Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ABE': Kıymet. Ehemmiyet. Meta'.
ABE: İşaret, alamet.
Cemaat, topluluk.
ABECE: Ahmak kimse.
ABED: Hayâ etmek. Arlanmak.
Hışım etmek, kızmak.
Uyuz hastalığı.
ABEDE: (ÎÂbid. C.) İbadet edenler. Âbidler. Tapanlar.
ABEDE-İ ESNAM: f. Puta tapanlar. Putperestler. Heykele baş eğenler.
ÂBEK: Sulu, su dolu olan şeyler.
Çıban.
Civa. (Hg).
ABEKET: (C.: Abekât) Tâne, az şey.
Tuluk içinde kalan yağ bakiyyesi.
Ekmek parçası.
Yılan başı dedikleri ufacık akça boncuk.
ABEL: (C.: Abâl) Yassı ve enli yaprak.
ABERASYON: Fr. Sapma.
ABERAT: (Abre. C.) Göz yaşları.
ABES: Davarın kuyruğunda kuruyup kalan bevl ve ters.
ABES: Oyuncak kabilinden faydasız ve boş amel. Lüzumsuz ve gayesiz iş. Tesadüfi. (Bak: Gaye)
ABESE: (Abs. den) Çehresini çattı, sureti kerih oldu (meâlinde).
ABESE SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de sekseninci surenin ismi olup, Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Saliha Suresi, Sefere Suresi de denilir.
ABESE İRCA: Mantık ve matematikte bir isbat şeklidir. Bir hükmün doğruluğunu isbat için, bu hükmü inkâr eden diğer hükmün yanlışlığı isbatlanır. Meselâ: Allah'ın varlığının inkâr edilmesinin imkânsızlığını veya abesiyetini göstermek, Allah'ın varlığını isbat yollarından biridir. Bu, "Abese irca" yolu ile isbat şeklidir.
ABESİYAT: (Abes. C.) Faydasız ve boş şeyler.
ABESİYYUN: Kâinatın ve hâdiselerin başı boş, faydasız ve gayesiz, kendi kendine, Haliksız olduğuna inanmak isteyen bâtıl yoldaki felsefeciler. Zamanımızda Ekzistansializm "Varoluşculuk" adı altında yeniden ortaya çıkan bir varlık ve hayat felsefesidir. İki kola ayrılmıştır. Bunlardan uluhiyeti inkâr edenler, hayatın, varlığın ve insanın var oluşunu abes ve gayesiz sayan ehl-i dalâlet fırkalarından biridir. Hristiyanlık dünyasında bunlara karşı çıkan ikinci kısım ise: Allah'a inanılmazsa herşeyin abes olacağını, bu sebeple Allah'a inanmanın zaruriliğini müdafaa etmektedirler.(Kâinatı abes ve gayesiz itikat eden felâsife-i abesiyyun gibi kendilerini başıboş, hikmetsiz, gayesiz, vazifesiz, Haliksız mı zannediyorlar? Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki, kâinat baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve gayelerle müsmirdir. Ve mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır. Ve evamir-i İlahiyyeye müsahharlardır.S.)
ABEY-SERAN: Fesliğen.
Şiddetli emir. Şer ve mekruh nesne.
Bir dikenli ağaç.
İçerisinde 'ABE' geçenler
ABE': Kıymet. Ehemmiyet. Meta'.
ABECE: Ahmak kimse.
ABED: Hayâ etmek. Arlanmak. * Hışım etmek, kızmak. * Uyuz hastalığı.
ABEDE: (ÎÂbid. C.) İbadet edenler. Âbidler. Tapanlar.
ABEDE-İ ESNAM: f. Puta tapanlar. Putperestler. Heykele baş eğenler.
ÂBEK: Sulu, su dolu olan şeyler. * Çıban. * Civa. (Hg).
ABEKET: (C.: Abekât) Tâne, az şey. * Tuluk içinde kalan yağ bakiyyesi. * Ekmek parçası. * Yılan başı dedikleri ufacık akça boncuk.
ABEL: (C.: Abâl) Yassı ve enli yaprak.
ABERASYON: Fr. Sapma.
ABERAT: (Abre. C.) Göz yaşları.
ABES: Davarın kuyruğunda kuruyup kalan bevl ve ters.
ABES: Oyuncak kabilinden faydasız ve boş amel. Lüzumsuz ve gayesiz iş. Tesadüfi. (Bak: Gaye)
ABESE: (Abs. den) Çehresini çattı, sureti kerih oldu (meâlinde).
ABESE SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de sekseninci surenin ismi olup, Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Saliha Suresi, Sefere Suresi de denilir.
ABESE İRCA: Mantık ve matematikte bir isbat şeklidir. Bir hükmün doğruluğunu isbat için, bu hükmü inkâr eden diğer hükmün yanlışlığı isbatlanır. Meselâ: Allah'ın varlığının inkâr edilmesinin imkânsızlığını veya abesiyetini göstermek, Allah'ın varlığını isbat yollarından biridir. Bu, "Abese irca" yolu ile isbat şeklidir.
ABESİYAT: (Abes. C.) Faydasız ve boş şeyler.
ABESİYYUN: Kâinatın ve hâdiselerin başı boş, faydasız ve gayesiz, kendi kendine, Haliksız olduğuna inanmak isteyen bâtıl yoldaki felsefeciler. Zamanımızda Ekzistansializm "Varoluşculuk" adı altında yeniden ortaya çıkan bir varlık ve hayat felsefesidir. İki kola ayrılmıştır. Bunlardan uluhiyeti inkâr edenler, hayatın, varlığın ve insanın var oluşunu abes ve gayesiz sayan ehl-i dalâlet fırkalarından biridir. Hristiyanlık dünyasında bunlara karşı çıkan ikinci kısım ise: Allah'a inanılmazsa herşeyin abes olacağını, bu sebeple Allah'a inanmanın zaruriliğini müdafaa etmektedirler.(Kâinatı abes ve gayesiz itikat eden felâsife-i abesiyyun gibi kendilerini başıboş, hikmetsiz, gayesiz, vazifesiz, Haliksız mı zannediyorlar? Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki, kâinat baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve gayelerle müsmirdir. Ve mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır. Ve evamir-i İlahiyyeye müsahharlardır.S.)
ABEY-SERAN: Fesliğen. * Şiddetli emir. Şer ve mekruh nesne. * Bir dikenli ağaç.
ADEM-İ ABESİYYET: Abes olmayış. Faydasız ve boş olmamak.
AFTABE: f. İbrik. Su kabı.
AKABE: (C.: Akabât) Bâdire. Sarp ve çıkılması müşkül yokuş. * Tehlikeli geçit. Dar ve iki tarafı pusu yeri olan boğaz. * Muhatara, tehlike. * Hastalığın veya başka bir halin en tehlikeli ve korkulur süresi. * Kızıldenizin kuzey ucunda, Süveyş'in doğu tarafında bulunan dar bir körfezin ismi.
AKABE BİATI: Nübüvvetin 11. senesinde Mekke'nin haricindeki Akabe denilen yerde Medine ahalisinden bir cemaatın, Hz. Peygamber'le (A.S.M.) gürüşüp konuşarak İslâm'ı kabul ve tasdik ettikleri biat hâdisesi.
ALFABE: Fr. Bir lisandaki sesleri gösteren harflerin, belli bir sıraya göre dizilmiş takımı. * Okuyup yazmayı yeni öğrenecekler için başlangıç kitabı. * Bir işin başlangıcı.
ALFABETİK: Fr. Alfabe sırasına göre dizilmiş.
ARÂBE: (C: Arâbât) Keçi veya koyunun memesine geçirilen torba. * Açık saçık konuşma.
ARABE: (Arben) Yemek yeme.
ARABESK: Süslemede kullanılan bir çeşit tezyinat.
ASABE: Kuvvet, şiddet. * Bir tek sinir. * Baba tarafından akraba olanlar. * Bir kimseye yardım ve takviye eden akrabası takımı. * Fık: Eshab-ı Feraiz, hisselerini aldıktan sonra geri kalanı, terekeyi alan kimse. (Babası ve evladı olmayan kimseye vâris olan.)
ASKABE: Küçük salkım.
AŞABE: Yaş otun çok olması.
ATABEY: (Atabek) Selçuklular devrinde şehzadelere mürebbilik eden şahıs, lala.
BABET: f. Bent, fırka. * Münasip bir şey. Taalluk, münasebet, alâka, ilişki.
BABEYN: İki kapı. * Mc: Dünya ve âhiret.
BÂ-HABER: Haberi olan, haberli. * Zeki, akıllı. * İhtiyatlı, tedbirli.
BÂ-HABERAN: (Bâ-haber. C.) Haberliler, haberi olanlar. Akıllı, zeki, ihtiyatlı kimseler.
BEDEL-İ RAKABE: Huk: Kölenin sahibi tarafından azad edilmesi için, şahsı yerine geçen kıymeti veya nefsi karşılığında vermeyi kabullendiği ıtk veya kitabet akçesi.
BERABER: f. Birlikte bulunan. * Müsavi, eşit. * Bir hizada olan. * Refakat, birlik.
BERABERÎ: f. Eşitlik, müsavilik, beraberlik.
BERABER MÎ-ZENEND HER ŞEY: Herşey berâber söylüyor, çarpıyor, konuşuyor.
BERHABE: Minder. Döşek, yatak. * Aynı döşek veya yatakda beraber yatılan kimse.
BEVABET: Kapıcılık, kapı bekçiliği.
BÎ-HABER: f. Habersiz, bilgisiz.
BİLAL-İ HABEŞÎ: Resûl-i Ekrem'in (A.S.M.) müezzini idi. Sesi çok güzeldi. Ezan okurken çokları ağlardı. Kölelikten Hz. Ebu Bekir-i Sıddîk (R.A.) satın alıp azâd etmişti. Her gazada hazır bulunmuştu. (Hi: 20) de dâr-ı bekaya göçtü. (R.A.)
BİLMUKABELE: Karşılıklı. Karşılık olarak. Mukabil olarak.
BİNABERİN: f. Bunun üzerine, bu sebebe binâen, bundan dolayı.
BÜRABE: Kalem yongası, törpüden çıkan talaş.
CABE: Bir cevap.
CABECA: f. Yer yer. Ara sıra. Yerden yere. Bazı yerlerde.
CABET: Cevap vermek.
CEL'ABE: Çok kuvvetli dişi deve.
CENABET: Pis. Gusletmesi lâzım gelen kimse. * Uzaklık.
CERİR-İ TABERÎ: (Bak: Taberî)
CEVABEN: Karşılık ve cevap olarak.
CİLHABE: Büyük olan şey, kebîr.
CÜLCÜLÂN-I HABEŞE: Beyaz haşhaş.
CÜNABE: f. İkiz çocuk.
DABENTÎ: Güçlü, kuvvetli kimse.
DEBBABE: Kale duvarlarını oymaya yarayan bir savaş aleti. Tank.
DEVLETLÜ NECÂBETLÜ: Osmanlılar zamanında şehzâdeler için kullanılan bir tabirdir.
DIBABE: Yumuşak nesne.
DI'ZABE: Kısa boylu ve eti çok olan kimse.
DİABE: Davet.
DİNNABE: Kısa boylu kimse.
DÜABE: Lâtife etme, şaka yapmak. * Oyun.
EDEVAT-I KİTABET: Yazı vasıtaları.
ERABET: Akıllı, zeyrek ve uslu olma.
ESABE: (C.: Esâib) Bir nevi ağaç.
FENN-İ KİTABET: Çeşitli yazı usûl ve şekillerini öğreten ilim.
FIKARÂT-I MÜNTEHABE: Seçkin hikâyeler.
GABE: Sık ormanlar, balta girmemiş koru ormanı.
GABEN: Rey ve tedbirin zayıf ve eksik olması.
GABER: Büyük meşakkat.
GABERE: Ağaçlık yer. * Bir şey üzerine çökmüş toz.
GABES: Karanlık gece. * Biraz bulanık renkte olan beyazlık.
GABEŞ: (C.: Agbâş) Gecenin sonu.
GARABET: Yabancılık. Gariblik. * Tuhaflık. * Âcizlik, beceriksizlik. * Gizli olmak. Hilaf-ı âdet olmak. * Iraklık. * Edb: Ne demek olduğu herkesçe anlaşılmayacak kelime ve tabirlerin söz arasında kullanılması.
GARABET-CU: f. Tuhaf şeylere meraklı olan, garip şeyler arayan.
GARABET-NÜMA: f. Yabancılık çeken. Garip, tuhaf.
GAZABEN: Gazabla, hiddetle, öfkeyle.
GERMABE: f. Sıcak su hamamı. Kaynarca, kaplıca, ılıca.
GIYABE: Derinlik, dip.
GIYABEN: Bulunmadığı halde. Mevcut ve hazır olmaksızın. * Mahkeme veya duruşmada olmadan.
GURABE: f. Kubbeli türbe.
GABEŞ: (C.: Agbâş) Gecenin sonu.
HAB (HÂBE): Günah. Suç.
HABE: f. Sıkılma, bunalma, darlanma, boğulma.
HABE: Zarara ziyana uğradı (mânâsına fiil).
HABEB: Aldatma, kandırma. Hile, kurnazlık.
HABEK: f. Üzülme, sıkıntı yapma. * Sıkılma, bunalma.
HABEL: Ana rahmindeki çocuk, cenin. * Gebelik, gebe olma zamanı. * Fls: Musallat fikir.
HABELE: Üzüm çubuğu.
HABELLAK: Küçük olup büyümeyen koyun.
HABEN: Siroz denilen ve karında su toplanmasından ileri gelen bir hastalık.
HABEN: Kısaltma, azaltma, kasma. * Edb: Aruzda "fâilâtün" den "ât" hecesini atarak, nazmı "fâilün" veznine sokma.
HABENDAT: Şişman kadın.
HABENNEKA: (Bak: Hebenneka)
HABENTA': Kısa boylu, tıknaz kişi.
HABER: Hâriçten insanın fikrine intikal eden ilim. * Yeni havadis. Ağızdan ağıza nakledilen söz. * Peyam. Peygam. Nebe'. İlim ve malumat. Bilgi. * Hadis, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'ın sözü. * Edb: Hâdiseyi bildiren fiil veya cümle. * Gr: Müsned. Mübtedanın mukabili. Bir isme yakıştırılan sıfat. Allah büyüktür cümlesinde: Allah, mübteda; büyüktür, onun haberidir. Bu, mübteda ise beraber tam bir cümle teşkil eden; merfu' bir isim, fiil veya cümle olabilir. (Bak: Müsned)
HABER-İ KÂZİB: Yalan haber.
HABER-İ MEŞHUR: Bidayette râvisi mahdut iken sonraki devirlerde, yalan üzere ittifakları muhal olan bir cemaat tarafından nakledilegelen makbul hadistir. (Ist. Fık.K.)
HABER-İ MÜTEVATİR: Birçok kimselerin çokları vasıtası ile rivâyet ettikleri hadis.
HABER-İ SÂDIK: Doğru haber. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sözü. Hadis.
HABER-İ VÂHİD: Bir sahabeden, bir kişiden veya bir koldan gelen sahih hadis. (Bak: Mütevatir)
HABER: Berelenme, yaralanma. Çürüme.
HABERDAR: Haberli, vâkıf, bir mes'eleden haberi olan.
HABERÎ: (Haberiyye) Haberle ilgili. Haberden ibaret olan. * Gr: Yüklemle ilgili.
HABERKAS: Küçük deve. * Küçük adam.
HABERPİJUH: f. Haber almaya çalışan. Haber araştıran, haber toplayan.
HABES(E): (Habis. C.) Kötüler. Alçaklar. Pisler. * Necaset denilen ve maddeten pis şeyler (Necis veya necaset-i hakikiye de denir.)
HABEŞ: Afrika'nın Kızıldeniz sâhili güneyinde müstakil bir memleket. Bu memleket ahalisinden olan. * Beyaz ve siyah arasında koyu esmer adam.
HABEŞÎ: Habeş memleketi ahalisinden olan. Habeş'e mensub ve müteallik olan. * Koyu esmer renkli adam. * Hat, tezhib, minyatür gibi güzel san'atlarda kullanılan bir cins kâğıt.
HABETIKTIK: Atın tırnağı taşa dokunduğunda çıkan ses.
HABEVKERA: Belâ, mihnet.
HABHABE: Yumuşaklık, rahavet. * Muzdarip olmak, acı çekmek.
HALKABEGUŞ: f. Kulağı küpeli, kulağı halkalı. * Mc: Köle, esir.
HALKABEND: f. Toplanıp yuvarlak meydana gelecek şekilde oturma.
HARABE: Harab yer. Şehir veya ev yıkıntısı. Perişan yerler.
HAR'ABE: İnce kemikli, genç ve güzel kadın. * Uzun. * Yeşil üzüm çubuğu.
HARABENİŞİN: f. Viranelerde, harabelerde oturan.
HARABEZAR: f. Viranelik. Yıkıntı yeri.
HELLAB (HELLÂBE): Yağmurlu soğuk rüzgâr.
HEZARTABE: f. Güneş, şems.
HILABE: Aldatmak, hud'a.
HIRABE: Deve hırsızlığı yapmak.
HIŞT-TABE: f. Tuğla ocağı.
HITABET: Hatiplik etmek.
HIYABE: Ümitsiz ve mahrum olmak.
HİCABET: Kapıcılık. Perdecilik. * Teşrifatçılık, mabeyncilerin mesleği. Saray memurluğu. * Ortaçağ islâm devletlerinde vezirlik. * Kâbe perdeciliği.
HİRABE: Şehir dışındaki yerlerde yapılan eşkiyalıklara katılma. Dağlarda yapılan haydutluklarda bulunma.
HİTABEN: Birinin yüzüne söyleyerek, ona hitab ederek. Tevcih-i kelâm eyleyerek. Birine doğru hitab ederek.
HİTABE(T): Cemaate, topluluğa veya birisine karşı söz söylemek. Güzel ve faideli söz konuşmakla halka dinletmek. Güzel söz söyleme san'atı. Hutbe okuma. Nutuk irâdetmek. * Man: Makbul ve zannî mukaddemelerden terekküb eden kıyas.
HİTABET BERATI: Eskiden vazifeli cami hatiblerine, hatibliğe tayin olduklarına dair verilen vesika. (Osmanlı İmparatorluğu zamanında yan zamanda halife olan padişahı temsil eden, cuma ve bayram hutbelerine çıkan bu hatiblere pek fazla ehemmiyet verilirdi. Hitabet beratı olmayan hatibler, cuma ve bayramlarda hutbe okuyamazlardı.)
İBABE: Yol, tarik.
İBN-İ CERİR-İ TABERÎ: (Bak: Taberî)
İCABE(T): Kabul olmak. Kabul etmek. * Râzı olma, rızâ gösterme, muvafakat etme.
İCABE-İ DUÂ: Duânın kabul olması. Duâya cevap verilmesi. Muvafakat edilmesi. (Bak: Dua)
İCABETGÂH: f. Kabul etme yeri.
İDABE: Edeblilik, terbiyeli oluş.
İKRAR Bİ-L KİTABE: Bir kimsenin diğer bir kimseye olan borcunu kitabetle yani yazı ile tasdik etmesi. Tabirin mânası yazı ile ikrar'dır.
İLMÜHABER: (İlm-i haber) Resmi bir daireye verilmek üzere hazırlanan ve bir adamın ahvâli hakkında bilgileri ihtiva eden kâğıt. Resmi vesika. * Para, evrak vs. teslim olunduğunu gösteren ve bunları getiren adamın eline verilen pusula.
İMAM-I TABERANÎ: (Süleyman bin Ahmed Taberanî) Hadis âlimidir. Şam'da Taberiyye'de doğmuş ve orada vefat etmiştir. (260-360) Kebir, Evsat ve Sagir hadis kitablarını yazmak için 33 sene Irak, Hicaz, Yemen, Mısır ve başka yerleri dolaşmıştır.
İNABE: Günahları terk ile Hakka dönüş. Hakka tâbi bir mürşide bağlanmak. (Hakk'a ikbal ü teveccüh ve âyât-ı hakkı teemmül ile tevbedir ki, asl-ı hakikatı hayır nöbetine girmek demektir.) (E.T.)
İRABE: Şüphelendirme, şüpheye düşürme.
İRABET: Akıl, anlayış, kavrayış.
İRKÂBEN: Bindirerek, irkâb suretiyle.
İSABET: Ecir, mükâfât, karşılık vermek. * Doldurmak.
İSABET: Rastlamak. Doğruca varıp erişmek. Doğru düşünmek, matluba uygun iş işlemek.
İSABET-İ AYN: Göz değmesi, nazar değmesi.
İSABET-İ RE'Y: Fikir doğruluğu. İsabetli ve yerinde bir düşünce.
İSABETKÂR: f. Doğru rastlayan. İsabetli.
İSTİCABE: (İsticâbet) Duânın Allah tarafından kabul olunması.
İSTİHBABEN: Bir şeyi güzel ve iyi kabul ederek, müstehab olarak.
İSTİNABE: Niyabet istemek. * Huk: Başka bir tarafta görülen bir muhakeme için, şahid veya maznunun yazılı ifadesinin alınması. Muhakemenin icab ettirdiği muameleleri yapması için bir mahkeme tarafından başka bir mahkemeye veya kendi âzâsından birisine salâhiyet verilmesi.
İSTİRABE: Bir kimsenin hâlinden şüpheye düşme, kuşkulanma.
İSTİSABE: Sevap kazanmak isteme.
İSTİSHABEN: Beraber götürerek, yanına alarak.
İSTİSVABEN: Beğenerek, doğru bularak, mâkul görerek.
İSTİTABE: Tövbe ettirme. Tövbe teklif etme.
İSTİTABE: Hoş ve iyi bulma.
İŞABE: Saç ve sakal ağartma, beyazlatma. Genç yaşta saç ve sakal ağarması.
İZABE: Eritmek, eritilmek. Su gibi akıcı hale koymak. Yumuşatmak. Islah etmek.
İZABE-İ NÜHAS: Bakırın eritilmesi.
IRABET: Yaramaz sözler söylemek, fuhşiyyat.
ISABE: (C.: Asâib) Cemaat, topluluk. * Tıb: Yaraları sarmakta kullanılan bağ, yara bantı. * Başa sarılan ve şeâir-i İslâmiyeden olan sarık.
ITABE: İyi etmek. * Hoş kokulu etmek.
ITNABE: Gölgelik, sâyeban. * Keman teli, keman kirişi.
KABE: Usanmak, bıkmak. * Kırılmak.
KABE: Yumurta.
KABELE: (C.: Kıbel) Göz boncuğu.
KABES: Ateş parçası. * Ateş şulesi. * Öğretmek. * Öğrenmek.
KABET: Kederli ve ıztırablı olma.
KARABE: Kırba. Büyük testi.
KARABET: Soyca yakınlık. Hısımlık. Akrabalık.
KARABET-İ KALB: Kalb yakınlığı, gönül yakınlığı.
KARABET-İ NESEBİYYE: Aynı soydan gelmek suretiyle olan asli hısım ve akrabalık.
KARABET-İ SIHRİYYE: Kız alıp vermekle meydana gelen akrabalık, yakınlık, hısımlık.
KASABE: Kötü hurma.
KAZABE: Kesinti. Bağ ağacından ve diğer ağaçtan kesilen parçalar.
KAZZABE: Çok keskin.
KEBABE: Bir ot ismi.
KECABE: f. Devenin üstüne konan oturulacak bir çeşit tahtırevan.
KISABE: Kesicilik, kasaplık.
KİRABE: Yeri sürüp aktarmak.
KİTABE: Kabartılarak veya oyularak sert levhalar üzerine yazılan yazı. Levha olarak yazılan manzum olmayan nesir halinde levha yazma ilmi. * Mezartaşı yazısı.
KİTABE-İ SENG-İ MEZAR: Mezar taşı yazısı.
KİTABET: Yazmak. Kâtiblik. Usulüne göre bir şeyi yazmak.
KİTABET-İ FITRİYE: Fıtri olan yazılmış şeyler. * Kâinat sahifelerinin kitab gibi oluşu.
KUNABE: Toplu yapraklar (Buğdayın başı onun içinde olur.)
KÛRABE: f. Kubbeli mezar, türbe.
KUSSABE: (C: Kısâb) Kamış boğumu. * Düdük.
KÜRABE: Ağaç dibine düşen hurmaları toplamak.
KÜRDABE: Büyük su içinde olan çürüntü.
LABE: f. Yalvarma, yaltaklanma, dalkavukluk etme. Acz gösterme. * Bu yolda söylenen söz.
LABE'S: Beis yok, zararsız.
LEBABE(T): Akıllılık, zeyreklik. Akıl sahibi olma.
LEGABE: Hamâkat, ahmaklık. * Zayıflık, zaaf.
MABEYN: Ara. Aradaki şey. İki şeyin arası. * Haremle selâmlık arasındaki oda. * Padişah yakınlarının bulunduğu oda.
MEHABET: Heybet. * Hürmetle karışık korku. * İhtiram. Azamet. Büyüklük.
MEL'ABE: (La'b. dan) Oyun. Eğlence vasıtası. Oyuncak.
MEL'ABE-İ SIBYÂN: Çocuk oyuncağı.
MEL'ABEGÂH: f. Oyun oynanan yer. Mel'abe yeri.
MENKAB (MENKABE): (C: Menâkıb) Dağ arasında olan yol. * Dar yol. * Güzel hareket ve fiil. * Delik açılacak yer.
MENKABE: Meşhur kimselerin ahvâline dair hayat hikâyesi. Kıssa. Hikâye. Menkıbe.
MER'ABE: Ansızın olarak birdenbire korkutmak. * Tenha ve korkunç yer.
MESABE: Derece. Menzile. Rütbe. * Sevab yeri. * Merci, melce'.
MESGABE: Açlık. Meşakkat ve yorgunluk içinde açlık.
MET'ABE: (C.: Metâib) Meşakkat, zahmet. Yorgunluk.
MUAKABE: Bir kimseyi cezalandırma. Cezaya çarpma.
MUGABENE: (Gabn. dan) İki taraf birbirini aldatma.
MUGABESE: Karıştırmak.
MUHABERAT: Muhabereler. Haberleşmeler. Haberleşme yapan dâireler.
MUHABERE: Haberleşme. Karşılıklı birbirine haber verme.
MUHABERE MEMURU: Telgrafçı.
MUK'ABE: Kadeh gibi çukur göbek.
MUKABEDE: şiddet ve zahmet vermek.
MUKABELE: Karşılık, karşılamak. * Mücadele. * Karşılaştırmak. Karşılıklı yapılan iş, karşılıklı yapılan okuma. * Camide Kur'ân-ı Kerimi okuyup halka dinletmek.* Yüz yüze olmak. * Düşmanın şerrinden kurtulmak ve onun şiddetini kaldırmak için onu yıldıracak tedbirde bulunmak.
MUKABELE-İ BİLHURUF: Söz ile konuşmak ve hakikatı müdafaa etmek suretiyle karşı çıkıp mukabele etmek. (Bak: Muaraza-i bilhuruf)
MUKABELE-İ BİLMİSİL: Karşılaştığı aynı muameleyi sahibine iade etmek, o kimseye aynı muameleyi yapmak. Mukabil hareketi karşısındakine icra etmek.
MUKABELE-İ BİSSÜYUF: Silâha, kılınca sarılmak suretiyle karşı koymak.
MUKÂBELE: Hapsetmek. * Sonraya bırakmak, tehir etmek. * Meşveret etmek, danışmak. * Bir kimsenin evi yanında bir ev satıldığında; "başka kimse satın alsın, ben ondan şüf'a yolu ile alayım" diye şirâsına muhtaç iken tehir etmek.
MURAGABET: Arzu etme, dileme.
MURAKABE: Kontrol etmek. İnceleyip vaziyeti anlamak. Teftiş etmek. * Kendini kontrol etmek. İç âlemine bakmak. Gözetmek. * Hıfz etmek. * Beklemek. İntizar. * Dalarak kendinden geçmek. * Tas: Kendisini tamamen nâfile ibâdet ve itaate vermek için mâbede kapanmak.
MUSABE: Musibet, belâ, âfet.
MUSABERET: Karşılıklı sabır. Sabırlılık. Katlanmak.
MUZABERE: Devam etmek.
MÜDAABE: (Müdâabet) Karşılıklı takılma, lâtife yapma, şakalaşma.
MÜD'ABE: Lağv ve lâtife etmek. Şaka yapmak.
MÜDABERE: (Dübr. den) İki kişi birbirine arkalarını dönme.
MÜKÂBEDE: Eklemek, kendine bir şey ilâve etmek. * Bir işten zorluk görmek.
MÜKÂBERE: (Kibr. den) Kendi sözünün haksızlığını ve karşısındakinin doğruluğunu bildiği hâlde kabul etmemek ve nizâ çıkarmak, kavga etmek. Kendini büyük görmek.(Hilkat-ı kâinatta bir hikmet-i tâmme görünüyor. Evet inayet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i İlâhiyye, kâinatın umumunda gösterdiği maslahatların riâyeti ve hikmetlerin iltizamı lisanı ile saadet-i ebediyeyi ilân eder. Çünkü, saadet-i ebediyye olmazsa, şu kâinatta bilbedahe sâbit olan hikmetleri, fâideleri mükâbere ile inkâr etmek lazım gelir... S.)
MÜKÂBESE: Çukur doldurmak.
MÜLAABE: (La'b. dan) Oynayıp eğlenme. Oynaşma.
MÜLABESET: (Lebs. den) Karışma. Münâsebet. Ülfet ve ihtilât etmek. Birbirine benzeyen iki şeyin karıştırılarak birbirine benzetilmesi. * Takribi cihet.
MÜNABEZE: Bırakmak. * Atmak.
MÜSABEA: Yırtıcı hayvanların yeri.
MÜSABEGA: Tamamlamak, yerli yerince etmek.
MÜSABERET: Sürekli olarak uğraşma. * Bir şey yapmağa hemen girişme.
MÜŞAABE: Uzaklaşmak. * Ölmek, vefat etmek.
MÜŞABEHE(T): (şebeh ve şibih. den) Benzeme, benzeyiş.(Arkadaş! Bir nev'in efradı arasındaki tevafuk ve bir cinsin envaı arasında aza-yı esasiyede bulunan müşabehet, sikkenin ittihadına, kalemin vahdetine delâlet ettiklerinden anlaşılıyor ki: Bütün mütevafık ve müteşabihler, yâni birbirine benzeyen çokluk, bir Zât-ı Vâhid'in eser-i san'atıdır. M.N.)
MÜŞAGABE: Birbirine şer ve fenalık etmek. Aldatmak. * Fls: Mübahase ve münakaşayı bir gaye sayanların yolu, usulü. (Didimcilik, eristik)
MÜVAZABE: Lüzumlu olmak, icab etmek.
MÜŞAABE: Uzaklaşmak. * Ölmek, vefat etmek.
MÜŞABEHE(T): (Şebeh ve Şibih. den) Benzeme, benzeyiş. (Arkadaş! Bir nev'in efradı arasındaki tevafuk ve bir cinsin envaı arasında aza-yı esasiyede bulunan müşabehet, sikkenin ittihadına, kalemin vahdetine delâlet ettiklerinden anlaşılıyor ki: Bütün mütevafık ve müteşabihler, yâni birbirine benzeyen çokluk, bir Zât-ı Vâhid'in eser-i san'atıdır. M.N.)
MÜŞAGABE: Birbirine şer ve fenalık etmek. Aldatmak. * Fls: Mübahase ve münakaşayı bir gaye sayanların yolu, usulü. (Didimcilik, eristik)
NAHABE: (C.: Nuhab) Geçit ağzı. * Çokluk asker. * Her nesnenin iyisi.
NECABET: Neciblik, temiz soyluluk. Huy temizliği.
NEKÂBET: Dönme, vazgeçme, cayma.
NEKABET: Muayyen zümrelerin başları. * Bir topluluğun vaziyetlerine nezâret etmek, kontrol.
NEKABET-İ ULEMÂ: Âlimlerin başı olma.
NESSABE: Nesepleri iyi bilen kimse.
NEŞABET: Okçuluk san'atı.
NEŞŞABE: Ok yapıcılık, ok yapma sanatı.
NİKABE (NEKABE): Kâhyalık. * Ululuk.
NİKÂBET: Rüzgârın ters yönlerden esmesi.
NİYABE: Nöbet.
NİYABET: Nâiblik, vekillik. Kadı vekilliği.
NÜŞABE: (C.: Nüşab) Ok. Temrenli ok.
NÜŞABE: (C.: Nüşab) Ok. Temrenli ok.
RAABE: Genişlik, vüs'at. * Büyük olmak.
RABE: Yoğurt damızlığı.
RABEA: Devenin katı katı yelmesi.
RABITABEND: f. Rabtedici, bağlayıcı.
RAHABE: Genişlik, vüs'at.
RAKABE: Ense kökü, boyun. * Kul, köle, câriye.
RATABET: (Ratb. dan) Rutubet, nem, yaş.
REBABE: (C.: Ribâb) Bazısı bazısına binmiş olan beyaz bulut.
REGABE: Yumuşak arazi.
REHABE (RİHÂBE): Göğüs üzerinde olan yumuşak kemik.
REKABET: Kıskanmak. * Hıfzetmek. * Gözetmek. * Terakkub üzere olmak, başkalarından ileri geçmeğe çalışmak, benzerleriyle üstünlük yarışına çıkmak. * Kendi işini yürütmeğe çalışmak.
RİBABE: Ahd, söz, yemin, misak.
SAAT-İ İCABE: Duaların kabul olduğu ve insanlarca gizli ve gaybî olan, Cuma gününde bir vakit.
SABA-BERABER: f. Sabâ rüzgârı gibi lâtif ve hafif.
SABABET: Şiddetli sevgi. Âşıklık.
SABEB: (C.: Asbâb) Çukur yer, iniş yer.
SAHABE: (Sahâbi) Sâhibler. Sâhib çıkanlar. * Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (A.S.M.) sağ iken mü'min olarak görmüş, mü'min olarak vefat etmiş erkek müslüman. (Bak: Ashab, Sohbet.)(Eğer desen : "Sahabeler de insandırlar, hatâdan, hilâftan hâli olmazlar. Halbuki, içtihadın ve ahkâm-ı şeriatın medarı, sahabelerin adaleti ve sıdkıdır ki, hattâ ümmet "Sahabeler umumen âdildirler, doğru söylerler. " diye, ittifak etmişler.Elcevab: Evet, sahabeler ekseriyet-i mutlaka itibariyle hakka âşık, sıdka müştak, adalete hâhişgerdirler. Çünki, yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesafe, Arş'tan Ferş'e kadar açılmış. Esfel-i sâfilîndeki Müseylime-i Kezzâb'ın derekesinden Alâ-yı İlliyyinde olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın derece-i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür. Evet, Müseylime'yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammed-ül Emin Aleyhissalâtü Vesselâm'ı âlâ-yı iliyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.İşte hissiyat-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye perestiş eden ve Şems-i Nübüvvet'in ziya-i sohbetiyle nurlanan sahabeler, o derece çirkin ve sukuta sebep ve Müseylime'nin maskara-âlud müzahrefat dükkânındaki kizbe, ihtiyariyle ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medar-ı fahr ve mübahat ve mi'râc-ı suud ve terakki ve Fahr-i Risalet'in, hazine-i âliyesinden en revaçlı bulunan ve şa'şaa-i cemaliyle, içtimaat-ı insaniyyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka -ve bilhassa ahkâm-ı şer'iye rivayetinde ve tebliğinde- elbette ellerinden geldiği kadar talip ve muvafık ve âşık olmaları kat'idir, zaruridir, şüphesizdir. Halbuki şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesafe o kadar kısalmış ki, âdeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana (geçmek) pek kolay gidiliyor. Hattâ siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiatla satılsa; elbette pek âli olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası o dükkâncının mârifetine ve sözüne itimad edip, körü körüne alınmaz. S.)(Ehl-i Sünnet Velcemaat, sahabeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı men'etmişler. Çünki Vâkıa-i Cemel'de Aşere-i Mübeşşere'den Zübeyr ve Talha ve Aişe-i Sıddıka (R.Anhüm) bulunmasıyla Ehl-i Sünnet Velcemaat, o harbi, içtihad neticesi deyip: Hazret-i Ali (R.A.) haklı, öteki taraf haksız; fakat içtihad neticesi olduğu cihetle afvedilir. Hem Vehhabîlik damarı, hem müfrit Râfızîlerin mezhebleri İslâmiyete zarar vermesin diye Sıffîn Harbindeki bâgilerden de bahis açmayı zararlı görüyorlar.Haccac-ı Zâlim, Yezid ve Velid gibi heriflere İlm-i Kelâm'ın büyük allâmesi olan Sa'deddin-i Taftazanî, "Yezid'e lânet câizdir" demiş; fakat "Lânet vâcibdir" dememiş. "Hayırdır ve sevabı vardır" dememiş. Çünki, hem Kur'anı, hem peygamberi, hem bütün sahabelerin kudsi sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydanda gezenler çoktur. Şer'an bir adam, hiç mel'unları hatıra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünki zem ve lânet ise, medih ve muhabbet gibi değil; onlar, amel-i salihde dahil olamaz. Eğer zararı varsa daha fena... R.N.)(İmam-ı Ali (kerremallahü veche)nin şahsına ve hayatına ve adalet-i hakiki üzerine giden siyasetine ilişmek, darbe vurmak başkadır. Şahsiyet-i zâhirîsinden ve hayat-ı dünyeviyesinden ve siyaset-i içtimaiyesinden binler derece daha yüksek olan şahsiyet-i mânevîsine ve kemalât-ı ilmiyesine ve makamat-ı velâyetine ve varisliğine darbe gelmez ve gelmemiş ve gelemiyor. Kimin haddi var? Onun için, iki ciheti birleştirmek tevehhümüyle karşısında muarazaya çalışanların taarruzu pek dehşetli görünüyor. Ehl-i iman ortasında nasıl böyle vukuat olabilir? diye hayret veriyor. Halbuki Yezid ve Velid gibi habis herifler müstesna, ötekilerin kısm-ı azamı, İmam-ı Ali'nin (R.A.) hârika kemalâtına ve kerametlerine ve verasetine ilişmek değil; belki yalnız hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye ait idaresine darbe vurmağa çalışmışlar, hatâ etmişler. R.N.)
SAHABET: Sâhib olma, sâhib çıkma. * Sohbetinde bulunmuş olma. * Yardım etme, koruma, arka olma.
SAHABETKÂR: f. Koruyan, sahib çıkan, arka olan.
SALABET: Metanet, katılık, sulbiyet. * Peklik, dayanma. Sağlamlık. * Mukaddesatı korumak hususunda cesaret, metanet ve sebat gibi sıfatlarla muttasıf olmak. (Bunun zıddı: Lâübalilik) (Bak: Dimağ)
SALABET-İ DİNİYE: Dinini ve dinin emirlerini korumak ve tatbik etmekteki ciddiyet ve sağlamlık.
SEBBABE: Şehâdet parmağı. Sağ elin baştan ikinci parmağı.
SEBBABEGEZÂ: f. Şaşarak parmağını ısıran.
SEGABET: Açlık.
SEHABE: Tek bulut.
SEYLABE-İ HUN: Kan seli.
SİYABE: Kızlığın bozulması, bekâretin zâil olması.
SUBABE: Kap içinde kalan su. * Bir nesnenin bakiyesi. Artık.
ŞURAB (ŞURÂBE): f. Kirli ve acı su. * Mc: Gözyaşı.
TABABET: Hekimlik. Doktorluk.
TABE: f. Tava.
TABE-İ ZER: Altun tava. * Mc: Güneş.
TABE: Hurma. * Hamr.
TABE: (Tayyib. den) " İyi ve temiz olsun" mânasınadır.
TABEL: (Tâbil) (C.: Tevâbil) Yemeklere konulan baharat.
TABEN: (Tabâne-Tabâniye) Akıllılık.
TABENDE: f. Işık veren, parlayan.
TABERÎ: (Ebu Cafer Muhammed bin Cerir İbn-i Yezid) (Hi: 224 - 310) İslâm tarihçisi ve müfessiri olup Taberistan'da doğmuş, 7 yaşında Kur'anı hıfz edip bütün ömrünü ilme vakf etmiştir. Babasının adına izafetle Ceririye adlı bir fıkıh mektebi kurmuştur. İbn-i Cerir-et Taberî adı meşhurdur. Kur'an-ı Kerimin bütün kat'i sarih mânâlarını müteselsilen, an'aneli senetle menba-ı Risalete îsal ederek tefsirini yazmıştır.
TABERZED: Bir cins şeker.
TABESEHER: Sabaha kadar.
TAHRİR-İ RAKABE: Köle veya cariye azad etme.
TARTABE: Keçiyi sağmak için çağırmak.
TEL'ABE: Oynamak.
TERSABEÇE: (C.: Tersabecegân) f. Hristiyan çocuğu.
TİL'ABE: Oynaşmak.
TİR'ABE: Deve hörgücünün bir miktarı.
TİR'ABE: Deve hörgücü.
UKABEYN: İşkence veya asmak için dikilen iki tane dar ağacı. * Kovayı muhafaza etmek için kuyu içinde olan yumru taş. * Kuyu duvarı arasına koyulan saksı parçası. * Havuz içinde akan suyun yolu. * Büyük ilim.
UŞABE: (C.: Eşâyib) Karışık olan. * Nesebi karışık kişi.
ÜŞABE: Irkı, nesebi karışık adam. * Karışık cemaat. * Rüşvet ve hırsızlık gibi yollarla elde edilen kazanç.
VABESTE: f. Bağlı, mütevakkıf, olması bir şeye bağlı olan.(Bir fikre davet, cumhur-u ulemanın kabulüne vabestedir. M.)
YABENDE: f. Bulan, bulucu. * Keşfeden, kâşif.
YÂD-I ŞEBÂBET: Gençlik hâtırası.
ZEHR-ABE: f. Acı ve zehir gibi su. Zehirli su. * Mc: Acı, acılık.
ZEVABE: (C.: Zevâib) Saç bölüğü. * Zülüf. * Kılıç tasması.
ZİNABE: Her şeyin ardı, arkası.
ZİRABE: Keskinlik.
ZÜNABE: Herşeyin ardı, arkası.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ABE' : Kıymet. Ehemmiyet. Meta'.
AB : f. Su. * Mc : Yağmur. * Letâfet, güzellik. * İtibar. * Irz, nâmus. * Vakar. * Cilâ. *Keskinlik.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...