arasında aza-yı esasiyede bulunan müşabehet, sikkenin ittihadına, kalemin vahdetine delâlet ettiklerinden anlaşılıyor ki: Bütün mütevafık ve müteşabihler, yâni birbirine benzeyen çokluk, bir Zât-ı Vâhid'in eser-i san'atıdır. M.N.)
MÜŞAGABE: Birbirine şer ve fenalık etmek. Aldatmak. * Fls: Mübahase ve münakaşayı bir gaye sayanların yolu, usulü. (Didimcilik, eristik)
MÜTEŞABİHÂT: Müteşabih olan âyetler. * Birbirine benzer olanlar. (Kur'an-ı Mu'ciz-il Beyan, çok hakaik-i gamızayı nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avamı taciz edip yormayacak bir surette basitane ve zâhirane söylüyor, ders veriyor. Nasıl bir çocukla konuşulsa, çocukça tabirat istimal edilir. Öyle de: (Tenezzülâtün İlâhiyyetün ilâ ukul-il beşer) denilen mütekellim üslubunda muhatabın derecesine sözüyle nüzul edip öyle konuşan esalib-i Kur'aniye; en mütebahhir hükemanın fikirleriyle yetişemediği hakaik-ı gamıza-yı İlâhiye ve esrar-ı Rabbaniyeyi müteşabihat suretinde bir kısım teşbihat ve temsilat ile en ümmi bir âmiye ifham eder. S.) (Kur'an-ı Kerim'de müteşebihat vardır dedikleri birinci şüphelerine cevab: Evet Kur'an-ı Kerim umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka-i dersinde oturan, nev'-i beşerdir. Nev'-i beşerin ekserisi avâmdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tâbidir. Yani, umumî irşadını ekallin hatırı için tahsis edemez. Maahaza avâma yapılan konuşmalardan havas hisselerini alırlar; aksi halde avâm, yüksek konuşmaları anlayamadığından mahrum kalır. Ve keza avâm-ı nâs, ülfet ettikleri üslublardan ve ifadelerin çeşidlerinden ve daima hayallerinde bulunan elfaz, maâni ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakikatları ve akliyyatı fehmedemezler. Ancak o yüksek hakaikin, onların ülfet ettikleri ifadelerle anlatılması lâzımdır. Fakat Kur'anın böyle ifadelerinin hakikat olduğuna itikad etmemelidirler ki; cismiyet ve cihetiyet gibi muhal şeylere zâhib olmasınlar. Ancak o gibi ifadelere, hakaika geçmek için bir vesile nazariyle bakılmalıdır. Meselâ; Cenab-ı Hakk'ın kâinatta olan tasarrufunun keyfiyeti, ancak bir sultanın taht-ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binaendir ki; $ âyetinde kinaye tarîki ihtiyar edilmiştir. İ.İ.)
NA'AB: Aceleci. Hızlı yürüyen, tez giden kişi.
NAB: (C.: Enyâb) Azı dişi. * Yaşlı deve.
NAB: f. Katıksız, hâlis, saf. * Oluk. * Berrak.
NABAZAN: Nabız atması, damar vurması.
NÂBIZ: Hareket eden.
NABIZ: Atar damarın vuruşu. Şah damarının atması. Kırmızı kan damarının oynaması hali.
NÂBIZA: (C.: Nevâbız) Nabız damarı.
NABIZ-ÂŞNÂ: f. Nabızdan anlayan. Mizaç bilen. Karşısındakinin zayıf taraflarını bilen.
NABIZ-GİR: f. Her mizaç ve tabiata göre davranıp muamele etmesini bilen.
NABİ': (Nâbia) (Nebean. dan) Yerden fışkıran, kaynayan, akan.
NABİ: Haber veren, haberci. * Urfa'lı kıymetli bir şâirin ismi. (Mi: 1626- 1712)
NABİ: Yüksek, yüce.
NABİGA: (C.: Nevabig) Şanı, şöhreti büyük adam. ulu, şerefli kimse. * Sonradan şâir olan. * Üstün zekâlı hârika ve çok fasih kimse.
NABİGAT-ÜL CA'DÎ: Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın duasına mazhar olmuş mühim bir Arab şâiridir. İran'ın fethinde bulundu. Rivayete göre Mi: 684'de İsfehan'da Rahmet-i Rahman'a kavuştu.
NABİGAT-ÜZ ZÜBYANÎ: Câhiliyet devrinde meşhur ve Suk-ı Ukaz'da hakemlik yapmış Arab şâirlerindendir. Tahminen Mi: 535-604'de yaşamıştır.
NABİL: Ok yapan. * Üstad, hâzık kimse. * Irgaç.
NABİT: Ağaç ve nebat gibi yerden bitip büyüyen.
NABİTE: Bir kabilede yeni çıkan küçük çocuk.
NABİZ: Savaşçı, muharip, savaşan.
NABUD: (Nâ-bud) f. Mâdum, yok olan, bulunmayan. * İflas etmiş. Perişan olmuş. * Sonradan yok olan.
NABZ: (Bak: Nabız)
NABZA: Damarın bir defa atması.
NABZ-AŞNA: f. Nabızdan anlayan, mizac bilen.
NABZ-GİR: f. Mizaca göre hareket etmesinden anlıyan, nabza göre davranmasını bilen.
NABZÎ: Damarın atmasıyla ilgili.
NAHABE: (C.: Nuhab) Geçit ağzı. * Çokluk asker. * Her nesnenin iyisi.
NA-KABİL: f. Mümkün olmayan. Kabil olmayan. * Câhil, kabiliyetsiz.
NA-KABUL: f. Kabiliyetsiz, istidatsız.
NA-KA'RYAB: f. Dibi bulunmayan, dipsiz.
NAKKAB: (Nakb. dan) Delici, delik açıcı.
NASAB: Dert. * Zahmet, meşakkat.
NA-SAVAB: f. Doğru olmayan, yanlış.
NA-YAB: f. Bulunmaz. * Benzeri olmaz. Nâdir. Ender.
NAZC-I KABL-EL VAKT: Zamanından önce büluğa erme.
NEAB: Karga yavrusu. * Horoz veya karga gibi ötme.
NECABET: Neciblik, temiz soyluluk. Huy temizliği.
NEHABİK: Bildikleriyle amel etmeyip halka da öğretmeyen.
NEHABİR: (Nühbur. C.) Kum yığınları, kum tepeleri.
NEHHAB: (Nehb. den) Yağmacı, çapulcu.
NEKAB: Devenin tabanı aşınmak.
NEKÂBET: Dönme, vazgeçme, cayma.
NEKABET: Muayyen zümrelerin başları. * Bir topluluğun vaziyetlerine nezâret etmek, kontrol.
NEKABET-İ ULEMÂ: Âlimlerin başı olma.
NERE-İ ÂB: Su dalgası.
NESSABE: Nesepleri iyi bilen kimse.
NEŞABET: Okçuluk san'atı.
NEŞ'E-YAB: f. Keyifli, neşeli, sevinçli.
NEŞŞAB: Okçu, ot atan.
NEŞŞABE: Ok yapıcılık, ok yapma sanatı.
NEŞVEYAB: f. Neşeli, keyifli.
NEVABIZ: (Nâbıza. C.) Nabız damarları.
NEVABİG: (Nâbiga. C.) Şerefli ve ulu kimseler. * Sonradan şâir olan kişiler.
NEVABİT: (Nabite. C.) Nebatlar. Bitkiler. * İmar ve ihdas. * Dünya ahvâlinden habersiz. * Taze, genç kimse.
NEVVAB: Nâiblik eden. Birinin yerine vekil olarak iş gören.
NEZİB (NEZÂB): Geyik ve sair hayvanların cima zamanı çıkardıkları ses.
NITAB: Baş. * Boyun damarı.
NİGÂH-I GAZAB: Öfkeli bakış, kızgınlık bakışı.
NİHAB: (Nehb. C.) Çapullar, yağmalar.
NİKAB: Yüz örtüsü, peçe, perde.
NİKABE (NEKABE): Kâhyalık. * Ululuk.
NİKÂBET: Rüzgârın ters yönlerden esmesi.
NİMHAB: f. Yarı uykulu, mahmur.
NİSAB: Zekât ölçüsü, ölçü miktarı. * Üzerine zekât verilmesi farz olan mal miktarı. * Asıl, esas. Sermaye mal. Derece, had. * Fık: Altının nisabı: 20 miskal; gümüşünki 200 dirhem (yani 600 gram); koyun ile keçinin 40 adet; sığır, manda 30; ve devenin nisabı da 5'dir. * Bir mecliste görüşmeye başlanabilmek, yahut karar verebilmek için bulunması şart olan âza sayısı. * Hisse, nasib. * İstenilen had, derece. (Bak: Zekât)
NİSAB-I EKSERİYET: Ekseriyet derecesi. Çoğunluk derecesi.
NİYABE: Nöbet.
NİYABET: Nâiblik, vekillik. Kadı vekilliği.
NUZUB (NAZAB): Sinmek. * Iraklık, uzaklık. * Suyun, toprak tarafından emilmesi.
NÜHAB: Deve öksürüğü.
NÜMÜVV-Ü TABİÎ: Normal şartlar altında büyüyüp gelişme.
NÜŞAB: (Nüşabe. C.) Oklar. Temrenli oklar.
NÜŞABE: (C.: Nüşab) Ok. Temrenli ok.
NEŞ'E-YAB: f. Keyifli, neşeli, sevinçli.
NEŞŞAB: Okçu, ot atan.
NEŞVEYAB: f. Neşeli, keyifli.
NÜŞAB: (Nüşabe. C.) Oklar. Temrenli oklar.
NÜŞABE: (C.: Nüşab) Ok. Temrenli ok.
ÖMER İBN-İ ABDÜLAZİZ: (Hi: 60-101) Emevî Devleti halifelerinden olup Hz. Ömer'in ahfadındandır. Siyaset âleminde bir dâhi ve adâlette bir ikinci Hz. Ömer'di. Malatya'yı Rumlardan yüzbin esir mukabilinde satın aldı. Zehirlenerek şehid edildi. (R. Aleyh)
PÂ-BE-RİKÂB: Hareket etmek üzere olan.
PARYAB: f. Irmak ve çay suyu ile sulanan ekin.
PA-YAB: f. Kuvvet, kudret, tâkat. * Su birikintisi. * Havuzun dibi. * Kuyu basamağı. * Son, nihayet.
PERDE-İ TÜRABİYE: Toprak perdesi, yer yüzü.
PERTAB: f. Atılma, sıçrama. * Hız almak için geriden koşarak atılma. * Uzağa düşen ok veya başka bir şey.
PERVERİŞYÂB: f. Beslenen. * Terbiye edilen, terbiye gören, eğitilen, yetiştirilen.
PİÇTAB: f. Sıkıntı, telâş. * Şaşkınlık.
PİÇ Ü TAB: Iztırab ve sıkıntı.
PÜR-GAZAB: f. Çok kızgın ve hırslı.
RAABE: Genişlik, vüs'at. * Büyük olmak.
RAB': Vasat, orta boylu. * Avlulu ev.
RAB'AT: (C.: Rabeât) Attarların dağarcığı ve kutusu. * Orta boylu kimse.
RABB: Sâhib, mâlik, seyyid. Cenab-ı Hak (C.C.) * Besleyen, yetiştiren, terbiye eden. Müstahik. Hüdâvend. (Kur'an-ı Kerim'de bu "Rabb" ismi ile Cenab-ı Hak 846 def'a zikredilir.) (Bak: Âlem)( Yâni : Herbir cüz'ü bir âlem mesabesinde bulunan şu âlemi bütün eczasiyle terbiye ve yıldızlar hükmünde olan o cüz'lerin zerratını kemal-i intizamla tahrik eder. Evet Cenab-ı Hak herşey için bir nokta-i kemal tayin etmiştir. Ve o noktayı elde etmek için o şeye bir meyil vermiştir. Her şey o nokta-i kemale doğru hareket etmek üzere, sanki mânevi bir emir almış gibi muntazaman o noktaya müteveccihen hareket etmektedir. Esna-yı harekette onlara yardım eden ve mânilerini def'eden, şüphesiz Cenab-ı Hakk'ın terbiyesidir. Evet, kâinata dikkatle bakıldığı zaman, insanların taife ve kabileleri gibi, kâinatın zerratı, münferiden ve müçtemian Hâliklarının kanununa imtisalen, muayyen olan vazifelerine koşmakta oldukları hissedilir. " Yalnız bedbaht insanlar müstesna!" İ.İ.)
RABB-ÜL ÂLEMÎN: Bütün âlemlerin Rabbi. Her âlemi doğrudan doğruya Rububiyyeti ile tâlim, terbiye, tedbir ve idâre eden Cenab-ı Hak.(Kur'an-ı Kerim) (bazan iki kelimede, meselâ... Rabbüke tabiri ile ehadiyyeti ve Rabb-ül âlemîn ile vâhidiyyeti bildirir. Ehadiyyet içinde vâhidiyyeti ifade eder. Hattâ bir cümlede bir zerreyi bir göz bebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi; güneşi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün göz bebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar. M.N.)(Her bir şey, hareketiyle bütün eşyayı vahdet nâmına zabteder. Demek, bütün yıldızları elinde tutmayan, bir tek zerreye Rabb olamaz. S.)
RABB-ÜD DÂR: Ev sâhibi.
RABB-ÜL ERBAB: Bütün sâhiblerin, terbiyecilerin Rabbi, Allah. (C.C.)
RABB-ÜL MAL: Mal sâhibi. Sermaye sâhibi.
RABB: Üveybaba.
RABBANÎ: (Rabbaniye) Rabbe âit. Cenab-ı Hakk'a dair ve müteallik. İlâhî. * Ârif-i Billâh olan, ilmi ile amel eden âlim.
RABBANİYYUN: (Rabbaniyyîn) Kendisini tamamen Cenab-ı Hakk'a vermiş olanlar. Putperestlikle alâkası olmayanlar.
RABBAT: Kadınların efendileri, sâhipleri, kocaları.
RABBE: Üveyana.
RABBENA: Ey bizim Rabbimiz! Ey Sâhib-i Hâlikımız! Ey bizi terbiye edip besleyen sâhibimiz! (meâlinde).
RABBÎ: Ey benim Rabbim.
RABBİ YESSİR VELÂ TÜASSİR: Ey Rabbim! Kolaylaştır, zorlaştırma, bana imdad eyle, yardım eyle (meâlinde).
RABE: Yoğurt damızlığı.
RABEA: Devenin katı katı yelmesi.
RABIT(A): Rabteden, bağlayan, bitiştiren. * Münasebet, alâka, bağlılık, yakınlık. İki şeyi birbirine bağlayan tertip. * Nefsini dünyadan men edip âhirete, Allah'a (C.C.) bağlanmak. * Tertip, sıra, düzen, usûl.(...Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbü ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyyeyi iktiza eder. Evet inkâr edemezsin ki: Sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostane bir râbıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşane bir alâka telâkki edersin. M.)
RABITA-İ İMAN: İman bağı, insanları hususan iman edenleri birbirine bağlayan iman.
RABITA-İ MEVT: Ölümünü düşünüp dünyanın fani olduğunu mülâhaza edip nefsin desiselerinden kurtulmak.
RABITA-İ ŞEYH: Tarikat-ı Nakşiyede, müridin hayalen şeyhinin huzurunda kendini tasavvur etmesine denir.
RABITABEND: f. Rabtedici, bağlayıcı.
RABIZ: Koyun ağılı.
RABİ': Dördüncü.
RABİ-İ AŞER: Ondördüncü.
RABİA: (Müe.) Dördüncü. * Saatteki sâlisenin altmışta biri.
RABİA-İ ADEVİYE: (Hi: 95 - 185) Basra'lı bir hatun. Bütün hayatını dine hizmet için vakfetmiş, zengin kimseler evlenmek teklifinde bulundukları halde; "Allah'ı anmaktan, dine hizmetten beni alıkor" fikri ile reddetmiş, fakirliği ve istiğnayı kabul edip dine hizmetten vaz geçmemiştir. Talebe okutmuş meşhur bir veliyedir. (R. Aleyha)
RABİAN: Dördüncü olarak.
RABİB: Yoğurt.
RABİH(A): (Ribh. den) Kârlı, kazançlı, faydalı.
RABİT: Bağlı, bağlanmış, merbut.
RABİYE: (C.: Revâbi) Yüce, yüksek yer.
RABT: Bağlamak, bitiştirmek, bir şeye bağlamak. * Nizam vermek, intizam bulmak. * Gr: Cümleleri lüzumlu edatlarla birbirine bağlamak.
RABT-I KALB: Kalb bağlama, gönül bağlama.
RABT EDATI: Gr: Bağlama edatı. Kelimeyi veya cümleyi birbirine bağlayan harf veya kelime. (Hem, ve... gibi)
RABTİYYE: Rabtiye. * Bağlayacak şey.
RAGABAT: Rağbetler, istekler, istekle karşılamalar.
RAHABE: Genişlik, vüs'at.
RAKABAT: (Rakabe. C.) Boyunlar. Ense kökleri. * Köleler, câriyeler. Kullar.
RAKABE: Ense kökü, boyun. * Kul, köle, câriye.
RASAS-I MÜZAB: Eritilmiş kalay.
RATABET: (Ratb. dan) Rutubet, nem, yaş.
REBABE: (C.: Ribâb) Bazısı bazısına binmiş olan beyaz bulut.
REDD-İ CEVAB: Suâlin cevabını vermek.
RE'FETMEÂB: f. Çok merhametli.
REGABE: Yumuşak arazi.
REHABE (RİHÂBE): Göğüs üzerinde olan yumuşak kemik.
REHABİN(E): (Ruhban. C.) Râhibler. Ruhbanlar.
REHAYAB: f. Kurtulan. * Yolcu olan.
REHYAB: f. Yolunu bulabilen, girebilen.
REİS-İ KABİLE: Kabile reisi.
REİS-ÜL KÜTTAB: Eskiden Hâriciye Nâzırı, Dışişleri Bakanı.
REKABET: Kıskanmak. * Hıfzetmek. * Gözetmek. * Terakkub üzere olmak, başkalarından ileri geçmeğe çalışmak, benzerleriyle üstünlük yarışına çıkmak. * Kendi işini yürütmeğe çalışmak.
REŞHAYÂB: f. Sızıntı bulmuş.
REVABIT: (Rabıta. C.) Râbıtalar, bağlılıklar. Münasebetler. * Düzenler, sıralar, tertibler.
REVAN-I TABİAT: Âlemin canlılığı, akıcılığı, hareketli oluşu.
REVK-UŞ ŞEBAB: Gençlik başlangıcı.
REYEAN-I ŞEBAB: Gençlik çağı.
RİBAB: Arap kabilelerinden Zubeh, Sevr, Akl, Teym ve Ady denilen beş kabilenin adı.
RİBABE: Ahd, söz, yemin, misak.
RİKAB: (Rakabe. C.) Boyunduruk altında olanlar. Kullar, köleler. * Boyun, ense kökü.
RİKÂB: Özengi. * Büyük bir kimsenin huzuru, önü, makamı.
RİKÂBDAR: Padişahların atla bir yere gidişleri sırasında özengiyi tutmak suretiyle ata binip inmelerine yardım eden kişi.
RİKÂBÎ: Binici, binen.
RİKKAT-YÂB: f. Acıyan, merhamet eden.
RİŞTAB: f. Kıvırcık saç ve sakal.
RUDAB: Ağızdan akan su.
RUHSATYÂB: f. İzin ve müsaade alma.
RUKABA': (Rakib. C.) Bekçiler.
RUTAB: Hurma.
RÜDAB: Ağızdan akan su, salya.
RÜKKAB: (Râkib. C.) Biniciler, ata binenler.
RABİ-İ AŞER: Ondördüncü.
SAAB: Zor, güç, çetin.
SAÂDET-MEÂB: f. Saâdet sâhibi. Saâdet bulan.
SAAT-İ İCABE: Duaların kabul olduğu ve insanlarca gizli ve gaybî olan, Cuma gününde bir vakit.
SAB': Parmakla işaret etmek.
SAB: Bir acı otun suyu.
SABA: Gün doğusundan esen hoş ve lâtif rüzgâr.
SABA: Hevâ ve nefsine meyletme. Delikanlılık.
SABA-BERABER: f. Sabâ rüzgârı gibi lâtif ve hafif.
SABABET: Şiddetli sevgi. Âşıklık.
SABAE: Bir dinden bir dine geçmek.
SABAH: Gün doğmasına yakın vakitten, öğle vaktine kadar olan zaman.
SABAHAT: Yüz güzelliği. Güzellik, hüsün ve cemâl.
SABAHAT-I SİMA: Yüz güzelliği.
SABAHGÂH: f. Sabah vakti.
SABAREFTAR: f. (En fazla at için kullanılan bir tâbirdir) Rüzgâr gibi çabuk ve hafif giden. * Hoş ve lâtif yürüyüşlü.
SABARET: Kefalet.
SABAT: (C.: Sevâbıt-Sâbâtât) Pazar sokağı, iki duvar arasının örtüsü (altı yol olur.)
SABAVET: Çocukluk, sabilik.
SABAYA: (Sabiyye. C.) Büluğ çağına varmamış küçük kızlar. Kız çocukları.
SABB: Dökmek, akıtmak, boşaltmak. Dökülmek. * Aşık, tutkun.
SABBAG: Boyayan, boyacı. * Deri altındaki boyalı madde.
SABBAR: Çok sabırlı, sabur. (Bak: Sabr)
SABBARE: Soğukluk.
SABBUR: Katı, şiddetli, şedid.
SABEB: (C.: Asbâb) Çukur yer, iniş yer.
SABG: Boyama. Boyanma.
SABGA': Kuyruğunun ucu beyaz olan koyun.
SABHİD: Bey, emir.
SÂBIK(A): Geçmiş. Önceki. * Zamanca veya rütbece ileride olan. * Eskiden işlenmiş suç.
SÂBIK-UL BEYÂN: Yukarıda söylenillmiş, zikri geçmiş.
SÂBIKA-İ MÜKERRERE: Birden fazla suç işleme.
SÂBIKAN: Bundan önce, evvelce.
SÂBIKÛN (SÂBIKÎN ): (Sâbık. C.) Sâbıklar. Öncekiler. Geçmişler.
SÂBIKÎN-I İSLÂM: En evvel müslüman olan sahabeler. (Bak: Ashab-ı Suffa, Saff-ı evvel)
SABIR-ŞİKEN: f. Sabrı kıran, sabrı bozan.
SABİ: Henüz süt emen çocuk. * Büluğ çağına gelmemiş olan çocuk. * Üç yaşını tamamlamayan erkek çocuk.
SÂBİ': (Sabi'a) Yedi, yedinci.
SÂBİAN: Yedinci olarak.
SÂBİ'AŞER: Onyedinci.
SABİ': Yavru sesi. * Fil, hınzır ve fâre sesi.
SABİB: Susam yaprağının suyu. * Kına yaprağının suyu.
SÂBİG: (Sâbiga) Tam. Tafsilâtlı. Uzun. Bol.
SABİH: (Sabiha) Güzel, latif, şirin.
SÂBİH: Yüzen, yüzücü.
SÂBİHA: (C.: Sâbihât) Gemi. * Yüzen.
SÂBİHÂT: Yüzücü olanlar, yüzenler. Gemiler. * Ehl-i imânın ruhları. * Yıldızlar.
SABİHA: Fecir vakti.
SABİÎ: İtaattan ayrılmakla bâtıla meyleden. * Yıldıza tapan sapkınlar veya yıldıza tapan ehl-i dalâlet kimselerden olanlar.
SABİÎN: (Sâbiî. C.) (Aslı: Sâbiiyyun) Yıldıza tapanlar. Sapıklardan olanlar.
SABİKÎN: (Bak: Sâbıkûn)
SABİL: Gezkere denilen nesne. (Onunla ters, balçık ve gayri ne olursa taşırlar). * Yolcu kimse.
SABİR(E): Tahammül eden, sabreden, bekleyen. Zorluğa karşı göğüs geren, hâlinden şikâyet etmeyip acı ve sızıya katlanan. Belâ ve musibete karşı şikâyet etmeyip Allah'a (C.C.) şükreden.
SABİR: (C.: Sıber) Kefil. * Yağmursuz beyaz bulut.
SABİR: Altın ismi.
SABİRÎ: Bir çeşit ince giyim eşyası. * Bir cins hurma.
SABİRÎN (SÂBİRÛN): Sabredenler. (Bak: Sabr)
SABİT: Duran, yerinde durup hareket etmeyen. * Doğruluğu isbat edilmiş olan.
SABİTE: Yerinde durur gibi olan yıldız. * Yerinde durup hareket etmeyen herhangi bir şey. (Seyyare'nin zıddı)
SABİT-KADEM: Mizacı oynak olmayıp işine ve sözünde kararlı olan, yerinde direnen. Sözünde duran.
SABİYY: (C.: Sıbye-Sıbyan) Oğlan. * Meyl ve muhabbet eden kimse.
SABİYYE: Büluğa ermemiş veya memeden kesilmemiş kız çocuk.
SABSAB: Irak, uzak, baid.
SABN: Men'etmek, engel olmak.
SABR (SABIR): Acıya ve zorluğa katlanmak. * Bir musibet ve belâya uğrayanın telâş ve feryad etmeyip sonunu bekleyip tahammül ile katlanması. * Muharebede şecaat gösterme. * Bir kimseyi bir şeyden alıkoymak. * Öğrendiği bir şeyi başkasının da öğrenmesi için tâkat getirmek.(Cenab-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak, vücud-u eşyada bir merdivenin basamakları gibi bir tertib vaz'etmiş. Sabırsız adam teenni ile hareket etmediği için, basamakları; ya atlar düşer veya noksan bırakır; maksud damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebebdir. Sabır ise müşkilâtın anahtarıdır... Cenab-ı Hakk'ın inayet ve tevfiki, sabırlı adamlarla beraberdir. Çünkü sabır üçtür. Biri: Masiyetten kendini çekip sabretmektir, şu sabır takvadır... İkincisi: Musibetlere karşı sabırdır ki, tevekkül ve teslimdir... Üçüncü sabır: İbadet üzerine sabırdır ki, şu sabır onu makam-ı mahbubiyete kadar çıkarıyor. En büyük makam olan ubudiyet-i kâmile cânibine sevkediyor. M.)
SABR-I CEMİL: Allah'tan gelen bir acıya sabretme. Şükrederek sabır.
SABR-I EYYÜB: Eyyüb'ün (A.S.) dillere destan olan sabrı.
SABIRSÛZ: f. Sabrı yakan, sabırsızlık veren.
SABSABA: Dövmek. * Ateş etmek. * Kahramanlık göstermek, bahadırlık etmek. * Çok inceltmek.
SABUR: f. Çok sabır gösteren, çok sabreden.
SABURÂNE: f. Çok sabır göstermek suretiyle.
SABYE: (Sabi. C.) Küçük erkek çocukları. Oğlancıklar.
SADAT-I KABİLE: Kabilenin ileri gelenleri.
SAFAYAB: f. Safa bulmuş, huzur ve sükûna kavuşmuş.
SAHABE: (Sahâbi) Sâhibler. Sâhib çıkanlar. * Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (A.S.M.) sağ iken mü'min olarak görmüş, mü'min olarak vefat etmiş erkek müslüman. (Bak: Ashab, Sohbet.)(Eğer desen : "Sahabeler de insandırlar, hatâdan, hilâftan hâli olmazlar. Halbuki, içtihadın ve ahkâm-ı şeriatın medarı, sahabelerin adaleti ve sıdkıdır ki, hattâ ümmet "Sahabeler umumen âdildirler, doğru söylerler. " diye, ittifak etmişler.Elcevab: Evet, sahabeler ekseriyet-i mutlaka itibariyle hakka âşık, sıdka müştak, adalete hâhişgerdirler. Çünki, yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesafe, Arş'tan Ferş'e kadar açılmış. Esfel-i sâfilîndeki Müseylime-i Kezzâb'ın derekesinden Alâ-yı İlliyyinde olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın derece-i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür. Evet, Müseylime'yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammed-ül Emin Aleyhissalâtü Vesselâm'ı âlâ-yı iliyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.İşte hissiyat-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye perestiş eden ve Şems-i Nübüvvet'in ziya-i sohbetiyle nurlanan sahabeler, o derece çirkin ve sukuta sebep ve Müseylime'nin maskara-âlud müzahrefat dükkânındaki kizbe, ihtiyariyle ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medar-ı fahr ve mübahat ve mi'râc-ı suud ve terakki ve Fahr-i Risalet'in, hazine-i âliyesinden en revaçlı bulunan ve şa'şaa-i cemaliyle, içtimaat-ı insaniyyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka -ve bilhassa ahkâm-ı şer'iye rivayetinde ve tebliğinde- elbette ellerinden geldiği kadar talip ve muvafık ve âşık olmaları kat'idir, zaruridir, şüphesizdir. Halbuki şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesafe o kadar kısalmış ki, âdeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana (geçmek) pek kolay gidiliyor. Hattâ siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiatla satılsa; elbette pek âli olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası o dükkâncının mârifetine ve sözüne itimad edip, körü körüne alınmaz. S.)(Ehl-i Sünnet Velcemaat, sahabeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı men'etmişler. Çünki Vâkıa-i Cemel'de Aşere-i Mübeşşere'den Zübeyr ve Talha ve Aişe-i Sıddıka (R.Anhüm) bulunmasıyla Ehl-i Sünnet Velcemaat, o harbi, içtihad neticesi deyip: Hazret-i Ali (R.A.) haklı, öteki taraf haksız; fakat içtihad neticesi olduğu cihetle afvedilir. Hem Vehhabîlik damarı, hem müfrit Râfızîlerin mezhebleri İslâmiyete zarar vermesin diye Sıffîn Harbindeki bâgilerden de bahis açmayı zararlı görüyorlar.Haccac-ı Zâlim, Yezid ve Velid gibi heriflere İlm-i Kelâm'ın büyük allâmesi olan Sa'deddin-i Taftazanî, "Yezid'e lânet câizdir" demiş; fakat "Lânet vâcibdir" dememiş. "Hayırdır ve sevabı vardır" dememiş. Çünki, hem Kur'anı, hem peygamberi, hem bütün sahabelerin kudsi sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydanda gezenler çoktur. Şer'an bir adam, hiç mel'unları hatıra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünki zem ve lânet ise, medih ve muhabbet gibi değil; onlar, amel-i salihde dahil olamaz. Eğer zararı varsa daha fena... R.N.)(İmam-ı Ali (kerremallahü veche)nin şahsına ve hayatına ve adalet-i hakiki üzerine giden siyasetine ilişmek, darbe vurmak başkadır. Şahsiyet-i zâhirîsinden ve hayat-ı dünyeviyesinden ve siyaset-i içtimaiyesinden binler derece daha yüksek olan şahsiyet-i mânevîsine ve kemalât-ı ilmiyesine ve makamat-ı velâyetine ve varisliğine darbe gelmez ve gelmemiş ve gelemiyor. Kimin haddi var? Onun için, iki ciheti birleştirmek tevehhümüyle karşısında muarazaya çalışanların taarruzu pek dehşetli görünüyor. Ehl-i iman ortasında nasıl böyle vukuat olabilir? diye hayret veriyor. Halbuki Yezid ve Velid gibi habis herifler müstesna, ötekilerin kısm-ı azamı, İmam-ı Ali'nin (R.A.) hârika kemalâtına ve kerametlerine ve verasetine ilişmek değil; belki yalnız hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye ait idaresine darbe vurmağa çalışmışlar, hatâ etmişler. R.N.)
SAHABET: Sâhib olma, sâhib çıkma. * Sohbetinde bulunmuş olma. * Yardım etme, koruma, arka olma.
SAHABETKÂR: f. Koruyan, sahib çıkan, arka olan.
SAHABİ: (Bak: Sahâbe)
SAHABİYE: Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı sağ iken görmüş olan ve mü'mine olarak vefat etmiş bulunan kadın müslüman. (Bak: Ashab)
SAHHAB: Gürültücü, patırtıcı.
SAK'AB: Uzun, tavil.
SALABET: Metanet, katılık, sulbiyet. * Peklik, dayanma. Sağlamlık. * Mukaddesatı korumak hususunda cesaret, metanet ve sebat gibi sıfatlarla muttasıf olmak. (Bunun zıddı: Lâübalilik) (Bak: Dimağ)
SALABET-İ DİNİYE: Dinini ve dinin emirlerini korumak ve tatbik etmekteki ciddiyet ve sağlamlık.
SANABİR: Şiddet.
SAVAB: Doğruluk. Yanlış olmayan. Doğru dürüst.
SAVABDİDE: f. Doğru ve haklı görülmüş. Beğenilmiş.
SAVAB-ENDİŞ: Düşünce ve görüşü doğru olan.
SAVAB-NÜMA: f. Doğruyu gösteren.
SAVT-I AZAB: Daima elem verici azab.
SAYHA-İ GURÂB: Karga bağırışı.
SEAB: (C.: Sâbân) Sel yolu. Su akıtmak mânasına mastar.
SEABİB: Salya.
SEABİB: (Su'bub. C.) Saf su akan yerler.
SEABİN: (Su'bân. C.) Büyük yılanlar, ejderhalar.
SEBBAB: (Sebb. den) Çok küfür eden. Küfürbaz.
SEBBABE: Şehâdet parmağı. Sağ elin baştan ikinci parmağı.
SEBBABEGEZÂ: f. Şaşarak parmağını ısıran.
SECDE-BER-ZEMİN-İ HAYRET VE MUHABBET: Hayret ve muhabbetle yere secde etmek.
SEDD-İ BÂB: Kapı örtme.
SEGAB: Açlık.
SEGAB: (C.: Sügbân) Kesmek. * Dere içinde yağmurdan biriken su. * İyi ve tatlı su.
SEGABET: Açlık.
SEHAB: (C.: Sehâib) Bulut. * Karanlık. * Bulut gibi uçuşan böcekler.
SEHAB-I MATİR: Yağmur bulutu.
SEHAB-I RAHMET: Rahmet bulutu.
SEHAB-ÜS SİKAL: Ağır yağmur bulutları.
SEHAB: Çağırgan, gürültücü kişi.
SEHAB-ALUD: f. Bulutlu.
SEHABE: Tek bulut.
SEHABÎ: Bulut ile alâkalı.
SEKAB: Dayanıp itimat edilen, güvenilen.
SEKAB: Yakınlık.
SEKKAB: Delici, delen.
SENABİK: (Sünbük. C.) At ve katır gibi hayvanların tırnakları.
SENABİL: Sünbüller. Başaklar.
SENG-İ AS-YÂB: Değirmen taşı.
SENG-İ KABİR: (Seng-i mezar) Mezar taşı.
SERAB: Şaşkın hâle gelme. Çorak yerlerde, çölde sıcak ve ışığın te'siriyle ileride, yakında yahut ufukta su veya yeşillik var gibi görünme hâdisesi.(Ey serab-ı gururu, şarab-ı tahur zanneden Said-i hodfuruş! Hikmet, hayr-ı kesir olduğunu işittin. Fakat yanlış yola gitmiştin. Şu kitab-ı kâinatın hikmetini maânisinde aramadın. Gittin nukuşunda taharri ettin. R.N.)
SERABİL: (Sirbâl. C.) Gömlekler.
SERABİSTAN: f. Serap yeri. (Fâni, bekasız dünyadan kinayedir.)
SERDAB: f. Yer altında olan serin ve soğuk oda, bodrum. Böyle yerler ekseriyetle sıcak bölgelerde, gündüzleri sıcaktan korunmak için yapılırdı. Anadolu'nun bazı yerlerinde buna "zir-i zemin" denilir. * Tar: Padişah saraylarında, sağ ve sol taraflarında birer oda bulunan üç köşeli sofalara verilen addı.
SERDÎ-İ TABİAT: Tabiat ve huy sertliği.
SERTAB: f. İnatçı, muannid.
SEVAB: Hayır. Hayırlı iş. Allah (C.C.) tarafından mükâfatlandırılacak doğruluk ve iyilik karşılığı. Allah'ın (C.C.) rızasını kazanmağa mahsus iyi amel.
SEVABIK: (Sâbıka. C.) Geçmiş şeyler. Geçmiş haller. Geçmişte işlenmiş suç ve kabahatlar.
SEVABİT: (Sâbite. C.) Merkezlerinden ayrılmaz görünen yıldızlar. * Sâbit olanlar, sâbitler.
SEVK-İ TABİÎ: Hayvan veya insanların düşünmeksizin Cenab-ı Hakk'ın sevki ile olan hikmete uygun hareketi. Sevk-i kaderî, ilham veya sevk-i İlâhî demek daha doğrudur.
SEVVAB: Elbise satan, elbiseci.
SEYLAB: (Seylâbe) f. Taşkın su, sel.
SEYLABE-İ HUN: Kan seli.
SEZAB: Sedef otu.
SIAB: (Sa'b. C.) Güçlükler, zorluklar. Zor ve çetin şeyler.
SINAB: Hardal. * Hardal ve kuru üzümden yapılan bir cins kuru boya.
SİBAB: Sövme, küfretme, şetm.
SİHAB: Miskten ve karanfilden yapılan gerdanlık.
SİKAB: Su çeken. Su çekici.
SİLAB: (C.: Sülüb) Kara mâtem donu.
SİR-AB: f. Suya kanma. Suya tok olmak. * Sulu. * Körpe, tâze.
SİRDAB: (C.: Seradib) Yer altında su soğutacak yer.
SİYAB: (Sevb. C.) Elbiseler, giyecek şeyler.
SİYABE: Kızlığın bozulması, bekâretin zâil olması.
SUBA (SABÂ): (C.: Esbâ) Gece ile gündüz eşit olduğunda gündoğusundan esen rüzgâr.
SUBABE: Kap içinde kalan su. * Bir nesnenin bakiyesi. Artık.
SUKAB: (Sukbe. C.) Delikler.
SURETYÂB: f. şekil bulan, suretlenen, meydana gelen.
SUVAB: (C.: Su'bân) Bit sirkesi.
SÜKÛNETYÂB: f. Durgunlaşan, sükûnet bulan, duran.
SÜRH-ÂB: f. Kırmızı su. * Mc: Kan veya şarap.
SÂBİ'AŞER: Onyedinci.
ŞAAB: Ayrılmak. * Yarmak.
ŞAB: (Bak: şap)
ŞABAŞ: f. Alkış etme, alkışlama. Aferin deme. Bir hareketi güzel bulmaktan dolayı alkışlamak veya hediye vermek.
ŞABAŞHÂN: f. Beğenip alkışlayan.
ŞABB: Genç, delikanlı, yiğit.
ŞABB-I EMRED: Bıyığı, sakalı henüz çıkmış delikanlı.
ŞABBE: Genç kadın.
ŞAB-HANE: f. Şap çıkarılan yer.
ŞABİH: Misil olan, nazir, benzeyen.
ŞABUB: (C.: Şeabib) Sağanak yağmur.
ŞADAB: (Şâd-âb) f. Suya kanmış, sulu. Taze.
ŞÂD-ÂBÎ: f. Sulu olma, suya kanmışlık. Tazelik.
ŞADABTER: (şâd-âbter) f. Çok su verilmiş, fazla sulanmış.
ŞAD-HAB: f. Uykusu tatlı.
ŞAGRABİYYE: (C.: Şegârib) Ayak bağlamak.
ŞAKLABAN: Şen şatır, hoppa. Avutucu, aldatıcı. Güldürücü, soytarı.
ŞARAB: İçilecek şey. İçki. * Mey. Bâde. Hamr. İçilmesi haram olan bir içki. (Bak: Mubikat-ı seb'a)
ŞARAB-I TAHUR: Temiz ve helâl olan Cennet şarabı. Cennete mahsus şurub.
ŞEABİB: (Şü'bub. C.) (Bak: Şü'bub)
ŞEBAB: (Şebibe) Gençlik. * Yiğit, civan. * Gençler.
ŞEBABANE: f. Genç ve yiğit olarak. Genç gibi, yiğitçesine.
ŞEBABİYET: Gençlik, tazelik. Yiğitlik. Civanlık.
ŞEBTAB: (Şeb-tâb) f. Ateş böceği.
ŞEGAB: Fitne uyandıran.
ŞEGAB: Çanak kırığını tamir eden. * Çanak yapan.
ŞEHAB: (Bak: şihab)
ŞEHAB: Su ile karışmış süt.
ŞEHD-AB: (şehd-âbe) f. Bal şerbeti.
ŞEKAB: Çukur yer.
ŞEKER-AB: f. İki dost arasındaki kırgınlık, aradaki soğukluk.
ŞEKERHAB: f. Otururken gelen tatlı uyku.
ŞEMS-ABAD: f. Güneşi bol yer. Günlük güneşlik yer.
ŞER'AB: Uzun. * Uzununa kesmek. Uzunlamasına yarmak.
ŞEREF-YAB: f. şeref bulan, şeref kazanan.
ŞEVTAB: El silecek bez. El bezi.
ŞİAB: (Şi'b. C.) Dar yollar. Dağ yolları. Patikalar. * (Şube. C.) Şubeler. (Bak: Şuâb)
ŞİBAB: Bıçak üstüne sürçmek. * At neşesi.
ŞİCAB: Divit kapağı. * Her nesnenin ağzına, yarığına ve gedik yerine koyup tıkadıkları nesne.
ŞİFAYAB: f. Şifa bulma, iyileşme.
ŞİHAB: Parlak yıldız. * Kıvılcım. * Yıldızdan fırladığı zannedilen ve dünyanın atmosferinde bir an görünüp kaybolan gök taşı.
ŞİKAB: İki dağ arası. * İki kaya arası.
ŞİTAB: f. (Şitâften: Koşmak fiilinin kökü) Seğirtmek, koşmak. Çabukluk, acele etmek.
ŞUAB: (şu'be. C.) şubeler. Kollar, bir cisimden ayrılan çatallar. (Bak: Şiâb)
ŞUABAT: (Şu'be. C.) Şubeler, kısımlar, takımlar, bölükler. Dallar.
ŞURAB (ŞURÂBE): f. Kirli ve acı su. * Mc: Gözyaşı.
ŞÜRABİYE: f. Bir şeye bakmak için boyun uzatmak.
ŞAB: (Bak: Şap)
ŞADABTER: (Şâd-âbter) f. Çok su verilmiş, fazla sulanmış.
ŞEHD-AB: (Şehd-âbe) f. Bal şerbeti.
ŞEKAB: Çukur yer.
ŞEMS-ABAD: f. Güneşi bol yer. Günlük güneşlik yer.
ŞER'AB: Uzun. * Uzununa kesmek. Uzunlamasına yarmak.
ŞEREF-YAB: f. Şeref bulan, şeref kazanan.
ŞEVTAB: El silecek bez. El bezi.
ŞUAB: (Şu'be. C.) Şubeler. Kollar, bir cisimden ayrılan çatallar. (Bak: Şiâb)
TAAB: Yorgunluk. Sıkıntı. Zahmet. Bezginlik. Eziyet.
TAAB-I DİMAĞÎ: Zihnî yorgunluk. Dimağın yorgunluğu.
TAAB-ÂVER: f. Yorgunluk veren.
TAABBÜD: İbadet etmek. Kulluk etmek.(Ey insan! Kur'ânın desâtirindendir ki, Cenab-ı Hakk'ın mâsivâsından hiçbir şeyi ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini hiç bir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlukat, ma'budiyetten uzaklık noktasında müsâvi oldukları gibi, mahlukiyet nisbetinde de birdirler. L.)
TAABBÜDÎ: İbadete ait olup emrolunduğu için yapılan. Sebeb ve illeti sadece emir olan, aklın muhakemesine bağlı olmayan. İbâdete âit ve müteallik.(Mesâil-i şeriattan bir kısmına "Taabbüdî" denilir; aklın muhakemesine bağlı değildir; emrolduğu için yapılır. İlleti, emirdir.Bir kısmına "Mâkul-ül mâna" tâbir edilir. Yâni: Bir hikmet ve bir maslahatı var ki, o hükmün teşriine müreccih olmuş; fakat sebep ve illet değil. Çünkü: Hakiki illet, emir ve nehy-i İlâhidir.Şeairin taabbüdî kısmı; hikmet ve maslahat onu tağyir edemez, taabbüdîlik ciheti tereccuh ediyor, ona ilişilmez. Yüzbin maslahat gelse, onu tağyir edemez. Öyle de: "Şeairin faidesi, yalnız mâlum mesâlihtir." denilmez ve öyle bilmek hatâdır. Belki o maslahatlar ise, çok hikmetlerinden bir faidesi olabilir. Meselâ biri dese: "Ezanın hikmeti, müslümanları namaza çağırmaktır; şu halde bir tüfenk atmak kâfidir. "Halbuki o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezaniye içinde o bir maslahattır. Tüfenk sesi, o maslahatı verse; acaba nev'-i beşer namına, yahut o şehir ahalisi namına hilkat-ı kâinatın netice-i uzması ve nevi beşerin netice-i hilkatı olan ilân-ı Tevhid ve Rububiyet-i İlâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?Elhasıl: Cehennem lüzumsuz değil; çok işler var ki, bütün kuvvetiyle "Yaşasın Cehennem!" der. Cennet dahi ucuz değildir; mühim fiat ister. M.)
TAABBÜS: (C.: Taabbüsât) Yüz ekşitme, somurtma, surat asma.
TAABBÜS: Sayıklama. * Havadaki bir şeyi tutmağa çalışır gibi ellerini sallıyarak hareket ettirme.
TAB: f. Parıltı. Parlayıcı. * Güç. Kuvvet. Takat. * Hararet.
TAB': Tabiat. Karakter. * Damga basmak. Mühür basmak. Kitab basmak. Mühür.
TAB: f. "Parıldayan, parlayan, parlatan, aydınlatan" anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Âlem-tab $ : Dünyayı aydınlatan, âlemi ışıklandıran.
TAB'A: Bir kere basılma.
TAB'A-İ ÛLÂ: Birinci baskı.
TABA': Bulaşmak. * Kir. * Demirin paslanması.
TABABET: Hekimlik. Doktorluk.
TABAH: Kuvvet.
TABAHAT: Aşçılık. Yemek pişirme san'atı.
TABAHECE: Etli ve yumurtalı kalye. (Bazı yerde kaygana diye söylenir.)
TABAK: (C.: Etbâk) Örtü. * Hâl. * Cemaat, topluluk. * Kabile.
TABAK: (Bak: Debbag)
TABAKA: Kat. Katmer. * Sınıf, topluluk. * Sigara paketi. * Bir veya iki yapraklı kâğıt.
TABAKA-İ HAYAT: Hayat tabakası. Kabirdeki hayat, dünya hayatı gibi. (Bak: Meratib-i hayat)
TABAKA-İ MESTURİYET: Gizlilik tabakası. Örtülü oluş.
TABAKA-İ SEVÂBİT: Sabit bilinen yıldızlar tabakası.
TABAKA': Kelâmdan âciz kimse, konuşamayan kişi. * Cimaı yerince yapamayan kimse.
TABAKAT: Tabakalar. Katlar. Gruplar. Dereceler.
TABAK-ÇE: f. Küçük tabak.
TABAKHANE: Ham derilerin işlendiği yer. (Aslı: Debbağhane) (Bak: Debbağ)
TAB'AN: Yaratılıştan. Doğuştan. Huy ve tabiat itibariyle.
TABAN: f. Işıklı. Parlak. * Parlayan güneş.
TABANÇE: f. El ayası, avuç içi.
TABANKEŞ: f. Yaya yürüyen piyade.
TABASBUS: Yaltaklanmak. Kendini küçülterek riyakârlıkla kendini beğendirmeğe çalışmak.
TABASBUSÂT: (Tabasbus. C.) Tabasbuslar, alçakça yalvarmalar, yaltaklanmalar.
TABASSUR: (Basar. dan) Dikkatle bakıp, esasını kavrama. Dikkatle gözetiş.
TABAŞİR: "Hind hıyarı" denilen bir deva.
TABAVER: (Tâb-âver) f. Güçlü, kuvvetli. Dayanıklı. Dayanan.
TABAYİ': Mizaçlar, tabiatlar, huylar. Yaratılışlar.
TABAYİ'-İ ESASİYE: Temel ve esas olan tabiatlar, karakterler, yaradılışlar. * Toprak, su, hava gibi veya oksijen, hidrojen karbon, azot gibi unsurların hususiyetleri.
TABAYİ'-İ ZİRUH: Ruhlu mahlukatın yaratılışları.
TABB: Âdet. * Maharet. Ustalık. * Âlim.
TABBAĞ: Kılıç yapan kimse.
TABBAH: (C.: Tabbahîn) (Tabh. dan) Aşçı.
TABBAHÎN: (Tabbah. C.) Aşçılar.
TABBAL: Davulcu.
TABDADE: f. Parlatılmış, yandırılmış.
TABDAR: f. Işıklı, parlak. Büklümlü, kıvrımlı.
TABDARÎ: f. Parlaklık.
TABDİH: f. Işık veren. * İplik bükücü.
TABE: f. Tava.
TABE-İ ZER: Altun tava. * Mc: Güneş.
TABE: Hurma. * Hamr.
TÂ-BE-SABAH: Sabaha kadar.
TABE: (Tayyib. den) " İyi ve temiz olsun" mânasınadır.
TABEL: (Tâbil) (C.: Tevâbil) Yemeklere konulan baharat.
TABEN: (Tabâne-Tabâniye) Akıllılık.
TABENDE: f. Işık veren, parlayan.
TABERÎ: (Ebu Cafer Muhammed bin Cerir İbn-i Yezid) (Hi: 224 - 310) İslâm tarihçisi ve müfessiri olup Taberistan'da doğmuş, 7 yaşında Kur'anı hıfz edip bütün ömrünü ilme vakf etmiştir. Babasının adına izafetle Ceririye adlı bir fıkıh mektebi kurmuştur. İbn-i Cerir-et Taberî adı meşhurdur. Kur'an-ı Kerimin bütün kat'i sarih mânâlarını müteselsilen, an'aneli senetle menba-ı Risalete îsal ederek tefsirini yazmıştır.
TABERZED: Bir cins şeker.
TABESEHER: Sabaha kadar.
TABH: Pişirme. Pişirilme. * İlâç kaynatma.
TAB'HANE: f. Matbaa. Tab' işleri yapılan yer.
TABH-HANE: Lokanta, mutfak.
TABHÎ: Pişirmekle veya pişirilmekle ilgili.
TABIK: Büyük kiremit.
TABİ': Birinin arkası sıra giden, ona uyan. Boyun eğen. İtaat eden. * Gr: Kendinden evvelki kelimeye göre hareke alan. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmüş olanları, ashabını görüp, onlardan hadis dinlemiş olan.
TABİ': Kitap basan, tab'eden. Kitap bastıran. Matbaacı. Editör.
TABİAT: (Tabia) Yaratılış, huy, karakter. * Âlem ve içindekiler. Şeriat-ı fıtriyye. Hadiselerin ve varlıkların bağlı olduğu kanunlar. Allah, tabiatı yarattığı ve varlıkların nasıl hareket edeceğini kanunlariyle ve emirleriyle tayin ettiği halde Allah'ı inkâr edip tabiat yapıyor diyenler büyük bir sapıklık içindedirler. Tabiatta hiçbir şey kendi başına buyruk bağımsız, hür değildir. Herşey Allah'ın emirlerine bağlıdır. Oksijenle hidrojen, Allah'ın emrine yâni, koyduğu kanuna göre birleşir ve bu kanuna göre bir birleşim (su) meydana gelir. Işık, hangi eğimle gelirse yansırken o eğimle yansır. Bunu değiştiremez. Çünkü Allah'ın emri böyledir ve ona uyar. İki cisim birbirini kütleleriyle doğru ve aradaki mesafe ile ters orantılı olarak çeker, başka türlü davranamaz.Tabiatta herşey kopmaz zincirle bağlı olduğuna göre, tabiat yaratıcı da olamaz. Çünkü yaratma hür irade, önceden plânlama ve bir gayeyi gerektirir. Tabiatta ise bu yoktur. Halbuki tabiatta her an sayısız varlıklar yaratılıyor. Düşünebilenleri hayrette bırakan güzellikte ve mükemmellikte. O halde tabiatı, emrine bağlı kılan sonsuz irade, ilim ve kudret sahibi bunları yaratabilir. O da Allah'dır. Bir daktilo makinasının çalışma tarifesini gören kişi, makinanın mühendisini inkâr edip daktiloyu icad eden ve çalıştıran bu tarifedir demek ne kadar ahmaklıksa, tabiat kanunları denilen Allah'ın emir ve tarifenamesini görüp bunu varlıkların yaratıcısı sanmak, ondan bin derece daha ahmaklıktır. Varlıkların yaratılışı, tesadüfle de açıklanamaz. Esasen ilimde determinizm prensibi yâni kanuniyet ve zarurilik muayyeniyet kabul edilmiştir. Bu prensip tesadüfü reddeder. Tabiatta kapris yoktur, herşey belirli kanunlara bağlıdır der. Şansa ve ihtimaliyete göre meydana geliyor gibi görünen hadiselerin de bir kanuniyeti vardır. Esasen tesadüfle varlıkları açıklamak imkânsızdır. Birden ona kadar sayılan yazılı kartları tesadüfen bir torbadan sırayla çekme şansı 10 milyonda bir iken bir canlı hücrenin yapısında yer alan bir protein molekülünün tesadüfen meydana gelme şansı, birin önüne 300 tane sıfırı koymakla elde edilen sayıda birdir. Ancak bunun için milyarlı milyarlarca tekrarla elde edilecek sayı kadar kâinatın ömrü geçmesi lâzımdır. Tabiat bir makinedir, mühendisi değil, bir matbaadır, matbaacısı değil; bir kitapdır, kâtip değil; bir eserdir, müessir değil, bir kanundur, kanun koyucu değil."Tabiat iktiza ediyor, tabiat yapıyor" deyip Allah'ı inkâr etmek isteyenlere cevap:(Eğer mevcudatta, hususan zihayatta görünen; basirâne, hakimâne olan san'at ve icad, Şems-i Ezelî'nin kalem-i kader ve kudretine verilmezse; belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnad edilse, lâzım gelir ki: Tabiat, icad için her şeyde hadsiz mânevi makine ve matbaaları bulundursun; veyahut her şeyde kâinatı halk ve icad edecek bir kudret ve hikmet dercetsin. Çünkü, nasıl şemsin cilveleri ve akisleri, zemin yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor. Eğer o misâli ve aksi güneşcikler, semadaki tek güneşe isnad edilmese, lâzım gelir ki: Bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında tabii, fıtri ve güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, mânen çok derin bir güneşin hârici vücudunu kabul ederek, zerrât-ı züccaciye adedince tabii güneşleri kabul etmek lâzım geldiği gibi... Aynen bu misâl gibi; mevcudat ve zihayat doğrudan doğruya Şems-i Ezelinin cilve-i esmâsına verilmezse, her bir mevcudda, hususan her bir zihayatta; hadsiz bir kudret ve irâde ve nihayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, âdetâ bir İlâhı içinde kabul etmek lâzım gelir. Bu tarz-ı fikir ise; kâinattaki muhalâtın en bâtılı, en hurafesidir. Hâlik-ı Kâinat'ın san'atını, mevhum, ehemmiyetsiz, şuursuz bir tabiata veren, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan, daha şuursuz olduğunu gösterir.Tabiat, bir san'at-ı İlâhiyedir, Sani' olamaz. Bir kitab-ı Rabbanidir, kâtip olamaz. Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Bir defterdir, defterdar olamaz. Bir kanundur, kudret olamaz. Bir mistardır, mastar olamaz. Bir kabildir, münfail olur; fâil olamaz. Bir nizamdır, nâzım olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri' olamaz. L.)(S - Onların daima iftiharla bahsettikleri tabiat, nevamis ve kuva nedir ki, kendilerini onlarla iknaa çalışıyorlar?C - Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tâbi' değildir. Tâbi', ancak kudrettir. Kanundur, kuvvet değildir. Kuvvet, ancak kudrettedir. Yahut, nasıl ki bildiğimiz şeriat, insanlardan sudur eden ef'âl-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdit eden kaidelerin hülâsasıdır; veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır. Kezalik, tabiat denilen şey de, âlem-i şehadetin uzuvlarından ve eczalarından sudur eden ef'âl arasında bir nizam ve bir intizamı ika' eden İlâhi bir şeriat-ı fıtriyyedir. Binaenaleyh, şeriat ile devlet nizamı, mâkul ve itibari emirlerden oldukları gibi, tabiat dahi itibari bir emir olup, hilkatte yâni yaratılışta câri olan Adetullah'tan ibârettir. Amma tabiatın bir mevcud-u hârici olduğunu tevehhüm etmek, bir fırka askerin, idman ve tâlim esnasında yaptıkları o muntazam hareketlerini gören bir vahşinin, "Aralarındaki o nizami idare edip birbiriyle bağlayan ip gibi bir şey mevcuttur." diye vahşice ettiği vehme benzer. Binaenaleyh, vicdanı ve aklı vahşi olan bir adam, sathi ve tebai bir nazarla devam ve istimrarını muhafaza eden tabiatın müessir bir mevcud-u hârici olduğuna ihtimal verebilir.Hülâsa : Tabiat, Allah'ın san'atı ve şeriat-ı fıtriyesidir. Nevamis ise, onun mes'eleleridir. Kuva dahi, o mes'elelerin hükümleridir. İ.İ.)
TABİAT-I MA'SİYET: f. İsyan etmek, günah işlemek ahlâkında ve huyunda olmak.
TABİATI TAKLİD: Tabiatta cari olan kanunları kelâmda da kendine göre tatbik etme.
TABİATPEREST: f. Her şeyin kendi kendine olduğunu veya tabiatın meydana getirdiğini kabul eden. Allah'tan (C.C.) gaflet edip, kâinatın tesadüfen olduğunu zu'meden.
TABİB: (C.: Tabibân-Etibbâ) Doktor, hekim.
TABİBÂN: (Tabib. C.) Doktorlar, tabibler, hekimler.
TABİH: (Tabh. dan) Pişiren, aşçı.
TABİH: Suda pişmiş et yahnisi.
TABİHA: Öğle sıcağı.
TABİÎ: Tabiat icabı olan. Tabiatla alâkalı. Normal. Kendiliğinden.(...İşte meşiet-i İlâhiyye ile vücuda gelen işlerde "inşâallah inşâallah" yerine "Tabiî tabiî" demek ne kadar hata ve muhalif-i hakikat olduğunu kıyas et... M.)
TABİÎ: Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ı sağ iken görmüş olan mü'minlerle yani Ashabla görüşmüş ve onlardan ders almış olan sâlih müslümanlar. (Bak: Ashab)
TABİİYYET: Tabi'lik. Tâbi olma. Bir kimseye mensub bulunma. Bir devletin teb'asından olma.
TABİİYYUN: Tabiatçılar. Naturalistler. "Her şeyi tabiat yapıyor" diyen, maddeye dalmış, Allah'tan (C.C.) mânen uzaklaşmış kişiler.
TABİL: (C.: Tevâbil) Yemeklere katılan biber, nane, tarçın gibi şeyler. * Çömlek içinde pişen nesne.
TABİSTAN: f. Yaz mevsimi.
TABİŞ: f. Parlayış, parıldayış.
TABİŞ-GEH: f. Parıltı yeri.
TABİÛN: (Tâbiîn) (Tâbiî. C.) (Bak: Tabiî)
TABL: Davul. * Kulak zarı.
TABL-BAZ: f. Davulcu.
TABLDOT: Fr. Lokanta, okul ve otellerde belli bir miktar para karşılığında verilen belirli çeşitlerden ibaret bir öğün yemek.
TABLE: Dirhem.
TABLEK: Dünbelek.
TABL-HANE: f. Büyük davul.
TABL-ZEN: f. Davulcu.
TABN: Defnetmek, gömmek. * Tanbur.
TABNAK: f. Parlak, ışıklı, ziyadar, münevver.
TABS: İnsan.
TABTABA: Su çağıltısı. * Tıpırtı.
TABU: (Polinezya dilinden) Var olduğu sanılan, mukaddes hususiyetlerinden dolayı dokunulamıyan. Uğursuz ve korkunç olan şey.
TABUT: (C.: Tevâbit) Sandık. * Ölü nakline mahsus sandık. * Dönüp dolaşıp gelinecek merci-i küll. * Hz. Musa Aleyhisselâm'a inen evâmir-i aşerenin konulduğu sandık. * Su kovası.
TABV (TABY): Sarfetmek, harcamak. * Dâvet etmek.
TABY (TIBY): At, katır, eşek ve geyik memesi.
TADABBÜB: Besililik. Semizlik.
TADABBÜR: Muhkem olmak, sağlamlaşmak. * Bağlanmak.
TAHAB: Birbiriyle sevişmek.
TAHABBUT: Düşünmek. * Aklını eksiltmek, fâsid etmek.
TAHABBÜB: Sevgi göstermek, muhabbet beslemek. Bir kimseyi dost ittihaz etmek. Sevdirmeği istemek.(Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar; hem de diş ve tırnağının kirasını da ister. M.)
TAHABBÜŞ: Cem'olmak, toplanmak.
TAHRİR-İ RAKABE: Köle veya cariye azad etme.
TAKABBUH: Çirkinlik.
TAKABBUZ: (C.: Takabbuzât) (Kabz. dan) Toplanıp çekilme. Büzülme. * Kabız olmak, peklik.
TAKABBÜB: Binaya kubbe yapmak.
TAKABBÜL: (Kabul. den) Kabullenme. Üstüne alma. Bir şeyi taahhüd ve iltizam etme. * Öpülme.
TAKABUZ: Kabz edişmek.
TAKVİM-İ ARABÎ: Hicretten 17 sene sonra görülen lüzum üzerine Hazret-i Ömer (R.A.) tarafından Kamer senesi esas ve hicret tarihi başlangıç sayılmak suretiyle tertiplenen takvim.
TARAB: Sevinçlik. Şenlik. Şâdlık.
TARAB-EFSÂ: f. Neşe ve ferahlığı artıran.
TARAB-ENDUZ: Ahenk kazanan.
TARAB-GÂH: f. Coşkunluk ve sevinç yeri.
TARAB-NÂK: f. Sevinçli, neşeli, coşkun.
TARTABE: Keçiyi sağmak için çağırmak.
TASABBİ: (Saby. dan) Çocuk tavrı takınma. Çocuklaşma.
TASABBU': Parmak parmak ayırma.
TASABBUH: Sabahleyin uyumak. * Sabah kahvaltı yapmadan yemek yemek.
TASABBUN: Sabunlaşma. * Sabun gibi köpürme.
TASABBUR: (Sabr. dan) Sabırlanma. Sabretme.
TASABBÜB: Dökülmek. * Bahadır olmak, kahraman olmak. * Sıcaklığın artması.
TASABİ: Aşkını izhar etmek, muhabbetini açığa vurmak.
TATABUK: Muvafık ve müttefik olmak. Uygun olmak.
TEAB: (Bak: Taab)
TEABBÜD: (Bak: Taabbüd)
TEABBÜS: Abes yüzlü olmak.
TEBAB: Ziyan, zarar, kayıp, hasar.
TEBE-İ TABİÎN: Tabiînden olan birisinden (yâni ikinci derecede olarak) hadis nakletmiş olan. Veya Tabiîn olanlardan ders almış, onlara uymuş müslümanlar.
TEDABİR: (Tedbir. C.) Tedbirler, çareler.
TEDABÜR: Kesişmek.
TEDRİC-İ HÂBİT: Edb: İfadenin alçalması. Bir şeyi tarif ederken vasıf bakımından yukarıdan başlayıp aşağıya inmek. Bunun aksini yapmağa da Tedric-i sâid denir.
TEGABBİ: Birisini geri zekâlı sayma.
TEGABBÜR: (Gubâr. dan) Tozlanma.
TEGABİ: Bilmez olmak. Ahmaklaşmak.
TEGABÜN: (Gabn. dan) Karşılıklı aldatma. Aldanma veya aldanmanın zuhuru.
TEGABÜN SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 64. suresidir. Medenîdir.
TEHABB: Dostluk etme. Muhabbet, sevişme.
TEHABBÜB: (Bak: Tahabbüb)
TEHABBÜR: (Haber. den) Esasını bilme, iyice bilme.
TEHABBÜS: (Habs. den) Kendini bir yere kapama. Hapsetme.
TEHABBÜT: (Bak: Tahabbut)
TEKABBEL: "Kabul etsin" mânasında söylenir.
TEKABBELALLAH: Allah kabul etsin (meâlinde duâ).
TEKABBUH: (Kubh. dan) Çirkin görme. kötü sayma.
TEKABBÜL: Kabul etmek.
TEKABKUB: Bağırsaklarda gazların meydana getirdiği gurultu.
TEKABÜL: Karşılıklı olma. Bir şeyin karşılığı olma. Yüzleşme. Karşılık olma. Karşılama. * Tezat.
TEL'ABE: Oynamak.
TELAKKİ-İ Bİ-L-KABUL: Kabul ile karşılamak, kabul etmek.
TEN'AB: Karga sesi.
TENABÜZ: Birbirine lâkap takıp çağırmak.
TENABÜZ: Ahidlerini bozmak, sözlerinde durmamak.
TERABBU': Bağdaş kurarak rahatça oturma.
TERABBUS: (Tarabbus) Durup bekleme.
TERBAB: Toprak.
TERSABEÇE: (C.: Tersabecegân) f. Hristiyan çocuğu.
TESABUK: Yarış etme. Müsabaka.
TESABÜR: Bir şeyi sürekli olarak yapmak. Bir şeye devam üzere çalışma.
TESABUHÂT: (Tesâhub. C.) Korumalar, sâhib olmalar. * Arkadaşlıklar.
TESELLİ-YÂB: f. Avunan, avutulan, teselli bulan.
TEŞABÜH: Benzeşme. Birbirine benzeme.
TEŞABÜK: Şebekelenme. Karışık, dolaşık hâl alma.
TEŞABÜR: Birbiriyle karışlarını ölçmek. * Kavga etmek için birbirine karşı gelmek.
TETABBUB: (Tıbb. dan) Hekim olmadığı hâlde hekimlik yapma.
TETABU': Fasılasız birbiri ardından gelmek. Aralıksız birbirini takib etmek.
TETABU-U İZAFAT: Bir çok kelimenin birbirine muzaf ve muzafün ileyh olması. Zincirleme isim takımı. (İhtizazat-ı esvat-ı beşeriye misalinde olduğu gibi.)
TETABUK: Birbirine uygun ve muvafık olmak. Uymak. Birşeye uygun düşmek.
TEVABİ': (Tabi'. C.) Maiyyet. Bir kimseye tâbi olanlar. İman ve İslâmiyet veya herhangi bir hususta birisine bağlı bulunanlar. * Uşaklar. * Bir merkeze bağlı olan yerler. * Gr: Evvelki kelimeye göre hareke alan kelimeler.
TEVABİL: (Tâbel ve Tâbil. C.) Yemeklere katılan nâne, karanfil, tarçın ve biber gibi şeyler. Baharat.
TEVABİT: (Tâbut. C.) Tabutlar, sandıklar.
TEVETTÜR-Ü A'SAB: Sinirlerin gerilmesi, sinirlenme. (Bak: Tevtir)
TEVETTÜR-Ü HABL: İpin gerilmesi.
TEVVAB: (Tevbe. den) Tevbe edenlerin tevbesini kabul eden Allah (C.C.). * Çok tevbe eden.
TEZABÜH: Bir karış miktarı yeri yarmak. * Birbirini boğazlamak.
TEZADD-I TÂBİ': Sonradan gelenin, tâbi olanın zıt olması. Tâbi olanın zıt oluşu.
TIBL (TABL): (C.: Tubul-Atbal) Davul.
TILAB: Talep etmek, istemek.
TINAB: (C.: Tunub) Kazığa bağlanan çadır ipi.
TİL'ABE: Oynaşmak.
TİR'ABE: Deve hörgücünün bir miktarı.
TİR'ABE: Deve hörgücü.
TİŞRAB: Şarap içmek.
TİZ-ÂB: f. Kezzap.
TULLAB: (Talebe. C.) Talebeler.
TULLAB-I NUR: Nur talebeleri, Kur'an şakirtleri.
TURAB: Toprak, toz.
TAB (-): f. "Parıldayan, parlayan, parlatan, aydınlatan" anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Âlem-ta
TABANKEŞ: f. Yaya yürüyen piyade.
TAHABBÜŞ: Cem'olmak, toplanmak.
TEŞABÜH: Benzeşme. Birbirine benzeme.
UBAB: Her nesnenin muazzamı, her şeyin büyüğü. * Cemaat, topluluk. * Taşkın sel suyu. * Pek taşkın, coşkun.
UCAB: (Uccâb) Çok şaşılacak fazla gülünç olan şey.
UCCAB: (C.: Eâcib) Şaşırıp taaccüp edecek nesne.
UKAB: Duman, toz.
UKAB: (C.: Ukbân-Ekub) Tavşancıl kuşu.
UKABEYN: İşkence veya asmak için dikilen iki tane dar ağacı. * Kovayı muhafaza etmek için kuyu içinde olan yumru taş. * Kuyu duvarı arasına koyulan saksı parçası. * Havuz içinde akan suyun yolu. * Büyük ilim.
ULÜ-L ELBAB: Akıl sâhibleri. Düşünebilenler. Akl-ı selim sahibleri.
ULÜVV-Ü CENABLIK: Âlî cenablık. * Kerem ve cömertlik sâhibi ve faziletli olmak. Büyüklük.
UNAB: Büyük burun. * Akıl. * Karın.
UNFUVAN-I ŞEBAB: Gençlik çağı, tazelik.
UŞABE: (C.: Eşâyib) Karışık olan. * Nesebi karışık kişi.
UZZAB: Zevc veya zevcesi olmayan. Bekâr.
ÜBAB: Şiddetli ve taşkın sel suyu.
ÜMM-ÜL HABÂİS: Şarap, rakı gibi haram olan içki.
ÜMM-ÜL KİTAB: Kitabın anası, esası. Levh-i Mahfuz ve ilm-i İlâhî. (Yâni: Kur'ân, İlm-i İlâhîde, Levh-i Mahfuz'da ezelî ve ebedî olarak mahfuz bulunduğundan Kur'anın aslı ve anası mânasında kullanılan bir tabirdir.) * Kur'an-ı Kerim'in müteşabih olmayan muhkem âyetlerine de kitabın anası, esası mânasında Ümm-ül Kitab denilir. * Fâtiha Suresi. * Diğer bir mânada bütün müsbet ve faydalı kitabların anası ve mercii olarak Kur'an-ı Kerim'e de denir.)
ÜŞABE: Irkı, nesebi karışık adam. * Karışık cemaat. * Rüşvet ve hırsızlık gibi yollarla elde edilen kazanç.
VABESTE: f. Bağlı, mütevakkıf, olması bir şeye bağlı olan.(Bir fikre davet, cumhur-u ulemanın kabulüne vabestedir. M.)
VABİL: Yağmur. İri katreli yağmur.
VAHHABÎ: (Bak: Vehhabî)
VAHŞET-ÂBÂD: f. Issız, korku ve ürkeklik veren yer.
VASAB: (C.: Evsâb) Hastalık. Ağrı.
VEGAB: (C: Evgab) Korkak kimse. * İri gövdeli büyük deve.
VEHHAB: Çok fazla ihsan eden. Çok bağışlayan.
VEHHABÎ: Muhammed İbn-i Abdulvehhab nâmında birisinin sebeb olduğu İslâmî bazı mes'elelerde ifrat gösteren ve dört hak mezheb hâricinde bir mezhepten olan. Fıkıhta Hanbelî, itikadda İbn-i Teymiye'ye bağlıdırlar. Tarikatlarına Muhammediye ismi verirler.
VİSAB: Yatak, döşek. * Atlama, sıçrama.
VİŞN-AB: f. Vişne şerbeti, vişne şurubu.
YAB: f. "Yaften: Bulmak" mastarından emir kökü olup, birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Şifayab $ : Şifa bulan, iyileşen.
YABAN: f. Çöl, sahra.
YABANİ: Yabana mensub. Issız yerlerde yaşıyan. Yabancı, alışmamış.
YABENDE: f. Bulan, bulucu. * Keşfeden, kâşif.
YABİS: Kuru.
YABNAK: f. Bulan, bulucu.
YÂD-I ŞEBÂBET: Gençlik hâtırası.
YAKUT-U MÜZAB: Erimiş yakut. * Göz yaşı. * Kan. * Kırmızı şarap.
YEBAB: f. Yıkık, bozuk, harap, virâne.
YENABİ': (Yenbu'. C.) Kaynaklar, pınarlar, çeşmeler. * Kedi yavruları.
YENABİ'-İ ULÛM: İlim kaynakları, çeşmeleri.
YERABİ': (Yerbu'. C.) Tarla fareleri.
ZAB: (Zevben - Zevebânen) Eriyen, erimiş, eridi.
ZAB': Sırtlan.
ZABAB: Rutubetli duman. Sis.
ZABAZIB: Devenin çok acıktığında karnının ötmesi.
ZABB: Kertenkele, keler.
ZABIT: Mahkeme, meclis gibi yerlerde söylenenlerin olduğu gibi yazılmışı. * Alâkalılarca yazılarak karşılıklı imzalanan, karşılıklı anlaşmayı bildiren yazı. * Yazı varakası. * Birçok kimselerce imzalanan rapor.
ZÂBITA: Yurt içinde emniyet ve intizamı korumakla vazifeli devlet kuvveti, polis. * Fık: Bütün hususlara şâmil olmayıp yalnız bir hususa ve onun teferruatına şamil olan hususi kaideye denir. Kanun ve âdet, zabt ve idareye vesile olan bağ.
ZÂBITA-İ AHLÂKIYE: Ahlâk zâbıtası.
ZÂBITA-İ BELEDİYE: Belediye zâbıtası.
ZÂBİH: (Zebh. den) Boğazlayan, kesen. Kurban kesen.
ZÂBİT: (C.: Zâbitân) Askere kumanda eden rütbeli asker. * Kuvvetli, yavuz. * Zabteden. Başkalarını zabtedip idare etmeğe memur olan. * Subay. * Mc: Dediğini yaptıran, tuttuğunu koparan kimse.
ZÂBİTÂN: (Zâbit. C.) Zâbitler. Subaylar.
ZABİL: Kısa boylu.
ZABT: Zabt etmek. İdâresi altına almak. * Sıkıca tutmak. Kendine mal etmek. * Kavramak. * Kaydetmek. Hülâsasını yazmak. * Bağlamak.
ZABTIYYE: Jandarma veya polis kuvveti. Memleket içi âsâyiş ve intizamı te'min maksadı ile çalışan hükümet kuvveti.
ZABTIYYE NÂZIRI: Emniyet genel müdürü.
ZABTIYYE NEZARETİ: Emniyet Umum Müdürlüğü'nün eski ismi.
ZABT-NÂME: f. Hâdise veya vak'a yerinde alâkalı kimselerin hâdisenin oluş şeklini imzâ altında kaydettikleri kâğıt. Zabıt tutulan kâğıt.
ZABT U RABT: Disiplin, âsâyiş, düzen. * Hüsn-ü tedbir ve basiret ile muhâfaza.
ZABU': (C.: Zıbâ) Sırtlan.
ZABY: Geyik, karaca, gazâl denen hayvan.
ZABYAN: Ağaç.
ZABZAB: Men'etmek, engel olmak. * Ayıp. * Zahmet. Maraz, hastalık.
ZADE-İ TAB': (Zâde-i tabiat - Zâde-i hâtır) Bir kimsenin kabiliyetinden, tabiatından meydana gelen eseri.
ZAFER-YAB: f. Muzaffer olan, muvaffakiyet gösteren. Üstün gelen. Gayesine erişen.
ZANN-I KABUL-Ü CUMHUR: Bir hükmün doğruluğunu ekseri müçtehidlerin ve ehl-i reylerin zann derecesinde, yani kuvvetli ihtimal ile kabul etmeleri.(Ümmeti da'vetle teşri' edemez, fehmi şeriatten olur; lâkin şeriat olamaz. Müçtehid olabilir, fakat müşerri' olamaz.İcma' ile cumhurdur, sikke-i şer'i görür. Bir fikre davet etmek zann-ı kabul-ü cumhur, şart-ı evvel oluyor.Yoksa, davet bid'attır; reddedilir, ağzına tıkılır; onda daha çıkamaz... Lemeât)
ZAPT-Ü RABT: (Bak: Zabt ü rabt)
ZARİF-ÜT TAB': İnce, zarif tabiatlı, güzel huylu.
ZAVABIT: (Zâbıta. C.) Kaideler. Nizamlar, usuller.
ZEBAB: Karasinek. (Bak: Zübab)
ZEGAB: Kuş yavrusunun üstünde olan sarıca tüyler.
ZEHAB: Gitmek. * Zihnen bir yola sapmak. Yanlış düşünce. Bir fikre uymak. Zan.
ZEHR-AB: f. Acı su.
ZEHR-ABE: f. Acı ve zehir gibi su. Zehirli su. * Mc: Acı, acılık.
ZEKÂB: f. Yazı mürekkebi.
ZENABİ: Kuş kuyruğu. * Deve burnundan akan sümük.
ZENABİL: (Zenbil. C.) Zenbiller.
ZENABİR: (Zünbur. C.) Eşek arıları.
ZERAB: f. Beyaz şarap. * Yaldız mürekkep.
ZERABÎ: (Zürbiye) (Zirbiye. C.) İftihar eden. * Geniş, enli döşek, yatak.
ZERDAB: (Zerd-âb) f. İrin, cerahat. * Safra. * Beyaz şarap.
ZEVABE: (C.: Zevâib) Saç bölüğü. * Zülüf. * Kılıç tasması.
ZEVABİ': Musibetler. Büyük belâlar. (Bak: Devâhi)
ZEVK-YÂB: f. Lezzet alan, zevklenen.
ZEYD BİN SABİT (R.A.): Sahabe-i Güzinden ve Aşere-i Mübeşşeredendir. Henüz on bir yaşında iken isteği ile İslâmiyet'i kabul etmiştir. Kur'ân-ı Kerim'i kemiklerde yazılı ve hâfızların ezberinde iken bugünkü şeklinde ilk olarak yazan, bu hizmette en büyük hizmet kendisine nasib olandır. Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) kâtipliğini yapmıştır. Süryanice de öğrenmişti. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık'ın (R.A.) hilâfeti mes'elesinde Ensar'ı tenvir etmiş, hakikatı izah etmiştir. Hz. Ömer ve Hz. Osman (R.A.) devirlerinde büyük hizmetler görmüş ve beyt-ül mâl te'sisinde ve tesbitinde büyük hizmetleri olmuştur. Hi: 45 tarihinde 56 yaşında irtihal etmiştir.
ZEYN-AB: (Kürdçe) Su kaynağı, pınar.
ZEYN-ÜL ABİDİN: (Zeynel âbidîn) Lügat mânası: İbadet edenlerin zineti. * (Hi: 38-94) Oniki İmamın dördüncüsü olan zât (R.A.). Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın torunu olan Hazret-i Hüseyin'in ortanca oğlu. Asıl adı: Ali'dir. Tâbiînin büyüklerindendir. Medine-i Münevvere'de vefat etmiştir. (Rahmetullâhi Aleyh)
ZIBAB: (Zabb. C.) Kertenkeleler. Kelerler.
ZİAB: (Zi'b. C.) Kurtlar, canavarlar.
ZİNAB: (Zeneb. C.) Kuyruklar.
ZİNABE: Her şeyin ardı, arkası.
ZİRABE: Keskinlik.
ZÜBAB(E): Sinek.
ZÜBAB: Şom. Şer, kötülük. Kovmak, uzaklaştırmak.
ZÜNABE: Herşeyin ardı, arkası.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
AB-I ÂBİSTENÎ : Nebatların beslenip büyümesi için zaruri olan su ve yağmur. * Gebeliğe sebep olan su, meni.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...