Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
AC: Fildişi.
Dolu kap.
AC'AC: Çağırış.
ACAC: Toz.
Tütün.
Bulut.
Duman.
AC'ACE: Uzun uzun çağırmak.
ACAFET: Zayıflık. Çelimsizlik.
ACAİB: (Acib. C.) Şaşırtacak ve hayret verici şeyler.
ACÂİB-İ SEB'A-İ ÂLEM: Dünyanın yedi tane şaşılacak, acaib şeyi. (Çin seddi bunlardan biridir.)
ACAİBAT: Normale zıt şeyler. Acâib şeyler.
ACAİZ: (Acuze. C.) Kocakarılar. İhtiyar kadınlar.
ACAK: f. Toprak.
ACAL: (Ecel. C.) Eceller. Ölümler, vâdeler.
ACALİT: Yoğurt.
ACAM: (Ecme. C.) Meşelik, kamışlık, ağaçlıklar.
ACAN: f. Polis: Emniyet mensubu
ACAR: (Ecr. C.) Sevaplar, ücretler, mükâfatlar.
Kiralar.
ACASA: Deve sürüsü.
ACB: Kuyruk sokumu. "Us'us" denilen küçük kemik. Her şeyin kuyruk dibi ve nihâyeti. Fâtiha-i hilkat olan küçük kemik.Acb-üz zeneb diye Hadis-i Şerifte ismi geçen ve insanın kuyruk sokumundaki en küçük kemik.(Kur'ân-ı Kerim'de "Sure: 30. âyet: 27" Yani: "Sizin haşirde iâdeniz, dirilmeniz, dünyadaki hilkatinizden daha kolay, daha rahattır." Nasıl ki bir taburun askerleri istirahat için dağılsa, sonra bir boru ile çağrılsa, kolay bir surette tabur bayrağı altında toplanmaları, yeniden bir tabur teşkil etmekten çok kolay ve çok rahattır. Öyle de bir bedende birbiri ile imtizaç ile ünsiyet ve münasebet peydâ eden zerrat-ı esasiyye, Hz. İsrâfil'in (A.S.) suru ile Hâlik-ı Zülcelâlin emrine "Lebbeyk" demeleri ve toplanmaları aklen birinci icaddan daha kolay, daha mümkündür. Hem bütün zerrelerin toplanmaları belki lâzım değil. Nüveler ve tohumlar hükmünde olan ve hadisde "Acb-üz zeneb" tâbir edilen ecza-i esasiyye ve zerrât-ı asliyye ikinci neş'e için kâfi bir esastır, temeldir. Sâni-i Hakim beden-i insanîyi onların üstünde bina eder. S.)(Arkadaş! Zâhire nazaran, haşirde, ecza-yı asliye ile ecza-yı zâide birlikte iade edilir. Evet, cünüb iken tırnakların, saçların kesilmesi mekruh ve bedenden ayrılan herbir cüz'ün bir yere gömülmesi sünnet olduğu ona işarettir. Fakat tahkike göre, nebatatın tohumları gibi "Acb-üz-zeneb" tâbir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden-i insanî neşvü nema ile teşekkül eder. İ.İ.)
ACC: Yüksek sesle haykırma,
Gürültü çıkarma. Deveyi döğme.
ACC(E): Kalabalık.
ACCAC: Fırtınalı, rüzgârlı.
Gürültülü.
ACEB: Taaccüb, şaşma, hayret.
Garib, hoş, lâtif ve nâdir-ül vücud olduğundan bir şey için inkâr ve istiğrab etme hâli.
ACED: Kuru üzüm.
ACELE: Çabuk, çabukluk. Bir işi çabuk yapmaya ve çabuk bitirmeye çalışma, ivedilik.
ACEM: İranlı. Yabancı.
Arapça konuşmayanlar. Arab olmayanlar.
Çekirdek.
ACEMÂNE: f. Acemlere yakışır suret. Yabancı gibi.
ACEMCEME: (C: Acemcemât) Kuvvetli, muhkem deve.
ACEME: (C: Acemât) Çekirdek.
Çekirdekten biten hurma ağacı.
Sert ve sağlam taş.
ACEMÎ: Tecrübesiz.
Yabancı.
Yeni. Mübtedi.
ACEMİSTAN: f. İran ülkesi.
ACEMİYAN: f. (Acemi. C.) İranlılar. Acemler.
Acemiler, tecrübesizler.
ACENTE: (Acenta) ing. Bir vapur şirketinin her iskeledeki memuru.
Bir şirket veya idarenin diğer memleketteki vekili.
Memur veya vekilin memuriyeti ve idarehanesi.
ACEZE: (Âciz. C) Âcizler.
Düşkünler, zayıflar.
ACÎB: Şaşılan ve hayret uyandıran şey. Benzeri görülmeyen. Garib. Taaccüb olunan şey.
ACİB: Hayret veren. Şaşılacak şey.
ACÎBE: Alışılmış surette olmayan. Çok hârika. Acib ve garip, hayret verici, şaşılacak şey.
ACİBE-İ HİLKAT: Her zaman yaratılan şekilden farklı olarak yaratılmış olan. (Meselâ: Normalinden çok fazla büyük cüsseli veya üç ayaklı olmak gibi)
ACİC: Sesi yükseltmek.
ACİL: Sonraya bırakılmış. Bir vâdeye bağlı.
Ahiret.
ÂCİL: Aceleci.
Acele eden. Hemen.
Derhal. Peşin.
Çabuk.
Fık: Dünya.
ÂCİLANE: f. Acele edene ait. Acele olarak.
şimdiki zamana ait.
ÂCİLEN: Vakit gelince yapılmak üzere. Bir vâdeye veya bir şarta bağlı bulunarak.
ÂCİLEN: Acele olarak. Serian, derhal, müstâcelen.
ACİN: Rengi ve tadı değişmiş pis su.
ACİN: Yoğurma, hamur tutma.
ACİNÎ: Hamur gibi yoğurulmuş, macun kıvamında.
ACİNİYET: Mâcun halinde olma. Hamur gibi yoğurulmuş olma.
ACİR: Elindekini başkasına kiralayan. Kiraya veren.
ACİŞ: f. Üşüme, soğuktan üşüme.
ACİYY(E): (c: Acâyâ) Anası öldüğünden, başka kimsenin sütüyle beslenen çocuk.
Anası sütünü vermeyip yemeği öğrettiği çocuk.
ÂCİZ: Beceriksiz. Eli ermez. Kabiliyetsiz. Gücü yetmez olan.
ÂCİZÂN: (Âciz. C.) Âcizler, beceriksizler, zayıflar, güçsüzler.
ÂCİZÂNE: f. Âciz olarak. Beceriksizce. Tevâzu ile. (Alçak gönüllülük ifâdesi için söylenir) "Allah'a karşı kusurlarını bilen bir mü'min âcizâne ancak Allah'tan rahmet diler."
ÂCİZİYYET: Acizlik, beceriksizlik, kabiliyetsizlik.
Fakirlik, tevâzu.
ACLED: Yoğurt.
ACLEZ: Kavi, sağlam nesne.
ACM: (C: Ucum) Beş yaşına girmemiş deve.
Kuyruk dibi.
Isırmak.
ACMÎ: İnce fikirli. Akıllı, anlayışlı.
ACN: Yoğurma. Ma'cun kıvamına getirme.
ACUL: Çok acele eden sabırsız.
ACULÂNE: Acele edene yakışır suretde.
ACULİYET: Acelecilik. Sabırsızlık.
ACUR: Kabakgillerden bir hıyar cinsi. Üstü hafif olukludur. Bazıları tüylüce olur.
ACUZ(E): Çok yaşlı kadın. Kocakarı.
Kılıç.
Şarap.
Sırtlan.
ACUZE-İ ŞEMTA: Saçı ağarmış kocakarı.
ACÜR: Yoğunluk, semizlik, besililik.
Yoğun.
Her nesnenin hacmi ve cüssesi olmak.
ACÜR: Kuyruk.
ACÜR: Kerpiç, tuğla, kiremit.
ACÜRÎ: Kiremitçi, tuğlacı.
ACÜS: Almak, kabzetmek.
Gecenin sonu.
ACÜZ: (C.: Acâz) her nesnenin dibi, kökü ve sonu.
Yay kabzası.
ACV: Çocuğa süt içirmek.
ACVE(T): Medine-i Münevvere hurmalarından bir çeşit, iyi hurma.
ACZ: Beceriksizlik. İktidarsızlık. Kuvvetsizlik. Güçsüzlük. Yapamamak.
Zarardan korunmak gücünün olmaması.
Bir şeyin geri tarafı. (İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihayet yoktur. İnsana tevdi edilen açlık ile nimetlerin lezzetleri tebârüz ettiği gibi: İnsandaki kusur, kemalat-ı Sübhâniyye derecelerine bir mirsaddır. İnsandaki fakr, gına-i rahmetin derecesine bir mikyastır. İnsandaki acz, kudret ve kibriyâsına bir mizandır. İnsandaki tenevvü-ü hâcat, envâ-ı niam ve ihsanatına bir merdivendir. Öyle ise fıtratından gaye ubudiyettir. Ubudiyet ise, dergah-ı izzetine kusurlarını "Estağfirullah" ve "Sübhânallah" ile ilan etmektir. M.N.)
ACZA': Dübürü büyük kadın.
Kumdan yığılmış yüksek tepe.
ACZ-ALUD: f. Âcizlik, kuvvetsizlik, güçsüzlük.
ACZE: (C.: Acâyiz) Her nesnenin sonu.
Kadın dübürü.
ACZ-MENDÎ: f. Âcizlik, iktidarsızlık. Fakr.
AÇALYA: yun. Fundagillerden, güzel çiçekli bir bitki ve çiçeği.
AÇAR: f. İştah açmaya yarayan turşu v.s.
İnişli yokuşlu yer.
Karıştırılmış, birleştirilmiş.
AÇI: (Bak: Zâviye)
AÇKI: Cilâ, perdah, lostra.
AÇKICI: Cilâ ve perdah veren sanatkâr.
ACZ-MEND: Acizlik, mahviyet sâhibi.
İçerisinde 'AC' geçenler
AC'AC: Çağırış.
ACAC: Toz. * Tütün. * Bulut. * Duman.
AC'ACE: Uzun uzun çağırmak.
ACAFET: Zayıflık. Çelimsizlik.
ACAİB: (Acib. C.) Şaşırtacak ve hayret verici şeyler.
ACÂİB-İ SEB'A-İ ÂLEM: Dünyanın yedi tane şaşılacak, acaib şeyi. (Çin seddi bunlardan biridir.)
ACAİBAT: Normale zıt şeyler. Acâib şeyler.
ACAİZ: (Acuze. C.) Kocakarılar. İhtiyar kadınlar.
ACAK: f. Toprak.
ACAL: (Ecel. C.) Eceller. Ölümler, vâdeler.
ACALİT: Yoğurt.
ACAM: (Ecme. C.) Meşelik, kamışlık, ağaçlıklar.
ACAN: f. Polis: Emniyet mensubu
ACAR: (Ecr. C.) Sevaplar, ücretler, mükâfatlar. * Kiralar.
ACASA: Deve sürüsü.
ACB: Kuyruk sokumu. "Us'us" denilen küçük kemik. Her şeyin kuyruk dibi ve nihâyeti. Fâtiha-i hilkat olan küçük kemik.Acb-üz zeneb diye Hadis-i Şerifte ismi geçen ve insanın kuyruk sokumundaki en küçük kemik.(Kur'ân-ı Kerim'de "Sure: 30. âyet: 27" Yani: "Sizin haşirde iâdeniz, dirilmeniz, dünyadaki hilkatinizden daha kolay, daha rahattır." Nasıl ki bir taburun askerleri istirahat için dağılsa, sonra bir boru ile çağrılsa, kolay bir surette tabur bayrağı altında toplanmaları, yeniden bir tabur teşkil etmekten çok kolay ve çok rahattır. Öyle de bir bedende birbiri ile imtizaç ile ünsiyet ve münasebet peydâ eden zerrat-ı esasiyye, Hz. İsrâfil'in (A.S.) suru ile Hâlik-ı Zülcelâlin emrine "Lebbeyk" demeleri ve toplanmaları aklen birinci icaddan daha kolay, daha mümkündür. Hem bütün zerrelerin toplanmaları belki lâzım değil. Nüveler ve tohumlar hükmünde olan ve hadisde "Acb-üz zeneb" tâbir edilen ecza-i esasiyye ve zerrât-ı asliyye ikinci neş'e için kâfi bir esastır, temeldir. Sâni-i Hakim beden-i insanîyi onların üstünde bina eder. S.)(Arkadaş! Zâhire nazaran, haşirde, ecza-yı asliye ile ecza-yı zâide birlikte iade edilir. Evet, cünüb iken tırnakların, saçların kesilmesi mekruh ve bedenden ayrılan herbir cüz'ün bir yere gömülmesi sünnet olduğu ona işarettir. Fakat tahkike göre, nebatatın tohumları gibi "Acb-üz-zeneb" tâbir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden-i insanî neşvü nema ile teşekkül eder. İ.İ.)
ACC: Yüksek sesle haykırma, * Gürültü çıkarma. Deveyi döğme.
ACC(E): Kalabalık.
ACCAC: Fırtınalı, rüzgârlı. * Gürültülü.
ACEB: Taaccüb, şaşma, hayret. * Garib, hoş, lâtif ve nâdir-ül vücud olduğundan bir şey için inkâr ve istiğrab etme hâli.
A'CEB-ÜL ACÂİB: Çok acib ve gülünç olan.
ACED: Kuru üzüm.
ACELE: Çabuk, çabukluk. Bir işi çabuk yapmaya ve çabuk bitirmeye çalışma, ivedilik.
ACEM: İranlı. Yabancı. * Arapça konuşmayanlar. Arab olmayanlar. * Çekirdek.
ACEMÂNE: f. Acemlere yakışır suret. Yabancı gibi.
ACEMCEME: (C: Acemcemât) Kuvvetli, muhkem deve.
ACEME: (C: Acemât) Çekirdek. * Çekirdekten biten hurma ağacı. * Sert ve sağlam taş.
ACEMÎ: Tecrübesiz. * Yabancı. * Yeni. Mübtedi.
ACEMİSTAN: f. İran ülkesi.
ACEMİYAN: f. (Acemi. C.) İranlılar. Acemler. * Acemiler, tecrübesizler.
ACENTE: (Acenta) ing. Bir vapur şirketinin her iskeledeki memuru. * Bir şirket veya idarenin diğer memleketteki vekili. * Memur veya vekilin memuriyeti ve idarehanesi.
ACEZE: (Âciz. C) Âcizler. * Düşkünler, zayıflar.
ACÎB: Şaşılan ve hayret uyandıran şey. Benzeri görülmeyen. Garib. Taaccüb olunan şey.
ACİB: Hayret veren. Şaşılacak şey.
ACÎBE: Alışılmış surette olmayan. Çok hârika. Acib ve garip, hayret verici, şaşılacak şey.
ACİBE-İ HİLKAT: Her zaman yaratılan şekilden farklı olarak yaratılmış olan. (Meselâ: Normalinden çok fazla büyük cüsseli veya üç ayaklı olmak gibi)
ACİC: Sesi yükseltmek.
ACİL: Sonraya bırakılmış. Bir vâdeye bağlı. * Ahiret.
ÂCİL: Aceleci. * Acele eden. Hemen. * Derhal. Peşin. * Çabuk. * Fık: Dünya.
ÂCİLANE: f. Acele edene ait. Acele olarak. * şimdiki zamana ait.
ÂCİLEN: Vakit gelince yapılmak üzere. Bir vâdeye veya bir şarta bağlı bulunarak.
ÂCİLEN: Acele olarak. Serian, derhal, müstâcelen.
ACİN: Rengi ve tadı değişmiş pis su.
ACİN: Yoğurma, hamur tutma.
ACİNÎ: Hamur gibi yoğurulmuş, macun kıvamında.
ACİNİYET: Mâcun halinde olma. Hamur gibi yoğurulmuş olma.
ACİR: Elindekini başkasına kiralayan. Kiraya veren.
ACİŞ: f. Üşüme, soğuktan üşüme.
ACİYY(E): (c: Acâyâ) Anası öldüğünden, başka kimsenin sütüyle beslenen çocuk. * Anası sütünü vermeyip yemeği öğrettiği çocuk.
ÂCİZ: Beceriksiz. Eli ermez. Kabiliyetsiz. Gücü yetmez olan.
ÂCİZÂN: (Âciz. C.) Âcizler, beceriksizler, zayıflar, güçsüzler.
ÂCİZÂNE: f. Âciz olarak. Beceriksizce. Tevâzu ile. (Alçak gönüllülük ifâdesi için söylenir) "Allah'a karşı kusurlarını bilen bir mü'min âcizâne ancak Allah'tan rahmet diler."
ÂCİZİYYET: Acizlik, beceriksizlik, kabiliyetsizlik. * Fakirlik, tevâzu.
ACLED: Yoğurt.
ACLEZ: Kavi, sağlam nesne.
ACM: (C: Ucum) Beş yaşına girmemiş deve. * Kuyruk dibi. * Isırmak.
ACMÎ: İnce fikirli. Akıllı, anlayışlı.
ACN: Yoğurma. Ma'cun kıvamına getirme.
ACUL: Çok acele eden sabırsız.
ACULÂNE: Acele edene yakışır suretde.
ACULİYET: Acelecilik. Sabırsızlık.
ACUR: Kabakgillerden bir hıyar cinsi. Üstü hafif olukludur. Bazıları tüylüce olur.
ACUZ(E): Çok yaşlı kadın. Kocakarı. * Kılıç. * Şarap. * Sırtlan.
ACUZE-İ ŞEMTA: Saçı ağarmış kocakarı.
ACÜR: Yoğunluk, semizlik, besililik. * Yoğun. * Her nesnenin hacmi ve cüssesi olmak.
ACÜR: Kuyruk.
ACÜR: Kerpiç, tuğla, kiremit.
ACÜRÎ: Kiremitçi, tuğlacı.
ACÜS: Almak, kabzetmek. * Gecenin sonu.
ACÜZ: (C.: Acâz) her nesnenin dibi, kökü ve sonu. * Yay kabzası.
ACV: Çocuğa süt içirmek.
ACVE(T): Medine-i Münevvere hurmalarından bir çeşit, iyi hurma.
ACZ: Beceriksizlik. İktidarsızlık. Kuvvetsizlik. Güçsüzlük. Yapamamak. * Zarardan korunmak gücünün olmaması. * Bir şeyin geri tarafı. (İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihayet yoktur. İnsana tevdi edilen açlık ile nimetlerin lezzetleri tebârüz ettiği gibi: İnsandaki kusur, kemalat-ı Sübhâniyye derecelerine bir mirsaddır. İnsandaki fakr, gına-i rahmetin derecesine bir mikyastır. İnsandaki acz, kudret ve kibriyâsına bir mizandır. İnsandaki tenevvü-ü hâcat, envâ-ı niam ve ihsanatına bir merdivendir. Öyle ise fıtratından gaye ubudiyettir. Ubudiyet ise, dergah-ı izzetine kusurlarını "Estağfirullah" ve "Sübhânallah" ile ilan etmektir. M.N.)
ACZA': Dübürü büyük kadın. * Kumdan yığılmış yüksek tepe.
ACZ-ALUD: f. Âcizlik, kuvvetsizlik, güçsüzlük.
ACZE: (C.: Acâyiz) Her nesnenin sonu. * Kadın dübürü.
ACZ-MENDÎ: f. Âcizlik, iktidarsızlık. Fakr.
AÇALYA: yun. Fundagillerden, güzel çiçekli bir bitki ve çiçeği.
AÇAR: f. İştah açmaya yarayan turşu v.s. * İnişli yokuşlu yer. * Karıştırılmış, birleştirilmiş.
AÇI: (Bak: Zâviye)
AÇKI: Cilâ, perdah, lostra.
AÇKICI: Cilâ ve perdah veren sanatkâr.
AHRAC: (Hırc. C.) Hayvanların yular, tasma ve palanlarına dizilen boncuklar.
ALACA BAYRAK: Tar:Ondördüncü Yeniçeri Bölüğüne verilen ad.
ALE-L-ACAİB: Tuhaf şey, şaşılacak şey.
ALE-L-ACELE: Çarçabuk, acele olarak, çabuk.
ÂMÂÇ: f. Saban demiri. * Hedef, nişan tahtası.
ÂMÂÇ-GÂH: f. Nişan atılan yer, nişan yeri. Hedef mahalli.
A'RAC: Anadan doğma topal (aksak).
ARAC: f. Dirsek.
ARÂZİ-İ HARACİYE: Müslümanlar tarafından fetholunan ve ulul-emir tarafından müslim olmayan eski sahibi elinde bırakılan veya hâriçten müslim olmayanlar getirilerek yerleştirilen arâzi.
ARZ-I HARAC: Harac veya vergi veren memleket.
ARZ-I HÂCET: İhtiyacını, muhtaç olduğunu bildirmek.
ASABİYY-ÜL-MİZAC: Yaradılışça sinirli olan kimse. Yaradılışı itibâriyle asabi, hırçın, öfkeli olan.
A'SAC: Saçları alnı üzerine dökülmüş.
ATEŞ-MİZAC: f. Huysuz, geçimsiz, sert tabiatlı kimse.
AVACİM: Dişler.
AVVAC: Fildişi satan. Fildişi işçisi.
AZM-İ ACZ: Tıb: Sağrı kemiği. Kuyruk sokumu kemiği.
ATEŞ-MİZAC: f. Huysuz, geçimsiz, sert tabiatlı kimse.
BABACAN: Biraz kalender davranışlı, cana yakın.
BÂC: f. Vergi. * Kudretli hükümdarın zayıf olan hükümdardan aldığı vergi. * Eskiden halktan alınan öşür veya haraç ve gümrük vergisi. * Renk. * Çeşit.
BÂC-I KIRTIL: Hayvanlardan alınan vergi.
BÂC-BÂN: f. Geçiş vergisi tahsildarı. Bac toplayan memur.
BACENG: f. Baca. * Ufak pencere. Tepe penceresi.
BÂC-GİR: f. Vergi toplayan kimse. Vergi toplama memuru.
BÂC-GÜZAR: f. Vergi veren, haraç veren. * Geçiş parasına tâbi.
BECBAC: Semiz, besili. * Zayıf kimse.
BEHACET: Güzellik. Güzel yüzlü olma.
BERACİM: (Bürcume. C.) Boğumlar, mafsallar.
BERD-ÜL ACÛZ: Kocakarı soğuğu. (Rûmi şubatın 26'sında başlar ve 7 gün şiddetle devâm eder.)
CELACİL: (Cülcül. C.) Küçük çanlar, ufak çıngıraklar.
CUŞACUŞ: f. Çok coşkun, taşkın. Pek coşkun ve taşkın bir sûrette.
CÜSACİS: Büyük deve. * Kılların veya otların sık ve çok olup birbirine karışması.
DAAC: Gözün çok siyah ve büyük olması.
DAC' (DUCU'): Yan tarafını yere koyup yatmak.
DAC: Çağırmak.
DACC: Hacıların hizmetkârı ve devecileri. * Hacılar ile birlikte giden, fakat, hac maksudu olmayan bezirgân.
DACCE: Bir kere çağırmak ve inlemek.
DACEM: Eğrilik.
DACİ': İşlerinde kısaltan. * Yatak arkadaşı.
DACİA: Çok fazla bulut.
DACİC: Çağırış. * Sesi yükseltmek.
DACİN: (C.: Devâcin) Evi öğrenmiş olan davar.
DACİR: Gamkin ve gönlü dar kimse. * Bağırgan dişi deve. * Kederlenmek, hüzünlenmek muztarib olmak.
DACNAN: Tehame vilâyetinde bir dağ.
DACR(E): Darlık, kalbin sıkıntılı olması.
DACUC: Çağıran. * İnleyen. * Sağarken incinen ve inleyen dişi deve.
DAMACANA: Su veya başka sıvıları taşımaya mahsus dar ağızlı, şişkin gövdeli çoğu hasırla sarılı veya sepetli büyük şişe.
DARAĞACI: t. İdama mahkûm olanların asıldıkları sehpa.
DAR-ÜL-ACEZE: Düşkünler, acizler evi. Yoksullar yurdu.
DAVACI: t. Dava açan.
DECAC: (C.: Dücüc) Tavuk. * Horoz, tavuk ve piliç cinsi.
DECACE: (Dücâce, dicâce) Tavuk.
DEF-İ HÂCET: Abdest bozmak.
DERRACE: Eskiden kullanılan bir çeşit harb âletidir ki, üstü sığır derisi ile örtülü olup, tekerlekleri içinde dönerdi. * Bisiklet.
DERYAÇE: f. Göl, küçük deniz.
DEVAC: f. Üste örtünecek şey. Yorgan.
DEYACİR: (Deycür. C.) Karanlıklar, zulümatlar.
DIHRAC: (Dahrece) Yuvarlama.
DİBAC: (C.: Debâbic) Atlas dedikleri kıymetli ipek bez.
DİBACE: f. Mukaddeme, başlangıç, önsöz.
DİCAC: Ummanda yetişen büyük bir dikenli ağacın suyudur ve sabun gibi kiri izâle eder.
DÜCAC: Galebe ile çağrışmak. * İnlemek. * Aldatmak, kandırmak.
DÜCACE: (Bak: Decace)
DÜMAC: Çok sağlam nesne. * Gizli örtülü olan şey.
DÜRRACE: (C.: Derrâc) Türac denilen kuş.
DÜVVAC: Hâkimlerin giydiği bol kaftan. * Yorgan. * Tac.
EÂCİB: (U'cube. C.) Çok tuhaf ve acaib, şaşılacak şeyler.
EÂCİB-İ DEHR: Dünyanın ve zamanın çok şaşılacak yerleri, şeyleri.
EACİM: (Acem. C.) Yabancılar, Arap olmayanlar. İranlılar.
EBRAC: Burçlar, kaleler.
EBU-N NACİ': Helva.
ED'AC: Gözleri kara renkte ve büyükçe olan. * Pek siyah şey.
EFSÜRDE-MİZAC: f. Kanı soğuk, soğuk kanlı, mizâcı soğuk adam.
EFVAC: (Fevc. C.) Cemaatler, takımlar, kısımlar, bölükler, grublar.
EHACC: Pek katı, çok sert şey.
EHACÎ: (Uhcüvve. C.) Bilmeceler, bulmacalar, yanıltmacalar.
EL-ACEB: Acayip, Şaşılacak şey. Tuhaf şey.
EL-MACİD: Allah (C.C.)
EMACİD: (Emced. C.) Emcedler, en şanlılar, en şerefliler, eşrefler, en fazla haysiyet ve onur sahibi olan kimseler.
EMCED-İ EMÂCİD: şereflilerin şereflisi, en şerefli.
EMŞAC: (Meşc. C.) Nutfenin vasfı. Karışık. Dağınık.
EMVÂC: (Mevc. C..) Dalgalar.
EMVÂC-ÜL BİHÂR: Denizlerin dalgaları.
ENACİL: (İncil. C.) İnciller.
ENSAC: (Nesc. C.) Nesicler. (Bak: Nesc)
E'RAC: Anadan doğma topal, aksak.
ERACİF: Uydurma, yalan sözler. (Bak: Recefe)
ERACİF VE EKÂZİB: Yalan ve uydurma sözler.
ERACİH: (Urcuha. C.) Salıncaklar.
ERACİZ: (Ürcuze. C.) Mısraları kafiyeli, kısa vezinli şiirler, kasideler.
ERRAC: Fesatçı, müzevir, yalancı adam, sahtekâr.
EŞEDD-İ İHTİYÂÇ: En şiddetli ihtiyaç.
EŞHÜR-ÜL-HACC: Hac ayları mânâsına gelen bu kelime; İslâmiyetten evvel Kâbenin tavaf edildiği; Şevval ve Zilka'de ile Zilhicce ayından da alınan 10 günle cem'an 70 günlük zamana verilen addır.
EV'AC: Geniş, vâsi.
EVTAR-I ÂCİLE: Acil ihtiyaçlar.
EZVAC: Çiftler. Zevceler. Nikâhlı karılar. * Kocalar.
EZVAC-I TÂHİRAT: Hz. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) ismetli ve iffetli, pâk zevce-i muhteremeleri (R.A.) "Mü'minlerin anneleri" diye bilinen ve Peygamberimize (A.S.M.) âilelik etmek şerefine ermiş mübârek hanımlar.(Zât-ı Risaletin akvâli gibi, ef'al ve ahvâli ve etvâr ve harekâtı dahi menabi-i din ve şeriattır ve ahkâmın mehazleridir. Şıkk-ı zâhirîsine Sahabeler hamele oldukları gibi, hususi dairesindeki mahfî ahvalâtından tezâhür eden esrar-ı din ve ahkâm-ı şeriatın hameleleri ve râvileri de Ezvac-ı Tâhirat'tır ve bilfiil o vazifeyi ifa etmişlerdir. Esrar ve ahkâm-ı dinin hemen yarısı, belki onlardan geliyor. Demek bu azîm vazifeye, bir çok ve meşrebce muhtelif Ezvac-ı Tâhirat lâzımdır. M.)
EMŞAC: (Meşc. C.) Nutfenin vasfı. Karışık. Dağınık.
EŞEDD-İ İHTİYÂÇ: En şiddetli ihtiyaç.
FACİ': (Fâcia) Büyük belâ. Musibet. Acıklı. Elem verici hâdise. (Dram)
FÂCİA-ENGİZ: Fâcialı. Çok acıklı.
FÂCİA-NÜVİS: f. Acıklı ve hazin tiyatro romanı yazan kimse.
FACİAT: Fâcialar, belâlar, musibetler.
FACİR: Haktan sapan. Haram ve günaha dalmış kötü insan. Günah işleyen. (Bak: Fecir)
FACİRE: Kötü hayata alışmış, ahlâksız kadın. Günahkâr.
FÂSİD-ÜL MİZAC: Ahlâkı ve iyi huyları ifsad eden.
FECACE (FİCÂCE): Çiğlik, hamlık.
FECCAC: Döşek döşeten. * Erkek, zevc.
FECFAC (FECÂFİC): Çok söyleyen.
FERACE: Örtünecek gibi olan ve giyilen bol elbise, cübbe. * Kadınların üzerlerine örttükleri örtü. Bütün vücudu kaplayan geniş örtü. (Bak: Cilbâb)
FERSENDAC: f. Ümmet.
FEYAC: Söz, kelam.
FEYALİLACEB: (Fe-yâ lil'aceb) Hayret ve taaccüb ifâdesi için söylenir.
FIRKA-İ NÂCİYE: Kur'an-ı Kerim'e ve Sünnet-i Seniyeye sıkı sıkıya bağlı olup Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolundan ayrılmayan müslümanlar. Bunlar kıyamete kadar lütf-u İlahî ile devam eder.
FİCAC: İki dağ arasında geniş yol. (Bak: Fecc)
FİCACEN SÜBÜLÂ: Turuk-u vâsia, geniş yollar.
ÇAÇARON: İtl. Çok konuşan, çenesi düşük, geveze.
ÇAÇELE: f. Postal, ayakkabı, çarık, pabuç.
ÇAKACAK: f. Silahlı çatışmadan çıkan ses.
ÇAR NAÇAR: f. İster istemez, mecburiyetle.
ÇIMACI: Vapurda ve iskelede çımayı atıp tutmak vazifesiyle görevli tayfa.
ÇİN-İ MAÇİN: Çin ve Çin'in güney kısmı.
GANNAC: (Gunc. dan) Çok işveli, çok nâzik.
GILZET-İ MİZAC: Huy ve mizac sertliği.
HAC: (Hâcet. C.) İhtiyaçlar. * Devedikenleri.
HAC: f. Put, haç.
HACA: Haris olmak. * Akıllı.
HACA': (C.: Ahcâ) Akıl. * Nahiye.
HACAC (HİCÂC): Kaş kemiği.
HACACE: (C.: Hıcc) Su üstünde olan yağmur kabarcığı.
HACALET: Utanma. Utanç.
HACALET-ÂVER: f. Utandırıcı. Utanç veren.
HACAMET: (Hacamat) Tıb: Vücudun bir tarafından kan aldırmak.
HACAT: (Hacet. C.) Hâcetler. İhtiyaçlar.
HACB: Men'etme. Mahrum etme.
HACB-İ HİRMÂN: Huk: Bir vârisi mirastan tamamen mahrum etme.
HACB-İ NOKSAN: Bir vârisi mirastan kısmen mahrum etme.
HÂCC: (C.: Hüccac) Hacca gitmiş kimse. Hacı.
HACC: Kasdetmek. Muârazada delil ve bürhan ile galip olmak. * Bir yere çok tereddütle varıp gelme. * Şâyan-ı tâzim bir şeye teveccüh. * Bir şeyden feragat etmek. * Fık: İslâmın şartlarından ve hâli vakti müsait olan her müslümana farz olan, Mekke-i Mükerreme'deki Kâbe-i Şerif'i usulüne uygun olarak Arabi Zilhicce ayı, Kurban Bayramı günlerinde bir defa ziyaret etmek.Farz olan hacca, Hacc-ı Ekber denildiği gibi, umreye de Hacc-ı Asgar denilir. Maamafih arefe günü cumaya tesadüf eden bir hacca da Hacc-ı Ekber denilir.
HACC-I İFRAD: Umreye niyet etmeksizin yalnız başına yapılan farz, vâcib veya nâfile hacdır ki, ihrama girerken yalnız hacca niyet edilmiş olur. Bunu yapana "müfrid" denir.
HACC-I KIRAN: Hac aylarından önce veya hac aylarında hac ile umrenin ikisi için birden ihrama girilip umre yapıldıktan sonra usulü dairesinde ifa edilen hacca denir. Bunu yapan kimseye "karin" denir.
HACC-I TEMETTU': Hac mevsiminde evvelâ umre için ihrama girilip umre yapıldıktan sonra; aynı mevsimde daha yurda, aile ocağına dönülmeden tekrar ihrama girilerek usulü dairesinde yapılan hacdır. Bunu yapan kimseye "mütemetti" denir.
HACC SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 22. suresidir.
HACCAC: Çok eskiden Irakta vâlilik yapan fakat, Hz. Resul-ü Ekremin (A.S.M.) soyundan gelenlere ve onlara taraftar olanlara çok zulmeden, haddini aşmış bir zâlimin ünvânı. Asıl ismi Yusuf bin Sakafi'dir. Haccac-ı Zâlim diye de anılır.
HACCAL: Şatafatlı, debdebeli, gösterişli.
HACCAM: Hacamat eden, kan alan.
HACCAR: Taş işçisi, taş işinde çalışan, taşçı.
HÂCCE: (C.: Havâcc) Hacca giden, usulüne uygun olarak Kâbe'yi ziyaret ederek hac vazifesini yerine getiren kadın veya kız. * (C.: Hâcc) Bir cins diken.
HACCE: Cadde.
HÂCC-ÜL HAREMEYN: Usulüne uygun surette, Mekke-i Mükerreme'yi ve Medine-i Münevvere'yi ziyaret eden.
HÂCE: f. Hoca, efendi, sâhib, muallim, âile reisi.
HÂCE-İ ÂLEM: (Hâce-i Kâinat) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ünvanı.
HÂCE-İ EVVEL: Milletin ilmen ve fikren terakki etmesi için, çeşitli bilgileri, halkın rahatlıkla anlayabileceği bir lisan ile yayan kimse.
HACEB: Gırtlak.
HACEBE: (Hâcib. C.) Perdeciler, kapıcılar. * İnsanın oturak yeri olan uzvu, kalça. (İkisine "hacebetan" derler)
HÂCEGÂN: (Hâce. C.) f. Hocalar. * Eskiden yüzbaşı rütbesi karşılığında sivil rütbe. * Bâb-ı Âli kalemleri efendilerinden hususi bir rütbe taşıyan adam.
HÂCEGÂN-I DİVAN-I HÜMAYUN: Eskiden devlet dairelerindeki yazı işlerinin başında ve bir takım mühim memuriyetlerde bulunanlar hakkında kullanılan bir tâbirdi. İkinci Mahmud zamanında yenilikler yapılıp memuriyete mahsus rütbeler ihdas olunurken hâcegânlık da rütbe sayılmış ve bunlara ait nişanla, resmi günlerde giyecekleri elbise de tâyin olunmuştu. Bu suretle hâcegân-ı divân-ı hümâyun tâbiri de tarihe karışmıştı. (O.T.D.S.)
HACEGÎ: f. Tüccar, ticaretle meşgul olan kimse. * Efendilik, hocalık.
HACEL: (Hacl) Utanma, sıkılma, hayâlılık.
HACEL: Keklik kuşu.
HACELAN: Ayağında köstek olan kişinin yürümesi. * Bir ayak üstüne yürümek.
HACELE: (C.: Hacel-Hacelân-Haclâ) Dişi keklik. * Çeşitli elbiselerle süslü gelin evi.
HACEN: Eğrilik.
HACER: Taş, kaya. * İsmail Peygamber'in anasının ismi.
HACER-İ SEMAVÎ: Gökten düşen taş. * Gök taşı.
HACERAT: (Hacer. C.) Taşlar, kayalar.
HACEREYN: İki taş. * Mc: Altun ile gümüş.
HACER-ÜL ESVED: (El-Hacer-ül Esved) Kâbe'de bulunan meşhur siyah taş. Rengi siyah olduğundan "Esved" denmektedir. (İslâm Ansiklopedisi'ne göre: Kâbe'nin şark köşesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte kapıya yakın bir yerde yerleştirilmiş, üç büyük ve bir kaç tane de küçük parçadan müteşekkil ve gümüş bir halka ile çevrili ve bir adı da El-Ruh-ul Esved denilen taştır.)Rivayetlere göre; bu semavi bir taş olup Hz.İbrahim Aleyhisselâm'a Cebrail Aleyhisselâm tarafından getirildi. Daha evvel Ebu Kubeys Dağı'nda muhafaza ediliyordu.Hz. Ömer Radiyallahu anhu, Hacer-i Esved'e yaklaşıp öpmüş ve demiştir ki; "Çok iyi bilirim ki, sen zararı ve menfaatı olmayan bir taş parçasısın. Eğer Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm seni takbil ettiğini görmese idim, aslâ seni takbil etmezdim." (Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih Tercemesi) Kâbe'nin şark köşesinde ve yine yerden bir buçuk metre yüksekte diğer bir taş, El-Hacer-ül Es'ad (Mes'ud) da vardır ki; tavaf esnasında buna yalnız el ile temas edilir.
HÂCE-SERA: f. Haremağası, hadımağası.
HÂCET: (C.: Hâcât) İhtiyaç, lüzum, muhtaçlık.
HÂCETAŞ: f. Eskiden bir efendinin müteaddit kölelerinden her biri.
HÂCETMEND: f. İhtiyaç sahibi, muhtaç.
HÂCET-MENDÂNE: f. Muhtaçcasına, ihtiyaçlı olarak.
HÂCET-MENDÎ: f. Muhtaçlık, ihtiyaçlı olma.
HÂCETREVA: İhtiyacı gideren, ihtiyaç olan bir şeyi te'min eden.
HACEVCA': Uzun ayaklı adam. * Uzun adam.
HACEZE: Zâlimler.
HACFE: (C.: Hucuf) Sade demirden olan kalkan.
HACHACE: Korkudan melul olmak. * Sırrını demek isteyip yine dememek.
HACHACE: Gizlenmek.
HACI: (C.: Hüccâc) Hacc farizasını yerine getirmiş olan müslüman.
HACIYATMAZ: Dibindeki ağırlıktan dolayı yere ne şekilde bırakılırsa bırakılsın, dik bir durum alan oyuncak. * Mc: Zor durumlarda kendisini çabucak toparlamayı beceren kişi.
HACÎ: (Hicv. den) Hiciv yazan, hicveden, yeren.
HÂCİB: Perde. * Perdeci. Kapıcı. * Eskiden Osmanlı İmparatorluğu zamanında Devlet Reisinin en yakın me'muru. Vezirler veya âmirler. * Kaş.
HÂCİB-İ BÂRİ: Cebrail (A.S.)
HÂCİB-İ YEMİN: Sağ kaş.
HÂCİB-İ YESAR: Sol kaş.
HÂCİBEYN: İki kaş.
HACÎC: (Hâcc. C.) Hacılar.
HACİD: Uyuyucu, uyuyan.
HACİF: Karın gurultusu.
HACİL: Utanmış. Utanan. Utanmaktan yüzü kızaran.
HACİL: Ayaklarından üç tanesi beyaz olan at.
HACİL: Otu çok olan yer.
HACİM: Saldıran. Hücum eden.
HACİM: (Bak: Hacm)
HACİN: Küçük hayvan. * Büluğdan önce evlenmiş olan kız.
HACİR: Hicret eden. Bir yerden bire yere göçen. * Sayıklıyan.
HACİRE: (C.: Hâcirât) Terbiye sınırlarına sığmayan kötü söz ve hezeyan. * (C.: Hevâcir) Günün en sıcak anları.
HACİRÎ: Yapıcı, kurucu.
HACİS: Tasa, keder, hüzün, gam. * Hâtıra. Kalb ve hissin en derin ve gizli sesleri.
HACİSE: (C.: Hevâcis) Merak, kalbe gelen endişe.
HACİYAN: (Hâcı. C.) Hacılar, hacc farizasını yerine getirmiş olan müslümanlar.
HACİZ: Ayıran. Bölen. * Vücudun içindeki bazı uzuvları ayıran karın zarı gibi zarların adı. * Haczeden. Borcunu ödeyemeyenin diğer mallarına el koyan. * Tıb: Bâdemin içindeki bazı oyukları ayıran bölme zarlarına denir. (Bak: Hicab)
HACL (HİCL): (C.: Ahcâl-Hucul) Köstek. * Bukağı. * Küçük deve yavruları.
HACLA': Ayakları beyaz olan koyun.
HACLE: (Haclegâh) f. Gelin odası. Gerdek odası.
HACLET: Şaşırma, acaibine gitme, taaccüb. * Utanma, arlanma.
HACLET-ÂVER: f. Utanç verici, utandırıcı.
HACLET-DİH: f. Utanç verici, utandırıcı.
HACLET-ENGİZ: f. Utandırıcı, sıkıltıcı.
HACM: (Hacim) Bir cismin kapladığı yer. Cirm. Cüsse. * Emmek. Massetmek.
HACM-İ İSTİABÎ: Bir şeyin içine alabildiği miktar.
HACMEN: Büyüklükçe. Hacim bakımından.
HACR: (Hicr) Men'etmek. Birisine bir şeyi yasak etmek. Malını kullanmaktan men'etmek. * Kucak. Ağuş.
HACRA': Taş gibi katı ve sert olan şey.
HACREN: Malını kullanmaktan menetmek suretiyle.
HACUC: şiddetli esen rüzgâr.
HACUN: Eğrilik. * Uzak. * Mekke'de bir dağ.
HACUR: (C.: Hucerât) Dere kenarı.
HACZ: Men'etmek. Mâni olmak. * İki şeyin arasını ayırmak. * Alacaklı, borçludan alacağını alabilmesi için borçlunun malına el konulmak.
HAÇ: (Ermeniceden) Put. Haç. İstavroz.
HADACİR: Sırtlan.
HADİD-ÜL MİZÂC: Öfkeli, çabuk kızan.
HAFİF-ÜL MİZAC: Kararsız, hoppa, temkinsiz.
HALACA: f. Ayak yolu, abdesthane.
HALLAC: Pamuk atan. Pamuğu didik didik eden.
HALLAC-I MANSUR: Asıl adı Hüseyin olan bu zat, tasavvuf mesleğinde meşhurdur. Manevi istiğrak hallerinde hissettiklerini, şeriata zâhiren zıd düşen ifadelerle söylediği için, Hicri 306 senesinde idam edilmiştir.
HANACIR: (Hancere. C.) Gırtlaklar, hançereler.
HARAC: Vaktiyle müslüman olmayan vatandaşlardan alınan vergiye denirdi. Arazi hasılatından veya çalışanların emeğinden elde edilirdi. Reşit ve vücudu sağlam olan gayr-ı müslim erkek verirdi. Buna harac-ı rüus veya cizye denirdi. Topraktan alınan vergiye de harac-ı araziye denilirdi.
HARAC-I MUKASSEME: Arazinin hâsılatından yerin tahammülüne göre alınacak bir vergidir. bu harac, hâsılata taallûk eder. Bir sene içinde hâsılat tekerrür ederse bu harac da tekerrür der. Fakat mahsulât mevcud olmayınca bu vergi de alınmazdı.
HARAC-I MUVAZZAF: Tar: Arazi üzerine her dönüm başına senevi maktuan muayyen bir miktar meblağ olarak alınacak bir vergidir. Buna "harac-ı vazife" adı da verilir. Bu vergi, zimmete taalluk eder ve araziden yalnız bilfi'l intifa edilmekle değil, intifaa temekkün ile de tahakkuk eder. Binaenaleyh, böyle bir araziyi sahibi kasden muattal bırakacak olsa, vergisini yine vermek mecburiyetindedir. (O.T. D.S.)
HARAC: (Bak: Harec)
HARAC: Beyazdan ve siyahtan meydana gelen, iki renk olan.
HARAC-GÜZAR: f. Haraç verici.
HATME-İ HÂCEGÂN: f. Nakşi tarikatı mensublarının fikri ve nazarı mâsivadan tecerrüd ederek, topluca muayyen dua ve zikirlerini sonuna kadar okumaları.
HAVACİB: Hicablar, perdeler, örtüler.
HAVALE-İ MUACCELE: Huk: Havale konusunun, behemehal ödenmesi lâzım geldiği şekilde yapılan havale.
HECACE: (C.: Hecâcât) Kurbağa.
HEMLECE (HİMLÂC): Atın yorga olması.
HEMRACE: Karıştırmak.
HEVACİ': Geyik.
HEVACİR: (Hâcire. C.) Günlerin en sıcak olan anları. * Göçenler, göç yapanlar, hicret edenler. * (Hücr. C.) Hezeler, hezeyanlar, boş ve mânasız sözler.
HEVACİS: (Hâcise. C.) Vesveseler, kuruntular. Akla gelen kötü düşünceler.
HIDAC: Eksik, noksan.
HILACE: Hallaçlık.
HIZAC: Büyük tuluk.
HİBALE-İ İZDİVAC: Evlilik bağı.
HİCAB-I HÂCİZ: (Hicab-ı sadr) Tıb: Göğüs ile karın uzuvlarını birbirinden ayıran perde, zar. Diyafram.
HİCAC: Hüccet, delil, senet göstererek muaraza ve mübahase eylemek. * Tıb: Göz çukuru ve kaş kemiği.
HİDAC: Yapılan ibadette kusur, noksan, eksiklik.
HİDACE: (C.: Hadâic) Devenin sırtına yüklenen yük.
HİFFET-İ MİZAC: Hafifmeşreblik. Hoppalık.
HİLBACE: Ahmak.
HİMLAC: Kuyumcular körüğü.
HÎN-İ HÂCET: İhtiyaca göre, ihtiyaç vakti.
HÎN-İ HACETTE: Lüzumlu zamanında, ihtiyaç olduğu vakit.
HİYAC: Vuruşma, kıtal. * Müteheyyiç olmak. Muztarib olmak. * Otun kuruması.
HUMBARACI: Ask: Yeniçeri teşkilâtı zamanındaki topçu eri. Bu teşkilâtın mensubları havan toplarıyla humbara attıkları için bu adı almışlardı.
HURAC: Tıb: Bedenin çeşitli yerlerinde çıkan çıbanlar.
HURACE: Çıban. * İrinlenme.
HUŞUNET-İ MİZÂC: Mizâc sertliği, huy ve tabiat sertliği.
HÜSN-Ü İMTİZAC: İyi geçinme.
HÂCETAŞ: f. Eskiden bir efendinin müteaddit kölelerinden her biri.
İBHAC: Sevindirme, sürur ve sevinç verme.
İBN-İ HACER-İ ASKALANÎ: (Hi: 773-852) Büyük hadis âlimidir. Şafiî mezhebinin meşhur fukahasından olup hadis üzerine çok eserleri vardır.
İBTİHAC: Sevinç, sevinme. İç açıklığı.
İBTİHAC: Bolluk, bereket, mebzuliyet.
İBTİLAC: Meydana çıkma, zuhur etme, görünme.
İDDİLAC: Gecenin geç vaktinde gitmek.
İDDİMAC: Bir şeyin içine girmek. Bir yere girip gizlenmek.
İDHAC: Silah takınmak.
İDLAC: Gecenin ilk saatlerinden geç vakte kadar gitmek.
İDMAC: Bir şeyi bir şeyin içine koymak. * Sıkıştırmak.
İDRAC: Dercetmek. Dürmek. * Bir yazıyı bir yere koydurmak.
İDRİMAC: Bir yere girip gizlenmek.
İFCAC: Kuş cıvıldaması, kuş ötmesi.
İFCAC-I TUYUR: Kuşların cıvıldayışı.
İFHAC: Davarın ayaklarını ayırıp sağmak.
İFRAC: Açılma. * Ayrılmak. * Genişletmek. * Açmak.
İFRAC-ÜL BÂHİRE: Geminin kıyıdan veya iskeleden açılması.
İHCAC: Hac vazifesi için bedel vermek veya nâib tutmak. Nâib tutana "Âmir, menub veya mahcucun anh" da denir.
İHNAC: Bir şeyi bir yana eğme.
İHRAC: Çıkarmak. Dışarı atmak. Fazla malı başka memlekete göndermek. İstifade için meydana koymak.
İHRACAT: (İhrâc. C.) Memleketteki fazla malı başka memlekete göndermek, satmak. * Çıkarmalar. İhraç etmeler.
İHTİCAC: (C.: İhticacat) Delil, vesika, şahit göstermek. Münâzaa ve mürâfaada hüccet ve delil göstermek. Bir mes'elenin şüphesizliğini delillerle isbat etmek.
İHTİCACAT: (İhticac. C.) Delil, şahit göstermeler.
İHTİCACEN: Delil, şahit ve vesika gösterme yoluyla.
İHTİLAC: Seğirtme. * Çarpıntı, çarpma. * Etler gevşeyip büzülme. * Havale nöbeti.
İHTİLACAT: (İhtilâc. C.) İhtilaclar, çarpıntılar, seğirtmeler.
İHTİLACAT-I ASABİYE: Asabî çarpıntılar.
İHTİNAC: Meyletme, bir tarafa yönelme, dönme.
İHTİYAC: Çaresiz kalıp istemek. Muhabbetle meyletmek. Acz, fakr ve yoksulluk. Zaruret hali.
İHTİYAC-I MÜBREM: Elzem ve zaruri olan ihtiyaç.
İHTİYACAT: (İhtiyac. C.) İhtiyaçlar. Lüzumlu olan şeyler.
İHTİYACAT-I ZARURİYE: Zaruri ihtiyaçlar. (Ev, yeme, içme, yakma, giyinme v.s. gibi)
İKTİRAC: Paslanma, küflenme.
İLAC: İçeri sokma, idhal etme, girdirme.
İLAC: Derde devâ olan şey. Hastayı veya yaralıyı iyi etmek için içmek veya sürmek üzere verilen şey. * Devâ, mualece. * Mc: Tedbir, çare, tavsiye, derman. * Hastaya bakma, iyi olmasına çalışma.
İLAC NÂ-PEZİR: f. Tedavisi mümkün olmayan, ilâç kabul etmeyen. * İmkânsız, çaresiz.
İLAC-PEZİR: f. Çaresi bulunabilen. * Tedavi edilebilen, ilâç kabul eden.
İLCAC: Feryad etme, bağırma.
İLTİCAC: Karışık olma, karışma. * Sığınma. İltica etme.
İMRAC: Ahde vefa etmeme, sözden cayma. * Hayvanı çayıra salıverme.
İMTİZAC: Muvafık ve mutabık olmak. Mezcolmak, uyuşmak. İyi geçinmek. Karışmak.
İMTİZAC-I ELVAN: Renklerin uygunluğu.
İMTİZACAT: (İmtizac. C.) İmtizaclar.
İMTİZACKÂR: f. Uyuşarak, anlaşarak, karışarak. Kaynaşmağa müsait surette.
İ'NAC: Hayvanı kıç üstü çökertmek. (Omurga kemiği) ağrıma.
İNBAC: Münasebetsiz ve lüzumsuz konuşma.
İNDELHACE: İhtiyaca göre. İhtiyaç vaktinde.
İNDİMAC: Kenetlenme. Dürülüp birbirine geçme.
İNDİRAC: Dahil olma. İçeri girme, katılma. * Nesil tamamen tükenip halefi kalmama.
İNFAK-I MUHTACÎN: Muhtaçları, yoksulları besleme.
İNFİRAC: Gam ve gussadan kurtulma, açılma.
İNFİZAC: Sıcaklık verme, ısı verme. * Buharlaşma. * Terleme.
İNHAC: Meydanda, zâhir, açık. Belli etme. * Hayvanı yorarak solutma. * Esvabı eskitme.
İNŞİNAC: Buruşma. Derinin buruşması.
İNŞİNAC-I VECH: Yüz buruşması.
İNTAC: Neticelenme. Husule getirme. Sona erdirme. Doğurma, meydana getirme.
İNTİBAC: Hastalıktan dolayı vücutta hâsıl olan şişkinlik.
İNTİHAC: Yol bulma, varma, ulaşma.
İNTİSAC: (Nesc. den) Doku peyda eylemek. Doku, nesic hâsıl olmak. * Mensucat gibi iki taraftan çizgili ve dokumalı olma.
İNTİZAC: Çok ağlama, fazlaca göz yaşı dökme. * Tıb: Çıbanın olgun hâle gelmesi.
İNZAC: İyice pişirip kıvamını buldurma.
İNZİAC: Yerinden koparma, sökülme. * Tas: Allah'a tam teveccüh ederek dünyevî emelleri bırakmak.
İRTAC: Bir kimsenin sözünü kesme, konuşturmama. * Devamlı yağmur ve kar yağma. * Kapıyı örtme, kapama. * Kıtlık her tarafa yayılma.
İRTİCAC: Çalkanmak. Heyecana gelme. * Sarsıntı. Muztaribane hareket etmek.
İRTİCAC-I DERYÂ: Denizin kabarması, dalgalanması.
İRTİTAC: Konuşurken kekelemeye başlama, dili tutulma.
İSKÂN-I MUHACİRÎN: Göçmenleri yerleştirme.
İSLAC: Kara tutulma. Karlı olma.
İSRAC: (Sirac. dan) Yakma, yandırma.
İSTİBHAC: (Behcet. den) Yüzü gülme, sevinme, mesrur olma.
İSTİDRAC: Derece derece yükselmeyi isteyiş. * Ist: Hakkı ve hakiki değeri olmadığı halde ve kabiliyetsizliğine rağmen bir kimsenin kesret-i nimete mazhar olması ve bu sebeple küfür ve isyana devam etmesi ile azab ve gazab-ı İlâhiyeye yaklaşması.(Neuzü billah, bu öyle bir işdir ki: Hikmet-i İlâhiye ile bazı kâfirlerin muradı zuhur eder, istediği hârika bir surette olur. Ve bunların küfürleri, Allah'a isyanları da böylece ziyadeleşir.)(... Keramet ile müşerref olan bir şahıs, bilerek harika bir emre mazhar olursa, o halde eğer nefs-i emmaresi baki ise, kendine güvenmek ve nefsine ve keşfine itimat etmek ve gurura düşmek cihetinde istidrac olabilir. M.)(Keramet ile istidrac manen birbirine mübayindir. Zira keramet, mu'cize gibi Allah'ın fiilidir. Ve o keramet sâhibi de kerametin Allah'tan olduğunu bilir ve Allah'ın kendisine hâmi ve rakib olduğunu da bilir. Tevekkül ü yakîni de fazlalaşır. Lâkin, bazan Allah'ın izniyle kerametilerine şuuru olur, bazan olmaz. Evlâ ve eslemi de bu kısımdır.İstidrac ise, gaflet içinde iken eşya-yı gaybiyenin inkişafından ve garip fiilleri izhar etmekten ibarettir. Fakat, bu istidrac sahibi, nefsine istinad ve iktidarına isnad etmekle enaniyeti, gururu öyle fazlalaşır ki okumaya başlar. Lâkin o inkişaf, tasfiye-i nefs ve tenevvür-ü kalb neticesi olduğu takdirde, ehl-i istidrac ile ehl-i keramet arasında tabaka-i ulada fark yoktur. Tam mânasiyle fenaya mazhar olanlar ise, onlara da Allahın izniyle eşya-yı gaybiye inkişaf eder. Ve onlar da, o eşyayı Fenâfillâh olan havaslariyle görürler. Bunun istidracdan farkı pek zâhirdir. Zira, zâhire çıkan bâtınlarının nuraniyeti, mürâilerin zulümatiyle iltibas olmaz. M.N.)
İSTİDRACÎ: İstidraca ait, istidrac cinsinden.
İSTİHRAC: Bir şeyin içinden bir şey çıkarmak. Bir mânâyı istidlâl etmek. Meydana ve harice çıkarmak. Bâzı emareleri beliren şeylerden ileriye âit olacak şeyleri çıkarmak. İstidlâl etmek. (Bak: Tahric)
İSTİHRACAT: (İstihrac. C.) İstihraclar.
İSTİ'LAC: (İlâc. dan) İlaç isteme.
İSTİLAC: İçilecek şeylerden pek çok içme.
İSTİMZAC: Uyuşmak. Beraber karışmak. * Birisinin mizacını, huyunu öğrenmeğe çalışmak. * Yoklamak. Fikrini, re'yini sormak.
İSTİNHAC: Bir kimsenin dediğine uyma. Söylediğini yapma. Yoluna gitme.
İSTİNTAC: Netice almak. Netice çıkarmak.
İ'VİCAC: Doğru davranmamak, eğri büğrü olmak. Hamlık. * Hakkı bâtıl, bâtılı hak göstermek.
İZ'AC: Rahatsız etmek. Bunaltmak. * Yerinden koparıp ayırmak.
İZHAC: Oturma, ikamet etme.
IDCAC: Çağırmak, çağırtmak.
IFDAC: (C.: Ufâzic) Semiz, besili hayvan. * Yumuşak nesne.
IHDAC: Doğan çocuğun bir yerinin eksik olması.
IHTİLAC: Seğirtmek, koşmak. * Hareket etmek.
ILAC: Bir şeyi yerinden alıp gidermek.
IRÂK-I ACEM: (Acem Irakı) Tar: Irak'ın Dicle nehrinden başlayarak İran sınırındaki yüksek dağlık mıntıkaya kadar uzanan bölgesine Osmanlılarca verilen ad.
ISKAÇA: Gemi direğinin ayaklığı.
ISPARMACA: Deniz içinde birkaç zincirin birbirine karışması.
KABAÇE: f. Entari. Hafif giyecek.
KÂC: f. Küçük bir çeşit çam.
KADÎ-ÜL HÂCÂT: Bütün ihtiyaçları yerine getiren Hâkim. Allah (C.C.)
KAVL-İ RÂCİH: Daha makbul ve daha önde olan söz, kanaat, fikir.
KAZA-İ HÂCET: İhtiyacını gidermek. * Büyük abdest bozmak.
KAZİ-YÜL HÂCÂT: Bütün ihtiyaçları yerine getiren Allah (C.C.)
KECMİZAC: f. Mizaç ve tabiatı hoş olmıyan. Huysuz.
KELACU: f. Kadeh.
KIZILHAÇ: Hristiyan ülkelerde Kızılay karşılığı olan yardım teşkilâtı.
KOMİTACI: Siyasi bir gayeye ulaşmak için, silâhlı mücadele yapan gizli bir topluluk veya teşkilâtın mensubu olan kimse.
LAC: f. Çıplak.
LAC: Dar şey. Geniş ve bol olmayan nesne.
LACEREM: şüphesiz, elbette, besbelli. * Nâçar, zaruri.
LACEVAB: Cevapsız. Cevapdışı.
LACEVERD: Lacivert. * Koyu mavi renkte değerli bir süs taşı.
LACEVERDÎ: f. Lacivert renkte.
LACÎ: Muslih, ıslah eden, terbiye eden.
LACİN: Ağaçtan dökülen yaprak. * Ağaçtan yaprak indirme.
LAÇ: f. Oyun etme, aldatma, hile yapma.
LÂİLAÇ: Çâresiz, dermansız, imkânsız.
LEBAÇE: f. Önü açık elbise. Hırka.
LECAC: (Lecâcet) Çekişme, inad etme, ayak direme (düşmanlıkta). Taannüd.
LECCAC: İnatçılık. Muannidlik. * İnatçı, inad edip ayak direten. Muannid.
LECLAC: Sözü tutuk söyliyen. * Satranç oyununun icatçısı. * Bir harfi iki kere söyliyen.
LEDE-L-HÂCE: İhtiyaç görüldüğü zaman. Hacet ânında.
LEDE-L-İHTİYAÇ: İhtiyaç halinde. Hacet ânında.
LETAC: Vahşi sığır, yabani sığır.
LEYLE-İ Mİ'RAC: Mirac gecesi. (Bak: Mi'rac)
LİBAÇE: f. Elbise, libâs.
LİCAC: İnat ve düşmanlığı devam ettirme. Hasımlığı sürdürme.
MAACİL: (Ma'cel. C.) Yollar,
MAACÎN: (Ma'cun. C.) Macunlar. Hamur kıvamındaki yoğurulmuş şeyler.
MAC: Tuzlu su.
MACC: Ağzından sular akan yaşlı deve.
MACERA: Olup geçen şey. Baştan geçen hadise.
MACERAPEREST: f. Maceracı. Macera meraklısı.
MACİD: Çok âli. Şerif. Yüce. Kerim. * Hoş. Nâzik meşreb.
MACİN: (C: Micân) Her dileğini yapan kimse. * Hile yolunu öğreten.
MACUN: Hamur kıvamındaki ilâç. * Hamur gibi yoğurulmuş şey.
MACUŞUN: Gemi, sefine. * Boyanmış elbise.
MAÇ: f. Öpüş.
MAÇİN: Çin'e tâbi, Doğu Türkistan tarafındaki çöllerde ve Târim nehrinin güneybatısındaki dağlarda oturan Türk milletinden bir kavimdir ve simaca Moğol ile Aryâ cinslerinden mürekkeb oldukları anlaşılıyor. İçlerinde sarı saçlı ve mavi gözlü adamlar dahi bulunuyorsa da lisan bakımından Doğu Türkistan'ın ahalisinden farkları yoktur. Çağatay dili konuşurlar. Kendileri çok tembel; ve zevk ve eğlenceye çok düşkündürler. Ziraat vs. işleri kadınları tarafından yapılır. Tamamı müslüman ve sünnîdirler.
MADDE-İ ACİNİYE: Hamur gibi yoğurulmuş cisim.
MAHACİR: (Mahcer. C.) Göz çukurları.
MAHACCE: Geniş yol.
MAHŞER-İ ACÂİB: Herkesi hayrete sevkeden toplanma. Veya toplanma yeri. * Hayret edilecek harika şeylerin bulunduğu yer.
MA'RAZ-I ACÂİB: Acâiblerin teşhir olunduğu yer.
MAZACI': (Mazca. C.) Kabirler, mezârlar.
MAZACİR: (Mazcer. C.) Gönül daralacak ve sıkıntılı yerler.
MAZRAC: (C: Mezaric) Eski elbise.
MEDACİ': Yatacak yerler. (Bak: Madcâ')
MEHACİM: (Mihcem. C.) Hacamat şişeleri. * Çekip emmeye yarayan âletler.
MEHR-İ MUACCEL: Nikâhta erkek tarafından kız tarafına verilen ağırlık, para.
MELACE: Husumeti uzatmak, düşmanlığı çoğaltmak.
MELACİ': (Melce. C.) İlticâ edilecek ve sığınılacak yerler.
MENACİL: (Mincel. C.) Ekin orakları.
MENACİM: (Mencem. C.) Terâzi kolları.
MENASİK-ÜL HAC: Hacı olmak için Mekke-i Mükerreme'ye gidenlerin Kâbe'yi ziyaret etme, Arafat'ta vakfeye durma, kurban kesme, ihram giyme, muayyen bir yerden bir yere kadar yürüme gibi yapılan ibadet rükünleri. (Bak: Sa'y)
ACZ-MEND: Acizlik, mahviyet sâhibi.
MENNAC: Çok bahşiş veren. İhsan eden.
MERACİ': (Merci. C.) Rücu edilecek ve dönülecek yerler. * Mürâcaat edilerek başvurulacak kimse veya yerler.
MESACİD: Mescidler. Namazgâhlar. Küçük namaz yerleri.
MESS-İ HÂCET: Lüzum görülme, iktiza etme, gerekme.
MEŞACİR: (Meşcer ve Meşcere ve Meşcire. C.) Koruluklar, ağaçlık yerler.
MEVACİB: (C.: Mevacibât) Maaşlar, aylıklar. * Tar: Yeniçerilerin üç ayda bir defa verilen ulûfeleri.
MEVACİB-İ LEŞKER: Asker aylıkları.
MEVACİBAT: (Mevâcib. C.) Mevâcibler. Maaşlar, aylıklar.
MEVACİD: Vecd hâlleri. Kalbî zevk veren istiğrak halleri. (Bak: Vecd)
MEVVAC: Çok dalgalanan. Çok dalgalı. Fırtınalı. * Radyo.
MIHLAC: Yufka oklavası. * Yün ve pamuk atacak âlet, hallaç tokmağı.
MİHRACE: (Hind'ce: Mahraca) Hindistan'da Hindu dininden olan hükümdarların büyüklerine verilen ünvandır. Hindu kral.
MİHYAC: Şiddetli. * Çok, ziyâde, fazla.
MİHZAC: Çamaşır tokacı.
MİNHAC: Meslek. Yol. Açık ve belli yol. * f. Büyük ve işlek cadde.
MİNHAC-I HİDAYET: Doğru yol. Hidayet yolu.
MİNHAC-ÜS SÜNNET: Sünnet yolu. Sünnet caddesi. Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) gittiği, emrettiği şeriat yolu.
Mİ'RAC: Merdiven, süllem. * Yükselecek yer. * En yüksek makam. * Huzur-u İlâhî. Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.M.) Efendimizin, Receb ayının 27. gecesinde Cenab-ı Hakk'ın huzuruna ruhen, cismen, hâlen çıkması mu'cizesi ki; en büyük mu'cizelerinden birisidir.(Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nasılki Arz ahâlisine inşikak-ı Kamer mu'cizesini göstermiş; öyle de: Semâvat ahâlisine, Mi'rac mu'cize-i ekberini göstermiştir. İşte Mi'rac denilen şu mu'cize-i âzamı, Otuzbirinci Söz olan Mi'rac Risalesi'ne havale ederiz. Çünki o risale, o mu'cize-i kübrâyı, ne kadar nurani ve âli ve doğru olduğunu kat'i bürhanlarla, hattâ mülhidlere karşı da isbat etmiştir. Yalnız, mu'cize-i Mi'racın mukaddimesi olan Beyt-ül-Makdis seyahatı ve sabahleyin Kureyş kavmi, Ondan Beyt-ül Makdis'in târifatını istemesi üzerine hâsıl olan bir mu'cizeyi bahsedeceğiz. Şöyle ki:Mi'rac gecesinin sabahında, Mi'râcını Kureyş'e haber verdi. Kureyş tekzib etti. Dediler: "Eğer Beyt-ül Makdis'e gitmiş isen, Beyt-ül Makdis'in kapılarını ve duvarlarını ve ahvâlini bize târif et." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman ediyor ki: $Yâni: "Onların tekziblerinden ve suâllerinden pek çok sıkıldım. Hattâ öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Birden Cenab-ı Hak, Beyt-ül-Makdis'i bana gösterdi; ben de Beyt-ül-Makdis'e bakıyorum, birer birer herşey'i târif ediyordum." İşte o vakit Kureyş baktılar ki: Beyt-ül-Makdis'ten doğru ve tam haber veriyor...Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Kureyş'e demiş ki: "Yolda giderken sizin bir kafilenizi gördüm kâfileniz yarın filân vakitte gelecek. Sonra o vakit kâfileye muntazır kaldılar. Kâfile bir saat teehhür etmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ihbarı doğru çıkmak için, ehl-i tahkikın tasdikıyla, Güneş bir saat tevakkuf etmiş. Yâni Arz, O'nun sözünü doğru çıkarmak için; vazifesini, seyahatını bir saat tâtil etmiştir ve o tâtili, Güneş'in sükunetiyle göstermiştir. İşte Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın birtek sözünün tasdikı için, koca Arz vazifesini terkeder; koca Güneş şâhid olur. Böyle bir Zâtı tasdik etmeyen ve emrini tutmayanın, ne derece bedbaht olduğunu.. ve O'nu tasdik edip emrine $ diyenlerin ne kadar bahtiyar olduklarını anla. M.)
Mİ'RAC-UN NEBİ: Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) huzur-u İlâhîde yükselmesi.(Mi'râc-un Nebi : Zât-ı Ahmediyye (A.S.M.) Efendimizin seyr-i sülukundan ibârettir. Zât-ı Muhammediye'nin bütün kâinatın fevkine çıkıp, bütün mevcudattan geçip, bütün mahlukatın Hâlikı ile umumî, küllî, ulvî bir sohbetidir.)(Mi'rac meselesi erkân-ı imaniyyenin usulünden sonra terettüb eden bir neticedir. Ve erkân-ı imaniyyenin nurlarından medet alan bir nurdur. Erkân-ı imaniyyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı elbette bizzat isbat edilmez. Çünkü Allah'ı bilmeyen, peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvatın vücudunu inkâr eden adamlara Mi'rac'dan bahsedilmez. Evvelâ o erkânı isbat etmek lâzım geliyor. S.) (Bak: Bast-ı zaman)
Mİ'RAC GECESİ: Leyle-i Mi'rac da denir. Arabî aylardan Receb-i şeri'fin yirmiyedinci gecesidir.
Mİ'RACİYYE: Mi'raca âid. Mi'rac hakkında. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Mi'rac mu'cizesi hakkında yazılmış manzume veya bu hususta yazılan eser.
MİRTAC: Kapı kilidi. * Dar yol.
MİRTAC: Yarış atlarının beşincisi.
MİZAC: Huy, tabiat, fıtrat, bünye. * Bir şeyle karıştırılmış olan başka bir şey.
MİZAC-I NÂZİK: İnce yaradılış. Nâzik tabiat.
MİZ'AC: Bir yerde karar etmeyen kadın.
MİZAC-DAN: f. Mizac bilen, mizaçtan anlıyan.
MİZACGİR: f. Mizâc ve keyiflere göre hareket eden.
MİZLAC (MİZLÂK): El ile açılan kilit.
MİZVAC: Çok koca değiştiren kadın. Çok kocalı kadın.
MUACCEL: Acele olunmuş, ta'cil edilmiş, mühletsiz. Peşin. Va'desiz.
MUACCELÂNE: Acele olarak. Peşin olarak.
MUACCELAT: (Muaccel. C.) Peşin ödemeler.
MUACCELE: Beylik ve evkaf kiralarından peşin alınan kısım.
MUACCELEN: Peşin olarak. * Çabuk ve acele olarak.
MUACCİZ: Sıkıcı. Bıktırıcı. Usandırıcı. Taciz edici. Rahatsız eden. Yapışkan. Sırnaşık.
MUHACAT: (Hecv. den) Birbirini hicvetme. Karşılıklı olarak birbirlerini yerme.
MUHACAT: Bilmece hususunda birbiriyle zekâ yarışına çıkma.
MUHACCE: (Hüccet. den) İddiâ edip münakaşa ederek deliller ve hüccetler gösterme. İsbatlar gösterme.
MUHACCEB: Perdelenmiş, tecrid edilmiş. Perde ile ayrılmış.
MUHACCEL: Ayağı sekili, beyazlı at. * Gerdeğe konulmuş.
MUHACERE: Birbirini men'etmek, birbirine engel olmak.
MUHACCİL: (Haclet. den) Utandıran, tahcil eden.
MUHACEMAT: Hücumlar, üşüşmeler. Her taraftan ve birden hücum etmeler.
MUHACEME: Hücum etme, saldırma.
MUHACERAT: Göç etmeler, hicretler. Muhacirlik.
MUHACERET: (Hicret. den) Hicret etme, göç etme, göçme.
MUHACET: (Hecv. den) Karşılıklı olarak birbirini hicvetme, yerme.
MUHACEZE: Fısıldamak.
MUHACİM: Hücum eden, saldıran.
MUHACİMÎN: (Muhâcim. C.) Hücum edip saldıranlar, üşüşenler.
MUHACİR: Göç eden, bir memleketten kalkıp, başka bir yere yerleşen. * Mc: Allah'ın yasak ettiğinden uzaklaşan.
MUHACİRÎN: Göç edenler, hicret edenler. İslâmiyetin ilk zuhurunda İslâm olanlardan Mekke'den Medine'ye hicret eden sahâbeler. (Bak: Ensar)
MUHTAC: İhtiyacı olan. Akşam evinde yiyeceğini bulamayacak derecede fakir olan. Bir şey kendine lâzım olan kimse. Bir eksiğini tamamlamak isteyen. Fakir.
MUHTAC-I TA'RİF: Tarif edip anlatmağa muhtaç.
MUHTACÎN: (Muhtac. C.) Muhtaç kimseler. İhtiyaç sâhibleri. Fakirler, yoksullar.
MUHTACİYET: İhtiyaç sahibi olmak. Muhtaçlık, fakirlik, sefalet, yoksulluk.
MUNZACIR: Yüreği sıkılmış.
MUSFAC: Yassı başlı. * Ellerini birbirine vurup sesini işittirdikleri kişi.
MUTAZACCI': Üşengeç, tenbel.
MUTAZACCIR: Sıkıntılı. İçi sıkılan. Rahatsız.
MUVACEHAT: Yüzleşmeler. Yüzyüze gelmeler.
MUVACEHE: Karşı, ön. * Yüzyüze gelme. Yüzleşmek. * Huzurunda olmak.
MUVACEHETEN: Karşı karşıya. Yüz yüze.
MUZACEA: Bir yerde beraber yatmak.
MUZTACİ': Yan tarafına uzanan, yan üstü yatan.
MUZTACİAN: Yan üstü yatarak, yan tarafına uzanarak.
MÜBALAĞACUYÂNE: f. Haddini aşar dercede izah edercesine. Mübâlağa yaparcasına. * Mübâlağa arayan.
MÜCAC (MÜCÂCE): Ağızdan atılan tükrük.
MÜDACA(T): Adâvetini gizlemek, düşmanlığını belli etmemek.
MÜDACENE: Horluk. * İki yüzlülük, riyâkârlık.
MÜFACAT: Ansızın olmak.
MÜFACEE: Ansızın olmak.
MÜFTAC: Bevletmek için iki ayağını ayırıp duran deve.
MÜHACENE: Kabahat, noksanlık, nâkıslık. * Asılsızlık. * Ayıplı söz söylemek. * İlmi zâyi olmak.
MÜHACERE: Bir yerden ayrılmak. * Başka yere intikal etmek.
MÜMACEDE: Övünme.
MÜNACAT: Allah'a yalvarmak. Duâ. Allah'tan necat için dua. * Yalvarmak için yazılan duâ veya manzume. * Sürurlaşmak, neşelenmek.Yazılı münâcâta bir misâl:(Ey Rabb-i Rahimim! Resul-i Ekreminin tâlimiyle ve Kur'an-ı Hakim'in dersiyle anladım ki: Başta Kur'an ve Resul-i Ekrem'in olarak, bütün mukaddes kitaplar ve peygamberler bu dünyada nümuneleri görülen celâli ve cemâli isimlerinin tecellileri, daha parlak bir surette ebed-ül âbâdda devam edeceğine ve bu fâni âlemde nümuneleri müşahede edilen ihsanatının daha şa'şaalı bir surette Dâr-ı Saadette istimrarına ve bekasına ve bu dünyada onları gören müştakların ebedde dahi refakatlarına ve beraber bulunmalarına bil'icma', bil'ittifak şehadet ve delâlet ve işaret ederler.Hem yüzer mu'cizat-ı bâhiresine ve âyât-ı katıasına istinaden, başta Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'an-ı Hakim'in olarak, bütün ervah-ı neyyire ashabı olan enbiyalar ve kulub-u nuraniyye aktabı olan Evliyalar ve ukul-ü münevvere erbabı olan Asfiyalar, bütün suhuf ve kütüb-ü mukaddesede, Senin çok tekrar ile ettiğin vaadlerine ve tehditlerine istinaden ve Senin, kudret ve rahmet ve inayet ve hikmet ve celâl ve cemâlin gibi kudsî sıfatlarına ve şen'lerine ve izzet-i celâline ve Saltanat-ı Rububiyyetine itimaden ve keşfiyat ve müşahedat ve ilmelyakin itikadlariyle, Saadet-i Ebediyyeyi cin ve inse müjdeliyorlar. Ve ehl-i dalâlet için Cehennem bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar ve iman edip şehadet ediyorlar...Ey Kadir-i Hakim! Ey Rahman-ı Rahim! Ey Sâdık-ul-Va'd-il-Kerim! Ey izzet ve azamet ve celal sahibi Kahhâr-ı Zülcelâl! Bu kadar sâdık dostlarını ve bu kadar vaadlerini ve bu kadar sıfât ve şuunatını tekzib edip, saltanat-ı rububiyyetinin kat'i mukteziyatını ve sevdiğin ve onlar dahi Seni tasdik ve itaatle kendilerini Sana sevdiren hadsiz makbul ibadının hadsiz dualarını ve dâvalarını reddederek, küfür ve isyan ile ve seni va'dinde tekzib etmekle Senin azamet-i kibriyana dokunan ve izzet-i celaline dokunduran ve uluhiyyetinin haysiyyetine ilişen ve şefkat-i rububiyyetini müteessir eden ehl-i dalalet ve ehl-i küfrü, haşrin inkârında tasdik etmekten yüzbin derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve âlisin! Böyle nihayetsiz bir zulümden, bir çirkinlikten Senin nihayetsiz adaletini ve cemalini ve rahmetini takdis ediyorum! ş.)
MÜNACAT-I RAHMAN: Rahman'a yalvarmak. Cenab-ı Hakk'a dua ve niyazda bulunmak.
MÜNACEDE: Muavenet, yardım.
MÜNACEZE: Bitip tükenmek.
MÜNHARİF-ÜL MİZAC: Rahatsız, keyifsiz.
MÜRACAAT: (Rücu'. dan) Geri dönmek. * Baş vurmak, izin almak için veya bir iş için alâkadarlarla görüşmek. * Mütalâa istemek, danışmak.
MÜRACAATGÂH: f. Müracaat olunup başvurulacak yer.
MÜRACAHA: (İyilikte) Üstün gelmek için yarışma.
MÜRACCEB: Muazzam, hürmetli.
MÜSACELE: Nöbetleşmek.
MÜŞACEBE: Üzerine urba astıkları ağaç.
MÜŞACENE: Yakınlık, karabet.
MÜŞACERAT: (Müşacere. C.) Dövüşmeler, vuruşmalar, kavgalar.
MÜŞACERE: Sözle karşılıklı çekişme. Kavga, niza. * Birbirine ağaçla vurma.
MÜŞACİR: Sözle nizâ eden, kavga eden.
MÜTACERE: Ticaret yapma.
MÜTEACCİB: Taaccüb eden, şaşan, şaşakalan.
MÜTEACCİBÂNE: f. şaşakalma suretiyle. Taaccüb eder şekilde.
MÜTEACCİL: (Acele. den) Acele eden, aceleci.
MÜTEACCİLÂNE: f. Acelecilikle, acele ederek.
MÜTEACCİLÎN: (Müteaccil. C.) Acele edenler, aceleciler.
MÜTEACCİN: Hamurlaşan. Hamur haline gelen.
MÜTEHACCİM: Cüsseli, hacimli.
MÜTEHACCİR: Taşlaşmış, taş haline gelmiş.(Gölgeli gölgesiz suretler; ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riyâ-yı mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki; beşeri zulme ve riyaya ve hevâya, hevesi kamçılayıp teşvik eder. S.)
MÜTEHACİ: (Hicv. den) Bir kimseyi hicveden, yeren.
MÜTEHACİM: Birbirine hücum eden, saldıran.
MÜTEHACİMÂNE: f. Birbirine saldırır ve hücum eder şekilde.
MÜTEHACİMÎN: (Mütehacim. C.) Birbirine hücum edenler, saldıranlar.
MÜTEHACİYANE: f. Hicvedercesine.
MÜTEMACİD: İtibar, şeref ve haysiyetiyle iftihar edip övünen.
MÜTENACİ: Fısıldayan, fısıltı ile konuşan. Tenâci eden.
MÜTENACİYÂNE: Fısıldaşanlar gibi, fısıldaşana yakışır surette.
MÜTEŞACİR: (C.: Müteşâcirin) Birbirlerine sopayla, ağaçla vuran.
MÜTEŞACİRÂNE: f. Birbirlerine sopayla vururcasına.
MÜTEŞACİRÎN: (Müteşacir. C.) Birbirlerine ağaçla, sopayla vuranlar.
MÜTEVACİD: Sahte ve yapma olarak vecde gelen.
MÜTEVACİH: Yüzleşen, yüz yüze gelen.
MÜTEVACİHEN: Karşılaşarak, karşı karşıya olarak. Yüz yüze gelerek, yüzleşerek.
MÜŞACERAT: (Müşacere. C.) Dövüşmeler, vuruşmalar, kavgalar.
MÜTEŞACİRÂNE: f. Birbirlerine sopayla vururcasına.
NACAK: Bir ağaç sapa geçirilen, ağzı keskin, genişçe demir âlet. Balta.
NACİ: Kurtulan. Necat bulan. * (Mi: 1849-1892) Muallim Naci diye meşhur olan bir İstanbul'lu şâir. Lügat-ı Naci'yi "Fetva" kelimesine kadar hazırlamıştır.
NACİ': Hazmı kolay olan yiyecek.
NACİ(YE): Kurtulmuş, necat bulmuş. Cennetlik olan.
NACİL: Nesli kerim, şerefli olan, soyu temiz.
NACİLEYN: Ana ve baba, ecdad ve evlâd, dedeler ve babalar.
NACİR: Ağaçlarda yaprak saplarının dibindeki filiz.
NACİS: İyileşmez hastalık.
NACİŞ: Avı ürküterek avcının tarafına kovalayan adam.
NACİYE: (C.: Nâciyât) Sür'atli deve.
NACİZ: Azı dişi.
NACİZ: Hâzır.
NACU: f. Çam ağacı.
NACUD: f. Büyük kadeh.
NACUR: Sırça tabak.
NACÜV: f. Çam ağacı.
NAÇİZ: (Nâ-çiz) f. Çok küçük, ehemmiyetsiz şey, değersiz, hükümsüz.
NAÇİZANE: f. Çok ehemmiyetsiz olarak. Pek ufak olarak.
NA-MİZAC: f. Keyifsiz, rahatsız, hasta.
NA-MİZACÎ: f. Keyifsizlik, rahatsızlık, hastalık.
NARBAC: Nar aşı.
NEBAC: Sesi yüksek olan.
NEBBAC: Sesi sert olan.
NEFFAC: Mütekebbir. Kendini beğenen. Mağrur. * Şişkin.
NEHHAC: (Nehc. den) Kılavuz, rehber, mürşid. Doğru yolu gösterici.
NESSAC: Dokuyucu, dokuyan, çuhacı.
NEVACİZ: (Nâciz. C.) Azı dişlerinin arkasındaki altlı üstlü bulunan dişler.
NİAC: (Na'ce C.) Dişi koyunlar.
NİSACET: Dokumacılık.
NİTAC: Yavrulama, yavru doğurma.
NÜTAC: Doğurmak. * Gebe devenin karnındaki yükü.
PAÇAN: f. Saçan, saçıcı.
PAÇAVRE: f. Paçavra, kirli bez.
PAÇEK: f. Tezek, mayıs.
PAÇENG: f. Küçük pencere. * Baca, menfez delik.
PAZAC: f. Ebe kadın. * Dadı, sütnine.
PILAÇKA: (Arnavutça) Tar: Muharebede ve yağmada alınan eşya, çapul.
RAC: f. Mide.
RACİ: Rica eden, eden, uman, yalvaran. Niyaz eden. Ümitli.
RACİ': (Rücu. dan) Geri dönen, ric'at eden. * Dair, aid, alâkası olan, dokunur olan, müteallik. * Gr: Bir şahıstan kinaye olan zamir.
RACİBE: (C.: Revâcib) Parmağın el ayasına bitişik olan boğumu.
RACİFE: Şiddetle sarsan sarsıntı. Dünyayı yerinden oynatan vakıa. İlk nefha.
RACİH: Üstün olan. Kıymetli, faziletli ve itibarı fazla olan. * Fık: Beyyinatta, bürhan ve delilin tercihinde delili üstün, beyyinesi evlâ ve makbul olan taraf.
RACİH-İ MERCUH: Bürhan ve delillerin tercih ve üstünlük esasları.
RACİHA: Tercihli, daha önce diğerlerinden üstün.
RACİL: Yaya olarak, yürüyerek.
RACİLEN: Yaya. Piyade. * Mc: Cahil, bilgisiz.
RACİN: Adama alışmış davar.
RACİYANE: f. Rica ederek, yalvararak.
RAMPACI: Eski deniz muharebelerinde yakından dövüşerek zabtedilmek istenilen bir düşman gemisine hücumla borda bordaya gelindiği sırada düşman gemisindeki askerlerin vuku bulacak hücumunu menetmek için güverteye yayılan silâhendazlar.
REBACE: Bönlük, ahmaklık, biladet.
RECAC: Her şeyin zayıfı.
RECRACE: Asker kalabalığı. * Ses çokluğu.
REHVAC: Kebabı iyi pişirmek.
REVAC: Sürüm. Kıymet, değer, geçerlik, makbuliyet.
REVACDÂR: f. Sürümlü ve revâcda olan mal.
RİBAC: Kanatlarının ortasında küçük kapısı bulunan büyük kapı.
SAC: Hint vilâyetinde yetişen siyah ve büyük cins bir ağaç. * Geniş, yuvarlak libas. (Araplar giyerler)
SACE: Hatıl ağacı. * Altın ve gümüş ayarını astıkları ağaç.
SACİ': Seci'li ve kafiyeli söz söyleyen, konuşan. * Kasdedici, kasdeden.
SACİD: Secde eden, Allah'ın (C.C.) huzurunda başını yere koyarak dua eden. Hâdis meâli: "Bir kulun Rabbine en yakın olduğu an: O'na secde ettiği zamandır."
SACİM: (C: Secâm) Akıcı, akan, sâil.
SACİR: Selin gelip su ile doldurduğu yer.
SACUR: Köpeğin boynuna takılan tasma.
SÂHİB-ÜT TÂC: Tâc, sâhibi, İncil'de mezkur Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ismi.
SALENBAC: Uzun ince balık.
SEBÜKMİZAC: f. Hafif mizaçlı.
SECCAC: Çağlayan. Şarıltı ile akan.
SECCAC: Suyu çok olan süt.
SEDACET: Sâdelik.
SEDACET-İ KELÂM: Söz sadeliği.
SEHHAC: Yeri eliyle veya ayağıyla sıyıran kimse.
SELACİKA: (Selçuk. C.) Selçuklular.
SELLAC: Buzcu, buz satan adam.
SEMACET: Kötü görünüş, çirkinlik. * Söz çirkinliği. * Kabahat.
SEMACET-İ İBTİDA: Sözün başlangıcındaki çirkinlik.
SEMHAC: Arkası uzun olan at ve eşek.
SERAÇE: f. Küçük saray. Küçük konak. Saraycık.
SERAMAC: f. Boyunduruk.
SERTAC: f. Baş tacı olan. Çok sevilen. Hürmet edilen. En ileri.
SİDRE AĞACI: "Arabistan kirazı" denen bir ağaç.
SİKBAC: Ekşi aş.
SİRAC: Işık. Lâmba. Fener. Mum. Kandil. * Şevk veren şey. * Güneş ve ay mânâsına veya Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) "Nur saçan" meâlinde verilen bir isimdir.(Hem o Bürhan-ı Hak ve Sirac-ı Hakikat öyle bir din ve şeriat göstermiştir ki, iki cihanın saadetini te'min edecek desatiri câmi'dir. M.)
SİRAC-I RÂH-I HİDÂYET: Hidayet yolunun ışığı.
SİRAC-ÜN NUR: Nurun lâmbası. * Risale-i Nur Külliyatından bir mecmuanın adı.
SİRAC-ÜS SÜRC: Lâmbaların lâmbası. En parlak nur. En parlak ışıklı eser.
SİYAC: Dikenli duvar.
SU-İ MİZÂC: Sıhhat bozukluğu, huy fenalığı.
SUKATAÇİN: f. Kırıntı, döküntü toplayan. Artık toplayan.
SÜAC: Koyun avazı, koyun sesi.
ŞACİNE: (C.: Şevâcin) Ağaçlı ve meşeli dere.
ŞACİR: Ayak altında ızdırap çekmek.
ŞAYAN-I İHTİCAC: Delil ve isbatın makbuliyeti.
ŞEFACEREF: (Şefâcürf) Yar üstü. Uçurum kenarı.
ŞEHACİR: Rahm.
ŞİFA-İ ÂCİL: Hastalıktan çabuk kurtulma.
ŞİMRAC: (C.: Şemâric) Seyrek seyrek dikmek. * Yalan karışık söz.
TAACCÜB: şaşma, hayret etme. Tahayyür."Resul-ü Ekrem'den (A.S.M.) rivayet olunuyor ki: "Taaccüb bütün taaccüb ona ki: Cenab-ı Hakk'ın halkını görüp dururken Allah'da şek eder. Şuna taaccüb olunur ki: Neş'et-i ulâyı tanır da neş'et-i uhrâyı inkâr eder. Şuna da taaccüb olunur ki: Her gün her gece ölüp dirilip dururken ba's-ü nüşuru inkâr eder. şuna da taaccüb olunur ki: Cennet'e ve naim-i Cennet'e iman eder de yine dâr-ül gurur için çalışır. Şuna da taaccüb olunur ki: Evvelinin bulaşık bir nutfe, âhirinin mülevves bir ciyfe olduğunu bilir de yine tekebbür ve tefâhur eder." (E.T.)
TAACCÜC: Şamata, gürültü, patırtı.
TAACCÜL: Acelecilik. Acele etmek.
TAACCÜLAT: (Taaccül. C.) Acele etmeler. Acelecilikler.
TAACCÜN: (Acn. dan) Hamurlaşma, hamur hâline gelme, mâcun gibi olma.
TAACİB: Acayib şeyler. Tuhaf şeyler.
TAAC'UC: Çeşitli seslerin birbirine karışması.
TAADDÜD-Ü EZVAC: (Bak: Taaddüd-ü zevcat)
TAC: Hükümdarların başlarına giydikleri mücevherli ve kıymetli taşlarla süslü başlık. * Müslümanların, Peygamberimizin sünnetine uygun olarak veya onu temsilen başlarına sardıkları örtü; sarık, imame. * Gelinlerin başlarına koydukları cevahirli süslü başlık. * Kuşların başındaki uzunca tüy. * Çiçeklerin ortalarındaki renkli parlak kısım.
TAC-I SER: Baş tacı. * Mc: Çok sevilip itibar edilen şey veya kimse. Muhterem, aziz.
TACBEYT: Edb: Bir kasidenin sonlarında nazmedenin ismi bulunan beyit.
TACDAR: f. Taçlı. Taç giyen padişah. Hükümdar.
TACDARANE: f. Hükümdarlara yakışacak şekilde. Hükümdarca.
TACDARÎ: f. Padişahlık, hükümdarlık.
TACEN: Tava. * Büyük kiremit.
TACGAH: f. Hükümet merkezi.
TACİR: Ticaret yapan, ticaretle uğraşan.
TACSER: (Bak: Tâc-ı ser)
TAC Ü SERİR: Taç ve (üzerine oturulan) taht.
TACVER: f. Hükümdar, pâdişâh.
TADACCU': Üşenme, gevşek davranma.
TADACCUR: (Ducret. den) Sıkılma, sıkıntı, iç sıkılması.
TADACÜM: İhtilâf. Anlaşmazlık. * Eğrilik.
TAHACC: Husumet etmek, düşmanlık yapmak, kin tutmak.
TAHACCÜM: (Hacm. den) Büyüme, irileşme, hacim peyda etmek.
TAHACCÜR: Taşlaşmak. Taş kesilmek. Donup kalmak.
TAHACCÜRAT: (Tahaccür. C.) Taşlaşmalar, taş kesilmeler.
TAHACİ': Eğlenmek. * Tenbellik etmek.
TAHACU: Hicvedişmek. Mesel söyleşmek.
TAHACÜC: Hüccetleşmek. Birbirinden hüccet talep etmek, delil istemek.
TAHACÜZ: Men'edişmek, karşılıklı engel olmak.
TALAC: f. Bağırma, feryad, çığlık. * Ses, sada. * Kavga. * Meş'ale.
TÂRÂC: f. Yağma, talan, çapul. * Yağmalama, talan etme.
TÂRÂC-GER: f. Yağmacı, çapulcu.
TÂRÂC-KERDE: f. Yağmalanmış, talan edilmiş.
TAZACCU': Gevşek davranma, üşenme.
TAZACCUR: Sıkıntı. İç sıkılma.
TEHACCUR: (Bak: Tahaccür)
TEHACİ: (Hecâ. dan) Hicivleşme. * Hicvetme, yerme.
TEHACÜM: Birbirine hücum etme. * Bir yere istekle, hızlıca toplanmak, üşüşmek.
TEHACÜR: Birbirinden ayrılmak. * Kesilmek.
TEMACÜD: (Mecd. den) Büyüklüğünü ve şerefini çoğaltma.
TENACİ: Fısıltı ile birbirine gizli söylemek.
TENACÜŞ: Satın almak.
TERACİM: (Teracüm) (Tercüme. C.) Tercüme edilmiş olanlar. Tercümeler.
TERACU': (Rücu. dan) Bir yere veya bir kimseye dönme. * Birinden ayrılma. * Dönme, vazgeçme.
TERACÜM: Taşla atışmak.
TESACÜL: Fahirlenmek gururlanmak, kibirlenmek, tefahur.
TEŞACÜR: (şecer. den) Sopalarla vuruşma. Birbirine girme kavga, dövüş.
TEŞEBBÜH-Ü Bİ-L VÂCİB: (Bak: Aristo)
TEVACÜD: Kişinin kendini vecd suretinde göstermesi.
TEVACÜH: (Vech. den) Yüz yüze olma. Karşı karşıya gelme.
TEZACÜR: Birbirini kandırıp bir iş üzerine ümitlendirme.
TÜNDMİZAC: f. Sert huylu.
TÜVAC: Koyunun melemesi.
TEŞACÜR: (Şecer. den) Sopalarla vuruşma. Birbirine girme kavga, dövüş.
TEŞEBBÜH-Ü Bİ-L VÂCİB: (Bak: Aristo)
UCACET: (C.: İcâc) Dişi deve sürüsü. * Toz. * Yüce avazlı, yüksek sesli.
ÜCAC: Tuzlu, acı su.
VÂCİB: (Vücub. dan) (C.: Vâcibât) Lüzumlu, mecburi olan. * Fık: Yerine getirilmesi her müslüman için gerekli ve borç olup, yapılmadığı takdirde büyük günah olan Allah'ın emirleri. Yapılması zannî delil ile belli olan. Terki câiz olmayan. Yapılması şer'an kat'i derecede bir delil ile sâbit olmamakla beraber, her halde pek kuvvetli bir delil ile sâbit bulunan şeydir. (Vitir ve Bayram namazları gibi.) * İlm-i Kelâm'da: Varlığı zaruri olup, olmaması imkânsız bulunan.
VÂCİB-ÜL İFA: İfa edilmesi lüzumlu olan. Yapılması gerekli olan.
VÂCİB-ÜL VÜCUD: Vücudu mutlak var olan, yokluğu mümkün olmayan Cenâb-ı Hak.(Vâcib-ül vücuddur, yâni; O'nun vücudu zâtîdir, ezelîdir, ebedîdir, ademi mümteni'dir. Zevali muhaldir. Tabakat-ı vücudun en râsihi, en esaslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir. Sair tabakat-ı vücud O'nun vücuduna nisbeten gayet zayıf bir gölge hükmündedir. M.) (Bak: Kıyam-ı binefsihî, Vücud)
VÂCİBÂT: (Vâcibe. C.) Yapılması lüzumlu olan şeyler. Vâcib olan şeyler.
VÂCİBE: Yapılıp yerine getirilmesi vâcib derecesinde lüzumlu olan şey.
VACİD(E): Vücuda getiren. * Varlıklı. Fâtır. Gani ve zengin. * Mevcud olan.
VACİFE: Muztarib olan. Istırab çeken. Korkan. * Sallana sallana yürüyen.
VACİZ(E): Kısa.
VAKT-İ HÂCET: İhtiyaç vakti. Lüzumlu vakit.
VÂLÂCÂH: f. Mevkii yüce, rütbesi yüksek olan.
VEHHAC: Parıl parıl. Pek şa'şaalı. * Çok alevli.
ZAC: Kara boya.
ZACC: Cenk arasında medet istemek. Savaşta yardım istemek.
ZACİR(E): Mâni olan, alıkoyan, yasak eden. Zecreden. Zorlayan.
ZECCAC: Şişeci. Camcı. Sırça işleri yapan.
ZERYAC: Zerde aşı.
ZEVACİR: (Zâcire. C.) Yasak edenler, men'edenler, önleyenler.
ZİBAC: Nedimelik etmek. * Sohbet etmek.
ZİCAC: Karanfil.
ZULM-Ü MÜTEHACCİR: Taş haline gelmiş, zulüm. (Bak: Sanemperest)
ZÜCAC(E): Cam, şişe, sırça.
ZÜCACÎ: Camcı, şişeci, sırçacı.
ZÜCACİYYE: Cam veya sırçadan yapılı kaplar.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
AC'AC : Çağırış.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...