Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ABIK: Sebebsiz olarak sahibi yanından kaçan köle.
Civa. (Hg)
ABÎ: f. Ayva.
Suda yaşayan ve suda meydana gelen.
Çok mâvi.
ABÎ: Kurban payı.
ABÎ: Çekinen.
Tiksinen.
Sakınan.
Nazlanan.
ABİD: İbadet eden. Zâhid. Çok ibadet eden.
Köle.
ABÎD: Kullar. Köleler.
ABİD: f. Kıvılcım.
ABİDANE: f. Kul olarak, ibâdet edene yakışır surette.
ABİDAT-I İSLÂMİYE: İslâm medeniyeti anıtları.
ABİDE: Uzun müddet dillerde destan olup kalan beliye ve dâhiye.
Bir milletin târihinde büyük bir değeri hâiz olan vak'a.
Fesahat ve belâgatı dolayısıyle benzeri söylenemeyen şiir.
Tarihte yüksek ve hâkim bir mevkide olan vak'aları veya büyükleri yaşatmak için yapılan bina.
Azametiyle, güzelliğiyle insanı hayrete uğratan mebani. (Süleymaniye ve Ayasofya câmileri gibi.) Uzun müddet yaşıyan edebî, ilmi, sinai eserler.
Geçmiş devirlerden kalma tarihi veya bedii kıymeti olan binalar, kaleler ve harabeleri.
Dikilmiş sütunlar ve bunların üzerindeki resimler, nakışlar, yazılar.
Abidenin arapçadaki manası bizdekinden başkadır: Kendisinden nefretle, haşyetle bahsolunan, uzun müddet dillerde destan olup kalan dâhiye ve beliyyeye denir. (Türk İslâm Ansiklopedisi)
ABİDE: İbâdet eden kadın. (Abide-i zâhide gibi)
ABİDEVÎ: Abide gibi. Abideyi andıran, âbideye benzeyen şekilde.
ABİL: Koyun, at ve deve gibi hayvanlara iyi bakan.
Çayırda otlayarak suya muhtaç olmayan hayvan.
ABİLE: f. Su üzerindeki kabarcık.
Sivilce. Çıban.
ABİR: (Ubur'dan) Bir yerden geçen, giden yolcu. Geçen.
Hz. İbrâhimin (A.S.) dedelerinden birisinin adı.
ABİS: Asık suratlı, ekşi yüzlü kimse.
Arslan.
ABİS: Alaycı, saygısız.
ABİS: Denizlerdeki dokuzbin metreyi geçen derinlikler.
ABÎSE: (C: Abayis) Tarhana.
ABİST: f. Gebe, hâmile.
ABİSTEN: f. Gizli, gizleme.
Gebe.
Dişilik.
ABİSTENÎ: f. Hâmilelik, gebelik.
ABİŞHOR: f. Hayvan sulama yeri.
İçme kabı.
Dinlenmek için kısa bir duraklama, teneffüs.
Günlük yiyecek.
ABİŞTGÂH: f. Gizlenecek yer, gizli yer.
ABİY: Kısmet, nasib,
ABİYE: Örtü ile yüzünü örten, utangaç kız veya kadın.
İçerisinde 'ABÎ' geçenler
AB-I ÂBİSTENÎ: Nebatların beslenip büyümesi için zaruri olan su ve yağmur. * Gebeliğe sebep olan su, meni.
ABIK: Sebebsiz olarak sahibi yanından kaçan köle.* Civa. (Hg)
ABİD: İbadet eden. Zâhid. Çok ibadet eden. * Köle.
ABÎD: Kullar. Köleler.
ABİD: f. Kıvılcım.
ABİDANE: f. Kul olarak, ibâdet edene yakışır surette.
ABİDAT-I İSLÂMİYE: İslâm medeniyeti anıtları.
ABİDE: Uzun müddet dillerde destan olup kalan beliye ve dâhiye. * Bir milletin târihinde büyük bir değeri hâiz olan vak'a. * Fesahat ve belâgatı dolayısıyle benzeri söylenemeyen şiir. * Tarihte yüksek ve hâkim bir mevkide olan vak'aları veya büyükleri yaşatmak için yapılan bina. * Azametiyle, güzelliğiyle insanı hayrete uğratan mebani. (Süleymaniye ve Ayasofya câmileri gibi.) Uzun müddet yaşıyan edebî, ilmi, sinai eserler. * Geçmiş devirlerden kalma tarihi veya bedii kıymeti olan binalar, kaleler ve harabeleri. * Dikilmiş sütunlar ve bunların üzerindeki resimler, nakışlar, yazılar. * Abidenin arapçadaki manası bizdekinden başkadır: Kendisinden nefretle, haşyetle bahsolunan, uzun müddet dillerde destan olup kalan dâhiye ve beliyyeye denir. (Türk İslâm Ansiklopedisi)
ABİDE: İbâdet eden kadın. (Abide-i zâhide gibi)
ABİDEVÎ: Abide gibi. Abideyi andıran, âbideye benzeyen şekilde.
ABİL: Koyun, at ve deve gibi hayvanlara iyi bakan. * Çayırda otlayarak suya muhtaç olmayan hayvan.
ABİLE: f. Su üzerindeki kabarcık. * Sivilce. Çıban.
ABİR: (Ubur'dan) Bir yerden geçen, giden yolcu. Geçen. * Hz. İbrâhimin (A.S.) dedelerinden birisinin adı.
ABİS: Asık suratlı, ekşi yüzlü kimse. * Arslan.
ABİS: Alaycı, saygısız.
ABİS: Denizlerdeki dokuzbin metreyi geçen derinlikler.
ABÎSE: (C: Abayis) Tarhana.
ABİST: f. Gebe, hâmile.
ABİSTEN: f. Gizli, gizleme. * Gebe. * Dişilik.
ABİSTENÎ: f. Hâmilelik, gebelik.
ABİŞHOR: f. Hayvan sulama yeri. * İçme kabı. * Dinlenmek için kısa bir duraklama, teneffüs. * Günlük yiyecek.
ABİŞTGÂH: f. Gizlenecek yer, gizli yer.
ABİY: Kısmet, nasib,
ABİYE: Örtü ile yüzünü örten, utangaç kız veya kadın.
AFİTÂBÎ: Güneşe âit. * Güzelliğe dâir.
AFTABÎ: f. Güneşlik, şemsiye, tente. * Güneşe ait, güneşle ilgili.
AHABİR: (Ahbâr. C.) Hikâyeler. * Rivayetler.
AHABİŞ: (Habeş. C.) Habeşliler.
AKABİNDE: Arkasından, hemen arkadan. Hemen ardından.
ANÂBİL: Kaba nesne.
ANÂSIR-I HİSABİYYE: Mat : Bir hesabı yapmak için gerekli olan mâlûmatlar.
ARABÎ: Arabça, Arab dili. Arab kavmine mensub.
A'RABÎ: Çölde yaşayan Arab.
ARABİSTAN: f. Arap ülkesi. Arapların yaşadığı ülke.
ARABİYYAT: (Arabiyyet. C.) Arapçaya dâir ilimler, kitab veya fikirler. Arap edebiyatı.
ARABİYYET: Arapça ile ilgili olan (İlim, fikir veya kitap). Arap edebiyatı.
ASABİ': (Usbu'. C.) Parmaklar.
ASABÎ: Sinirli. Öfkeli.
ASABİYY-ÜL-MİZAC: Yaradılışça sinirli olan kimse. Yaradılışı itibâriyle asabi, hırçın, öfkeli olan.
ASABİYYET: Sinirlilik. Fart-ı gayret. İmân ve İslâmiyeti, kendi akrabasını, vatanını, din veya milliyetini müdâfaa etmek gayreti. Hamiyyet.
ASABİYYET-İ CAHİLİYYE: İslâmiyetten evvelki câhiliyyet asabiyyeti. Menfi milliyet. Irkçılık, yani, aşırı derecede kendi kavim ve kabilesini koruma ve iltizam gayreti.(Asabiyyet-i cahiliyye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkeb bir mâcundur. Bunun için menfi milliyetçiler, milliyeti mâbud ittihaz ediyorlar. Hamiyyet-i İslâmiyye ise, nur-u imândan in'ikâs edip dalgalanan bir ziyadır. M.N.)
ASABİYET-İ KAVMİYE: Vatanperverlik. Menfi milliyetçilik, Asabiyet-i câhiliye, asabiyet-i milliye, asabiyet-i nev'iyye gibi tabirler de aynı mânayı ifâde eder. (Bak: Asabiyet-i Câhiliyye).
ASABİYYETEN: Asabi olarak. Sâde kendi milliyetini, soyunu sevmekle.
ASAGİR Ü EKÂBİR: f. İtibar ve mevkice küçükler ve büyükler.
AVABİS: Müdhiş, çetin günler. * Yüzü abûs kimseler.
A'YAN-I SÂBİTE: Tas: İlm-i İlâhide eşyanın ezelden beri sâbit olan sûret ve hakikatları. Mevcudat-ı ilmiye. (Bak: Adem-i hâricî)
BÂBİL: Asurlular devrinde Irak'ta kurulan şehirlerden biri. Bağdat'ın aşağı tarafında bulunan ve büyücülüğünden dolayı, eski edebiyatımızda "Çeh-i Bâbil" olarak yer alan ve birçok dillerin meydana gelmesi bakımından da adı geçen "Bâbil Kulesi"nin bulunduğu ilkçağdan kalma bir şehir.
BÂBİL KULESİ: Tevrat'ın rivayetine göre Hz. Nuh'un (A.S.) oğulları tarafından gökyüzüne ulaşmak için yaptırılmış büyük bir kuledir. Rabbimiz bu kulede çalışmakta olanların dillerini değiştirmiş ve birbirlerini anlamaz hale getirmiştir. Bundan dolayı tamamlanamamış ve 72 dil burada meydana gelmiştir. (Buna "tebelbül-i akvam" denir.) Müslümanlıkta, bu kuleyi Nemrud'un gökyüzüne yükselerek Allah'ın işlerine karışmak maksadıyla yaptırmış olduğu rivayet edilir. Milâttan önce yaşamış olan eski Yunan tarihçisi Herodot, Bâbil'deki Baal Ma'bedinin gayet yüksek bir kule olduğunu seyahatinde görerek anlatmıştır ki; Bâbil ve Nemrut Kulesi denen şeyin bu olması ihtimali vardır. (T.L.)
BELABİL: (Belbâl - Belbele. C.) Vesveseler. Kederler. Tasalar. * (Bülbül. C.) Bülbüller. Andelibler.
BER-SABIK: f. Eskisi gibi.
BESERE-İ HABİSE: Çıktığı yeri kangren eden ve adına da kara kabarcık denen öldürücü bir hastalık.
BEVABÎ: Kapıcılık, kapı bekçiliği.
BEVVABÎN: (Bevvâb. C.) Kapıcılar.
BİLABİL: Elem, keder, tasa, dert, gam. * Telâş.
BÎ-TABÎ: f. Halsizlik, tâkatsizlik, bîtablık.
CÂBİ: (Cibâyet. den) Eskiden Evkaf gelirlerini ve zekâtları toplayan tahsildar.
CÂBİR: Cebredici, zorla yaptıran.* Galib gelen. * Şefkatsiz, merhametsiz. * Tekebbür ve taazzüm eden. * Aziz ve kavi olan. * Tıb: Kırıkçı, çıkıkçı. * Cebir ilminin ilk kurucusu olan müslüman âlimi.
CÂBİR-ÜL-ENSARÎ: Câbir Bin Abdullah El-Ensarî (R.A.) da denir. Meşhur sahabelerdendir. Bizzat Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) ilim ve feyiz almış ve zamanında Medine-i Münevvere'nin müftüsü olmuştur. En çok hadis rivayetiyle meşhur olan altı sahabeden biridir. 1540 hadis rivayet etmiştir. 19 gazada hazır bulunmuştur. Hicri 73 tarihinde 94 yaşında Medine-i Münevvere'de vefât etmiştir. Akabe biatinde bulunan 70 Ensar'dan Medine'de en son vefat eden bu zattır.
CABİYE: (C.: Cevâbi) Cemaat. * İçinde su toplanan büyük havuz. * Şam diyarında bir şehir adı.
CEBABİRE: Cebrediciler. Mütekebbirler. Zâlimler.
CEHABİZE: Hakikatlerden, gerçeklerden haberi olanlar.
CELABİB: (Cilbâb. C.) Kadının bütün vücudunu örten ve dıştan giyilip bol olan çarşaf nevi. Yaşmaklar. Baş ve yüz örtüleri, ferâceler. (Bak: Tesettür)
CEVABÎ: Karşılık, cevap. * (Câbi. C.) Tahsildarlar, câbiler.
CÜMLE-İ ASABİYE: Tıb: Sinir sistemi.
DABIK: Bir yerin adı.
DABİ': Yere yapışan, yere yapışıcı.
DABİ: Kül, ramâd.
DABİB: Akmak. Seyelân etmek.
DABİE: Kişinin çoluk çocuğu.
DABİR: Arka, kök, nihâyet. Son, âhir. * Bir nişandan geçen ok.
DABİRE: Askerin bozulması.
DÂBİRET-ÜL İNSAN: İnsanın ökçe siniri.
DÂBİRET-ÜT TUYUR: Kuşların, ayakları arasındaki parmak.
DÂD-I HAK RÂ KABİLİYYET ŞART NİST: Cenab-ı Hakk'ın lütf u ihsanında kabiliyyet şart değildir.
DARABİNE: Kapı bekçileri.
DEBABİC: (Dibâc. C.) Dallı, çiçekli ipek kumaşlar.
DEBABİS: (Debbus. C.) Topuzlar.
DEF-İ TABİÎ: Bünyede ve içte olan şeyi, fıtrî ve normal şekilde dışarı atmak.DEF' : (Defâ'-Defâe) Sıcaklık.
DEVR-İ SÂBIK: Bir önceki hükümet. Geçmiş devir.
DÂD-I HAK RÂ KABİLİYYET ŞART N: Cenab-ı Hakk'ın lütf u ihsanında kabiliyyet şart değildir.
EBABİL: Dağ kırlangıcı. Kuş sürüsü. Sürüler, bölükler.(Hz. Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) doğumundan evvel, Hristiyan Habeşliler dinlerini yaymak için San'ada bir mâbed yaparak, Kâbe yerine Arabları bu mâbede çekmeğe çalıştılar. Kâbe-i Muazzama durdukça buna muvaffak olamıyacaklarını anladıkları için Kudsi Kâbe'yi tahribe karar verdiler. Ebrehe kumandasındaki Habeş Hristiyan Ordusu Mekke'ye kadar geldiği sırada Ebâbil kuşlarının gökten taş yağdırmaları üzerine mahvoldular. Habeş ordusunun önünde bir fil yürütüldüğü için bu meşhur irhâsatdan olan tarihi hâdiseye "fil vak'ası" denir.) (B.O.L.) (Çendan velâdet gecesinde değil, fakat velâdete pek yakın olduğu cihetle, o hâdiseler de İrhâsât-ı Ahmediye'dir ki (A.S.M.) Sure-i Elemtera Keyfe'de nass-ı kat'i ile beyan edilen "Vaka-i Fil"dir ki; Kâbe'yi tahrib etmek için, Ebrehe nâmında Habeş Meliki gelip, Fil-i Mahmudi namında cesim bir fili öne sürüp gelmiş. Mekke'ye yakın olduğu vakit fil yürümemiş. Çare bulamamış, dönmüşler. Ebâbil kuşları onları mağlub etmiş ve perişan etmiş; kaçmışlar. Bu kıssa-i acibe, tarih kitablarında tafsilen meşhurdur. İşte şu hâdise, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın delâil-i nübüvvetindendir. Çünki velâdete pek yakın bir zamanda, kıblesi ve mevlidi ve sevgili vatanı olan Kâbe-i Mükerreme, gaybi ve hârika bir surette Ebrehe'nin tahribinden kurtulmuştur. M.) (Bak: Ebrehe)
EBCED HESABI: Ebced harf tertibinde görüldüğü gibi, Kur'ân-ı Kerim daha nâzil olmadan harflere rakam değeri verilerek tarih yazılır ve hâdiseler kaydedilirdi. Bundan böyle Arab, Fars ve Türk Ebediyatında hâdiselerin tarihleri Ebced hesâbı ile yazılırdı. Birçok muharebe, zafer, büyüklerin doğum ve ölümü, yüksek mevkilere geçiş, câmi, köprü, çeşme yapılış ve açılış tarihleri bu hesaba uyularak mısralarla ifade edilirdi. İşte bu ebcede göre harflere sayı değerleri verilerek kuvve-i kudsiye sâhibi ve büyük evliya ve allâmelerden ve ehl-i sünnet ve cemaat eshabı birçok müellifler, Kur'ân-ı Kerim'den, âyet ve hadis-i şeriflerden de mânalar çıkarmışlardır. Ebced hesabının Kur'ân'a tatbikinden çıkan şudur ki: Kur'ân'ın her kelimesi ve kelimelerdeki her harf bile Allah'ın ilim ve iradesiyle bilhassa belli maksatlarla seçilmiştir. Her harfin bile yerine göre hususi bir vazifesi vardır.Meselâ: Elmalı Tefsiri sh: 3956'da Molla Câmi Merhumdan şu tarihî nakil vardır: Kur'ân-ı Kerim'in 34'üncü sure, 15'inci âyetinde (Beldetün Tayyibetün: $ "İyi bir beldedir" ifâdesi ile İstanbul kasdedilmiştir ve İstanbul'un fetih tarihi bu cümlenin ebcedi ile haber verilmiştir.) diye gösteriliyor: Bu cümledeki harfleri sıra ile hesab ederek şu neticeyi görmekteyiz: 2 + 30 + 4 + 400 + 9 +10 + 2 + 400 = 857 hicri senesi oluyor. Bu tarih İstanbul'un Sultan Fatih Mehmed Hazretleri zamanında milâdi 1453 tarihinde fethine tevâfuk etmektedir. (29. Mektub Rumuzât-ı Semaniyede : Kur'ân-ı Kerim'in 108. Suresinde: $ ebcedî makamı 857 olarak, aynen "Beldetün Tayyibetün" gibi İstanbul'un İslâm eline geçmesi olan 857 tarihine tevafuk etmekle işaret ediyor... Evet mâdem Sure-i Kevser, Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) ihsan edilen fütuhat-ı azîmeye delâlet ediyor. Elbette İstanbul'a dahi bakıyor.)Bundan başka, Fetih Suresinde $ âyetinin, Sultan Mehmed Fâtih'in Uzun Hasan'a galib geldiği tarih 878 olarak görülmektedir.Bundan başka Timurleng'in Şâm-ı Şerif'i harab ettiği tarihi hesab edecek olursak, Kur'ân-ı Kerim'in 2'nci suresinin 114'üncü âyetindeki "Harab" $ kelimesinden aynı hesabla: 600 + 200 + 1 + 2 = 803 hicrî tarihi çıkıyor.Risale-i Nur Külliyatından Şuâlar Mecmuasında ve İmâm-ı Buhâri Tarihinde Ebi Aliye İbn-i Cerir ve İbn-i Hâtem'den nakledilen ve Kadı Beyzâvi Tefsirinde de mezkur bulunan aşağıdaki rivâyet dahi Ebced Hesabının Kur'ân-ı Kerim ile olan şeksiz alâkasını isbat etmektedir: (Bir zaman Benî İsrâil âlimlerinden bir kısmı huzur-u Peygamberîde surelerin başlarındaki $ gibi mukattaât-ı hurufiyyeyi işittikleri vakit, hesâb-ı cifir ile dediler: "Yâ Muhammed! Senin ümmetinin müddeti azdır." Hz. Resul-ü Ekrem onlara mukabil dedi: "Az değil!" Sâir surelerin başlarındaki mukattaâtı okudu ve ferman etti. "Daha var." Onlar sustular. Ş.)
EBED-ÜL ÂBİDÎN: Ebediyyen, sonsuz olarak.
EBU CABİR: Ekmek.
EBU SABİR: Tuz, milh.
EDVAR-I SÂBIKA: Geçen zamanlar.
EKÂBİR: (Ekber. C.) En büyükler. Pek büyükler. Devlet ricali. Rütbece büyük olanlar.
EKÂBİR-İ ULEMÂ: En büyük âlimler, en büyük İslâm âlimleri. Âlimlerin en ileri derecede olanları.
EL-KÂSİBÜ HABİBULLAH: Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) ma'rifetini ve rızâsını kazanan onun habibidir, sevgili kuludur. (Hadis meâli)
EMR-İ İSTİHBABÎ: Müstehab veya sünnet olan vazife.* Sevdirmek için verilen emir. * Muhabbetin gereği olarak yapılması gereken iş.
EMRAZ-I ASABİYE: Sinir hastalıkları.
ENABİB: (Ünbube. C.) Kamış gibi boğum, boğum olan şeyler. İçi boş olan fen âletleri, borular.
ENABİK: (İnbik. C.) İnbikler.
ERVAH-I HABİSE: Habis, kötü ruhlar. Allah'a isyan eden, itaati sevmeyen anarşist ruhlar.
ESABİ': (İsbi'. C.) Parmaklar.
ESABİ-ÜL KADEM: Ayak parmakları.
ESABÎ': (Üsbu'. C.) Haftalar, yedi günlük zamanlar.
ES'ABÎ: Gayet güzel ve beyaz göz.
ESBAB-I TABÎİYE: Tabiattaki sebepler. (Bak: Delil-i İnâyet)
EVABİD: (Abide. C.) Abideler. (Bak: Abide)
EVVABÎN: Tevbe edip günahlardan dönenler.
FARABÎ: (Mi: 870-950) Aristo felsefesinin İslâm âleminde yayılmasına yol açmış bir filozoftur. Aristo'dan sonra gelen mânasına, kendisine Muallim-i Sâni nâmı verilmiştir. Eserlerinin İbn-i Sina üzerinde büyük te'siri vardır. "Kanun" denilen bir çalgı âletinin mucididir. Asıl adı Ebu Nâsır Muhammed'dir.
FEKK-İ RÂBITA: Alâkayı kesme. Bağı koparma.
FIKARÂT-I RAKABİYE: Tıb: Boyun omurları.
FUKARA-YI SÂBİRÎN: Sabreden ve avuç açmayan fakirler.
GABÎ: Ahmaklık eden, budalalık eden.
GABÎ: Anlayışsız, ahmak, bön.
GABÎBE: Sabah sağılan koyun sütünün üzerine akşam yine sağıp, ertesi güne bekletilip ekşiyen süt.
GABİN: Aldatıcı, hilekâr, alışverişte hile eden.
GABİR: İstikbal. * Gr: Gelecek zaman. * Kalan.
GABÎSE: Keş ile karıştırılmış yağ.
GABÎT: (C: Gubut) Çukur yer. * Bir dere ismi. * Üstüne mıhfe bağlanan çok kuvvetli hayvan.
GABİYY: Zekâsı az olan. Geri zekâlı.
GARABÎB: Katı, siyah şey. * Koyu renkli.
GARABİL: (Gırbâl. C.) Delikleri iri olan elekler, kalburlar.
GARABİN: (Gırbân. C.) Kargalar.
GAYR-I KABİL: Mümkün ve kabil değil, imkânsız. Mümkün olmayan, olamaz.
GAYR-I MUTABIK: Uygun gelmeyen, uymayan.
GIYABÎ: Arkasından olarak. Kendi hazır olmadığı halde arkasından. Gayba âit. Gayba mensup ve müteallik.
GUDDE-İ LUÂBİYE: Tükrük bezi.
GÜLLABİCİ: Tar: Akıl hastahanelerindeki gardiyanlar. Bunlar ellerinde kamçı olduğu halde deliler arasında dolaşıp azgın delileri döverek uslandırmak vazifesiyle mükellef olduklarından, dışarda bu türlü tavır takınanlara da mecaz yoliyle güllâbici denilirdi.
HABHABÎ: İşsiz güçsüz boş olarak dolaşan adamlar.
HABIT: Susturucu. * Batıl kılan. İptal ettiren. * Değersizleşen.
HABIT: (Hübut. dan) Yukarıdan aşağıya inen. İnici. Düşen. Hübut eden.
HABİ: Sürünüp emekleyen ufak çocuk.
HABİB: (Hubb. dan) Sevilen. Sevgili. Seven. Dost.
HABİB-ÜL BEKKÂÎN: Ağlayanların sevgilisi. Ağlayanların habibi.
HABİB-ULLAH: (Habib-i Hudâ) Allah'ın sevgilisi. Hz. Muhammed (A.S.M.) (Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa Habibullah'a ittiba edilecek. İttiba edilmezse netice veriyor ki; Allah'a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa netice verir ki; Habibullah'ın sünnet-i seniyesine ittibaı intac eder. L.)(Sâni-i Âlem'in; âsârın şehadetiyle nihayetsiz cemâl ve kemâli vardır. Cemâl, hem kemâl, ikisi de mahbub-u lizâtihidirler. Yâni bizzat sevilirler. Öyle ise, o cemâl ve kemâl sahibinin cemâl ve kemâline nihayetsiz bir muhabbeti vardır. O nihayetsiz muhabbeti, masnuatında çok tarzlarda tezahür ediyor. Masnuatını sever, çünki, masnuatının içinde cemâlini, kemâlini görür. Masnuat içinde en sevimli ve en âlî, zihayattır. Zihayatlar içinde en sevimli ve âli, zişuurdur. Ve zişuurun içinde câmiiyet itibariyle en sevimli, insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde istidadı tamamiyle inkişaf eden, bütün masnuatta münteşir ve mütecelli, kemâlâtın nümunelerini gösteren fert, en sevimlidir... İşte: Sâni-i Mevcudat, bütün mevcudatta intişar eden tecelli-i muhabbetin bütün envaını; bir noktada, bir âyinede görmek ve bütün enva-ı cemâlini, Ehadiyyet sırriyle göstermek için şecere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi, o şecerenin hakaik-ı esasiyyesini istiab edecek bir çekirdek hükmünde olan bir zâtı, o mebde'-i evvel olan çekirdekten tâ münteha olan meyveye kadar bir hayt-ı ittisal hükmünde olan bir Mi'rac ile, o ferdin, kâinat nâmına mahbubiyyetini göstermek ve huzuruna celbetmek ve rü'yet-i cemâline müşerref etmek ve ondaki hâlet-i kudsiyyeyi başkasına sirayet ettirmek için kelâmiyle taltif edip, fermaniyle tavzif etmektir... S.)
HABÎDE: (C.: Hâbidegân) f. Uyuya kalmış, uykuya dalmış, uyumuş.
HABÎE: Görülmemiş, daha henüz keşfedilmemiş. * Göze görülmeyen şey. * Kesilmiş, parça parça olmuş.
HABİH: Ağaçla vurmak. * Bölmek.
HABÎKE: (C.: Habâik) Kehkeşan, samanyolu. * Çizgi. * (C.: Hubük) Dikkat ve itina ile, sağlam ve san'atlı dokunmuş, yol yol hâreli güzel kumaş.
HABİL: Sihirbaz, efsuncu, büyücü. * Kement ile yakalanan canavar.
HABÎL: Yiğit, bahadır, genç, delikanlı. * Tuzak, ağ.
HABİL: İlk insan Hz. Adem'in (A.S.) oğullarından birinin ismi.
HABİLE: Gebe, hâmile, yüklü.
HABÎN: Zakkum ağacı.
HABİR: Taze ve yeni şey.
HABİR: Haberli. Haberdar. Agâh. Âlim. Arif-i billâh. * Herşeyi bilen Allah (C.C.)
HABİRÂNE: f. Bilgili ve haberdar olana yakışır şekilde.
HABİS: Bağışlanan şey. Mukabilinde bir ücret istenmeyen şey. Parasız olarak verilen nesne.
HABÎS: (Hubs. dan) Fesadcı. Hilekâr. Alçak tabiatlı. Kötü. Pis.
HABİS: Hapseden. Tutan. Hapishâneye atan.
HABİS(A): Un helvası.
HABİSTAN: f. Yatakhane, yatak odası.
HABÎT: Fâsid, yaramaz, bozuk.
HABİYE: (C: Havâbi) Küp. * Küçük havuz. * Kuyu.
HACM-İ İSTİABÎ: Bir şeyin içine alabildiği miktar.
HAKİKAT-I SÂBİTE: f. Sâbit, değişmez hakikat.
HAMMURABİ: (Bak: Nemrud)
HARABİYET: (Harabî) Yıkılma. Yıkılış. Parçalanıp dağılış. Zillet ve sefalet içinde
HARARET-İ GARİZİYYENİN İLTİHABI ZAMANI: İnsanda şehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda olduğu devresi.
HAŞV-İ KABİH: Edb: Söze çirkinlik veren kelime fazlalığı.
HAZABÎ: (Hizbâ. C.) Arızalı topraklar, engebeli yerler.
HENABİK: Halka nasihat edip, dediğini kendi yapmayan kimse.
HEZABİR: (Hizebr. C.) Arslanlar, esedler. * Yiğitler, kahramanlar.
HITABİYYE: Rafizî taifesinden bir bölük cemaat.
HİCABÎ: Zar ve perde ile alâkalı ve ona müteallik. Perde ve örtüye âit. * Mahcub. Utangaç.
HİKMET-İ TABİİYE: Fizik bilgisi.
HİSABÎ: Hesabını iyi bilen. * Mc: Tamahkâr, cimri, hasis, eli sıkı.
HİTABİYYAT: Hitabolunarak söylenen sözler.
HUDABİN: Hakkı ve hakikatı gören. Cenâb-ı Hakk'ı tanıyan.
HUDAYİNABİT: Ekilmeden biten ot veya ağaç. * Hiç bir talim ve terbiye görmemiş adam.
HUKUK-U TABİİYYE: İnsanın fıtratında bilkuvve mevcut olup, hak ile bâtılı, iyi ve fenayı bildiren ve insanların toplu bir şeklide yaşamalarını mümkün kılan hükümler.
HULABİS: İnce ses.
HUNABİS(E): Arslan. * Zâlim ve kötü kimse.
HÜKM-İ GIYABÎ: Huk: Taraflardan biri hazır olmadığı halde verilen hüküm.
İCABÎ: Müsbet. İcaba âit, icaba dair. * Lâzım, gerekli, zarurete müteallik.
İCRA-YI İCABÎ: Lüzum eden muamelenin yerine getirilmesi.
İHAM-I KABİH: Edeb ve terbiye dışı anlamı bilerek kullanma. Sözü edeb ve terbiyeye aykırı bir mecazî mânâya getirme.
İHTİLACAT-I ASABİYE: Asabî çarpıntılar.
İHTİSABİYYE: İhtisaba (belediyeye) ait vergi.
İKNAİYYAT-I HİTABİYYE: Kelâm ilmine ait bir ıstılahtır. Zannî olan aklî delil demektir. Bürhanın aşağı mertebesidir. Aklı, muhalif fikirlerle karışmamış ve bürhanı anlayamayacak kimseler için kullanılır. İsbattan çok ikna vasfı taşır.
İLTİHABÎ: İltihabla alâkalı.
İLTİZAK-I ESABİ': Parmakların yapışması.
İNTİHABÎ: İntihabla alâkalı, seçim ve seçme işlerine ait.
İRTİZA-İ SABİ: Çocuğun süt emmesi.
İSTİTRABÎ: Sürur ve sevinmeyi istemeğe dâir.
KABINA SIĞMAMAK: t. Sabırsızlık, acelecilik. * Şişmanlamak.
KABIZ: Kabzeden, tutan.
KABIZ-I ERVAH: Ruhları kabzeden Hz. Azrail.
KABIZ-I MÂL: Tahsildar.
KABİA: Kılıç kabzasının başında olan gümüş veya demir.
KABİH: (Kabiha) Çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp.
KABİH-ÜL VECH: Çirkin yüzlü. Suratı, siması güzel olmayan.
KABİHA: (C.: Kabâih) Çirkin davranış, ayıp iş. Fena muamele.
KÂBİ': Dolu kap.
KABİL: Kabul eden. Olabilir, istidatlı, mümkün olan, önde ve ileride olan.
KABİL-İ EMÂNET: İnsan.
KABİL-İ GAYR-İ TELAKKUH: Gebeliği mümkün olmayan.
KABİL-İ HİTAB: Sözden anlar. Kendisi ile konuşulabilir olan kimse.
KABİL-İ İNKİSAR: Kolaylıkla kırılabilir şeyler, kırılması kolay olan nesneler.
KABİL-İ KIYAS: Düşünülebilen, ölçülebilen, kabul edilebilir olan.
KABİL-İ NESH: Kaldırılması, iptal edilmesi mümkün olan.
KABİL-İ TEMYİZ: Huk: Temyiz mahkemesinde görülebilecek olan dâvalar.
KABİL: Gibi, türlü, biraz evvel, az önce. Aşikâr. İleri gelen. Kabul eden. * Sınıf, nevi, soy. * Kefil. * Birbirine muhalif kavimden üç beş kişi.
KABİLE: Birlikte yaşayan, konup göçen, bir sülâleden türemiş insanlar. Bir reisin idaresi altında bulunan ve ekserisi aynı soydan gelen insanlar.
KABİLE: Kadın ebe. * Kabul edici. * Ses alıcı.
KABİLİYET: Dıştan gelen te'sirleri alabilme gücü. * İstidat, anlayış, kabul edebilirlilik. Kabul edici yüksek bir kuvvete mâlik olmak, olabilirlilik.
KABİN: f. Güveğinin geline verdiği ağırlık, eşya, para.
KABİNE: Fr. Vekiller hey'eti. Bakanlar kurulu. * Küçük oda. * Doktorun muâyene yeri.
KABİR: Büyük, ulu.
KABİR: (Bak: Kabr)
KABİS: Hızlı giden at. Süratli at.
KABİS: Yusuf Aleyhisselâm'ın rüyasında gördüğü yıldızlardan birisi.
KABİSA: Parmak ucuyla yenen şey.
KABİSE: Üveyik kuşu.
KÂBİSE: Ucu üstüne eğri ve kıvrık olan burun.
KALB-İ HABİDE: Uyumuş kalb.
KAMUS-İ ARABÎ: Arapça lügat kitabı, Arapça sözlük.
KARABİN: (Kurban. C.) Kurbanlar. Allah için kesilen koyun, sığır ve deve gibi hayvanlar.
KARNABİT: Karnıbahar.
KASAB-ÜL HABİB: Şeker kamışı.
KASSABİYYE: Hayvan kesme ücreti, kasaplık ücreti.
KAVABİL: (Kabile. C.) Ebeler. * (Kabiliyet. C.) Kabiliyetler veya kabiliyetliler.
KEMÂ Fİ-S-SÂBIK: Eskisi gibi.
KEMÂ KÂNE Fİ-S-SÂBIK: Eskisi gibi, eskisindeki gibi.
KERABİS: (Kirbâs. C.) Kumaşlar. Bezler.
KİTABÎ: Kitaba dair ve müteallik. Kitaba tabi olan. Kitaba uygun. Kur'an, İncil, Tevrat kitablarından birine inanan. Semavî kitaplardan birine inanan.
KUVVE-İ SEBUİYE-İ GADABİYE: Zararlı şeyleri def'e sevkeden his ve kuvvet.
LABİRENT: Fr. Bir defa içine girildiğinde çıkış yolu çok güçlükle bulunabilen bina. * Çok karışık ve birbirini kesen yol.
LABİS: Giyinmiş. Giyen.
LABİŞARTIN: (Lâ bişartın) Kayıtsız şartsız. Bir şarta dayanmaksızın.LABORATUVAR : Fr. İlmî ve sınaî çalışma ve araştırmalar yapmak için çeşitli cihaz ve malzemelerin bulunduğu yer.
LÜABÎ: Tükrük ve salya ile alâkalı. * Salya gibi yapışkan.
MAABİD: (Meâbid) (Mabed. C.) İbadet edilen yerler. Mâbetler. * (Abd. C.) Hizmetçiler. Kullar.
MAABİD-İ İSLÂMİYE: İslâm mâbetleri. Mescid ve câmiler.
MAABÎD: (Ma'bud. C.) Ma'budlar.
MAABİR: (Ma'ber. C.) Köprüler, geçitler, kemerler.
MA-BA'DETTABİA: (Mâba'de-t tabia) Metafizik. Beş duygu ile bilinmeyen varlıklar hakkında fikrî araştırma yapan felsefe kolu. Bu felsefe ile alâkalı olan.
MAGABIT: İmrenilme. Gıpta edilme.
MAGABİN: (Magben. C.) Kasıklar, uyluk kemikleri.
MAHABİB: (Mahbub. C.) Sevilen ve muhabbet edilenler. Mahbublar.
MAHABİR: (Mahber. C.) Mürekkep hokkaları.
MAHABİS: (Mahbes. C.) Ceza evleri, zindanlar. Hapishaneler.
MAHABİS: (Mahbus. C.) Hapsedilmişler, mahbuslar. Bir yere kapatılmış olanlar.
MAHABİZ: (Mahbeze. C.) Ekmekçi fırınları.
MAKABİH: (Makbaha. C.) Çirkin ve yakışıksız davranışlar.
MAKABİR: (Kabr. C.) Kabirler. Mezarlar.
MAKAM-I HİTABÎ: Zanni delil ile iktifa edilen makam.
MÂRRİN Ü ÂBİRÎN: Gelip geçenler. Gelen giden.
MATABİ': (Matbaa. C.) Matbaalar, basımevleri.
MATABÎH: (Matbuh. C.) (Tabh. dan) Tabholunmuş yani pişirilmiş şeyler.
MATABİH: (Matbah. C.) Mutfaklar. Yemek pişirilen yerler.
MEABİD: (Bak: Maâbid)
MEHABİL: (Mehbil. C.) Tıb: Rahim yolları.
MEKABİR: (Bak: Makabir)
MELABİS: Elbiseler. Giyecek şeyler.
MENABİ': (Menba'. C.) Kaynaklar. Pınarlar. Nebeân eden yerler. * Her şeyin zâhir olduğu yerler. * Servetlerin çıktığı yerler.
MENABİ-İ AŞERE: On menba.
MENABİ-İ SERVET: Zenginlik kaynakları.
MENABİK: Batman.
MENABİR: (Minber. C.) Minberler. Camilerde hatiblerin hutbe okumalarına mahsus kürsüler.
MENABİT: (Menbet ve Menbit. C.) Çayırlar, otlaklar.
MERABİ': (Mürabba. C.) Mürabbalar, kareler. * (Merba. C.) İlkbaharda oturulan evler.
MERABİH: (Ribh. den) Ticâretten elde edilen kazançlar.
MESABİH: (Misbah. C.) Lâmbalar. Fenerler. Siraclar.
METABİ': (Matbaa. C.) Matbaalar, basımevleri.
METABİH: (Matbah. C.) Mutfaklar.
MEVALİD-İ TÜRABİYE: Topraktaki mevâlid. Mâdenler, nebatlar.
MEZABIT: (Mazbata. C.) Mazbatalar, tutanaklar.
MEZABÎ: Yer yarmak, kazmak.
MEZABİH: Mezbahalar. Hayvan kesilen yerler.
MEZABİL: (Mezbele. C.) Mezbelelikler, süprüntülükler, çöplükler.
MEZABİR: (Mizber. C.) Kalemler, kamışlar.
MUHABİR: Haber veren, haberci. * Gazeteye havadis gönderen kimse.
MUHAKEME-İ GIYABİYE: Dâvâcılardan biri veya her ikisi de bulunmadıkları hâlde mahkemece verilen karar.
MUHYİDDİN-İ ARABÎ: (Hi: 560 - 638) İspanya'da doğmuş, Anadolu ve Arabistan'ı gezmiştir. Mutasavvıf ve büyük âlim idi. Birçok ilmi eserler yazmıştır. Kendisine Şeyh-i Ekber de denir. Fütuhat-ı Mekkiye, Füsus-ül Hikem adlı eserleri meşhurdur. Şam'da vefat etmiştir. (K.S.)
MUKABİL: Karşılık olan. Karşı taraf. İvaz, bedel, karşılığı.
MUNKABIZ: Sıkıntılı. Mânevi sıkıntı. * Çekilmiş. Büzülmüş. Daralmış. Toplanmış. * Barsakları sıkışmış. Kazâ-i hâcet edemeyen. Kabız.
MUNSABİG: (Sıbg. dan) Boyanan, insibâg eden.
MUNTABI': (Tab. dan) Yaradılışdan olan, fıtraten. * Basılmış, tab' edilmiş, damgalanmış. * Hoş görülen, güzel.
MUNTABIH: (Tabh. dan) Pişmiş, pişen.
MUNTABIK: İntibak eden. Birbirine uyan. Uygun.
MURABIT: Kalbini Allah'a bağlayan. * Düşmanla karşılaşılacak yerlerde gözetip nöbet bekleyen.
MURABITÎN: (Murâbıt. C.) Kalblerini Allah'a bağlayanlar. * Şeyhler, dervişler.
MURTABİT: Bağlı. İrtibatlı. Birbirine bitişik. Ekli.
MUSABİYET: Bir hastalığa tutulma. Bir musibete giriftar olma.
MUSTABIR: (Sabr. dan) Sabreden.
MUTABIK: Uygun. Muvafık. Uyan.
MUTATABIK: Münâsib gelen. Birbirine uyan. Uygun.
MUZTABİ': Ridâsını sağ koltuğu altından çıkarıp sol omuzuna atan kişi.
MÜFTABİH: Fık: Hakkında fetva verilmiş olan. Kendisiyle amel olunması icab eden hüküm.
MÜKÂBİR: Kendini büyük gören, karşısındakini küçümsüyerek, doğru sözünü kabul etmeyen. Haksız olduğu hâlde hak iddiasında bulunan.
MÜLABİS: (Lebs. den) Münasebet kuran. Yakınlık gösteren. Bir kimse ile aşırı ahbaplık eden. * Karışan.
MÜNKABIZ: (Bak: Munkabız)
MÜNTABIK: Mutabık ve muvafık, uygun olan.
MÜNTABIKA: Söylenirken dilin üst damağa kapanması. Bu hâlde ağızdan çıkan harfler; sad, dad, tı, zı.
MÜRABİT: (Bak: Murabıt)
MÜSABIK: (Sebk. dan) Müsabakaya giren, yarışmaya katılan. * Geçen.
MÜSABİR: Devam edici, devam eden.
MÜŞABİH: Benzeyen, benzer.
MÜTABİ': Tâbi olan, uyan.
MÜTABİÎN: (Mütabi'. C.) Tâbi olanlar, uyanlar, iktidâ edenler.
MÜTEGABIN: (Gabn. den) Birbirini aldatan.
MÜTEGABİ: Ahmak tavrı takınan. Kendini ebleh gösteren.
MÜTEGABİYANE: f. Ahmakçasına, eblehçesine.
MÜTEKABİL: Karşılıklı, bir diğerinin karşısında.
MÜTEKABİLE: Karşılıklı davranış veya vaziyet.
MÜTEKABİLEN: Karşılıklı olarak, karşı karşıya.
MÜTEKABİLETAN: Birbirine karşı olan iki şey.
MÜTEKABİLİYET: Karşılıklı vaziyet, karşılıklı durum.
MÜTEKÂBİR: (Kibr. den) Kibirli. Kendini büyük gören.
MÜTESABIK(A): Müsabaka eden. Birinden üstün gelmek için çalışan. * İleri geçmek için yarışmak, birisinden ileri geçmek.
MÜTESABİKE: Bir şeyin kalıba dökülmesi. * Mâdeni eritip süzmek.
MÜTEŞABİH(E): Birbirine benzeyenler. * Fık: Mânası açık olmayan âyet ve hadis. Kur'an-ı Kerim'in ve hadislerin mecazî mânalara gelen ifadeleri. "Muhkem" olmayan âyet veya hadis. * Zâhirî mânası kastedilmeyen ve teşbih ve temsil yoluyla hakikatlerin beyanında kullanılan ifade.
MÜTEŞABİHÂT: Müteşabih olan âyetler. * Birbirine benzer olanlar.(Kur'an-ı Mu'ciz-il Beyan, çok hakaik-i gamızayı nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avamı taciz edip yormayacak bir surette basitane ve zâhirane söylüyor, ders veriyor. Nasıl bir çocukla konuşulsa, çocukça tabirat istimal edilir. Öyle de: (Tenezzülâtün İlâhiyyetün ilâ ukul-il beşer) denilen mütekellim üslubunda muhatabın derecesine sözüyle nüzul edip öyle konuşan esalib-i Kur'aniye; en mütebahhir hükemanın fikirleriyle yetişemediği hakaik-ı gamıza-yı İlâhiye ve esrar-ı Rabbaniyeyi müteşabihat suretinde bir kısım teşbihat ve temsilat ile en ümmi bir âmiye ifham eder. S.)(Kur'an-ı Kerim'de müteşebihat vardır dedikleri birinci şüphelerine cevab: Evet Kur'an-ı Kerim umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka-i dersinde oturan, nev'-i beşerdir. Nev'-i beşerin ekserisi avâmdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tâbidir. Yani, umumî irşadını ekallin hatırı için tahsis edemez. Maahaza avâma yapılan konuşmalardan havas hisselerini alırlar; aksi halde avâm, yüksek konuşmaları anlayamadığından mahrum kalır. Ve keza avâm-ı nâs, ülfet ettikleri üslublardan ve ifadelerin çeşidlerinden ve daima hayallerinde bulunan elfaz, maâni ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakikatları ve akliyyatı fehmedemezler. Ancak o yüksek hakaikin, onların ülfet ettikleri ifadelerle anlatılması lâzımdır. Fakat Kur'anın böyle ifadelerinin hakikat olduğuna itikad etmemelidirler ki; cismiyet ve cihetiyet gibi muhal şeylere zâhib olmasınlar. Ancak o gibi ifadelere, hakaika geçmek için bir vesile nazariyle bakılmalıdır. Meselâ; Cenab-ı Hakk'ın kâinatta olan tasarrufunun keyfiyeti, ancak bir sultanın taht-ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binaendir ki; $ âyetinde kinaye tarîki ihtiyar edilmiştir. İ.İ.)
MÜTEŞABİHÂT-I KUR'ANİYE: Beşer lisanının, lügatını vaz etmediği, sezip düşünemediği, misalini göremediği hakikatların teşbih ve temsiller ile anlatıldığı âyet-i kerimeler.
MÜTEŞABİK(E): Beraber ve karışık olanlar, birbirine karışanlar. Birbirine karışmış ve girmiş vaziyette olan. Girift.
MÜTETABİ': (Teba'. dan) Birbiri ardınca gelen.
MÜTETABİ-UL VÜRUD: Ardı arkası kesilmiyen.
MÜTETABİAN: Birbiri ardınca. Birbirinin peşinden.
MENABİ-İ AŞERE: On menba.
MÜTEŞABİHÂT: Müteşabih olan âyetler. * Birbirine benzer olanlar. (Kur'an-ı Mu'ciz-il Beyan, çok hakaik-i gamızayı nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avamı taciz edip yormayacak bir surette basitane ve zâhirane söylüyor, ders veriyor. Nasıl bir çocukla konuşulsa, çocukça tabirat istimal edilir. Öyle de: (Tenezzülâtün İlâhiyyetün ilâ ukul-il beşer) denilen mütekellim üslubunda muhatabın derecesine sözüyle nüzul edip öyle konuşan esalib-i Kur'aniye; en mütebahhir hükemanın fikirleriyle yetişemediği hakaik-ı gamıza-yı İlâhiye ve esrar-ı Rabbaniyeyi müteşabihat suretinde bir kısım teşbihat ve temsilat ile en ümmi bir âmiye ifham eder. S.) (Kur'an-ı Kerim'de müteşebihat vardır dedikleri birinci şüphelerine cevab: Evet Kur'an-ı Kerim umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka-i dersinde oturan, nev'-i beşerdir. Nev'-i beşerin ekserisi avâmdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tâbidir. Yani, umumî irşadını ekallin hatırı için tahsis edemez. Maahaza avâma yapılan konuşmalardan havas hisselerini alırlar; aksi halde avâm, yüksek konuşmaları anlayamadığından mahrum kalır. Ve keza avâm-ı nâs, ülfet ettikleri üslublardan ve ifadelerin çeşidlerinden ve daima hayallerinde bulunan elfaz, maâni ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakikatları ve akliyyatı fehmedemezler. Ancak o yüksek hakaikin, onların ülfet ettikleri ifadelerle anlatılması lâzımdır. Fakat Kur'anın böyle ifadelerinin hakikat olduğuna itikad etmemelidirler ki; cismiyet ve cihetiyet gibi muhal şeylere zâhib olmasınlar. Ancak o gibi ifadelere, hakaika geçmek için bir vesile nazariyle bakılmalıdır. Meselâ; Cenab-ı Hakk'ın kâinatta olan tasarrufunun keyfiyeti, ancak bir sultanın taht-ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binaendir ki; $ âyetinde kinaye tarîki ihtiyar edilmiştir. İ.İ.)
NÂBIZ: Hareket eden.
NABIZ: Atar damarın vuruşu. Şah damarının atması. Kırmızı kan damarının oynaması hali.
NÂBIZA: (C.: Nevâbız) Nabız damarı.
NABIZ-ÂŞNÂ: f. Nabızdan anlayan. Mizaç bilen. Karşısındakinin zayıf taraflarını bilen.
NABIZ-GİR: f. Her mizaç ve tabiata göre davranıp muamele etmesini bilen.
NABİ': (Nâbia) (Nebean. dan) Yerden fışkıran, kaynayan, akan.
NABİ: Haber veren, haberci. * Urfa'lı kıymetli bir şâirin ismi. (Mi: 1626- 1712)
NABİ: Yüksek, yüce.
NABİGA: (C.: Nevabig) Şanı, şöhreti büyük adam. ulu, şerefli kimse. * Sonradan şâir olan. * Üstün zekâlı hârika ve çok fasih kimse.
NABİGAT-ÜL CA'DÎ: Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın duasına mazhar olmuş mühim bir Arab şâiridir. İran'ın fethinde bulundu. Rivayete göre Mi: 684'de İsfehan'da Rahmet-i Rahman'a kavuştu.
NABİGAT-ÜZ ZÜBYANÎ: Câhiliyet devrinde meşhur ve Suk-ı Ukaz'da hakemlik yapmış Arab şâirlerindendir. Tahminen Mi: 535-604'de yaşamıştır.
NABİL: Ok yapan. * Üstad, hâzık kimse. * Irgaç.
NABİT: Ağaç ve nebat gibi yerden bitip büyüyen.
NABİTE: Bir kabilede yeni çıkan küçük çocuk.
NABİZ: Savaşçı, muharip, savaşan.
NA-KABİL: f. Mümkün olmayan. Kabil olmayan. * Câhil, kabiliyetsiz.
NEHABİK: Bildikleriyle amel etmeyip halka da öğretmeyen.
NEHABİR: (Nühbur. C.) Kum yığınları, kum tepeleri.
NEVABIZ: (Nâbıza. C.) Nabız damarları.
NEVABİG: (Nâbiga. C.) Şerefli ve ulu kimseler. * Sonradan şâir olan kişiler.
NEVABİT: (Nabite. C.) Nebatlar. Bitkiler. * İmar ve ihdas. * Dünya ahvâlinden habersiz. * Taze, genç kimse.
NÜMÜVV-Ü TABİÎ: Normal şartlar altında büyüyüp gelişme.
PERDE-İ TÜRABİYE: Toprak perdesi, yer yüzü.
RABIT(A): Rabteden, bağlayan, bitiştiren. * Münasebet, alâka, bağlılık, yakınlık. İki şeyi birbirine bağlayan tertip. * Nefsini dünyadan men edip âhirete, Allah'a (C.C.) bağlanmak. * Tertip, sıra, düzen, usûl.(...Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbü ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyyeyi iktiza eder. Evet inkâr edemezsin ki: Sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostane bir râbıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşane bir alâka telâkki edersin. M.)
RABITA-İ İMAN: İman bağı, insanları hususan iman edenleri birbirine bağlayan iman.
RABITA-İ MEVT: Ölümünü düşünüp dünyanın fani olduğunu mülâhaza edip nefsin desiselerinden kurtulmak.
RABITA-İ ŞEYH: Tarikat-ı Nakşiyede, müridin hayalen şeyhinin huzurunda kendini tasavvur etmesine denir.
RABITABEND: f. Rabtedici, bağlayıcı.
RABIZ: Koyun ağılı.
RABİ': Dördüncü.
RABİ-İ AŞER: Ondördüncü.
RABİA: (Müe.) Dördüncü. * Saatteki sâlisenin altmışta biri.
RABİA-İ ADEVİYE: (Hi: 95 - 185) Basra'lı bir hatun. Bütün hayatını dine hizmet için vakfetmiş, zengin kimseler evlenmek teklifinde bulundukları halde; "Allah'ı anmaktan, dine hizmetten beni alıkor" fikri ile reddetmiş, fakirliği ve istiğnayı kabul edip dine hizmetten vaz geçmemiştir. Talebe okutmuş meşhur bir veliyedir. (R. Aleyha)
RABİAN: Dördüncü olarak.
RABİB: Yoğurt.
RABİH(A): (Ribh. den) Kârlı, kazançlı, faydalı.
RABİT: Bağlı, bağlanmış, merbut.
RABİYE: (C.: Revâbi) Yüce, yüksek yer.
REHABİN(E): (Ruhban. C.) Râhibler. Ruhbanlar.
REİS-İ KABİLE: Kabile reisi.
REVABIT: (Rabıta. C.) Râbıtalar, bağlılıklar. Münasebetler. * Düzenler, sıralar, tertibler.
REVAN-I TABİAT: Âlemin canlılığı, akıcılığı, hareketli oluşu.
RİKÂBÎ: Binici, binen.
RABİ-İ AŞER: Ondördüncü.
SÂBIK(A): Geçmiş. Önceki. * Zamanca veya rütbece ileride olan. * Eskiden işlenmiş suç.
SÂBIK-UL BEYÂN: Yukarıda söylenillmiş, zikri geçmiş.
SÂBIKA-İ MÜKERRERE: Birden fazla suç işleme.
SÂBIKAN: Bundan önce, evvelce.
SÂBIKÛN (SÂBIKÎN ): (Sâbık. C.) Sâbıklar. Öncekiler. Geçmişler.
SÂBIKÎN-I İSLÂM: En evvel müslüman olan sahabeler. (Bak: Ashab-ı Suffa, Saff-ı evvel)
SABIR-ŞİKEN: f. Sabrı kıran, sabrı bozan.
SABİ: Henüz süt emen çocuk. * Büluğ çağına gelmemiş olan çocuk. * Üç yaşını tamamlamayan erkek çocuk.
SÂBİ': (Sabi'a) Yedi, yedinci.
SÂBİAN: Yedinci olarak.
SÂBİ'AŞER: Onyedinci.
SABİ': Yavru sesi. * Fil, hınzır ve fâre sesi.
SABİB: Susam yaprağının suyu. * Kına yaprağının suyu.
SÂBİG: (Sâbiga) Tam. Tafsilâtlı. Uzun. Bol.
SABİH: (Sabiha) Güzel, latif, şirin.
SÂBİH: Yüzen, yüzücü.
SÂBİHA: (C.: Sâbihât) Gemi. * Yüzen.
SÂBİHÂT: Yüzücü olanlar, yüzenler. Gemiler. * Ehl-i imânın ruhları. * Yıldızlar.
SABİHA: Fecir vakti.
SABİÎ: İtaattan ayrılmakla bâtıla meyleden. * Yıldıza tapan sapkınlar veya yıldıza tapan ehl-i dalâlet kimselerden olanlar.
SABİÎN: (Sâbiî. C.) (Aslı: Sâbiiyyun) Yıldıza tapanlar. Sapıklardan olanlar.
SABİKÎN: (Bak: Sâbıkûn)
SABİL: Gezkere denilen nesne. (Onunla ters, balçık ve gayri ne olursa taşırlar). * Yolcu kimse.
SABİR(E): Tahammül eden, sabreden, bekleyen. Zorluğa karşı göğüs geren, hâlinden şikâyet etmeyip acı ve sızıya katlanan. Belâ ve musibete karşı şikâyet etmeyip Allah'a (C.C.) şükreden.
SABİR: (C.: Sıber) Kefil. * Yağmursuz beyaz bulut.
SABİR: Altın ismi.
SABİRÎ: Bir çeşit ince giyim eşyası. * Bir cins hurma.
SABİRÎN (SÂBİRÛN): Sabredenler. (Bak: Sabr)
SABİT: Duran, yerinde durup hareket etmeyen. * Doğruluğu isbat edilmiş olan.
SABİTE: Yerinde durur gibi olan yıldız. * Yerinde durup hareket etmeyen herhangi bir şey. (Seyyare'nin zıddı)
SABİT-KADEM: Mizacı oynak olmayıp işine ve sözünde kararlı olan, yerinde direnen. Sözünde duran.
SABİYY: (C.: Sıbye-Sıbyan) Oğlan. * Meyl ve muhabbet eden kimse.
SABİYYE: Büluğa ermemiş veya memeden kesilmemiş kız çocuk.
SABR (SABIR): Acıya ve zorluğa katlanmak. * Bir musibet ve belâya uğrayanın telâş ve feryad etmeyip sonunu bekleyip tahammül ile katlanması. * Muharebede şecaat gösterme. * Bir kimseyi bir şeyden alıkoymak. * Öğrendiği bir şeyi başkasının da öğrenmesi için tâkat getirmek.(Cenab-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak, vücud-u eşyada bir merdivenin basamakları gibi bir tertib vaz'etmiş. Sabırsız adam teenni ile hareket etmediği için, basamakları; ya atlar düşer veya noksan bırakır; maksud damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebebdir. Sabır ise müşkilâtın anahtarıdır... Cenab-ı Hakk'ın inayet ve tevfiki, sabırlı adamlarla beraberdir. Çünkü sabır üçtür. Biri: Masiyetten kendini çekip sabretmektir, şu sabır takvadır... İkincisi: Musibetlere karşı sabırdır ki, tevekkül ve teslimdir... Üçüncü sabır: İbadet üzerine sabırdır ki, şu sabır onu makam-ı mahbubiyete kadar çıkarıyor. En büyük makam olan ubudiyet-i kâmile cânibine sevkediyor. M.)
SABIRSÛZ: f. Sabrı yakan, sabırsızlık veren.
SADAT-I KABİLE: Kabilenin ileri gelenleri.
SAHABİ: (Bak: Sahâbe)
SAHABİYE: Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı sağ iken görmüş olan ve mü'mine olarak vefat etmiş bulunan kadın müslüman. (Bak: Ashab)
SANABİR: Şiddet.
SEABİB: Salya.
SEABİB: (Su'bub. C.) Saf su akan yerler.
SEABİN: (Su'bân. C.) Büyük yılanlar, ejderhalar.
SEHABÎ: Bulut ile alâkalı.
SENABİK: (Sünbük. C.) At ve katır gibi hayvanların tırnakları.
SENABİL: Sünbüller. Başaklar.
SENG-İ KABİR: (Seng-i mezar) Mezar taşı.
SERABİL: (Sirbâl. C.) Gömlekler.
SERABİSTAN: f. Serap yeri. (Fâni, bekasız dünyadan kinayedir.)
SERDÎ-İ TABİAT: Tabiat ve huy sertliği.
SEVABIK: (Sâbıka. C.) Geçmiş şeyler. Geçmiş haller. Geçmişte işlenmiş suç ve kabahatlar.
SEVABİT: (Sâbite. C.) Merkezlerinden ayrılmaz görünen yıldızlar. * Sâbit olanlar, sâbitler.
SEVK-İ TABİÎ: Hayvan veya insanların düşünmeksizin Cenab-ı Hakk'ın sevki ile olan hikmete uygun hareketi. Sevk-i kaderî, ilham veya sevk-i İlâhî demek daha doğrudur.
SÂBİ'AŞER: Onyedinci.
ŞABİH: Misil olan, nazir, benzeyen.
ŞÂD-ÂBÎ: f. Sulu olma, suya kanmışlık. Tazelik.
ŞAGRABİYYE: (C.: Şegârib) Ayak bağlamak.
ŞEABİB: (Şü'bub. C.) (Bak: Şü'bub)
ŞEBABİYET: Gençlik, tazelik. Yiğitlik. Civanlık.
ŞÜRABİYE: f. Bir şeye bakmak için boyun uzatmak.
TABAKA-İ SEVÂBİT: Sabit bilinen yıldızlar tabakası.
TABIK: Büyük kiremit.
TABİ': Birinin arkası sıra giden, ona uyan. Boyun eğen. İtaat eden. * Gr: Kendinden evvelki kelimeye göre hareke alan. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmüş olanları, ashabını görüp, onlardan hadis dinlemiş olan.
TABİ': Kitap basan, tab'eden. Kitap bastıran. Matbaacı. Editör.
TABİAT: (Tabia) Yaratılış, huy, karakter. * Âlem ve içindekiler. Şeriat-ı fıtriyye. Hadiselerin ve varlıkların bağlı olduğu kanunlar. Allah, tabiatı yarattığı ve varlıkların nasıl hareket edeceğini kanunlariyle ve emirleriyle tayin ettiği halde Allah'ı inkâr edip tabiat yapıyor diyenler büyük bir sapıklık içindedirler. Tabiatta hiçbir şey kendi başına buyruk bağımsız, hür değildir. Herşey Allah'ın emirlerine bağlıdır. Oksijenle hidrojen, Allah'ın emrine yâni, koyduğu kanuna göre birleşir ve bu kanuna göre bir birleşim (su) meydana gelir. Işık, hangi eğimle gelirse yansırken o eğimle yansır. Bunu değiştiremez. Çünkü Allah'ın emri böyledir ve ona uyar. İki cisim birbirini kütleleriyle doğru ve aradaki mesafe ile ters orantılı olarak çeker, başka türlü davranamaz.Tabiatta herşey kopmaz zincirle bağlı olduğuna göre, tabiat yaratıcı da olamaz. Çünkü yaratma hür irade, önceden plânlama ve bir gayeyi gerektirir. Tabiatta ise bu yoktur. Halbuki tabiatta her an sayısız varlıklar yaratılıyor. Düşünebilenleri hayrette bırakan güzellikte ve mükemmellikte. O halde tabiatı, emrine bağlı kılan sonsuz irade, ilim ve kudret sahibi bunları yaratabilir. O da Allah'dır. Bir daktilo makinasının çalışma tarifesini gören kişi, makinanın mühendisini inkâr edip daktiloyu icad eden ve çalıştıran bu tarifedir demek ne kadar ahmaklıksa, tabiat kanunları denilen Allah'ın emir ve tarifenamesini görüp bunu varlıkların yaratıcısı sanmak, ondan bin derece daha ahmaklıktır. Varlıkların yaratılışı, tesadüfle de açıklanamaz. Esasen ilimde determinizm prensibi yâni kanuniyet ve zarurilik muayyeniyet kabul edilmiştir. Bu prensip tesadüfü reddeder. Tabiatta kapris yoktur, herşey belirli kanunlara bağlıdır der. Şansa ve ihtimaliyete göre meydana geliyor gibi görünen hadiselerin de bir kanuniyeti vardır. Esasen tesadüfle varlıkları açıklamak imkânsızdır. Birden ona kadar sayılan yazılı kartları tesadüfen bir torbadan sırayla çekme şansı 10 milyonda bir iken bir canlı hücrenin yapısında yer alan bir protein molekülünün tesadüfen meydana gelme şansı, birin önüne 300 tane sıfırı koymakla elde edilen sayıda birdir. Ancak bunun için milyarlı milyarlarca tekrarla elde edilecek sayı kadar kâinatın ömrü geçmesi lâzımdır. Tabiat bir makinedir, mühendisi değil, bir matbaadır, matbaacısı değil; bir kitapdır, kâtip değil; bir eserdir, müessir değil, bir kanundur, kanun koyucu değil."Tabiat iktiza ediyor, tabiat yapıyor" deyip Allah'ı inkâr etmek isteyenlere cevap:(Eğer mevcudatta, hususan zihayatta görünen; basirâne, hakimâne olan san'at ve icad, Şems-i Ezelî'nin kalem-i kader ve kudretine verilmezse; belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnad edilse, lâzım gelir ki: Tabiat, icad için her şeyde hadsiz mânevi makine ve matbaaları bulundursun; veyahut her şeyde kâinatı halk ve icad edecek bir kudret ve hikmet dercetsin. Çünkü, nasıl şemsin cilveleri ve akisleri, zemin yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor. Eğer o misâli ve aksi güneşcikler, semadaki tek güneşe isnad edilmese, lâzım gelir ki: Bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında tabii, fıtri ve güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, mânen çok derin bir güneşin hârici vücudunu kabul ederek, zerrât-ı züccaciye adedince tabii güneşleri kabul etmek lâzım geldiği gibi... Aynen bu misâl gibi; mevcudat ve zihayat doğrudan doğruya Şems-i Ezelinin cilve-i esmâsına verilmezse, her bir mevcudda, hususan her bir zihayatta; hadsiz bir kudret ve irâde ve nihayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, âdetâ bir İlâhı içinde kabul etmek lâzım gelir. Bu tarz-ı fikir ise; kâinattaki muhalâtın en bâtılı, en hurafesidir. Hâlik-ı Kâinat'ın san'atını, mevhum, ehemmiyetsiz, şuursuz bir tabiata veren, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan, daha şuursuz olduğunu gösterir.Tabiat, bir san'at-ı İlâhiyedir, Sani' olamaz. Bir kitab-ı Rabbanidir, kâtip olamaz. Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Bir defterdir, defterdar olamaz. Bir kanundur, kudret olamaz. Bir mistardır, mastar olamaz. Bir kabildir, münfail olur; fâil olamaz. Bir nizamdır, nâzım olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri' olamaz. L.)(S - Onların daima iftiharla bahsettikleri tabiat, nevamis ve kuva nedir ki, kendilerini onlarla iknaa çalışıyorlar?C - Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tâbi' değildir. Tâbi', ancak kudrettir. Kanundur, kuvvet değildir. Kuvvet, ancak kudrettedir. Yahut, nasıl ki bildiğimiz şeriat, insanlardan sudur eden ef'âl-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdit eden kaidelerin hülâsasıdır; veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır. Kezalik, tabiat denilen şey de, âlem-i şehadetin uzuvlarından ve eczalarından sudur eden ef'âl arasında bir nizam ve bir intizamı ika' eden İlâhi bir şeriat-ı fıtriyyedir. Binaenaleyh, şeriat ile devlet nizamı, mâkul ve itibari emirlerden oldukları gibi, tabiat dahi itibari bir emir olup, hilkatte yâni yaratılışta câri olan Adetullah'tan ibârettir. Amma tabiatın bir mevcud-u hârici olduğunu tevehhüm etmek, bir fırka askerin, idman ve tâlim esnasında yaptıkları o muntazam hareketlerini gören bir vahşinin, "Aralarındaki o nizami idare edip birbiriyle bağlayan ip gibi bir şey mevcuttur." diye vahşice ettiği vehme benzer. Binaenaleyh, vicdanı ve aklı vahşi olan bir adam, sathi ve tebai bir nazarla devam ve istimrarını muhafaza eden tabiatın müessir bir mevcud-u hârici olduğuna ihtimal verebilir.Hülâsa : Tabiat, Allah'ın san'atı ve şeriat-ı fıtriyesidir. Nevamis ise, onun mes'eleleridir. Kuva dahi, o mes'elelerin hükümleridir. İ.İ.)
TABİAT-I MA'SİYET: f. İsyan etmek, günah işlemek ahlâkında ve huyunda olmak.
TABİATI TAKLİD: Tabiatta cari olan kanunları kelâmda da kendine göre tatbik etme.
TABİATPEREST: f. Her şeyin kendi kendine olduğunu veya tabiatın meydana getirdiğini kabul eden. Allah'tan (C.C.) gaflet edip, kâinatın tesadüfen olduğunu zu'meden.
TABİB: (C.: Tabibân-Etibbâ) Doktor, hekim.
TABİBÂN: (Tabib. C.) Doktorlar, tabibler, hekimler.
TABİH: (Tabh. dan) Pişiren, aşçı.
TABİH: Suda pişmiş et yahnisi.
TABİHA: Öğle sıcağı.
TABİÎ: Tabiat icabı olan. Tabiatla alâkalı. Normal. Kendiliğinden.(...İşte meşiet-i İlâhiyye ile vücuda gelen işlerde "inşâallah inşâallah" yerine "Tabiî tabiî" demek ne kadar hata ve muhalif-i hakikat olduğunu kıyas et... M.)
TABİÎ: Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ı sağ iken görmüş olan mü'minlerle yani Ashabla görüşmüş ve onlardan ders almış olan sâlih müslümanlar. (Bak: Ashab)
TABİİYYET: Tabi'lik. Tâbi olma. Bir kimseye mensub bulunma. Bir devletin teb'asından olma.
TABİİYYUN: Tabiatçılar. Naturalistler. "Her şeyi tabiat yapıyor" diyen, maddeye dalmış, Allah'tan (C.C.) mânen uzaklaşmış kişiler.
TABİL: (C.: Tevâbil) Yemeklere katılan biber, nane, tarçın gibi şeyler. * Çömlek içinde pişen nesne.
TABİSTAN: f. Yaz mevsimi.
TABİŞ: f. Parlayış, parıldayış.
TABİŞ-GEH: f. Parıltı yeri.
TABİÛN: (Tâbiîn) (Tâbiî. C.) (Bak: Tabiî)
TAKVİM-İ ARABÎ: Hicretten 17 sene sonra görülen lüzum üzerine Hazret-i Ömer (R.A.) tarafından Kamer senesi esas ve hicret tarihi başlangıç sayılmak suretiyle tertiplenen takvim.
TASABİ: Aşkını izhar etmek, muhabbetini açığa vurmak.
TEBE-İ TABİÎN: Tabiînden olan birisinden (yâni ikinci derecede olarak) hadis nakletmiş olan. Veya Tabiîn olanlardan ders almış, onlara uymuş müslümanlar.
TEDABİR: (Tedbir. C.) Tedbirler, çareler.
TEDRİC-İ HÂBİT: Edb: İfadenin alçalması. Bir şeyi tarif ederken vasıf bakımından yukarıdan başlayıp aşağıya inmek. Bunun aksini yapmağa da Tedric-i sâid denir.
TEGABİ: Bilmez olmak. Ahmaklaşmak.
TEVABİ': (Tabi'. C.) Maiyyet. Bir kimseye tâbi olanlar. İman ve İslâmiyet veya herhangi bir hususta birisine bağlı bulunanlar. * Uşaklar. * Bir merkeze bağlı olan yerler. * Gr: Evvelki kelimeye göre hareke alan kelimeler.
TEVABİL: (Tâbel ve Tâbil. C.) Yemeklere katılan nâne, karanfil, tarçın ve biber gibi şeyler. Baharat.
TEVABİT: (Tâbut. C.) Tabutlar, sandıklar.
TEZADD-I TÂBİ': Sonradan gelenin, tâbi olanın zıt olması. Tâbi olanın zıt oluşu.
VABİL: Yağmur. İri katreli yağmur.
VAHHABÎ: (Bak: Vehhabî)
VEHHABÎ: Muhammed İbn-i Abdulvehhab nâmında birisinin sebeb olduğu İslâmî bazı mes'elelerde ifrat gösteren ve dört hak mezheb hâricinde bir mezhepten olan. Fıkıhta Hanbelî, itikadda İbn-i Teymiye'ye bağlıdırlar. Tarikatlarına Muhammediye ismi verirler.
YABİS: Kuru.
YENABİ': (Yenbu'. C.) Kaynaklar, pınarlar, çeşmeler. * Kedi yavruları.
YENABİ'-İ ULÛM: İlim kaynakları, çeşmeleri.
YERABİ': (Yerbu'. C.) Tarla fareleri.
ZABIT: Mahkeme, meclis gibi yerlerde söylenenlerin olduğu gibi yazılmışı. * Alâkalılarca yazılarak karşılıklı imzalanan, karşılıklı anlaşmayı bildiren yazı. * Yazı varakası. * Birçok kimselerce imzalanan rapor.
ZÂBITA: Yurt içinde emniyet ve intizamı korumakla vazifeli devlet kuvveti, polis. * Fık: Bütün hususlara şâmil olmayıp yalnız bir hususa ve onun teferruatına şamil olan hususi kaideye denir. Kanun ve âdet, zabt ve idareye vesile olan bağ.
ZÂBITA-İ AHLÂKIYE: Ahlâk zâbıtası.
ZÂBITA-İ BELEDİYE: Belediye zâbıtası.
ZÂBİH: (Zebh. den) Boğazlayan, kesen. Kurban kesen.
ZÂBİT: (C.: Zâbitân) Askere kumanda eden rütbeli asker. * Kuvvetli, yavuz. * Zabteden. Başkalarını zabtedip idare etmeğe memur olan. * Subay. * Mc: Dediğini yaptıran, tuttuğunu koparan kimse.
ZÂBİTÂN: (Zâbit. C.) Zâbitler. Subaylar.
ZABİL: Kısa boylu.
ZAVABIT: (Zâbıta. C.) Kaideler. Nizamlar, usuller.
ZENABİ: Kuş kuyruğu. * Deve burnundan akan sümük.
ZENABİL: (Zenbil. C.) Zenbiller.
ZENABİR: (Zünbur. C.) Eşek arıları.
ZERABÎ: (Zürbiye) (Zirbiye. C.) İftihar eden. * Geniş, enli döşek, yatak.
ZEVABİ': Musibetler. Büyük belâlar. (Bak: Devâhi)
ZEYD BİN SABİT (R.A.): Sahabe-i Güzinden ve Aşere-i Mübeşşeredendir. Henüz on bir yaşında iken isteği ile İslâmiyet'i kabul etmiştir. Kur'ân-ı Kerim'i kemiklerde yazılı ve hâfızların ezberinde iken bugünkü şeklinde ilk olarak yazan, bu hizmette en büyük hizmet kendisine nasib olandır. Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) kâtipliğini yapmıştır. Süryanice de öğrenmişti. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık'ın (R.A.) hilâfeti mes'elesinde Ensar'ı tenvir etmiş, hakikatı izah etmiştir. Hz. Ömer ve Hz. Osman (R.A.) devirlerinde büyük hizmetler görmüş ve beyt-ül mâl te'sisinde ve tesbitinde büyük hizmetleri olmuştur. Hi: 45 tarihinde 56 yaşında irtihal etmiştir.
ZEYN-ÜL ABİDİN: (Zeynel âbidîn) Lügat mânası: İbadet edenlerin zineti. * (Hi: 38-94) Oniki İmamın dördüncüsü olan zât (R.A.). Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın torunu olan Hazret-i Hüseyin'in ortanca oğlu. Asıl adı: Ali'dir. Tâbiînin büyüklerindendir. Medine-i Münevvere'de vefat etmiştir. (Rahmetullâhi Aleyh)
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ABIK : Sebebsiz olarak sahibi yanından kaçan köle.* Civa. (Hg)
AB : f. Su. * Mc : Yağmur. * Letâfet, güzellik. * İtibar. * Irz, nâmus. * Vakar. * Cilâ. *Keskinlik.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...