Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
AFÎ: Silen, silinmiş. Affeden, bağışlayan.
Affedilmiş, bağışlanmış.
Yalvaran.
Uzun saçlı.
Tencere altında artaya kalan.
AFİF: Temiz. Güzel. Nezih. İffetli ve namuslu olan. Haramdan sakınan.
Müstakim.
AFİFÂNE: f. İffetlice. Temiz olarak. Nazif olarak.
AFİK: Çok aptal.
AFİK: Yalancı, iftiracı.
AFİL: Uful eden. Gurub eden. Batan.
Görünmez olan. Kaybolan.
Fâni, geçici.
AFİLÛN (AFİLÎN): (Afil. C.) Gelip geçici, fâni olanlar.
Gözden kaybolup gidenler. Uful edenler.
AFİN: Affedenler.
AFİNİTE: (Affinite) (Bak: Aşk-ı kimyevi)
AFİR: Çok kötü niyetli.
AFİR: Güneşte kum üstünde kurutulan et.
AFİRE: Komşusuna bir şey vermeyen kadın.
AFİŞ: Fr. Duvar ilânı.
AFİTAB: f. Güneş.
Mc: Pek güzel.
Çok güzel yüz.
AFİTÂBÎ: Güneşe âit.
Güzelliğe dâir.
AFİTE: Dişi koyun. Koyun güdücü kız.
AFİYET: Sağlık, selâmet, sıhhatli olmak.
İçerisinde 'AFÎ' geçenler
ADÂLET-İ İZAFİYE: İzafi adalet veya adâlet-i nisbiye de denir. Küll'ün selâmeti için, cüz'ü feda eden adalet usulüdür.(Cemaat için ferdin hakkını nazara almaz, "ehvenüş-şer" diye bir nevi adalet-i izâfiyeyi yapmağa çalışır. Fakat adalet-i mahza kabil-i tatbik ise "adalet-i izafiye"ye gidilmez, gidilse zulümdür. M.)
AFİF: Temiz. Güzel. Nezih. İffetli ve namuslu olan. Haramdan sakınan. * Müstakim.
AFİFÂNE: f. İffetlice. Temiz olarak. Nazif olarak.
AFİK: Çok aptal.
AFİK: Yalancı, iftiracı.
AFİL: Uful eden. Gurub eden. Batan. * Görünmez olan. Kaybolan. * Fâni, geçici.
AFİLÛN (AFİLÎN): (Afil. C.) Gelip geçici, fâni olanlar. * Gözden kaybolup gidenler. Uful edenler.
AFİN: Affedenler.
AFİNİTE: (Affinite) (Bak: Aşk-ı kimyevi)
AFİR: Çok kötü niyetli.
AFİR: Güneşte kum üstünde kurutulan et.
AFİRE: Komşusuna bir şey vermeyen kadın.
AFİŞ: Fr. Duvar ilânı.
AFİTAB: f. Güneş. * Mc: Pek güzel. * Çok güzel yüz.
AFİTÂBÎ: Güneşe âit. * Güzelliğe dâir.
AFİTE: Dişi koyun. Koyun güdücü kız.
AFİYET: Sağlık, selâmet, sıhhatli olmak.
AGFER-ÜL-GAFİRÎN: Afvedenlerin en çok afvedeni. (Allah).
AGRAFİ: yun. Yazma kabiliyetinin kaybedilmesi.
ÂMM LÂFIZLAR: Aynı cinsin birçok fertlerine birden delâlet eden lâfızdır. "Kavil, cemaat, nisa" lâfızları gibi.
ASAFİR: (Usfur. C.) Serçe kuşları.
BÂB-I ÂSAFÎ: Tar: Sadrazam konağı.
BÂB-I HIFZ VE HAFÎZİYET: Cenab-ı Hakk'ın herşeyi muhafaza edip varlığını devam ettirmesi bahsi.
BİYOĞRAFİ: Şahısların hayatlarını mevzu edinen yazı çeşitlerine verilen isim.
CAFÎ: Cefa eden, eziyet veren.
CAFİL: Yürürken çabuk olan kimse.
CEMM-İ GAFİR: Büyük cemâat, insan kalabalığı. Ekseriyet. * Muhâfızlar.
DAFİ': Def'eden, menedici. Ortadan engeli kaldıran. * Cenâb-ı Hak. (C.C.)
DAFİA: Def eden, muhafaza eden.
DAFİK: Atılarak dökülen. Su ve emsali gibi akarak dökülen.
DAFİT: Ahmak.
DÜRUS-İ NÂFİA: Faydalı olan dersler.
EBU NAFİ': Sirke.
ENAFİS: (Enfes. C.) En nefis olan şeyler.
ESAFİL: (Esfel. C.) Esfeller. Sefâlet çekenler. Pek adi ve bayağı kimseler. Çok alçak olanlar.
ESFEL-İ SÂFİLÎN: Sefillerin en sefili. Cehennem'in en aşağı tabakasındakiler.
ESFEL-İ SÂFİLÎN-İ HISSET: Alçaklığın en aşağı derecesi.
ESRAR-I HAFİYYE: Gizli ve saklı sırlar.
FASAFIS: Beyaz söğüt dedikleri ağaç.
FECFAC (FECÂFİC): Çok söyleyen.
FENAFİLİHVAN: (Fenâ fi-l-ihvân) Tefâni. Yani; kardeşlerin birbirinde fâni olması; kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyyât ve hissiyâtı ile fikren yaşaması. Samimi ihlâs üzerine müesses en yakın dostluk, en fedakâr ve en civanmert kardeşlik.
FENAFİLLAH: (Fenâ fillâh) Tas: Abdin zât ve sıfâtının, Hakk'ın zât ve sıfâtında fâni olması. Başka bir ifade ile: Dünya alâkalarını külliyen kat' ve ehadiyet dergâhına tam bir teveccühle istiğrak haletidir. Sofi, bu maksada erebilmek için her şeyi terk eder.
FENAFİRRESUL: (Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir. Hassaten, sünnî olan tarikat mensubuna göre Hz. Peygamber'in (A.S.M.) rivayet yolu ile nakledilen hadisleri ile beraber hareketlerini benimsemek ve O'na en küçük mes'elede aykırı harekette bulunmamak asıldır.
FENAFİŞŞEYH: (Fenâ fiş-şeyh) Tas: Bütün maneviyatını şeyhin manevî şahsiyetinden, feyzinden almak manasına gelen bir tabirdir.
FENN-İ MENAFİ-ÜL A'ZA: Bedendeki âzâların, uzuvların faydalarını anlatan ilim. (Bak: Anatomi)
FESAFİS: Kesmez kılıç.
FEYAFÎ: (Feyfâ. C.) Çöller, sahralar.
FÜSAFİS: Keneye benzer murdar kokulu bir böcek. * Tahta kurusu.
GAFÎ: Her şeyin kemi, yaramazı, kötüsü.
GAFİL: Dikkatsiz, iyi düşünmeyen, uyanık olmayan. Haberi olmayan, ihtiyatsız, başına geleceği önceden düşünmeyen. Allah'ı unutan. Kendi gayr-ı meşru zevkine dalan. (Günde bir taşı binâ-yı ömrümün düştü yere,Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber. (Niyazi-i Mısrî)
GAFİLÂNE: f. Körü körüne, ihtiyatsızca, dalgınlıkla. Gafilcesine.
GAFİLEN: Habersizce, gafil olarak.
GAFİR: Mağfiret eden, kusurları örten, afveden Allah (C.C.)
GAFİR-ÜZ ZENB: f. Günahları örtüp afveden, suçları bağışlayan Cenab-ı Hak (C.C.)
GAFÎR: Çok fazla, sayısız, kalabalık. * Örten, etrafını çeviren. * Umumi. * Boyun, boğaz ve kafada olan tüyler.
GAFİS: Kara ağaç.
GAVAFİL: (Gafile. C.) Gafiller, gaflette bulunanlar.
GAYS-I NÂFİ': Faydalı yağmur.
GRAFİK: yun. Bir hâdisenin gidişatını göstermek, birkaç şey arasında karşılaştırma yapmak için çizgi ve şekillerle yapılan rakamlı cetvel.
HADAFİL: Eski kaftanlar, eski elbiseler.
HAFAFÎŞ: (Huffâş. C.) Yarasa kuşları.
HAFIK: Ufkun nihayeti. Şark veya garb tarafı. * Vuran, çarpan, çırpınan.
HAFIKAN: (Hâfıkeyn) Mağrib ile maşrık. Şark ile garb. Doğu ile batı.
HÂFIZ: Kur'ân-ı Kerim'i tamamen ezbere okuyan. * Kur'an-ı Kerim'in mânası ile beraber her şeyini yaşamaya ve muhafazaya çalışan. * Muhafaza eden. Koruyan. Hıfzeden. (Hadis ilmi ile meşgul ve mütehassıs olup yüzbin hadis-i şerifi senetleri ile beraber ezberden okuyanlara da Hâfız-ül hadis denirdi.) (Ist. Fık. K.)
HÂFIZ-I HAKİKÎ: Hakiki ve tam muhafaza eden. (Allah)
HÂFIZ-I KÜTÜB: Kitabları hıfzeden, saklayan. Kütüphane me'muru, kütüphaneci.
HÂFIZ-I ŞİRAZÎ: (Bak: Sa'd-ı Şirazî)
HÂFIZ: Alçaltıcı. * İnsana haddini bildiren. * Rahatta olan.
HÂFIZA: Muhafaza eden. Ezberleme kuvvesi. Kuvve-i hâfıza.
HÂFIZA-PİRÂ: f. Hafızayı süsleyen. * Uğur sayılarak ezberlenen şey.
HAFİ: Yalın ayak yürüyen veya koşan. * Çok ikram eden insan. İnsanı güler yüzle karşılayan.
HAFÎ: Gizli. Açıkta olmayan. Saklı. * Fık: Sigasından dolayı değil, bir ârızadan dolayı mânası kapalı kalan lafız.
HAFÎD: Evlâd. Oğul. Torun.
HAFÎDE: Kız torun.
HAFİF: Ağır olmayan. Hafif. Yeğni.
HAFİF-ÜL MİZAC: Kararsız, hoppa, temkinsiz.
HAFİF-ÜR RUH: Ruhu hafif olan, hoşsohbet.
HAFÎF: Kuş uçarken, at koşarken veya rüzgâr eserken meydana gelen hışırtı, hışlama.
HAFİF-İ KEBUTER: Güvercinin uçarken çıkardığı ses.
HÂFİL: Dolu, mümteli.
HÂFİR: Kazan, kazıcı, hafriyat yapan. Yerde çukur açan.(Esâsen kazıcı mânasına sıfat olmakla beraber, atın tırnağına isim olmuştur. Ve o münasebetle tırnağının kazdığı çukura, yani izine ve o suretle açılan çığıra dahi merdiyye mânasına râdiye ıtlak olunur. E.T.)
HÂFİR-İ Bİ'R: Kuyu kazan.
HÂFİR-İ KABR: Mezar kazan, mezarcı.
HAFÎR: Kazılmış yer. Çukur. Mezar.
HAFİR: (C.: Havâfir) Davar tırnağı.
HAFİRE: Evvelki hâline ve evvelki yerine dönmek.
HAFİŞE: Sel yolu.
HAFİY: Her şeyi arayıp bilmiş olan âlim. * Bir şeyi mübâlağa ile arayıp bilen kimse.
HAFİYE: Saklı ve gizli şeyleri araştıran. * Casus. * Polis.
HAFİYE (HÂFİYYE): (C.: Havâfi) İnsan bedeninde gizli olan can. * Kuş kanadında ebâhirden sonra olan dört kısacık yeleklerin her birisi. * Gizli, mestur.
HAFİYEN: İkram ederek. * Yalınayak olarak.
HAFİYYAT: Gizli şeyler. Gizlilikler.
HAFİYYAT-I UMÛR: İşlerin saklı tarafları, gizli kısımları.
HAFİYYEN: Gizlice, saklı olarak, gizliden. Aşikâr olmıyarak.
HAFİYYETEN: Gizlice, gizli ve saklı olarak.
HAFİYY Ü CELÎ: Gizli ve âşikâr.
HAFÎZ: Esirgeyen. Koruyan. Muhafaza eden. Muhafız.
HAFÎZ: Hodbinliği, kibri, serkeşliği kırılmış kimse. Aşağı basılmış.
HAFİZALLAH: Allah korusun. Allah muhafaza etsin, Allah saklasın (anlamındadır).
HAFÎZİYYET: Muhafaza edicilik, koruyup esirgeyicilik. * Cenâb-ı Hakk'ın, bütün tohum ve çekideklerde olduğu gibi, bir mahlûkun başına gelecek vaziyetleri ve başından geçenleri muhafaza edici sıfatı. Cenab-ı Hakk'ın muhafaza ediciliği.(İsm-i Hafız'in tecelli-i etemmine işaret eden: $âyetidir. Kur'an-ı Hakîm'in bu hakikatına delil istersen: Kitab-ı Mübin'in mistarı üstünde yazılan şu kâinat kitabının sahifelerine baksan, ism-i Hafîz'in cilve-i azamını ve bu âyet-i kerimenin bir hakikat-ı kübrasının naziresini çok cihetlerle görebilirsin. Ezcümle: Ağaç, çiçek ve otların muhtelif tohumlarından bir kabza al. O muhtelif ve birbirine muhalif tohumların cinsleri birbirinden ayrı, nevileri birbirinden başka olan çiçek ve ağaç ve otların sandukçaları hükmünde olan o kabzayı karanlıkta ve karanlık ve basit ve câmid bir toprak içinde defnet, serp. Sonra mizansız ve eşyayı farketmeyen ve nereye yüzünü çevirsen oraya giden basit su ile sula. Sonra senevî haşrin meydanı olan bahar mevsiminde gel, bak! İsrâfil-vâri melek-i ra'd; baharda, nefh-i Sur nev'inden yağmura bağırması, yer altında defnedilen çekirdeklere nefh-i ruhla müjdelemesi zamanına dikkat et ki, o nihayet derece karışık ve karışmış ve birbirine benziyen o tohumcuklar, ism-i Hafîz'in tecellisi altında kemal-i imtisal ile hatasız olarak Fâtır-ı Hakîm'den gelen evamir-i tekviniyeyi imtisal ediyorlar. Ve öyle tevfik-i hareket ediyorlar ki: Onların o hareketlerinde bir şuur, bir basiret, bir kasd, bir irade, bir ilim, bir kemal, bir hikmet parladığı görünüyor. Çünki görüyorsun ki: O birbirine benzeyen tohumcuklar, birbirinden temayüz ediyor, ayrılıyor. Meselâ bu tohumcuk, bir incir ağacı oldu. Fâtır-ı Hakimin nimetlerini başlarımız üstünde neşre başladı. Serpiyor, dallarının elleri ile bizlere uzatıyor. İşte bu, ona sureten benziyen bu iki tohumcuk ise, gün âşıkı namındaki çiçek ile, hercâi menekşe gibi çiçekleri verdi. Bizler için süslendi. Yüzümüze gülüyorlar; kendilerini bizlere sevdiriyorlar. Daha buradaki bir kısım tohumcuklar, bu güzel meyveleri verdi. Ve sünbül ve ağaç oldular. Güzel tad ve koku ve şekilleri ile iştihamızı açıp, kendi nefislerine bizim nefislerimizi davet ediyorlar. Ve kendilerini müşterilerine feda ediyorlar. Tâ nebatî hayat mertebesinden, hayvanî hayat mertebesine terakki etsinler. Ve hâkeza... kıyas et. Öyle bir surette o tohumcuklar inkişaf ettiler ki, o tek kabza, muhtelif ağaçlarla ve mütenevvi çiçeklerle dolu bir bahçe hükmüne geçti. İçinde hiçbir galat, kusur yok. $ sırrını gösterir. Herbir tohum, ismi-i Hafîz'in cilvesiyle ve ihsaniyle ona pederinin ve aslının malından verdiği irsiyeti; iltibassız, noksansız muhafaza edip gösteriyor. İşte bu hadsiz harika muhafazayı yapan Zât-ı Hafîz, kıyamet ve haşirde, hafîziyyetin tecelli-i ekberini göstereceğine kat'i bir işarettir. Evet bu ehemmiyetsiz, zâil, fâni tavırlarda bu derece kusursuz, galatsız hafîziyyet cilvesi bir hüccet-i katıadır ki; ebedi te'siri ve azim ehemmiyeti bulunan emanet-i kübra hamelesi ve arzın halifesi olan insanların ef'al ve âsâr ve akvâlleri ve hasenat ve seyyiatları, kemal-i dikkatle muhafaza edilir ve muhasebesi görülecek. Âyâ bu insan zanneder mi ki, başıboş kalacak. Hâşâ!... Belki insan, ebede meb'ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye namzeddir. Küçük-büyük, az-çok her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek. İşte hafîziyyetin cilve-i kübrasına ve mezkûr âyetin hakikatına şâhidler had ve hesaba gelmez. Bu mes'eledeki gösterdiğimiz şahid; denizden bir katre, dağdan bir zerredir. L.)
HÂSILAT-I SÂFİYE: Sâfi kazanç. Net kâr. Bütün masraflar çıktıktan sonra kazanç olarak geri kalan hâsılat.
HAS LAFIZLAR: Bir mânaya mahsus olan lafızdır. Hasan, Mehmed, insan, erkek lafızları gibi.
HAVAFİ: Kuş kanadında ebâhir yeleklerinden sonra olan dört kısacık yelekler.
HAVAFİR: (Hâfir. C.) Kazanlar, yeri kazıcılar. * Hayvan, dâbbe tırnakları.
HAZAFİR: (Hizfâr - Hazfur. C.) Cânibler. * Bir kavmin meşhurları, ileri gelenleri, şereflileri. * Hepsi. Tümü. Mecmu'u.
HİLAFINA: Zıddına, tersine, aksine.
HİLAFÎ: Hilafa, ihtilafa sebeb olana dair.
HİSSİYAT-I HAFİYYE: Gizli hisler, duygular.(Ehl-i imana hücum eden ehl-i dalâlet, bu asır cemaat zamanı olduğu cihetle, cemiyet ve komitecilik mâyesiyle bir şahs-ı manevî ve bir ruh-u habis olmuş. Müslüman âlemindeki vicdan-ı umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor ve avamın taklidî olan itikadlarını himaye eden İslâmî perde-i ulviyeyi yırtıyor ve hayat-ı imaniyeyi yaşatan an'ane ile gelen hissiyat-ı mütevariseyi yandırıyor. R.N.)
HİTRAFÎ: Demirci. * Kuyumcu.
HOŞAFIN YAĞI KESİLMEK: Ist: Bozulmak, bir cevap bulamamak, mahcup olmak.
HÜCCET-İ DÂFİA: Bir şeyi isbata değil, ancak taleb ve iddiayı defetmeğe yarıyan hüccet.
İADE-İ ÂFİYET: Hastalıktan sonra âfiyetin iadesi. İyileşme.
İMAM-I ŞÂFİÎ: (Hi: 150-204) İmam-ı Abdullah bin Muhammed diye de anılır. Üçüncü ceddi olan Şâfiî, hayatında Resulüllâh'ı (A.S.M.) gördüğü için o isimle anılır. Nesebi, Abd-i Menaf'da Peygamberimiz (A.S.M.) ile birleşir. Gençliğinde çok fakir bir hayat yaşadı. Çok ileri muhaddis ve müfessir-i Kur'andır. Usul-ü Hadis ve Fıkha dair te'lifatı vardır. Şâfiî Mezhebinin imamıdır. Tıb, şiir ve edebiyatta da çok ileridir. (K.S.)
İNSIRAFÎ: Çekilip gitme ile ilgili.
İSRAFİL: Dört büyük melekten biri olup Kıyamet günü cesedlere nefh-i ruh etmeğe ve Sur'u üfürmeğe vazifelidir. (Bak: Melâike)
İSTİHKÂMAT-I HAFİFE: Harbde kısa zamanda yapılan sığınaklar.
İTTİHAD-I MENAFİ': Menfaatlerin bir ve ortak oluşu. İş birliği.
İZAFÎ: İzafetle alâkalı, izafete dâir. Ona bağlamak suretiyle. Alâkalı göstererek.
İZAFİYYE: Münasebet. Bağlı oluş. Alâkalılık.
İZAFİYYET: Alâka mahiyeti. Bağlılık.
KÂFİ: Kifayet eden. Vâfi, başka şeye ihtiyaç bırakmayan. Yeten, yetişen, elveren.
KAFÎ: Birine uyup peşinden giden.
KAFÎL: Kuru ağaç. * Parça parça olmuş ot. * Kamçı. Bir otun adı.
KÂFİL: Birinin yerine ödemeyi kabul eden. Kefil olan.
KAFİLE: (A, uzun okunur) Birlikte sefere çıkanların cemaatı. Kervan.
KAFİLE-SÂLÂR: f. Kafile reisi. Kafile başı.
KAFÎNE: Kafasından kesilen koyun.
KÂFİR: Hakkı görmeyen ve örten. İyilik bilmeyen. Allah'ı inkâr eden. Dinsiz. İmanın esaslarına veya bunlardan birine inanmayan. Mülhid.(Arkadaş! İman, bütün eşya arasında hakiki bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını te'sis eder.Küfür ise, bürudet gibi bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebi nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki, mü'minin ruhunda adavet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmaniyle bir nevi kardeşliği vardır. Kâfirin ruhunda hırs, adavet olduğu gibi nefsini iltizam ve nefsine itimadı vardır. Bu sırra binaendir ki, dünya hayatında bazan galebe kâfirlerde olur. Ve keza kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını (filcümle) görür. Mü'min ise, seyyiatının cezasını görür.Bunun için dünya kâfire Cennet (yani âhirete nisbeten), mü'mine Cehennemdir. (Yani saadet-i ebediyesine nisbeten). Yoksa dünyada dahi mü'min yüz derece ziyade mes'uttur, denilmiştir.Ve keza iman, insanı ebediyyete, Cennet'e lâyık bir cevhere kalbeder. Küfür ise ruhu, kalbi söndürür. Zulmetler içinde bırakır. Çünkü, iman, kabuğunun içerisindeki "lübb"ü gösterir. Küfür ise, lübb ile kabuğu tefrik etmez. Kabuğu aynen "lübb" bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür derecesine indirir. M.N.)
KÂFİR-İ Nİ'MET: Nankör. Nimeti inkâr eden.
KÂFİRANE: f. Kâfire yakışır şekilde, kâfir gibi.
KÂFİRÛN: Kâfirler.
KÂFİRÛN SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de 109. sure olup El-Kâfirûn da denilir.
KAFÎR: Hayvan tersi.
KAFİYE: Tâbi olan şey. * Herşeyin son tarafı. *Edb: Manzum yazılan satırların ses bakımından sonlarının aynı olması. (Yaman, duman, saman... gibi.)
KAFİYEPERDÂZ: f. Kafiye uyduran. Şair, nâzım.
KAFİYEPERESTLİK: Kafiye için safiyeyi feda edecek derecede kafiyeye ehemmiyet vermek. Birinci derecede kafiyeyi düşünüp, mânayı arka plana atmak.
KAFİYESENC: f. Kafiye dizen. Nâzım, şair.
KAFİZ: (C: Kufzân-Akfize) Ölçek.
KANAFİZ: (Kunfuz. C.) Kirpiler. * Dağ fareleri.
KARAFİ: (Şihâbüddin Ahmed El-Karafi) Maliki Mezhebi'nin büyük âlimlerindendir. Milâdi 1285 de vefat etmiştir.
KAVAFÎ: (Kafiye. C.) Kafiyeler.
KAVAFİL: (Kafile. C.) Kafileler. Birlikte yolculuk eden topluluklar. * Sıra sıra ve takım takım gönderilen şeyler.
KESRE-İ HAFİFE: "İ" diye okunan kesre.
KIYAS-I HAFİYYE: Man: Sebebi gizli olan,zihne birden gelmeyen kıyas. * Fık: Te'siri kavi olan kıyastır. Veyahut sıhhati zâhir, fesadı gizli olan kıyastır.
KUVVE-İ DÂFİA: Zararlı şeyleri men'etme ve onlardan korunma hissi. İtme kuvveti.
KUVVE-İ HÂFIZA: f. Zihinde hıfzetme, belleme kuvveti.
LAFİYUN: Sütleğen cinsinden bir ot.
LAFZ (LAFIZ): Ağızdan çıkan söz, kelime. * Bir şeyi atmak.
MÂ-İ NÂFİYYE: $(Ben kâmil değilim) misâlinde olduğu gibi mânayı nefyeder.
MAAFİR: Hemedan'da bir kabilenin adı.
MAGAFİR: (Miğfer. C.) Çelik başlıklar, miğferler.
MAGAFİR: Çirkin kokulu bir zamk.
MAHAFİL: (Mahfil. C.) Mahfiller. * Toplantı yerleri. Oturulup görüşülecek yerler. * Büyük câmilerde eskiden hükümdarlara veya müezzinlere ayrılmış ve etrafı parmaklıklarla çevrilmiş olan yerler.
MAHAFİR: (Mihfer. C.) Beller, kazmalar.
MA'MAFİH: Öyle olmakla beraber.
MEDAFİ': (Medfa. C.) Ask: Toplar.
MEDAFİN: (Medfen. C.) Mezarlar, kabirler. Gömülecek, defnolunulacak yerler.
MEGAFİR: (Miğfer. C.) Miğferler. Eskiden muharebelerde başa giyilen demir başlıklar.
MENAFİ': (Menfaat. C.) Menfaatler. Faydalar.
MENAFİ-İ UMUMİYE: Umumi menfaatler, umumi faydalar.
MENAFİH: (Minfâh. C.) Körükler.
MENAFİZ: (Menfez. C.) Delikler. Menfezler. * Nüfuz edecek yerler.
MERAFIK: (Mirfak. C.) Dirsekler. * Ev kilerleri. * Mutfaklar.
MESAFİR: (Mesfer. C.) Bir şeyin görülen tarafları.
MESAİL-İ HİLAFİYE: İhtilaf mevzuu olan mes'eleler.
MES'ELE-İ HİLÂFİYE: Hakkında ihtilaf bulunan mes'ele. (Bak: Hilâf)
METAFİZİK: (Bak: Mâba'det tabia)
MEVADD-I NÂFİA: Faydalı maddeler.
MİKDAR-I KÂFİ: Yeter derecede.
MİN-TARAFİLLAH: Allah tarafından. Cenâb-ı Hakk'ın emriyle.
MİSAFİR: Seferde olan. (Bak: Müsafir-Mukim)
MUAFÎ: Afiyet verici. * Belâ ve musibeti def eden.
MUAFİR: Yavaş yürüyen kişi.
MUAFİYYET: Bir hastalığa $karşı aşı ile elde edilen hâl. * Afvolunmuş olma. Bağışlanmış olma.
MUHAFIZ: Muhafaza eden. Değiştirmeyen. Saklayan. Koruyan. Bekçi.
MUHAFIZÎN: (Muhafız. C.) Muhafızlar, bekçiler. Bir yeri koruyup bekleyen kimseler.
MUNTAFİ: Sönmüş. Sönen. * Bastırılmış.
MURAFIK: Refakat eden, beraber bulunan, yoldaş, arkadaş.
MURAFİ': (Ref'. den) Murâfaa eden.
MUSAFİH: Musâfaha edenlerden veya el sıkışanlardan herbiri.
MU-ŞİKÂFÎ: İnceden inceye araştırma.
MUVAFIK: Uygun. Yerinde. Denk.
MÜDAFİ': Müdafaa eden. Koruyan. Def eden.
MÜDAFİ-İ NEFS: Kendini koruyan, kendini müdafaa eden.
MÜDAFİÎN: (Müdafi'. C.) Müdafaa edenler, savunanlar, koruyanlar.
MÜKÂFÎ: (Kifâyet. den) Eşit, müsâvi. Beraber.
MÜKÂFİL: Karşılıklı kefillerden herbiri.
MÜNAFIK: İki yüzlü, araya nifak sokan. Fitnekâr. * Ahdini bozan, yalan söyleyen, hıyanet eden. * Görünüşte müslüman olup hakikatte kâfir ve düşman olan.("Münafık öldükten sonra namazı kılınmaz" meâlindeki âyet, o zamandaki ihbar-ı İlâhî ile bilinen kat'i münafıklar demektir. Yoksa zan ile, şüphe ile münafık deyip namaz kılmamak olmaz. Mâdem "Lâ ilahe illallah" der, ehl-i kıbledir. Sarih küfür söylemese veyahut tevbe etse, namazı kılınabilir...Münafık itikadsızdır, kalbsizdir ve vicdansızdır. Peygamber (A.S.M.) aleyhindedir. R.N.)
MÜNAFIKANE: f. Münafıklıkla.
MÜNAFIKÎN: (Münafık. C.) Münafıklar. Fitnekârlar. İkiyüzlüler. Araya nifak sokanlar.
MÜNAFIKUN: (Bak: Münafıkîn)
MÜNAFIKUN SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 63. Suresidir. Medenîdir.
MÜNAFÎ: Zıt, uymaz, aksi, aykırı. Mugayir ve muhalif olan.
MÜNAFİS: Sırdaş.
MÜNHAFIZ: İnhifaz eden, alçalan. * Kesre harekesiyle harekelenmiş harf.
MÜNHAFIZA: Harf söylenirken alt damaktan dilin ayrılması hâli. * Aşağılanmış olan.
MÜRAFIK: (Bak: Murâfık)
MÜRAFİ': Mürafaaya giden. Duruşmaya giden.
MÜSAFİR: Seferde ve muharebede olan. Yola çıkmış olan, yolcu. Yoldan gelen, başkasının evine gelmiş olan. * Fık: Onsekiz fersahtan uzak olan yerlere giden. (Bak: Mukim, Seferî)
MÜSAFİRHÂNE: f. Yolcu konağı, han, otel. * Misafir olarak geçen resmi kimselerin konaklıyacağı yer. * Mc: Dünya.
MÜSAFİRÎN: (Müsafir. C.) (Sefer. den) Misafirler, konuklar. Yolcular.
MÜSAFİRPERVER: f. Müsafire çok hürmet eden, müsafiri iyi ağırlayan, kıymet veren.
MÜTEDAFİ': Düşmanı defeden. * İtişen, kakışan.
MÜTEDAFİAN: Düşmanı defederek. * İtişerek, kakışarak.
MÜTEDAFİÂNE: f. Düşmanı defedercesine. İtişir kakışırcasına.
MÜTEGAFİL: (Gaflet. den) Gafil görünen, gafil gibi davranan.
MÜTEGAFİLANE: Gafil gibi davranarak.
MÜTEHAFİT: (Heft. den) Bir şeyin üzerine istekle saldıran.
MÜTEHAFİTÂNE: f. Birşeye istekle saldırırcasına.
MÜTEKÂFİ: (Mütekâfiyye) Birbirine denk ve akran olan. Eşitleşen.
MÜTEKÂFİYEN: Birbirine eşit, denk, müsavi ve akran olarak.
MÜTELAFİ: Telafi eden. Kaybettiği bir şeye mukabil başka bir şey kazanan.
MÜTENAFİ: (Nefy. den) Biribirene zıt olan.
MÜTENAFİR: Birbirinden nefret eden, ürken. Birbirini görmek istemeyen. * Edb: Yanyana gelişleri ile söylemede zorluk çıkaran kelime veya harf.
MÜTENAFİS: Çekişen. Birbiriyle münâkaşa eden.
MÜTERAFIK: Arkadaşlık eden, refekat eden, beraber bulunan. * Bir arada, karışık, karışmış.
MÜTERAFİ: Duruşma için hâkime giden.
MÜTERAFİÂN: Duruşma isteyen iki taraf.
MÜTESAFİH: Musafaha eden. Dostluk ve selâm için elele veren.
MÜTEVAFIK: Birbirine uygun olan, tevafuk eden.
MÜTEVAFİR(E): (Vüfur. dan) Çoğalan, bollanan, fazlalaşan.
NAFIA: Bayındırlık işleri.
NAFIK: Geçer para. Geçer akçe.
NAFIKA: (C.: Nevâfık- Nüfeka) Arab tavşanının (diğer adı; tarla fâresi dedikleri hayvanın) iki yuvasından gizli olanın adıdır. Bu hayvan, bunun tavanını yeryüzüne çok yakın yapar. Belirli olan kasia dedikleri yuvasında tehlike hissederse hemen nâfıkanın tavanını delerek kaçar. Münafıklar buna benzediği için nifak, münafık kelimeleri bu kelimeden gelmiştir. (Kamus).
NAFIZ: Çok titreten. Sıtma.
NAFİ: (Nefiy. den) Giderici, yok eden, nefyeden, menfi yapan.
NAFİ': Menfaatli. Faydalı. Yarar. Şifalı. * Esma-i Hüsnâdan bir isim.
NAFİA: İnşaat işleri. * Faydalı işler. Menfaatli olanlar.
NAFİC: (C.: Nevâfic) Kaburga kemiklerinin sonu.
NAFİCE: (C.: Enfice) Misk göbeği.
NAFİH: (Nefh. den) Üfürücü, üfleyici.
NAFİKA: (Nüfeka) (C.: Nevâfık) Keler yuvalarından biri.
NAFİLE: Fık: Farz ve vâcibden gayrı mecburiyet olmadığı hâlde yapılan ibadet. Fazladan yapılan iş. * Menfaatli olmayan. Ziyâdeden olan. * Torun. * Ganimet malı. Bahşiş. Atiyye.
NAFİR: Nefret eden. Ürken, korkan. Sevmeyen. * Galip olan. * Öksürüp burnundan sümüğü saçılan koyun.
NAFİS: (Nefs. den) Gözü nazar değer olan kimse. * Açan ve ferahlandıran.
NAFİS-ÜL KERB: Sıkıntı ve belâlara, göz değmesine, nazara te'sir edip kaldıran.
NAFİS: Okuyup üfüren.
NAFİZ: İçe işleyen. Delip geçen. İçeri giren. * Sözü geçen, kendine itaat edilen. Te'sirli, nüfuzlu.
NAFİZ-ÜL EMR: Emri geçip sözü dinlenilen. * Kendisine itaat edip boyun eğilen.
NAFİZ-ÜL KELİM: Sözü geçen.
NAFİZ: Çok fazla titreten sıtma.
NAFİZE: Karından vurulup arkaya çıkmış olan yara.
NAFİZİYET: Sözü geçerlik, nâfizlik.
NA-KÂFİ: f. Kâfi olmayan. Yetersiz, kâfi değil.
NA-MUVAFIK: f. Muvafık gelmeyen, uygun olmayan.
NECASET-İ HAFİFE: Hanefî mezhebine göre pis olduğuna dair şer'î bir delil mevcud olan şeydir. Diğer bir tabire göre murdar olmadığı rivayet edilen şeydir. (Eti yenen hayvanların bevilleri gibi.) Bedenin veya elbisenin dörtte birinden az miktarı namaza mani olmaz.
NEVAFİL: (Nâfile. C.) Farz ve vâcib olandan başka ibadetler. Nâfile (yani sevab için kılınan) namaz veya tutulan oruçlar.
NEVAFİS: (Nefsâ. C.) Loğusalar. Yeni doğum yapmış kadınlar.
RAFIZ: Terk eden. Salıveren. Bırakan.
RAFIZA: Şii fırkalarından bir tâife. Hak mezhepten ayrılmış, namazsız, itikadı bozuk kimse. * Asker kaçağı güruhu. * Düstur, akide ve nizam kabul edilen esaslardan ayrılanlar.
RAFIZÎ: (Râfiziyye) Rafıza fırkasından olan. Hazret-i Ebu Bekir'in ve Hazret-i Ömer'in (R.A.) halifeliklerini kabul etmeyenlerden olan.
RAFIZİYYUN: (Rafızî. C.) Rafızîler.
RAFİ': Yükseltici. Hâmil. Sâhib. Kaldırıcı, kaldıran. * Esma-i İlâhiyedendir.
RAFİ-ÜD DERECAT: Dereceleri yükselten. Allah. (C.C.)
RAFİA: Yükselten. * Kaldırmak için destek.
RAFİDAN: Dicle ve Fırat ırmakları.
RAFİDE: Binanın direği.
RAFİH: Rahat içinde ve refahla yaşıyan.
RAFİT: Nikâh. Cima. Fuhşiyyat.
SAF (SÂFİ): Katışıksız, berrâk, temiz. * Zeki olmayan, derin düşünmeyen, dikkatsiz.
SAFİ: Katışıksız. Temiz, süzülmüş ve temiz. * Bozuk olmayan. Hâlis.
SAFİF: Kuru ot.
SAFİH: Gökyüzü, semâ. * Yassı veya düz olan şey.
SAFİH: Men eden, engel olan.
SAFİHA: (C.: Safayih) Yüzün derisi. * Kapı tahtası. * Kâğıdın bir tarafı. * Yassı ve düz nesne. * Enli kılıç. (Bu mânâya C: Sıfâh)
SAFİL: Sefil olan, düşük ahlâklı ve karaktersiz.
SAFİL: Tortu.
SAFİL: Alçak yer.
SAFİLE: Dip, alt taraf. Bir şeyin aşağısı.
SAFİLÎN: Alçaklar, aşağılar, sefiller. Allah'tan (C.C.) uzak olanlar. * Aşağı taraflar.
SAFİLİYYET: Alçaklık, aşağılık.
SAFİN: (C.: Sâfinât) Cins at. * Üç ayağı üstünde durup dördüncü ayağının tırnağını yerde dikip duran at.
SAFİNE: (C.: Sevâfin) Yel, rüzgâr, riyh.
SAFİR: (Sefir) Sefere çıkan. * Elçi. * Kâtib.
SAFİR: Islık veya kuş sesi. * İnce ve güzel ses * Tecvidde: Harfin ıslık sesine benzemesidir. Bu vasıfta olan harfler: Ze, sin, sâd.
SAFİYE: Temiz, katışıksız, bozuk olmayan. * İçinde yapmacık ve uydurma bir şey, fazladan kelime ve kafiye bulunmayan söz.
SAFİYE: (C.: Sevâfi) Toz. * Rüzgâr, yel.
SAFİYET: Saflık, hâlislik, temizlik.
SAFİYULLAH: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismidir. Bütün mahlukatta efdal ve Cenab-ı Hakk'ın ihsanı ile onlardan seçilip çıkarılmış tertemiz mânâsına Safiyullâh denilmiştir. Hz. Adem'in de (A.S.) bir ismidir.
SAFİYY: Temiz, pak. Hâlis, saf, katıksız.
SAFİYY-ÜD DİN: Dini temiz. Dini pak.
SAFİYY-ÜL KALB: Kalbi temiz.
SAVAFIK: Havadis. * Yeni meydana gelen şeyler.
SERAFİL: (C.: Serâfilât) Şalvar. Don.
SEVAFİL: (Sâfil. C.) Alçaklar. (İnsan ve yer hakkında kullanılır)
SUNAFİR: Her nesnenin hâlisi. Her şeyin iyisi ve doğrusu.
ŞAFİ: Hastaya şifa veren (Allah. C.C.). * Yeter görünen, kifayet eden.
ŞAFİ': (Şefaat. den) Şefaat eden. Bir kimsenin suçunun bağışlanması için vasıtalık eden.
ŞAFİÎ: Şâfiî mezhebinden olan. (Bak: İmam-ı Şâfiî)
ŞAFİN (ŞEFUN): Göz ucuyla bakan kişi.
ŞİRK-İ HAFÎ: İhlâssızlık, riyakârlık. Allah rızası için değil de başkalarının rızâsı için ibâdet etmek.
TAFİ: Her nesnenin üstüne gelen. * Hâriç, dış.
TAFİF: Az, kalil.
TAFİH: Dolu, mümteli.
TAVVAFİYYE: Resmî dairelerdeki gece bekçilerine verilen ücret.
TECAFİ: Uzak olma. Yerinden bir tarafa ayrılma.
TEFAFİH: (Tuffâh. C.) Elmalar.
TEKÂFİ: (Tekâfü') Birbirinin dengi olma.
TELAFİ: Eksik olan bir şeyin yerini doldurmak. Tamamlamak. * Ziyanı karşılamak. Zararı ödemek.
TELAFİF: Birbirine sarmaşmış bölük bölük nebatlar. * Büklümler, kıvrımlar. * Birbirine girmiş ve sarmaşmış vaziyette olma. Lif lif olma.
TELAFİF-İ DİMAĞİYE: Dimağın lif lif olmuş hâli.
TENAFİ: Birbirine zıt ve muhâlif olma.
TERKİBAT-I NİSBET-İ HAFİYE: Gizli düşünce ve tasavvurlardan meydana gelen terkibler.
TEVAFİ: Tamam olmak, tamamlanmak.
TURUK-U HAFİYYE: Gizli tarikler, yollar, tarikatlar. Gizli zikir yapan tarikatlar.
ULUM-U HAFİYE: Gizli ilimler. Ancak veraset-i Nübüvvet muhakkiklerince veya bir kısım hakikatların esrarına vakıf âlimlerce bilinen ilimler.(İlm-i Cifrin mühim bir düsturu ve ulum-u hafiyyenin mühim bir anahtarı ve bir kısım esrar-ı gaybiyye-i Kur'aniyyenin mühim bir miftahı tevafuktur. M.)
UMUR-U İZÂFİYE: Birbirisiz olmayan ve birbirine nisbet ve mukayese ile anlaşılan vasıflar. (Meselâ: Karanlık olmasa, aydınlığın bilinmemesi gibi)
UZAFİRE: Katı. şiddetli, şedid.
ÜMM-ÜN NÂFİ': Tavuk.
ÜNAFİ: Büyük burunlu kimse.
VÂFİ(YE): (Vefâ. dan) Tam, elverişli, kâfi, yeter. * Sözünün eri. * Va'dini mutlak yerine getiren Cenab-ı Hak.
VÂFİ VE KÂFİ: Bol bol yeter.
VAFİD: (C.: Vüffed - Evfâd - Vüfud) Elçi, temsilci.
VAFİH: Kilise kayyımı.
VAFİR(E): (Vefret. den) Bir çok, bol, çok. * Edb: Aruz kalıplarından bahr-ı rabi'nin ismidir.
ZAFİR: Zafer bulan. Zafere erişen.
ZAFİR: Galib gelmiş olan.
ZAFİRE: Kapı perdesi.
ZAFİRE: Yar, yoldaş. * Kavim. Kabile.
ZAMİR-İ İZAFÎ: Gr: Muzâfların sonuna gelen -im, -in, -i, -imiz, -iniz, -leri gibi eklerdir.
ZAMME-İ MAKBUZE-İ HAFİFE: (Ü) sesini veren zamme.
ZERAFÎ: (Zerafe. C.) Zürafalar.
ZİKR-İ HAFÎ: İçten ve kalbden yapılan gizlice olan zikir. Nakşilerin zikir şekli.
ZÜ-L KAVAFİ: İkiden fazla kafiyeli nazım şekli.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
AFİF : Temiz. Güzel. Nezih. İffetli ve namuslu olan. Haramdan sakınan. * Müstakim.
AFA' : Eşek sıpası.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...