Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ADA: Gr : Kendinden sonra gelen ismi cerreder. Harf-i cerr'dir. "...den başka, ...den gayrı" mânasına gelir. (Bak: Mâadâ)
ADA: Etrafı su ile çevrili kara parçası.
Etrafı yollarla çevrili arsa ve binalar takımı.
ÂDÂB: (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir."Edipler edepli olmalı" yani yazarlar, edebiyatçılar dine, ahlâka ve terbiyeye uymalı. Aksi halde edebiyatçı adına lâyık olamazlar, edepsiz olurlar.(Sünnet-i Seniyyenin meratibi var. Bir kısmı vâciptir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı Garrâ'da tafsilâtiyle beyan edilmiş. Onlar muhkemattır. Hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da, nevâfil nevindendir. Nevâfil kısmı da iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tâbi Sünnet-i Seniyye kısımlarıdır. Onlar dahi Şeriat kitablarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid'attır. Diğer kısmı, "âdâb" tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniyye kitablarında zikredilmiş. Onlara muhalefete, bid'a denilemez. Fakat âdâb-ı Nebevi'ye bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakiki edebden istifade etmemektir. Bu kısım ise (örf ve âdât), muamelât-ı fıtriyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tevâtürle malum olan harekâtına ittiba etmektir. Meselâ: Söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taalluk eden çok Sünnet-i Seniyyeler var. Bu nevi Sünnetlere "âdâb" tabir edilir. Fakat o âdâba ittiba eden, âdâtını ibadete çevirir. O âdâbdan mühim bir feyz alır. En küçük bir âdâbın mürââtı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı tahattur ettiriyor; kalbe bir nur veriyor. Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimi İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taalluk eden Sünnetlerdir. Şeâir, âdeta hukuk-u umumiye nev'inden cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyle o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes'ul olur. Bu nevi şeâire riya giremez ve ilân edilir. Nâfile nev'inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir. Sünnet-i Seniyye, edebdir. Hiçbir mes'elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: $ Yâni : "Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş." Evet Siyer-i Nebeviyyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, kat'iyyen anlar ki: Edebin envâını, Cenab-ı Hak, Habibinde cem'etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terkeden, edebi terkeder. L.)
ÂDÂB-I MİLLİYE: Millete ait edep ve terbiyeler.
ÂDÂB-I MUAŞERET: Beraber yaşayışta, hoş ve İslâmca yaşama ve geçinme usulleri. Peygamberin (A.S.M.) sünnetine uygun olan hareket. İnsanlara karşı edebli olma, insanca ve İslâmca yaşama âdâbı. Adâba dair sünnet-i peygamberiyeye uymak.(... İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muâmele etmektir. M.)
ÂDÂB-I UMUMİYE: Umumi ahlâk kaideleri.
ÂDÂB U ERKÂN: Edebler, kaideler ve rükünler. Ahlâk ve terbiye kaideleri.
ADAHİ: (Udhiye. C.) Kurbanlar.
ADAHİK: (Udhuke. C.) Şakalar, gülünç şeyler.
ADAK: Nezredilen şey. (Bak: Nezr)
ADAKK: İnce, dakik.
ADAL: Gümüşü az olan para.
ADALAT: (Adale. C.) Adaleler.
ADALE: Tıb: Bedenin hareketini icra eden ve birbirinden, ince bir perde ile ayrılan sinirli et kısımlarından her biri. Hepsine birden et (Lahm) tâbir edilir.
ADALET: Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek. Suçluya Allah'ın emrini icra etmek.(Adâlet iki şıktır. Biri mübet, diğeri menfidir. Müsbet ise; hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım adâlet; bu dünyada bedahet derecesinde ihâtası vardır. Çünkü her şeyin istidat lisaniyle ve ihtiyac-ı fıtrî lisaniyle ve ıztırar lisaniyle Fâtır-ı Zülcelâl'den istediği bütün matlubatını ve vücut ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu mahsus mizanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşahede veriyor. Demek adâletin şu kısmı, vücut ve hayat derecesinde kat'i vardır. İkinci kısım menfidir ki: Haksızları terbiye etmektir. Yâni, haksızların hakkını, tâzib ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise; çendan tamamiyle şu dünyada tezahür etmiyor. Fakat, o hakikatın vücudunu ihsas edecek bir surette hadsiz işarat ve emarat vardır. Ezcümle: Kavm-i Âd ve Semud'dan tut, tâ şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i te'dib ve tâziyâne-i ta'zib, gayet âli bir adâletin hükümran olduğunu hads-i kat'i ile gösteriyor. S.) (Bak: Fâtih Sultan Mehmed)
ADÂLET-İ İLÂHİYE: Allah'ın adaleti.
ADÂLET-İ İZAFİYE: İzafi adalet veya adâlet-i nisbiye de denir. Küll'ün selâmeti için, cüz'ü feda eden adalet usulüdür.(Cemaat için ferdin hakkını nazara almaz, "ehvenüş-şer" diye bir nevi adalet-i izâfiyeyi yapmağa çalışır. Fakat adalet-i mahza kabil-i tatbik ise "adalet-i izafiye"ye gidilmez, gidilse zulümdür. M.)
ADÂLET-İ MAHZA: Adaletin tam hakikisi, tam adalet. (Adâlet-i mahza ile adalet-i izafiyenin izahı şudur ki: $ âyetin mâna-yı işarisi ile : Bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir fert dahi umumun selâmeti için feda edilemez. Cenab-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak, haktır. Küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük büyük için iptal edilemez. Bir cemaatin selâmeti için bir ferdin rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet nâmına, rızası ile olsa o başka meseledir. M.)(... Adâlet-i İlâhiyenin tam mânâsı ile tecelli etmesi için haşre ve Mahkeme-i Kübrâ'ya lüzum vardır ki, biri cezasını, diğeri mükâfatını görsün. İ.İ.)
ADALETKÂR: f. Adaletli, insaflı, adalet sahibi.
ADÂLETKÂRANE: f. Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette.
ADALETPENAH: f. Adâletli.
ADALL: Çok sapık, çok dalâlette.
ADAM: İnsan.
Erkek kişi.
Birinin tarafını tutan kimse.
İyi ve terbiyeli yetişmiş insan.
ADAMET: Ahmaklık, akılsızlık.
ADAN: Deniz kenarı.
ADAPTASYON: Fr. Tatbik etme işi. Bir şeyin bir başkasına göre ayarlanması. Bir canlının, yaşadığı muhite uyması işi.
Yabancı dilde yazılmış bir eseri yerli adlar ile ve yerli hayata uydurarak çevirme.
ADAPTE: Fr. Adaptasyonu yapılmış, tamamlanmış.
ADARR: En zararlı.
ÂDAT: Âdetler. (Bak: Âdet)
ADAVET: Husumet, düşmanlık. Kin. buğz. Garaz.(Adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mâna-yı hakikisinde olarak beraber cem olmazlar. Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalbde hakiki bulunsa, o vakit adâvet mecazi olur; acımak suretine inkılâb eder. Evet mümin, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için nass-ı hadis ile: "Üç günden fazla, mü'min mü'mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek." Eğer esbâb-ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatıyla bir kalbde bulunsa; o vakit muhabbet mecâzi olur; tasannu ve temelluk suretine girer. M.)
ADAY: (Bak: Namzed)
İçerisinde 'ADA' geçenler
AB-I ADÂLET: Doğruluğun ve adaletin feyz ve bereketi.
ABADAN: f. Mâmur, şen. İmâr edilmiş.
ÂDÂB: (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir."Edipler edepli olmalı" yani yazarlar, edebiyatçılar dine, ahlâka ve terbiyeye uymalı. Aksi halde edebiyatçı adına lâyık olamazlar, edepsiz olurlar.(Sünnet-i Seniyyenin meratibi var. Bir kısmı vâciptir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı Garrâ'da tafsilâtiyle beyan edilmiş. Onlar muhkemattır. Hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da, nevâfil nevindendir. Nevâfil kısmı da iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tâbi Sünnet-i Seniyye kısımlarıdır. Onlar dahi Şeriat kitablarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid'attır. Diğer kısmı, "âdâb" tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniyye kitablarında zikredilmiş. Onlara muhalefete, bid'a denilemez. Fakat âdâb-ı Nebevi'ye bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakiki edebden istifade etmemektir. Bu kısım ise (örf ve âdât), muamelât-ı fıtriyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tevâtürle malum olan harekâtına ittiba etmektir. Meselâ: Söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taalluk eden çok Sünnet-i Seniyyeler var. Bu nevi Sünnetlere "âdâb" tabir edilir. Fakat o âdâba ittiba eden, âdâtını ibadete çevirir. O âdâbdan mühim bir feyz alır. En küçük bir âdâbın mürââtı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı tahattur ettiriyor; kalbe bir nur veriyor. Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimi İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taalluk eden Sünnetlerdir. Şeâir, âdeta hukuk-u umumiye nev'inden cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyle o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes'ul olur. Bu nevi şeâire riya giremez ve ilân edilir. Nâfile nev'inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir. Sünnet-i Seniyye, edebdir. Hiçbir mes'elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: $ Yâni : "Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş." Evet Siyer-i Nebeviyyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, kat'iyyen anlar ki: Edebin envâını, Cenab-ı Hak, Habibinde cem'etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terkeden, edebi terkeder. L.)
ÂDÂB-I MİLLİYE: Millete ait edep ve terbiyeler.
ÂDÂB-I MUAŞERET: Beraber yaşayışta, hoş ve İslâmca yaşama ve geçinme usulleri. Peygamberin (A.S.M.) sünnetine uygun olan hareket. İnsanlara karşı edebli olma, insanca ve İslâmca yaşama âdâbı. Adâba dair sünnet-i peygamberiyeye uymak.(... İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muâmele etmektir. M.)
ÂDÂB-I UMUMİYE: Umumi ahlâk kaideleri.
ÂDÂB U ERKÂN: Edebler, kaideler ve rükünler. Ahlâk ve terbiye kaideleri.
ADAHİ: (Udhiye. C.) Kurbanlar.
ADAHİK: (Udhuke. C.) Şakalar, gülünç şeyler.
ADAK: Nezredilen şey. (Bak: Nezr)
ADAKK: İnce, dakik.
ADAL: Gümüşü az olan para.
ADALAT: (Adale. C.) Adaleler.
ADALE: Tıb: Bedenin hareketini icra eden ve birbirinden, ince bir perde ile ayrılan sinirli et kısımlarından her biri. Hepsine birden et (Lahm) tâbir edilir.
ADALET: Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek. Suçluya Allah'ın emrini icra etmek.(Adâlet iki şıktır. Biri mübet, diğeri menfidir. Müsbet ise; hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım adâlet; bu dünyada bedahet derecesinde ihâtası vardır. Çünkü her şeyin istidat lisaniyle ve ihtiyac-ı fıtrî lisaniyle ve ıztırar lisaniyle Fâtır-ı Zülcelâl'den istediği bütün matlubatını ve vücut ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu mahsus mizanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşahede veriyor. Demek adâletin şu kısmı, vücut ve hayat derecesinde kat'i vardır. İkinci kısım menfidir ki: Haksızları terbiye etmektir. Yâni, haksızların hakkını, tâzib ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise; çendan tamamiyle şu dünyada tezahür etmiyor. Fakat, o hakikatın vücudunu ihsas edecek bir surette hadsiz işarat ve emarat vardır. Ezcümle: Kavm-i Âd ve Semud'dan tut, tâ şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i te'dib ve tâziyâne-i ta'zib, gayet âli bir adâletin hükümran olduğunu hads-i kat'i ile gösteriyor. S.) (Bak: Fâtih Sultan Mehmed)
ADÂLET-İ İLÂHİYE: Allah'ın adaleti.
ADÂLET-İ İZAFİYE: İzafi adalet veya adâlet-i nisbiye de denir. Küll'ün selâmeti için, cüz'ü feda eden adalet usulüdür.(Cemaat için ferdin hakkını nazara almaz, "ehvenüş-şer" diye bir nevi adalet-i izâfiyeyi yapmağa çalışır. Fakat adalet-i mahza kabil-i tatbik ise "adalet-i izafiye"ye gidilmez, gidilse zulümdür. M.)
ADÂLET-İ MAHZA: Adaletin tam hakikisi, tam adalet. (Adâlet-i mahza ile adalet-i izafiyenin izahı şudur ki: $ âyetin mâna-yı işarisi ile : Bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir fert dahi umumun selâmeti için feda edilemez. Cenab-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak, haktır. Küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük büyük için iptal edilemez. Bir cemaatin selâmeti için bir ferdin rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet nâmına, rızası ile olsa o başka meseledir. M.)(... Adâlet-i İlâhiyenin tam mânâsı ile tecelli etmesi için haşre ve Mahkeme-i Kübrâ'ya lüzum vardır ki, biri cezasını, diğeri mükâfatını görsün. İ.İ.)
ADALETKÂR: f. Adaletli, insaflı, adalet sahibi.
ADÂLETKÂRANE: f. Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette.
ADALETPENAH: f. Adâletli.
ADALL: Çok sapık, çok dalâlette.
ADAM: İnsan. * Erkek kişi. * Birinin tarafını tutan kimse. * İyi ve terbiyeli yetişmiş insan.
ADAMET: Ahmaklık, akılsızlık.
ADAN: Deniz kenarı.
ADAPTASYON: Fr. Tatbik etme işi. Bir şeyin bir başkasına göre ayarlanması. Bir canlının, yaşadığı muhite uyması işi. * Yabancı dilde yazılmış bir eseri yerli adlar ile ve yerli hayata uydurarak çevirme.
ADAPTE: Fr. Adaptasyonu yapılmış, tamamlanmış.
ADARR: En zararlı.
ÂDAT: Âdetler. (Bak: Âdet)
ADAVET: Husumet, düşmanlık. Kin. buğz. Garaz.(Adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mâna-yı hakikisinde olarak beraber cem olmazlar. Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalbde hakiki bulunsa, o vakit adâvet mecazi olur; acımak suretine inkılâb eder. Evet mümin, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için nass-ı hadis ile: "Üç günden fazla, mü'min mü'mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek." Eğer esbâb-ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatıyla bir kalbde bulunsa; o vakit muhabbet mecâzi olur; tasannu ve temelluk suretine girer. M.)
ADAY: (Bak: Namzed)
AKS-İ SADÂ: Sesin bir yere çarpıp geri gelmesi. Yankı. Çok evvelden söylenen bir hakikatın sonradan tekrar edilmesi.
ALÂKADAR: Alâkalı, münâsebetdar.
AVADANCI: Tar: Osmanlı sarayında bir hademe sınıfı.
BADAM: f. Badem.
BADAME: f. İpek kurdu. * Zincir halkası. * Et beni. * Nazarlık. * Süslü şey. * Eski hırka.
BADAŞ: f. Mükâfat.
BEDÂDÂN: Eyerin iki yanı.
BIDADA: Derinin nazik ve yumuşak olması.
BADAŞ: f. Mükâfat.
CEMADAT: Katı cisimler, cansızlar.
CEMR-ÜL GADA: Ateşi çok devam eden ağacın ateşinin koru.
DADA: f. Halayık. Çocuk bakıcı. Dadı.
DADAN: Kesmez kılıç. * Fakir, muhtaç kişi.
DADAR: f. Allah (C.C.) * Adaletli, âdil, doğru olan hükümdar.
DADAŞ: Delikanlı, babayiğit kimse. * Erkek kardeş.
DEHADAR: f. Uyanıklık, zeki ve çok akıllı oluş.
DEVADAR: f. Devâlı, devâ verici, iyileştiren.
DÜNYADÂR: f. Dünya işleriyle uğraşan, mal ve mülk sahibi olan. Dünya hayatına fazla meyilli olan.
EHL-İ HADARET: şehirlerde yaşayan. Medeni.
FARKADAN: (Bak: Ferkadan)
FERKADAN: Şimâl kutbuna yakın parlak ve küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet bulmağa yarayan, sık sık karşı karşıya gelen iki yıldız (İkizler mânasına).
FESADAT: (Fesad. C.) Bozukluklar. Kötülükler. Karışıklıklar.
ÇUHADAR: Ayak hizmetinde bulunan çuha elbiseli yahut çuhadan olan perdenin haricinde emre hazır bulunan hademe.
GADA: (Gazâ) (Gadat. C.) Dağ armudu ağaçları. Dikenli ağaçlar. * Ateşi uzun müddet devam eden seksek ağacı.
GADA: Öğle yemeği. (Bak: Gıda)
GADAB: (Bak: Gazab)
GADAİR: (Gadire. C.) Saç örgüleri.
GADAK: Çok fazla, bol, kesir.
GADARÎF: (Gudruf. C.) Kıkırdak kemikleri, kıkırdaklar.
GADAT: Sabahın erken zamanı. Sabah vakti.
GİRİT MADALYASI: Tar: Biri Sultan Aziz diğeri Sultan II.Abdülhamid devrinde olmak üzere ihdas olunan madalyalar. Her ikisinin de altun ve gümüş olmak üzere iki türlüsü vardı. Girit işinde hizmeti görünen devlet ricaline altun, ikinci derecedeki memurlarla halka, gümüş olanı verilirdi. (O.T.D.S.)
GUSSADÂR: f. Kederli, tasalı. Kaygılı. Gussalı.
HADAA: (Hâdı'. C.) Hileciler, hilekârlar, aldatıcılar, dalavereciler.
HADACİR: Sırtlan.
HADAD: Mürekkep. * Nakış. * Akılsız, ahmak adam. * Kolay.
HADAD: Küçük, beyaz boncuk.
HADADE: Hamâkat, ahmaklık.
HADAE: İki yüzlü balta.
HADAFİL: Eski kaftanlar, eski elbiseler.
HADAİ': (Hadîa. C.) Hileler, dalavereler, aldatmalar, yalanlar.
HADAİC: (Hidâce. C.) Deveye yüklenen yükler.
HADAİD: (Hadîd. C.) Demirden yapılmış şeyler. Sert şeyler.
HADAİK: (Hadîka. C.) Bahçeler.
HADAİK-I HÂSSA: Saray bahçeleri. Bunlar biri saray içinde, diğeri saray dışında olmak üzere iki kısımdı. Saray içindeki bahçe ve bostan işleriyle meşgul olanlara "Has Bahçe Bostancıları"; saray dışındakilere ise "Hassa Bostancıları" denilirdi. Saray dışı bahçe ve bostanların bazıları şunlardı: Kadıköy bağı, Davut Paşa bahçesi, Beşiktaş bahçesi, Dolmabahçe, Paşa bahçeşi, Florya, Fenerbahçe, Alibeyköyü, Hasköy bahçeleri ve daha birçok bahçe ve bostanlar. (O.T.D.S.)
HADAK: Patlıcan.
HADAKA: Elmas. * Her görüp beğendiğini aldırmak için kocasına teklif eden kadın.
HADALET: Baldırı ve kolu etli olma.
HADAN: Necid'de bir dağ.
HADANE: Çocuk beslemek.
HADAR: Suyu çok olan süt.
HADAR: Mukim olmak, ikâmet etmek, oturmak.
HADAR: Çabuk yetişen ot.
HADARET: Bir şeyin yanında bulunmak. * Huzur. Yakında olmak. * Hazır etmek. Hazır olmak. * Medeniyet.
HADASET: Gençlik. Yenilik. Tazelik. Yeniden oluş. Bir şeyin evveli, ibtidası.
HÂTEM-İ SADARET: Padişahın sadrazamlarda bulunan mührü. Buna "hâtem-i vekâlet", "hâtem-i şerif" veya "mühr-i hümayun" da denilirdi. İlk zamanlar yüzük şeklinde idi ve parmağa takılırdı. Sonraları zincire bağlı olarak sadrazamlar, boyunlarına asarlardı. Bundan ayrılmak, vazifeden azledilmek demek olduğu için; mühürü hamamda bile boyunlarında taşıyan sadrazamlar vardı. (O.T.D.S.)
HAYADAR: f. Utangaç, çekingen, mahcub.
HEVADAR: f. Hevalı. Nefsine uymuş. Küstah. * Etrafı açık, havalı yer.
HIRPADAK: Birdenbire, hemencecik. * Uygun bir şekilde, münâsib bir tarzda. Tıpatıp.
HİCAZ DEMİRYOLU MADALYASI: Şam-Hicaz demiryolunun yapımı için para yardımı bulunanlarla, demiryoluna ait işlerde hizmetleri görülenlere verilmek üzere II.Abdülhamid tarafından çıkartılan üç ayrı madalya. 16.9.1902 tarihli nizamname ile çıkarılan bu madalyanın bir tarafında "Hamidiye Hicaz demiryoluna hizmet eden hamiyyetmendâna mahsus madalyadır." ibaresi; diğer yüzünde defne dalında bir çelenk içinde Abdülhamid II'in "El-gazi" tuğrası, altta ise lokomotif şekli vardı. Bu madalyalar: Altun, gümüş ve nikel olmak üzere üç çeşitti.
HUDADAD: f. Allah vergisi. Mevhibe-i İlâhî.
HÜSN-Ü ÂDÂB: (Hüsn-i âdâb) Güzel ve iyi edeblilik. Güzel terbiye. İslâmi terbiye.
İBADAT: (İbâdet. C.) İbâdetler.
İCTİHADÂT: (İctihad. C.) İçtihadlar.
İFADAT: (İfâde. C.) Anlatmalar. İfadeler.
İFADAT-I LÂZİME: Gerekli ifadeler.
İFSADAT: (İfsad. C.) İfsadlar, kargaşalıklar, fesada uğratmalar.
İFTİHAR MADALYASI: Padişaha sadakat gösterenlere, tarım ve san'atın ilerlemesine çalışanlara, yangın ve sâri hastalık anında devlet ve millete büyük hizmetleri dokunanlara verilmek üzere II. Abdülhamid'in irade-i seniyesiyle altın ve gümüşten olmak üzere çıkarılan madalya. (1886 ve 1887) Madalyanın ön yüzünde yukarı kısmında şualar içinde tuğra ve alt kısmında Osmanlı arması; diğer yüzünde defne dalı arasında bir boş saha vardır. Buraya, madalyanın sahibi olacak şahsın adı yazılırdı. Kırmızı renkli kurdele ile göğsün sol tarafına takılırdı. Sahibinin ölümünde vereseye intikal etmez, hükümete geri verilirdi.
İLM-İ ÂDÂB: Yemek, içmek, yatıp kalkmak, giyinmek, sefer gibi hâllere dair hadisler için, ilm-i hadis istılâhında kullanılan tâbirdir.
İMTİYAZ MADALYASI: 2. Abdülhamid'in 11/10/1885 tarihli emriyle devlet ve memleket yararına hizmet edenlere, vazifeyle gönderildikleri yerde başarı gösterenlere verilmek üzere çıkarılan madalya. Altun ve gümüşten olmak üzere iki çeşit olan bu madalyaların ön yüzünde II. Abdülhamid'in "Elgazi" tuğrası, bunun altında saltanat arması yer alır. Arka yüzünde: "Devlet-i Osmaniye uğrunda fevkalâde ibraz-ı sadakat ve şecaat edenlere mahsus madalyadır" yazısı altında madalyayı alacak olanın adının yazılacağı boş bir bölüm vardır. En altta 1300 rakamı okunmaktadır.
İRADAT: (İrade. C.) İstemeler, buyruklar, iradeler, emirler, fermanlar.
İRŞADAT: (İrşad. C.) İrşadlar. Hak ve hakikatı ve doğru yolu bildirmeler. İkazlar. (Bak: İrşad)
İSNADAT: (İsnad. C.) İsnadlar. Bir kimseye yükletilenler, nisbet edilenler.
İSTİ'DADAT: (İsti'dad. C.) İstidadlar, kabiliyetler, yetenekler.
İSTİŞHADAT: (İstişhad. C.) Şâhid göstermeler, delil olarak misâl göstermeler. * Şehid olmalar.
İ'TİKADÂT: (İ'tikad. C.) İnanışlar. Bağlanışlar ve inançlar.
İ'TİKADÂT-I BÂTILA: Bâtıl, hak olmayan, asılsız şeylere inanışlar.
KABADAYI: Mc: Cesur, kahraman, cengâver. Eskiden kabadayılar ağırbaşlı, fenalıktan kaçınır, iyiliği sever insanlar oldukları için muhitlerinde hürmet görürlerdi. (O.T.D.S.) * Kimseden korkmaz görünerek şuna buna meydan okuyan kimse, yiğit taslağı.
KADAH: Çömlek içinde pişen yemeğin kokusu.
KADAH: Küçük toprak çanak.
KADANA: Forsaların ayağına vurulan zincir.
KADASTRO: Fr. Bir ülkedeki arazi ve mülklerin alanını, sınırlarını ve yerini belirtip plânlama işi.
KADEME-İ ULÂDA: İlk basamakta. Başlangıçta.
KAFADAR: f. Arkası sıra giden, peşinden ayrılmayan. * Kafaları birbirine uyan, kafaca birbirine denk olan arkadaş.
KUVVE-İ SEBUİYE-İ GADABİYE: Zararlı şeyleri def'e sevkeden his ve kuvvet.
MAADA: Başka. Fazla. Bundan gayrı. (Bak: Adâ) (İstisnâ kelimesidir)
MADAHİK: (Madhek. C.) Güldürücü ve komik kimseler. Soytarılar.
MADAK: Sıkıntı, darlık.
MADALLE: Yolun kaybolduğu yer.
MADALYA: İtl. Büyük işlerde muvaffak olanlara veya büyük fedakârlık ve kahramanlık gösterenlere hediye ve hatıra olarak verilen ve çok defa yuvarlak biçimde, göğüse takılacak şekilde olan kıymetli madeni parça.
MADARİB: (Madrab. C.) Darbedilecek, dövülecek yerler.
MAHALL-İ SADAKA: Sadaka olarak verilen mal veya parayı şer'an almağa ehil olan kimse.
MASADAK: Bir sözü veya hükmü tasdik eden husus. "Söylendiği gibi, denildiği şekilde, doğru, sâdık, olduğu gibi, muvâfıktır, mutâbıktır, tıpkısı" gibi mânâlara gelir. Mânânın fertlerine de mâsadak denilebilir.
MUADADAT: Yardım etme, muvavenet etme.
MUADAT: Karşılıklı düşmanlık, karşılıklı husumet.
MUFADALA: (Bak: Mufâzala)
MUHADAA(T): (Had'. dan) Aldatma, hile yapma, oyun etme.
MUHADAT: Hediyeleşmek. Karşılıklı olarak hediyeler vermek.
MUSADAKAT: (Sıdk. dan) Karşılıklı dostluk.
MU'TEKADAT: İtikad edilenler. İnanılan hususlar.
MUVADAA: Düşmanlığı bırakıp barışma. Adaveti bırakıp sulh etme. * Vedâlaşma.
MÜBADAT: Düşmanca davranış, saldırganlık. * Meydana çıkarma.
MÜFADALE: Faziletli olmada rekabet etmek.
MÜFADAT: (Fidâ. dan) Bir fidye-i necatı kabul etme veya ödeme.
MÜFADAT-I ÜSERÂ: Eskiden muhârib iki kavmin karşılıklı olarak esirlerini değişmeleri.
MÜHADAT: Birbirine bahşiş ve hediye vermek.
MÜNADA: (Nidâ. dan) Seslenilmiş, çağırılmış, nidâ edilmiş.
MÜNADALE: Müsabaka yarışına girmek. Atışma. Atış müsabakası.
MÜNADAT: Bağrışma.
MÜNHADAR: İnecek yer.
MÜSAADAT: (Müsâade. C.) Yardımlar, muavenetler. * Müsâadeler, izinler.
MÜYADAT: Elden ele verme. * Mükâfat.
NADAR: (Nadâret) Altun.
NADAS: Tarlayı temizleyip otlarını kurutmak için önceden sürüp hazırlama.
NEMADÂR: f. Çoğalan, ziyadeleşen. Artan, büyüyen.
PADAŞ: (C.: Padaşân) f. Mükâfat, ecr. * Yoldaş. Yol arkadaşı.
PADAŞÂN: (Padaş. C.) f. Arkadaşlar, ayakdaşlar. * Mükâfatlar.
PADAV: f. Kocakarı.
PESTSADA: f. Hafif ses.
PADAŞÂN: (Padaş. C.) f. Arkadaşlar, ayakdaşlar. * Mükâfatlar.
RADAF: Üzerine ateş yakıp kızdırdıkları taş.
RADAFE: (C.: Razf) Kızdırılmış sıcak taş (süte bırakıp sıcaklık verirler.)
RAKADAN: Oynayıp sıçrama.
RAYİHADAR: f. Kokulu. Hoş kokulu.
REVADAŞTE: f. Uygun bulmuş.
REVADAŞTE: f. Uygun bulmuş.
SADÂ: Seda. Ses. Avaz. Savt. * Erkek baykuş. * Bir böcek adı. * Susuzluk. * Yankı.
SADÂ-YI BASİT: Sesin, bir defa tekrarı.
SADÂ-YI MÜREKKEB: Sesin bir çok defalar tekrarı.
SADA': Kasd ve teveccüh eyleme. * Bir şeyi âşikâre söylemek. * Mevkiine tevcih ve isabet ettirmek. * Kat'etmek. * İzhar ve beyan etmek. * Yarık ve çatlak. Bir şeyi ikiye yarmak.
SADA': Baş ağrısı. ("Suda"' diye de okunur)
SADAGA: Zayıflık.
SADAK: Okları koymağa mahsus torba veya kutu şeklindeki kılıfın adıdır. Boyuna asılan bu âlete "tirkeş" veya "tirdan" da denilirdi.
SADAKA: Allah rızâsı için fakirlere verilen mal, para, ilim gibi insanın muhtaç olduğu her hangi bir şey. (Asr-ı Saâdette fukara-i müslimîn için toplanan zekâta dahi bu nâm verilirdi.) (Bak: Belâ)(...Ehl-i keşiften rivayeten bu geçen Ramazanda Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec, bir fütuhat olacağını haber verdikleri halde zuhur etmedi. Böyle ehl-i velâyet ve keşif, neden hilâf-ı vâki haber veriyorlar? Benden sordular. Ben de birden sünuhat kabilinden olarak verdiğim cevabın muhtasarı şudur:Hadis-i Şerifte vârid olmuştur ki: "Bazen belâ nazil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir. " Şu hadisin sırrı gösteriyor ki: Mukadderat, bazı şeraitle vukua gelirken geri kalır. Demek ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını, belki bazı şeraitle mukayyed bulunduğunu ve o şeraitin vuku bulmamasiyle o hâdise de vukua gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel-i muallak gibi levh-i ezelînin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İsbat'ta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nadir olarak Levh-i Ezelî'ye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor. İşte bu sırra binaen, geçen Ramazan-ı Şerifte ve Kurban Bayramında ve daha başka vakitlerde istihrâca binaen veya keşfiyat nev'inden verilen haberler, muallak oldukları şerâiti bulamadıkları için, vukua gelmemişler ve haber verenleri tekzib etmiyorlar. Çünkü: Mukadder imiş, fakat şartı gelmeden o da vukua gelmemiş. Evet Ramazan-ı Şerifte bid'aların ref'ine Ehl-i Sünnet ve Cemaatin ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef câmilere Ramazan-ı Şerifte bid'alar girdiğinden, duâların kabulüne sed çekip ferec gelmedi. Nasılki sâbık hadisin sırriyle: Sadaka belâyı ref' eder. Ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder. Kuvve-i câzibe vücuda gelmediğinden, fütuhat da verilmedi. L.)
SADAKA-İ CÂRİYE: Hayrı, sevabı dâimî olan sadaka. Sevabı öldükten sonra da devam eden hayırlı ameller. (Kur'an ve iman hizmeti gibi.)
SADAKA-İ FITR: Ramazan bayramından evvel fıtra olarak verilen sadaka. Zengin (nisaba mâlik) her müslümanın (ihtiyar, genç, çocuk ve hattâ bunak da olsa) fakirlere vermeye mükellef olduğu sadakadır, vâcibdir. Nisaba mâlik olan bir müslüman, hem kendi nefsi için, hem de çocukları, hizmetçisi için sadaka-i fıtır verir. Fıtra: Fıtrat sadakası, yaratılış atiyyesi demektir. Sadaka-i fıtr: Buğday veya buğday unundan 1667 gram veyahut da arpa, kuru üzüm, hurmadan 3334 gram kadar yahut verildiği zamandaki rayice göre bedellerinin muhtaç olanlara verilmesidir.
SADAKAT: (Sadaka. C.) Sadakalar.
SADAKAT: (Sıdk. dan) Dostluk. Bir kimseye Allah (C.C.) için kalbden bağlılık, kalbi ve samimi doğrulukla olan dostluk. * Dostlukta sebat, vefadarlık.
SADAKATKÂR: f. Sâdık, sadakat sahibi.
SADAKTE: "Doğru söyledin, sâdıksın" mânasına karşısındakine söylenilen söz.
SADARE: Rücu etmek, geri dönmek. * Doğmak.
SADARET: Vezirlik, başvezirlik. Osmanlı Devleti zamanında Başvekillik makamına verilen isim. * Öne geçme, başta bulunma.
SADARET-PENAH: f. Sadrazam bulunan kimse.
SADAT: (Seyyid. C.) Seyyidler. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın soyundan gelenler ve onun izinden gidenler. Hususen Hazret-i Hasan neslinden gelenlere seyyid; Hazret-i Hüseyin neslinden gelenlere de Şerif denmektedir.
SADAT-I KABİLE: Kabilenin ileri gelenleri.
SUADA': Sıkıntıdan dolayı uzun uzadıya solumak. * Ev ortası.
ŞADAB: (Şâd-âb) f. Suya kanmış, sulu. Taze.
ŞADABTER: (şâd-âbter) f. Çok su verilmiş, fazla sulanmış.
ŞADAN: f. Sevinçli, bahtiyar.
ŞA'ŞAADAR: f. Gösterişli, şa'şaalı, parlak.
ŞEDDADANE: f. şeddad gibi, ona benzer surette, zâlimce.
ŞADABTER: (Şâd-âbter) f. Çok su verilmiş, fazla sulanmış.
ŞADAN: f. Sevinçli, bahtiyar.
ŞEDDADANE: f. Şeddad gibi, ona benzer surette, zâlimce.
TADABBÜB: Besililik. Semizlik.
TADABBÜR: Muhkem olmak, sağlamlaşmak. * Bağlanmak.
TADACCU': Üşenme, gevşek davranma.
TADACCUR: (Ducret. den) Sıkılma, sıkıntı, iç sıkılması.
TADACÜM: İhtilâf. Anlaşmazlık. * Eğrilik.
TADADD: Birbirine düşmanlık etmek.
TADA'DU: Alçak gönüllülük gösterme. * Viran olma. * Aklını kaybetme.
TADAFÜR: Bir yere toplanmak. * Yardım etmek, muâvenet etmek.
TADAGUN: Birbirini istemeyip garaz edişmek.
TADAHDUH: şarap dökülmek.
TADAHHUM: Ağızla tutmak.
TADAHUK: Gülüşmek.
TADALLU': Dolmak. * Suya kanmak.
TADALLÜL: Gedik olmak.
TADAMM: Bir yere cem'olmak, toplanmak.
TADAMMUH: Bulaşmak.
TADAMMUN: (Bak: Tazammun)
TADAMMÜD: Yaraya merhem sürüp bezle bağlamak.
TADARR: Birbirine zarar etmek.
TADARRU': İnlemek.
TADARRUS: Diş kamaşması.
TADARUG: Sıkılmak.
TADARUT: Yellenmek.
TADAUF: Kat kat olmak.
TADAVVU': Kokmak.
TADAVVÜC: Derenin dar ve kısık yerleri çok olmak.
TADAVVÜR: Çağırmak, bağırmak, feryad etmek. * İnlemek. * Açlık.
ÜSTADANE: f. Üstâda yakışır surette. Ustaca.
VADADE: f. Reddolunmuş, geri çevrilmiş. Merdud.
VEFADAR (VEFAKÂR): Vefalı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan.
ZIVANADAN ÇIKMAK: Taşkınlık göstermek. Haddini aşmak, edepsizlik etmek.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ÂDÂB : (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir."Edipler edepli olmalı" yani yazarlar, edebiyatçılar dine, ahlâka ve terbiyeye uymalı. Aksi halde edebiyatçı adına lâyık olamazlar, edepsiz olurlar.(Sünnet-i Seniyyenin meratibi var. Bir kısmı vâciptir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı Garrâ'da tafsilâtiyle beyan edilmiş. Onlar muhkemattır. Hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da, nevâfil nevindendir. Nevâfil kısmı da iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tâbi Sünnet-i Seniyye kısımlarıdır. Onlar dahi Şeriat kitablarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid'attır. Diğer kısmı, "âdâb" tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniyye kitablarında zikredilmiş. Onlara muhalefete, bid'a denilemez. Fakat âdâb-ı Nebevi'ye bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakiki edebden istifade etmemektir. Bu kısım ise (örf ve âdât), muamelât-ı fıtriyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tevâtürle malum olan harekâtına ittiba etmektir. Meselâ: Söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taalluk eden çok Sünnet-i Seniyyeler var. Bu nevi Sünnetlere "âdâb" tabir edilir. Fakat o âdâba ittiba eden, âdâtını ibadete çevirir. O âdâbdan mühim bir feyz alır. En küçük bir âdâbın mürââtı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı tahattur ettiriyor; kalbe bir nur veriyor. Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimi İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taalluk eden Sünnetlerdir. Şeâir, âdeta hukuk-u umumiye nev'inden cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyle o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes'ul olur. Bu nevi şeâire riya giremez ve ilân edilir. Nâfile nev'inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir. Sünnet-i Seniyye, edebdir. Hiçbir mes'elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: $ Yâni : "Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş." Evet Siyer-i Nebeviyyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, kat'iyyen anlar ki: Edebin envâını, Cenab-ı Hak, Habibinde cem'etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terkeden, edebi terkeder. L.)
AD : İsim, nam, şöhret, şan, itibar, haysiyet.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...