Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
AH: f. Aferin, bravo! manasına kullanılır.
AH: Maddi veya mânevi bir acı hissolundukta kullanılır.
Nedamet, pişmanlık ve teessüf beyan eder.
Birine acındığına, keder ve esef edildiğine delalet eder. Meselâ : Ah! Evladım! gibi.
AH U ENİN: Ah deyip inlemek, ağlamak. Ah u fizâr da aynı mânayı ifâde eder.
AH: Kardeş, birader.
Dost.
AHABİR: (Ahbâr. C.) Hikâyeler.
Rivayetler.
AHABİŞ: (Habeş. C.) Habeşliler.
ÂHÂD: Birler. Birden dokuza kadar olan sayılar.
ÂHÂD-I NÂS: Avam, halktan birisi.
AHAD: (Bak: Ehad)
AHADD: (Hadd. den) Pek keskin.
AHADÎ: Tek, yalnız. Birlere âid, birlere mensub.
AHADİD: Sopa ve kamçı gibi şeylerin vücudda bıraktığı izler. (Bak: Uhdud)
AHADÎ HADİS: Rivâyet eden bir veya iki koldan olan veya mütevatir mertebesinde olmayan hadis demetir. İştihar haddine yetişmeyen hadistir. Şartları tamam olursa zann-ı galib ifade eder, muktezası ile amel vâcib olur. (Muvazzah İlm-i Kelâm)
AHADİS: (Bak: Ehâdis)
AHADİYYET: (Bak: Ehadiyyet)
AHAFF: Pek hafif, çok hafif.
Düşüncesiz.
AHAKK: (Bak: Ehakk)
AHAL: f. Birşeye yaramıyarak atılacak olan şey, çerçöp.
AHALİ: (Ehl. C.) Halk, umum, nâs.
Bir memleketin yerlileri, bir memlekette oturanlar, yaşayanlar.
AHAMİRE: Acem milletinden bir tâife.
AHANN: Sözü burun içinden söyleyen. Burnundan konuşan.
AHAR: (Aher) Gayrı, başkası. Diğeri.
AHAR: f. Hattatların kullandıkları kâğıda sürülen nişastalı yumurta.
Kahvaltı.
Bir nevi çelik.
AHARR: Daha sıcak, en sıcak.
AHASS: Asılsız, kötü kimse.
AHASS: (Bak: Ehass)
AHAVAT: (Uht. C.) Kızkardeşler.
Benzer şeyler.
AHAVEYN: İki kardeş.
İslam âlimlerinden olan Urfalı Vaiz Mahmud Kâmil efendinin babası Mustafa Kâmil Efendi ve amcası Urfalı Mehmed Efendi. (Bak: Ehaveyn)
AHAZZ: Pek bahtiyar, mes'ud, şanslı, mutlu.
AHBA: (Haba. C.) Saray adamları.
AHBAB: Dost. Sevilen dostlar. Sevilenler. Ehibbâ, muhibler.
AHBAR: (Haber. C.) Haberler. (Bak: Haber-İhbar)
AHBÂR-I GAYB: Bizce bilinmeyen gayb âlemlerine ve geleceğe dâir haberler.(... Hem de musibetlerin vakti muayyen olsa idi; musibet, başına gelen adam, musibetin intizarında o gelen musibetin belki on mislinden ziyade mânevi bir musibet -o intizardan- çekmemesi için, hikmet ve rahmet-i İlâhiyye tarafından gizli, perdeli bırakılmış. Ve ekser hâdisât-ı kevniyye-i gaybiyye böyle hikmetleri bulunduğundandır ki, gaibden haber vermek yasak edilmiş. $ düsturuna karşı hürmetsizlik ve itaatsizlik etmemek içindir ki, medar-ı teklif ve hakaik-i imaniyeden başka olan umur-u gaybiyyeden izn-i Rabbâni ile haber verenler dahi, yalnız, işaret suretinde perdeli ve kapalı ihbâr etmişler. Hatta "Tevrat" ve "İncil" ve "Zebur" da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve kapalı gelmiş ki, o kitabların bir kısım tabileri te'vil edip iman etmediler. Fakat itikad-ı imâniyyeye giren mes'eleleri tasrih ile ve tekrar ile ihbar etmek ve açık bir surette tebliğ etmek hikmet-i teklifin muktezası olduğundan, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan ve Tercümân-ı Zişanı (A.S.M.) umur-u uhreviyeden tafsilen ve hâdisât-ı istikbâliye-i dünyeviyeden icmâlen haber vermişler. Ş.)
AHBAR: (Bak: Ehbâr)
AHBARÎ: Rivayetçi, rivayet eden kişi.
AHBAS: (Habs. C.) Su bentleri, havuzlar.
Hapisler, zindanlar.
Gayr-ı meşru vakıf yerler.
AHBAZ: (Hubz. C.) Ekmekler.
AHBEL: Divane, deli.
AHBEN: Çok su içmekten karnın şişip zahmetli olması.
AHBES: Pek çok pis, daha murdar. En habis, berbad.
AHBEŞ: Habeş, Habeşi.
AHBİYE: (Hıbâ. C.) Kıldan yapılmış göçebe çadırı.
Keçe ve kıldan yapılan evlerde konup göçen Türkler.
AHCAR: (Hacer. C.) Taşlar.
AHCEN: Burnu eğri kimse.
AHD: Vâdetme. Söz verme. Vefâ. Yemin. And. Misak. Peymân.
Asır. Devir. Tevhid. Mukavele.
Vasiyet.
AHD-İ ATİK: Tevrat, Zebur ve Mezamir'in bazıları, Yahudilerin eski ve mukaddes kitapları.
AHD-İ CEDİD: f. İncil.
AHDÎ: Ahde âid, sözleşmeye dâir.
AHD-NAME: f. Anlaşmanın şartlarını ve anlaşmayı yapanların imzalarını taşıyan kağıt.
AHD Ü MİSÂK: f. Yemin, anlaşma, sözleşme.
AHD Ü PEYMAN: f. Yemin etme, söz verme.
AHDA': Boyun damarlarından bir damar.
Hilekâr, aldatıcı, kandırıcı.
AHDA': Çok alçakgönüllü, halim, mütevazi. İtaatli.
AHDAK: (Hadeka. C.) Göz bebekleri.
AHDAN: (Hıdn. C.) Dostlar, yoldaşlar.
AHDAR: Yeşil, yemyeşil, pek yeşil.
AHDAR-I NÂZIR: Çok yeşil, yemyeşil, tam yeşil.
AHDAS: (Hades. C.) Yeni hâdiseler, fena şeyler. Dertler, musibetler.
Gençler.
AHDEB: Hiç kimsenin fikir ve düşüncesini beğenmeyen, ahmak.
Uzun boylu.
AHDEB: Kambur.
AHDEL: Boynu önüne eğilmiş olan.
Çok eğik olan şey.
AHDER: (C.: Ehadir) Kavi ve galiz olmak. Kaba olmak.
Şaşı adam.
AHDER: f. Kardeş çocuğu. Biraderzâde.
AHDERRÎ: Yabani eşek.
AHDES: Fikirli kişi.
AHDET: (C.: Ahâd) Yağmur yağdıktan sonra yağan yağmur.
AHEK-İ SİYAH: Rutubete dayanıklı olan bir cins çimento.
AHEK-İ TEFTE: Sönmemiş kireç.
AHEN: Demir.
Mc: Sert. Zincir. Kılıç.
AHEN-ÂŞİYÂN: f. Dikiş yüksüğü.
AHEN-BE: f. Dokunacak bezin veya çulhanın iki yanına konan demirli ağaç. Bu demirli ağaç bezin buruşukluğunu da açar.
AHEN-CÂN: f. Demir canlı.
Katı yürekli.
Sabırlı, tahammüllü.
AHEN-DEST: f. Demir elli, eli demir gibi olan.
AHEN-DİL: f. Demir yürekli, kahraman.
Merhametsiz, acımasız kimse.
AHENE: f. Demir halka.
AHEN-GER: f. Demirci. Demir yapan veya satan.
AHEN-GERÎ: f. Demircilik.
AHENİN: Demirden yapılmış, çok kuvvetli, pek sağlam.
AHEN-KEŞ: f. Demiri çeken. Mıknatıs.
AHEN-PUŞ: f. Demirler giymiş. Zırh kuşanmış.
AHEN-RÜBÂ: f. Demiri kapan, mıknatıs.
AHENK: f. Seslerin arasındaki uygunluk. Düzgün tarz ve gidiş.
AHENKDÂR: f. Uygun, düzgün, âhenkli, makamlı.
AHER: Başka, diğer, gayrı.
AHESTE: f. Yavaş, ağır.
AHESTEGÎ: f. Yavaşlık, acele etmemeklik.
AHESTE-REV: f. Aheste âheste yürüyen, acelesiz, yavaş yavaş yürüyen.
AHFA: Çok gizli, pek gizli.
AHFAD: Torunlar. Hafidler. Evlâd oğulları. Yardımcılar.
AHFAS: (Hıfs. C.) İşkembeler, kırkbayırlar.
AHFAZ: (Ahfad) Alçak ve çukur yer.
Mc: Çok alçak gönüllü. Mütevâzi.
AHFEC: Ayakları eğri.
AHFEŞ: Küçük gözlü, zayıf bakışlı.
Yalnız gece gören kimse.
Üç büyük Arab âliminin lâkabı.
Bulutlu günde görüp bulutsuz günde görmeyen.
AHFİYE: (Hıfâ. C.) Örtüler, perdeler, gizli şeyler.
Çiçeğin tomurcuğunu örten kabuk.
AHGER: f. Ateş koru. Yanar halde olan kömür.
AHGER-İ SUZAN: Yakıcı kor.
AHH: Öksürmek.
AHIR: t. (Ahur) Hayvanların barındığı yer, dam.
AHİ: Kardeşim.
Ahilik ocağından olan kimse.
Eli açık, cömert.
AHİBBA: Dostlar, arkadaşlar. (Bak: Habib)
AHİD: Seninle muâhede eden.
Ahdolunmuş nesne.
AHİD: (Bak: Ahd)
AHİD-ŞİKEN: f. Ahdi bozan, anlaşmayı bozan.
ÂHİL: Erkeği olmayan kadın.
Fevkinde kimse olmayan yüksek padişah.
AHİLİK: Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. Günlük hayatta ise teavün, yoksulları koruma gibi insani duyguları; ayrıca müzik, silah kullanma, binicilik kabiliyetlerini geliştirmeye de önem verirdi.
AHİLLA: (Ehillâ) Sadık ve samimi arkadaşlar. En sadık dostlar. Haliller.
AHİN: (C.: Uhun) Boyalı yün.
ÂHİN: (C.: Avâhin) Fakir.
Hazır, sabit kimse.
Yumuşak hurma ağacı.
AHÎR: En son, sonraki.
ÂHİR: Biten. Hitam bulan. Sonra gelen. Son. Sonraki.
ÂHİR: Zina işleyen. Fasıklık yapan.
Tembel kimse.
ÂHİR-BİN: f. Sonunu gören, düşünen.
ÂHİRE: Zâni, zinakâr.
AHİREN: En son, en son olarak.
Son zamanlarda, yakında.
ÂHİRET: Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Âhiret, kıyamet koptuktan sonra, bütün varlıkların ve insanların devamlı kalacakları yerdir. Orada ölüm yoktur, hayat sonsuzdur; dinin emirlerine bağlı olanlar için cennet; dine bağlı olmıyanlar için de cehennem vardır. Âhirete inanmayan insan müslüman olamaz. Kur'an ve peygamberi inkar etmiş olur. İnsan ölüp toprak olduktan sonra onu kim diriltecek diyenlere Kur'anın pek çok cevaplarından biri meâlen şudur: "Onu ilkin kim yarattı ise, öldükten sonra da yine o diriltecek." (Bak: Haşir)(Dünya dar-ül hikmet ve ahiret dar-ül kudret olduğundan; dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbi gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya, bir derece tedricî ve zaman ile olması, hikmet-i Rabbaniyenin muktezasıyla olmuş. Âhirette ise; hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan, birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda ve bir lemhada inşasına işareten Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan: $ ferman eder. Ş.)(Mühim bir taraftan ehemmiyetli bir sual: Rivayette gelmiş ki, Cennette bir adama beşyüz senelik bir Cennet verilir. Bu hakikat akl-ı dünyevinin havsalasında nasıl yerleşir?Elcevap : Nasıl ki bu dünyada herkesin dünya kadar hususi ve muvakkat bir dünyası var. Ve o dünyanın direği onun hayatıdır. Ve zahiri ve batıni duygularıyla o dünyasından istifade eder. Güneş bir lâmbam, yıldızlar mumlarımdır der. Başka mahlukat ve ziruhlar bulunmaları, o adamın mâlikiyetine mani olmadıkları gibi, bilâkis onun hususî dünyasını şenlendiriyorlar, zinetlendiriyorlar. Aynen öyle de, fakat binler derece yüksek, herbir mü'min için binler kasır ve hurileri ihtiva eden has bahçesinden başka, umumi cennetten beşyüz sene genişliğinde birer hususi cenneti vardır. Derecesi nisbetinde inkişaf eden hissiyatıyla, duygularıyla cennete ve ebediyete lâyık bir surette istifade eder. Başkaların iştiraki onun mâlikiyetine ve istifadesine noksan vermedikleri gibi, kuvvet verirler. Ve hususi ve geniş cennetini zinetlendiriyorlar. Evet, bu dünyada bir adam, bir saatlik bir bahçeden ve bir günlük bir seyrangahtan ve bir aylık bir memleketten ve bir senelik bir mesiregâhta seyahatından; ağzıyla, kulağıyla, gözleriyle, zevkiyle, zâikasıyla, sâir duygularıyla istifade ettiği gibi; aynen öyle de fakat bir saatlik bir bahçeden ancak istifade eden bu fâni memleketteki kuvve-i şâmme ve kuvve-i zâika, o bâki memlekette bir senelik bahçeden aynı istifadeyi eder. Ve burada bir senelik mesiregâhtan ancak istifade edebilen bir kuvve-i bâsıra ve kuvve-i sâmia orada, beşyüz senelik mesiregâhındaki seyahattan; o haşmetli, baştan başa zinetli memlekete lâyık bir tarzda istifade eder. Her mü'min derecesine ve dünyada kazandığı sevaplar, haseneler nisbetinde inbisat ve inkişaf eden duygularıyla zevk alır, telezzüz eder, müstefid olur. L.)
ÂHİRZAMAN: Dünyanın son zamanı ve son devresi. Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi. (Rivayette var ki : "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz." Bunun için, binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberiyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azâb-ı kabirden sonra ( $ ) vird-i ümmet olmuş. Allahu a'lem bissavab, bunun bir te'vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ: Rusyada hamamlarda, kadın- erkek beraber çıplak girerler ve kadın, kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyal olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemâlperest erkekler dahi nefsine mağlup olup o ateşe sarhoşane bir sürur ile düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebâirleri ve bid'aları, birer câzibedarlık ile pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz. Ş.)
AHİSSA: (Hasis. C.) Cimriler, pintiler, tamahkârlar.
AHİYANE: f. Damak.
Tıb: Boğaz.
Beyin kemiği.
AHİYYEN ŞERAHİYYEN: (Süryanice) Hannân, Mennân, Rahmân ve Rahim olan. Çok çok nimet veren.
AHÎZ: (Ahz. den) Esir.
ÂHİZ: (Âhize) Alan. Alıcı. Ahzeden.
Ses alıcı âlet.
Kabul etme, alma.
ÂHİZE: Fiz : Elektrik enerjisini mekanik enerjiye çeviren alet.
AHKAB: Yabani eşek.
AHKAB: Uzun zamanlar.
AHKAD: (Hukd. C.) Kinler, garezler.
AHKAF: (Hıkf. C.) Eğri büğrü kum tepeleri.
AHKAF SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de kırkaltıncı sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
AHKÂM: (Hüküm. C.) Hükümler. Kanunlar. Nizamlar.
AHKÂM-I ADLİYE: Adaletle alâkalı hükümler, emirler.
Adliye nezaretinin eski ismi.
AHKÂM-I FER'İYYE VE AHKÂM-I ASLİYYE: (Bak: Şeriat)
AHKÂM-I KUR'ÂNİYE: f. Kur'ân-ı Kerim'in kat'i olan hükümleri, emirleri. (Bak: Hukuk)
AHKÂM-I ŞAHSİYE: Huk: Şahsın kendisini alakalandıran hükümler. (Bak: Hukuk-u şahsiye)
AHKAR: En hakir, pek âciz ve değersiz. (Daha çok tevazu makamında söylenir.)
AHKAR-UL İBÂD: Kulların en hakiri.
AHKEM: En sağlam. En kuvvetli.
En çok hükmeden.
En hakim ve akıllı.
AHKEM-ÜL HÂKİMÎN: Hükümdarların hükümdarı. Hâkimlerin en hâkimi. Cenâb-ı Hak (C.C.)
AHKER: f. Ateşli kül, kül ile karışık ince kor.
AHLA: En tatlı, çok şirin. Çok tatlı.
AHLAF: Halefler. Sonra gelenler. Zürriyetler. Evvelkilerin yerine geçenler. Nesil. Evlâdın evlâdları. Nesl-i âti.
AHLAF: Yemin edenler. Müttefikler.
AHLAK: (Hulk.C.) Huy, tabiat. İnsanın davranış tarzı, tutum ve tavrı, bir cemiyette makbul ve iyi sayılan davranış kuralları. Bu kural ve kaideleri inceliyen ilim. Ahlâkın kaynağı ve mahiyetini inceliyen felsefe.Filozoflar hangi hareketlerin iyi, hangilerinin kötü olduğu ve insanın neden ahlâk kaidelerine uyması gerektiği konusunda ortak bir fikre varamadılar. Kimi menfaati, kimi saadeti, kimi de vazifeyi ahlâkın temeli saydı. İslâm ahlâkı ise ahlâkın temeli Allah'ın emrine uygunluğu ve gaye olarak da Allah rızasını almakla insanı şahsi veya içtimâi (toplumsal) bencillikten kurtarmıştır. Ahlâkı da cemiyetten cemiyete ve zamanla değişen keyfî ve tesadüfî kaideler yığını olmaktan çıkarıp Allah'ın emirlerine uygunluğu esas almakla, birlik ve beraberliği ve devamlılığı sağlamıştır. (Bak: Hulk)
AHLÂK-I FÂZILA: İyi ahlâk, faziletli huylar.
AHLÂK-I HAMİDE: Beğenilen güzel ahlâk.(Hz. Muhammed (A.S.M.) bütün ahlâk-ı hamidede en yüksek ve yetişilmeyecek bir dereceye malik idi...... Onda içtima etmiş ahlâk-ı hamidedir ki her bir haslette en yüksek tabakada olduğuna dost ve düşman ittifak ediyorlar. M.)
AHLÂK-I HASENE: Yüksek ahlâkı en parlak ve ulvi bir şekil ve ruhta gösteren ve bilfiil yaşayan Peygamberimizin (A.S.M.) ve O'nun yolunda gidenlerin ahlâkı.(Diyorsun ki: Teklif, saadet içindir. Halbuki ekser-i nâsın şekâvetine sebeb, tekliftir. Teklif olmasaydı, bu kadar tefavüt-ü şekavet de olmazdı?C- Cenab-ı Hak, verdiği cüz'-i ihtiyâri ile ef'al-i ihtiyariye âlemini kesbiyle teşkil etmeğe insanı mükellef kıldığı gibi, ruh-u beşerde vedia olarak ekilen gayr-i mütenâhi tohumları sulamak ve neşv ü nemalandırmak için de beşeri teklif ile mükellef kılmıştır. Eğer teklif olmasaydı, ruhlardaki o tohumlar neşv ü nemâ bulamazdı. Evet, nev'-i beşerin ahvaline dikkatle bakılırsa görülür ki; ruhun mânen terakkisini, vicdanın tekâmülünü, akıl ve fikrin inkişaf ve terakkisini telkih eden, yani aşılayan, şeriatlardır; vücud veren, tekliftir; hayat veren peygamberlerin gönderilmesidir; ilham eden, dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı ve insandaki bu kadar kemâlât-ı vicdaniye ve ahlak-ı hasene tamamen yok olurlardı. Fakat insanların bir kısmı, arzu ve ihtiyariyle teklifi kabul etmiştir. Bu kısım, saadet-i şahsiyeyi elde ettiği gibi nev'in saadetine de sebep olmuştur. Amma insanların büyük bir kısmı, ihtiyarı ile küfrü kabul ve tekâlif-i İlahiyyeyi reddetmişlerse de teklifin bazı nevilerinden süzülen terbiyevi, ahlâki vesaire güzel şeyleri aldıklarından, teklifin o nevilerini zımnen ve ıztıraren kabul etmiş bulunurlar. İşte bu itibarla, kâfirin her sıfatı ve her hâli kâfir değildir. İ.İ)(Hadsiz salât ve selâm ol Peygamberimiz Muhammed Mustafa (A.S.M.) üzerine olsun ki, demiş: $Yani; benim, insanlara Cenab-ı Hak tarafından bi'setim ve gelmemin ehemmiyetli bir hikmeti, ahlâk-ı haseneyi ve güzel hasletleri tekmil etmek ve beşeri ahlâksızlıktan kurtarmaktır. H.)
AHLÂKIYYÂT: Ahlâk ilmi ve düsturlarını ve bunların vasıflarını ve tatbiklerini inceleyen, öğreten ilim.
Ahlâk ve terbiye ile alâkalı ders ve bahisler.
AHLÂKIYYUN: Ahlâk ilmi ile uğraşan âlimler; bunlar iki kısımdır. Bir kısmı ahlâk-ı hasene olan İslam ahlâkını telkin eder, diğer kısmı ise, dine tâbi olmayan ve hakiki ahlâkı bulamamış olanlardır.
AHLÂKÎ: Ahlâkla ilgili, ahlâka ait.
AHLAL: (Hıll. C.) Samimi dostlar, yâranlar.
AHLAM: Rüyâlar. (Bak: Hulm)
AHLAS: En hâlis, daha temiz.
AHLAT: (Hılt. C.) Çok karıştırılabilir, karıştırılmağa elverişli.
AHLAT-I ERBAA: İnsan vücudunda varlığı kabul edilen dört unsur veya üsareler.
AHLEF: Solak kimse.
AHLES: Kara ile kırmızı arasında olan renk.
AHLET: Saçı dökülmüş kişi.
AH-LİÜMM: Baba ayrı, ana bir kardeş.
AHLİYA: (Hali. C.) Boş şeyler.
AHMA: (Hamâ. C.) Kayın biraderler.
AHMA: (Hamiyyet. den) Çok hamiyetli.
AHMAK: (Humk. dan) Pek akılsız, sersem, şaşkın. Anlayışsız.
AHMAK-UL HUMAKA: Ahmakların en ahmağı.
AHMAKANE: f. Ahmakçasına, ahmak olana yakışır şekilde.
AHMAKÎ: Akılsızlık, ahmaklık.
AHMAKİYET: Ahmaklık, akılsızlık.
AHMAL: (Haml. C.) Yükler.
Ağır şeyler. Eşya, ağırlık.
AHMAL Ü ESKAL: Ağır yükler.
AHMAS: (C: Ehâmis) İnce belli.
Ayak altında yere değmeyen yer.
AHMAS: (Hums. C.) Beşte birler, humslar.
AHMAS-ÜL KADEM: Ayak tabanı.
AHMED: Daha çok hamdeden.
Çok övülmeğe ve medhedilmeğe lâyık.
Çok sevilen. Beğenilmiş.
Hz. Peygamber'in (A.S.M.) bir ismi.
AHMED-İ BEDEVÎ: (Seyyid) (Hi. 596-675) Mısır'ın en büyük velilerindendir. Hz. Ali neslinden gelir. Bir çok lâkabı vardır. Ona Afrika bedevileri tarzında (yüzü örten peçe) taşıdığından dolayı (el-Bedevi) deniyordu. 626 yılına doğru onda deruni bir tahavvül vukua geldi. Yedi kıraat üzere Kur'an okudu ve Şafii fıkhı tahsil eyledi. Kendisini ibadete vakfeyledi ve kendisine yapılan izdivaç teklifini reddeyledi. Berlindeki bir yazmada bu hususta şunlar yazılıdır: "Cennet hurilerinden başka hiçbir kadın ile evlenmemeğe ahdettim." Kerametler ve harikalar göstermiştir. Geceleri Kur'an okumak âdeti idi. Aktab-ı Erbaa'dandır. (R.A.)
AHMED-İ FÂRUKÎ: (Hi. 971-1034) (İmam-ı Rabbanî) Hz. Ömer (R.A.) ahfadından olduğundan Fârukî denilmiştir. Kendisi demiştir ki: "Hakaik-i imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve kerâmata tercih ederim." Hem demiş ki: "Bütün tarikatların nokta-i müntehası hakaik-i imâniyenin vuzuh ve inkişâfıdır." Bu zatın büyük ve çok kerametleri görülmüş ve müceddidiyet vazifesini bihakkın ifâ etmiştir. Nakşi tarikatının kahramanı ve bir güneşi hükmünde olduğu Risale-i Nur'dan "Mektubat" isimli eserde mezkurdur. (R.A.) (Bak: Müceddid)
AHMED-İ MUHTAR: Hz. Muhammed (A.S.M.) Efendimiz.
AHMED-İ RÜFÂÎ: (Hi: 512-578) Büyük bir veliyullahtır. Pek çok kerametleri görülmüştür. İmam-ı Musa Kâzım Hazretlerinin evlâtlarından olup, dine büyük hizmetler etmiştir. (R.A.)
AHMED-İ SÜNUSÎ: (Bak: Sünusî)
AHMED İBN-İ HANBEL: (Bak: Hanbelî, İmam-ı Hanbel)
AHMER: Kırmızı.
AHMES: Kuvvetli, yiğit. Kahraman, cesur, şecaatli, bahadır.
AHMEŞ: İnce, dakik.
AHMEZ: Daha metin, daha sağlam, daha çetin.
AHNA: Çapraz ve birbirine zıt işler. Çarpık, eğri şeyler.
AHNA': Çok alçak gönüllülük, mütevazilik.
AHNAS: (Hıns. C.) Yeminden dönmeler. Yalan yeminler.
AHNEF: Ayakları çarpık ve eğribüğrü olan.
AHNES: Burnu basık ve sivri olan adam.
AHOND: f. Tahsil yapmış, hoca. Ulu, büyük.
AHRA: Daha lâyık, daha münasib, en elverişli.
AHRAB: Kulağı kesik.
Kulaktaki küpe deliği.
AHRAC: (Hırc. C.) Hayvanların yular, tasma ve palanlarına dizilen boncuklar.
AHRAD: Pek tamahkâr cimri.
AHRAK: Miskin, akılsız adam.
AHRAM: (Harem ve Harim. C.) Gizli yerler. Gizli olup herkesin girmesi serbest olmayan yerler.
Kadınların bulunduğu haremlikler.
AHRAR: (Hür. C.) Hürler. Esir veya köle olmayan kimseler.
Silsilesinde esir veya köle bulunmayanlar.
Hürriyetçiler.
AHRARANE: f. Hürriyetçilere yakışır tarzda. Serbestçe. Hür olana yakışır surette.(İnsana karşı hürriyet, Allah'a karşı ubudiyyeti intac eder. Mün.)
AHRAS: (Hâris. C.) Bekçiler, muhafızlar, koruyucular.
AHRAS: Dilsiz.
AHRAZ: (Ahrad) Kirpikleri dökülmüş, çipil gözlü.
AHREB: Çok harap, perişan, yıkık.
Kulağı yarık kimse.
Edb: Rübai vezinlerinden "Mef'ulü" ile başlayan oniki şekilden herbiri.
AHREC: Ak ile kara. Siyahla beyaz.
AHRED: Ayaklarının siniri kurumuş veya bozulmuş olan hayvan.
AHREM: Burnu kesik olan. Kesik burunlu.
Edb: Rübai vezinlerinden "Mef'ulü" ile başlıyan oniki şekilden herbiri.
Tıb: Omuz ucu.
AHRES: Dilsiz, dili olmayan kimse.
AHREZ: Gözleri dar ve küçük olan.
AHRUF: (Harf. C.) Uçlar.
şiveler, lehçeler.
Harfler.
AHSA: Çok kumlu, taşlı yer.
AHSA: "İhsa"dan fiildir. (Bak: İhsâ)
AHSAR: Pek kısa, daha kısa, daha özlü, daha veciz.
AHSAS: Hisler. Duygular.
AHSEB: Çok iyi hesab edilmiş, münâsib.
Çok fazla cimri, hasis.
Miskin.
Saçının rengi kırmızıya yakın.
Tüyünün rengi boz renk olan kızıl deve.
AHSEF: Kara ile ak, alaca.
AHSEM: Geniş yüzlü kılıç.
Arslan.
Enli, yassı ve yayvan burun.
Enli, yassı ve yayvan burunlu adam.
AHSEN: En güzel. Çok güzel.
AHSEN-ÜL GAYÂT: Gayelerin en güzeli, en iyisi.
AHSEN-ÜL HÂLIKÎN: Hâlıkıyyet mertebelerinin en güzel ve en münteha mertebesinde olan bir Hâlık-ı Zülcelal. Her şeyi herşeyle münasebetine lâyık bir tarzda güzel yaratan Hâlık. (C.C.)
AHSEN-ÜL KASAS: İbret verici vakıaların en güzel şekilde nakledilişi. Kıssaların en güzeli.
Sure-i Yusuf (A.S.).
AHSEN-İ TAKVİM: En güzel kıvama koyma.
Cenab-ı Hakkın her şeyi kendisine lâyık en güzel kıvam, sıfat ve surette yaratması. İnsanın en yüksek ve câmi isti'dâd ve kabiliyetlerde ve en güzel surette yaratıldığı.(Envâ'-ı zihayat içinde en ziyade rızkın envâına muhtaç, insandır. Cenab-ı Hak insanı bütün Esmâsına câmi' bir âyine ve bütün rahmetinin hazinelerinin müddeharâtını tartacak, tanıyacak cihâzata mâlik bir mu'cize-i Kudret ve bütün Esmâsının cilvelerinin vaziyetlerinin inceliklerini mizana çekecek âletleri hâvi bir halife-i Arz suretinde halk etmiştir. Onun için hadsiz bir ihtiyaç verip, maddi ve mânevi rızkın hadsiz envâına muhtaç etmiştir. İnsanı, bu câmiiyete göre en âlâ bir mevki olan ahsen-i takvime çıkarmak vâsıtası, şükürdür. Şükür olmazsa, esfel-i sâfiline düşer; bir zulm-ü azimi irtikâb eder. M.)
AHŞA': (Haşâ. C.) Vücuttaki bağırsak, ciğer gibi organlar.
Mahaller, bölgeler, cihetler.
AHŞA: Pek korkunç. Çok korkunç. Çok korkunç yer.
AHŞAB: Kereste. Tahta. Ağaçtan yapılan bina.
Ağaçtan olanlar.
AHŞAM: (Haşem. C.) Bir büyük zâtın yakınları, maiyeti, taraftarları.
AHŞEB: (C.: Ehâşib) Sert taşlı büyük dağ.
Haşin ve yoğun olan.
AHŞEF: Uyuz adam.
AHŞEM: Burnu koku almayan.
Burnunun içi kokan kimse.
AHŞEN: Pek sert şey.
Geçimsiz kimse.
AHŞİC: f. Zıt ve uygunsuz.
AHŞİCAN: (Ahşic. C.) f. Zıtlar. Dört unsur. (Toprak, su, ateş, hava.)
AHŞİG: f. Zıt ve uygunsuz.
AHŞİGÂN: (Ahşig. C.) Zıtlar.
AHŞİŞAN: Çok katı, pek huşunetli.
AHTAB: (Hatab. C.) Odunlar.
AHTAL: Çabuk yürüyen.
Boşboğaz, çok konuşan kimse. Çenesi düşük.
AHTAPOT: Fr. Çok ayaklı, kafadan bacaklı bir nevi deniz hayvanıdır ve yakaladığı canlı hayvanı kıstırıp kanını emer.
Canlı yengece benzeyen bir çıban.
AHTAR: (Hıtar - Hatarat) Tehlikeler.
AHTE: f. Dışarı çıkarılmış, dışarı çekilmiş. (kılıç, bıçak gibi..)
Husyesi çıkarılmış hayvan.
AHTEB: Arı kuşu dedikleri kuş.
Kızıl eşek.
AHTEL: Sarkık kulaklı.
AHTEM: Uzun burunlu.
AHTER: Yıldız.
Mc: Baht, talih.
AHTER-İ DÜNBÂLE-DAR: Kuyruklu yıldız.
AHTERÂN: f. Yıldızlar. Necimler.
AHTER-BÎN: f. Müneccim. Yıldız ilmi ile meşgul olan kimse.
AHTER-GÛ: f. Yıldız ilmi ile uğraşan kişi, müneccim.
AHTER-ŞİNAS: f. Yıldız ilmi ile uğraşan. Müneccim.
AHU: Kardeş, dost.
AHU: Saç ve sakalı ak olup şayan-ı hürmet ve tâzim olan. Ahubaba, yalnız bu tabirde kullanılır.
AHU: f. Ceylân.
Gözleri çok güzel olan. Çok güzel göz.
Gazâl.
Mc: Dilber. Mahbub.
AHU-Yİ LENG GİRİFTEN: Topal ceylan tutmak.
Mc: İnsafsızlık etmek. Acizlere sataşmak.
AHU-Yİ MÂDE: f. Dişi ceylan.
AHU-Yİ NER: Erkek ceylan.
AHU-Yİ SİMİN: Sevgili.
Sâki.
AHU-BEÇE: f. Ceylan yavrusu.
AHU-BERE: f. Ceylan yavrusu.
AHU-ÇERENDE: f. Otlıyan ceylan.
AHU-DİL: f. Ceylan yürekli.
Mc: Korkak.
AHUN: f. Delik, yarık. Lağam.
AHUN-BÜR: f. Yer kazan, delik açan. Lağamcı.
AHU-NİGÂH: Ceylan bakışlı
AHU-PA(Y): f. Ceylan ayaklı. Çevik, atik.
Altı köşeli, nakışlı ev ve köşk.
AHUR: f. Ahır, dam.
AHURİ: f. Hardal.
AHUVAN: (Ahu. C.) f. Ceylanlar. Karacalar.
AHVA: (C.: Huvve) Kararmış nesne.
AHVAL: Haller. Vaziyetler. Oluşlar.
AHVAL-İ HAYRET-FEZÂ: Hayret verici haller.
AHVAL-İ SIHHİYE: Sağlık durumu.
AHVAL-İ ŞAHSİYE: Huk: Hakiki şahısların, hukuki varlıklariyle alâkalı olan hukuki durumlar. (Doğum, evlenme, boşanma, evlat edinme, ölüm hadiseleri gibi)
AHVAL: (Hâl. C.) Dayılar. Annenin erkek kardeşleri.
AHVAS: (C.: Ehâvis, Huves) Bir gözü birinden küçük olan.
AHVAT: (Uht. C.) Kız kardeşler.
AHVAT: En ihtiyatlı, tedbirli.
AHVEB: Asi, günahkâr.
AHVEC: En muhtaç, pek çok ihtiyacı olan.
AHVED: Çok değişen.
AHVEF: En korkak.
Çok korkunç.
AHVEL: Bir şeyi çift gören, şaşı.
AHVER: Akıllı.
İri gözlü güzel.
Müşteri yıldızı. (Jüpiter)
Beyaz yüzlü, güzel gözlü adam.
AHVERÎ: Yumuşak, beyaz nesne.
AHVES: Cesur, kahraman, yiğit, şecaatli, bahadır.
AHVES: Karnı sarkık kişi. (Müe: Havsâ)
AHVEZİ: Yeyni, hafif.
Tez, seri.
AHVEZİ: Cem'edici, toplayıcı.
Her işi insanlar arasında halleden.
AHYÂ: (Hayy. C.) Diri olanlar. Hay olanlar. Canlılar.
AHYÂ VÜ EMVÂT: Diriler ve ölüler.
AHYAL: (Hayl. C.) : Atlar, at sürüleri. Atlı kıtalar.
AHYAN: (Hin. C.) Arasıra. Vakit vakit. Vakitler. Zamanlar.
AHYANEN: (İhyânen) Zaman zaman, arasıra. Kâh kâh.
AHYAR: Hayırlılar.
Dostlar.
İyilik sevenler. (Eşrar'ın zıddı)
AHYAZ: (Hayiz. C.) Odalar, bölmeler, bölümler.
AHYED: Hz. Peygamberin (A.S.M.) Tevrattaki bir ismidir.(Bazı metinlerde Uheyd, Uhidu, Uheydu, Uhyidu şeklinde yazılıdır.)(... İncil'de Ahmed, Tevrat'ta Ahyed, Kur'anda Muhammed ismiyle müsemma iki cihanın güneşi kabrin arka tarafında milyonlarca Faruki Ahmedler ile muhat olarak sâkindir. M.N.)
AHYEF: Bir gözü gök, diğer gözü siyah olan.
AHYUS: Ekseriyetle su kenarında biten bir ot.
AHZ: Alma.
Tutma.
Kabul etme.
İşkence etme.
AHZ-I ASKER: Askere alma.
Askere alınma.
AHZ-I MİSAK: Sözleşme.
Yemin etme.
AHZETMEK: Almak. Tasarrufuna dahil etmek. Tahsil etmek.
AHZ U İTÂ: Alışveriş.
AHZ U KABUL: Alıp kabul etmek.
AHZA: Çok alçak, menfur kişi. Nefret edilmiş olan kimse.
AHZAB: (Hizb. C.) Hizbler, bölükler, kısımlar, gruplar.
Toprağı katı yer.
Kur'ânın kısımları. Hizbleri.
AHZAB SURESİ: Kur'ân-ı Kerimde otuzüçüncü surenin adı olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
AHZAD: Eğrilip bükülen, esnek.
AHZAN: (Hüzn. C.) Hüzünler, kederler, sıkıntılar, tasalar, gamlar.
AHZAR: (Bak: Ahdar)
AHZAR: (Hazer. C.) Endişeler, ihtiyatlar.
AHZEKA: Bodur ve şişman adam.
AHZEL: Yüksek olmak, irtifa.
AHZEL: Beli kırılmış olan adam.
AHZEM: Erkek yılan.
AHZEM: İşini sıkı tutan, ihtiyatlı, tedbirli.
Yüksek yer.
Göğsü büyük.
AHZEN: Çok hüzünlü kederli. En tasalı, daha gamlı.
AHZER: Devamlı gözünü kırpan adam.
Ufak gözlü olan kimse.
AHZ Ü GİRİFT: Ele geçirme, yakalama.
Esir alma.
AHZ Ü KABZ: Kendine mal etme.
AHBEŞ: Habeş, Habeşi.
AHKÂM-I FER'İYYE: (Bak: Şeriat)
AHŞA: Pek korkunç. Çok korkunç. Çok korkunç yer.
AHŞEF: Uyuz adam.
AHŞEM: Burnu koku almayan.
Burnunun içi kokan kimse.
AHŞEN: Pek sert şey.
Geçimsiz kimse.
İçerisinde 'AH' geçenler
AB-I YAH: Buzlu, soğuk su.
ABDULKAHİR-İ CÜRCANÎ: (Bak: Cürcanî)
ABDULLAH: Allah'ın kulu. * Bu isim Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek ve şerefli isimlerindendir. Çünkü, Allah'a itaat ve ibadette, kulluk yapmada devamlı ve en ileride olup bütün ömürlerinde Cenab-ı Hakka maddi manevi bütün hâlâtında itaatttan ayrılmamıştır (A.S.M.). Hem muhterem babasının adı da Abdullah'tır.
ABDULLAH İBN-İ ABBAS (R.A): Ashab-ı Kiram'ın fakih ve müctehidlerindendir. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) amcasının oğludur. Ashâb-ı Kirâm arasında mümtaz bir mevki'e hâizdir. Sahih-i Buhari'de mezkûr olduğu üzere Resul-i Ekrem (A.S.M.), Abdullah hakkında : "İlâhi onu dinde fakih kıl ve kitabını ona öğret!" diye dua buyurmuştu. Bu âli duaya mazhariyetinden dolayı zamanın en bilgin şahsiyeti olmuştu. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) hadislerini ezberlemekte, tefsir, hadis, fıkıh ve ferâiz gibi yüksek ilimlerde eşsizdir. Hz. Ömer ve Osman'ın (Radiyallahü anhüma) hilâfetleri zamanında müftülük vazifesini ifâ ediyordu. Kur'anın tefsirindeki müstesna kudretinden dolayı Habr-ül-ümme, Tercemân-ül-Kur'an, Sultan-ül-Müfessirin gibi yüksek lâkablarla Ashab ve Tabiin arasında şöhret buldu. 1640 hadis rivâyet etmiştir. Hicretin 68. yılında 70 yaşında olduğu hâlde Tâif'de ebedî hayata kavuşmuştur. (R.A.)
ABDULLAH İBN-İ ÖMER: Bi'setten bir yıl önce doğdu. Hicri yetmişüç tarihinde Haccâc-ı Zalim'in emri ile şehid edildi (R.A.) Sahabe-i Kirâmın ileri gelenlerinden ve Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâmın çok bağlılarından ve dâima onun ahlâkını yaşamağa çalışanlardandı. Hz. Ömer Radıyallahü Anh'ın oğlu idi. Hilâfet ve Valilik işlerine hiç karışmadı. Müttaki, cömert, kanaat sahibi, halim bir zat olup kendini dünyaya bağlaması ihtimali olan bir malı olsa derhal onu sadaka verir veya hediye ederdi. (R.A.)
ABDULLAH İBN-İ ZÜBEYR: Ebu Bekir-i Sıddık'ın kızı Esma'nın oğludur. Muhacirlerden ilk doğan çocuk olup cesaret, şecaat, ibadet ve takvası ile meşhurdur. Zübeyr ibn-i Avvam'ın oğludur. Yezid'in saltanatını kabul etmedi ve Mekke'de dokuz sene halifelik yaptı. 73 yaşında şehid edildi. (R.A.)
ABDURRAHMAN BİN AVF: Aşere-i mübeşşereden ve çok fedakar olan Sahabelerdendir. İlk müslüman olan sekiz kişiden birisidir. Bütün ihya-yı din için olan muharebelerde çok fedakârlıkta bulunmuş, birisinde yirmibir yerinden yaralanmıştı. Bir gazada oniki dişini birden kaybetmişti. Medine'ye ve Habeşistan'a hicret edenlerdendi. Çok zengin idi. Bir defa otuz köleyi birden azad etmişti. Hicri 31 tarihinde 71 yaşında vefat etti.
AB-GAH: Fr. Havuz, küçük göl, su biriken yer. * Tıb : Karnın kaburga kemikleri kıkırdağı ve kısa kaburgalar altında olan kısmı. Böğür.
ABİŞTGÂH: f. Gizlenecek yer, gizli yer.
ADAHİ: (Udhiye. C.) Kurbanlar.
ADAHİK: (Udhuke. C.) Şakalar, gülünç şeyler.
ADÂLET-İ İLÂHİYE: Allah'ın adaleti.
ADÂLET-İ MAHZA: Adaletin tam hakikisi, tam adalet. (Adâlet-i mahza ile adalet-i izafiyenin izahı şudur ki: $ âyetin mâna-yı işarisi ile : Bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir fert dahi umumun selâmeti için feda edilemez. Cenab-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak, haktır. Küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük büyük için iptal edilemez. Bir cemaatin selâmeti için bir ferdin rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet nâmına, rızası ile olsa o başka meseledir. M.)(... Adâlet-i İlâhiyenin tam mânâsı ile tecelli etmesi için haşre ve Mahkeme-i Kübrâ'ya lüzum vardır ki, biri cezasını, diğeri mükâfatını görsün. İ.İ.)
ADALETPENAH: f. Adâletli.
ADEM-İ MÜDÂHALE: Karışmamazlık.
ADEM-İ SALÂHİYET: Salâhiyetsizlik, yetkisizlik.
ADEM-İ TAHAYYÜZ: Boşlukta yer kaplamamak. Mekândan münezzeh oluş. Yer ile bağlı olmamak. Hacmi olmayış.
ÂDETULLAH: (Sünnetullah da denir.) Tabiatta canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirliyen Allah'ın emirleri, O'nun koyduğu değişmez düzen. Meselâ oksijenle hidrojenin birleşmesinden su meydana gelir. Işık, geldiği açıya eşit bir açı ile yansır ki, bunlar birer âdetullahdır. "Âdetullah" yerine "tabiat kanunu" demek yanlıştır.(... Esbab-ı tabiiyyenin üss-ül-esası hükmünde olan cüz-ü lâyetecezzadaki kuvve-i câzibe ve kuvve-i dâfianın ictimalarının hortumu üzerinde bir muhaliyet damgası var. Fakat caizdir ki, herbir şeyin esası zannettikleri olan cezb, def, hareket, kuva gibi emirler, âdâtullahın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabiîliğe ve zihnîlikten hâricîliğe ve itibarîden hakikata ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabul ederiz. M.N.)
ADGÂSU AHLÂM: Karışık rüyâlar. Tâbire değmeyen rüyâlar.
ADL-PENAH: Adâletin barındığı yer, adâlete sığınan kimse.
ADRAHŞ: f. Yıldırım. * Gökgürültüsü. * Şimşek.
AFV-İ ANİL CERAHA: Huk: Kendisine cinayet yapılmış olan kimsenin, yaralanmadan dolayı malik olduğu kısas, diyet veya hükümet-i adl; yani, ehl-i vukufca tayin edilen diyet hakkını caniye bağışlamasıdır.
AGÂH: (Ageh) f. Haberdar. Uyanık. Kalbi uyanık. Malumatlı. Basiretli. Vâkıf. Bilen.
AGÂHÂN: (Agâh. C.) f. Agâhlar, bilenler, bilgililer. Âlimler.
AGÂHÎ (AGEHÎ): f. Malumat, vukuf, haberdarlık. Uyanıklık, teyakkuz, basiret.
AH U ENİN: Ah deyip inlemek, ağlamak. Ah u fizâr da aynı mânayı ifâde eder.
AHABİR: (Ahbâr. C.) Hikâyeler. * Rivayetler.
AHABİŞ: (Habeş. C.) Habeşliler.
ÂHÂD: Birler. Birden dokuza kadar olan sayılar.
ÂHÂD-I NÂS: Avam, halktan birisi.
AHAD: (Bak: Ehad)
AHADD: (Hadd. den) Pek keskin.
AHADÎ: Tek, yalnız. Birlere âid, birlere mensub.
AHADİD: Sopa ve kamçı gibi şeylerin vücudda bıraktığı izler. (Bak: Uhdud)
AHADÎ HADİS: Rivâyet eden bir veya iki koldan olan veya mütevatir mertebesinde olmayan hadis demetir. İştihar haddine yetişmeyen hadistir. Şartları tamam olursa zann-ı galib ifade eder, muktezası ile amel vâcib olur. (Muvazzah İlm-i Kelâm)
AHADİS: (Bak: Ehâdis)
AHADİYYET: (Bak: Ehadiyyet)
AHAFF: Pek hafif, çok hafif. * Düşüncesiz.
AHAKK: (Bak: Ehakk)
AHAL: f. Birşeye yaramıyarak atılacak olan şey, çerçöp.
AHALİ: (Ehl. C.) Halk, umum, nâs. * Bir memleketin yerlileri, bir memlekette oturanlar, yaşayanlar.
AHAMİRE: Acem milletinden bir tâife.
AHANN: Sözü burun içinden söyleyen. Burnundan konuşan.
AHAR: (Aher) Gayrı, başkası. Diğeri.
AHAR: f. Hattatların kullandıkları kâğıda sürülen nişastalı yumurta. * Kahvaltı. * Bir nevi çelik.
AHARR: Daha sıcak, en sıcak.
AHASS: Asılsız, kötü kimse.
AHASS: (Bak: Ehass)
AHAVAT: (Uht. C.) Kızkardeşler. * Benzer şeyler.
AHAVEYN: İki kardeş. * İslam âlimlerinden olan Urfalı Vaiz Mahmud Kâmil efendinin babası Mustafa Kâmil Efendi ve amcası Urfalı Mehmed Efendi. (Bak: Ehaveyn)
AHAZZ: Pek bahtiyar, mes'ud, şanslı, mutlu.
AHBA: (Haba. C.) Saray adamları.
AHBAB: Dost. Sevilen dostlar. Sevilenler. Ehibbâ, muhibler.
AHBAR: (Haber. C.) Haberler. (Bak: Haber-İhbar)
AHBÂR-I GAYB: Bizce bilinmeyen gayb âlemlerine ve geleceğe dâir haberler.(... Hem de musibetlerin vakti muayyen olsa idi; musibet, başına gelen adam, musibetin intizarında o gelen musibetin belki on mislinden ziyade mânevi bir musibet -o intizardan- çekmemesi için, hikmet ve rahmet-i İlâhiyye tarafından gizli, perdeli bırakılmış. Ve ekser hâdisât-ı kevniyye-i gaybiyye böyle hikmetleri bulunduğundandır ki, gaibden haber vermek yasak edilmiş. $ düsturuna karşı hürmetsizlik ve itaatsizlik etmemek içindir ki, medar-ı teklif ve hakaik-i imaniyeden başka olan umur-u gaybiyyeden izn-i Rabbâni ile haber verenler dahi, yalnız, işaret suretinde perdeli ve kapalı ihbâr etmişler. Hatta "Tevrat" ve "İncil" ve "Zebur" da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve kapalı gelmiş ki, o kitabların bir kısım tabileri te'vil edip iman etmediler. Fakat itikad-ı imâniyyeye giren mes'eleleri tasrih ile ve tekrar ile ihbar etmek ve açık bir surette tebliğ etmek hikmet-i teklifin muktezası olduğundan, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan ve Tercümân-ı Zişanı (A.S.M.) umur-u uhreviyeden tafsilen ve hâdisât-ı istikbâliye-i dünyeviyeden icmâlen haber vermişler. Ş.)
AHBAR: (Bak: Ehbâr)
AHBARÎ: Rivayetçi, rivayet eden kişi.
AHBAS: (Habs. C.) Su bentleri, havuzlar. * Hapisler, zindanlar. * Gayr-ı meşru vakıf yerler.
AHBAZ: (Hubz. C.) Ekmekler.
AHBEL: Divane, deli.
AHBEN: Çok su içmekten karnın şişip zahmetli olması.
AHBES: Pek çok pis, daha murdar. En habis, berbad.
AHBEŞ: Habeş, Habeşi.
AHBİYE: (Hıbâ. C.) Kıldan yapılmış göçebe çadırı. * Keçe ve kıldan yapılan evlerde konup göçen Türkler.
AHCAR: (Hacer. C.) Taşlar.
AHCEN: Burnu eğri kimse.
AHD: Vâdetme. Söz verme. Vefâ. Yemin. And. Misak. Peymân. * Asır. Devir. Tevhid. Mukavele. * Vasiyet.
AHD-İ ATİK: Tevrat, Zebur ve Mezamir'in bazıları, Yahudilerin eski ve mukaddes kitapları.
AHD-İ CEDİD: f. İncil.
AHDÎ: Ahde âid, sözleşmeye dâir.
AHD-NAME: f. Anlaşmanın şartlarını ve anlaşmayı yapanların imzalarını taşıyan kağıt.
AHD Ü MİSÂK: f. Yemin, anlaşma, sözleşme.
AHD Ü PEYMAN: f. Yemin etme, söz verme.
AHDA': Boyun damarlarından bir damar. * Hilekâr, aldatıcı, kandırıcı.
AHDA': Çok alçakgönüllü, halim, mütevazi. İtaatli.
AHDAK: (Hadeka. C.) Göz bebekleri.
AHDAN: (Hıdn. C.) Dostlar, yoldaşlar.
AHDAR: Yeşil, yemyeşil, pek yeşil.
AHDAR-I NÂZIR: Çok yeşil, yemyeşil, tam yeşil.
AHDAS: (Hades. C.) Yeni hâdiseler, fena şeyler. Dertler, musibetler. * Gençler.
AHDEB: Hiç kimsenin fikir ve düşüncesini beğenmeyen, ahmak. * Uzun boylu.
AHDEB: Kambur.
AHDEL: Boynu önüne eğilmiş olan. * Çok eğik olan şey.
AHDER: (C.: Ehadir) Kavi ve galiz olmak. Kaba olmak. * Şaşı adam.
AHDER: f. Kardeş çocuğu. Biraderzâde.
AHDERRÎ: Yabani eşek.
AHDES: Fikirli kişi.
AHDET: (C.: Ahâd) Yağmur yağdıktan sonra yağan yağmur.
AHEK-İ SİYAH: Rutubete dayanıklı olan bir cins çimento.
AHEK-İ TEFTE: Sönmemiş kireç.
AHEN: Demir. * Mc: Sert. Zincir. Kılıç.
AHEN-ÂŞİYÂN: f. Dikiş yüksüğü.
AHEN-BE: f. Dokunacak bezin veya çulhanın iki yanına konan demirli ağaç. Bu demirli ağaç bezin buruşukluğunu da açar.
AHEN-CÂN: f. Demir canlı. * Katı yürekli. * Sabırlı, tahammüllü.
AHEN-DEST: f. Demir elli, eli demir gibi olan.
AHEN-DİL: f. Demir yürekli, kahraman. * Merhametsiz, acımasız kimse.
AHENE: f. Demir halka.
AHEN-GER: f. Demirci. Demir yapan veya satan.
AHEN-GERÎ: f. Demircilik.
AHENİN: Demirden yapılmış, çok kuvvetli, pek sağlam.
AHEN-KEŞ: f. Demiri çeken. Mıknatıs.
AHEN-PUŞ: f. Demirler giymiş. Zırh kuşanmış.
AHEN-RÜBÂ: f. Demiri kapan, mıknatıs.
AHENK: f. Seslerin arasındaki uygunluk. Düzgün tarz ve gidiş.
AHENKDÂR: f. Uygun, düzgün, âhenkli, makamlı.
AHER: Başka, diğer, gayrı.
AHESTE: f. Yavaş, ağır.
AHESTEGÎ: f. Yavaşlık, acele etmemeklik.
AHESTE-REV: f. Aheste âheste yürüyen, acelesiz, yavaş yavaş yürüyen.
AHFA: Çok gizli, pek gizli.
AHFAD: Torunlar. Hafidler. Evlâd oğulları. Yardımcılar.
AHFAS: (Hıfs. C.) İşkembeler, kırkbayırlar.
AHFAZ: (Ahfad) Alçak ve çukur yer. * Mc: Çok alçak gönüllü. Mütevâzi.
AHFEC: Ayakları eğri.
AHFEŞ: Küçük gözlü, zayıf bakışlı. * Yalnız gece gören kimse. * Üç büyük Arab âliminin lâkabı. * Bulutlu günde görüp bulutsuz günde görmeyen.
AHFİYE: (Hıfâ. C.) Örtüler, perdeler, gizli şeyler. * Çiçeğin tomurcuğunu örten kabuk.
AHGER: f. Ateş koru. Yanar halde olan kömür.
AHGER-İ SUZAN: Yakıcı kor.
AHH: Öksürmek.
AHIR: t. (Ahur) Hayvanların barındığı yer, dam.
AHİ: Kardeşim. * Ahilik ocağından olan kimse. * Eli açık, cömert.
AHİBBA: Dostlar, arkadaşlar. (Bak: Habib)
AHİD: Seninle muâhede eden. * Ahdolunmuş nesne.
AHİD: (Bak: Ahd)
AHİD-ŞİKEN: f. Ahdi bozan, anlaşmayı bozan.
ÂHİL: Erkeği olmayan kadın. * Fevkinde kimse olmayan yüksek padişah.
AHİLİK: Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. Günlük hayatta ise teavün, yoksulları koruma gibi insani duyguları; ayrıca müzik, silah kullanma, binicilik kabiliyetlerini geliştirmeye de önem verirdi.
AHİLLA: (Ehillâ) Sadık ve samimi arkadaşlar. En sadık dostlar. Haliller.
AHİN: (C.: Uhun) Boyalı yün.
ÂHİN: (C.: Avâhin) Fakir. * Hazır, sabit kimse. * Yumuşak hurma ağacı.
AHÎR: En son, sonraki.
ÂHİR: Biten. Hitam bulan. Sonra gelen. Son. Sonraki.
ÂHİR: Zina işleyen. Fasıklık yapan. * Tembel kimse.
ÂHİR-BİN: f. Sonunu gören, düşünen.
ÂHİRE: Zâni, zinakâr.
AHİREN: En son, en son olarak. * Son zamanlarda, yakında.
ÂHİRET: Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Âhiret, kıyamet koptuktan sonra, bütün varlıkların ve insanların devamlı kalacakları yerdir. Orada ölüm yoktur, hayat sonsuzdur; dinin emirlerine bağlı olanlar için cennet; dine bağlı olmıyanlar için de cehennem vardır. Âhirete inanmayan insan müslüman olamaz. Kur'an ve peygamberi inkar etmiş olur. İnsan ölüp toprak olduktan sonra onu kim diriltecek diyenlere Kur'anın pek çok cevaplarından biri meâlen şudur: "Onu ilkin kim yarattı ise, öldükten sonra da yine o diriltecek." (Bak: Haşir)(Dünya dar-ül hikmet ve ahiret dar-ül kudret olduğundan; dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbi gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya, bir derece tedricî ve zaman ile olması, hikmet-i Rabbaniyenin muktezasıyla olmuş. Âhirette ise; hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan, birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda ve bir lemhada inşasına işareten Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan: $ ferman eder. Ş.)(Mühim bir taraftan ehemmiyetli bir sual: Rivayette gelmiş ki, Cennette bir adama beşyüz senelik bir Cennet verilir. Bu hakikat akl-ı dünyevinin havsalasında nasıl yerleşir?Elcevap : Nasıl ki bu dünyada herkesin dünya kadar hususi ve muvakkat bir dünyası var. Ve o dünyanın direği onun hayatıdır. Ve zahiri ve batıni duygularıyla o dünyasından istifade eder. Güneş bir lâmbam, yıldızlar mumlarımdır der. Başka mahlukat ve ziruhlar bulunmaları, o adamın mâlikiyetine mani olmadıkları gibi, bilâkis onun hususî dünyasını şenlendiriyorlar, zinetlendiriyorlar. Aynen öyle de, fakat binler derece yüksek, herbir mü'min için binler kasır ve hurileri ihtiva eden has bahçesinden başka, umumi cennetten beşyüz sene genişliğinde birer hususi cenneti vardır. Derecesi nisbetinde inkişaf eden hissiyatıyla, duygularıyla cennete ve ebediyete lâyık bir surette istifade eder. Başkaların iştiraki onun mâlikiyetine ve istifadesine noksan vermedikleri gibi, kuvvet verirler. Ve hususi ve geniş cennetini zinetlendiriyorlar. Evet, bu dünyada bir adam, bir saatlik bir bahçeden ve bir günlük bir seyrangahtan ve bir aylık bir memleketten ve bir senelik bir mesiregâhta seyahatından; ağzıyla, kulağıyla, gözleriyle, zevkiyle, zâikasıyla, sâir duygularıyla istifade ettiği gibi; aynen öyle de fakat bir saatlik bir bahçeden ancak istifade eden bu fâni memleketteki kuvve-i şâmme ve kuvve-i zâika, o bâki memlekette bir senelik bahçeden aynı istifadeyi eder. Ve burada bir senelik mesiregâhtan ancak istifade edebilen bir kuvve-i bâsıra ve kuvve-i sâmia orada, beşyüz senelik mesiregâhındaki seyahattan; o haşmetli, baştan başa zinetli memlekete lâyık bir tarzda istifade eder. Her mü'min derecesine ve dünyada kazandığı sevaplar, haseneler nisbetinde inbisat ve inkişaf eden duygularıyla zevk alır, telezzüz eder, müstefid olur. L.)
ÂHİRZAMAN: Dünyanın son zamanı ve son devresi. Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi. (Rivayette var ki : "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz." Bunun için, binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberiyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azâb-ı kabirden sonra ( $ ) vird-i ümmet olmuş. Allahu a'lem bissavab, bunun bir te'vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ: Rusyada hamamlarda, kadın- erkek beraber çıplak girerler ve kadın, kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyal olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemâlperest erkekler dahi nefsine mağlup olup o ateşe sarhoşane bir sürur ile düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebâirleri ve bid'aları, birer câzibedarlık ile pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz. Ş.)
AHİSSA: (Hasis. C.) Cimriler, pintiler, tamahkârlar.
AHİYANE: f. Damak. * Tıb: Boğaz.* Beyin kemiği.
AHİYYEN ŞERAHİYYEN: (Süryanice) Hannân, Mennân, Rahmân ve Rahim olan. Çok çok nimet veren.
AHÎZ: (Ahz. den) Esir.
ÂHİZ: (Âhize) Alan. Alıcı. Ahzeden. * Ses alıcı âlet. * Kabul etme, alma.
ÂHİZE: Fiz : Elektrik enerjisini mekanik enerjiye çeviren alet.
AHKAB: Yabani eşek.
AHKAB: Uzun zamanlar.
AHKAD: (Hukd. C.) Kinler, garezler.
AHKAF: (Hıkf. C.) Eğri büğrü kum tepeleri.
AHKAF SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de kırkaltıncı sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
AHKÂM: (Hüküm. C.) Hükümler. Kanunlar. Nizamlar.
AHKÂM-I ADLİYE: Adaletle alâkalı hükümler, emirler. * Adliye nezaretinin eski ismi.
AHKÂM-I FER'İYYE VE AHKÂM-I ASLİYYE: (Bak: Şeriat)
AHKÂM-I KUR'ÂNİYE: f. Kur'ân-ı Kerim'in kat'i olan hükümleri, emirleri. (Bak: Hukuk)
AHKÂM-I ŞAHSİYE: Huk: Şahsın kendisini alakalandıran hükümler. (Bak: Hukuk-u şahsiye)
AHKAR: En hakir, pek âciz ve değersiz. (Daha çok tevazu makamında söylenir.)
AHKAR-UL İBÂD: Kulların en hakiri.
AHKEM: En sağlam. En kuvvetli. * En çok hükmeden. * En hakim ve akıllı.
AHKEM-ÜL HÂKİMÎN: Hükümdarların hükümdarı. Hâkimlerin en hâkimi. Cenâb-ı Hak (C.C.)
AHKER: f. Ateşli kül, kül ile karışık ince kor.
AHLA: En tatlı, çok şirin. Çok tatlı.
AHLAF: Halefler. Sonra gelenler. Zürriyetler. Evvelkilerin yerine geçenler. Nesil. Evlâdın evlâdları. Nesl-i âti.
AHLAF: Yemin edenler. Müttefikler.
AHLAK: (Hulk.C.) Huy, tabiat. İnsanın davranış tarzı, tutum ve tavrı, bir cemiyette makbul ve iyi sayılan davranış kuralları. Bu kural ve kaideleri inceliyen ilim. Ahlâkın kaynağı ve mahiyetini inceliyen felsefe.Filozoflar hangi hareketlerin iyi, hangilerinin kötü olduğu ve insanın neden ahlâk kaidelerine uyması gerektiği konusunda ortak bir fikre varamadılar. Kimi menfaati, kimi saadeti, kimi de vazifeyi ahlâkın temeli saydı. İslâm ahlâkı ise ahlâkın temeli Allah'ın emrine uygunluğu ve gaye olarak da Allah rızasını almakla insanı şahsi veya içtimâi (toplumsal) bencillikten kurtarmıştır. Ahlâkı da cemiyetten cemiyete ve zamanla değişen keyfî ve tesadüfî kaideler yığını olmaktan çıkarıp Allah'ın emirlerine uygunluğu esas almakla, birlik ve beraberliği ve devamlılığı sağlamıştır. (Bak: Hulk)
AHLÂK-I FÂZILA: İyi ahlâk, faziletli huylar.
AHLÂK-I HAMİDE: Beğenilen güzel ahlâk.(Hz. Muhammed (A.S.M.) bütün ahlâk-ı hamidede en yüksek ve yetişilmeyecek bir dereceye malik idi...... Onda içtima etmiş ahlâk-ı hamidedir ki her bir haslette en yüksek tabakada olduğuna dost ve düşman ittifak ediyorlar. M.)
AHLÂK-I HASENE: Yüksek ahlâkı en parlak ve ulvi bir şekil ve ruhta gösteren ve bilfiil yaşayan Peygamberimizin (A.S.M.) ve O'nun yolunda gidenlerin ahlâkı.(Diyorsun ki: Teklif, saadet içindir. Halbuki ekser-i nâsın şekâvetine sebeb, tekliftir. Teklif olmasaydı, bu kadar tefavüt-ü şekavet de olmazdı?C- Cenab-ı Hak, verdiği cüz'-i ihtiyâri ile ef'al-i ihtiyariye âlemini kesbiyle teşkil etmeğe insanı mükellef kıldığı gibi, ruh-u beşerde vedia olarak ekilen gayr-i mütenâhi tohumları sulamak ve neşv ü nemalandırmak için de beşeri teklif ile mükellef kılmıştır. Eğer teklif olmasaydı, ruhlardaki o tohumlar neşv ü nemâ bulamazdı. Evet, nev'-i beşerin ahvaline dikkatle bakılırsa görülür ki; ruhun mânen terakkisini, vicdanın tekâmülünü, akıl ve fikrin inkişaf ve terakkisini telkih eden, yani aşılayan, şeriatlardır; vücud veren, tekliftir; hayat veren peygamberlerin gönderilmesidir; ilham eden, dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı ve insandaki bu kadar kemâlât-ı vicdaniye ve ahlak-ı hasene tamamen yok olurlardı. Fakat insanların bir kısmı, arzu ve ihtiyariyle teklifi kabul etmiştir. Bu kısım, saadet-i şahsiyeyi elde ettiği gibi nev'in saadetine de sebep olmuştur. Amma insanların büyük bir kısmı, ihtiyarı ile küfrü kabul ve tekâlif-i İlahiyyeyi reddetmişlerse de teklifin bazı nevilerinden süzülen terbiyevi, ahlâki vesaire güzel şeyleri aldıklarından, teklifin o nevilerini zımnen ve ıztıraren kabul etmiş bulunurlar. İşte bu itibarla, kâfirin her sıfatı ve her hâli kâfir değildir. İ.İ)(Hadsiz salât ve selâm ol Peygamberimiz Muhammed Mustafa (A.S.M.) üzerine olsun ki, demiş: $Yani; benim, insanlara Cenab-ı Hak tarafından bi'setim ve gelmemin ehemmiyetli bir hikmeti, ahlâk-ı haseneyi ve güzel hasletleri tekmil etmek ve beşeri ahlâksızlıktan kurtarmaktır. H.)
AHLÂKIYYÂT: Ahlâk ilmi ve düsturlarını ve bunların vasıflarını ve tatbiklerini inceleyen, öğreten ilim. * Ahlâk ve terbiye ile alâkalı ders ve bahisler.
AHLÂKIYYUN: Ahlâk ilmi ile uğraşan âlimler; bunlar iki kısımdır. Bir kısmı ahlâk-ı hasene olan İslam ahlâkını telkin eder, diğer kısmı ise, dine tâbi olmayan ve hakiki ahlâkı bulamamış olanlardır.
AHLÂKÎ: Ahlâkla ilgili, ahlâka ait.
AHLAL: (Hıll. C.) Samimi dostlar, yâranlar.
AHLAM: Rüyâlar. (Bak: Hulm)
AHLAS: En hâlis, daha temiz.
AHLAT: (Hılt. C.) Çok karıştırılabilir, karıştırılmağa elverişli.
AHLAT-I ERBAA: İnsan vücudunda varlığı kabul edilen dört unsur veya üsareler.
AHLEF: Solak kimse.
AHLES: Kara ile kırmızı arasında olan renk.
AHLET: Saçı dökülmüş kişi.
AH-LİÜMM: Baba ayrı, ana bir kardeş.
AHLİYA: (Hali. C.) Boş şeyler.
AHMA: (Hamâ. C.) Kayın biraderler.
AHMA: (Hamiyyet. den) Çok hamiyetli.
AHMAK: (Humk. dan) Pek akılsız, sersem, şaşkın. Anlayışsız.
AHMAK-UL HUMAKA: Ahmakların en ahmağı.
AHMAKANE: f. Ahmakçasına, ahmak olana yakışır şekilde.
AHMAKÎ: Akılsızlık, ahmaklık.
AHMAKİYET: Ahmaklık, akılsızlık.
AHMAL: (Haml. C.) Yükler. * Ağır şeyler. Eşya, ağırlık.
AHMAL Ü ESKAL: Ağır yükler.
AHMAS: (C: Ehâmis) İnce belli.* Ayak altında yere değmeyen yer.
AHMAS: (Hums. C.) Beşte birler, humslar.
AHMAS-ÜL KADEM: Ayak tabanı.
AHMED: Daha çok hamdeden. * Çok övülmeğe ve medhedilmeğe lâyık. * Çok sevilen. Beğenilmiş. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) bir ismi.
AHMED-İ BEDEVÎ: (Seyyid) (Hi. 596-675) Mısır'ın en büyük velilerindendir. Hz. Ali neslinden gelir. Bir çok lâkabı vardır. Ona Afrika bedevileri tarzında (yüzü örten peçe) taşıdığından dolayı (el-Bedevi) deniyordu. 626 yılına doğru onda deruni bir tahavvül vukua geldi. Yedi kıraat üzere Kur'an okudu ve Şafii fıkhı tahsil eyledi. Kendisini ibadete vakfeyledi ve kendisine yapılan izdivaç teklifini reddeyledi. Berlindeki bir yazmada bu hususta şunlar yazılıdır: "Cennet hurilerinden başka hiçbir kadın ile evlenmemeğe ahdettim." Kerametler ve harikalar göstermiştir. Geceleri Kur'an okumak âdeti idi. Aktab-ı Erbaa'dandır. (R.A.)
AHMED-İ FÂRUKÎ: (Hi. 971-1034) (İmam-ı Rabbanî) Hz. Ömer (R.A.) ahfadından olduğundan Fârukî denilmiştir. Kendisi demiştir ki: "Hakaik-i imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve kerâmata tercih ederim." Hem demiş ki: "Bütün tarikatların nokta-i müntehası hakaik-i imâniyenin vuzuh ve inkişâfıdır." Bu zatın büyük ve çok kerametleri görülmüş ve müceddidiyet vazifesini bihakkın ifâ etmiştir. Nakşi tarikatının kahramanı ve bir güneşi hükmünde olduğu Risale-i Nur'dan "Mektubat" isimli eserde mezkurdur. (R.A.) (Bak: Müceddid)
AHMED-İ MUHTAR: Hz. Muhammed (A.S.M.) Efendimiz.
AHMED-İ RÜFÂÎ: (Hi: 512-578) Büyük bir veliyullahtır. Pek çok kerametleri görülmüştür. İmam-ı Musa Kâzım Hazretlerinin evlâtlarından olup, dine büyük hizmetler etmiştir. (R.A.)
AHMED-İ SÜNUSÎ: (Bak: Sünusî)
AHMED İBN-İ HANBEL: (Bak: Hanbelî, İmam-ı Hanbel)
AHMER: Kırmızı.
AHMES: Kuvvetli, yiğit. Kahraman, cesur, şecaatli, bahadır.
AHMEŞ: İnce, dakik.
AHMEZ: Daha metin, daha sağlam, daha çetin.
AHNA: Çapraz ve birbirine zıt işler. Çarpık, eğri şeyler.
AHNA': Çok alçak gönüllülük, mütevazilik.
AHNAS: (Hıns. C.) Yeminden dönmeler. Yalan yeminler.
AHNEF: Ayakları çarpık ve eğribüğrü olan.
AHNES: Burnu basık ve sivri olan adam.
AHOND: f. Tahsil yapmış, hoca. Ulu, büyük.
AHRA: Daha lâyık, daha münasib, en elverişli.
AHRAB: Kulağı kesik. * Kulaktaki küpe deliği.
AHRAC: (Hırc. C.) Hayvanların yular, tasma ve palanlarına dizilen boncuklar.
AHRAD: Pek tamahkâr cimri.
AHRAK: Miskin, akılsız adam.
AHRAM: (Harem ve Harim. C.) Gizli yerler. Gizli olup herkesin girmesi serbest olmayan yerler. * Kadınların bulunduğu haremlikler.
AHRAR: (Hür. C.) Hürler. Esir veya köle olmayan kimseler. * Silsilesinde esir veya köle bulunmayanlar. * Hürriyetçiler.
AHRARANE: f. Hürriyetçilere yakışır tarzda. Serbestçe. Hür olana yakışır surette.(İnsana karşı hürriyet, Allah'a karşı ubudiyyeti intac eder. Mün.)
AHRAS: (Hâris. C.) Bekçiler, muhafızlar, koruyucular.
AHRAS: Dilsiz.
AHRAZ: (Ahrad) Kirpikleri dökülmüş, çipil gözlü.
AHREB: Çok harap, perişan, yıkık. * Kulağı yarık kimse. * Edb: Rübai vezinlerinden "Mef'ulü" ile başlayan oniki şekilden herbiri.
AHREC: Ak ile kara. Siyahla beyaz.
AHRED: Ayaklarının siniri kurumuş veya bozulmuş olan hayvan.
AHREM: Burnu kesik olan. Kesik burunlu. * Edb: Rübai vezinlerinden "Mef'ulü" ile başlıyan oniki şekilden herbiri. * Tıb: Omuz ucu.
AHRES: Dilsiz, dili olmayan kimse.
AHREZ: Gözleri dar ve küçük olan.
AHRUF: (Harf. C.) Uçlar. * şiveler, lehçeler. * Harfler.
AHSA: Çok kumlu, taşlı yer.
AHSA: "İhsa"dan fiildir. (Bak: İhsâ)
AHSAR: Pek kısa, daha kısa, daha özlü, daha veciz.
AHSAS: Hisler. Duygular.
AHSEB: Çok iyi hesab edilmiş, münâsib. * Çok fazla cimri, hasis. * Miskin. * Saçının rengi kırmızıya yakın. *Tüyünün rengi boz renk olan kızıl deve.
AHSEF: Kara ile ak, alaca.
AHSEM: Geniş yüzlü kılıç. * Arslan. * Enli, yassı ve yayvan burun. * Enli, yassı ve yayvan burunlu adam.
AHSEN: En güzel. Çok güzel.
AHSEN-ÜL GAYÂT: Gayelerin en güzeli, en iyisi.
AHSEN-ÜL HÂLIKÎN: Hâlıkıyyet mertebelerinin en güzel ve en münteha mertebesinde olan bir Hâlık-ı Zülcelal. Her şeyi herşeyle münasebetine lâyık bir tarzda güzel yaratan Hâlık. (C.C.)
AHSEN-ÜL KASAS: İbret verici vakıaların en güzel şekilde nakledilişi. Kıssaların en güzeli. * Sure-i Yusuf (A.S.).
AHSEN-İ TAKVİM: En güzel kıvama koyma. * Cenab-ı Hakkın her şeyi kendisine lâyık en güzel kıvam, sıfat ve surette yaratması. İnsanın en yüksek ve câmi isti'dâd ve kabiliyetlerde ve en güzel surette yaratıldığı.(Envâ'-ı zihayat içinde en ziyade rızkın envâına muhtaç, insandır. Cenab-ı Hak insanı bütün Esmâsına câmi' bir âyine ve bütün rahmetinin hazinelerinin müddeharâtını tartacak, tanıyacak cihâzata mâlik bir mu'cize-i Kudret ve bütün Esmâsının cilvelerinin vaziyetlerinin inceliklerini mizana çekecek âletleri hâvi bir halife-i Arz suretinde halk etmiştir. Onun için hadsiz bir ihtiyaç verip, maddi ve mânevi rızkın hadsiz envâına muhtaç etmiştir. İnsanı, bu câmiiyete göre en âlâ bir mevki olan ahsen-i takvime çıkarmak vâsıtası, şükürdür. Şükür olmazsa, esfel-i sâfiline düşer; bir zulm-ü azimi irtikâb eder. M.)
AHŞA': (Haşâ. C.) Vücuttaki bağırsak, ciğer gibi organlar. * Mahaller, bölgeler, cihetler.
AHŞA: Pek korkunç. Çok korkunç. Çok korkunç yer.
AHŞAB: Kereste. Tahta. Ağaçtan yapılan bina. * Ağaçtan olanlar.
AHŞAM: (Haşem. C.) Bir büyük zâtın yakınları, maiyeti, taraftarları.
AHŞEB: (C.: Ehâşib) Sert taşlı büyük dağ. * Haşin ve yoğun olan.
AHŞEF: Uyuz adam.
AHŞEM: Burnu koku almayan. * Burnunun içi kokan kimse.
AHŞEN: Pek sert şey. * Geçimsiz kimse.
AHŞİC: f. Zıt ve uygunsuz.
AHŞİCAN: (Ahşic. C.) f. Zıtlar. Dört unsur. (Toprak, su, ateş, hava.)
AHŞİG: f. Zıt ve uygunsuz.
AHŞİGÂN: (Ahşig. C.) Zıtlar.
AHŞİŞAN: Çok katı, pek huşunetli.
AHTAB: (Hatab. C.) Odunlar.
AHTAL: Çabuk yürüyen. * Boşboğaz, çok konuşan kimse. Çenesi düşük.
AHTAPOT: Fr. Çok ayaklı, kafadan bacaklı bir nevi deniz hayvanıdır ve yakaladığı canlı hayvanı kıstırıp kanını emer. * Canlı yengece benzeyen bir çıban.
AHTAR: (Hıtar - Hatarat) Tehlikeler.
AHTE: f. Dışarı çıkarılmış, dışarı çekilmiş. (kılıç, bıçak gibi..) * Husyesi çıkarılmış hayvan.
AHTEB: Arı kuşu dedikleri kuş. * Kızıl eşek.
AHTEL: Sarkık kulaklı.
AHTEM: Uzun burunlu.
AHTER: Yıldız. * Mc: Baht, talih.
AHTER-İ DÜNBÂLE-DAR: Kuyruklu yıldız.
AHTERÂN: f. Yıldızlar. Necimler.
AHTER-BÎN: f. Müneccim. Yıldız ilmi ile meşgul olan kimse.
AHTER-GÛ: f. Yıldız ilmi ile uğraşan kişi, müneccim.
AHTER-ŞİNAS: f. Yıldız ilmi ile uğraşan. Müneccim.
AHU: Kardeş, dost.
AHU: Saç ve sakalı ak olup şayan-ı hürmet ve tâzim olan. Ahubaba, yalnız bu tabirde kullanılır.
AHU: f. Ceylân. * Gözleri çok güzel olan. Çok güzel göz. * Gazâl. * Mc: Dilber. Mahbub.
AHU-Yİ LENG GİRİFTEN: Topal ceylan tutmak. * Mc: İnsafsızlık etmek. Acizlere sataşmak.
AHU-Yİ MÂDE: f. Dişi ceylan.
AHU-Yİ NER: Erkek ceylan.
AHU-Yİ SİMİN: Sevgili. * Sâki.
AHU-BEÇE: f. Ceylan yavrusu.
AHU-BERE: f. Ceylan yavrusu.
AHU-ÇERENDE: f. Otlıyan ceylan.
AHU-DİL: f. Ceylan yürekli. * Mc: Korkak.
AHUN: f. Delik, yarık. Lağam.
AHUN-BÜR: f. Yer kazan, delik açan. Lağamcı.
AHU-NİGÂH: Ceylan bakışlı
AHU-PA(Y): f. Ceylan ayaklı. Çevik, atik. * Altı köşeli, nakışlı ev ve köşk.
AHUR: f. Ahır, dam.
AHURİ: f. Hardal.
AHUVAN: (Ahu. C.) f. Ceylanlar. Karacalar.
AHVA: (C.: Huvve) Kararmış nesne.
AHVAL: Haller. Vaziyetler. Oluşlar.
AHVAL-İ HAYRET-FEZÂ: Hayret verici haller.
AHVAL-İ SIHHİYE: Sağlık durumu.
AHVAL-İ ŞAHSİYE: Huk: Hakiki şahısların, hukuki varlıklariyle alâkalı olan hukuki durumlar. (Doğum, evlenme, boşanma, evlat edinme, ölüm hadiseleri gibi)
AHVAL: (Hâl. C.) Dayılar. Annenin erkek kardeşleri.
AHVAS: (C.: Ehâvis, Huves) Bir gözü birinden küçük olan.
AHVAT: (Uht. C.) Kız kardeşler.
AHVAT: En ihtiyatlı, tedbirli.
AHVEB: Asi, günahkâr.
AHVEC: En muhtaç, pek çok ihtiyacı olan.
AHVED: Çok değişen.
AHVEF: En korkak. * Çok korkunç.
AHVEL: Bir şeyi çift gören, şaşı.
AHVER: Akıllı. * İri gözlü güzel. * Müşteri yıldızı. (Jüpiter) * Beyaz yüzlü, güzel gözlü adam.
AHVERÎ: Yumuşak, beyaz nesne.
AHVES: Cesur, kahraman, yiğit, şecaatli, bahadır.
AHVES: Karnı sarkık kişi. (Müe: Havsâ)
AHVEZİ: Yeyni, hafif. * Tez, seri.
AHVEZİ: Cem'edici, toplayıcı. * Her işi insanlar arasında halleden.
AHYÂ: (Hayy. C.) Diri olanlar. Hay olanlar. Canlılar.
AHYÂ VÜ EMVÂT: Diriler ve ölüler.
AHYAL: (Hayl. C.) : Atlar, at sürüleri. Atlı kıtalar.
AHYAN: (Hin. C.) Arasıra. Vakit vakit. Vakitler. Zamanlar.
AHYANEN: (İhyânen) Zaman zaman, arasıra. Kâh kâh.
AHYAR: Hayırlılar. * Dostlar. * İyilik sevenler. (Eşrar'ın zıddı)
AHYAZ: (Hayiz. C.) Odalar, bölmeler, bölümler.
AHYED: Hz. Peygamberin (A.S.M.) Tevrattaki bir ismidir.(Bazı metinlerde Uheyd, Uhidu, Uheydu, Uhyidu şeklinde yazılıdır.)(... İncil'de Ahmed, Tevrat'ta Ahyed, Kur'anda Muhammed ismiyle müsemma iki cihanın güneşi kabrin arka tarafında milyonlarca Faruki Ahmedler ile muhat olarak sâkindir. M.N.)
AHYEF: Bir gözü gök, diğer gözü siyah olan.
AHYUS: Ekseriyetle su kenarında biten bir ot.
AHZ: Alma. * Tutma. * Kabul etme. * İşkence etme.
AHZ-I ASKER: Askere alma. * Askere alınma.
AHZ-I MİSAK: Sözleşme. * Yemin etme.
AHZETMEK: Almak. Tasarrufuna dahil etmek. Tahsil etmek.
AHZ U İTÂ: Alışveriş.
AHZ U KABUL: Alıp kabul etmek.
AHZA: Çok alçak, menfur kişi. Nefret edilmiş olan kimse.
AHZAB: (Hizb. C.) Hizbler, bölükler, kısımlar, gruplar. * Toprağı katı yer. * Kur'ânın kısımları. Hizbleri.
AHZAB SURESİ: Kur'ân-ı Kerimde otuzüçüncü surenin adı olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
AHZAD: Eğrilip bükülen, esnek.
AHZAN: (Hüzn. C.) Hüzünler, kederler, sıkıntılar, tasalar, gamlar.
AHZAR: (Bak: Ahdar)
AHZAR: (Hazer. C.) Endişeler, ihtiyatlar.
AHZEKA: Bodur ve şişman adam.
AHZEL: Yüksek olmak, irtifa.
AHZEL: Beli kırılmış olan adam.
AHZEM: Erkek yılan.
AHZEM: İşini sıkı tutan, ihtiyatlı, tedbirli. * Yüksek yer. * Göğsü büyük.
AHZEN: Çok hüzünlü kederli. En tasalı, daha gamlı.
AHZER: Devamlı gözünü kırpan adam. * Ufak gözlü olan kimse.
AHZ Ü GİRİFT: Ele geçirme, yakalama. * Esir alma.
AHZ Ü KABZ: Kendine mal etme.
ÂKİL-ÜL LAHM: Etle beslenen, et yiyici.
AKLAH: Sarı dişli.
AKRAH: Alnının ortasında akçe kadar beyaz yeri olan at.
ÂL-İ İBRAHİM: Hz. İbrahim Peygamberin (A.S.) neslinden gelen ve onun mânevi yolunda yürüyenler. Bütün müslümanlar, Mü'minler.
ALÂKABAHŞ: f. İlgi uyandıran. Alâka uyandıran.
ALÂ-MA-FARAZALLAH: Allah'ın farzettiği üzere.
ÂLEM-İ BERZAH: Berzah âlemi. Kabir âlemi. (Bak: Kabr)(Âlem-i ziyâ, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehriba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esir, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzahame ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsâdemesiz küçük bir yerde içtimâ ederler. M.N.)(Nass-ı Kur'anla, şühedânın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet şüheda, hayat-ı dünyevilerini tarik-ı hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Âlem-i Berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar... Yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar... Kemâl-i saâdetle mütelezziz oluyorlar.. Ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saâdet, şühedanın lezzetine yetişmez. Nasılki, iki adam bir rü'yada Cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rü'yada olduğunu bilir. Aldığı keyf ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rü'yada olduğunu bilmiyor, hakiki lezzet ile hakiki saâdete mazhar olur.İşte Âlem-i Berzahtaki emvât ve şühedanın hayat-ı berzahiyyeden istifadeleri, öye farklıdır. Hadsiz vâkıatla ve rivâyatla şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sâbit ve kat'îdir. Hatta Seyyidüşşüheda olan Hazret-i Hamza (R.A.), mükerrer vâkıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi.. ve dünyevi işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vâkıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş. M.)
ÂLEM-İ ERVAH: Ruhlar âlemi. Ruhların ve ruhanîlerin bulunduğu âlem. (Bak: Ruhaniyat)
ÂLEM-İ ŞAHADET: Şahâdet âlemi. Bu dünya. Cenâb-ı Hakkın âyetlerine ve emirlerine imân edenlerin, hakka, hakikate şahadette bulundukları ve Allah'a itaat ve ibadetle mükellef oldukları dünya âlemi.(Âlem-i şahadet, avâlim-i guyub üstünde tenteneli bir perdedir. M.)
ÂLEM-PENAH: f. Cihanın sığındığı (yer veya saha).
ALE-S-SABAH: Erkenden, sabahın ilk saatlerinde.
ÂLET-İ CERRÂHİYE: Cerrahların, yaraları tedaviye çalışan doktorların kullandıkları edevat, takım.
ALETTAHKİK: (Ale-t-tahkik) Hakikat üzere, kat'i surette. Besbelli.
ALETTAHMİN: Aşağı yukarı, tahminen.
ALETTAHSİS: Hususi olarak, bilhassa, hele, en çok.
ÂLİ BAHT: f. Talihli, şanslı, bahtlı.
ÂLİCAH: (Ali-câh) f. Mevkii yüksek. Yüce mevkide bulunan.
ALÎM-ALLAH: Allah en iyi ve en çok bilendir (meâlinde.)
ALİM-ALLAH: Allah bilir (meâlinde yemin.)
ALLAH: İnsanı, dünyayı, kâinatı, görülen veya görülemiyen bütün varlıkların yaratıcısı. Allah ezelidir; yani varlığının başlangıcı yoktur, çünki yaratılmamıştır ve varlığı devamlıdır, sonsuzdur. Hiç bir şey yokken o yine vardı. Allah'ın ilmi, kudreti ve iradesi ve diğer sıfatları da sonsuzdur. O herşeyi ve hepimizi her an bilir ve görür. Allah'ı doğru olarak bilmek için ondört sıfatını doğru ve tam anlamıyla bilmek lâzımdır. Allah ismi bu sıfatları da kapsar. Allah'ın müslümanlarca zikredilen 99 ismi vardır. Bu isimler, O'nu doğru olarak bilmemiz, Allah'ı daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Allah'a Tanrı demek çok yanlıştır. Allah isminin mânasını ifade eden başka bir kelime hiç bir dilde yoktur. Tanrı sözü müslümanlıktan önceki Türklerin şamanizm denilen batıl dinlerinde güneş ilâhı manasına gelen Tengri sözünün bugünkü dilde aldığı şeklidir.(Bütün Esmâ-i Hüsna'nın ifâde ettiği mânalar ile bütün sıfât-ı kemâliyeye Lâfza-i Celâl olan "Allah", bil'iltizam delâlet eder. Sair ism-i haslar yalnız müsemmalarına delâlet eder. Sıfatlara delâletleri yoktur. Çünki: Sıfatlar, müsemmalarına cüz olmadığı gibi aralarında lüzum-u beyyin de yoktur. Bu itibarla ne tazammunen ve ne iltizâmen sıfatlara delâletleri yoktur. Amma Lâfza-i Celâl bil-mutâbakat Zât-ı Akdese delâlet eder. Zât-ı Akdes ile sıfât-ı kemaliyye arasında lüzum-u beyyin olduğundan, sıfatlara da bil-iltizam delâlet der. Ve kezâ Uluhiyet ünvanı Sıfât-ı kemâliyyeyi istilzam etmesi ism-i has olan "Allah"ın da o sıfâtı istilzam ettiğini istilzam ediyor. Ve kezâ, "Allah" kelimesi de, nefiyden sonra sıfatlar ile beraber düşünülür. Binâenaleyh, "Lâ İlâhe İllallah" kelâmı, Esmâ-i Hüsnânın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, şu Kelime-i Tevhid kelâmı delâlet ettiği sıfatlar itibariyle bir kelâm iken bin kelâm oluyor. M.N.)
ALLAHÜ A'LEM Bİ-S-SAVAB: Allah daha iyi bilir. Allah doğrusunu en iyi bilir.
ÂMÂÇ-GÂH: f. Nişan atılan yer, nişan yeri. Hedef mahalli.
AMAH: f. Şiş, kabarcık.
AMUHTE-GÂH: f. Muallimler, öğretmenler.
AN-I VÂHİD: Aniden, birdenbire, bir an.
ANGÂH: (Angeh) f. O vakit. Ondan sonra.
ARAHİM: Büyük olan şey. * Bir cins beyaz büyük mantar.
ÂRÂM-BAHŞ: f. Dinlendirici, dinlendiren, ârâm veren.
ÂRÂM-GÂH: f. Dinlenilecek yer.
ÂRÂMGÂH-I EBEDÎ: Ebedi olarak dinlenilecek yer, sonsuz olarak istirahat edilen yer, mezar.
ARÂZİ-İ MAHLULE: Huk: Araziyi kullananın intikal sahibi mirasçı bırakmaksızın ölümüyle hükümete kalan arâzi-i emiriye.
ARÂZİ-İ MAHMİYE: Huk: Beytülmâle ait araziden, koru, mer'a, yol, pazar yerleri gibi halkın ihtiyaçlarına ayrılmış olan arâzi.
ARÂZİ-İ MEVKUFE-İ SAHİHA: Huk: Arâzi-i memlükeden şartlarına uygun olarak vakfolunan yerler.
ÂRİF-İ BİLLAH: Mürşid, ermiş, evliyâ. Hakkın nuru ile Cenab-ı Hakk'ı bilen. Âlemi, hâdiseleri İlahî feyz ve ilim ile gören veli.
ARZ-I MAHZAR: Bir işin yapılması için, yüksek bir mevkiye halk tarafından topluca verilen dilekçe.
ARZ-GAH: f. Bir şey arzetmek için toplanma yeri.
ASABİYYET-İ CAHİLİYYE: İslâmiyetten evvelki câhiliyyet asabiyyeti. Menfi milliyet. Irkçılık, yani, aşırı derecede kendi kavim ve kabilesini koruma ve iltizam gayreti.(Asabiyyet-i cahiliyye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkeb bir mâcundur. Bunun için menfi milliyetçiler, milliyeti mâbud ittihaz ediyorlar. Hamiyyet-i İslâmiyye ise, nur-u imândan in'ikâs edip dalgalanan bir ziyadır. M.N.)
ASAH: (Bak: Esahh)
ASAHİB: (Ashab. C.) Sahibler, sahib olanlar. Ashablar.
ASÂKİR-İ BAHRİYYE: Bahriyeliler. Deniz askerleri.
ASÂKİR-İ MUVAHHİDÎN: Allahın birliğine inanan askerler. İslâm ordusu.
ASBAH: (Subh. C.) Sabahlar.
ASFENCAH: Akılsız, ahmak adam.
ASHÂB-I TAHRİC: (Bak: Tahric)
ASKER-GÂH: f. Asker kampı, askeriyeye ait kamp.
ASLAH: Kulağı hiç işitmeyen.
ASLAH: En sâlih. Daha sâlih.
ASLAHAKELLAH: Allah seni ıslâh etsin (meâlinde duâ).
ASLAH TARİK: En selâmetli tarz. En salih usul, yol.
ASMAH: Çok cesur, pek kahraman.
ASMANÎ ÂHEN: f. Yıldırım.
ASR-I ÂHİR: Son asır, son devir.
ASR-I CAHİLİYYET: Cahiliyyet asrı. Cahiliyyet devresi. * Arabistan'da İslâmiyet'ten önceki putperestlik ve vahşet devri.
AŞK-I LÂHÛTÎ: Cenab-ı Hakk'a olan sevgi ve muhabbet. Aşk-ı İlâhî, aşk-ı hakikî, aşk-ı mânevî gibi tâbirler Cenab-ı Vacib-ül Vücud'a dâir şiddetli muhabbet ve sevgiyi ifâde eder.
AŞR-İ ÂHİR: Ist: Ramazan ayının son on günü.
AŞÛB-GÂH: f. Gürültülü patırtılı yer. Kargaşalık ve karışıklık yeri.
ATA-BAHŞ: f. Bahşiş veren.
ATEŞ-İ BAHAR: Lâle. * Kırmızı renkli gül.
ATF-I NİGÂH: Bakma, göz atma.
AVAH: Eyvah, yazık! gibi teessüf ifâdeleri. * Rızık, kısmet, nasib. (Bak: Evvâh)
AVAKIB-I AHVÂL: Durumların neticesi, hâllerin sonu.
AVERD-GÂH: f. Muharebe meydanı, savaş alanı.
AVN-I İLÂHÎ: Cenab-ı Hakk'ın yardımı.
AYASTAFANOS MUAHEDESİ: 3 Mart 1878 Rusya ile Osmanlılar arasında ilk olarak yapılan bir anlaşmadır. (28 Safer 1295) Tarihte buna "Ayastafanos Mukaddemat-ı Sulhiyesi" denir. Anlaşma maddeleri tatbik edilememiştir.
AYİNE-İ ERVAH: Ruhlar âyinesi. Esmâ-i İlâhiyenin tecellisine mazhar olan ruhlar.(... Muhabbetten yetimâne bir şefkat, me'yusâne bir rikkat tevellüd eder. Bütün zihayatlara acır; hatta güzel ve zevâle maruz bütün mahlukata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden birşey gelmez, ye's-i mutlak içinde elem çeker. Fakat gafletten kurtulan evvelki adam o şedit şefkatin elemine karşı ulvi bir tiryak bulur ki: Acıdığı bütün zihayatların mevt ve zevalinde bir Zât-ı Bâki'nin bâki esmâsının dâimi cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâki görür; şefkati, bir sürura inkılâb eder. M.)
AYN-İ VÂHİD: Tek gözlü.
A'ZA-YI DÂHİLİYE: İç organlar.
AZAHÎ: (Bak: Adâhi)
AZERAHŞ: f. Yıldırım.
AZİMET-RÂH: Yola çıkma.
ADRAHŞ: f. Yıldırım. * Gökgürültüsü. * Şimşek.
AHBEŞ: Habeş, Habeşi.
AHKÂM-I FER'İYYE: (Bak: Şeriat)
AHŞA: Pek korkunç. Çok korkunç. Çok korkunç yer.
AHŞEF: Uyuz adam.
AHŞEM: Burnu koku almayan. * Burnunun içi kokan kimse.
AHŞEN: Pek sert şey. * Geçimsiz kimse.
ÂRÂM-BAHŞ: f. Dinlendirici, dinlendiren, ârâm veren.
ATA-BAHŞ: f. Bahşiş veren.
BA'DEL MUSÂLAHA: (Ba'de-l musâlaha) Musâlahadan, barıştan sonra.
BAH: şehvet.
BAH': Helâk etme.
BÂHA: Ev ortası.
BÂHÂ: Suyun derin yeri. * Açık meydanlık. Alan. * Bir evin çevresindeki kapalı avlu veya bahçe.
BAHÂ: f. Kıymet. Değer. Bedel. Pahâ.
BAHÂ: Güzellik. Zariflik. * Zinet. * İzzet. * Bir şeye alışıp ünsiyet etmek.
BAHA-DAR: f. Pahalı değerli, kıymetli.
BAHADIR: f. Kahraman. Cesur. Yiğit. Dilâver.
BAHADIRANE: f. Yiğitçesine, kahramana yakışır surette.
BAHADIRÎ: f. Yiğitlik, bahadırlık, kahramanlık.
BAHAİM: (Bak: Bahayim)
BAHAK: Göz patlama veya patlatma.
BAHAL: Malını kimseye vermeyip saklamak.
BAHANDAT: Gövdeli, besili kadın.
BAHANE: f. Vesile. Sebeb. * Yalandan özür. * Kusur. Noksan. * Garaz.
BAHANE-CÛ: f. Bahane arayan, fırsat kollayan.
BAHAR: Güzellik. * Güzel. * Papatya. * Ölçek. * Put, sanem. * Atılmış pamuk. * Tarçın, karanfil ve karabiber gibi güzel kokulu ve ısıtıcı tohumlar ki, bazı yiyecek ve içeceklere de karıştırılır. * Sığır gözü. * İyi kokulu bir sarı çiçek.
BAHAR: f. Kış ile yaz arasındaki mevsim. İlk bahar. Rebi'.
BAHAR-I HAYAT: Hayatın baharı olan gençlik çağı.
BAHAR-I ÖMR: Ömrün baharı, gençlik.
BAHAR: Ağız kokusu.
BAHARAT: Karanfil, tarçın, karabiber gibi sert kokulu şeyler.
BAHARET: Üstünlük, seçkinlik.
BAHARET: Galip olmak.
BAHARÎ: İlkbahara âit. İlkbaharla ilgili.
BAHARİSTAN: f. İlkbaharın hüküm sürdüğü zaman. * Yeşil ve çiçekli yer. * Molla Câmi'nin eseri.
BAHARİYYE: Edb: Birini övmek için yazılan ve bahar tasviriyle başlayan kaside. * Tar : Yeniçeri ağasından itibaren padişah tarafından Yeniçeri kâtibiyle ocak ağalarına verilen baharlık.
BAHAS: Deve tırnağı. * Ayak eti. * Parmak diplerinin ayak tarafındaki etleri. * Gözün üstünde veya altında beliren yumruca et.
BAHATİR: (Bühter. C.) Kısa boylu kadınlar, bodur kimseler.
BAHAYİM: (Behaim) (Behime. C.) Suriye'de bir sıradağ ismi. * Canavarlar. * Dört ayaklı hayvanlar.
BAHBAH: Şâdlık, şenlik.
BAHBAH: "İyi iyi" demek.
BAHBAHA: Boğazdan boğuk ses çıkartmak.
BAHBAHA: Devenin kükreyip ses çıkarması. * Çıtırdama. Mışıldama. * Deve çağırmak.
BAHDELE: İşte çabukluk gösterme. * Eğilme, kırılma. (Kürek kemiği için).
BAHE: f. Kaplumbağa.
BAHEK: f. İşkence, eziyet.
BAHH: Ses kesilmek, boğaz kısılmak.
BAHHA': Sesi kesilmiş olan kadın. (Müz: Ebahh)
BAHHAL: (Buhl. dan) Çok bahil, çok tamahkâr, pek cimri. Çok alçak adam.
BAHHAR: (Bahr. den) Gemici, denizci.
BAHHAS: (Bahs. den) Çok bahseden, bahsetmeyi seven.
BAHÎ: şehvete dâir. şehvetle ilgili.
BAHİCE: Ses, savt, sadâ.
BAHİK: Tek gözü kör olan adam.
BAHİKA: Görmiyen, kör (göz).
BAHÎL: Hasis. Cimri. Tamahkâr. Hayırlı işlere malını (varsa bile) harcamayan.
BAHÎLÂN: f. Bahiller, cimriler, tamâhkârlar.
BAHİL: Avâre, başıboş, serseri. * Yularsız deve. Deyneği olmayan çoban.
BAHİLE: Arap kabilelerinden birinin ismi. * Dul kadın.
BÂHİR: Yalancı. Ahmak, serseri adam. * Kırmızı kan.
BAHİR: (Bak: Bahr)
BÂHİR: Aşikâr. Açık. Belirli. Apaçık. * Güzel. * Meşhur, namdar. * Galip.
BAHÎRA: Süryâni rahiblerindendir. Zamanın ilim ve fenlerine vâkıf ve bilhassa hey'et ve nücumda ihtisas sahibiydi. Bu sebepten rahiblerin câhilleri kendisinden hoşlanmazlardı. Hazret-i İsâ'nın ulûhiyetini ve Hz. Meryem'in ümmullah olduğunu inkâr ve ilân ettiğinden, bulunduğu manastırın reisi tarafından kovulmuş ve Şam yolu üzerinde Busra civârında bir manastır edinmişti.İbn-i Hişam'ın siretinde İbn-i İshak'tan rivâyet olunarak: "Bahîra, kilise âleminde büyükten büyüğe intikal edip gelen bir kitaba malik bulunuyordu. Resül-i Ekremin bütün ahvâl ve evsafı bu kitabda yazılıydı." deniliyor ki, bu kitab "El-Enbâ" ünvânıyla bıraktığı rivâyet olunan bir kitab olacaktır. Kitabın başlıca bahisleri, yakında Arabistanda bir Nebi-i Zişân çıkacağı, tevhid itikadına dâvet edeceği ve putlara ibâdetten nehyedeceği mevzuu etrafında toplanıyordu.(Meşhur Bahîra-yı Rahib'in meşhur kıssasıdır ki: Nübüvvetten evvel, Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, amcası Ebu Tâlib ve bir kısım Kureyşî ile beraber, Şam tarafına ticarete gidiyorlar. Bahira-yı Râhib'in Kilisesi civarına geldikleri vakit oturdular. İnsanlar ile ihtilât etmiyen münzevi Bahira-yı Râhib birden çıka geldi. Kafile içinde Muhammed-ül Emin'i (A.S.M.) gördü. Kafileye dedi: "Şu Seyyid-ül-Alemîndir ve Peygamber olacaktır." Kureyşîler dediler: "Neden biliyorsun?" Mübarek Râhib dedi ki: Siz gelirken baktım ki, havada üstünüzde bir parça bulut vardı. Siz otururken, şu Muhammed-ül-Emin (A.S.M.) tarafına bulut meyletti, gölge yaptı. Hem görüyordum ki: Taş, ağaç ona secde eder gibi bir vaziyet gördüm. Bu ise, nebilere yapılır. M.)
BÂHİRE: Dikenli ağaç. * Çok koşan cins bir deve.
BÂHİRE: Vapur. Gemi.
BAHİRE: Kulağı kesik deve.
BÂHİS: Anlatan. Bahseden. Araştıran. Araştırıcı. * Bir şeye dâir bilgileri içine alan. Bir mes'eleye dair beyanatı ihtiva eden.
BAHİT: Baht ve ikbalden vasıftır. Tâlii yaver olan adama denir. (Kamus'tan)
BÂHİZ: Güçsüz, âciz. Meşakkatli.
BÂHİZA: Musibet. Belâ.
BAHKA': Gözü çıkmış.
BAHL: Cimrilik.
BAHR: (C.: Bihâr - Ebhâr - Ebhur - Buhur) Deniz. * Âlim. Çok bilen. * Büyük göl veya nehir. * Yarmak, yırtmak. * Çok yürüyen at. * İyi kimse. * Deve hastalığı. * Aruzda aslî bir vezinle ondan tevellüd eden vezinler mecmuası. Bunlardan Arap nazmı haricinde kullanılan bahirler şunlardır:1- Hezec (Neş'eyle şarkı söyleme):a) Mefâîlün, mefâîlün, mefâîlün, mefâîlün.b) Mefâîlün, mefâîlün, feûlün.c) Mefâîlün, feûlün, mefâîlün, feûlün.d) Mef'ûlü, mefâîlün, mef'ûlü, mefâîlün.e) Mef'ûlü, mefâîlü, mefâîlü, feûlün.g) Mef'ûlü, mefâîlü, feûlün.2- Recez (Titrek):a) Müstef'ilün, müstef'ilün, müstef'ilün, müstef'ilün. b) Müfte'ilün, müfte'ilün, müfte'ilün, müfte'ilün.c) Müfte'ilün mefâilün, müfte'ilün, mefâilün.d) Müfte'ilün, müfte'ilün, fâilün.e) Müstef'ilâtün, müstef'ilâtün.f) Mefâilün, mefâilün, mefâilün, mefâilün.3- Remel (Koşan):a) Fâilâtün, fâilâtün, fâilâtün, fâilün.b) Fâilâtün, fâilâtün, fâilün.c) Fâilâtün (feilâtün) feilâtün, feilâtün, feilün (fa'lün).d) Fâilâtün (feilâtün), feilâtün, feilün (fa'lün).4- Münserih (Akıcı):a) Müfte'ilün, fâilün, müfte'ilün, fâilün.b) Müstef'ilün, feûlün, müstef'ilün, feûlün.5- Muzari' (Benziyen):a) Mef'ûlü, fâilâtü, mefâîlü, fâilün.b) Mef'ûlü, fâilâtün, mef'ûlü, fâilâtün.6- Müctes (Kopmuş): a) Mefâilün, feilâtün, mefâilün, feilâtün.b) Mefâilün, feilâtün, mefâilün, feilün (fa'lün).7- Seri' (Çabuk):a) Müfte'ilün, müfte'ilün, fâilün.8- Hafif:a) Fâilâtün (feilâtün), mefâilün, feilün (fa'lün)9- Mütekarib (Yakın):a) Feûlün, feûlün, feûlün, feûlün.b) Feûlün, feûlün, feûlün, feûl.10 - Kâmil:a) Mütefâilün, mütefâilün, mütefâilün, mütefâilün. b) Mütefâilün, feûlün, mütefâilün, feûlün.
BAHR-İ AHDAR: Hint Okyanusu.
BAHR-İ AHMER: Kızıl deniz, Şap Denizi.
BAHR-İ BÎKERÂN: Hudutsuz, sınırsız deniz.
BAHR-İ BÎPAYAN: Çok büyük sonsuz deniz.
BAHR-İ EBYAZ: "Beyaz Deniz" İskandinavya Yarımadasının doğusunda Kanin Yarımadasına kadar olan deniz.
BAHR-İ HAZER: Hazer Denizi.
BAHR-İ LÛT: Filistinde seviyesi denizden aşağıda olan şaplı bir göl.
BAHR-İ MUHİT-İ ATLASÎ: (Bahr-ı Muhit-i Garbî) Atlas Okyanusu.
BAHR-İ MUHİT-İ HAVAÎ: Yıldızların, seyyarelerin içinde dolaştığı feza. Büyük feza denizi.
BAHR-İ MUHİT-İ HİNDÎ: (Bahr-i Muhit-i Şarkî) Hindistan Yarımadasının doğusunda kalan deniz.
BAHR-İ MUHİT-İ KEBİR: (Bahr-i Muhit-i Mutedil) Büyük Okyanus. Pasifik Okyanusu.
BAHR-İ MUHİT-İ ŞİMALÎ: İskandinavya Yarımadasının batısından İngiliz Adalarına kadar uzanan deniz.
BAHR-İ MUTAVASSIT: Akdeniz.
BAHR-İ MÜNCEMİD-İ CENUBÎ: Güney kutbunu çeviren deniz. Güney Buz Denizi.
BAHR-İ MÜNCEMİD-İ ŞİMALÎ: Kuzey kutbunu çeviren deniz. Kuzey Buz Denizi.
BAHR-İ RECEZ: (Bak: Bahr)
BAHR-İ RUM: (Bahr-i Sefid) Akdeniz.
BAHR-İ SİYAH: Karadeniz.
BAHR-İ SÜKÛN: (Lût Denizi) Sularının kesif ve dalgasızlığından dolayı bu isim verilmiştir.
BAHR-İ UMMAN: Arabistan ve İran'ın güneyinde kalan deniz.
BAHRE: Arz, belde.
BAHREN: Denizden. Deniz yolu ile.
BAHREYN: İki deniz. (Basra Körfezi ile Hind Denizi veya Karadenizle Akdeniz. Yahut da Akdenizle Hind Denizi) * Basra Körfezi'nde bulunan bir devlettir. 1971 yılında İngilterenin körfezden çekilmesi üzerine istiklâliyetini ilân etmiştir. Bahreyn, Manama ve Muharrak Adalarından müteşekkildir. Halkı, Arap ve Acemlerdir. (Yüzolçümü 662 km2, nüfusu 1972'de 216 078) * İki büyük esas ve temel şey.
BAHRÎ: Denize âit, denize mensup, denizle alâkalı.
BAHRİYE: Donanma ile ilgili işler. Devletin donanma ve deniz askerleri.
BAHRİYYUN: Gemiciler ve kaptanlar gibi deniz işlerini bilen kimseler.
BAHS: Kazmak. * Ayırmak. * Saçmak. * Birşey hakkında etrafiyle söz söyleyip hakikatı araştırma. Konuşulan şey. * Teftiş. * Söz münazarası, muaraza, mübahese. * Bir mevzû hakkında tafsilât, açıklama. * İddialaşma.
BAHS: Noksanlık. Azlık. Nâkıs. Az. * Akarsu ile sulanmayıp yağmur suyu ile mahsül alınabilen tarla.* Zulüm. İşkence. * Uzaklık. * Gümrük almak. * Göz çıkarmak.
BAHSAN: f. Bozuk, soluk. * Salına salına yürüyen. * Kıyafeti bozuk, pejmürde.
BAHSERE: Dağıtma. * Gizli bir şeyi aşikâr yapma, meydana çıkarma. * Kesilerek tane tane olma.
BAHSET: f. Uykuda ağırlık basma. * Uyurken olan horultu.
BAHSÎ: (Bahs. den) Bahisle ilgili, bahse ait.
BAHŞ: f. Bağış. Verme. İhsan.
BAHŞ-I KALENDERÎ: Cömertçe ihsan yapma, dağıtma.
BAHŞAYENDE: f. Bağışlayıcı, afvedici.
BAHŞAYİŞ: f. Bağışlayış. İhsan. İhsan etmek. Afv. Atiyye.
BAHŞENDE: f. Bağışlayan, ihsan eden. Afveden.
BAHŞİŞ: f. Lütfedip verilen para. Fazladan, iyilik olsun diye verilen. İhsan. Hediye, mükâfat.
BAHŞÛDE: f. Bağışlanmış, verilmiş. * Afvedilmiş.
BAHT: Öz. Hâlis. Saf. Sade.
BAHT: f. Kader. Tâli. Uğur. Alın yazısı. Kısmet. İkbal. * Saadet. Lezzet.
BAHT-I BÎDÂD: Kötü şans, insafsız tâlih.
BAHTAK: f. Evvelce savaşlarda başa giyilen demirden yapılmış başlık. Miğfer.
BAHT-AVER: f. Talihli, şanslı, bahtlı.
BAHTE: Semiz, besili koyun. * Burulmuş üç yaşında koç.
BAHTEK: f. Uykuda iken ağırlık basma. * Fena tâlih, küçük şans.
BAHTERÎ: Salına salına yürüyen, yürüyüşü güzel olan adam. * Mağrur, kibirli. Kendini beğenmiş.
BAHTİYAR: f. Bahtlı, talihli, mes'ud, mutlu, şanslı.(Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın. Âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin. Kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin. Selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin. M.)(Bahtiyar odur ki: Kevser-i Kur'anîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için bir buz parçası nev'indeki şahsiyetini ve enaniyetini o havuz içine atıp eritendir. L.)
BAHTİYARANE: f. Bahtiyarcasına, mutlucasına, mesut olana yakışacak şekilde.
BAHTİYARÎ: f. Bahtiyarlık, saadetlilik, mutluluk. * İran'da bulunan şöhretli bir kavim.
BAHUR: Çok sıcak. Çok sıcaklık.
BAHÛR: Sıcakta yerden yükselen buhar. * Tütsü. Yakılarak güzel kokular elde edilen ot ve sâir şey.
BAHÛRDÂN: f. İçinde tütsü yakılan kap.
BAHUSUS: Hususiyle. En çok. Hele.
BAHUZÛR: Huzur ile. Huzuru ile.
BAHV: Hurmanın yaş olanı.
BAHYE: f. Dikiş, teyel.
BAHYE-ZEN: f. Terzi, dikiş diken, dikişçi.
BAHZ: Sıkıntılı olma, can sıkma. * Yük ağır gelip hayvanı çökertme. * Bir adamı çenesinden, sakalından tutup çekme.
BAHZEC: Yaban sığırının buzağısı.
BÂLÂHÂN: f. Birşeyi ifrat derecede yüksek gösteren.
BÂLÂHÂNE: f. Çatı, evin en üst tarafı. Tavan arası.
BÂLÂHÂNÎ: f. Bir şeyi aşırı derecede yüksek gösterme, abartma, şişirme.
BÂLÂHİMMET: f. Himmeti fazla olan kimse.
BAM-GAH: f. Seher vakti. * Seher vaktinde.
BAREKALLAH: Allah mübarek etti. Allah mübarek etsin. Hayırlı ve bereketli olsun.
BARGÂH: f. İzinle girilecek yer. Padişah divanhanesi. * Huzur-u Rabb-il Âlemin. Dua edilen yer.
BAZİGÂH: f. Eğlence yeri, oyun yeri.
BEDAH: (C.: Büduh) Geniş yer.
BEDAHAT: (Bedihî. C.) Delil ve isbata ihtiyacı olmayan şekilde âşikâr olan şeyler.
BED-AHD: f. Ahdinde, sözünde durmayan, vefasız.
BEDAHET: Açıklık. Zâhir delil. Belli, açık, aşikâr. * Birdenbire, hazırlıksız söz söyleme. * Atın yürümesi. * Her şeyin evveli, öncesi.
BEDAHETEN: Birdenbire, aniden, ansızın. Düşünmeksizin. Açık ve zâhir olarak.
BED-AHLAK: f. Ahlâkı ve huyu kötü olan kimse.
BED-ÂHÛ: f. Karakteri bozuk, huyu kötü.
BEDBAHT: f. Bahtsız, talihsiz, bahtı kara.
BEDERGAH: f. Kapıya çıkma. * Tar: Çeşitli hizmetlerde kullanılmak üzere, acemi ocağına ve ocak dışına verilen acemilerin, Yeniçeri Ocağı'na kayıt edilmeleri.
BED-HAH: f. Fenalık isteyen. Herkesin kötülüğünü isteyen. Kötülük isteyen.
BED-NİGAH: f. Kötü bakışlı.
BED-RAH: f. Kötü yola sapan.
BELÂ-YI NÂGÂH: Ansızın gelen musibet. Habersiz gelen belâ.
BELÂ-YI SİYÂH: Kara belâ. * Mc: Acı olan olaylar, kötü hâdiseler.
BELAH: Büyüklenmek, kibir.
BELAHA: Yetişmemiş hurma koruğu. * Kurumak, yebs. * Yormak.
BELAHET: Ahmaklık. Düşüncesizlik. Ne yaptığını iyi bilmemek.
BELDAH: Kişinin kendini yere vurması.
BELENDAH: Bodur, şişman kimse.
BELTAH: Kişi nefsini yere vurmak.
BEND-İ ÂHENİN: Demir bağ. Demirden mânia.
BENDERGÂH: f. İşlek iskele, liman, şehir.
BENGAH: f. Keçeden yapılmış olan Türkmen evi.* Âmirlere ve büyük rütbeli şahıslara ait çadır.
BERAH: şiddet. Ezâ ve meşakkat.
BERAH: Açık işlenmiş yer. * Zâil olmak. * Ağaçsız arazi.
BERAHİDE: f. Yola çıkarılmış, gönderilmiş.
BERAHİHTE: f. Daha ziyade silâh hakkında kullanılan bir tâbirdir. Çıkarılmış, çekilmiş mânâlarına gelir.
BERAHİME: Berehmenler. Bâtıl ve sapkın Hind ve Mecûsi dinindekilerin reisleri.
BERAHİN: (Bürhan. C.) Deliller. Şâhidler. Bürhanlar.
BERAHİN-İ ALENİYYE: Meydanda ve açık olan deliller.
BERAHİN-İ KATIA: Şeksiz ve şüphesiz olan kat'i deliller, bürhanlar.
BERAHİN-İ KAVİYYE: Sağlam deliller, kuvvetli bürhanlar.
BERDAHT: f. Pürüzünü giderme. Pürüzsüz yapma. * Cilâlama, parlatma. * Düzleme, düzeltme.
BERENDAHTE: f. Yükseğe çıkarılmış, üste çıkarılmış. Yükseğe kaldırılmış.
BERG-İ DİRAHT: Ağaç yaprağı.
BERMAH(E): f. Burgu, matkab.
BERRAH: Sahra, çöl. * Zeval, sona ermek. * Gitmek, zehab.
BERZAH: İki âlemin arası. Kabir. Dünya ile âhiret arası. * Perde. * Sıkıntılı yer. * İki yer arasındaki geçit. * Mani'a, engel, (Bak: Sırat köprüsü). Ölen insanların ruhları kıyamete kadar berzah âleminde bulunurlar. Berzah büyük ve mânevi bir âlemdir. Dindar olup cennetlik olanlar, berzah âleminde sevdikleri kimselerle ve iyi insanlarla görüşürler ve çok zevkli yaşarlar. Kıyamet kopunca Allah bütün ruhları haşir meydanında cesetleri ile diriltip toplayacaktır.
BESTE-RAHİM: f. Çocuk doğuramayan, kısır kadın.
BEŞAHE: Çirkinlik.
BE-TAHSİS: Hele, hususiyle.
BEVAH: Aşikâr, meydanda, belli. Herkesin gözleri önünde.
BEVAHE: (Bûhe. C.) Dişi baykuşlar. * Çakır doğan kuşları. * Ahmak, ebleh adamlar.
BEVAHEN: Belli olarak, âşikar.
BEVAHİD: Musibetler, felâketler, âfetler, belâlar.
BEYAH: (C.: Büyâh) Küçük balık.
BEYDAH: f. Sert başlı, haşarı at.
BEYDAHA: İri ve şişmanca kadın.
BEY-GÂH: f. Pazar yeri, pazar.
BEYN-EL AHALİ: Halk arasında, ahali arasında.
BEYTULLAH: Kâbe, câmi, mescid gibi ibadet edilen yer.
BEYYAHE: Balık ağı.
BEYZAH: İri yapılı, etine dolgun, şişmanca adam.
BEZAH: Büyüklenmek. Kibir, gurur.
BEZMGÂH: f. Eğlence yeri.
BÎ-BAHA: Bahasız, Çok değerli.
BİDAH: f. Sert başlı, huysuz at, aygır.
BÎDAR-BAHT: f. Mutlu.
BİDAYET MAHKEMESİ: Bu tâbir eskiden Asliye Mahkemeleri için kullanılırdı.
BÎ-GAH: f. Vakitsiz, zamansız.
BİHAH(E): Ses kısıklığı.
BÎ-İŞTİBAH: Şüphesiz. Şeksiz.
Bİ-İZNİLLAH: Allah'ın izni ile.
Bİ-L-AHİRE: Sonra, sonradan, sonunda.
BİLBEDAHE: Açıktan. Aşikâr olarak. Meydanda olarak. Besbelli.(...Hem şu âlemin Sâni-i Zülcelal'i bütün güzel masnuatiyle kendini zişuur olanlara tanıttırması ve kıymetli nimetler ile kendini onlara sevdirmesi bizzarure onun mukabilinde, zişuur olanlara marziyatı ve arzu-yu İlâhiyelerini bir elçi vasıtasiyle bildirmesini istemesine mukabil; en âlâ ve ekmel bir surette, Kur'an vasıtasıyla o marziyat ve arzuları beyan eden ve getiren yine bilbedahe O Zât'tır. M.)
BİLLAHİ: Allah'a, Allah'tan. * (Yemin) maksadı ile söylenir.
BİLMÜŞAHEDE: Görmek suretiyle, görerek.(Hem Sâni-i Âlem'in nihayet cemalde olan kemal-i san'atı üzerine enzar-ı dikkati celb etmek, teşhir etmek istemesine mukabil, en yüksek bir sada ile dellallık eden; yine bilmüşâhede O Zat'tır... M.)
BİNÂENALÂHAZA: Bundan dolayı. Buna binaen.
BÎ-RÂHE: f. Çıkmaz sokak. Sapa yer, yolu bulunmayan yer.
BİSMİL-GÂH: f. Hayvan kesilen yer, salhâne.
BİSMİLLAH: Allah namına, Allah için, Allah'ın adı ve izni ile.(Esbab-ı zâhiriye eliyle gelen nimetleri, o esbab hesabına almamak gerektir. Eğer o sebep ihtiyar sahibi değilse -meselâ hayvan ve ağaç gibi- doğrudan doğruya Cenab-ı Hak hesabına verir. Mâdem o, lisan-ı hâl ile Bismillâh der, sana verir. Sen de Allah hesabına olarak Bismillâh de, al. Eğer o sebep ihtiyar sâhibi ise; o Bismillâh demeli, sonra ondan al, yoksa alma. Çünkü $ âyetinin mânâ-yı sarihinden başka bir mânâ-yı işârisi şudur ki: "Mün'im-i Hakiki'yi hatıra getirmiyen ve onun nâmıyla verilmiyen nimeti yemeyiniz" demektir. O hâlde hem veren Bismillâh demeli, hem alan Bismillâh demeli. Eğer o bismillâh demiyor, fakat sen de almağa muhtaç isen sen bismillâh de, onun başı üstünde rahmet-i ilâhiyenin elini gör, şükür ile öp, ondan al. Yâni: Nimetten in'âma bak, in'âmdan Mün'im-i Hakiki'yi düşün. Bu düşünmek bir şükürdür. Sonra o zâhirî vasıtaya istersen dua et. Çünki o nimet onun eliyle size gönderildi. L.)(Kur'an-ı Kerim nimetleri, âyetleri, delilleri tâdad ederken $ âyet-i celilesi tekrar ile zikredilmekte olduğundan şöyle bir delâlet vardır ki: Cin ve insin en çok isyanlarını, en şedit tuğyanlarını, en azîm küfranlarını tevlid eden şöyle bir vaziyetleridir ki, nimet içinde in'âmı görmüyorlar. İn'âmı görmediklerinden Mün'im-i Hakiki'den gaflet ederler. Mün'imden gafletleri saikasıyla, o ni'metleri, esbaba veya tesadüfe isnad ederek, Allah'tan o nimetlerin geldiğini tekzib ediyorlar. Binaenaleyh, herbir nimetin bidâyetinde, mü'min olan kimse Besmele'yi okusun. Ve o nimetin Allah'tan olduğunu kasdetmekle, kendisi ancak Allah'ın ismiyle, Allah'ın hesabına aldığını bilerek, Allah'a minnet ve şükranla mukabelede bulunsun. M.N.)
BİSTAH: f. Küstah, hayâsız, edepsiz, arsız, utanmaz adam.
BİŞ-BAHA: f. Pahalı, fiatı yüksek, değerli, kıymetli.
BİTTAHRİK: Hareket ettirerek, oynatarak. * Kışkırtarak, teşvik ederek.
BİYAH: (C.: Büyâh) Ufak balık.
BİZLAH: Geveze, boşboğaz, çenesi düşük.
BUHAYRA-İ RAHİB: (Bak: Bahira)
BURAHA: şiddet. Ezâ ve meşakkat.
BUSE-GÂH: f. Öpülecek yer.
BÛYAHYA: Azrail (A.S.)
BÜSTAH: f. Edebsiz, küstah, utanmaz.
BEŞAHE: Çirkinlik.
BAHR-İ MÜNCEMİD-İ ŞİMALÎ: Kuzey kutbunu çeviren deniz. Kuzey Buz Denizi.
BAHR-İ MUHİT-İ ŞİMALÎ: İskandinavya Yarımadasının batısından İngiliz Adalarına kadar uzanan deniz.
CÂ-Yİ İŞTİBAH: Tereddüt edilecek nokta.
CÂ-Yİ MÜLAHAZA: Düşünülecek nokta. Mülahaza edilecek mes'ele.
CÂ-Yİ PENAH: Sığınılacak yer.
CÂ-Yİ RAHAT: Rahat edilecek yer.
CAH: (Câhe) f. Makam, mansıb. Kadr, itibar.
HUBB-U CAH: Makam ve mansıb sevgisi.
CAHAN: Yediği fayda etmeyip geç büyüyen çocuk.
CAHAR: Kuyunun içinin geniş olması.
CAHB: (C.: Echibe) Ebücehil karpuzu. * Korkudan dolayı kederli olmak.
CAHCAH: (C.: Cehâcih) Ulu, şerif kişi.
CAHCAHA: Gönlünde olan sırrını gizlemek. * Çağırmak. * Su sesi.
CAHD: Bile bile inkâr etme.
CAHD-I MUTLAK, CAHD-I MÜSTAĞRAK: Arab gramerinde menfî olan iki geniş zaman sigası. Muzari fiillerinin başına (Lem; $ ) ve (Len $) getirilerek olur.
CAHDEL: Semiz.
CAHDEM: (C.: Cehâdim) Ekin tarlası.
CAHDER: Kısa boylu.
CAHF: Tekebbürlenmek, kibirlenmek, gururlanmak.
CAHF: Övünme, fahr. * şeref.
CAHFEL: Dudakları kalın olan kimse. * Asker. * Zenginlik.
CAHFELE: (C.: Cehâfil) At dudağı.
CAHH: Ayakları uzun, yeşil çekirge.* Adamın beli bükülüp eğilmek.
CÂHIZ: Asıl ismi Amr İbn-ül Bahr olan ve gözünün hadekası çıkık olduğu için bu isimle anılan büyük bir Arab edibi. * Patlak gözlü adam.
CAHÎ: (Cahiye) Aşikar, aleni, açık, meydanda ve herkesin gözleri önünde olan.
CAHİD: Mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cihad eden. Mücâhid olan. Din düşmanı ile elinden geldiği kadar mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cenkeden, vuruşan. Mümkün olduğu kadar gayretle çalışan. Kur'an ve İman hakikatlarının neşrinde çalışmak suretiyle mücahede eden.
CAHİD: Bildiği halde inkâr eden. Ayak direyen.
CAHİF: Kişinin kendi yanında olan şeylerin çokluğundan fahirlenmesi.
CAHİF: Uykusunda dişini öttürmek. * Çok fazla hafiflik üzerine olmak. * Nefis, ruh. * İnsanın karnından çıkan ses. * Kısa. * Çok asker.
CAHİL: Tecrübesiz. Bilgisiz. Genç. Toy. * Allah'ı unutmuş olan. Gafil. (Dünya ve kâinatta Allah'ın bunca eserleri sergilenip dururken bunların sanatkârını ve yaratıcısını tanımamak cahilliğin en akılsızcasıdır.)
CAHİL-İ ANÛD: İnatçı cahil.
CAHİLANE: f. Câhillikle, câhilce, câhil kimseye yakışır şekilde.
CAHİLE: (C.: Cevâhil) Değirmen çarkı.
CAHİLİYYET: Cahilliğe âit. * İslâmiyet'ten önceki câhiliye devrine âit. Cahiliyet sadece İslâmiyet öncesine ait değildir. Bu gün "tabiatçılık, maddecilik" gibi çeşitli adlarla eski puta tapıcılık daha da yobazlaşarak devam ediyor. Allah'ı inkâr ederken tabiatı ve maddeyi onun yerine koyarak kendilerine yeni putlar dikiyor ve kendi yaptıkları bu putlara kendileri tapıyor. (Bak: Yobaz.)
CAHİM: Çok sıcak yer.
CAHİM: Şiddetli ve kat kat birbiri üzerine yanan ateş. Çukur yerde yanan ateş. * Cehennem'in bir tabakası.
CAHİMÎ: Cehennem gibi.
CAHİYEN: Aşikâr olarak, alenen.
CAHİZ: Cesur, cesaretli, yiğit.
CAHL: Çekirge gibi bir büyük arı. * Büyük kırba. * Ters yuvarlayan bir böcek.
CAHMA': Gözleri büyük ve çok kırmızı olan kadın.
CAHME: Nazar değdiren göz. * Kat kat ve şiddetli yanan ateş.
CAHMERİŞ: (C.: Cehâmir) Çok yaşlı kadın. * Eşek sıpası.
CAHRE: Şiddet ve kıtlık yılı. * Yemek.
CAHREME: Darlık. * Kötü ahlâk.
CAHSUK: f. Orak.
CAHŞ: (C.: Cihaş-Cuhşâ) Eşek sıpası. * Kolan eşeğinin erkeği.
CAHŞE: Eşek sıpasının dişisi. * Çobanın eline dolayıp eğerdiği ip.
CAHÛD: (Cahd. dan) İsrarla inkâr eden. Muannidce, isnat edilen bir sözü kabul etmeyen. * Yahudi.
CAHÛF: Mağrur, kibirli, kendini beğenmiş.
CAHZEM: Gözleri büyük olan kimse.
CAN-BAHŞ: f. Hayat bağışlayan, can veren. Sevgili. Cenâb-ı Hak. Allah.
CÂY-I MÜLÂHAZA: Düşünülecek nokta, düşünülecek yer.
CAY-GÂH: f. Mevki, makam, rütbe. * Yer, mekân.
CEDDE-İ SAHİHA: Babanın anası, babaanne.
CEDEL-GÂH: f. Çekişme yeri. * Mc: Dünya.
CEFFAH: Mütekebbir kimse, gururlu kişi.
CELAH: Başın iki tarafından saçın dökülmesi. * Devenin ağaç yemesi.
CELAHİZ: Kaba, ağır.
CELALEDDİN-İ HARZEMŞAH: (Vefâtı M.: 1231) Mengü berdi (Allah verdi) ismi de verilir. Harzemşah soyunun 7nci ve son hükümdarıdır. Tarihte cesaret ve irfanı ile tanınmıştır. O zamanın deccalı olan Cengiz'in kahır ve şiddeti karşısında İrân ve Turân korku ve zillete düştüğünde Celâleddin, Cengiz'in ordularını müteaddit defalar mağlub etmiştir. Kendisine pederinden şehzadelikten başka bir şey kalmadığı halde Harzem'de, Hind'de, Irak'ta, Azerbeycan'da dört devletin meydana gelmesine muvaffak oldu. Küçük küçük kuvvetlerle üç milyon askere sâhib Tatar devletine karşı yirmiden ziyade zafer kazandı. Moğol taarruzlarından birisinde bir dağa çekildiği sırada bir çapulcu taifesi tarafından sırtından hançerlenerek şehid edildi. (R. Aleyh)(Meşhurdur ki: Bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz'in ordusunu müteaddit defa mağlub eden Celaleddin-i Harzemşah harbe giderken vüzerâsı ve etbaı ona demişler: "Sen muzaffer olacaksın; Cenab-ı Hak seni galip edecek." O demiş: "Ben Allah'ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karışmam, muzaffer etmek veya mağlub etmek onun vazifesidir." İşte o zât bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla hârika bir surette çok defa muzaffer olmuştur. M.N.)
CEM-İ SAHİH (SÂLİM): Gr: Bu cemi yapıldığı zaman müfredinin şekli bozulmaz. İki türlüdür. Cem-i müzekker, Cem-i müennes. * Mat: Toplama.
CEMAHİR: (Cumhur. C.) Cumhuriyetler.
CEMAHİR-İ MÜTTEFİKA: Birbiriyle anlaşmış, ittifak etmiş devletler. Müttefik cumhuriyetler.
CEMAHİR-İ MÜTTEHİDE: Birleşmiş devletler. Müttehid cumhuriyetler.
CEMALULLAH: Allah'ın cemâli.CEMAM : Rahat olmak. Dinlenip yorgunluğu gidermek. İstirahat etmek.
CEMAZİYEL AHİR: Arabi ayların altıncısıdır. (Arabi aylar: Muharrem, Safer, Rabiyy-ül-evvel, Rabiyy-ül-âhir, Cemaziyel-evvel, Cemaziyel-ahir, Receb, şaban, Ramazan, şevval, Zilkade, Zilhicce'dir)
CEM'İYYETGÂH: f. Toplantı yeri, toplanılacak yer.
CENAH: Kanat, taraf, kısım. (Vicdanın ziyası ulum-u diniyyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacı ile hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassub, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder. Mün.)
CENAH-I TÂİR: Kuş kanadı.
CENAH-I ZÜBAB: Sinek kanadı.
CENAHEYN: (Cenah. dan) İki kanat, iki yan, iki cenah. * İki hususiyetli.
CERAHAT: Yaradan akan irin. Yaralı vücudda toplanan kandaki küreyvât-ı beyzâdan (ak yuvarlardan) mürekkeb kan. Yaradan akan beyaz akıcı cisim.
CERAHOR: Tar: Osmanlılarda ordu hizmetlerinde kullanılan Hıristiyanlara verilen isim.
CERDAHL: Büyük gövdeli deve. * İnsanların her işine itiraz eden.
CERRAH: Yarayı açıp tedavi eden, ameliyat yapan. Operatör.
CERRAHHÂNE: Osmanlılarda ordu için cerrah yetiştiren müessese. Yüksek dereceli okul.
CERRAHHÂNE-İ ÂMİRE: Geçen asırda yeni usullerle cerrahlık yapılan Osmanlı tıp müessesesi, cerrahhânesi.
CERRAHÎ: Tıpta operatörlük. * Ameliyatla ilgili.
CEVAHİR: (Cevher. C.) Cevherler. Çok kıymet verilen ve az bulunan şeyler, çok kıymetli mâden veya taşlar. * Mc: Çok kıymetli söz veya faydalı yazılar.
CEVAHİR-İ FERD: (Cevher-i ferd. C.) Cevher-i ferdler. Zerreler, atomlar.
CEVAHİR-ÜL-KELİMAT: Şemsi adındaki bir zat tarafından Arapçadan Türkçeye kaleme alınan 108 sahifelik bir lügat kitabının adı.
CEVELÂNGÂH: Gezip dolaşılan yer. Cevelân yeri. Tâlim meydanı.
CİBAH: (Cebhe. C.) Cebheler, alınlar.
CİBAL-İ MÜBÂHA: Huk: Hiç bir kimsenin mülkiyeti altında bulunmayan dağlar.
CİBAL-İ ŞÂHİKA: Yüksek dağlar.
CİFE-GÂH: f. Leş ile, lâşe ile dolu olan yer.* Mc: Dünya.
CİHAN-PENAH: Cihanın koruyucusu olan.
CİHET-ÜL VAHDET: Birlik ciheti.
CİHET-ÜL VAHDET-İ İTTİHAD: Birleşmenin birlik ciheti. Yani birleştiren temel unsur. Birleştiren ve birleşilen esas.
CİLÂ-BAHŞ: Parlaklık veren, parlatan.
CİLAHİK: Eskiden kemankere ile ve şimdi de tüfek ile atılan yuvarlak nesne.
CİLVAH: Geniş ve dolu olan deve.
CİLVEGÂH: (Cilve-geh) f. Cilve edilecek yer, cilve yeri.
CİMAH: Binicisi zabtedemediğinden, atın serkeş olup binicisini istememesi.
CİRAHA: (C.: Cirâh-Cirâhât) Yara.
CİZ'-UN NAHL: Hurma ağacının kökü, kütüğü.
CULAH: f. Örümcek, ankebut. * Çulha, yâni dokuyucu, nessâc.
CÜLAHEK: f. Örümcek, ankebut. * Küçük dokumacı.
CÜLLAH: Çok sel.
CÜMÂD-EL-ÂHİRE: Arabi ayların altıncısının adı.
CÜMAH: Kibirlenmek.
CÜMMAH: Temrensiz, ucu yuvarlak ok. (Oğlancıklar onunla ok atmayı öğrenirlerdi)
CÜNAH: Bir şeyi basıp meylettiren sıklet demek olup, harec, sıkıntı ve alel-ıtlak ism-i vebal mânasına da gelir ki, "günah" kelimesinin aslı budur. (E.T.) (Bak: Günah)
CÜNUDULLAH: Allah'ın ordu ve askerleri. (Zerrattan seyyarata kadar bütün mahlukat, Allah'ın emrine tabi birer ordu ve asker gibidir. Mukaddes Kur'an ve iman hizmetinde cansiperane ve ihlâs ve feragatla cehd ü gayret eden müslümanlar da Cünudullah ünvanına mazhardırlar.)
CÜRAH: Yara.
CÜRAHÜM: İri gövdeli davar.
CÜRSUME-İ DIRAHT: Ağacın kökü.
CÂ-Yİ İŞTİBAH: Tereddüt edilecek nokta.
CAHD-I MUTLAK, CAHD-I MÜSTAĞRA: Arab gramerinde menfî olan iki geniş zaman sigası. Muzari fiillerinin başına (Lem; $ ) ve (Len $) getirilerek olur.
DÂD-BAHŞ: f. Hakkı yerine getiren, adaletli.
DÂDGÂH: Adliye. Hak yeri, adâlet yeri.
DÂDHAH: f. Adalet isteyen.
DAH: f. Hizmetçi, uşak, cariye. * On (10). Aşer. * Korkak. Alçak, aşağılık, âdi kimse.
DAHA': Kaba kuşluk vakti.
DAHAL: Aldatmak, mekretmek.
DAHÂMET: İrilik, kocamanlık, kabalık, vücutça büyük olmaklık. * Tıb: Hipertrophie.
DAHÂMET-İ KEBED: Tıb: Karaciğer büyümesi.
DAHAMİS: Bahadır, kahraman. * Karayağız, iri yapılı adam.
DAHAS: Kaypancak nesne.
DAHAS: Davarın tırnağında olan bir verem.
DAHAYA: (Dahiyye. C.) Kurbanlık hayvanlar.
DAHB: Bir şeyi ateşte kızdırıp pişirmek.
DAHC: Gizlemek, örtmek.
DAHD: Kahretmek.
DAHDAH: Kısa boylu adam.
DAHDAH: Küçük adımlı kimse.
DAHDAH: (C.: Dahazıh) Arzu, istek.
DAHDAHA: Yorulmak, yorultmak. * Yavaşlamak. * Muti etmek, emre itaat ettirmek. * Hor etmek.
DAHDAHA: Suyun dökülüp saçılması. * Serabın uzaktan su gibi görünüp parlaması.
DAHDAR: Beyaz bez.
DAHH: Yer altında bir şey gizlemek.
DAHH: Bevlin uzaması.
DAHHAK: Çok gülen. Çok gülücü. * İran'da eski tarihte yaşamış çok zâlim bir hükümdarın adı.
DAHHAS: (C.: Dehâhis) Toprak içinde kaybolup bulunmayan küçük bir böcek.
DAHIK: Gülen, gülücü.
DAHIKE: (C.: Davâhık) Gülme ânında çıkan dört dişin birisi.
DAHIS: Tırnak yakınında olan bir verem hastalığı.
DAHIYE: Nâhiye.
DAHİ: Eşine ender rastlanır, hârikulâde zekâ, fatanet ve hikmet sâhibi.
DAHİKE: (C.: Davâhik) Azı dişlerinden her biri.
DÂHİL: İçeri. İç. İçinde. İçeri girmiş.
DAHÎL: Yabancı, sığınan, sığınmış. Muhacir. * Birisinin içyüzü, niyet ve mezhebi. Dâhil ve içerde. Birisinin bütün gizli ve sırlı işlerine vâkıf olan dost ve hemdemi. * Evvelâ alâkasız olup sonradan bir cemaate dâhil olan. * Edb: Başka bir dilden olup, sonradan diğer bir dile geçen kelime. * Tıb: Vücud âzalarında birbirine girmiş ve sokulmuş olan mafsallar.
DAHİL: (Bak: Dahl-Dehal) Girmek, karışmak. Dokunmak. Taarruz etmek, müdâhale eylemek.
DAHİL: Hayrette kalan kimse.
DAHİLE: (C.: Devâhil) Bir şeyin içi, içyüzü.
DAHİLEK: Yalvarırım, sana sığınırım, sana güvenirim (meâlinde.)
DAHİLEN: İçten, içerden, dâhilden.
DAHİLİYE NAZIRI: İçişleri Bakanı.
DAHİM: f. Nasib ve rızık.
DAHİM: (Dâhim) f. Taç.
DAHİM: (Dahâmet. den) Yoğun ve fazla koyu olan. Kalın olan.
DAHİNE: (C.Devâhin) Duman çıkan baca.
DAHİR: (C.: Dehâyir) Toplanılmış veya gömülmüş mal.
DAHİR: Dere, vâdi. * Dağ başı.
DAHİS: Müfsid, arayı bozan. * Koyun yüzerken deri ile etin arasına elini sokan. * Bir meşhur atın adı.
DAHİS: Hayvanların tırnak diplerindeki et parçası. Dolama hastalığı.
DAHİS: Kokmuş, kemiksiz et. * Semiz nesne. * Çok adet, fazla miktar.
DÂHİYE: Hârikulâde zekâ ve fetanet sahibi. * Âfet, belâ, musibet. Kazâ. Emr-i azîm. Büyük iş ve hâdise.
DÂHİYE-İ DEHYÂ: Çok büyük belâ, musibet.
DÂHİYE-İ EDEB: Edebiyatta dâhi olan, eşine az rastlanan büyük edib.
DÂHİYE-İ HARB: Çok becerikli büyük kumandan.
DÂHİYE-İ HİLKAT: Yaradılıştan dâhi olan. Hârika.
DAHİYYE: Kurbanlık hayvan.
DAHK: Tere yağı. * Bal. * Kar. * Ağzı yarılmış olan çiçek tomurcuğu.
DAHK: Irak, uzak, baid. * Atmak.
DAHL: Karışma, girme. * Nüfuz, te'sir. * Vâridat. * İrâd. İtiraz, ta'riz. * Ayıp, töhmet.
DAHL (DUHL): (C.: Dihâl-Edhâl-Dahlân) Pencere. * Çukur yer.
DAHL: Az miktar su.
DAHL: Bir nesne az olmak.
DAHM: İri, büyük, kocaman, cüsseli, kalın.
DAHM: Şiddetle def'etmek. * Cemaatın kuvvetli olması.
DAHME: f. Mezar, kabir. türbe. * Donanma geceleri atılan hava fişeği.
DAHMES: Sirke tulumu. * Her nesnenin karası.
DAHN: Fesâd. * Bulanıklık.
DAHNA: Boz renkli.
DAHR: Alçalma. Küçülme. Hor ve hakir olma.
DAHR (DUHUR): Sürmek. * Irak etmek, uzaklaştırmak. * Horluk.
DAHR: Kaplumbağa. * Dağbaşı.
DAHRECE: (Dıhrâc) Yuvarlamak.
DAHS: Sözünü fesâhatle açık bir şekilde söylemek.
DAHS: Koyunun derisiyle eti arasına yüzmek için elini sokmak. * Fesad, ifsâd.
DAHS: Ön dişler ile ısırmak.
DAHS: Ayağıyla tepinmek.
DAHTEN: f. Bilmek.
DAHUK: Geniş yol.
DAHUL: Geyik tuzağı. * Canavar tuzağı.
DAHÜL: f. Bostan korkuluğu.
DAHV: Atmak, ramy.
DAHV: Zâhir olmak, görünmek.
DAHVE: İlk kuşluk vakti. Güneşin ufukta ilk yükselip yayılmaya başladığı an.
DAHY: (Dahv) Yayıp döşemek. * Deve kuşu yumurtası. (Bak: Udhiy) (968 hicri tarihinde vefat eden Ahter-i Kebir lugatının Müellifi, Kur'an-ı Kerimdeki bu kelimeden dünyanın bir elips şeklinde, deve kuşu yumurtası biçiminde yuvarlak olduğuna âdeta inanmış. Bu gün bilinen bu hakikatı bundan üç asır evvel ifşa etmiştir.) (H. Basri Çantay)
DAHYA': Rûşen, parlak ve nurlu nesne.
DAHYA': (C.: Duhâ) Hayız görmez kadın. * Ağaç ismi.
DAHYE: Kuşluk vaktinde kesilen koyun.
DAMGA-İ VAHDET: f. Birlik damgası. Cenab-ı Hakkın birliğini gösteren delil.
DAVAHİ: Memleket köşeleri.
DAVAHİ-S SEB': Yedi kat gök.
DELAİL-İ ZÂHİRİYE: Açık olarak zâhirde görünen deliller. Maddi deliller.
DENASET-İ AHLÂK: Ahlâk kirliliği, ahlâksızlık.
DERAHİM: (Dirhem. C.) Dirhemler. Okkanın dörtyüzde birleri. * Akçeler, paralar.
DERAHİS: Şiddetler.
DERGÂH: (Der-geh) f. Cenab-ı Hakk'a ibadet edilen yer. * Büyük bir huzura girilecek kapı. Kapı. Padişahların kapısı. * Şeyhlerin tekkesi.
DERGÂH-I ÂLÎ: Padişah kapısı. Yüksek dergâh.
DERGÂH-I MUALLÂ: Büyük kapı. * Mc: Saray.
DERVAH: f. Hastalıktan yeni kurtulan, iyice kendisine gelemeyen kimse. * Sağlam, metin, muhkem. * Doğru, asıl, gerçek. * Yiğitlik, cesaret, cesur olmak, şecaat. * Ayıp, utanma. * Sertlik, kabalık.
DERYA-YI AHDAR: Yeşil deniz. * Mc: Sema, gök.
DEST-GÂH: f. İş yeri, tezgâh. * İktidar, servet, kuvvet.
DEVAHİ: (Dâhiye. C.) Büyük belâler. Afetler. Kazâlar. * Çok üstün zekâ sahipleri.
DEVAHİL: (Dâhile. C.) İçler, batınlar.
DEVAHİN: (Dâhine. C.) Duman çıkaran bacalar.
DEVAİR-İ MÜTEDAHİLE: İç içe daireler.
DEVLETLÜ SEMÂHATLÜ: Zamanında Şeyh-ül İslâmlara verilen bir ünvan.
DIRAHŞAN: f. Parlak. Parıldayan. Parlaklık. Münevver, ziyâdar.
DIRAHT: f. Ağaç. Şecer.
DİL-ÂGÂH: f. Kalbi uyanık. Akıllı, bilgili, görgülü. Gönül anlar.
DİLAHİS: Leşker, asker. Çeri başı.
DİL-FERAH: f. Sevinçli, gönlü rahat.
DİL-HAH: f. Gönül talebi, gönül arzusu.
DİLHAS (DÜLÂHİS): Arslan. Çeri kimse.
DİRAHŞ: f. Nur, ziya, parıltı, parlama, ışık.
DİRAHŞAN: f. Parlıyan, parlak.
DİRAHŞENDE: f. Işıklı, nurlu, ışıldayan, parıldayan.
DİRAHT: f. Ağaç. Şecer.
DİRAHT-I MEYVEDÂR: Meyve veren, yemişli ağaç.
DİVAN-I AHKÂM-I ADLİYE: Huk: Kanunlara göre, bakılacak dâvalarla ilgilenmek üzere 1284 yılında kurulan ilk nizâmiye mahkemesi.
DİVAN-I İLÂHÎ: Âhiretteki hesap günü. Haşirde muhasebe günü.
DİYAR-I ÂHAR: Başka, diğer memleket.
DURAH: Gökte melâike kâbesi olan beyt-il mâmur.
DUZAH: f. Cehennem. Tamu. * Mc: Keder. Külfet.
DUZAHÎ: f. Cehennem'e mahsus, cehennemî, zebani.
DUZAH-MEKÂN: f. Makamı Cehennem olan kâfir, münâfık.
DÜRAHİS: Katı nesne. * Gövdesi etli olan insan veya hayvan.
DÜRR-İ DIRAHŞÂN: Parlak inci.
DÜ-ŞAH(İ): f. Çatal ağaç. * Tomruk. * Eskiden suçlunun boynuna takılan çatal ağaç.
EAZZ-İ AHİBBÂ: Dostların en azizi.
EB'ÂD-I NÂMAHDUD: Hudutsuz uzaklıklar ve mekânlar.
EBAHH: Sesi kısık olan kimse. Avazı tutkun kişi. (Müe: Buhhâ)
EBAHİR: Kuş kanadının üçüncü mertebede olan yelekleri.
EBBED-ALLAH: (Allah ebedî, dâim eylesin!) mânasına bir dua.
EBEDGÂH: f. Kabir, mezar.
EBR-İ BAHAR: Bahar bulutu.
EBRAH: Zor olmak, güç olmak.
EBRUFERAH: f. Güler yüzlü.
EBTAH: (C.: Ebâtih) Kumlu ırmak ve dere.
EBVÂB-I RAHMET: Rahmet kapıları.
EBZAH: Göğsü çıkık.
ECAHİL: (Echel. C.) En cahil, daha bilgisiz olanlar.
ECELL-İ MAHLUKÂT: Mahlukların en üstünü. İnsan.
ECLAH: Devenin veya üstü düz olan arabaların üzerlerine yapılan ufak kulübe. * Başı kel olan adam.
ECZAHANE: f. Eczacı dükkanı. Ecza dolabı. İlaç satılan mağaza.
EDÂMALLAH: Allah (C.C.) dâimî eylesin (mealinde duâ.)
EFAHİM: (Efhâm. C.) Büyük zatlar. Pek büyük, muhterem kimseler.
EFAHİS: (Ufhus. C.) Taşların aralarında veya kayalıkta bulunan kuş yuvaları.
EFDAH: (Fadih. den) Çok rezil, daha rezil.
EFLAH: Çok felah bulan, kurtulan, selâmete çıkan. Taleb ettiği şeye, arzusuna vasıl olan.
EFRAH: Ferahlamalar. İç açılmaları. Sevinmeler.
EFRAHTE: f. Yukarı kaldırılmış, yükseltilmiş, yükselmiş.
EFSAH: Daha fasih. En fasih. Pek çok güzel ifade.
EFSAH-I FÜSEHÂ: Fasih ve güzel konuşanların en fasihi ve güzeli.
EFTAH: Yassı burunlu.
EFTAH: Parmaklarının boğumu yassı ve yumuşak olan. * Tırnaklarının boğumları yumuşak olan kuş.
EFVAH: Menfezler, ağızlar, delikler. * Mc: Yemeğe lezzet için konan baharat.
EFVAH-I NÂRİYYE: Ateşli silâhlar. (Top, tüfek gibi.)
EFVAHÎ: f. Avam sözü, halk kelâmı, ehemmiyetsiz.
EHAD-ÜL-ÂHÂD: Eşsiz, tek, emsalsiz. Teklerin teki, bir tek.
EHADİS-İ SAHİHA: (Bak: Hadis-i Sahih)
EHASİN-İ AHLÂK: Ahlâkın en iyisi, en güzeli. Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) ahlâkı gibi olan ahlâk.
EHL-İ SALÂH: Huk: Hâli mestur, nâmuslu, doğru, adaletli olan kimse. Sâlih kimseler.
EHL-İ SEVAHİL: f. Sahilde, deniz veya göl kenarında yaşayanlar.
EHL-İ TAHKİK: Hakikatleri delilleri ile bilen âlimler. * Tahkik ehli.
EHLULLAH: Allah'a itaat edip, O'nun sevgisi ile O'na yaklaşmış olan Veli. Allah'ın sevgisine mazhar olan Evliya.
EJAH: f. Vücutta ve bilhassa ellerde çıkan ufak urlar, siğil, sivilce.
EKAHİ: (Ukhuvan. C.) Papatyalar, papatya çiçekleri.
EKMEL-İ MAHLUKAT: Yaradılmışların en mükemmeli, Hz. Muhammed (A.S.M.) (Bak: Mefhar-i Kâinat)
EKREH-İ MAHLUKAT: Mahlukların en kerihi, en iğrenci.
EKVAH: (Kûh. C.) Kamıştan yapılan penceresiz ufak kulübeler.
EL-BUĞZU FİLLAH: Allah için buğzetmek. Bütün şiddet, adavet ve düşmanlık Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) rızası dairesindedir. İhlâsı kıracak, hissî hareketten sakınmaktır.(Cay-ı ibret bir hâdise: Bir vakit İmam-ı Ali (R.A.) bir kâfiri yere atmış. Kılıcını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir ona demiş ki: - Neden beni kesmedin? Dedi:- Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim, nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi, onun için seni kesmedim. O kâfir ona dedi: "Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece safi ve hâlistir, o din haktır." dedi. M.)
ELHAMDÜ-LİLLAH: Kısaca meali: Her ne kadar hamd ve şükür varsa, ezelden ebede ve kimden kime olursa olsun hepsi Allah'a mahsustur. İman, şükür, hamd, memnuniyet ifâde eden bir deyimdir. (Bak: Hamd, Sübhanallah)(Leziz taamlara, hoş meyvelere şâkirane muhabbet-i meşruanın uhrevi neticesi, Kur'anın nassiyle, Cennet'e lâyık bir tarzda leziz taamları, güzel meyveleridir. Ve o taamlara ve o meyvelere müştehiyane bir muhabbettir. Hattâ dünyada yediğin meyve üstünde söylediğin "Elhamdülillah" kelimesi, Cennet meyvesi olarak tecessüm ettirilip sana takdim edilir. Burada meyve yersin. Orada "Elhamdülillah" yersin. Ve ni'mette ve taam içinde in'âm-ı İlâhiyi ve iltifat-ı Rahmâni'yi gördüğünden o lezzetli şükr-ü mânevi, Cennet'te gayet leziz bir taam suretinde sana verileceği, hadisin nassiyle, Kur'an'ın işârâtiyle ve hikmet ve rahmetin iktizasiyle sabittir. S.)
ELHUBBU-LİLLAH: Allah için sevmek. Muhabbet, dostluk, sevgi sırf Allah içindir. Hoş geçim, insanlara olan muhabbet Cenab-ı Hakk'ın rızası içindir. (Bak: Mana-yı harfî)
ELHÜKMÜ-LİLLAH: Hüküm Allah'ındır.
EL-İYAZÜ-BİLLAH: Allah'a sığınır, Allah'a iltica ederiz. Allah korusun, Allah saklasın (meâlinde duâ).
EL-KÂSİBÜ HABİBULLAH: Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) ma'rifetini ve rızâsını kazanan onun habibidir, sevgili kuludur. (Hadis meâli)
ELMAH(İ): Her gördüğü şeyi araştırmağa ve tedkik etmeğe meraklı olan kişi.
EL-MİNNETÜ LİLLAH: Minnet ancak Allah'ındır. "Ancak Allah'a minnet edilir."
ELVAH: (Levha. C.) Levhalar. Tablolar.
ELVAH-I ÂLEM: Âlemin görünüşü, manzara ve levhaları.
ELVAH-I MAHFUZA: (Bak: Hafiziyyet, Levh-i Mahfuz)
EMAN-HAH: f. Eman isteyen, eman diliyen, aman diyen.
EMANİ-İ MAHSUSA: Hususi arzular, özel maksatlar.
EMLAH: (Melih. den) Pek melih, en melâhatli, çok güzel.
EMLAH: (Milh. C.) Tuzlar.
EMR-İ İLAHÎ: Allah'ın emri. Mc: Ölüm.(Ubudiyet, emr-i İlahîye ve rıza-yı İlahîye bakar. Ubudiyetin dâisi, emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı Hak'tır. Semeratı ve fevaidi, uhreviyedir. Fakat ille-i gaiyye olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faideler ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmiyerek verilen semereler, ubudiyete münafi olmaz. Belki zaifler için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya âit fâideler ve menfaatlar, o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa, o ubudiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hâsiyetli virdi akim bırakır, netice vermez. İşte bu sırrı anlamıyanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve fâidesi bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibendî'yi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşen-ül Kebir'i, o fâidelerin bazılarını maksud-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O fâideleri göremiyorlar ve göremiyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünki, o fâideler o evrâdların illeti olamaz; ve ondan, onlar kasden ve bizzat istenilmeyecek. Çünki onlar fazlî bir surette o hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer. Yalnız bu kadar var ki; böyle hâsiyetli evradı okumak için, zaif insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O fâideleri düşünüp, şevke gelip, evrâdı sırf rıza-yı İlahî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktabdan ve selef-i salihînden mervî olan faideleri görmediklerinden şüpheye düşer, hatta inkâr da eder. M.N.)
EMRAZ-I DAHİLİYE: Dahilî hastalıklar, iç hastalıkları.
EMSAH: Yürürken uylukların birbirine sürtmesi.
EMVAH: (Ma'. C.) Sular.
EMVAL-İ ZÂHİRE: Sâime denilen hayvanlar ile bir kısım arazi mahsulâtı ve madenleri ile yer altındaki hazineler ve gümrüklere uğrayan ticaret mallarıyla, nakitler.
EMYAL-İ BAHRİYYE: Deniz milleri. 6080 kadem, yani 1852 metreden ibaret olan deniz mesafesi.
EMZAH: Yürürken uylukları birbirine sürüyüş.
ENAHİD: f. Venüs gezegeni. Zühre seyyaresi.
ENBAHUN: f. Sağlam, metin, muhkem, tahkim edilmiş yer. * Hisar, kale.
ENCÜMEN-GÂH: f. Cemiyet, meclis.
ENDAHT: (Endâhten. den) f. Atmak. İlka etmek. * Silâh boşaltmak.
ENDAHTE: f. Terkedilmiş, bir tarafa atılmış. Bırakılmış.
ENVAH: (Nevh. C.) Nevhler, ölmüş olan bir kişinin arkasından ağlayan kadınlar, matem tutan hanımlar, ağıt yakanlar.
ERAHH: Tırnağı yassı ve geniş olan hayvan.
ERBAH: (Ribh. C.) Ribhler, faydalar, kazançlar, kârlar, gelirler. * Faizler.
ERCAH: Daha üstün, daha râcih.
ERGİDE-NİGÂH: f. Öfkeli, hiddetli bakış.
ERHAM-ÜR RÂHİMÎN: Merhametlilerin en merhametlisi. * Allah'ın (C.C.) sıfatlarındandır.
ERKAH: (Rükh. C.) Rükhler, sığınılacak yerler, sığınaklar, siperler.
ERMAH: (Remh. C.) Remhler, darbeler, vuruşlar. * (Rumh. C.) Rumhlar, süngüler, mızraklar.
ERRAHİM: En merhametli, büyük nimetler veren, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedi nimetler vermek suretiyle mükâfatlandıran Allah (C.C.)
ERSAH: Uylukları etsiz, zayıf (adam). * Kurt.
ERŞAH: Cin fikirli adam.
ERVAH: (Ruh. C.) Ruhlar. Canlar.
ERVAH-I HABİSE: Habis, kötü ruhlar. Allah'a isyan eden, itaati sevmeyen anarşist ruhlar.
ERVAH-I TAYYİBE: İyi ruhlar, iyi kimselerin ruhları.
ERVAH: Halk içinde yürürken at üzerindeymiş gibi görünen uzun boylu kimse. * Adımları birbirine yakın olan.
ESAHH: En sahih. Çok doğru. İllet ve kusurdan çok uzak ve beri olan $
ESBAB-I SAHİHA: Doğru ve sahih sebepler.
ESEDULLAH: Allah'ın arslanı. * Hz. Ali'nin (R.A.) bir nâmı, lâkabı.
ESFAR-I BAHRİYYE: Deniz yolculukları. Deniz seferleri.
ESHAR-I BAHAR: Bahar sabahları.
ESLAH: En sâlih, en iyi. (Bak: Aslah)
ESLAHAKALLAH: Allah seni ıslâh etsin.
ESMA-İ İLÂHİYE: Allah'ın isimleri.(Herşeyden Cenab-ı Hakk'a karşı pencereler hükmünde çok vecihler var. Bütün mevcudatın hakaikı, bütün kâinatın hakikatı, esma-i İlâhiyeye istinad eder. Her bir şeyin hakikatı, bir isme veyahut çok esmâya istinad eder. Eşyadaki san'atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor. Hattâ hakiki fenn-i hikmet, "Hakîm" ismine ve hakikatlı fenn-i tıb "Şafi" ismine ve fenn-i hendese, "Mukaddir' ismine ve hâkezâ.. Herbir fen, bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemalât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatları, esma-i İlâhiyeye istinad der. Hattâ muhakkıkin-i evliyanın bir kısmı demişler: "Hakiki hakaik-i eşyâ, esma-i İlâhiyedir. Mâhiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir. Hattâ birtek zihayat şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar esma-i İlâhiyenin cilve-i nakşı görünebilir. S.)
ESMAH: Çok cömert, pek eli açık, en semahatli.
ESNAH: (Sinh. C.) Kökler, menbalar, menşe'ler, asıllar, esaslar.
ESTAĞFİRULLAH: Cenâb-ı Hak'tan kusurumun örtülmesini dilerim. Allah (C.C.) kusurumu efvetsin (mealinde, kusurunu anlayan bir müslümanın duâsı. Hürmet veya ikramlara karşı tevâzu maksadı ile de söylenmektedir.) (Bak: İstiğfar)
ESYAH: (Seyh. C.) Nehirler, akarsular. * Çizgili elbiseler.
EŞBAH: (Şebâh. C.) Şahıslar, cisimler, vücudlar. * Büyük kapılar. * Uzaktan görünen karaltılar, hayâller. * Renk, levn.
EŞBAH: (şibh. C.) Benzeyenler. şibihler. Nazirler.
EŞKAH: Kırmızı yüzlü (adam). al renkli (at).
EŞREF-İ MAHLUKAT: Mahlukatın en eşrefi, yaradılmışların en şereflisi. İnsan.
EŞYAH: (Şeyh. C.) Şeyhler, ihtiyarlar, yaşlılar, pir-i fâniler.
ETRAH: (Terah. C.) Tasalar, kederler, elemler, gamlar, üzüntüler, sıkıntılar, ıztırablar.
ET-TAHİYYATÜ: Bütün mahlukatın hayatları, kal ve hâl dilleri ile Hâlıkları olan Allah'a (C.C.) karşı yaptıkları hamdler, şükürler, mânevi hayat hediyeleri. (Bak: Tahiyye)
EVAHİR: Ahirler, ayın son günleri, sonlar.
EVAHİR-İ RAMAZAN: Ramazan ayının sonları, son günleri.
EVSAH: (Vesah. C.) Pislikler, murdarlıklar, kirler.
EVVAH: Kusurunu bilerek, ah, vâh ederek yalvarmak. * Çok âh edip duâ eden. * Merhametli. Sağlam imanlı. Yakin ilim sahibi. Dinde çok âlim olan. Hz. İbrahim Aleyhisselâmın bir vasfı.
EVVEL-BAHAR: Nevbahar. İlkbahar.
EVVELÎN Ü ÂHİRÎN: İlkler ve sonlar. Evvelkiler ve sonrakiler.
EVZAH: Daha açık. Pek âşikâr. En vâzıh.
EYVAH: f. Heyhât, yazık.
EYVALLAH: Bir kısım müslümanlar arasında tasdik işareti veya yemin ifade eden bir tâbirdir. Bazan Allaha ısmarladık yerine söyliyenler de vardır. Fakat makbul olanı; ayrılırken de buluşurken de selâmlaşmaktır ve bu sünnet-i seniyyedir.
EYYAM-I BAHUR: Ağustos ayının ilk yedi günü.
EYYİD-ALLAHU MÜLKEHU: Allah'ım onun mülkünü devamlı kıl, kuvvet ver (meâlinde duâ.)
EZAHİR: Çiçekler, şükufeler.
EZAHİR-İ EFKÂR: Fikir çiçekleri.
EZHAR-I NEV-BAHÂR: Bahar çiçekleri.
EZVAC-I TÂHİRAT: Hz. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) ismetli ve iffetli, pâk zevce-i muhteremeleri (R.A.) "Mü'minlerin anneleri" diye bilinen ve Peygamberimize (A.S.M.) âilelik etmek şerefine ermiş mübârek hanımlar.(Zât-ı Risaletin akvâli gibi, ef'al ve ahvâli ve etvâr ve harekâtı dahi menabi-i din ve şeriattır ve ahkâmın mehazleridir. Şıkk-ı zâhirîsine Sahabeler hamele oldukları gibi, hususi dairesindeki mahfî ahvalâtından tezâhür eden esrar-ı din ve ahkâm-ı şeriatın hameleleri ve râvileri de Ezvac-ı Tâhirat'tır ve bilfiil o vazifeyi ifa etmişlerdir. Esrar ve ahkâm-ı dinin hemen yarısı, belki onlardan geliyor. Demek bu azîm vazifeye, bir çok ve meşrebce muhtelif Ezvac-ı Tâhirat lâzımdır. M.)
EZVAH: Münkabız olmak. * Yakınlık.
EZ-YAH: f. "Buzdan soğuk" mânasına gelir.
ERŞAH: Cin fikirli adam.
FAHAMET: (Fehâmet) Büyüklük. Kadr ü şânı yüksek. (Eskiden büyük zatlara veya sadrazamlara karşı kullanılan hitab şekli idi. Fehametli Sultânım... gibi)
FAHAMET-LÛ: Osmanlı İmparatorluğu devrinde sadrazama, prenslere ve Mısır Hidivi'ne verilen bir ünvan.
FAHAMET-PENAH: f. Yegâne müracaat edilecek en büyük makam.
FAHEKA: Vurulduğu yerden kan çıkartan kılıç ve neşter parçası.
FAHH: Ağ, kapan, tuzak.
FAHH-UL FÂR: Fare kapanı.
FAHHAM: Kömürcü.
FAHHAR: Çok öğünen. Çok iftihar eden. Fahur. * Çanak, Çömlek. Toprak testi.
FAHHARE: Ağaç kap.
FAHHARÎ: Çanak, çömlek, testi ve bardak yapan kimse.
FAHHAŞ: Her cins fenalık ve kötülükleri şahsında toplamış olan kimse.
FAHİM: Akıllı. Anlayışlı.
FAHİM: (Fahm. dan) İtibâr ve nüfuz sâhibi olan, büyük zât.
FAHİMÂNE: f. İtibar ve nüfuz sahibi kimseye yakışır şekilde, fahim olana yakışacak surette.
FAHİR: (Fâhire) İftihar eden. Kendi amelini ve kendini beğenen. Övünen. * Şa'şaalı. Ağır. Parlak. Şanlı. * Büyük ve iyi nesne. * Koruğu büyük çekirdeksiz hurma. * Memeleri büyük deve.
FAHİŞ: Ahlâka uymaz ve terbiyesiz olan. * Haddi tecavüz eden. Mübalâğalı. * Çok bahil. Nekir ve yaramaz şey.
FAHİŞE: Ahlâksız ve hayâsız kadın. Namusunu korumayan kadın. * Allah'ın menettiği şey. * Zâniye. Kahbe.
FAHİTE: (C: Fevâhit) Yabani güvercin.
FAHL: İleri gelen. Üstün. Hatırı sayılır adam. * Erkek. (hayvan) * Aygır. * Beyitler, hadis-i şerifler, rivâyetler anlatan kimse.
FAHL: Yavaşlık, hilm.
FAHM: Büyük, kebir, ulu.
FAHM: Kömür. Karbon. * Susmuş. Nefesi kesilmiş.
FAHM-İ HAYVANÎ: Hayvan kemikleri yakılarak elde edilen hayvan kömürü.
FAHM-İ MA'DENÎ: Mâden kömürü.
FAHM-İ NEBATÎ: Bitkisel kömür.
FAHMÎ: (Fahmiyye) Kömürümsü, kömürle alâkalı.
FAHMİYYET: Karbonat. Kömürleşmiş olan şey.
FAHR: Övünme. Yaptığını sayarak övünme. Övülmeye sebeb olacak kimse. Fazilet. Büyüklük. Şeref.
FAHR-İ KÂİNAT: (Fahr-i Âlem, Zübde-i Kâinat, Seyyid-i Kâinat) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) nâmları. Bütün âlemin kendisi ile şeref bulduğu, iftihar ettiği Hz. Muhammed (A.S.M.). (Bak: Mefhar)
FAHREDDİN-İ RAZÎ: (Milâdi 1149-1209) Büyük bir müfessir-i Kur'andır. Fizik, matematik ve tıb hakkında eserleri de vardır.
FAHRÎ: Karşılıksız olarak. Parasız olarak. * İftiharla. Övünerek.
FAHRİYE: Bir kimsenin kendini medih için söylediği söz veya şiir. Fahre mensub ve müteallik olan.
FAHRİYYEN: Gönülden isteyerek. Karşılıksız olarak.FAHRUL İSLAM $ (Pezdevî): Mavera-ün Nehir'deki Hanefî fukahasının meşhurlarındandır. Hicri 482 tarihinde Semerkant'ta vefat etmiştir.
FAHS: Bir şeyin içyüzünü araştırma, aslını tetkik etme. * Ayırtmak. * Bahsetmek. * Seyirtmek. * Sıçramak.
FAHŞA: Büyük günahlar. Çirkinlikler. Zina gibi şehevâta tâbi olmakta ifrat ile alâkadar olan günahlardır ki, lisanımızda fuhşiyat tâbir olunur. Ve bunlar, insanların en çirkin hâlleridir.
FAHUR: Çok övünen, çok iftihar eden. Mütekebbir. Tekebbür ve taazzum edici.
FAHUR: Bir fesliğen cinsi.
FAHURANE: f. Kendini beğenerek. Kendini medhederek. Çok övünerek.
FAHZ: Uyluk. Kalça. Bacağın kalçadan dize kadar olan kısmı. * Bir kimsenin en yakın aşiretinden olan cemaat.
FAHZ: Büyüklenmek, kibirlenmek.
FAKAHAT: El ayası.
FAKAHET: Şeriat bilgisinde âlimlik. Fıkıh bilgisinde mütehassıslık. Anlayışlı olmak. (Bak: Fıkıh)
FAKAHETLÛ: Evvelce müftüler hakkında kullanılmış olan resmî bir lâkab.
FAKD-ÜL AHBAB: Ahbabsızlık, dostsuzluk. Ahbabın bulunmayışı.
FAKKAH: Ezhar otunun çiçeği.
FARK-I FÂHİŞ: Çok fazla, haddini çok aşan fark.
FASAHA: Ruşen olmak, parlamak. * Hâlis olmak.
FASAHAT: Doğru ve düzgün söyleyiş. Açık ve güzel ifadeli konuşma.Fasâhat: Sözün; lâfız, mâna ve âhenk itibariyle kusursuz olmasıdır. Diğer tâbirle, lâfızların söylenişinin tatlı, mânasının da söylenirken hemen zihne girmesidir. Bu keyfiyetlerin birincisi, kelime ve cümle âhengi ile, ikincisi de kullanan kimsenin kelime hazinesi ve seçme kudreti ile alâkalıdır. Fasâhatin daha yüksek derecesine belâgat denir ki; fasih bir sözün, yerine ve adamına göre söylenmesidir. Her beliğ söz, yerine göre denmemişse, beliğ olamaz. (Edb. S.)Kelimenin aslı: "Sütün köpüğü gidip hâlis kalması" mânasına idi. Sonra bir şeyin sâfi ve şaibelerden, şüphelerden hâlis olmasında kullanılmıştır. Bir şeyin belli ve âşikâr olması. (L.R.)(Lâfzındaki fesahat-ı harikasıdır. Evet Kur'an mânen üslub-u beyan cihetiyle fevkalâde beliğ olduğu gibi lâfzında gayet selis bir fesahati vardır. Fesahatin kat'i vücuduna, usandırmaması delildir ve fesahatin hikmetine, fenn-i beyan ve maaninin dâhi ulemasının şehadetleri bir bürhân-ı bâhirdir. Evet, binler defa tekrar edilse usandırmıyor. Belki lezzet veriyor. Küçük basit bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor; hıfzedebilir. En hastalıklı, az bir sözden müteezzi olan bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş geliyor. Sekeratta olanın damağına şerbet gibi oluyor. Zemzeme-i Kur'an onun kulağında ve dimağında aynen ağzında ve damağında mâ-i zemzem gibi leziz geliyor. Usandırmamasının sırr-ı hikmeti şudur ki: Kur'an, kulube kut ve gıda ve ukule kuvvet ve gınâdır ve ruha mâ ve ziyâ ve nüfusa devâ ve şifâ olduğundan usandırmaz. Hergün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi hergün yesek, usandıracak. Demek Kur'an hak ve hakikat ve sıdk ve hidayet ve hârika bir fesahat olduğundandır ki, usandırmıyor, daima gençliğini muhafaza ettiği gibi tarâvetini, halâvetini de muhafaza ediyor. Hattâ Kureyşin rüesâsından müdakkik bir beliğ, müşrikler tarafından, Kur'anı dinlemek için gitmiş. Dinlemiş, dönmüş, demiş ki: "Şu kelâmın öyle bir halâveti ve tarâveti var ki kelâm-ı beşere benzemez. Ben şairleri, kâhinleri biliyorum. Bu onların hiç sözlerine benzemez. Olsa olsa etbâımızı kandırmak için sihir demeliyiz." İşte Kur'an-ı Hakîm'in en muannid düşmanları bile fesahatinden hayran oluyorlar. S.)
FASAHAT-PERDÂZ: f. Güzel ve açık konuşan. Fasih konuşan.
FÂSIK-I MAHRUM: Günah işlemeye hazır olduğu halde fırsat bulamayan.
FÂSIK-I MÜTECÂHİR: Açıktan açığa kimseden sıkılmadan günah işleyen. İşlediği günah ile övünen günahkâr kimse. (Böylelerin aleyhinde konuşmak gıybet sayılmaz.)
FASL-I BAHAR: İlkbahar.
FASL-I ZAMANIN SAHİFE-İ SELÂSESİ: Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman. * Asr-ı saadetten evvelki devir, Asr-ı saadet ve ondan sonraki zamanlar.
FAZAH: Boz renkli olmak.
FAZAHAT: (C.: Fazâyih) Alçaklık, edepsizlik, hayâsızlık.
FAZAİL-İ AHLÂK: Ahlâk faziletleri.
FEHAHE: Yorulmak. * Aciz olmak, güçsüzleşmek.
FEKAHE: Latife etmek, şaka yapmak. * Gururlanmak, tekebbürlenmek.
FEKAHET: (Bak: Fakahet, Fakih)
FEKAHET: Lâtifecilik, şakacılık.
FELAH: f. Başlangıç, mebde'. İbtida.
FELÂH: Selâmet. Saadet. Kurtuluş. Hayır ve ni'metlerde refah, rahatta dâim olmak. Fevz ve zafer. Necat ve beka. * Sahur yemeği. * Şakketmek.
FELÂH-I VATAN: Vatanın kurtuluşu. Vatanın selâmeti. * Tar: 10 Şubat 1920'de İstanbul Mebuslar Meclisi'nde teşekkül etmiş olan bir grup.
FELAHAN: f. Sapan. Taş atmaya mahsus âlet.
FELAHAT: Çiftçilik, ekincilik, ziraat, haraset. (Bak: Filahet)
FELAH-YAB: f. Kurtulan, kurtuluşa eren, felah bulan.
FELLAH: Ekinci, çiftçi, ziraatle uğraşan arab. * Zenci, siyah arab.
FENAFİLLAH: (Fenâ fillâh) Tas: Abdin zât ve sıfâtının, Hakk'ın zât ve sıfâtında fâni olması. Başka bir ifade ile: Dünya alâkalarını külliyen kat' ve ehadiyet dergâhına tam bir teveccühle istiğrak haletidir. Sofi, bu maksada erebilmek için her şeyi terk eder.
FENAGÂH: f. Fânilik yeri olan bu dünya.
FERAH: Şen, sıkıntıda olmayan. İç açıcı. Şenlendiren. * İnşirah. Sevinç.
FERAH: f. Bol, geniş, vâsi'. Fazla, ziyade. Açık.
FERAH-AVER: f. Sevinç getiren, sevindiren, ferah getiren.
FERAH-BAHŞ: f. Sevinç veren, sevindiren. Ferah bağışlayan.
FERAH-DEHEN: f. Geveze, boşboğaz. * Geniş ağızlı, ağzı büyük.
FERAH-DEST: f. Eli açık, cömert.
FERAHE: Zeyreklik. Çok akıllılık. Davarın gayretli olması.
FERAH-EBRU: f. Sevimli, güler yüzlü.
FERAH-EFŞAN: (Ferah-feşân) f. Sevinç veren, ferah saçan.
FERAH-EFZA: (Ferah-fezâ) f. Sevinç artıran, ferah artıran, safalı, iç açıcı.
FERAHEM: f. Toplu, devşirli. * Birikme, yığılma, toplanma.
FERAH-ENGİZ: f. Meşhur bir cins lâle.
FERAHET: f. şan ve şeref.
FERAH-GÂM: f. Bahtiyar, mes'ut, mutlu, saadetli.
FERAHÎ: f. Genişlik, bolluk. Ucuzluk.
FERAH-NA: f. Geniş yer. Büyük saha. * Bolluk, bereket. Genişlik.
FERAH-NAK: f. Neş'eli, sevinçli.
FERAH-REV: f. Acele acele ve geniş adımlarla yürüyen.
FERAHUR: f. Uygun, lâyık, münasib.
FERCAM-GÂH: f. Son mekân, âkibet yeri. * Mc: Kabir, mezar.
FERFAH: Semizotu.
FERİH FAHUR: Sevinçli olarak, iftihar ederek.
FERMAN-I İLÂHÎ: Allah'ın fermanı.
FERSAH: Uzunluk ölçüsü birimidir, iki çeşittir: Deniz fersahı: 5555 m. Kara fersahı: 4444 m. * İki şey arasındaki açıklık. * Sükun ve hareket arasındaki vakit. * Zaman. Saat. * Dâimî ve çok olup aslâ kesilmeyen şey.
FERSAH FERSAH: (Uzaklık için) Çok çok. Çok fazlaca uzak.
FERYAD-BAHŞA: f. Feryâd ettiren, bağırttıran.
FERZAH: Akrep isimlerinden bir isim.
FESAD-I AHLÂK: Ahlâk bozukluğu.
FESAHAT: (Bak: Fasahat)
FE-SÜBHANALLAH: Allah (C.C.) ne güzel yaratmış; Allah Sübhândır, bütün noksanlıklardan münezzehtir; Her şey kendine tesbih eder (anlamında olup hayret ve taaccübü ifâde için söylenir.) (Bak: Sübhân)
FETAH: Yumuşak.
FETHA (FETAHA): (C.: Füteh-Fütuh-Fethât) Kaşı olmayan halka yüzük. * Büyük yüzük. * Tavşancıl kuşu.
FETTAH: (Fetih. den) En iyi, en çok fetheden. Darlıktan kurtaran. Her şeyi en iyi cihetten açan. Her şeyi açan. Zabteden Allah (C.C.)
FETTAHİYYET: Fethedicilik. Her şeye lâyık bir şekil açmak ve suret vermek sıfatı. (Yâni, Fettah isminin tecellisi ile basit bir maddeden ayrı ayrı çeşit çeşit, hadsiz muntazam suretlerin, beraber, her tarafta bir ânda, bir fiil ile açılmasıdır. Ş.)
FETVA-PENAH: "Fetvaya sığınan" Şeyhülislâm.
FEVAHİŞ: (Fâhiş. C.) Fâhiş işler. Bozuk işler. Kötü ve haram olan işler, ameller.
FEVKATTAHAMMÜL: (Fevk-at tahammül) Tahammülün üstünde, tahammül edilmez, dayanılmaz, dayanılması imkânsız.
FEYZ-BAHŞ: f. Feyiz ve bereket veren, feyiz bağışlayan.
FIKDAN-ÜL AHBAB: Ahbab yokluğu. Ahbabsızlık.
FITRAT-I İLÂHİYE: San'at-ı Rabbaniye ve kudret-i İlâhiyenin dâima değişen bir defteri olan ve yanlış olarak "Tabiat" namı verilen Cenab-ı Hak'ın fıtrat kanunları ve mahlukatın yaradılışı.
Fİ AMAN-İLLAH: Allahın muhafaza, siyânet ve hıfzında.
FİLAHET: Çiftçilik, tarla işleri, rençberlik, çift sürmek.
FİRAŞ-I İSTİRAHAT: Rahat döşeği.
FİRAŞ-I SAHİH: Fık: Nikâh ve mülk-i yemine müstenid bulunan istifraş. Mülk-i yemin, bir kimsenin temellükünde bulunan cariye demektir. Binaenaleyh bu iki şarta dayanan istifraştan, meydana gelecek çocuk, varis addolunur. Ancak, cariyeyi istifraşta husule gelen çocuğun kendisinden olduğunu müstefrişin söylemesi lâzım gelirdi. (O.T.D.S.)
FİRUZ-BAHT: f. Şanslı, uğurlu.
FİRZAH: Göğsü geniş, etli kimse.
FÎSEBİLİLLAH: Allah yolunda. Allah için.
FİTNE-İ ÂHİRZAMAN: Âhirzamandaki fitne. Deccal fitnesi.(Rivayette var ki: "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz. " Bunun için binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberîyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azâb-ı kabirden sonra $ vird-i ümmet olmuş. Allahu a'lem bissavab, bunun bir te'vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ: Rusya'da hamamlarda, kadın erkek beraber çıplak girerler ve kadın kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyal olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemalperest erkekler dahi, nefsine mağlup olup o ateşe sarhoşane bir sürur ile düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebâirleri ve bid'aları, birer câzibedarlık ile pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz. ş.)
FUKAHA: (Fakih. C.) Fakihler. Fıkıh âlimleri. (Bak: Fıkıh)
FUSAHA: (Fasih. C.) Fasih kimseler. Güzel ve usule uygun konuşabilenler. Güzel söz söyleme kabiliyetinde olanlar.
FÜKAHET: (C.: Fükâhât) Hoşa giden söz, lâtife, şaka, mizah.
FÜLS-İ AHMER: Bakır sikke, kızıl mangır.
FÜTAHA: Hükmetmek.
FASL-I ZAMANIN SAHİFE-İ SELÂSE: Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman. * Asr-ı saadetten evvelki devir, Asr-ı saadet ve ondan sonraki zamanlar.
FERAH-EFŞAN: (Ferah-feşân) f. Sevinç veren, ferah saçan.
ÇÂH: (Çeh) f. Kuyu. Çukur.
ÇÂH-I BÜN: Kuyu dibi.
ÇÂH-I YUSUF: Hz. Yusufun (A.S.) kardeşleri tarafından atılmış olduğu kuyu.
ÇÂH-I ZEMZEM: Zemzem kuyusu.
ÇAR-GÂH: f. Dört taraf ki, bunlar; şark, garb, şimal, cenub'dur. * Dünya, küre-i arz, cihan. * Türk musikisinde bir makam adıdır.
ÇARH-I AHDAR: Gök kubbe.
ÇERB-AHUR: f. İçinde yemi bol olan ahır. * Bolluk içinde yaşıyan kimse.
ÇEŞM-İ ÂHU: Ceylân gözü.
ÇEŞM-İ HOŞ-NİGÂH: Güzel bakışlı göz.
ÇEŞM-ZAHM: Nazar değme.
ÇEŞM-İ ÂHU: Ceylân gözü.
GABN-I FÂHİŞ: Bir alışverişde veyahut ticari anlaşmada taraflardan birisinin nisbetsiz şekilde fazla aldanması.
GAFUR-UR RAHİM: Kusurları örten, adâletle en ziyade merhamet eden Cenab-ı Hak (C.C.). Mü'minlerin kusurlarını affederek muhafaza eden.
GÂH: (Geh) f. Yer. (Yer ve zaman bildiren "ek" dir.)
GÂH BÂ-GÂH: f. Zaman zaman.
GÂH BÂŞED GÂH NEBÂŞED: Bazı olur, bazı da olmaz.
GÂH Ü BÎ-GÂH: Sıralı sırasız, vakitli vakitsiz.
GAHEB: Gaflet.
GÂHÎ: (Gehî) Arasıra, zaman zaman.
GÂH Ü NA-GÂH: Vakitli vakitsiz, zamanlı zamansız.
GAHVARE: f. Beşik.
GALAT-I TAHAKKÜMÎ: Bir kelimenin gerek lâfzı ve gerekse mânası itibariyle herkesin kullandığı gibi kullanılmaması.Bu, başlıca üş şeyden olur:1- Nazımda vezne uydurmak için bir kelimenin telâffuzunu değiştirmek, hecesini uzatmak ve kısaltmak yahut harfini gizlemek.2- Çeşitli mânâları olan bir kelimeyi meşhur olmayan bir mânâda kullanmak.3- Gramere ait kaide hatası yapmak. Meselâ: Zen merde, civân pîre, keman tîrine muhtaçEczâ-yı cihân cümle biri bîrine muhtaçbeytindeki "bîr" kelimesinin hecesi uzatılarak galat-ı tahakkümî yapılmıştır.
GAMM-PENAH: f. Tasalı yer, kederli yer. Kederin, tasanın sığındığı yer.
GANAİM-İ BAHRİYE: Harbte ele geçirilen düşman gemileriyle, bunlara ait her türlü levâzım ve eşyâlar.
GAVTA-GÂH: f. Dalma yeri.
GAYAHİB: (Gayheb. C.) Gece karanlıkları.
GAYR-I MAHDUD: Hudutsuz, uçsuz bucaksız, sonsuz.
GAYR-I MAHSUR: Hasrolunmamış. Sınırsız.
GAYR-I MÜTENAHÎ: Sonsuz, nihayet bulmaz, bitmez.(Bir noktayı tam yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır. Zira, şu kitab-ı kebir-i kâinatın her bir harfinin, bâhusus zihayat her bir harfinin, her bir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü vardır. M.)
GAYRET-İ CÂHİLİYE: Körü körüne uğraşmak. Allah'ın razı olmadığı lüzumsuz şeylere kıymet vererek didinmek.
GAZAB-I İLAHÎ: Allah'ın gazabı. Belâ, musibet.
GEH (GÂH): f. Kelimenin sonuna eklenerek yer veya zaman ifade eder.
GEVAH: (Bak: Güvah)
GEVAHÎ: (Bak: Güvahî)
GEV-ÇAH: f. Dibi görünebilen pek derin olmayan alçak kuyu.
GIBB-ET TAHKİK: Tahkik ettikten sonra.
GİRAN-BAHA: f. Kıymet ve pahası çok olan.
GİRİZGÂH: (Bak: Gürizgâh)
GUDDE-İ TAHT-EL LİSAN: Dilaltı bezi.
GÜDAHTE: f. Erimiş.
GÜLNAHL: f. Gül fidanı.
GÜLŞEN-GÂH: f. Gül bahçesi.
GÜMRAH: f. Yolunu şaşırmış. Doğru yoldan sapmış. * Bol, gür.
GÜMRAHÎ: f. Sapıtma, doğru yoldan çıkmış olma.
GÜNAH: f. Cezayı gerektiren amel. Dine aykırı iş. Allah'ın emirlerine uymayan hareket. (Bak: Kebâir-Cünha)(Evet günah kalbe işleyip siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse kurt değil belki küçük bir manevi yılan olarak kalbi ısırıyor. Meselâ: Utandıracak bir günahı gizli işliyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicab ettiği zaman melâike ve ruhaniyatın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emare ile onları inkâr etmek arzu ediyor. L.)
GÜNAHKÂR: f. Günah işleyen, günahlı.
GÜNAHKÂRÎ: f. Günahkârlık.
GÜNAHPİŞE: (C: Günahpişegân) Günah işlemeyi âdet haline getiren.
GÜNAHPİŞEGÂN: f. Günah işlemeyi âdet haline getirenler.
GÜRİZGÂH: (Girizgâh) f. Kaçacak yer. * Edb: Bir bahisten diğer bahse, mukaddimeden maksada intikal için bir münasebet te'sis eden söz. Nedim'in:Bu şehr-i stanbul ki, bîmisl ü behadırBir sengine yekpâre Acem mülkü fedadırmatla'lı kasidesindeki:İstanbul'un evsafını mümkün mü beyan hiç Maksad hemen sadr-ı keremkâre duadır.Beyti gibi. * Kast olunan şeye münasebet peyda eden söz.
GÜSTAH: f. Arsız, edepsiz, küstah, saygısız.
GÜVAH: f. Şahit. Gören. Bilen. Tanıyan.
GÜVAHÎ: f. şahitlik. şahitlik etmek.
GÜZERGÂH: f. Geçit yeri. Geçilecek yer.
GÜLŞEN-GÂH: f. Gül bahçesi.
GÜNAHPİŞEGÂN: f. Günah işlemeyi âdet haline getirenler.
HÂB-I RAHAT: İstirahat için uyku.
HABER-İ VÂHİD: Bir sahabeden, bir kişiden veya bir koldan gelen sahih hadis. (Bak: Mütevatir)
HABGAH: f. Yatak odası. * Uyunacak yer.
HABİB-ULLAH: (Habib-i Hudâ) Allah'ın sevgilisi. Hz. Muhammed (A.S.M.) (Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa Habibullah'a ittiba edilecek. İttiba edilmezse netice veriyor ki; Allah'a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa netice verir ki; Habibullah'ın sünnet-i seniyesine ittibaı intac eder. L.)(Sâni-i Âlem'in; âsârın şehadetiyle nihayetsiz cemâl ve kemâli vardır. Cemâl, hem kemâl, ikisi de mahbub-u lizâtihidirler. Yâni bizzat sevilirler. Öyle ise, o cemâl ve kemâl sahibinin cemâl ve kemâline nihayetsiz bir muhabbeti vardır. O nihayetsiz muhabbeti, masnuatında çok tarzlarda tezahür ediyor. Masnuatını sever, çünki, masnuatının içinde cemâlini, kemâlini görür. Masnuat içinde en sevimli ve en âlî, zihayattır. Zihayatlar içinde en sevimli ve âli, zişuurdur. Ve zişuurun içinde câmiiyet itibariyle en sevimli, insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde istidadı tamamiyle inkişaf eden, bütün masnuatta münteşir ve mütecelli, kemâlâtın nümunelerini gösteren fert, en sevimlidir... İşte: Sâni-i Mevcudat, bütün mevcudatta intişar eden tecelli-i muhabbetin bütün envaını; bir noktada, bir âyinede görmek ve bütün enva-ı cemâlini, Ehadiyyet sırriyle göstermek için şecere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi, o şecerenin hakaik-ı esasiyyesini istiab edecek bir çekirdek hükmünde olan bir zâtı, o mebde'-i evvel olan çekirdekten tâ münteha olan meyveye kadar bir hayt-ı ittisal hükmünde olan bir Mi'rac ile, o ferdin, kâinat nâmına mahbubiyyetini göstermek ve huzuruna celbetmek ve rü'yet-i cemâline müşerref etmek ve ondaki hâlet-i kudsiyyeyi başkasına sirayet ettirmek için kelâmiyle taltif edip, fermaniyle tavzif etmektir... S.)
HABLULLAH: Allah'ın ipi. Kur'an-ı Kerim. Allah'a kavuşma vasıtası. İhlâs. İtaat. Cemaat.
HADÎKA-YI FERAHFEZA: İç açan bahçe. Gönüle ferahlık veren bahçe.
HADÎS-İ SAHÎH: Hakkında şüphe edilemiyen ve doğru senetlere ve râvilere isnad edilerek müsbet olarak kat'i bilinen hadis-i nebevidir.
HAFAGÂH: f. Gizlenilecek yer, gizlenme yeri, siper.
HAFİZALLAH: Allah korusun. Allah muhafaza etsin, Allah saklasın (anlamındadır).
HAH: f. (Hasten : "İstemek" mastarından yapılmıştır.) Kelimenin sonuna getirilerek isteyen, ister mânasında terkib yapılır. Meselâ: Bed-hah $ : Kötülük isteyen.
HAHAM: Mûsevilerin dinî reisi, râhibi, âlimi.
HAHAN: f. İstekli, arzulu, tâlib.
HAHEM: (Hâsten) mastarından, "İsterim" mânasına fiildir.
HAHER: f. Kızkardeş. Hemşire.
HAHERÎ: f. Hemşirelik, kızkardeşlik.
HAHER-ZADE: f. Hemşirezade, kızkardeş çocuğu. Yeğen.
HÂHİŞ: f. Fazla arzu, isteyiş.
HÂHİŞ-İ VİCDANÎ: Vicdanî isteyiş ve arzu.
HÂHİŞGER (HÂHİŞKER): f. Arzulayan. İsteyen. İstekli.
HÂHİŞGERAN (HÂHİŞKERÂN): f. Hâhişgerler, istekliler, tâlibler.
HAH NA-HAH: f. İster istemez.
HAKHAH: Gecenin ilk saatlerinde gitmek.
HAKİM EBU ABDULLAH: Muhammed bin Abdullah ibn-i Beyyi' (Hi: 321-405) Sâmâniye Devleti Nişabur Kadılığında bulunmuş büyük muhaddislerden, Şafiî fakihlerinden, asrının en büyük din âlimi diye bilinen bir zattır. Bir çok eser te'lif etmiştir. Başlıcaları: El Müstedrek Ale-s Sahihayn, Kitab-ül İlel, El-İklil, El-Emali, Teracüm-üş Şüyuh, El Medhal ilâ İlm-is Sahih, Fazâil-ül İmam-üş Şafiî, Tarih-i Ulemâ-i Nişabur, Marifet-ül Hadis ünvanlarındadır.
HÂK-RAH: f. Yol toprağı.
HÂL-İ SAHV: Arızi veya dâimi sebeplerle, şuurunu kaybetmiş bir kimsenin, muvakkaten şuurunun yerine gelmesi hâli.
HÂL-İ SİYAH: Siyah ben.
HALAHİL: (Halhal. C.) Arap kadınlarının süs olarak ayak bileklerine taktıkları halkalar. Bunlar altun veya gümüşten yapılır.
HALAVETBAHŞ: f. Zevk veren, hâlâvet veren.
HALİL-ÜR RAHMAN: Allah'tan başkasından hiçbir zaman yardım dilemeyip, O'nun dostluğunu ihtiyar eden Hz. İbrahim'in (A.S.) lâkabıdır.
HALİLULLAH: Allah'ın dostu, Hz. İbrahim (A.S.).
HALLEDALLAH: Allah dâim ve bâki eylesin (meâlinde duâ).
HALVET-İ SAHİHA: Karı-kocanın aralarında şer'î mâni bulunmaması halinde birleşmeleri.
HALVETGÂH: f. Tek başına oturup ibadetle vakit geçirilen yer. * Halvet yeri. Gizli olarak görüşülecek yer.
HÂMIZ-I FAHİM: Kim: Karbonik asit.
HÂMIZAT-I ŞAHMİYE: Yağ asitleri.
HÂMİL-İ VAHY: Vahyi Peygamberimize (A.S.M.) getiren Cebrail (A.S.)
HAMİYET-İ CÂHİLİYE: f. Câhillikten gelen ırkçılık gibi bâtıl inanışları koruma gayreti. * Cenab-ı Hakk'ın ve Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) nehyettiği ve hak dine uymayan eski ve kötü inançları muhafaza gayreti.
HANDEBAHŞA: f. Güldürücü, tebessüm ettirici.
HANGAH: f. Allah rızası için ve misafirleri minnet altında bırakmamak ihlâsı ile fakir ve dervişlere ve talebe-i uluma yemek verilen ve misafir edilen yer.
HANKAH: (Bak: Hangâh)
HARAHİR: (Harhara. C.) Tıb: Akciğerden gelen hırıltılar. * Uykuda iken horlamalar.
HARB-GÂH: f. Harp meydanı, savaş alanı, muharebe yeri.
HARBÜZE-İ RUBAH: Ebucehil karpuzu.
HARC-I RAH: Yol harcı, yol parası. Yol masrafı, yol için verilen para.
HAREKET-İ DÂHİL: Tar: Kanuni Sultan Süleyman zamanında Süleymaniye medreselerinin binasından sonra onikiye çıkarılan tarik-i tedris (okutma yolu) silsilesinin dördüncü mertebesindeki müderrislerine verilen bir ünvandır.
HARGÂH: f. Otağ. Büyük çadır.
HARÎS-İ CÂH: Mevki, makam ve rütbe düşkünü.
HARKAHE: Koyuncuların kara evi.
HAS AHUR: Tar: Hükümdarın hayvanlarına mahsus ahır.
HASBETEN LİLLAH: Allah rızası için. Allah yoluna. Karşılık istemeksizin.
HAŞAHİŞ: (Haşhâş. C.) Haşhaşlar.
HAŞYETEN LİLLAH: Allah için korku.
HAŞYETULLAH: Allah korkusu.
HATABAHŞ: f. Kabahatleri affeden, kusurları bağışlayan.
HATARGÂH: f. Tehlikeli yer, tehlikeli saha, tehlike yeri.
HÂTEM-İ MAHSUS: Hususi mühür. Bir kimseye âit damga, mühür.
HATIR-I RAHMANÎ: Tasavvuf ehlinin kalbinde, Allah'ın cemal-i vahdetinin tecellisiyle tam bir sükûnet olması. Buna muhabbetullah da denir.
HATME-İ MAHSUSA: Hususi hatme. Kur'andan veya hadisten alınan muayyen duaları okuyup bitirmek.
HATT-I İCTİMA-İ MİYÂH: Suların toplandığı hat. Dere, çay, nehir.
HAVASS-I (HAMSE-İ) ZÂHİRE: Zâhirî beş duygu: Tatmak, görmek, işitmek, koklamak, dokunup duymak.
HAYAT-BAHŞ: f. Hayat bağışlayan, hayat veren, zindelik veren.
HAYME-GÂH: (Haymegeh) f. Çadır kurulan yer.
HAYRET-BAHŞ: f. Hayret veren, şaşırtan.
HAYRET-BAHŞÂ: f. Hayret veren, şaşkınlık veren, hayrete düşüren.
HAYR-HAH: f. Hayır sâhibi. Herkesin manevî ve maddî iyiliğini isteyen. Allah rızası için ilm-i Kur'an ve imanla, manen ve maddeten hayırlı hizmetler etmeyi ve hayırlı işler işlemeyi seven.
HAYR-HAHÎ: f. İyilikseverlik, hayırhahlık.
HAYVANAT-I BAHRİYYE: Deniz hayvanları, denizde yaşayan hayvanlar.
HAYVANAT-I VAHŞİYYE: Vahşi hayvanlar, yabani hayvanlar.
HAYYÂKALLAH: Allah seni yaşatsın. Allah ömrünü uzun etsin, meâlinde ve dua makamında söylenen bir tâbirdir.
HAYYAT-I MÂHİR: Usta terzi. Terzi ustası.
HAYYE-ALEL-FELAH: Felaha gelin. Toplanın hayır ve ni'metlere, ebedi selâmete... Allah huzuruna gel. Refah ve itmi'nana mucib olacak namaza yetiş. (Bak: Felah)
HAZANGÂH: f. Hazan yeri. * Dünya. Göçecek âlem.
HAZIRBAHŞ: f. Hazırlanmış, hazır olmuş. * Hazır ol! emri.
HEDAHÎD: (Hüdhüd. C.) Hüdhüdler, çavuş kuşları, ibibikler.
HEFT-AHTER: f. Yedi gezegen. Yedi seyyâre.
HELAHİL: (Hülhül. C.) Tesiri pek kuvvetli ve öldürücü zehir. Panzehiri olmayan ağu.
HELAHİL-RİZ: f. Öldürücü zehir saçan.
HEM-AHENG: f. Uygun, münasib, denk.
HEMAHİM: (Hemheme. C.) Üzüntüler, kederler, dertler, tasalar.
HEM-AN-GÂH: f. Hemen, o anda.
HEM-CENAH: f. Denk, eşit, müsâvi.
HEM-HAH: f. Arzu ve talebleri aynı olan, aynı istekleri olan.
HEM-RAH: (C.: Hem-râhân) f. Yol arkadaşı, yoldaş.
HENDESEHANE-İ BAHRÎ: Bahriye Mektebinin ilk adıdır. Abdülhamid zamanında miladi 1773 yılında Cezayirli Hasan Paşa'nın teşebbüsüyle Tersane içinde açılmıştır. Okulun ilk baş muallimi, Türk riyaziyecisi Gelenbevi İsmail Efendi'dir.Şimdiki ismiyle "Gemi İnşa Mühendisliği" olan Bahriye Mektebi, 1795 senesinde daha muntazam ve mükemmel halde yeniden açılmıştır.
HENGÂM-I BAHAR: Bahar mevsimi.
HERGÂH: f. Her vakit, her an, her zaman.
HEVAHAH: f. Sevilen, muhib, dost.
HEVAHAT: Ahmak adam.
HEVAHÎ: Bâtıl nesne.
HEYCAGÂH: f. Muharebe meydanı, savaş yeri.
HILT-I MAHMUD: Vücudun sağlam ve sağlıklı oluşu.
HINCAHINÇ: Ağzına kadar ve tıka basa dolu. Dopdolu. (Bu tabir bir yer veya taşıt için kullanılır.)
HIRS-I CAH: Makam ve rütbe hırsı.
HIYRE-BAHŞ: f. Göz kamaştıran, aklı durduran.
HİÇAHİÇ: f. Hiç. Yok. Bomboş.
HİKMET-İ İLÂHİYE: Allah'ın hikmeti. Mahlûkatın yaratılışında Allah'ın gayeleri.
HİLAFETPENAH: f. Hilafetin dayanak yeri. Halifeliği haiz bulunan, hilafeti koruyan kimse. Halife, padişah.
HİLÂL-İ AHDAR: Yeşilay.
HİLÂL-İ AHMER: Kırmızı ay. Kızılay'ın önceki ismi.
HİL'AT-İ FÂHİRE: Çok kıymetli ve değerli olan kaftan.
HİZBULLAH: Allah için din uğrunda ciddi gayret sâhibi olan ve din düşmanlarıyla aslâ hakiki dost olmayan mücahid cemaat. "Hizb-ül Kur'an" tabiri de aynı mânada kullanılır. (Kur'an-ı Kerim'de 5:56 ve 58:22 âyetlerinde zikredilir.)
HOCA TAHSİN EFENDİ (FİLÂTÎ): (Vefatı: Mi. 1880) Yanya civarından (Filâtlı) olup Osmanlı Alimlerinin sonuncularındandır. Tarih-i Tekvin ve Esas-ı İlm-i Hayat gibi eserleri vardır.
HOŞNİGÂH: f. Güzel bakışlı.
HUBAHİB: Yıldız böceği. * Bahil bir kimsenin adı.
HUBB-U CAH: f. Şöhret düşkünlüğü, makam sevgisi. Rütbe hırsı.(İnsanda, ekseriyet itibariyle hubb-u câh denilen hırs-ı şöhret ve hodfüruşluk ve şan ü şeref denilen riyakârâne halklara görünmek ve nazar-ı âmmede mevki sahibi olmağa, ehl-i dünyanın her ferdinde cüz'î küllî arzu vardır. Hattâ o arzu için, hayatını feda eder derecesinde şöhretperestlik hissi onu sevkeder. Ehl-i âhiret için bu his gayet tehlikelidir. Ehl-i dünya içinde gayet dağdağalıdır; çok ahlak-ı seyyienin de menşeidir; ve insanların da en zaif damarıdır. Yâni: Bir insanı yakalamak ve kendine çekmek, onun o hissini okşamakla kendine bağlar; hem onun ile onu mağlub eder. M.)
HUDAHAN: f. Şehâdet parmağı.
HUKUKULLAH: Fık: İbadetler ve İlâhî cezalar, ukubetlerle alâkalı haklar. * Hukukullah umuma taalluk edip, yalnız bir şahsa âid olmayan ahkâm demektir. Bunlar hukuk-u umumiyeden ibarettir. Cenab-ı Hakk'a izafesi, tazim ve ehemmiyetine işaret içindir (T.H.L.)(Nasıl "Hukuk-u Şahsiye" ve bir nevi "Hukukullah" sayılan "Hukuk-u Umumiye" namiyle iki nevi hukuk var. Öyle de: Mesail-i şer'iyede bir kısım mesâil, eşhasa taalluk eder; bir kısım, umuma, umumiyet itibariyle taalluk eder ki; onlara "Şeâir-i İslâmiye" tabir edilir. Bu şeâirin umuma taalluku cihetiyle umum onda, hissedardır. Umumun rızası olmazsa; onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüzdür. O şeâirin en cüz'isi (sünnet kabilinden bir mes'elesi) en büyük bir mes'ele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum âlem-i İslâma taalluk ettiği gibi, Asr-ı Saâdetten şimdiye kadar bütün eâzım-ı İslâm'ın bağlandığı o nurani zincirleri koparmağa, tahrib ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler, düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hatâya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa, titresinler!... M.)
HULEL-İ FÂHİRE: Kıymetli, şaşaalı, parlak elbiseler.
HULLEDALLAH: Allah dâim ve bâki etsin.
HUMAHİN: Yüzük yapılan bir cins siyah taş.
HUMBARAHANE: Humbara yapılan beylik fabrika. * Tar: Humbaracılar kışlası.
HUNBAHA: f. Kan bahası, diyet.
HUNHAH: f. İntikam alıcı, öç alıcı, kan isteyen.
HURDENGÂH: f. Yemek odası.
HURREMGÂH: f. Kalbi ferahlandıran yer.
HURUC-İ FÂHİŞ: Haddini aşmak. * Büyük isyan hareketinde bulunmak.
HUZAHIZ: Suyu ve ağacı çok olan yer. * Şişman kimse.
HÜBUB-İ RİYÂH: Rüzgârların esmesi.
HÜCCET-İ ZAHRİYE: Kenarında sebebi yazılı bulunan hükmün tasdikli suretini ihtiva eden hüccet.
HÜKM-İ VİCAHÎ: Huk: Tarafların her ikisinin de veya vekillerinin hazır bulundukları hâlde verilen hüküm.
HÜKMÎ ŞAHIS: Şahıs gibi muamele gören cemiyet, şirket gibi birlik teşkil eden müessese.
HÜNKÂR MAHFİLİ: Eskiden camilerde padişahlar için yapılmış olan yerler. Bu mahfiller camilerin zemininden yüksek olarak yapılır ve caminin iç kısmını görmek için kafes konulurdu. Bunun haricinde kafesin birkaç yerinde 20-30 cm. en ve boyunda açılabilir küçük pencereler de bulunurdu.
HÜRMET-İ MÜSAHERE: Sıhriyyet sebebi ile hâsıl olan haramlık. Yâni evlenmek sebebi ile meydana gelen akrabalık dolayısıyle hâsıl olan haramlıktır. Bu sıhriyyetin haramlık meydana getirmesi, ister meşru' nikâhla olsun, ister gayr-ı meşru' olsun "hürmet-i müsahere" meydana gelir.Meselâ: Hanefi mezhebinde, bir kimse kendisiyle gayr-i meşru' suretle mukarenette bulunmuş veya bir uzvunu hâilsiz şehvetle tutmuş veya öpmüş veya tenasül cihazına şehvetle bakmış olduğu bir kadının neseb veya süt itibarı ile onun anasını, ninesini, kızını, torunu aslâ nikâhlayamaz ve onlarla hiçbir surette evlilik teessüs edemez. Bunlar arasında ebedî bir haramiyet mevcuttur. Buna hürmet-i müsahere deniyor.
HÜSN-Ü AHLÂK: Ahlâk güzelliği.
HÜSN-Ü Bİ-BAHANE: Kusursuz güzellik. Günahsız mâsum güzellik.
HÜSN-Ü MAHFÎ: (Hüsn-i mahfî) Gizli güzellik. * Kalbî ve ruhî güzellik.
HÜVE AHSEN: O daha güzeldir, en güzeldir.
HÜVE-L AHSEN: Sadece ve yalnız en güzel O'dur.
HÜZAHİZ: Bağırgan deve. * Keskin kılıç. * Çok su. * Fitne.
HÜZN-GÂH: Hüzün ve keder vakti.
HÂHİŞ-İ VİCDANÎ: Vicdanî isteyiş ve arzu.
HALAVETBAHŞ: f. Zevk veren, hâlâvet veren.
HANDEBAHŞA: f. Güldürücü, tebessüm ettirici.
HAŞYETULLAH: Allah korkusu.
HAYRET-BAHŞ: f. Hayret veren, şaşırtan.
HURUC-İ FÂHİŞ: Haddini aşmak. * Büyük isyan hareketinde bulunmak.
İBADETGÂH: f. Kanunlarla tanınmış bir dine, bir mezhebe ait ibadetlerin icrasına tahsis olunan yerler. Mabet, ibadethane.
İBADULLAH: Allah'ın kulları.
İBAH: İtibar etmek, ehemmiyet vermek. Hürmet etmek.
İBAHA: (İbahe) Sevab veya günah olmamak. Bir şeyin yasak ve haram olmaktan çıkması. * İzin vermek. Mübah ve helâl kılmak. * Bir şeyi izhâr etmek.
İBAHA: Ateşi söndürme.
İBAHAT: (İbâhe. C.) Mübahlar. Günah ve sevab olmayan işler.
İBAHÎ: Herşeyi mübah sayan.
İBAHİYYE: Sevab veya günah olduğunu kabul etmeyen bâtıl ve dalâlete saparak dinden çıkan bir fırka veya bu fırkadan olan kimse.
İBAHİYYUN: İbaheciler. Her şeyi mübah sayan bâtıl bir zümre.
İBHAH: Sesini boğuk bir şekilde çıkarma.
İBRAHİM: İbrahim kelimesi, İbranicede baba anlamına gelen "eb"; ve cumhur demek olan "reham" kelimelerinden meydana gelmiştir. "Ebu-l cumhur" ise; cumhurun babası demektir. Bu ismi meydana getiren kelimelerin ikisinin de hareke veya telaffuzlarını az bir değişiklik yapmakla yine bu mânalar Arapçada vardır. Bu da İbranilerle Arapların yakınlıklarına delildir.
İBRAHİM (A.S.): Halilullah ve Halil-ür Rahman da denir. Peygamberlerden İshak ve İsmâil'in (A.S.) babasıdır. Yirmi sahifelik kitap kendisine nâzil olmuştur. Süryanice konuşurdu. Peygamberimizin de (A.S.V.) ceddi idi. Urfa'da doğduğu da rivayet edilir. Zamanın kralı Nemrud tarafından ateşe atılmak istendi, mu'cize olarak ateş onu yakmadı. En şiddetli zamanda dahi Allah'tan başka kimsenin dostluğunu kabul etmediğinden, sadece ondan meded beklediğinden kendisine Halilullah denilmiştir. Sonra Mısır'a ve Kenan iline gitti. Oğlu İsmail (A.S.) ile birlikte Kâbe-i Muazzama'yı yeniden inşa' ettiler. Kudüs'te medfun'dur.( $ Ayet-i Kerimesinin delâletine göre, Hazret-i İbrahim ateşe atıldığı zaman, ateşin harareti burudete inkılâb etmesi, beşerin keşfettiği yakıcı olmayan mertebe-i nâriyeye örnek ve me'hazdır. İ.İ.)(Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'ın Nemrud'a karşı imate ve ihyâda Güneş'in tulu' ve gurubuna intikali, cüz'î imate ve ihyadan küllî imate ve ihyâya intikaldir ve bir terakkidir. O delilin en parlak ve en geniş dairesini göstermektir. Yoksa bir kısım ehl-i tefsirin dedikleri gibi, hafî delili bırakıp, zâhir delile çıkmak değildir. M.)
İBRAHİM BİN EDHEM: Babası Belh Şehrinin Pâdişahı idi. Hicri 2. asırda yetişmiş büyük bir veliyullahtır. Bir çok kerametleri görülmüş, Allah rızası yolunda dünya saltanatını terk ederek fakirliği kabul etmiş ve bütün ömrünü ibadet ve taat ile geçirmiştir. Kerametleri dillere destandır.
İBRAHİM DESUKÎ: Büyük âlim ve mutasavvıflardan olup büyük makam sâhibi bir zâtdır. Pek meşhur ve çok güzel sözleri ve mev'izaları vardır. 676 tarihinde 43 yaşında Şam'da vefat etmiştir. (K.S.)
İBRAHİM HAKKI: (K.S.) : Hi: 12. asırda yaşamış büyük âlim ve mutasavvıftır. Hasankale'li olup en son Tillo'da yaşamıştır. Marifetname isimli meşhur eseri vardır.
İBRAHİM-VARİ: f. İbrâhim (A.S.) gibi. Fani, gelip geçici şeylere kalbini bağlamamak sureti ile.
İBRETBAHŞ: f. İbret veren, ibreti iktiza eden.
İBTİDA-İ DÂHİL: Tar: Medreselerden orta tahsili verenler.
İCABETGÂH: f. Kabul etme yeri.
İCAH: Örtü, perde.
İCARE-İ MÜŞAHERE: Aylık olarak yapılan icaredir. Bir haneyi bir aylığına kiraya vermek gibi.
İCARE-İ SAHİHA: İn'ikad ve sıhhat şartlarını tamamen câmi' olan icaredir ki, şuyu'ı asilden ve şartı mufsidden hâli olmak üzere malum bir menfaatı, malum bir bedel mukabilinde temlik etmekten ibarettir.
İCAZET-İ LÂHİKA: Bir kimsenin önce izni olmadığı halde, yapıldıktan sonra bir şeyi tasdik edip kabul etmesi.
İCTİHAH: Kadının veya dişi hayvanların hâmile olması.
İCTİNAH: Bir yana eğilme, meyletme. * Secde etme. * (Hayvan) bir tarafa meyilli koşma.
İCTİRAH: El emeği ile kazanılan para ile geçinme.
İCTİYAH: Öldürme.
İDAHA: Muti olmak, itaat etmek.
İDARE-İ MAHSUSA: İlk adı "İdare-i Aziziye" olan devlet vapur işletme dairesi.
İDARE-İ MASLAHAT: Bir işi mümkün mertebe iyi-kötü yürütmek.
ÎDGÂH: (Îdgeh) f. Bayram yeri.
İFADE-İ ŞİFAHİYYE: Ağızdan söyleyerek, şifahî olarak ifade ederek.
İFADE-İ TAHRİRİYE: Yazı ile anlatış.
İFAHA: Yellenmek.
İFAHE: Kan fışkırtma. * Kanatma.
İFAZA-BAHŞ: f. Feyizlendiren, feyiz aldıran.
İFDAH: (Fadih. den) Kötülüğü açığa vurma. Kusur ve ayıpları meydana çıkarma.
İFHAH: Âciz bırakma.
İFKAH: Öğretme.
İFLAH: Mübarek ve muvaffakiyetli olmak. Selâmete çıkmak. Felâha kavuşmak. * Nimette dâim ve kararlı olmak. (Bak: Felah)
İFRAC-ÜL BÂHİRE: Geminin kıyıdan veya iskeleden açılması.
İFRAH: Ferahlandırmak. Memnun etmek.
İFRAH: Belirsiz bir şeyi belirtme. * şübhe ve tereddütü giderme. * (Kuş) yavrulama. * (Tohum) yeşerme.
İFSAH: Açmak, genişletmek.
İFSAH: Fesahatla konuşmak. Açık ve düzgün söz söylemek.
İFSAH: Unutmak. Akıldan çıkarmak. İhmal etmek.
İFTAH: Açmak. Fethetmek. (Bak: Feth)
İFTAH: Seğirtme. * Sık nefes alma, hızlı hızlı soluk alma.
İFTİDAH: (Fadâhat. den) Kırma, kırıp ufalama. * Maskara olma, rezil olma.
İFTİTAH: (Fetih. den) Açmak, başlamak, fethetmek. Zabtetmek.
İFTİTAH TEKBİRİ: Namaza başlarken alınan tekbir. Namaz, her nevi dünya meşguliyetinden alâkayı keserek kılındığı için, Allahü Ekber diye iftitah tekbirini alarak namaza başladıktan sonra ibadet esnasında dünya işi haram olup namazı bozar. Bu mâna için bu tekbire, tahrime adı da verilir.
İFTİZAH: (Bak: İftidâh)
İFZAH: (Fazih. den) Kusuru, kötülüğü, ayıbı açığa vurma.
İHTİLATGÂH: f. İhtilat yeri.
İHTİNÂK-I RAHM: Eskiden, rahmin tıkanmasından dolayı olduğu sanılan ve kadınlarda görülen asabî bir hal ve hastalık.
İHTİYAR-I ZAHMET: Zahmet ve meşakkate katlanma.
İKAHE: Düşmana üstün gelme, galibiyet.
İKAMETGÂH: f. Ev, hane. * İkamet yeri.
İKBAH: (Kubh. dan) Fenalık yapma, kötülük etme.
İKMAH: Buğdayı un yapma. Buğday yetiştirme. * Kafa tutmak, kibir ve azametle karşı gelmek.
İKMAL-İ NÜSAH: Bütün sahifeleri tamam etmek, okuyup bitirmek.
İKRAH: İğrenmek. Tiksinmek. Bir işi istemiyerek yapmak. * Birine zorla iş yaptırmak veya muamele yapmak.
İKRAH-I GAYR-İ MÜLCÎ: Huk: Eskiden döğme ve hapis gibi yalnız keder ve elemi icab ettiren şeylerle vuku bulan ikrah.
İKRAH-I MÜLCÎ: Huk: Ölüm veya bir uzvun kesilmesi veya bunlara sebep olacak şiddetli döğme ile olan ikrah.
İKRAH-I NÂKIS: Huk: Dayak ve hapis gibi keder ve elemi gerektiren şeylerden meydana gelen mecburiyet.
İKRAHEN: İstemiyerek, tiksinerek. Zorlanarak.
İKTİNAH: (Künh. den) Bir işin esâsını, künhünü, kökünü ve gerçeğini anlama. İçyüzüne, derinliğine varma.
İKTİRAH: (C.: İktirahat) (Karh. dan) Evvelden hazırlamadan düzgün bir şekilde ve içe doğduğu gibi (şiir veya nutuk) söyleme.
İ'LA-YI KELİMETULLAH: Allah kelâmının, İslâmiyetin ulviyetini ve hakikatlarının kıymetini bildirmek ve yaymak. Hakaik-ı Kur'âniye ve imâniyenin neşir ve tâmimine cehd ile çalışmak.(Bu zamanda her bir mü'min i'lâ-yı Kelimetullah ile mükelleftir. H.)(Eskiden beri i'lâ-yı Kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için farz-ı kifâye-i cihadı deruhde ile, kendini yek-vücud olan Alem-i İslâma fedaya vazifedâr ve hilâfete bayrakdar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi; Alem-i İslâmın saâdet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira şu musibet, mâye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını harikulâde ta'cil etti. R.N.)
İLÂ-ÂHİR: Sona kadar, diğerleri de böyledir ve başkaları... (manalarına gelir.)
İLAH: Kendine ibadet edilen, Allah (C.C.) Her şeyden çok sevilen, tâzim ve tesbih edilen Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri.(Eğer her şey Cenab-ı Hakk'a isnad edilmezse, bir an-ı vâhidde, gayr-ı mütenahî ilahların isbatı lâzım gelir; ve bütün zerrat-ı kâinattan daha çok olan şu ilahların herbirisi, bütün ilahlara hem zıd hem misil olması lâzım geliyor. Ve aynı zamanda, herbirisi, bütün kâinata elini uzatmış tasarrufatta bulunuyor gibi bir vaziyet alması lâzım gelir. Meselâ: Bal arısının bir ferdini yaratan bir kudretin hükmü bütün kâinata câri ve nâfiz olması lâzımdır. Zira o bal arısı, kâinatın unsurlarına nümunedir; eczasını kâinattan alıyor. Halbuki, vücud sahasında mahal ve makam, yalnız ve yalnız Vacib-ül Ehad'a mahsustur. Eğer eşya kendi nefislerine isnad edilirse, herbir zerreye bir uluhiyet lâzımdır. Meselâ: Ayasofya'nın bânisi inkâr edildiği takdirde, herbir taşı bir Mimar Sinan olması lâzım geliyor. Öyle ise, kâinatın Sânia olan delâleti, kendi nefsine olan delâletinden daha vâzıh, daha zâhir, daha evlâdır. M.N.)
İLAH: Arabçadaki "ilâ âhir" kelimesinin kısaltılmışı. "Sonuna kadar, böylece devam eder" demektir.
İLAHE: Müşriklerin kadın heykeli şeklindeki putları. Bâtıl mâbud.
İLAHÎ: Cenâb-ı Hak ile alâkalı, Allah'a dâir. Cenab-ı Hakk'a aid ve müteallik. * Ey Allahım, ey İlâhım! (meâlinde duâ içinde söylenir). * Edb: Tasavvufî şairler tarafından dinî ve İlâhî fikirleri havi olmak üzere yazılmış olan ve makamla okunan şiirler.
İLAHİYAT: Hikmet ilminin dinden ve sadece Cenab-ı Hak'tan bahseden kısmı. Filozoflarca fikir olarak ileri sürülen dine dâir nazariyeler, düşünceler.
İLAHİYYUN: İlâhiyatçılar. * Fls: Sadece Allah'ın varlığından bahseden filozoflar. Sadece akıllarına güvenerek Cenab-ı Hak'tan bahseden bir kısım filozoflar. (Bak: Feylesof)
İLALLAH-İL MÜŞTEKA: Şikâyet Allah'adır. Allaha şikâyet edilir.
İLHAH: Zorlamak. Israr etmek. Bir şeyin kabulü için son derece üstüne düşmek.
İLHAHAT: (İlhah. C.) Direnmeler, zorlamalar.
İLKAH: Döllenmek. Döllemek. Gebe bırakmak. Aşılamak. * Tıb: İki ayrı cins hücrenin birleşmesi.
İLKAHAT: (İlkah. C.) İlkahlar, döllemeler, gebe bırakmalar.
İLKBAHAR: t. Mart, nisan ve mayıs aylarını içine alan mevsim.
İLLÂHU: Ancak O. Allah (C.C.)
İLM-İ AHBÂR: (Bak: İlm-i hadis)
İLM-İ AHLÂK: Ahlâk bilgisi.
İLM-İ AHVÂL-İ CEVV: Meteoroloji.
İLMAH: Hemen gösterip çabucak yok etme. * Bir şeyi parlatma. * Güzel simalı bir kadın veya kız, yüzünü gösterip hemen çekilme.
İLTİCAGÂH: f. Sığınılacak yer. Sığınacak şey. Sığınak.
İLTİMAH: (Lemh. den) Bir şeye şaşkın şaşkın bakınma.
İLTİYAH: Vücudun güneşten yanması. * Susama. * Şimşek çakma. * Yıldızın parıltısı.
İLTİYAH: Mayalanmak. * Karışmak.
İ'MALGÂH: f. Fabrika, atölye.
İMAN-I BİL-ÂHİRET: Âhirete, öldükten sonra dirileceğine, haşir ve neşre, Cennet ve Cehennem'e inanmak.(Evet, subutî bir emri ihbar etmenin kolaylığı ve inkâr ve nefyetmenin gayet müşkül olduğu bu temsilden görülür. Şöyle ki:Biri dese: Süt konserveleri olan gayet hârika bir bahçe, küre-i arz üzerinde vardır. Diğeri dese: Yoktur. İsbat eden, yalnız onun yerini veyahut bazı meyvelerini göstermekle kolayca dâvasını isbat eder. İnkâr eden adam, nefyini isbat etmek için küre-i arzı bütün görmek ve göstermekle dâvasını isbat edebilir. Aynen öyle de: Cennet'i ihbar edenler yüzbinler tereşşuhâtını, meyvelerini, asârını gösterdiklerinden kat'-ı nazar, iki şâhid-i sâdıkın sübutuna şehadetleri kâfi gelirken; onu inkâr eden, hadsiz bir kâinatı ve hadsiz ebedî zamanı temaşa etmek ve görmek ve eledikten sonra inkârını isbat edebilir; ademini gösterebilir. S.)
İMAN-I BİLLÂH: Allah'a ve O'nun sıfatlarına inanmak.
İMAN-I TAHKİKÎ: İmana aid bütün mes'eleleri yakînî surette tedkik ile bilmek ve yaşamak ve tahkikî iman derslerini veren ve taklidî imanı tahkike tebdil eden eserleri sadakatla okumak neticesinde hâsıl olan sağlam, sarsılmaz iman. (Mü'minin kalbi tasdik nuru ile o derece münevver olmasıdır ki, o nur bütün letaif-i insaniyyeye nüfuz eder.)
İMTAR-I AHCÂR: Taş yağdırma.
İMTİDAH: (Medh. den) Medhetme, övme.
İMTİDAH: Aşma, taşma.
İMZA-Yİ PADİŞAHÎ: Padişahın imzası. Osmanlı Padişahları tarafından vaktiyle hükümdarlara yazılan name-i hümayunların kenarlarına altun yaldızla imza konurdu. Bunlara imza-yı padişahî denilirdi.
İNAHA: (Deve) Çökerme.
İNAYETHAH: f. İnayet isteyen, meded bekleyen.
İNBAH: Uyandırma, uyarma. * Kımıldatma, harekete getirme.
İNCAH: İşi tamamlama, işi bitirme. * İsteğe erme, arzu edilen şeye ulaşılma.
İND-İ İLÂHÎ: Allah'ın indinde. Allah'ın nazarında.
İNDALLAH: Allah yanında. Allah indinde.
İNDETTAHKİK: (İnd-et tahkik) Tahkik sonunda, araştırma neticesinde.
İNFİRAH: Ferahlanma. Ferahlık duyma.
İNFİSAH: Bollaşma. Genişleme.
İNFİSAH: Hükümsüz kalma, fesholma. Bozulma.
İNFİTAH: Açılma. Boşalma. Tıkanan bir şeyin açılışı. * Tecvidde: Harf okunduğu zaman dil ile üst çene birbirinden ayrılıp, aralarından nefes çıkması. İnfitah harfleri ise şunlardır: (Min, Nun, Elif, Hı, Zel, Vav, Cim, Dal, Sin, Ayın, Te, Fe, Ze, Kef, Lem, Ha, Se, Kaf, He, Şın, Ra, Be, Gayın, Ya.)
İNFİTAH-I EBVAB: Kapıların açılması.
İNFİTAH-I EZHAR: Çiçeklerin açılması.
İNFİTAHİYYET: Kapalılığın açılıp inkişaf etmesi. (Tohumların açılarak nebât hâline gelmesi gibi olan hâl.)
İNKÂH: (Nikâh. dan) Nikâh etme veya edilme.
İNSIRAH: (Sarahat. den) Açığa çıkma, zâhir olma, sarahat bulma.
İNSİLAH: Silâhlanma. Silâh ile techiz olma.
İNSİLAH: Soyulma. Derisi yüzülme. Sıyrılıp çıkma. * Ayın sonu gelme.
İNSİTAH: Yayılıp arka üstü yatma. * Satıhlı olma.
İNŞAALLAH: Allah izin verirse. Allah nasibederse (meâlindedir). (Bak: Tabii)
İNŞİRAH: Ferahlanmak, mesrur olmak.
İNŞİRAH-I DERUN: İç açılması, ferahlama.
İNŞİRAH SURESİ: Kur'an-ı Kerimin 94. Suresidir.
İNTIBAH: Pişmek, pişirilmek.
İNTIBAH-I TAAM: Yemeğin pişmesi.
İNTİBAH: Uyanıklık, göz açıklığı. Hassasiyet. Agâh ve münebbih olmak. Hakikatı ve hakkı anlayıp yanlıştan, fenadan dönmek. * Sinirlerin uyanması. Uzuvların harekete gelmesi.
İNTİFAH: Şişkinlik. Şişmek. Kabarmak. * Vücud organlarından birinin büyümesi.
İNTİFAH-I BATNÎ: Karnın, gazların birikmesinden dolayı şişmesi.
İNTİFAÂH-I RİE: Akciğerin şişmesi.
İNTİKAH: Kemikten ilik çıkarma.
İNTİKAH: İyi bir haber veya söz işitip sevinme. * Zayıflama, kuvvetsizleşme.
İNTİSAH: (Nesh. den) Kopyasını çıkarma.
İNTİSAH: Verilen öğütü dinleme, edilen nasihatı tutma.
İNTİYAH: Ağlama, göz yaşı dökme.
İNTİZAH: Suç ve kabahattan sıyrılma. Temize çıkma. * Def-i hâcet yaptıktan sonra temizlenme. Tahâretlenme.
İRADE-İ İLÂHİYE: Külli irade. Allah'ın emri ve isteği.
İRADE-İ ŞÂHANE: Padişahın emri, fermanı, buyruğu.
İRAHE: (Rahat. dan) Rahatlandırma, rahat ettirme.
İRBAH: (Ribh. den) Fayda ve kazanç elde etme. * Fâize para verme.
İRFAH: Refaha ulaştırma, rahata kavuşturma.
İRKÂH: İnanma, itimad etme, güvenme. * Sığındırma, dayandırma.
İRSAH: Yerinde tutma, durdurma. Bir şeyi sağlamlaştırma.
İRTİBAH: Yükselme, yükseğe çıkma.
İRTİŞAH: (Reşha. dan) Sızma, terleme.
İRTİVAH: Nöbetle çalışma.
İRTİYAH: (Rîh. den) Genişleme, ferahlama, feraha erme. * Rüzgârlanıp rahatlama.
İRTİZAH: Biraz bahşiş alma. * Özür dileme.
İSAH: (Vesah. dan) Kirletme veya kirletilme.
İSBAH: (Sebh. den) Yüzdürme, suda yüzdürülme.
İSLAH: (Bak: Islah)
İSMAH: Cömert ve eli açık olma. * İtâatli ve bağlı etme.
İSMETPENAH: İsmetlü, ismetmeâb.
İSPAH: (İspeh) f. Asker, nefer, er.
İSPENAH: f. Ispanak.
İSTAH: f. Budak, taze filiz.
İSTISLAH: Bir şeyi iyi olarak görmek isteme. Bir şeyin iyi olmasını isteme.
İSTİARE-İ MUSARRAHA: (Açık istiare) Teşbihin iki temel unsurundan yalnız kendisine benzetilen ile yapılan istiare.Meselâ: Büyük âlimlere; ayaklı kütüphane veya yaşlı kimselere hayatının son baharında denilmesi gibi.
İSTİBAHA(T): Mübah ve helâl sayma. * Bir çok kimsenin kanını dökmeğe izin verme.
İSTİFLAH: Felah bulma, kurtulma. Maksada ulaşma.
İSTİFTAH: Siftah etmek. Başlamak. Açmak.
İSTİHKÂMAT-I DÂHİLİYE: Bir istihkâmın iç tarafında, icab ettiği zaman yapılan müstakil sığınaklar.
İSTİHLÂKAT-I DÂHİLİYE: Dâhilî sarfiyat. Memleket içi harcamalar.
İSTİKBAH: (Kabih. den) Çirkin görme, ayıplama, kabih sayma.
İSTİKNAH: (Künh. den) Bir şeyin hakikatını ve künhünü araştırma.
İSTİKRAH: Bir şeyi kötü ve kerih görmek. Beğenmemek, nefret etmek. Bir şeyi cebir ve ikrah ile işlemek.
İSTİMAHA: Birisinden hayır ummak. İyilik ve şefaat beklemek.
İSTİNADGÂH: f. Dayanacak yer. Güvenecek yer veya kimse.
İSTİNAHE: Yaygarayı basma. * Ağlamak isteme. * Kurdun uluması.
İSTİNCAH: İşinin olmasını isteme.
İSTİNKÂH: Araştırma. Ağız koklama.
İSTİNKÂH: (Nikâh. dan) Bir kadını nikâhla alma, nikâhlamak isteme.
İSTİNSAH: (Nesh. den) Sahifeyi çoğaltmak, nüshasını yazmak. Kopya etmek. * Silinmesini ve iptalini istemek.
İSTİNSAH: (Nush. dan) Nasihat alma. Öğüt isteme.
İSTİRAHAT: Dinlenmek. Rahatlamak.
İSTİRBAH: (Rıbh. den) Fâize para yatırma, fazla faizle verme.
İSTİRFAH: (Refh. den) Refah, rahatlık ve bolluk isteme. * Rahatlık ve bolluk içinde bulunma.
İSTİRVAH: Rahatlama, istirahat etme. * Şiddetle koklama.
İSTİZAH: Belirsiz ve mübhem bir şey hakkında açık söylenmesini istemek. İzah istemek. * Gensoru. Bir mes'ele hakkında mebuslar tarafından başbakana veya bakanlardan birine açılan ve sonunda soruşturma yapılması istenilen sual.
İSTİZAHEN: Bir şeyin açıklanmasını isteyerek.
İŞAHA: Misvâk kullanma.
İŞRETGÂH: f. İşret edip içki içilecek yer.
İŞTİBAH: Şüphelenmek. Şüphe etmek. * Kolay fark olunmaz derecede benzemek.
İŞTİVA-YI LAHM: Etin kızarması.
İTAHA: Bir şeyi tamamlama, yapıp bitirme, hazır etme.
İ'TİKÂL-İ SEVÂHİL: Kıyıların aşınması.
İTTİCAH: Bir cihete gitmek, yönelmek. Teveccüh etmek.
İTTİSAH: Paslanma, kirlenme.
İTTİZAH: Vazıh olmak. Açık olmak. Aşikâr olmak.
İTTİZAH-I DELİL: Delilin açık, vazıh ve aşikâr olması.
İZAH: Açıklamak. Bir şeyi anlaşılır hâlde söylemek veya yazmak.
İZAHA: Bir şeyin çevresini dolaşma.
İZAHAT: (İzah. C.) İzahlar, açıklamalar.
İZAHE: Bir şeyi ayırma. * Kurtulma. * Yok etme.
İZAHEN: Açıklayarak, izah ederek.
İZNİLLÂH: Allah'ın (C.C.) müsaadesi, izni.
IKMAH: Enaniyet ve azametle kafa tutma.
IRK-I AHMER: Kızıl derili.
ISAHA: Kulak verip dinleme.
ISBAH: Seher vakti. Sabah vakti. * Gafil olmamak. Uyanıklık.
ISLAH: İyileştirmek. Düzeltmek. Kusurları gidermek. (Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. S.)
ISLAH-I HÂL: Kendi halini ıslah etme, düzeltme.
ISLAH-I ZÂT-ÜL BEYN: Aralarındaki kırgınlığı kaldırarak iki kişiyi barıştırma.
ISLAHAT: Kusurları ve eksiklikleri gidermek için yapılan işler ve düzeltmeler.
ISLAHAT-I ADLİYE: Adli ıslahat.
ISLAHAT-I ASKERİYE: Askerlikte yapılan ıslahatlar. Askerî ıslahat.
ISLAHAT-I MÜLKİYE: İdarede yapılan düzeltmeler, yenilikler.
ISLAHATPERVER: Islahat taraftarı, ıslahatı seven.
ISLAHEN: Islah ederek, düzelterek.
ISLAHHANE: Tar: San'at mekteblerine önceleri verilen isim. * Islah evi.
ISLAHÎ: (Islahiyye) Islah etmeye ve düzeltmeğe dair. Düzeltme ile alâkalı.
ISLAHPEZİR: Islah edilebilir olan. Düzeltme ve tâmir kabul eden, ıslaha kabiliyeti olan.
ISRAH: Medet yetişmek, yardım gelmek.
ISTAHAR: Havuz, küçük göl. Su birikintisi.
ISTILAH: Tabir, deyim. Belirli bir topluluğun, bir lafzı lügat mânasından çıkararak başka bir mânada kullanmaları. * Bir ilim veya mesleğe âid kelime. Terim. Erbab-ı ilim arasındaki ve herkesin anlamadığı kelime. * Muvafakat. Uygunluk. Barışmak. İttifak.
ISTILAHAT: Istılahlar. İlmî tabirler.
ISTILAHÎ: Istılaha dair. Istılaha âid ve müteallik.
ISTIRAH: Yardım isteme, istimdat.
ITLIHAH: Gözden yaş akma, ağlama.
ITMAH: Yukarı bakma, gözü yukarı dikme.
ITRAH: (Tarh. dan) Çıkarma, tarhetme, dışarı atma.
IYALULLAH: Halk, insanlar.
IZAHET: (C.: Izât) Dikenli büyük ağaç. * Yalan, sihir, bühtan.
KABA-YI ÂHENİN: Demirden yapılmış elbise. Zırh.
KABAHÂT: (Kabahat. C.) Kusurlar, kabahatler. Suçlar, çirkin hareketler.
KABAHAT: Kusur, çirkin iş, tekdir edilmeğe müstehak hareket.
KABIZ-I ERVAH: Ruhları kabzeden Hz. Azrail.
KABULGÂH: f. Kabul yeri.
KADAH: Çömlek içinde pişen yemeğin kokusu.
KADAH: Küçük toprak çanak.
KADDAH: Kadeh yapan. Kadeh yapıcı. * Zemmeden. Gıybet eden. Hicveden, yeren.
KADDAHE: Çakmak taşı.
KADDESALLAH: Allah mübarek ve mukaddes eylesin.
KADER-İ İLÂHÎ: Allah'ın takdiri.
KAFH (KIFÂH): Başa vurmak. * İçi boş olan şeyi vurmak.
KÂF-NUN TEZGÂHI: (Risale-i Nur Külliyatında geçen bir tabirdir) Allah'ın Kün emriyle her işin olması. (Kün ) "Ol" emri olan bu kelime "Kâf" ve "Nun" harfleri ile yazıldığından böyle denilmiştir.
KÂH: f. Saman. Saman çöpü.
KÂH: f. Köşk, kasır. * Tek oda. Bir gözlü oda. * Yüksek binâ.
KAH: Sultan.
KAHA: Ev ortası, saha.
KAHAL: Koyunların derisini kurutan bir hastalık.
KAHAME: İlerlemiş yaşlılık.
KAHB: Yaşlı, ihtiyar. * Büyük dağ.
KAHBA (KAHBE-KUHBE): Kırmızısı çok olan beyaz nesne.
KÂHBAN: f. Harman bekçisi.
KAHBE: Namussuz kadın. Fâhişe. * Mc: Hilekâr, kalleş ve sözünde durmaz adam.
KAHD: Koyunun beyaz kuzusu. * Açılmamış nergis.
KÂHDAN: f. Samanlık. İçine saman doldurulan oda.
KAHDE: (C.: Kıhâd) Devenin hörgücü dibi.
KAHF: Kap içindeki suyun tamamını içme.
KÂHGİL: f. Samanlı sıva çamuru.
KAHHAR: Galib-i Mutlak ve her an kahretmeğe muktedir olan Allah (C.C.) Hak Celle ve A'lâ'nın esmâ ve sıfâtındandır.
KAHHARANE: Kahharcasına. Kahredercesine.
KAHİF: Şiddetli yağmur.
KÂHİL: Saçına ak düşmüş adam. Yaşlı, ihtiyar. Tembel.
KÂHİLANE: f. Tembelce, tembelcesine, tembel olana yakışır surette.
KÂHİN: Karışık ve tahmini sözlerle gaibden haber verdiği söylenen kimse. Haberci. Falcı. * Âlim.(Kâhinlere gaybi haberleri getirmek için şeytanlar, tâ semavata çıkıp kulak veriyorlar, yarım yamalak yanlış haberler getiriyorlar diye tefsirlerdeki ifadelerin bir hakikatı şu olmak gerektir ki; semavat memleketinin pâyitahtına kadar gidip o cüz'i haberi almak değildir. Belki cevv-i havaya dahi şumulü bulunan semavat memleketinin (teşbihte hata yok) karakol haneleri hükmünde bazı mevkileri var ki, o mevkilerde Arz memleketi ile münasebetdarlık oluyor, cüz'i hadiseler için, o cüz'i makamlardan kulak hırsızlığı yapıyorlar. Hatta kalb-i insani dahi o makamlardan birisidir ki, melek-i ilham ile şeytân-ı hususi, o mevkide mübareze ediyorlar. Ve hakaik-ı imaniye ve Kur'aniye ve hadisat-ı Muhammediye (A.S.M.) ise, ne kadar cüz'i de olsa, en büyük, en külli bir hadise-i mühimme hükmünde en külli bir daire olan Arş-ı Azamda ve daire-i semavatta (temsilde hata olmasın) mukadderat-ı kâinatın mânevi ceridelerinde neşrolunuyor gibi her köşede medâr-ı bahsoluyor, diye beyan ile beraber, kalb-i Muhammediden (A.S.M.) tâ daire-i Arşa varıncaya kadar ise, hiçbir cihetle müdahale imkânı olmadığından, semavatı dinlemekten başka, şeytanların çaresi kalmadığını ifade ile, Vahy-i Kur'ani ve Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) ne derece yüksek bir derece-i hakkaniyette olduğunu ve hiç bir cihetle hilâf ve yanlış vahy ile ona yanaşmak mümkün olmadığını, gayet beliğane, belki mu'cizane ilân etmek ve göstermektir... L.)
KÂHİNANE: f. Kâhin gibi ve ona benzer şeklide haberler veren. Bir nevi zan ile gaibden haber verir gibi.
KÂHİNE: Kadın kâhin.
KAHİR: (A, uzun okunur) Üstün gelen. Yenen. Galip gelen. * Zorlayan. Mecbur eden.
KAHİR-ÜL EŞRÂR: Şerleri ve kötülükleri ortadan kaldırıp yok eden. Haydutları kahreden.
KAHİR-ÜS SÜMUM: Panzehir.
KAHİT: Şiddetli kıtlık olan sene.
KAHİZ: Müşkil, zor nesne.
KAHKAHA: Yüksek sesle ve çokça gülme.
KAHKAHAZEN: f. Kahkaha atan, fazlaca yüksek sesle gülen.
KAHKAHA': Öldürücü bir yılan.
KAHKAR: Taş.
KAHKAR: Katı, sert, sağlam taş.
KAHKARA: Geri geriye gelme, dövüşerek çekilme.
KAHKARÎ: Birdenbire geri dönme, aniden arkaya dönme. * Geri çekilmekle ilgili, geri dönmekle ilgili.
KAHKARİYE: Geri dönme. Rücu'.
KAHL: Göze sürme çekmek.
KAHL (KUHUL): Kurumak.
KAHL: Zemmetmek. * Nimete nankörlük etmek.
KAHLESE: Yuvarlak baş.
KAHM: (Kuhum) : Düşünmeden kendini bir iş içine atmak.
KAHPE: (Bak: Kahbe)
KAHR: Zorlama. Cebir. * Ezme. Mahvetme. * Fazlaca üzüntü. Keder içine işleme. * Cenâb-ı Hakkın şiddetli ve azab verici vasıflarının tecellisi. (Kahr, lütfun zıddıdır.) (Bak: Celal)
KAHR-I DEHR: Dünyânın ve zamanın kahrı.
KAHR-I HİDDET: Hiddetin ve kızgınlığın yıkıcı galebesi.
KAHR: Yaşlı, ihtiyar kişi. * Yaşlı at. * Yaşlı deve.
KAHRAMAN: (C.: Kahramanan) f. Yiğit, cesur, bahadır. * Fars mitolojisinde Rüstem'in yendiği kişi. * İş buyuran, hüküm sâhibi.
KAHRAMANAN: (Kahraman. C.) f. Kahramanlar. Cesur kimseler, yiğitler.
KAHRAMANANE: f. Kahramanca, yiğitçe, cesurane.
KAHRAMANÎ: f. Yiğitlik, kahramanlık, cesurluk.
KAHREBAN: Kehribar.
KAHRENÎ: Kahr ile, zorla. Ezerek, cebren.
KAHT: Kıtlık. Kuraklık. Kuraklıktan dolayı mahsulün yetişmemesi.
KAHT-I RECUL: (Kaht-ı rical) Adam kıtlığı. Değerli devlet ve siyaset adamlarının yokluğu.
KAHT Ü GALÂ: Yokluk. Kıtlık. Fakirlik. * Pahalılık.
KAHUS: Uzun boylu erkek.
KAHVALTI: t. Sabah ve ikindi vakitleri yenilen hafif yemek.
KAHVE: şarap. * Hâlis süt. * Kahve. * Güzel koku. * Bolluk, bereket. * Kahvehane.
KÂHYA: Büyük konaklarda ev işlerini idare eden kimselerle san'at ve ticaret sahiplerinin işlerine bakmak üzere hükümet tarafından seçilen kimselere eskiden verilen addır.
KAHZ: (Ok atmak. * Sıçramak. * Yarmak.
KAHZ (KIHZ): İbrişim karışıklı beyaz bez.
KALAH: Diş sarılığı. * Sarık uzunluğu.
KALB-İ ÂHENİN: Demir gibi metin ve sağlam olan kalb.
KALBGÂH: f. Ordunun sağ ve sol kanadlarının ortası. Merkez bölümü. * Canevi.
KÂMBAHŞ: f. Herkesin isteğini yerine getiren. * Bağışçı, ihsan edici.
KANAATBAHŞ: f. Kanaat verici, inandırıcı.
KANAH: (C.: Kanevât-Kınâ-Kınaâ) Yer altında olan su yolu. * Kendir ağacı.
KÂR-ÂGÂH: f. İşbilir, uyanık.
KÂR-ÂGÂHÎ: f. Uyanıklık, iş bilirlik.
KARAH: (C.: Akriha) Bina ve ağaç olmayan arazi.
KARARGÂH: f. Karar verilen yer. Karar yeri. * Askerî birlikte kurmay heyetinin toplandığı yer. Merkez.
KÂRGÂH: f. Fabrika, iş yeri. Atölye.
KARİB-ÜL AHD: Yakın zamanda.
KARVAH: Uzun ağaç. * Uzun deve.
KARYET-ÜN NAHL: Kovan. Arı yuvası.
KÂR-ZÂRGÂH: f. Savaş meydanı. Harp alanı. Muharebe sahası.
KASAH: Sırtlan.
KASVET-BAHŞ: f. Kasvet ve sıkıntı veren.
KAT'-I MERÂHİL: Merhaleleri, durak yerlerini geçme. Yol alma, ilerleme.
KÂTİB-İ VAHY: Kur'an-ı Kerim âyetlerini yazan. Vahy kâtibi.
KATLGÂH: f. Öldürme yeri. Cinayet mahalli.
KAVANİN-İ İLÂHİYE: İlâhî kanunlar. Şeriat. (Bak: Şeriat)
KAVKAH: Tavuk gıdaklaması, tavuk sesi.
KAVM-İ MAHSUR: Nüfusu yüz kişiden az olan köy halkı.
KAVS-I KUZAH: (Kavs-i kuzeh) Gök kuşağı. Alâim-i semâ. Ebem kuşağı.
KAYDAHR: Halkın her işine karşı gelen. * İri gövdeli deve.
KAZAHA: (Kazâ. dan) Kazalar. İlçeler. Kaymakamlık idareleri.
KAZİYE-İ MAHKÛMUN BİHÂ: (Bak: Kaziye-i muhkeme)
KAZİYE-İ MAHSUSA: Man: Mevzuu yalnız bir fertten ibaret olup da hüküm onun üzerine olan kaziyyedir. Buna Kaziye-i şahsiyye dahi denir. "İstanbul en büyük şehirlerin birincisidir" gibi.
KEBBAH: Gönden bardak ve matara diken kimse.
KECKÜLAH: f. Eğri külâhlı, külâhı eğri olan. * Mc: Hoppa.
KECNİGÂH: f. Eğri bakışlı. Bakışları eğri olan kimse.
KEHKAH: Zayıf erkek.
KELAH: Kıtlık olan yıl, kıtlık yılı.
KELÂL-BAHŞ: f. Sıkıcı, yorucu. Yorgunluk getiren.
KELÂM-I AHSAR: En kısa ve veciz söz.
KELÂM-I MAHREM: Gizli kelâm. Mahrem söz.
KELÂMULLAH: Allah kelâmı, Kur'ân-ı Kerim. (Bak: Kur'ân)(Kur'ân başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var. Biri mütekellim, biri muhâtab, biri maksad, biri makamdır. Ediblerin yanlış olarak, yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde "Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş?" ise bak. Yalnız söze bakıp durma.Madem kelâm kuvvetini, hüsnünü bu dört menba'dan alır. Kur'ânın menbaına dikkat edilse, Kur'ân'ın derece-i belagatı, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Evet, madem kelâm mütekellime bakıyor; eğer o kelâm emir ve nehiy ise; mütekellimin derecesine göre irâde ve kudreti de tazammun eder. O vakit söz mukavemetsûz olur, maddi elektrik gibi te'sir eder. Kelâmın ulviyet ve kuvveti o nisbette tezâyüd eder. S.)
KELİMAT-I NAHVİYE: Nahv ilmine âit kelimeler. Cümle teşkilinde mânâya tesir eden harfler ve kelimeler.
KELİMULLAH: "Cenab-ı Hakk'ın hitab eylediği zat" (meâlindedir). Hazret-i Musa'nın (A.S.) bir ünvanıdır. Çünkü O, Tur-u Sina'da Cenab-ı Hakk'ın kelâmını, hitabını duymak mazhariyetine erişmiştir. * Resul-i Ekrem (A.S.M.) mi'rac-ı şerifinde Cenab-ı Hak ile tekellüme mazhar olduğundan bir ismi de Kelimullah'tır.
KELKÂHYA: Mc: Vazifesi olmayan şeylerle alâkadar olan. Her şeye karışan.
KEMAL-İ RAHMET: Rahmet ve merhametin nihayet kemalde olması.
KEM-BAHA: f. Kıymetsiz, değersiz, âdi.
KEM-BAHT: f. Tâlihsiz, bahtsız, şansız.
KEMERGÂH: f. Kemer takılan yer. Bel.
KEMİNGÂH: f. Pusu yeri. Tuzak kurulan yer.
KENZ-İ MAHFÎ: Gizli hazine.
KERAHE: (Kerâhiye) Meşakkat, zahmet, şiddet.
KERAHET: İğrenme, iğrençlik, mekruh oluş. İslâmiyetçe iyi sayılmayan şey. * İstenmiyerek, zorla. *Fık: Şer'an yapılmaması sevablı ve hayırlı olan bir şeyin terk edilmeyip yapılması. (Bak: Mekruh)
KERAHETEN: Kerahet olarak, makbul olmayarak, istenmiyerek.
KERAHET VAKTİ: Güneşin doğuş, batış ve zeval vakti.
KERAHİYYET: Mekruh oluş. Kerih ve çirkin olan işin hâli.
KERREMALLAHU-VECHEHU: Allah vechini mükerrem kılsın, meâlinde dua olup Hz. Ali (R.A.) hiç putlara secde ve ibadet etmediği ve çocukluktan beri Allah'a secde ettiğinden, onun ismi anıldığında hürmeten söylenir. (Bak: Aliyy-ül Murtaza)
KESİR-ÜL AHBÂB: Tanıdıkları, bildikleri çok olan.
KEŞAH: Bir hastalık. (İnsanın böğrüne vâki olur da dağlarlar.)
KEŞTÎGÂH: f. Liman. Gemilerin barındığı yer.
KEVAHİL: (Kâhil. C.) Sırtlar, arkalar. * Gayretsizler, uyuşuklar, tembeller.
KEVAHİN: (Kâhin. C.) Kâhinler. Falcılar. Gaibten haber verenler. * Alimler.
KEVMAH: Dübürü büyük kimse.
KIBAH: (Kabih. C.) Çirkinler, kabihler.
KIBLEGÂH: f. Kıble tarafı. Kıblenin bulunduğu yer.
KIDAH: Temrensiz ok.
KIMAH: Sudan başını kaldırmak.
KISSAHÂN: f. Hikâye söyliyen, kıssa ve masal anlatan.
KIYAS-I FUKAHA: Hakkında açıkça âyet ve hadis bulunmayan mes'elelere dâir; ilim ve irfanda allâme ve mütebahhir, ilmi ile amelde ve Sünnet-i Seniyyeye ittiba ve imtisalde, ibadet ve taatta, takva ve verada, züht, azimet ve riyazetle, terakki ve taâli eden müctehid fukaha tarafından kıyas ile verilen hüküm.
KIYMET-AGÂH: f. Kıymetten anlar, değer bilir.
KİBRİT-İ AHMER: Kırmızı kibrit. * Cisimleri altun hâline koyacak derecede te'sirli olduğu söylenen şey. İksir. * Tas: Mürşid. Kıymeti çok yüksek olan.
KİFAH: Din için muharebe.
KİNEGÂH: f. Savaş meydanı, muharebe alanı, harp sahası.
KİNEHÂH: f. İntikam ve öc almak istiyen. Müntakim, kinci.
KİŞAH: Davarın böğrüne yapılan işaret.
KİYAH: f. Ot.
KİYAHBESTE: f. Ot bitmiş, ot yetişmiş.
KÖHNEBAHAR: Sonbahar.
KUDAHİS: Bahâdır, kahraman, şucâ.
KUDRET-İ İLÂHİYE: Allah'ın kudreti.(Cenab-ı Hakk'ın kudret, ilim, iradesi; şemsin ziyâsı gibi bütün mevcudata âmm ve şâmil olup, hiçbir şeyle müvazene edilemez; Arş-ı Azama taalluk ettikleri gibi, zerrelere de taalluk ederler. Cenab-ı Hak, şems ve kameri halkettiği gibi, sineğin gözünü de O halketmiştir. Cenab-ı Hak; kâinatta vaz'ettiği yüksek mizan gibi, hurdebinî hayvanların bağırsaklarında da pek ince ve lâtif bir nizam vaz'etmiştir. Semadaki ecramı birbiriyle rabteden câzibe-i umumî kanunu gibi, cevahir-i ferdi de, yani zerratı da o kanunun bir misliyle nazmetmiştir. Sanki bu zerrat âlemi, o semavî âleme küçük bir misaldir. Hülâsa, aczin müdahalesi ile, kudret mertebeleri ayrılır. Aczi mümteni' olan kudretçe; büyük, küçük birdir.Kudret-i Ezeliye, en evvel eşyanın melekût, yani içyüzüne taalluk eder. bu yüz ise, alelumum güzel ve şeffaftır. Evet, şems ve kamerin yüzleri parlak olduğu gibi, gecenin ve bulutların da iç yüzleri ziyadardır. İ.İ.)
KUFAHİR (KUFÂHİRÎ): Büyük ve iri cüsseli kimse.
KUNAH: Çomak.
KURDAH: Maymun.
KURUN-U ÂHİRE: Son asırlar. İstanbul'un Fatih Sultan Mehmed tarafından zaptedildiğinden sonraki zaman. Hicri 857, Mi. 1453 yılından sonraki devir.
KÛTAH: (Kuteh) Kısa, boysuz.
KÛTAH-ÂSTİN: f. Aslında kötü olduğu hâlde iyi gibi görünen kimse.
KÛTAH-BÎN: f. Neticeyi göremiyen, basiretsiz, kısa görüşlü.
KÛTAHTER: f. Pek kısa, çok ufak.
KÛTAH-TERİN: f. En çok kısa.
KUVVE-İ VÂHİME: Vehim ve hayâl duygusu. Kuruntu hâssesi.
KUVVE-İ ZAHRİYE: Yardımcı ve imdatçı kuvvet.
KUVVET-ÜZ ZAHR: Arka veren kuvvet. Yardımcı, imdadcı kuvvet. Geriden gelen yardımcı. * İcabında arkadan yardımcı olacak asker kuvveti. İmdâda hazır asker.
KUZAH: Mevzi ismi. * şeytan ismi. (Bak: Kuzeh)
KÜLAH: Takke. Kalpak. Baş örtüsü. * Kazıkların toprağa girmesini kolaylaştırmak için uçlarına geçirilen huni şeklindeki demir gömlek.
KÜMAHE: f. Nazarlık.
KÜSAHA: Süprüntü.
LAAHLÂKÎ: Ahlâk dışı. Terbiye hârici.
LAANALLAH: Allah lânet etsin.
LAFAHR: Fahirsiz. İftiharsız. İftihar etmeksizin. * Fahrolmasın.
LAFZ-I ALLAH (LAFZULLAH): Allah isminin lâfzı.
LAFZ-I VÂHİD: Tek söz.
LAFZ-I ZÂHİR: İbaresi işitilmekle ancak bilinen, yâni söyleyenin maksadı düşünülmeye muhtaç olmadan derhal mânâsı anlaşılan sözdür. Bunun zıddına hafi denir.
LAFZULLAH: Allah lâfzı. (Bu kelime Kur'ân-ı Kerimde 2806 defa zikredilmiştir. Bu lâfız bütün "sıfat-ı kemâliyeyi" tazammun eden bir sadeftir.)
LAH': (Gövde) sülpük ve sarkık olmak.
LAHA: f. Yama.
LAHA: Boş ve faydasız sözler konuşmak. * Ekmeği ıslatıp yemek. * Gıda. * Aldatıp kandırmak. * Karnın sarkık ve sülpük olması.
LAHAMET: Semizlik, etlilik, şişmanlık.
LAHAN: Bozulup kokmak.
LÂHAVLE: (Lâhavle ve lâkuvvete illâ billâhil-aliyyil azim" cümlesinin kısaltılmışı ki, "Kuvvet ve kudret ancak Cenab-ı Allah'tadır." meâlinde olup bir belâ ve tehlike esnasında veya sabrın tükendiğini açıklamak için söylenir.
LÂHAYR: Uğursuz, hayırsız.
LÂHAYRE FİH: Bu işte hayır ve uğur yok.
LAHB: Sür'atle gitmek. * Eti kemikten ayırıp soymak.
LAHC: Dar olmak. * Bir nesne, kabında paslanıp çıkmamak.
LAHD (LUHD): (C.: Lühud) Mezar. Üstü yükseltilerek yapılan mezar. * Eğilmek. * Bir tarafına meyilli olan çukur.
LAHE: f. Yama.
LAHF: Örtmek, setr etmek.
LAHF: şiddetli vuruş.
LAHH: Göz yaşının çok olması.
LAHH: Ulaşmak, varmak. * Yağmuru kesilmeyen bulut.
LAHHAM: Kaz gibi büyük, başı kızıl, kanadı kara bir kuş. Vezega dedikleri keler.
LÂHIK: Yetişen, ulaşan, erişen. Eklenen, katılan. * Fık: Namaz başlangıcında imama uymuşken ayrılarak tekrar namaz bitmeden imama uyan.
LÂHIKA: Ek, ilâve, katılan şey. Zeyl. Sonradan ilâve edilen, eklenen.
LAHÎ: Oyuncu. * Boşuna ve mânasız eğlenen. Oyalayan.
LAHİ: (Bak: Lahâ')
LAHİB: Açık yol.
LAHİF: Zulüm görmüş, ıztırab ve sıkıntı çekmiş.
LAHİK: Yetişen, vâsıl olan, ulaşan. * İlâve olan, eklenen. * Sonradan tâyin edilen, yenisi. (Bak: Lâhık)
LAHİKE: (C.: Levâhik) Gr: Ek, ilâve. (Bak: Lâhıka)
LAHÎM: Semiz, etli, şişman.
LAHİM: Et yediren. * Devamlı olarak et yiyen.
LAHİME: Et yiyen hayvan.
LAHİN: Telâffuz esnasında hususan Kur'ân okurken yanlışlık yapan.
LAHİS: Susuzluk veya sıcaktan dolayı dilini çıkararak soluyan köpek.
LAHÎS: Örülmüş. Dizilmiş.
LAHÎS: Dar nesne.
LAHİYANE TA'ZİB: f. Oyun olsun diye zahmet vermek. Oynarcasına azab vermek.
LAHİZ: f. Sel suyu.
LAHÎZ: Benzer, misil, nazir.
LAHK: (Lehak) Geriden yetişmek, ardından yetiştirilmek. * Alüvyon. Liğ. Akarsuların taşımasıyla gelen maddeler.
LAHLAHA: Güzel kokuların karışmasından meydana gelen koku. * Güzel kokularla yapılan bir nevi macun.
LAHLAHANİYE: Pelteklik, kekemelik.
LAHM: Et. Her şeyin içi ve üzeri. * Bir işi sağlam kılmak. * Kırık şeyi kuyumcunun yapıştırması. Lehimlemek. * Bir yerde ilişip kalmak.
LAHM Ü ŞAHM: Et ve yağ.
LAHME: Et parçası.
LAHN: Güzel ve kaideli ses. * Nağme. * Kaideye uymayan yanlış okuyuş. * Usulüne uygun okumak. * Sadece muhatabın anlıyacağı şekilde remizle söz söylemek. * Meyl. * Fehmeylemek. * Lisan. * Lügat. Fetva. Mânâ. Mefhum.
LAHS: Yalamak.
LAHS (LİHÂS): Darlık. * Şiddet. * Meşakkat, zahmet.
LAHS: Gözün üst kapağının etli olması.
LAHT: f. Bir şeyin parçası, cüz'ü.
LAHT-I CİĞER: Ciğerden kopma.
LAHT: İri cüsseli kimse.
LAHUS: Uğursuz, meş'um.
LAHUT: İlâhî âlem. Uluhiyet âlemi. Ruhanî, manevî alem.
LAHUTÎ: Uluhiyet âlemine mensub ve müteallik olan. Sır âlemi. Gaybî âleme ait. Ruhanî âlemle alâkalı.
LAHUTİYAN: Uluhiyet âlemine girebilen melekler.
LAHV: Kabuğunu soymak.
LAHVA: Abes, bâtıl sözleri çok söyleyen, boş konuşan kadın. (Müz: Elhâ)
LAHY: Sakalın bittiği yer.
LAHZ: (Lahzân) Göz ucu ile bakma.
LAHZ: Ahlâkı yaramaz kimse.
LAHZA: Göz açıp kapayacak kadar kısa zaman. Bir an. En kısa zaman. Göz ucu ile bir bakış. Zaman.
LAKH (LAKÂH): Davar yüklü olmak.
LÂM-ÜT-TAHSİS VE TEMELLÜK: Ait olma ve sâhib bulunmayı bildirir. (Bak: Li)
LA'NETULLAH: "Allah lânet eylesin" mânâsında beddua.
LA'NETULLAHİ ALEYH: Allah'ın lâneti onun üzerine olsun.
LATENAHİ: Nihayetsiz. Sonsuz. Bitip tükenmeyen.
LATMAHÂR: f. Tokat yiyen. Şamar atılan kimse.
LÂVALLAH: Vallahi hayır.
LÂYETENAHÎ: Sonsuz. Nihayetsiz.
LÂYETENAHİYET: Lâyetenahilik, sonsuzluk, nihayetsizlik.
LEDE-T-TAHKİK: Tahkik olundukta.
LENG-FAHTE: f. Topal güvercin.
LERZEBAHŞ: f. Titreme veren, titreten.
LEŞKERGÂH: f. Ordu yeri.
LEVAHIK: (Lâhık. Lâhıka. C.) İlâveler, ekler. Lâhıkalar.
LEVH-İ MAHFUZ: Her şeyin hayatının ind-i İlâhîde yazılması. İlm-i İlâhînin bir ünvanı.
LEVH-İ MAHV: Mahvolma levhası, bir şeyin harab oluşu ve yıkılışını gösteren manzara.
LEVH-İ MAHV VE İSBAT: Bir tabirdir. Levh: Görünen ve ibret verici bir vaziyeti ifade eder. Mahv ise; o vaziyetin birden ortadan kalkması, mahvolmasını ifade eder. Gökyüzü bulutlarla kaplı, şimşek çakar, yağmur yağar bir levha halinde iken birden hava açılır, hiç bir şey yokmuş gibi, eski manzarayı mahvolmuş hâlde görürüz. Bu hale mahv diyoruz. Kudret-i İlâhî ile tekrar aynı eski hale gelmesi, havanın yağmurlu, bulutlu, şimşekli manzarasına dönmesi keyfiyyetine de İsbât diyoruz. Cenâb-ı Hakk'ın tekrar mahlukatı dirilteceğine bir işâret olarak bu vaziyete de İsbat deniyor, Cenab-ı Hak levhayı yazıyor, bozuyor.(...Hem zihayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek ve nüfusları rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi; cevvi, âdetâ bir hikmete binâen "levh-i mahv ve isbat" ve yazar, ifâde eder, sonra bozar tahtası" suretine çevirmekle, Senin faaliyyet-i kudretine işâret ve Senin vücuduna şehadet ettiği gibi, Senin merhametinle bulutlardan sağıp zihayatlara gönderilen rahmet dahi; mevzun, muntazam katreleri, kelimeleriyle, Senin vüs'at-ı rahmetine ve geniş şefkatine şehadet eder!... Ş.)
LEVVAH: Yakıcı ve bozucu.
Lİ-ECLİLLAH: Allah için, Allah rızası için. Allah rızası dairesinde.
Lİ-ECL-İT-TAHSİL: Okumak için, tahsil yapmak için.
LİKAH: (Lükuh. C.) Süt veren dişi develer.
LİKAULLAH: Allah'a kavuşmak. * Kıyamet günü, Cennet'te Allah'ı görmek.
LİLLAHİ: Allah için. Allah yoluna. Allah aşkına.
LİLLÂHİ-L HAMD: Ne kadar hamd ve şükürler varsa ve olmuşsa, cümlesi Allaha mahsustur, ona gider, ona âittir. (Bak: Hamd)
Lİ-MASLAHATİN: Maslahat için. İş icâbı.
LİSAN-I NAHVÎ: Arapçanın bir vasfı; intizam ve kaidelere, düsturlara bağlı belâgatlı dil.(...Amma nazariyat-ı diniyelerin mahfazaları olan elfazlar ise değiştirilmeye lüzum kalmaz. Çünkü nasihat ile ve sair tedris ve talim ve va'z ile o ihtiyaç mündefi' olur. Lisan-ı nahvi olan lisan-ı Arabînin camiiyyeti ve elfaz-ı Kur'aniyenin i'cazı öyle bir tarzdadır ki, kabil-i tercüme değildir. Belki muhaldir diyebilirim. Kimin şüphesi varsa i'câza dair Yirmibeşinci Söz'e müracaat etsin. M.)
LİSANULLAH: Allahın lisânı. Kur'an-ı Kerim.
Lİ-VECHİLLAH: Allah için. Allah nâmına, Allah aşkına.(Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız, Lillâh, Livechillâh, Lieclillâh rızâsı dâiresinde hareket ediniz, o zaman sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer. L.)
LU'BETGÂH: f. Oyun yeri. Sefih kimselerin eğlence yeri.
LÜBAHIYE: Mükemmel hilkatli kadın.
LÜFFAH: Kokulu geniş yapraklı bir ot.
LÜKKAH: Hoş kokulu bir ot.
LÜMAH (LİMÂH): Tokatla vurmak.
LERZEBAHŞ: f. Titreme veren, titreten.
LEŞKERGÂH: f. Ordu yeri.
Lİ-ECL-İL-MASLAHA: İş icabı, maslahat için.
MÂ-ÜL BAHR: Deniz suyu.
MAAHİD: (Ma'hed. C.) Buluşma yerleri. Anlaşma yapılan ve sözleşilen yerler.
MAAHU: Onunla beraber. Onunla.
MAAL-KERAHE: Kerih, çirkin, kötü olmakla beraber. Kerahetle beraber. Mekruh olarak.
MAANÎ-İ MÜTEZAHİME: Bir kelimenin çok mânaya gelip birbiri ile yarışma hâli.
MAAZALLAH: Allaha sığındık. Allah korusun.
MADAHİK: (Madhek. C.) Güldürücü ve komik kimseler. Soytarılar.
MAGFİRET-İ İLÂHİYE: Allah'ın mağfireti, affetmesi.
MAH: Mahveden. * Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) bazı kitablarda geçen bir ismidir. Nübüvvet ve risaletinin nuru, küfür karanlıklarını mahvettiğinden bu isim verilmiştir.
MAH: (Meh) f. Senenin onikide birisi. Yirmisekiz, yirmidokuz, otuz veya otuzbir günlük zaman. * Gökteki ay. Kamer.
MAH-İ TÂBÂN: (Meh-i tâbân) Parlayan ay. Parlak ay.
MAHABİB: (Mahbub. C.) Sevilen ve muhabbet edilenler. Mahbublar.
MAHABİR: (Mahber. C.) Mürekkep hokkaları.
MAHABİS: (Mahbes. C.) Ceza evleri, zindanlar. Hapishaneler.
MAHABİS: (Mahbus. C.) Hapsedilmişler, mahbuslar. Bir yere kapatılmış olanlar.
MAHABİZ: (Mahbeze. C.) Ekmekçi fırınları.
MAHACİR: (Mahcer. C.) Göz çukurları.
MAHACCE: Geniş yol.
MAHADİM: (Mahdum. C.) Mahdumlar, oğullar.
MAHAFET: Korku. Korkmak.
MAHAFETULLAH: Allah korkusu.
MAHAFFE: Mahfe. Deve veya katır üzerine konan ve içinde iki kişi oturabilecek yeri olan kapalı mahmil.
MAHAFİL: (Mahfil. C.) Mahfiller. * Toplantı yerleri. Oturulup görüşülecek yerler. * Büyük câmilerde eskiden hükümdarlara veya müezzinlere ayrılmış ve etrafı parmaklıklarla çevrilmiş olan yerler.
MAHAFİR: (Mihfer. C.) Beller, kazmalar.
MAHAK: Her arabî ayın son üç gecesi.
MAHAKİM: Mahkemeler.
MAHAKİM-İ ADLİYE: Adliye mahkemeleri.
MAHAKİM-İ ASKERİYE: Askerî mahkemeler.
MAHAKİM-İ ŞER'İYE: şer'î mahkemeler. şeriat mahkemeleri.
MAHAKK: Mehenk. Ayar taşı.
MA-HALAKALLAH: Allah'ın (C.C.) yarattığı ve halkettiği her şey. * Kalabalık, izdiham.
MAHALE: Çare, tedbir. * Hile.
MAHALİB: (Mahleb. C.) Yırtıcı hayvanların tırnakları, çengelli pençeleri.
MAHALL: Yer. Mekân. Cây.
MAHALL-İ SADAKA: Sadaka olarak verilen mal veya parayı şer'an almağa ehil olan kimse.
MAHALL-İ TEVARÜD: Vâsıl olunan yer. * Birisine yetişilen mahal.
MAHÂLL: (Mahall. C.) Yerler. Mekânlar.
MAHALLE: (C.: Mahallât) Şehir ve kasabaların bölündüğü parçalardan herbiri.
MAHALLETAN: Çömlek ve değirmen.
MAHALLÎ: Bir yere mahsus. Yerli.
MAHAMİD: (Mahmedet. C.) İyi ve güzel huylar. İyi hasletler. * Şükürler, senâlar, medihler. Şükür edilmeğe değer davranışlar.
MAHAMİL: Deve üzerine konan oturulacak sepetler. Mahmiller. * Kılınç bağ askıları. * İhtimâller.
MAHANE: f. Aylık maaş.
MAHARET: (Bak: Mehâret)
MAHARİB: (Mihrâb. C.) Mihrâblar.
MAHARİC: Çıkacak yerler. Huruc edecek yerler.
MAHARİC-İ HURUF: Gr: Ağızda harflerin çıktığı yerler.
MAHARİM: (Mahrem. C.) Mahrem olanlar. Haram olan şeyler.
MAHARİT: (Mahrut. C.) Mahruti şekilller. Koniler.
MAHAS: Udul etmek, dönmek.
MÂHASAL: Hâsıl olan, meydana gelen. * Netice, sonuç.
MÂHASAL-I ÖMR: Evlât. Çocuk. * Hayat boyunca çalışılarak vücuda getirilen eser veya elde edilen şey.
MAHASİN: (Mehâsin) İyilikler. İyi ahlâklar. * İnsanın vücudunda hüsün ve cemal yerleri. * Güzel tavırlar. * İnsanın yüzüne güzellik veren bıyık ve sakal.(İşte şu kâinat hadsiz mehasin-i maddiyesiyle bir ma'nevî ve ilmî mehasinin tereşşuhâtıdır. Ve o ilmî ve ma'nevî mehasin ve kemalât, elbette hadsiz bir sermedî hüsn ü cemalin ve kemalin cilveleridir. S.)
MAHASİN-İ AHLÂK: Ahlâk ve huy güzelliği.
MAHAŞŞE: Kıç, dübür, makad.
MAHATİM: (Mahtum. C.) Bağlanmış ve kilitlenmiş şeyler. * Mühürlenmiş şeyler.
MAHATT: Konak, menzil. Yolculuk esnâsında inilip durulacak yer.
MAHATTA: İstasyon.
MAHAVİF: (Mahuf. C.) Tehlikeli ve korkulu yerler.
MAHAVİR: (Mihver. C.) Mihverler, eksenler.
MAHAYİL: Alâmet, işaret. * (Mahile. C.) Hayâl eserleri.
MAHAZ: Su akacak yer. * Tıb: Doğum ağrısı. Doğum esnalarında gelen sancı.
MÂHÂZÂ: Bu nedir? * Bu değil.
MÂHÂZÂ KELÂM-ÜL-BEŞER: Bu, insan sözü, beşer kelâmı değildir.
MÂHAZAR: Daha evvelden hazır olan. Hazır olarak ne varsa.
MAHAZIR: (Mahzar. C.) Mahzarlar, mürâcaatlar. Umumi istidatlar.
MAHAZİ: Rezalet ve kepazelik sebebi olan kötü huylar.
MAHAZİL: (Mahzul. C.) Rezil ve kepaze olmuş kimseler.
MAHAZİN: (Mahzen. C.) Mahzenler, sığınaklar, bodrumlar.
MAHAZİR: (Mahzur. C.) Korkulacak ve sakınılacak şeyler. Maniler, engeller.
MAHAZZ: Kat'edecek, kesecek yer.
MAHBA: (C: Mehâbi) Elbise saklayacak mevzi. Kiler.
MAHBEL: Hayvanın gebelik zamanı.
MAH BE MAH: Aydan aya.
MAHBER: (Mahbere) Mürekkep hokkası. Divit.
MAHBES: Hapishane. Hapsedilen yer. Cezaevi.
MAHBEZ: (C.: Mahâbiz) Ekmekçi dükkânı. Ekmekçi fırını.
MAHBUB: Muhabbet edilen. Sevilen.
MAHBUB-U HÜDÂ: Allah'ın sevgilisi. Hz. Muhammed Mustafa (A.S.M.)
MAHBUB-U LİGAYRİHÎ: Faydalarından veya başkası sebebi ile sevilen. Dolayısı ile sevilen.
MAHBUBAT: Sevilenler. Sevgililer.
MAHBUBE: (Hubb. dan) Sevilmiş veya sevilen kadın. Muhabbet edilen kadın veya kız. * Vaktiyle çok kıymetli ve pahalı olan lâle cinsinden bir çiçek.
MAHBUBETÜN Lİ-ZÂTİHÂ: Zâtı için sevilen. Kendi zâtında sevgili olan.
MAHBUBİYYET: Sevilen olmak. Mahbub olmaklık. Sevilecek hâlde bulunuş. (Cenab-ı Hakk'ın kullarını her çeşit nimetler ile besleyip yetiştirmesi ve ihtiyaçlarına cevap vermesi; onları sevdiğini ve mahbubiyyetini gösteriyor.)
MAHBUK: Katı, şiddetli, şedid.
MAHBUN: Kıtlık için saklanan şey. * Edb: İkinci harfi düşürülmüş vezin.
MAHBUS: Hapsedilmiş olan.
MAHBUSHANE: f. Cezaevi, hapishâne, zindan.
MAHBUSÎN: (Mahbus. C.) Hapsolunmuş kimseler. Bir yere kapatılmış olanlar.
MAHBUSİYET: Hapislik, mahbusluk. Hapis kalınan müddet.
MAHC: Soymak. * Yontmak.
MAHC: Cima etmek. * Kovayı azıcık çekip yine dolsun diye suya vurmak.
MAHCAH: Lâyık olacak mevzi.
MAHCER: Ev, hane. Hususi yer. * Göz çukuru.
MAHCİR: (C: Mehâcir) Göz çukuru. * Gözün çevre yanı. Yüzde perde varken gözden ve etrafından görünen yerler. * Bahçe.
MAHCUB: Utanan. Utangaç. * Perdeli, örtülü. Kapalı. * A'ma. * Yaşmak veya perde ile mestur olan.
MAHCUBÂNE: f. Utanarak, utanmış bir hâlde. Sıkılganlıkla.
MAHCUBE: Namuslu ve utangaç kadın veya kız. Sıkılgan kadın. * Kapı ardına konulan ağaç.
MAHCUBİYET: Utangaçlık, sıkılganlık, mahcubluk.
MAHCUC: Kasdolunmuş olan. * Çok gidilip gelinen. * Delil ve bürhanla isbat edilmiş olan. * Mekke-i Mükerreme'nin bir adı. * Kendi yerine hacca gidilmiş olan.
MAHCUCUN ANH: (Bak: İhcac)
MAHCUR: (Hacr. den) Huk: Hacir altına alınmış, malını kullanmaktan men' edilmiş, hacredilmiş.
MAHCUZ: (Hacz. den) Huk: Hacz edilmiş. Mahkeme kararıyla rehin altına alınmış.
MAHÇE: f. Minare, kubbe, sancak gibi şeylerin başına konulan hilâl.
MAHÇEHRE: f. Ay yüzlü. (Aslı: Mâhçihre'dir.)
MAHDEM: Baldırın köstek takacak yeri.
MAHDU': Hileye aldanmış olan. Kandırılmış kimse. * Boyun damarı kesilmiş kişi.
MAHDUD: Sınırlanmış, çevrilmiş. Az sayılı. Hududlanmış.
MAHDUDİYET: Sınırlılık. Darlık.
MAHDUD: Dikeni kesilmiş ağaç.
MAHDUD: Tesviye edilmiş. Silinmiş, düzgün. * Meyvesi çok olup da dalları eğilmiş.
MAHDUM: Oğul. Evlâd. * Kendisine hizmet olunan. Efendi.
MAHDUMİYET: Mahdumluk, oğulluk, evlâtlık. * Efendilik.
MAHDURE: Örtülü ve kapalı kadın veya kız.
MAHDUŞ: Vesveselendirilmiş, kuşkulandırılmış. * Tırmalanmış.
MAHE: f. Matkap, burgu.
MAHFAS: Yuva.
MAHFAZA: (Hıfz. dan) Küçük kutu, kap. Zarf.
MAHFED: (C: Mehâfid) İkamet yeri. Oturulan yer. * Bir renk cinsi.
MAHFEL: (C: Mehâfil) Dernek yeri.
MAHFÎ: Gizli, saklı.
MAHFİL: (C.: Mahâfil) Toplanılacak yer. Toplantı ve görüşme yeri. * Büyük câmilerde eskiden pâdişahlara veya müezzinlere ayrılmış olan etrâfı parmaklıklarla çevrilmiş yüksekçe yer.
MAHFİYYEN: Gizlice. Gizli ve saklı olarak.
MAHFUF: Zarar gelmesin diye etrafı çevrili, kuşatılmış.
MAHFUK: Hafakanlı, ikide bir yüreği oynıyan.
MAHFUR: Kazılmış toprak. Hafriyat olunmuş.
MAHFUZ: Alçalmış veya alçatılmış.
MAHFUZ: (Hıfz. dan) Hıfzolunmuş, saklanılmış. * Ezberlenmiş. Hafızaya alınmış. * Korunup gözetilmiş. * Gizlenmiş, saklanmış.
MAHFUZAT: (Mahfuz. C.) Mahfuz olunmuş, gizlenilmiş şeyler. * Hıfzedilip ezberlenmiş şeyler.
MAHFUZEN: Polis veya jandarma gibi resmi bir muhafaza altında olarak.
MAHFUZ LİMAN: Bütün rüzgarlara kapalı olan ve her türlü hâllerde emniyet ile barınmağa müsâit bulunan limanlar.
MAHH: Yumurtanın akı.
MAHICİYY: Palan vurdukları at.
MAHIK: (Mahk. dan) Yok eden. Silen. Ortadan kaldıran.
MAHIZ: (C: Muhaz) Ağrısı tutmuş hâmile kadın.
MAHİ: f. Balık. Semek.
MAHİ: (Mahv. den) Yok eden, mahveden, perişan eden.
MAHİ-İ EMRAZ: Hastalıkları yok eden.
MAHİC: Sâfi, saf, katıksız.
MAHİDAN: f. Balık havuzu.
MAHİFÜRUŞ: f. Balık satan. Balıkçı.
MAHİGİR: f. Balık tutan. Balık yakalayan. Balık avlayan.
MAHİHAR: f. Balık yiyen. Balık avlayan, balıkçıl.
MAHİLE: (C.: Mahâyil) Düşünmeğe sebebiyet veren işaret, alâmet.
MAHİN: (C.: Mihne-Mihan) Hizmetkâr.
MAHİR: Becerikli, hünerli, san'atkâr.
MAHİRANE: f. Ustaca, ustalıkla, maharetle.
MAHÎS: Kaçacak yer. Kaçamak. * Kurtulmak.
MAHİYAN: (Mâh. C.) Aylar. * (Mâhî. C.) Balıklar, semekler.
MAHİYANE: f. Ay hesabıyla verilen ücret. Aylık.
MAHİYAT: Mahiyetler. Esaslar. Hakikatlar. İç yüzleri.
MAHİYET: Bir şeyin içyüzü, aslı, esası. Bir şeyin neden ibâret olduğu, künhü, esası, hakikatı. (Mâhiyet, hakikatten daha umumidir. Hakikat, mevcudatta, mahiyet ise, hem mevcudat hem ma'dumatta müstameldir.) (L.N.)(İnsanın kıymetini tayin eden, mahiyetidir. Mahiyetin değeri ise, himmeti nisbetindedir. Himmet ise, hedef ittihaz ettiği maksadın derece-i ehemmiyetine bakar. İ.İ.)
MAHİYET-İ CÂMİA: Çok vasıfları içinde toplayan mahiyet. (Bak: Himmet)
MAHİYYE: Aylık.
MAHÎZ: Hayız hali zamanı. (Bak: Hayız)
MAHÎZA: (C: Mehâyız) Hayız bezi.
MAHK: Gidermek. * İptal etmek, saymamak. * Eksik, noksan.
MAHK: İnat etmek. * Birbirini tutup çekmek.
MAHKEDE: İkamet mevzii, oturulan yer.
MAHKEME: (Hüküm. den) Dâvaların görülüp hükme, karara bağlandığı yer. İcra-yı adalet için çalışan resmî daire.
MAHKEME-İ EVKAF: İkinci meşrutiyetin ilânından sonra evkaf müfettişliği dairesine verilen ad.
MAHKEME-İ KÜBRA: Öldükten sonra, âhiretteki ve Allah (C.C.) huzurundaki mahkeme. Bütün insanların muhakemesinin huzur-u İlâhiyede yapılacağı yer.
MAHKEME-İ NİZAMİYE: Adliye mahkemeleri. Temyiz mahkemeleri ile hukuk ve ceza mahkemeleri.
MAHKEME-İ ŞER'İYYE: şeriat mahkemesi. şeriat hükümlerine göre dâvalara bakan mahkeme.
MAHKEME-İ TEMYİZ: Adliye mahkemelerince verilen karar ve hükümlerin son inceleme ve tahkik mercii olan yüksek mahkeme.
MAHKEME-İ UZMA: Büyük mahkeme. Mahkeme-i Kübra.
MAHKÎ: Hikâye olunmuş. Anlatılmış. Rivayet olunmuş olan.
MAHKİYYUN ANH: Kendisinden bahsedilen, kendisinden anlatılan.
MAHKUD: Hased edilen, hased olunan.
MAHKUK: Hakkedilmiş. Sert bir şey üzerine sert kalemle kazılarak yazılmış.
MAHKÛM: Aleyhinde hüküm verilmiş olan. Dâvayı kaybedip cezalanan. * Birisinin hükmü altında bulunan. * Zorunda ve mecburiyetinde olma. Katlanma.
MAHKÛMUN-ALEYH: Kendi aleyhinde hüküm verilmiş olan.
MAHKÛMUN-BİH: Kendisi hakkında hüküm verilmiş olan.
MAHKÛMUN-LEH: Dâvayı kazanmış olan. Lehine hükmolunan.
MAHKUN: Suçsuz, masum.
MAHKUN-UD-DEM: Fık: Katli lâzım olmayan kimse.
MAHKUR: (Bak: Muhakkar)
MAHL: Kıtlık, kaht.
MAHLAS: Nâm. Lâkab. Bazı muharrirlerde olduğu gibi, isme ilâve edilen başka bir isim. * Halâs olacak, kurtulacak yer.
MAHLASNAME: şiir söylemeye yeni başlayan bir şâire, usta şâir tarafından mahlas verildiğine dair yazılan manzume.
MAHLEB: Bal. * Süt sağacak kap. * Bir cins ot.
MAHLEB: (C: Mahâlib) Kedi, arslan gibi hayvanların pençesi.
MAHLECE: (C: Mehâlic) Hallaçların yün ve pamuk attıkları yer.
MAHLEFE: Söğütlük.
MAHLU: Hal' edilmiş. Tahtından indirilmiş padişah. * Reddedilmiş olan.
MAHLUB: Sağılmış hayvan.
MAHLUC: (Pamuk gibi) Atılmış, hallaçlanmış.
MAHLUCE: Rey ve fikri doğru olmak.
MAHLUF: Yemin etme, and içme, kasem etme.
MAHLUF-ÜN ALEYH: Hakkında yemin edilen husus.
MAHLUK: Traş olmuş.
MAHLUK: Yaratılmış. Yoktan var edilmiş olan.
MAHLUKA: Başkasının olup da benimsenen manzum parça.
MAHLUKAT: (Mahluk. C.) Yaratılmışlar. Mahluklar. Allah'ın yarattığı şeyler.(Şu mahlukat, İzn-i İlâhi ile, zaman nehrinde mütemadiyen akıyor. Alem-i gaybdan gönderiliyor, âlem-i şehadette vücud-u zâhiri giydiriliyor. Sonra âlem-i gayba muntazaman yağıyor. İniyor. M.)
MAHLUL: Çözülmüş, dağılmış. Hallolmuş, erimiş. * Murisi ölen sahipsiz mal. Mirasçısı bulunmayıp hükümete kalan miras.
MAHLUL-U MUFASSAL: Tapu usulüne ait bir tâbir olup, köyler ve mezarlar tımarıydı. Berat ile verilirdi.
MAHLUL-U SIRF: Fık: Hakk-ı intikal ve hakk-ı tapu sahibi bırakmaksızın mutasarrıfının vefatiyle mahlul kalan arazi.
MAHLUL: Delinmiş. * Öbür tarafına işlenmiş olan şey.
MAHLULAT: Mirasçısı olmadığı için evkâfa veya hükümete kalan miraslar.
MAHLULİYET: Mahlul olma hali, mahlulluk.
MAHLUT: (Halt. dan) Karıştırılmış. Katılmış. Karışık.
MAHLUTA: Bulgurla karışık mercimek çorbası.
MAHMASA: Azlık. * Açlıktan zayıf düşme.
MAHMEL: Üzerine yük konulan şey.
MAHMİ: Korunan, himaye gören. Hıfzolan.
MAHMİDET: (C.: Mahâmid) Övme, senâ etme, medhetme.
MAHMİDETSÂZ: f. Senâ ve medheden.
MAHMİL: Harameyne hacı kafilesi ile birlikte gönderilen hediyeler. * Deve üzerine konulan sepet. Mahfe. Sürre. * Bir ibareye hamledilen mâna ihtimâllerinden her birisi.
MAHMİL-İ ŞERİF: Mekke ve Medine'ye, sürre namiyle gönderilen hediye ve paraların yüklendiği vasıta.
MAHMİYE: (Himâye. den) Bir şeyi koruma, muhafaza ve himâye etme. * (Muhâfazalı) büyük şehir.
MAHMUD: Medh olmaya müstehak, medhe lâyık. Öğülmüş, medh ü senâ olunmuş. * Peygamberimizin isimlerindendir. * Tar: Ebrehe'nin Kâbeyi yıkmak için getirdiği filin adı.
MAHMUD-U BİL-ITLAK: Her cihetle ve bütün hallerde medhe ve hamde elyak olan Cenab-ı Hak.(Hiç mümkün müdür ki: Bir baharı halk edemiyen ve bütün meyveleri icad edemiyen ve yeryüzünde sikkeleri bir olan bütün elmaları inşa edemeyen; onların bir misal-i musaggarı olan bir elmayı halk edip o elmayı ni'met olarak birisine yedirsin, şükrünü kazansın, Mahmud-u Bilıtlak'a hamd noktasında iştirak etsin. Hâşâ! M.)
MAHMUD-ÜL HİSÂL: İyi ahlâk sahibi.
MAHMUD-ÜŞ ŞİYEM: Medhedilecek huylara sâhib olan. Beğenilen ve takdir edilen hasletler kendinde bulunan.
MAHMUDİYE: Sultan 2. Mahmud adına yapılan ve kalyon büyüklüğünde olan eski bir harp gemisi. * Sultan 1. Mahmud zamanında basılan 23 ayar altın. * Sultan 2. Mahmud zamanında basılan ve yirmibeş gümüş kuruş değerinde olan ince altın sikke.
MAHMUL: Yüklenilmiş. Hamlolunmuş. Bir şey arkasına yüklenmiş olan. Üzerine alınmış. * Gr: Bir cümlede fâile yükletilen işi, oluşu veya hâli gösteren fiil. * Man: Müsned, haber. "İnsan nâtık" cümlesinde "İnsan" mevzu, "nâtık" mahmuldur.
MAHMULE: Yük. Hamule.
MAHMULEN: Mahmul olarak, yüklü olarak.
MAHMUM: Hummaya, sıtmaya tutulmuş. Sıtmalı olan. Ateşli olan. Mecnun. Saçma sapan konuşan.
MAHMUMANE: f. Sayıklarcasına, sayıklıyarak. * Ateşler içinde, ateşli olarak.
MAHMUR: (Hamr. dan) Sarhoşluğun verdiği sersemlik. * Uyku basmış ağırlaşmış göz. Baygın göz.
MAHMURANE: f. Baygın bir şekilde. Mahmurcasına.
MAHMUZ: Oksitlenmiş, hamızlanmış.
MAHMUZ: (Mihmaz. dan) Binilen hayvanın sür'atini arttırmak maksadıyla dürtme için potin yahut çizmenin ökçesine takılan demirden yapılmış âlet. * Kovanların çerçevelerine peteği tesbit etmek için kullanılan mâden tekerlekçik. * Bir yapıyı veya duvarı, dıştan beslemek için kullanılan destek, payanda. * Bir köprünün ayaklarının uç kısmında çıkıntı yapan taş kütlesi. * Düşman gemisinin bordasına girmek ve onu batırmak için bazı eski harp gemilerinin ön tarafında bulunan, ileriye doğru uzanmış takviyeli kısım.
MAHN: Kuyudan su çıkarmak. * İmtihan etmek. * Bahşiş vermek. * Vurmak.
MAHN: Cima etmek. * Ağlamak. * Kuyudan su çekmek. * Uzun boylu adam.
MAHNAK: Boğazın boğacak yeri.
MAHNİYE: (C: Mehâni) Derenin dar ve kısık yeri.
MAHNUK: Boğulmuş. Boğazı sıkılmış. Boğuk.
MAHNUKAN: Boğazı sıkılarak, boğulmuş olarak.
MAHNUN: Sar'alı. Cin taifesi dokunmuş hasta. Mecnun.
MAHPARE: f. Pek güzel kimse. * Ay parçası.
MAHPERVER: f. Mehtaplı.
MAHPEYKER: (Bak: Mehpeyker)
MAHR (MUHUR): (C: Mevâhır) Yarmak. * Yükseltmek. * Rüzgârın çıkardığı gürültü.
MAHRA: Değerli ve itibarlı insan. * Uygun, münâsib ve elverişli şey.
MAHRAB: (C: Mehârib) Cenk edecek, dövüşülecek yer.
MAHREC: Çıkacak yer. * Ses ve harflerin ağızdan çıktıkları yer. * Mat: Bayağı kesirde çizginin altındaki sayı. (Payda) * Hususi bir meslek için adam yetiştirmeğe mahsus mekteb ve dâire. (Meselâ: Mekteb-i fünun-u harbiye zâbit mahrecidir.) * Tarik-i ilmiyede büyük bir pâyeye vesile-i irtika addolunan bir rütbe. * Mevleviyet. * Dahilde çıkarılan mahsulât ve emtianın sarfı için hariç memlekette bulunan mahal.
MAHREF: Bostan. Hurmalık. * Yemiş sepeti.
MAHREFE: Yol.
MAHREK: (Mahrak) Yakılacak yer. Bir şeyin yandığı yer.
MAHREK: Koz: Bir gezegenin bir devrede üzerinden gittiği farzedilen dâirevi hat, hareket yeri. Mermi yolu.
MAHREK-İ SENEVÎ: Bir seyyarenin, bağlı olduğu kürenin etrafında dönmesiyle hâsıl olan farazî daire.
MAHREM: Gizli. * Dince ve şer'an müsaade olunmayan. * Birisinin hususi hâllerine ait gizli sır. * Nikâh düşmeyen, evlenilmesi haram olan yakın akraba. (Baba, dede, anne, nine, erkek ve kızkardeş, amca, dayı, hala ve teyzeler arasında bir neseb yakınlığı, bir ebedî mahremiyet vardır. Bunlar arasında nikâh asla caiz değildir.) * Çok samimi ve içli-dışlı olan kimse.
MAHREM-İ ESRAR: Gizli sırlara vakıf olan çok yakın kimse. Gizli sır söyleyen kimse.
MAHREM: İki dağ arasındaki yol.
MAHREMAN: (Mahrem. C.) Sırlar. Gizli şeyler. Esrar. * Sırdaşlar.
MAHREMANE: f. Gizli ve saklı olarak. Mahrem bir tarzda.
MAHREMİYYET: Gizlilik. Mahrem olma hali.
MAHRU: (C.: Mâhruyân) f. Ay yüzlü. Yüzü ay gibi parlak olan. Güzel.
MAHRUB: Mahrum edilmiş. Elinden varı yoğu alınmış. Bomboş bırakılmış.
MAHRUB: Harabedilmiş, dağıtılmış.
MAHRUF: Toplanılmış devşirilmiş meyve.
MAHRUK: Yanan. Yanmış.
MAHRUK-UL FUAD: Yüreği yanık.
MAHRUKAT: Yakılacak madde. Yanan şeyler.
MAHRUKAT-I MÂYİA: Akaryakıt.
MAHRUM: Maddi veya manevi nimetlerden uzak kalmak. * Malı bereket bulmaz olan bedbaht. Felâhtan nasibsiz olan. * İffetinden dolayı zengin zannedildiğinden sadakadan mahrum olan.
MAHRUMANE: Mahrumcasına. Bahtsız ve nasipsizcesine.
MAHRUMİYYET: Elde edemeyiş. Yokluk. Mahrumluk. İstediğini elde edememe.
MAHRUR: Hararetli. Ateşli. İçi hararetli olan.
MAHRURÂNE: f. Ateşli ateşli. Hararetli bir surette.
MAHRUS: Himâye edilen. Korunan. Gözetilen.
MAHRUS: Hırsla istenilmiş.
MAHRUSA: Büyük şehir.
MAHRUT: Geo: Tabanı daire olup, yan kenarları bir noktada birleşen geometrik şekil, koni.
MAHRUTÎ: Mahrut şeklinde olan. Altı daire ve üstü sivrilerek bir noktada birleşen, huni şeklinde olan. Konik.
MAHRUTİYYET: Mahrutilik, konik olma hâli.
MAHRUT: Kasnı denilen zamkın ağacı.
MAHRUYAN: f. Güzeller, ay yüzlüler. * Mc: Veliler. Allah'a itaatten ayrılmayan manevî güzellik sâhibi kimseler.
MAHRUZ: Kepâze, rezil, rüsvay, aşağılık, âdi. İtibarsız.
MAHS: Hayaları çıkarılmış. İğdiş edilmiş.
MAHS: Hâlis olmak, saf ve katışıksız olmak.
MAHSAD: Ekini biçilmiş yer.
MAHSEBE: şüphe etme, şüphelenme, sanma.
MAHSER: Huy, tabiat.
MAHSUB: Sayılmış. Hesaplanmış. Hesabına kaydedilmiş. * Bir zata mensub kabul edilen.
MAHSUBÂT: (Mahsub. C.) Hesab edilmiş olanlar. Hesaba dahil edilmişler.
MAHSUBEN: Hesaplanarak. Hesaplı olarak. Hesabına kaydedilerek.
MAHSUBİYET: Mahsubluk, mensubluk.
MAHSUB: Kızamık çıkarmış kişi.
MAHSUD: Kendine hased edilen. Kıskanılan kimse.
MAHSUD: Biçilmiş ekin. * Ekini biçilmiş tarla.
MAHSUF: Husufa uğramış. Gölgelenmiş. Perdelenmiş.
MAHSUL: Husul bulan. Hâsıl olan. * Elde edilen şeyler. * Toprak ve hayvanlardan elde edilen şey.
MAHSULÂT: (Mahsul. C.) Mahsuller. Hâsılat. Tarladan, bahçeden veya hayvanlardan elde edilen gıda maddeleri.
MAHSULÂT-I ARZİYE: Toprak mahsulleri.
MAHSULÂT-I SINÂİYE: Endüstri mahsulleri.
MAHSULDAR: f. Verimli, bereketli. Mahsul veren.
MAHSUN: İstihkâmlı. Kuvvetlendirilmiş. Sarp, sağlam ve metin kılınmış.
MAHSUR: Fersiz göz. Yorulmuş, uzun uzadıya bakmaktan donuklaşmış ve göremez olmuş göz.
MAHSUR: Etrafı çevrilmiş. Muhasara altına alınmış. Hasrolunmuş. Hududlanmış. Kuşatılmış.
MAHSUS: Duyulmuş. Hissedilmiş. Derk olunmuş. Duyulan. * Aşikâr, belli, zâhir, meydanda.
MAHSUS: Ayrılmış, tâyin edilmiş. * Herkese âit olmayıp bazılara âit olmuş olan. Yalnız birine âid olan. Hususileşmiş. Müstakil. * Bile bile, istiyerek. * Yalandan, şakadan, lâtife olarak.
MAHSUSA: Mahsus, hususi.
MAHSUSAT: Gözle görülen, hisle anlaşılan şeyler. (Ma'kulât'ın zıddı)
MAHSUSEN: Ayrıca, bile bile, mahsus olarak.
MAHSUSİYET: Mahsusluk. Hususi olma hâli.
MAHŞ: Yakmak.
MAHŞER: Toplanma yeri. Kıyametten sonra insanların tekrar dirilip toplanmaları ve toplandıkları yer. Haşir meydanı. * Çok kalabalık.
MAHŞER-İ ACÂİB: Herkesi hayrete sevkeden toplanma. Veya toplanma yeri. * Hayret edilecek harika şeylerin bulunduğu yer.
MAHŞUB: Kesilmeye elverişli olmadan kesilen ağaç.
MAHŞUD: Toplanmış. Yığılmış.
MAHŞUR: Toplanmış.
MAHŞUŞ: Kuru ot.
MAHŞUŞ: (Haşşe. den) İçine girilmiş. * Buğzedilmiş. * Gizlice bir şey verilmiş. * Karalanmış.
MAHŞÜV: Fazla. * İçi doldurulmuş.
MAHT: şiddetli.
MAHT: Çıkarmak. * Çekmek.
MAHTAB: (Bak: Mehtâb)
MAHTAB: (C: Mehâtıb) Odun yığacak yer, odunluk.
MAHTAM: (C: Mehâtım) Burun.
MAHTELEF-EL MELEVAN: Gece ve gündüzün ihtilâfı ve değişmesi müddetince.
MAHTİD: Kişinin durduğu mekân.
MAHTUBE: Evlenmek için istenilen kadın.
MAHTUM: Mühürlenmiş. Damgalanmış. * Kilitlenmiş. * Bağlanmış.
MAHTUMANE: f. Bir kitabı hatmettikten sonra verilen ziyafet.
MAHTUN: Sünnet olunmuş. Hitan edilmiş.
MAHTUR: (Hatar. dan) Hatara, tehlikeye yakın. * Düşünme. Fikir ve endişe.
MAHTUT: (Mahtute) Çizilmiş. Çizgilenmiş. Yazılmış.
MAHUDANE: Bir ot adı.
MAHUF: Korkulu. Tehlikeli.
MAHULE: Kocası ölmüş kadın.
MAHUR: f. Kumarhâne. Meyhâne.
MAHUZA: Temiz. İtibarlı, şerefli, asil. * Saf, hâlis, katıksız.
MAHV: Harab olma. Yıkılma. Ortadan kalkma. Çökme. Bozulma. * Tas: Beşeri noksanlıklardan kurtuluş hâli.
MAHV VE SEKİR: Fenafillâh makamında kendi varlığını hiç görmek ve bu mânevi hâlin zevk ve te'sirinden ruhi bir coşkunlukla kendinden geçme hâli.
MAHVA: Secdede karnını uyluklarından çekip ayıran kimse.
MAHVAR: f. Ay gibi.
MAHVARE: f. Aylık maaş.
MAHVE: Kuzey rüzgârı.
MAHVEŞ: f. Ay gibi.
MAHVİYYET: Alçak gönüllülük. Tevâzu. Kendi kusurunu bilip kendine haddinden fazla kıymet vermemek. Tevâzu içinde olmak.
MAHY: Gidermek.
MAHYA: Hayat. Canlılık.
MAHYA: Ramazanlarda, kandillerde veya bayramlarda çifte minâreli olan camilerde iki minare arasına gerilen ipe asılmak suretiyle ışıklarla yazılan yazı veya yapılan resim. * Dam çatısında iki eğik sathın birleştiği çizgi ve buradaki aralığı kapatmak için kullanılan uzunca, oluk biçiminde kiremit.
MAHYANE: f. Aylık. Aydan aya verilen maaş.
MAHYERE: Muhayyerlik, beğenip seçmede serbestlik.
MAHZ: Safi ve hâlis. Katıksız. Sırf. Hâs. Hulus ile muhabbet. * Tâ kendisi. * Sadece. * Su katılmamış hâlis süt.
MAHZ-I EDEB: Edebin ta kendisi. Sırf terbiye ve edeb.
MAHZ-I HİKEM: Akıllılığın ve filozofluğun ta kendisi. Hikmetlerin ta kendisi.
MAHZ-I KERAMET: Tam bir keramet gibi. Kerametin ta kendisi.
MAHZ: Yoğurdu çalkalayıp yağını almak.
MAHZ: Nikâh.
MAHZA: Ancak. Yalnız. Tek. * Sâde. Hâlis. Katıksız. Tam.
MAHZAN: Ancak. Yalnız. Sadece. Tek.
MAHZANE: Güvercinlik.
MAHZAR: (Huzur. dan) Hazır olma. Gösteriş, görünüş. * Huzur yeri. Büyük bir insanın önü. * Birçok kimse tarafından imzalı dilekçe. * Mahkeme sicili.
MAHZEM: (C.: Mehazim) Atın kolan yeri.
MAHZEN: Hazine ve define gibi şeyleri koyacak yer. * Erzak yeri. * Bodrum. Yeraltı.
MAHZEN: Yalnız, ancak, tek.
MAHZÎ: Kepâzelik ve rüsvaylığa sebep olan huy. Rezil olmağa sebebiyet veren kötü huy.
MAHZU': Boyun eğmiş.
MAHZUB: Boyanmış.
MAHZUD: (Mahdud) Silinmiş, tesviye edilmiş. * Düzgün. * Meyvesinin çokluğundan dalları basıp bükülmüş.
MAHZUF: Silinmiş. * Yerinden düşürülmüş. Kaldırılmış. Hazfolunmuş. * Edb: Noktasız harflerle yazılmış olan. (Bak: Mücerred)
MAHZUL: Hakir. Kıymetsiz. Perişan. Hor. Rüsvay.
MAHZULEN: Hakir, kepaze, rezil ve rüsvay olarak.
MAHZUM: Burnunun halkasıyla tutulan sığır ve deve. * Her delinmiş nesne.
MAHZUN: Hazinede saklanan şey.
MAHZUN: Tasalı. Kederli. Hüzünlü. Gamlı.
MAHZUNANE: f. Kederlice, düşünceli, üzgünce.
MAHZUNİYET: Mahzunluk. Kederli ve kaygılı oluş. Üzüntülü olma.
MAHZUR: Hazer edilecek şey. Özür. Korkulacak şey. Müsaade olmayan. Mâni. Çekinilecek şey.
MAHZUR: (Hazr. dan) Haram. Memnu şey. Yasak olan şey.
MAHZURAT: Yasaklar. Mâniler. Haram şeyler.
MAHZURAT: Hazer edilip korunulacak şeyler. Yasak olanlar. Engeller.
MAHZURE: Çekinme, sakınma, içtinâb etme. * Cidâl, muharebe.
MAHZURE: (C.: Mahzurât) Şer'an yasaklanmış olan şey. Men ve haram edilmiş şey.
MAHZUZ: Memnun. Hoşnud. Zevkli. Hoşlanmış. Hazzetmiş.
MAHZUZÂT: Hoşa giden şeyler. Hazlar.
MAHZUZİYET: Mahzuzluk, hoşlanma, hoşa gitme.
MAİŞETGÂH: f. Maişet yeri. Geçim te'min edilen yer.
MAKAM-I İBRAHİM: (Bak: Kâbe)
MAKAM-I MAHMUD: (Şefaat-ı Uzmâ) En yüksek şefaat makamı. Peygamberimizin (A.S.M.) kavuşacağı, Allah tarafından vaad edilen makam. $ Cenab-ı Hak va'dettiği halde, her ezan ve kametten sonra edilen mervî duada $ deniliyor; bütün ümmet o va'di ifa etmek için dua ederler. Bunun sırr-ı hikmeti nedir?Bu kadar tekrar ile kat'i verilecek olan bir şeyin vermesini istemesinin sırr-ı hikmeti şudur: İstenilen şey, meselâ Makam-ı Mahmud bir uçtur. Pek büyük ve binler Makam-ı Mahmud gibi mühim hakikatları ihtiva eden bir hakikat-ı âzamın bir dalıdır. Ve hilkat-ı kâinatın en büyük neticesinin bir meyvesidir. Ve ucu ve dalı ve o meyveyi duâ ile istemek ise; dolayısiyle o hakikat-ı umumiye-i uzmanın tahakkukunu ve vücud bulmasını ve o şecere-i hilkatın en büyük dalı olan âlem-i bâkinin gelmesini ve tahakkukunu ve kâinatın en büyük neticesi olan haşir ve kıyametin tahakkukunu ve dâr-ı saadetin açılmasını istemektir. Ve o istemekle, dâr-ı saadetin ve Cennet'in en mühim bir sebeb-i vücudu olan ubudiyet-i beşeriyeye ve daavât-ı insaniyyeye kendisi dahi iştirak etmektir. Ve bu kadar hadsiz derecede azim bir maksad için, bu hadsiz duâlar dahi azdır. Hem Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a Makam-ı Mahmud verilmesi, umum ümmete şefaat-ı kübrasına işarettir. Hem o, bütün ümmetinin saadetiyle alâkadardır. Onun için hadsiz salâvat ve rahmet duâlarını bütün ümmetten istemesi ayn-i hikmettir. ş.)
MAKBAH: (C: Mekâbih) Çirkin olmak. Çirkin olacak yer.
MAKBAHA: (C.: Makabih) Kabih, yakışıksız ve çirkin hareket.
MAKBUL-ÜŞ ŞAHÂDE: Şahâdeti kabul edilen. Şahidliği kabul edilmiş olan.
MAKHUR-U KAHR-İ İLÂHÎ: Allah'ın gazabına uğramış. Allah'ın kahrıyla kahrolmuş.
MALİŞGÂH: f. Yüz sürülecek yer.
MA'MULÂT-I DÂHİLİYE: Dâhilî mamulat. Memlekette yerli olarak yapılan şeyler.
MANAHNÜ FÎH: Üzerinde durduğumuz, bahsini ettiğimiz mes'ele. Hakkında konuştuğumuz.
MA'RAZGÂH: Arzolunan yer, sergi.
MA'RİFETULLAH: Masnuat-ı İlâhiyeyi ve Kur'âni hakikatleri tefekkür ve tahsil ile veya lütf-i İlâhi ile kalbi inkişâf ve basirete sâhib olmak. Esmâ-i İlâhiyyeyi tanımak. İlâhi hakikatlara vukufiyet. Her işte Allah rızâsına en uygun hareket tarzını bilip amel etmek. (Ma'rifetin zıddı; inkârdır. İlmin zıddı ise; cehildir.) (Bak: Vicdan-İrfân)(Muhyiddin-i Arabi, Fahreddin-i Râzi'ye mektubunda demiş: "Allah'ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır." Bu ne demektir? Maksad nedir soruyor?Usul-üd-din imamları ve ulema-i ilm-i Kelâmın akaide dair ve vücud-u Vâcib-ül-Vücud ve Tevhid-i İlâhiye dair beyanatları, Muhyiddin-i Arabi'nin nazarında kâfi gelmediği için, İlm-i Kelâm'ın imamlarından Fahreddin-i Râzi'ye öyle demiş.Evet, İlm-i Kelâm vasıtasiyle kazanılan Mârifet-i İlâhiye, mârifet-i kâmile ve huzur-u tam vermiyor. Kur'an-ı Mu'ciz-il Beyan'ın tarzında olduğu vakit, hem mârifet-i tâmmeyi verir; hem huzur-u etemmi kazandırır ki, inşâallah, Risale-i Nur'un bütün eczaları, o Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın cadde-i nurânisinde birer elektrik lâmbası hizmetini görüyorlar.Hem, Muhyiddin-i Arabi'nin nazarına, Fahreddin-i Râzi'nin İlm-i Kelâm vâsıtasiyle aldığı mârifetullah ne kadar noksan görülüyor; öyle de; tasavvuf mesleğiyle alınan mârifet dahi, Kur'an-ı Hakim'den doğrudan doğruya veraset-i Nübüvvet sırriyle alınan mârifete nisbeten o kadar noksandır. Çünki: Muhyiddin-i Arabi mesleği, huzur-u dâimiyi kazanmak için $ deyip, kâinatın vücudunu inkâr edecek bir tarza kadar gelmiş. Ve sâirleri ise, yine huzur-u dâimiyi kazanmak için $ deyip, kâinatı nisyan-ı mutlak altına almak gibi, acib bir tarza girmişler. Kur'an-ı Hakim'den alınan mârifet ise, huzur-u dâimiyi vermekle beraber, ne kâinatı mahkum-u adem eder, ne de nisyan-ı mutlakta hapseder. Belki, başıbozukluktan çıkarıp, Cenâb-ı Hak nâmına istihdam eder. Herşey mir'at-ı mârifet olur. Sa'di-i Şirazi'nin dediği gibi: $ Herşeyde Cenâb-ı Hakk'ın mârifetine bir pencere açar.Bâzı Sözlerde ulema-i İlm-i Kelâm'ın mesleğiyle, Kur'andan alınan minhâc-ı hakikinin farkları hakkında şöyle bir temsil söylemişiz ki; meselâ: Bir su getirmek için, bâzıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir; tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmağa ehil olanlar, zahmetsiz herbir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de: Ulema-i İlm-i Kelâm, esbabı, nihayet-i âlemde teselsül ve devrin muhâliyeti ile kesip, sonra Vâcib-ül Vücud'un vücudunu onunla isbat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Amma Kur'an-ı Hakim'in minhâc-ı hakikisi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Her bir âyeti, birer Asâ-yı Musâ gibi nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor. $ düsturunu, herşeye okutturuyor.Hem imân yalnız ilim ile değil, imânda çok letâifin hisseleri var. Nasılki: Bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlim ile gelen mesâil-i imâniye dahi, akıl midesine girdikten sonra derecata göre ruh, kalb, sır, nefis ve hâkezâ.. letâif, kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır. İşte Muhyiddin-i Arabi, Fahreddin-i Râziye bu noktayı ihtar ediyor. M.)
MARZÎ-İ İLÂHÎ: Cenab-ı Hakk'ın rızasına uygun işler.
MASAHA: Sıhhat mevzii. * Kamer, ay.
MASBAH: Doğacak zaman ve yer.
MASLAHAT: İş, mes'ele. * Sulh yolu. * Fayda, maksad, keyfiyet. (Zıddı; mefsedettir)
MASLAHAT-I MÜRSELE: Şeriat tarafından ne itibar ve ne de ibtâl ve ilgâ edildiği mâlum olmayan bir mes'elenin maslahat üzere fakihler tarafından hükümlendirilmesi.
MASLAHATBÎN: f. İş yapabilen. İş görmesini bilen.
MASLAHATGÜZÂR: f. İş bilir. * Elçi vekili. Elçi namına işleri tâkible vazifeli kimse.
MASLAHATKÂRÂNE: f. Maslahata, işe ve maksada uygun surette.
MASLAHATŞİNÂS: f. İşten anlıyan, iş bilen.
MASNU-U VÂHİD: Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) (bir tek olan) san'at eseri.
MAŞAALLAH: Allah'ın istediği gibi. * Allah korusun, Allah saklasın (meâlinde duâdır.)
MATAHİR: (Mathare. C.) Mataralar, su kapları. * Gusülhâneler. İçinde yıkanılıp temizlenilecek yerler.
MATBAH(A): Mutbah. Yemek pişirilen yer.
MATBAH-I ÂMİRE: Saray mutfağı.
MATBAHA-İ KUDRET: Cenab-ı Hakk'ın âşikâr kuvvet ve kudreti ile bahçe, bağ, tarla ve bostan gibi yerlerde pişmiş gibi hazır gıda maddelerinin yetiştiği yer. Kudret mutbahı.
MATEAHHAR: (Mâ-teahhar) Sonra gelen. Sonradan gelen.
MATLAB-I DİL-HAH: Gönlün isteği, arzu, maksad.
MATMAH: Tamâh olunan şey, hırsla göz dikilerek bakılan şey veya yer.
MATMAH-I CİHANÎ: Bütün herkese ait tamah olunan ve büyük istekle üzerine bakılan şey.
MATMAH-I NAZAR: Hırsla bakılan şey.
MATRAH: (C: Matârih) (Tarh. dan) Mahal, yer. * Tarh olunacak şey, tarh edilecek nesne. * Bir şey atılan yer.
MAZAHİR: (Mazhar. C.) Mazharlar. Eşyanın görüldüğü, çıktığı yerler. * Nâil olmalar. * Şereflenmeler.
MA'ZERETHÂH: f. Özür dileyen. Afvedilmesini isteyen.
MAZRAHÎ: Akbaba. * Ulu, şerefli kimse. * Her beyaz nesne.
MEAHİZ: (Me'haz. C.) Me'hazler. Bir şeyin çıktığı veya alındığı yerler. Kaynaklar.
MEBAHİS: Bahisler. Mebhaslar. * Araştırma yerleri.
MEBAHİS-İ İLMİYE: İlmi bahisler.
MABTAHA: (C: Mebâtıh) Kavun karpuz ekecek yer.
MECHUL-ÜL AHVAL: Kimin nesi olduğu bilinmeyen kimse.
MECMUAT-ÜL AHZAB: Şeyh Ahmed Ziyaeddin-i Gümüşhanevî'nin üç ciltlik bir duâ mecmuası.
MEDAHEK: (Bak: Madhek-Mudhike)
MEDAHİL: (Medhal. C.) Girişler. Girilecek yerler.
MEDAR-I FAHR: İftihara sebeb olan. Övmeğe vesile.
MEDAYİH-İ BÂHİRE: Çok açıktan birisini veya bir şeyi övmek, medhetmek.
MEDDAH: (Mübalâga ile) Çok çok medheden, sena eden. * Edb: Taklidli hikâyelerle halkı eğlendiren hikâyeci.
MEDEDHÂH: f. Meded isteyen, yardım bekleyen.
MEDEDHÂHÎ: f. Meded arayıcılık, yardım isteyicilik.
MEFAHİM: Mefhumlar. Anlaşılan şeyler. Anlaşılan mânâ ve mefhumlar.
MEFAHİR: İftihar edilecek, övünülecek şeyler. Mefharetler.
MEFAHİS: (Mefhas. C.) Kuş yuvaları.
MEFRAH: Kuluçka çıkarma yeri. Folluk.
MEFSAH: Geniş olacak yer.
MEFSAH: Bozma. * Feshedecek, bozacak yer.
MEFTAH: Hazine.
MEFZAHA: Rezilliğe ve kepâzeliğe sebebiyet veren şey.
MEHAH: Tazelik, güzellik.
MEHBİT-İ VAHY: Vahyin indiği kimse. Vahyin ineceği yer. Münzel-i aleyh.
MEKAHİL: (Mikhal, mikhel ve mükhüle. C.) Göze sürme çekecek âletler, miller.
MEKÂRİM-İ AHLÂK: Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ahlâkına ve onun sünnet-i seniyesine ittiba ve imtisâl edenlerin ahlâkı.
MEL'ABEGÂH: f. Oyun oynanan yer. Mel'abe yeri.
MELAH: f. Çekirge.
MELAH: Atın ayağında olan verem.
MELAHA (MÜLUHA): Tuzluluk. * Güzellik.
MELAHA (MÜLUHA): Tatsızlık, tuzsuzluk.
MELAHAT: Yüz güzelliği. Cemal. * Tuzluluk. Tuzlu su.
MELAHİ: Oyunlar, eğlenceler. Cümbüşler.
MELAHİDE: Mülhidler. Dinsizler. İmânsızlar.
MELAHİF: (Milhaf ve Milhafe. C.) Sarınacak veya bürünecek şeyler. Yorganlar.
MELAHİM: Muharebe ve cenk yerleri. (Bak: Melhame)
MELLAH: (C.: Mellâhân-Mellâhin-Mellâhun) Gemici. Kaptan. Denizci.
MELLAH: Dalkavukluk eden, yaltaklanan. Tez tez yürüyen, hızlı yürüyen.
MELLAHA: Tuz çıkan yer.
MELLAHAN: (Mellâh. C.) Kaptanlar, denizciler, gemiciler.
MELLAHÎN: (Mellâh. C.) Denizciler, gemiciler, kaptanlar.
MELLAHE: Tuzla.
MEMERR-ÜL MAHLUKAT: Mahlukatın geçtiği yer. Dünya.
MEMLAHA: (Milh. den) Tuz çıkarılan yer. Tuzla.
MENAH: f. Geniş, bol, ferâh. * Dar.
MENAHE: (C.: Menâih) (Nevha. dan) Ölü için ağlanacak yer. Mâtemhâne.
MENAHİ: (Nehi. C.) Menedilmiş şeyler. Şer'an yasak edilmiş olan şeyler.
MENAHİC: (Minhac-Menhec. C.) Açık ve geniş yollar. Bilinen büyük yollar.
MENAHİC-İ HÜKEMÂ: Hakîmlerin, ilm-i kelâm âlimlerinin meslekleri ve gittikleri mânevi yollar.
MENAHİL: (Menhel. C.) Durak yerleri. Durulacak sulak yerler. * Hayvan sulanan yerler.
MENAHİR: (Menhar. C.) Hayvan kesilecek yerler. Hayvan boğazlıyacak yerler. Mezbahaneler.
MENAHİR: (Menhir. C.) Burun delikleri.
MENAHİS: (Minhas. C.) Uğursuz şeyler.
MENAHİT: (Minhat. C.) (Tahta veya taş) yontma âletleri.
MENAHİZ: (Minhaz. C.) Burun delikleri.
MENATIK-I DUŞİZE-İ TAHAYYÜL: Tahayyülün bâkir mıntıkaları.
MENFAATBAHŞ: f. Faydalı, yararlı. Menfaat ve fayda veren.
MENZİLGÂH: f. Konak. Yer. Ev. Bir müddet durulan yer.
MERAH: Yer. Mekân. * Sevinç. * Rahat edilecek yer. * Meşhur bir nahiv kitabının ismi.
MERAH: (C.: Merahân) Aşırı derecede sevinme.
MERAHİL: (Merhale. C.) Menziller, merhaleler, konaklar, duraklar.
MERAHİL-İ BAÎDE: Uzak konaklar. Uzak menziller.
MERAHİLPEYMA: f. Seyyah, yolcu. Seyahat eden kimse.
MERAHİM: (Merhamet. C.) Acımalar, merhametler.
MERAHİM: (Merhem. C.) Merhemler.
MERAKİB-İ BAHRİYE: Vapur, gemi, tekne, kayık vs. gibi deniz nakil vâsıtaları.
MERAMBAHŞ: f. Bir kimseye isteyip arzuladığı şeyi veren.
MERHAMETBAHŞ: f. Merhamet eden. Merhametli.
MERHAMETPENAH: f. Merhametli.
MERMAHUR: Bir cins güzel koku.
MERRE-İ VÂHİDE: Bir defa. Bir kere.
MERVAHA: (C.: Merâvih) Ova, çöl. Her tarafından rüzgâr esen yer.
MESAH (MÜSUHA): Yemeğin tatsız ve tuzsuz olması.
MESAHA: Genişlik. * Genişlik ölçme.
MESAHİF: Sahifeler. Kitap sahifeleri. * Kur'anlar. Mushaflar.
MESBAH: Doğacak yer ve zaman. Tulu' edecek yer. Tulu' edecek vakit.
MESİREGÂH: f. Seyir yeri. Seyrangâh.
MESLAH: Mezbaha. Davar kesilen yer.
MESLAH: (C.: Mesâlih) Tulu decek yer, doğacak yer. * Bir şey gözetecek yüksek yer.
MESLAHA: Sınır kalesi. Derbent.
MESRAH: (C.: Mesârih) Çayırlık, otlak, mer'a.
MESSAH: Ölçü âletleriyle arazi ölçen. Mühendis. * (Mesh. den) Uğuşturan, mesheden. Masaj yapan. Dellâk.
MESTÎ-BAHŞ: f. Sarhoşluk veren, sarhoş edici. Bayıltıcı.
MEŞAHAT: (Bak: Müşahha)
MEŞAHİD: Meşhedler. Şehidlikler. * İnsanların toplanacağı yerler.
MEŞAHİR: Meşherler. Teşhir olunan yerler.
MEŞAHÎR: Meşhurlar. Çok kimselerce tanınanlar.
MEŞAHİR-İ ÜDEBÂ: Meşhur edibler.
MEŞEGÂH: f. Meşelik. Meşe ağaçlarının bulunduğu yer.
MEŞHERGÂH: f. San'at-ı İlâhiyyenin gösterildiği yer, yeryüzü. * Teşhir yeri. Sergi.
MEŞİET-İ HÂSSA-İ İLÂHİYYE: Allah'a ait, O'na mahsus meşiet, dilek, arzu ve işler.
MEŞLAH: Meşlehe. Maşlah. Altı üstü bir olan ve kol yerine yarıkları bulunan bir çeşit elbise.
METBU-U MÜFAHHAM: Hükümdar. Padişah.
MEVAHIF: Zayıf deve.
MEVAHİB: Hibe olunan şeyler. Karşılıksız verilenler. (Bak: Mevhube)
MEVAHİB: Mevhibeler. İhsanlar, bahşişler.
MEVAHİB-İ KUDRET: Cenab-ı Hakkın verdiği nimetler.
MEVAHİR: Yararak akıp gidenler. (Denizdeki gemi gibi)
MEVCUDAT-I BAHARİYE: Bahar mevsimindeki renk renk, çeşit çeşit varlıklar.
MEVHİBE-İ İLÂHİYE: Cenab-ı Hakk'ın ihsan ve hediyesi.
MEVT-İ AHMER: Kızıl ölüm. Kanlı ölüm. Öldürülmek. * Tas: Nefse karşı koymak.
MEVZU-U BAHS: Kendisinden bahsedilen. Bahis konusu.
MEYDAN-I MAHŞER: Mahşer meydanı.
MEYL-İ TAHADDÎ: Meydan okuma meyli. Üstünlüğünü göstermek fikri.
MEYL-ÜT TAHRİB: Bozma ve yıkma isteği, meyli.
MEZAHİB: Mezhebler. İslâm itikadı ve amel hususunda esas ittihaz olunan yollar. (Bak: Müctehid)
MEZAHİB-İ ERBAA: Dört mezheb. (Bak: Mezheb)
MEZAHİM: Zahmetler. Sıkıntılar. Belâlar.
MEZAHİM-İ HÂZIRA: Bu zamandaki belâlar, zorluklar, anarşik hadiseler. İçtimâi zorluklar.
MEZAHİR: Şereflenmeler. Mazharlar. Eşyanın göründüğü yerler. Eşyanın görünen tarafları. Zâhir ve meşhud olanlar. (Bak: Müzâhir)
MEZAHİR: Çiçekli yerler.
MEZBAHA: Hayvanları kesecek yer.
MEZZAH: Lâtifeci, şakacı.
MISBAH: Kandil. Çıra. Meş'ale. Lâmba. (Aya, güneşe, yıldızlara ve mecâzen de Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) bu isim verilmiştir.)Sabah ve sabahat maddesinden ism-i âlettir ki; sabah gibi lâtif ve kuvvetli aydınlık veren lâmba demektir. (E.T.)
MISBAH-ÜL MESHUR: Sabahlayan, sabahlamış.
MİBNAH: Heybe.
MİCDAH: (C: Mecâdih) Kavut karıştırdıkları ağaç. * Menazil-i Kamerden bir yıldız.
MİFTAH: Açan âlet. Anahtar. Kilidleri açan anahtar.
MİHAH: (Muhh. C.) Beyinler. * İlikler.
MİHNETGÂH: f. Keder, gam ve mihnet çekilen yer. * Mc: Dünya.
MİHŞAH: (C.: Mehâşi) Kaba kilim.
MİKSAHA: (C.: Mekâsih) Süpürge.
MİKYAS-ÜR RİYAH: Rüzgâr hızını tâyin eden âlet.
MİL-İ BAHRÎ: İngiliz deniz mili. (1852 metre)
MİLAH: (Milh. C.) Milhler, tuzlar.
MİLAHAT: Gemicilik. Gemicilik bilgisi.
MİLSAH: (C.: Melâsıh) Keten tarağı.
MİLVAH: Tuzak yanında koydukları kuş. * Semiz olmayan hayvan.
MİMSAH: Yalancı.
MİMSAHA: Adi basacak nesne. * Yüz silecek mendil.
MİNFAH: (C.: Menâfih) Körük.
MİN-HAYSÜ-LAYAHTESİB: Hesab edilmedik ve umulmadık yerden veya kadar (mânasında).
MİNKAR-I MAHRUT: Gagaları konik biçimde ve kuvvetli olan kuşlar. (Serçe, karga gibi)
MİN-TARAFİLLAH: Allah tarafından. Cenâb-ı Hakk'ın emriyle.
MİRAH: Sürur, neşat, sevinç.
MİR-AHUR: f. Sarayda at işlerine bakan memurun ünvanıdır.
MİRGAH: Kaymak alacak âlet.
MİRŞAH: (Mirşaha) Süzgeç.
MİRŞAHA: Eyer altına konulan keçeyi davardan almak.
MİRVAHA: (C.: Merâvih) (Rih. den) Yelpaze.
MİRVAHA CÜNBÂN: f. Yelpaze sallıyan.
MİRZAH: (C: Merâzıh) Çekirdek ve ona benzer şeyleri dövüp ezdikleri taş.
MİRZAH: Üzüm çubuğunu yerden kaldırıp bağlayıp sardıkları ağaç.
MİSAHA: Ölçmek, miktarını bilmek.
MİSBAH: Lâmba. (Bak: Mısbah)
MİSBAH: Yüzgeç.
MİSBAH-I SADRÎ: Göğüs yüzgeçi.
MİSBAH-I ZENEBÎ: Balıkların kuyruğu.
MİSLAH: Ham iken hurması dökülen hurma ağacı.
MİSMAR-I ÂHENİN: Demir kazık.
MİSTAH: Yatık bardak. * Çadır direği. * Hurma yayıp kuruttukları yer.
MİŞVARGÂH: f. Gösteri yeri. * Pehlivanların güreştikleri saha. * At pazarı. Satılık atların koşturulduğu meydan.
MİYAH: (Mâ. C.) Sular.
MİYAH-I CÂRİYE: Akar sular.
MİYAH-I HÂRRE: Kaplıca suları gibi olan sıcak sular.
MİYAH-I MALİHE: Tuzlu sular.
MİYAH-I MERRE: Acı sular.
MİZAH: Şaka, lâtife. * Edb: Bâzı düşünceleri nükte, şaka veya takılmalarla süsleyip anlatan bir yazı çeşidi. Hoş, nükteli söz. (Zıddı ciddiyettir)
MİZAHÎ: Mizahlı, eğlenceli.
MİZAH-NÜVİS: f. Eğlenceli mizahlı yazılar yazan.
MİZBAH: Bıçak.
MUAHAT: Kardeşlik edinme.
MUAHED: Zimmi kâfir.
MUAHEDAT: (Muâhede. C.) Muâhedeler, antlaşmalar.
MUAHEDE: Karşılıklı yeminleşme, anlaşma. Devletler arasında andlaşma.
MUAHEDE-İ İTTİFAKİYYE: Bir savaş çıktığında birbirlerini desteklemek üzere iki veya daha fazla devletler arasında yapılan andlaşma.
MUAHEDE-İ TİCARÎ: Yalnız ticâret işleriyle alâkalı olmak üzere devletler arasında yapılan andlaşma.
MUAHEDE-NAME: f. Ahdleşmenin yazıldığı ve imzalandığı kâğıt.
MUAHEZ: Muâheze olunan. Tenkid edilen, çekiştirilen.
MUAHEZAT: (Muâheze. C.) (Ahz. den) Tenkid ve itirazlar. * Azarlama ve paylamalar. Çıkışmalar.
MUAHEZE: Azarlama. Çıkışma. Darılma. Alay eder tarzda karşısındakini küçümseme. Tenkid.
MUAHEZEKÂR: f. Tenkid ve itiraz edici. * Azarlayıp çıkışan. Paylayan.
MUAHHAR: Sonraya bırakılmış, te'hir edilmiş, geriye bırakılmış. Sonradan.
MUAHHAREN: Sonradan, bilâhare. Muahhar olarak.
MUAHİD: Andlaşma yapanlardan her biri. Yeminli ve anlaşmalı olanlardan her biri. * İslâm hükümetine vergi ödeyerek kendini himâye ettiren gayr-ı müslim. (Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) Arab müşriklerinden muâhid ve halifleri vardı, beraber harbe giderlerdi.)
MUAHİZ: (Ahz. den) Çekiştiren, muâheze eden. Tenkid edip itiraz eden.
MUBAH: (İbâhe. den) İşlenmesinde sevab ve günah olmayan şey. * Fık: Yapılması ve yapılmaması şer'an câiz bulunan şey. (Yemek, içmek, uyumak gibi.)
MUBAHASE: (Bak: Mübâhese)
MUBAHAT: (Mubah. C.) Mübahlar. Günahı, sevabı olmayan, işlemesi ne haram, ne de helâl olan şeyler.
MUBAHHAL: Cimri, tamahkâr, pinti.
MUBAHHAR: Tütsülenmiş. * Buhar hâline gelmiş, buharlanmış.
MUCİB-İ İSTİKRAH: Nefrete, sevmemeye sebeb olan.
MU'CİZAT-I AHMEDİYE (A.S.M.): Hz. Muhammed'in (A.S.M.) mu'cizeleri. (Bak: Mu'cize)
MUFAHHAM: Büyüklük kazanmış, kerem sahibi, itibarlı, azim, büyük.
MUFAHHAM: (Fahm. dan) Kömürleşmiş, kömür halini almış.
MUGAYLANGÂH: f. Dünya.
MUHABBETULLAH: Cenab-ı Hakk'a karşı beslenen ihlâslı sevgi.(...Sende, senin nefsine olan şedid muhabbetin O'nun zâtına karşı muhabbet-i zâtiyedir ki, sen su-i istimal edip kendi zâtına sarfediyorsun. Öyle ise, nefsindeki eneyi yırt, hüveyi göster. Ve kâinata dağınık bütün muhabbetlerin, O'nun esmâ ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir. Sen su-i istimal etmişsin, cezasını da çekiyorsun. Çünkü yerinde sarfolunmayan bir muhabbet-i gayr-i meşruanın cezası, merhametsiz bir musibettir. Rahman-ür-Rahim ismiyle hurilerle müzeyyen Cennet gibi senin bütün arzularına câmi' bir meskeni, senin cismani hevesatına ihzar eden ve sair esmâsiyle senin ruhun, kalbin, sırrın, aklın ve sair letâifin arzularını tatmin edecek ebedi ihsanatını, o cennette sana müheyya eden ve her bir isminde mânevi çok hazine-i ihsan ve kerem bulunan bir Mahbub-u Ezelinin, elbette bir zerre muhabbeti, kâinata bedel olabilir. Kâinat O'nun bir cüz'i tecelli-i muhabbetine bedel olamaz. S.)(Velâyet yollarının ve tarikat şubelerinin en mühim esası ihlâsdır. Çünkü, ihlâs ile hafi şirklerden halâs olur. İhlâsı kazanmıyan, o yollarda gezemez ve o yolların en keskin kuvveti, muhabbettir. Evet muhabbet; mahbubunda bahaneler aramaz ve kusurlarını görmek istemez. Ve kemâline delâlet eden zayıf emâreleri, kavi hüccetler hükmünde görür. Dâima mahbubuna tarafdardır.İşte bu sırra binaendir ki, muhabbet ayağı ile marifetullaha teveccüh eden zâtlar şübehata ve itirâzata kulak vermezler, ucuz kurtulurlar. Binler şeytan toplansa, onların mahbub-u hakikisinin kemâline işaret eden bir emareyi, onların nazarında ibtal edemez. Eğer muhabbet olmazsa, o vakit kendi nefsi ve şeytanı ve harici şeytanların ettikleri itirazât içinde çok çırpınacak. Kahramancasına bir metanet ve kuvvet-i imân ve dikkat-ı nazar lâzımdır ki, kendisini kurtarsın.İşte bu sırra binaendir ki, umum meratib-i velâyette, mârifetullahtan gelen muhabbet, en mühim mâye ve iksirdir. Fakat muhabbetin bir vartası var ki, ubudiyyetin sırrı olan niyazdan, mahviyetten, naza ve dâvaya atlar, mizansız hareket eder. Mâsiva-yı İlâhiyeye teveccühü hengâmında, mâna-yı harfîden mâna-yı ismîye geçmesi ile, tiryak iken zehir olur. Yâni gayrullahı sevdiği vakit Cenab-ı Hak hesabına ve onun nâmına, onun bir âyine-i esmâsı olmak ciheti ile rabt-ı kalb etmek lâzım iken; bazan o zâtı o zât hesabına kendi kemâlât-ı şahsiyesi ve cemâl-i zâtîsi nâmına düşünüp, mâna-yı ismîyle sever. Allah'ı ve Peygamber'i düşünmeden yine onları sevebilir. Bu muhabbet, muhabbetullaha vesile değil, perde oluyor. Mâna-yı harfî ile olsa, muhabbetullaha vesile olur, belki cilvesidir denilebilir. M.)( $ âyetinde i'cazlı bir îcaz vardır. Çünki çok cümleler, bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir. Şöyleki: Şu âyet diyor ki: "Allah'a (Celle Celâluhu) imanınız varsa elbette Allah'ı seveceksiniz. Mâdem Allah'ı seversiniz, Allah'ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah'ın sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittiba etmektir. Ne vakit ona ittiba etseniz. Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allah'ı seversiniz, tâ ki, Allah da sizi sevsin". L.)
MUHAHA: Kemikten çıkan nesne.
MUHAVVİL-ÜL HAVLİ VE-L AHVÂL: Havli, kuvveti ve hâlleri değiştiren, başka şekle sokan Cenâb-ı Hak (C.C.)
MUHAYYEMGÂH: f. Ordu çadırlarının kurulduğu yer. Ordugâh.
MUHAZAH: Mukabele olmak, karşılık olmak.
MUHİT-İ NİGÂH: Göz çevresi.
MUKAHHİR: (Kahr. dan) Kahreden, tahkir eden, yok eden.
MUKMAH: Başını kaldırıp gözünü bir yere dikip duran kişi.
MUMAHELE: Hile etmek. * Oyunla aldatmak. Hilekârlık.
MURABAHA: Bir malı kâr ile satmak. * Bir miktar ilâve ederek ödünç para alıp vermek. * Fâiz ile para alıp vermek.
MURAHHAM: Kısaltma. * Son harfleri veya heceleri düşürülmüş.
MURAHHAS: Devlet veya herhangi bir teşekkül nâmına, salâhiyyetli olarak bir yere bir vazife ile gönderilen kimse. * Terhis edilen. İzin verilen. Tâlimat verilen kimse.
MURAHHASA: Ermeni piskoposu.
MURAHHASİYET: Murahhaslık, delegelik.
MURAHHİL: (Rıhlet. den) Bir yerden diğer bir yere göçüren. Terhil eden.
MUSAFAHA: El sıkışmak. Tokalaşmak. * Muhabbetini, arkadaşlığını, sevgisini izhar etmek.
MUSAHABAT: (Musahebe. C.) (Sohbet. den) Sohbetler, konuşup görüşmeler.
MUSAHEBE: Görüşmek, sohbet etmek. Arkadaşlık.
MUSAHERE: (Sıhr. dan) Evlenme ile meydana gelen akrabalık.
MUSAHHAF: Yanlışlıkla değiştirilmiş.
MUSAHHAH: Tashih edilmiş. Yanlışları düzeltilmiş.
MUSAHHAR: Teshir edilmiş. Ele geçirilmiş. Fethedilmiş. * İstenilen hâle konulmuş. * Birine bağlanmış.
MUSAHHİH: Tashih eden. Yanlışları düzelten.
MUSAHHİHÎN: (Musahhih. C.) Musahhihler, tashih işi ile uğraşanlar.
MUSAHHİN: (Sahn. den) Isıtan, ısıtıcı. Teshin eden.
MUSAHHİR: Teshir eden. Elde eden. Zabt eden. * İstenilen hâle koyan. * Birine bağlayan.
MUSAHHİR-ÜŞ ŞEMSİ VE-L KAMER: Güneş'i ve Ay'ı teshir eden, istediği şekilde idare eden Cenab-ı Hak (C.C.)
MUSAHÎ: Bir şeyin hâlisi. Seçilip ayrılmışı.
MUSAHİB: Beraber sohbet eden. Arkadaş. Arkadaşlık eden. Birlikte bulunan.
MUSAHİBE: Kadın musâhib. Kadın arkadaş.
MUSALAHA: Karşılıklı anlaşmak. Barışmak. Sulh akd etmek.
MUSALAHAT: (Musâlaha. C.) (Sulh. dan) Karşılıklı anlaşmalar. Barışlar.
MUSAMAHA: İyilikle, lütufla muamele. * İdare edip, kusuru görmezden gelme.
MUSARAHA: Aşikâr ve açık.
MUSARAHATEN: Aşikâr ve açık olarak.
MUSARRAH: Açıklanmış, izah edilmiş. * Aşikâr, açık, açıkça, belli.
MUSARRAHAN: Açık olarak. Sarih bir tarzda.
MUSATTAH(A): Satıh haline getirilmiş. Düz ve yassı hâle konulmuş olan. Satıhlandırılmış. Düzleştirilmiş.
MUSAYAHA: (Sayha. dan) Birbirine haykırıp çağırışma.
MUSFAH: Mâil olan, eğik.
MUSTALAH: Istılahlı. Garib ve az kullanılır kelime ve terimlerle dolu olup pek anlaşılmayan.
MUSTALAHÂT: (Mustalah. C.) Istılah haline getirilmiş kelimeler.
MUSTALAHÎ: Istılahlı konuşan.
MUTAHER: Temizlenmiş.
MUTAHERE: Temizleme.
MUTAHHAR: Temiz. Pâk. Kudsi, pâklanmış. Tâhir kılınmış. Mübârek. * Peygamberimizin (A.S.M.) bir ismi.
MUTAHHARA: (Müe.) Temizlenmiş. Kirleri giderilmiş.
MUTAHHEM: Hilkati yerli yerine tamam olup noksan olmayan. * Yuvarlak.
MUTAHHİR: Temizleyici. Temiz eden. * Fık: Hem kendi temiz, hem de temizleyici olan su.
MUTAHİR: Temizleyici.
MUTARAHA: Birbirine söz söyleme.
MUTATAHHİR: Pâk. Günah işlemekten teberri ve imtina eden, çekinen. Temiz kılınmış.
MUVAHAT: (Uhuvvet. den) Birbirini kardeşliğe kabul etme. Kardeş etme.
MUVAHEBE: Çok bağışlama.
MUVAHHAD(E): (Vahdet. den) Bir ve tek hâle konmuş.
MUVAHHİD: Allah'ın birliğine inanan. Tevhid eden. * Birleştirici olan.
MUVAHHİDÂNE: f. Muvahhide yakışır surette.
MUVAHHİDÛN (MUVAHHİDÎN): Muvahhidler. Bir Allah'a inanıp, birliğe çalışanlar. Birleyici olanlar.
MUVAHHİŞ: Vahşet veren. Vahşileştiren. Korkutan. Korkutup ürküten.
MUVAŞŞAH: (Vişâh. dan) Süslenmiş, süslü.
MUVAZZAH: Açıklanmış. İzahı yapılmış. Açık, anlaşılır şekilde.
MUVAZZAHAN: Açıklanarak. Etraflı ve açık şekilde izah olarak.
MUZAHAT: Bir şeye benzeme.
MUZAHERE(T): Birbirine yardım etmek. * Arka olma, destek olma.
MUZAHHİR: Öğle vaktinde gelen.
MUZAHÎ: Benzeyen, benzeyici.
MUZAHRAFAT: (Bak: Müzahrafât)
MUZMAHİL: Çökmüş. Darmadağın olmuş. Perişan olmuş.
MUZTAHİD: Arslan. * Kahredici. * Cefâ eden.
MÜBAH: (Bak: Mubah)
MÜBAHASAT: (Mübâhese. C.) Mübâheseler. Bir şeye dâir iki veya daha fazla kimsenin kendi aralarında yaptıkları konuşmalar.* Bahse girişmeler. İddiâlı ve karşılıklı konuşmalar.
MÜBAHASE: (Bak: Mübâhese)
MÜBAHAT: Güzellik ve buna benzer hususlarda tefâhür etmek, öğünmek.
MÜBAHE: Yalan söylemek.
MÜBAHELE: Birbirinden nefret etme. * Birbirine lanet okuma. Beddua etme.
MÜBAHESE: Bir şeye dair iki veya daha çok kimse arasında olan konuşma. Bir şeyin bahsini etmek. Musahabe.
MÜBAHİS: (C.: Mübahisîn) (Bahs. dan) Bir mes'ele hususunda konuşanlar.
MÜBAHİSÎN: (Mübâhis. C.) Mübahisler. Bir mes'ele hususunda konuşanlar.
MÜCAHAFE: İzdiham etmek, kalabalık yapmak. * Birbirine kılıç ve bıçak çekip vuruşmak.
MÜCAHEDAT: (Mücahede. c.) Mücahedeler.
MÜCAHEDE: (C.: Mücahedât) Cihad etme. * Din düşmanına karşı koyma. Çarpışma. * Uğraşma. Çalışma. Gayret gösterme.İslâmiyette mücahedenin ehemmiyeti hakkında Deylemî'den (R.A.) mervi Hadis-i Şerif meâli: "Allah bir kulu sevdiği vakitte onu Zât-ı Uluhiyetine hizmet etmek için seçer. Onu kadınla ve evlâd ile meşgul ettirmez." Bu, bâhusus hicretin 200 senesinden sonra içindir. Çünki bir de "200 senesinden sonra en hayırlınız zevce ve veledi olmamakla yükü hafif olanınızdır" Hadis-i Şerifi vardır. Bu Hadis-i Şerif ile "izdivaç ediniz, çoğalınız. Ben kıyamette sizin kesretinizle iftihar edeceğim" Hadis-i Şerifi arasında tenakuz yoktur. Şöyle ki: Nikâhlanmayı emreden Hadis-i Şerif, şartları hâiz olanlara, nikâhtan dolayı mücahedeyi terketmeyenleredir.Yukarıdaki Hadis-i Şerifler ise, şartları hâiz olmayan ve dini uğrunda mücahedeyi, evlenmekten dolayı terk edenleredir." (Levami-ül Ukul Şerhi, C: 1, sh: 173) (Bak: Cihad)
MÜCAHERE: (Mücaheret) Açığa vurma, belli etme, meydana çıkarma.
MÜCAHERETEN: Ortaya koyarak, meydana çıkararak.
MÜCAHİD: Cihad eden. Çalışan. Din için çalışan. Düşmanlara karşı koyan. Çarpışan. * Fık: Allah (C.C.) yolunda gönüllü olarak cihada iştirak etmek istediği halde nefakadan, silâh ve saireden mahrum olan gazi demektir. Âyet meâli: "Bizim uğrumuzda mücahede edenlere mutlaka yollarımızı gösteririz ve hiç şüphe yok ki, Allah muhsinlerle -Allah'ı görür gibi ibadet eden mücahidlerle- beraberdir. (Sure : 29, âyet : 69)
MÜCAHİDANE: f. Mücahid bir kimseye yakışır suret ve şekilde.
MÜCAHİDÎN: (Mücahid. C.) Mücahidler. Cihad edenler. Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla çalışan, çarpışanlar.
MÜCARAHA: (Cerh. den) Karşılıklı birbirini yaralama.
MÜCENNAH: (Cenah. dan) Cenahlı, kanatlı.
MÜCLAH: Yenmiş, ekledilmiş, me'kül.
MÜDAHALAT: (Müdahale. C.) Müdahaleler, karışmalar, araya girmeler.
MÜDAHALE: İşlere ve lüzumlu hallere, icabettiği için karışmak. Zararlı bir hal var ise, işe karışıp zararın def'ine çalışmak. * Araya girme. Sokulma.
MÜDAHENE: Dalkavukluk. Menfaat beklediği bir kimseyi yüzüne karşı medhetmek. Koltuklamak. Bir kimsenin yüzüne karşı iyi görünmek. Münâfıklık.
MÜDAHENE-KÂR: F. Dalkavuk, koltukçu.
MÜDAHERE: Çekinmeden ve sakınmadan mukavele yapma.
MÜDAHHAN: (Duhan. dan) Dumanlı, tütmüş.
MÜDAHHAR: İddihar olunmuş, yığılmış. (Bak: Müddehar)
MÜDAHHİR: İddihar eden, yığan.
MÜDAHİL: Dâhil olan. İçeri giren. El atan. Müdahale eden. Karışan.
MÜDAHİLAN: (Müdahil. C.) Karışanlar. Müdahil olanlar.
MÜDAHİLÎN: (Müdahil. C.) Müdahil olanlar, karışanlar, dâhil olan kimseler.
MÜDAHİN: Dalkavuk. Yüze gülen. Birisini yalandan yüzüne karşı medheden. Menfaat koparmak için dostluk eden.
MÜDAHMES: Gizli, saklı.
MÜDDAHAR: Toplanıp saklanmış. * Biriktirilmiş.
MÜDDAHİR: Biriktiren. Toplayıp saklayan.
MÜEYYED MİN İNDİLLAH: Allah tarafından te'yid edilen ve yardım görmüş olan.
MÜFAHARE(T): (Fahr. den) Karşılıklı övünme.
MÜFAHEME: (Fehm. den) Anlaşma.
MÜFAHHEM: (Bak: Müfehhem)
MÜFAHİR: (Fahr. den) Övünen, fahreden.
MÜFERRAH: Ferahlanmış. Sıkıntıdan, üzüntüden kurtulmuş.
MÜFERTAH: Yassı başlı.
MÜFETTAH: Açılmış, açık. * Bir çeşit yazı ismi.
MÜFTAH: Yassı.
MÜKÂFAHA: Karşılaşma. Yüzyüze gelme. * Savaşma.
MÜKAHHAL: (Kuhl. dan) Sürme çekilmiş göz. Sürmeli göz.
MÜKÂVAHA: Muharebede üstün gelme, galib olma.
MÜLAHAFE: Mülâzemet, devamlı bir işle meşguliyet. Bir işe bağlılık. * İsrar etmek.
MÜLAHAKA: Sonradan yetişmek ve tâbi olmak.
MÜLAHAKE: Bir nesneyi diğerine gereği gibi yetiştirmek.
MÜLAHAT: Yakınlaşmak. Çekiştirmek. * Çocuğun, sütten kesilme vaktine yakınlaşması. * Niza ve husumet etmek.
MÜLAHAZA: Mütâlaa. Dikkatle bakmak. İyice düşünüp bir işin hakikatını tetkik etmek. Tefekkür, düşünce.
MÜLAHAZAT: (Mülahaza. C.) Mülahazalar. Düşünceler. Akıldan geçenler.
MÜLAHHAM: (Lâhm. dan) Etli, semiz, şişman.
MÜLAHHAS: Hülâsası, özü çıkarılmış. Telhis edilmiş.
MÜLAHHİS: Hülâsa eden. Özünü bildiren.
MÜLAHIK: (Lahk. dan) Yapışık, bitişik.
MÜLAHÎ: İri taneli beyaz üzüm.
MÜLAHİD: Hak bir yoldan, hak bir mezhebden sapma.
MÜLAKAHA: Hâmile olmak.
MÜLLAH: Mübâlağa ile güzel. * Ekşi ot.
MÜMAHADE: Övünme.
MÜMAHALE: Mekir ve hile etme, aldatma.
MÜMAHHAS: Tecrübe ve imtihan edilmiş. Denenmiş, sınanmış.
MÜMAHIK: İnat eden kimse, inatçı.
MÜMALAHA: Yemek, ekl.
MÜMASAHA: Sözle birbirine yumuşak davranma.
MÜMAZAHA: Lâtife yapma, şakalaşma.
MÜMELLAH: Tuzlu.
MÜMTENİ-ÜT TAHSİL: Tahsili, elde edilmesi mümkün olmayan.
MÜNACAT-I RAHMAN: Rahman'a yalvarmak. Cenab-ı Hakk'a dua ve niyazda bulunmak.
MÜNAH: Ağıt yakma.
MÜNAHE: Parmaklarıyla taksim etmek. Paylaştırmak.
MÜNAHEBE: Malı yağmalama.
MÜNAKAHA: Pâk etmek, temizlemek.
MÜNAKKAH: (Nakh. dan) En iyileri seçilmiş. Müntehab, güzide. * Soyulmuş, temizlenmiş, ayıklanmış. * İdâre gayesiyle fazlası kesilmiş masraf.
MÜNAKKAHİYET: Ayıklanma, soyulma. En iyileri seçilme.
MÜNASAHA: Nasihat etme, nasihatta bulunma.
MÜNATAHA: Boynuzlu hayvanların birbiriyle vuruşması. Süsüşme.
MÜNEKKAH: Tenkıh edilmiş, fazlalıkları atılarak düzeltilmiş, temizlenmiş.
MÜNTAHAB: (Nahb. dan) (Bak: Müntehâb)
MÜNTAHİB: (Nahb. dan) Seçen, intihâb eden. Seçmen.
MÜNTAHİL: Başkasının eserini kendi malı imiş gibi gösteren.
MÜRABAHA: (Bak: Murabaha)
MÜRACAATGÂH: f. Müracaat olunup başvurulacak yer.
MÜRACAHA: (İyilikte) Üstün gelmek için yarışma.
MÜRAH: Davarın gece gelip yattığı yer.
MÜRAHAKA: Büluğ çağına, oniki yaşına yaklaşmak.
MÜRAHENE: (Rehn. den) Bahse girişme. * Rehine koyma.
MÜRAHHİM: (Rahmet. den) Rahmetle yâd eden. Rahmetle anan.
MÜRAHİK: Büluğ yaşına yaklaşmış erkek çocuk. Büluğ yaşına, yani oniki yaşına girip de baliğ olmayan erkek çocuğa denir. On beş yaşına kadar baliğ olmasa yine bu isim verilir. Kız çocuğuna ise: Mürâhika denir.
MÜRAZAHA: Ok ile atışmak.
MÜRECCAH: (Rüchân. dan) Daha ileride kabul edilen, üstün tutulan, tercih edilen.
MÜRECCAHİYET: Üstünlük, müreccah oluş.(Bir tâne sıdk, bir harman yalanları yakar; bir tâne hakikat bir harman hayalâta müreccahtır. M.)
MÜREŞŞAH: Terbiye edilmiş. * Damla damla süzdürülmüş.
MÜREVVAH: İyi edici, iyileştiren.
MÜSAHELE: İşi sıkı tutmayıp gevşeklik göstermek. Kolaylaştırarak, kıymet vermiyerek tutmak.
MÜSAHELEKÂR: f. Kolaylık gösteren. * Kolay sanan.
MÜSAHEME: Kur'a çekme.
MÜSAHERE: (Müsâheret) Geceleyin uyanık durma, uyumama.
MÜSAHHAN: (Suhunet. den) Isıtılmış, teshin edilmiş, kızdırılmış.
MÜSAHHAR: (Sihriyy. den) Fetih ve teshir olmuş, ele geçirilmiş. Zaptedilmiş. İtaat ve hizmete alınmış.
MÜSAHHAR: (Sihr. den) Büyülenmiş, büyü ile aldatılmış, kendisine sihir yapılmış.
MÜSAHHİR: Teshir eden, zapteden. İstediği gibi hareket ettiren ve kullanan.
MÜSAHİL: Müsâhele eden. İşi sıkı tutmayıp gevşeklik gösteren.
MÜSAHİM: Kur'a çeken, kur'a atan.
MÜSALAHA: (Sulh. dan) Barışma. Anlaşma. Güvenlik.
MÜSALAHANÂME: f. Barış antlaşması.
MÜSAMAHA: (C.: Müsamahât) Hoş görürlük, dikkat etmemek, aldırış etmemek. Kusurlara göz yummak.
MÜSAMAHAKÂR: f. Müsamaha eden. Göz yuman, hoş gören, görmemezlikten gelen. * Aldırmayan, ihmalci.
MÜSAMAHAKÂRÂNE: f. Görmemezliğe gelerek, müsamaha ederek, hoş görerek.
MÜSAMAHAT: (Müsamaha. C.) (Semâhat. dan) Müsamahalar, göz yummalar, görmezden gelmeler, hoş görmeler. Aldırış etmemeler.
MÜSELLAH: (Silâh. dan) Silâhlı, silâhlanmış.
MÜSELLAHAN: (Silâh. dan) Silâhlı olarak.
MÜSENNAH: İki kat olmuş, ikiye bükülmüş.
MÜSERRAH: Bırakılmış, boşanmış.
MÜSFAH: Erkeğinin kendinden başka iki karısı daha olan kadın.
MÜSRAH: Taranmış.
MÜSTAHAK: Hak eden, hak etmiş. * Kendisi kazanmış.
MÜSTAHAZA: (Bak: İstihaza)
MÜSTAHBER: (C.: Müstahberât) (Haber. den) Haber alınmış, işitilmiş, duyulmuş.
MÜSTAHBERÂT: (Müstahbere. C.) (Haber. den) Öğrenilmiş, alınmış haberler.
MÜSTAHBİR: (Haber. den) Duyan, işiten, haber alan.
MÜSTAHCER: (Hacer. den) Taş hâline gelmiş. Sertleşip taşlaşmış.
MÜSTAHDEM: Ücretle çalışan, hizmette bulunan, hademe.
MÜSTAHDES: Sonradan ihdas edilmiş, sonradan meydana çıkarılmış.
MÜSTAHDİM: Hizmette kullanan, istihdam eden.
MÜSTAHDİS: Yeni bir şey bulucu.
MÜSTAHFAZ: (C.: Müstahfazin) (Hıfz. dan) Koruyan, hıfzeden, muhafaza eden.
MÜSTAHFAZÎN: (Müstahfaz. C.) Müstahfazlar.
MÜSTAHFIZ: Tar: Yeniçeriliğin kaldırılmasından evvel, kale, hisar ve memleket muhafazasında bulunan kimseler hakkında kullanılan bir tabirdi. İlk zamanlardaki müstahfızlık, daim hizmet hâlinde olduğu için kendilerine timar verilirdi. Sonraki müstahfızlık ise, harp gibi lüzum görüldüğü zaman askerlik hizmetine çağrıldığı için bu gibilere yalnız hizmete çağırıldıkları zaman, diğer askeri efrad gibi, maaş ve tayin verilirdi.
MÜSTAHİK: Hak etmiş, hak kazanmış, lâyık.
MÜSTAHİKKÎN: Hak kazanmış olanlar, haketmiş olanlar.
MÜSTAHİL: İmkânsız, olmayacak şey. Boş.
MÜSTAHİLAT: (Müstahil. C.) İmkânsız şeyler. * Mânâsız, boş ve saçma şeyler.
MÜSTAHİLL: Helâl addedici olan. Helâllaşmayı isteyen.
MÜSTAHKAR: (Hakaret. den) Hakir, hor görülen, küçümsenen.
MÜSTAHKEM: Sağlamlaştırılmış, istihkâm edilmiş. (Bak: Muhkem)
MÜSTAHKIR: (Hakaret. den) Hakir gören, istihkar eden, küçük gören, küçümsiyen.
MÜSTAHKİM: Sağlamlaştıran, istihkâm eden.
MÜSTAHLAS: (Halâs. dan) Kurtarılmış, halâs edilmiş.
MÜSTAHLEB: Süt gibi beyaz ve sübye tarzında hazırlanmış, süt haline getirilmiş ilâç.
MÜSTAHLEF: (Halef. den) Kendi yerine geçirilmiş. Başkasının yerine konulmuş.
MÜSTAHLİB: (Halb. dan) Tırmalayan.
MÜSTAHLİB: (Halb. dan) Sağan.
MÜSTAHLİB-İ LEBEN: Süt sağan.
MÜSTAHLİF: (Halef. den) Kendi yerine geçiren. Başkasının yerine koyan.
MÜSTAHLİS: (Halâs. dan) Kurtaran, halâs eden. Kurtarıcı.
MÜSTAHMİL: (Haml. dan) Yüklenen, istihmâl eden.
MÜSTAHREC: Alınmış, çıkarılmış, istihrâc edilmiş olan.
MÜSTAHRİC: (Huruc. dan) İstihrac eden, çıkaran. İbâreden mâna çıkarmak istidadında olan.
MÜSTAHSAL: (C.: Müstahsalât) (Hâsıl. dan) Yetiştirilmiş, hâsıl olmuş, üretilmiş.
MÜSTAHSEN: Beğenilen. Güzel ve herkesin beğendiği. * Dinimizin güzel gördüğü şeylerin her biri.
MÜSTAHSİL: (Hâsıl. dan) Yetiştiren, hâsıl eden, husule getiren, elde eden. Üretici.
MÜSTAHSİLÎN: (Müstahsil. C.) Yetiştirenler, müstahsiller, üreticiler.
MÜSTAHSİN: Beğenen, iyi gören, iyi bulan.
MÜSTAHSİNÂNE: f. Beğenerek, beğenmek suretiyle, beğenircesine.
MÜSTAHSİR: Yorulup halsiz düşen.
MÜSTAHYİ: (Hayâ. dan) Utanan, utangaç. Hayâ eden.
MÜSTAHZAR: (Huzur. dan) Hazır, hazırlanmış. * Huzura getirilmiş. Zihinde tutulan.
MÜSTAHZARAT: (Müstahzar. C.) Hazırlanmış şeyler.
MÜSTAHZIR: (Huzur. dan) Hazırlıyan. * Huzura getiren.
MÜSTERAH: (Rahat. dan) Dinlenme yeri. Rahat edecek yer. * Abdesthane, ayakyolu, helâ.
MÜŞAHAT: Müşabehet. Bir şeye benzemek.
MÜŞAHED: (şuhud. dan) Görülen, görülmüş. Müşahede olunan, müşahede olunmuş.
MÜŞAHEDAT: (Müşahede. C.) Gözle görülen şeyler. * Görüşler. * Keşifle seyredilenler. * Man: Mücerret his ile kat'iyyetle hüküm ve tasdik olunan kaziyeler.(Arkadaş! Nefsin vücudunda bir körlük vardır. O körlük, vücudunda zerre miskal kaldıkça hakikat güneşinin görünmesine mâni bir hicab olur. Evet, müşahedemle sabittir ki: Kat'î, yakînî bürhanlar ile deliller dolu olan büyük bir kalede, küçük bir taşta bir za'fiyet görünürse, o kör olası nefis, o kaleyi tamamen inkâr eder. Altını üstüne çevirir. İşte nefsin cehaleti, hamakati, bu gibi insafsızca tahribattan anlaşılır. M.N.)
MÜŞAHEDE: Gözle görmek. Seyrederek anlamak. Seyretmek. * Muayene, kontrol.
MÜŞAHELE: Danışmak.
MÜŞAHERE: (Şehr. den) Aylıkla tutma. Aylıkla kiralama.
MÜŞAHERE-HÂRÂN: f. Aylıklılar.
MÜŞAHERETEN: Aylıklı olarak.
MÜŞAHHA: (Müşahhat) Kavga etmek, çekişmek, niza etmek.
MÜŞAHHAS: Nev'i, cinsi anlaşılmış. * Şahıs haline girmiş, şahsiyeti belli olmuş. Şahıslanmış, teşhis edilmiş. (Bak: Mücerred)
MÜŞAHHAT: Kavga etmek, niza etmek, çekişmek.
MÜŞAHHIS: (Şahs. dan) Teşhis eden, taslağın adını koyan.
MÜŞAHİD: Gören, seyreden. Görmekle tetkik eden.
MÜŞAHİDÎN: (Müşahid. C.) Görenler, bakanlar. Müşahede edenler.
MÜŞEFFAH: (İbranice) Peygamberimizin (A.S.M.) Tevrat'taki ismi.
MÜŞERRAH: (Şerh. den) Açılmış, teşrih olunmuş.
MÜŞKİL-ÜT TAHSİL: Elde edilmesi, tahsili zor olan. Kolay tahsil edilemeyen.
MÜTEAHHİD: Taahhüd eden. Bir işi üzerine alan.
MÜTEAHHİDÎN: (Müteahhid. C.) (Ahd. dan) Taahhüd edenler. İşi üzerine alan kimseler.
MÜTEAHHİR: Sonraki, sonra gelen.
MÜTEAHHİRÎN: Son zamanlarda gelenler ve yetişenler. (Büyük allâmeler hakkında söylenir.)
MÜTEAHİD: (Bak: Müteahhid)
MÜTEBAHHİR: (Buhar. dan) Tütsülenen, dumanlanan, tebahhur eden.
MÜTEBAHHİR: (Bahir. den) İlmi deniz gibi derin olan, büyük âlim olan. Allâme. Herhangi bir ilme çok dalan.
MÜTEBAHHİRÎN: Bilgileri pek çok olanlar, deniz gibi derin bilgili olanlar. Allâmeler.
MÜTEBBAHHİRÎN-İ ULEMA: Çok büyük, geniş ilim sahibi olan âlimler, allâmeler.
MÜTEBAHİ: Övünen, fahirlenen. Mütefâhir.
MÜTEBAHİYANE: f. Övünerek, fahirlenerek.
MÜTEBAHTIR: Kibir ve gururla yürüyen.
MÜTEBAHTIRÂNE: f. Kibirle sallana sallana yürüyenler gibi.
MÜTECAHİD: İkrar etmeyen, inkâr eden.
MÜTECAHİL: Tecahül eden. Bilmemezlikten gelen, câhil gibi görünen.
MÜTECAHİLÂNE: f. Bilmiyor görünerek, bilmemezlikten gelerek.
MÜTECAHİR: Yüksek sesle söyleyen. * Gizlemeyen. Aşikâre yapan. Açıktan günah işleyen.
MÜTEDAHİK: (Mütedahike) Karşılıklı gülüşen, tedahük eden.
MÜTEDAHİL: İç içe, birbirinin içine girmiş vaziyette olan. Karışan. * Ödenmemiş, gecikmiş maaş.
MÜTEFAHHIS: (Fahs. dan) Dikkatle araştıran, sorup tetkik eden, inceliyen.
MÜTEFAHHİR: (Fahr. den) Gururlanan, övünen, tefahur eden.
MÜTEFAHHİRÂNE: f. Övünerek, tefahhur ederek, fahirlenerek.
MÜTEFAHİR: (Fahr. dan) Tefahür eden, övünen.
MÜTEKÂHİL: Tembel, üşengeç.
MÜTEKELLİM-İ VAHDE: Konuşan kimsenin yalnız kendine ait fiili gösteren kelimelerin sigasıdır. Baktım, görüyorum, gezmişim, oturacağım gibi. (Bak: Mütekellim-i maalgayr)
MÜTELAHHIZ: Ekşi birşey yiyen kimsenin yanında ağzı sulanan.
MÜTELAHİ: (Lehv. den) Oynıyan. Oyun veya sazla uğraşan.
MÜTELAHİK: (Lühuk. dan) Biribirinin arkasından gelen. Birbirine katılan.
MÜTELAHİME: Deri ile birlikte epeyce de et kesilmiş olan yara.
MÜTELAHİYANE: f. Oyunla uğraşarak, oynayarak.
MÜTELAHİZ: (C.: Mütelahizîn) Gözucu ile bakışanların beheri.
MÜTELAHİZİN: (Mütelahiz. C.) Gözucu ile bakışanlar, telâhuz edenler.
MÜTEMAHHIT: Sümküren.
MÜTEMAHHIZ: Fitne çıkaran. * Doğum sancısı çeken.
MÜTEMAHHIZ: (C.: Mütemahhızîn) Candan ve gönülden inanarak çalışan.
MÜTEMAHHİL: Hayal eden.
MÜTEMAHİL: Uzak ve uzun.
MÜTENAHHİ: Bir tarafa çekilen. Çekingen.
MÜTENAHHİM: Balgam çıkaran.
MÜTENAHİ: Nihayete eren, biten, sonu gelen.
MÜTENAHİZ: Erişip ulaşan.
MÜTENAHNİH: (C.: Mütenahnihîn) Hırıltı ile soluyan. Hırıltı ile ses çıkaran.
MÜTENAHNİHÂNE: f. Soluyarak. Hırıltı ile ses çıkararak.
MÜTENAHNİHÎN: (Mütenahnih. C.) Boğazından hırıltı ile ses çıkaranlar, soluyanlar.
MÜTERAHHİL(E): (Rıhlet. den) Göç eden, hicret eden. Bir yerden diğer bir yere göçen. Yola çıkmış olan.
MÜTERAHHİM: (Rahm. den) Acıyan, merhamet eden.
MÜTERAHHİMÂNE: f. Acıyarak. Merhamet ederek.
MÜTERAHHİR: Dolup taşan.
MÜTERAHİ: Yavaş hareket eden, ağır davranan.
MÜTESAHHİN: Isınan, kızan.
MÜTESAHHİR: Sahur yiyen.
MÜTESAHİB: (C.: Mütesâhibin) Sahib çıkan, arka olan.
MÜTESAHİBÎN: (Mütesahıb. C.) Sahib çıkanlar, arka olanlar.
MÜTESAHİL: (C.: Mütesahilîn) Yumuşak davranan, iyi muâmelede bulunan.
MÜTESAHİLÎN: (Mütesahil. C.) Yumuşak davrananlar, sükunetli ve iyi muâmele edenler.
MÜTEŞAHHIS: (Şahs. dan) Şahıslanan, gözle görünür hâle gelen. * Şahsı farkedilmiş olan. * Şahsını tanıyan.
MÜTETAHHİR: Temizlenen. Tâhir hâle gelen.
MÜTETAHTIH: Görmesi zayıf olan.
MÜTEVAHHİŞ: Tevahhuş eden, ürken, korkan, yadırgayan.
MÜTEVAHHİŞÂNE: f. Korkarak, ürkerek, tevahhuş ederek.
MÜTEVEKKİLEN ALÂLLAH: Allah'a sığınarak, Allah'a tevekkül ederek.
MÜTEZAHHİR: (Zahr. dan) Bir kimse tarafından yardım edilen, yardım gören. * Karısına, nikâhı bozacak bir söz söyleyen.
MÜTEZAHİF: (C.: Mütezahifîn) Harpte birbirinin üzerine yürüyüp çatan.
MÜTEZAHİM: (C.: Mütezahimîn) (Ziham. dan) Birbirini iterek, herbirinin üstüne çıkarak biriken kalabalık. * Halkın kalabalığından sıkıntıya uğrayan.
MÜTEZAHİMÎN: (Mütezahim. C.) İzdihamdan dolayı birbirinin üstüne çıkanlar. Kalabalıktan sıkışanlar.
MÜTEZAHİR: Görünen, tezahür eden, ortaya çıkan. * Muavenet eden, yardım eden.
MÜVAHEKA: Vâdeleşmek, sözleşmek.
MÜVAHENE: Süstlük, zayıflık.
MÜVERRAH: Tarihi konulmuş, tarihli, tarihi atılmış.
MÜVERRAHAN: Tarihli olarak.
MÜVESSAH: Kirli, kirletilmiş.
MÜZAH: (Bak: Mizâh)
MÜZAHAME(T): Birbirine zahmet verme. Kalabalıktan gelen sıkıntı, sıkıştırma. * Bir yere itişe kakışa hücum etme.
MÜZAHEME: Yakınlık. * Ayrılık. * Düşmanlık, adâvet.
MÜZAHERET: (Zahr. dan) Arkadan yardım etmek, korumak.
MÜZAHİM: Zahmet ve sıkıntı veren. Zıt gelen.
MÜZAHİR: (Zahr. dan) Zahir olan, taraftar çıkan, geriden yardım eden, koruyan.
MÜZAHREF: Boya. Yaldız gibi, sahte yalancı. Yaldız. * Süprüntü, pislik, çöp.
MÜZAHREFÂT: Gayr-i hâlis. Yaldızlı. * Dünyanın daima değişen ve zail olan ziynetleri. * Süprüntüler, pislikler.
MÜZAHREFİYET: Fıtri olmayan, yapmacık.
MÜZDAHİM: (Müzdehim) Kalabalık, izdihamlı, yığılmış. * İzdiham ve kalabalık eden.
MÜZDEHİMGÂH: f. Kalabalık yer.
MAHAKİM-İ ŞER'İYE: Şer'î mahkemeler. Şeriat mahkemeleri.
MAHKEME-İ ŞER'İYYE: Şeriat mahkemesi. Şeriat hükümlerine göre dâvalara bakan mahkeme.
MAHMİL-İ ŞERİF: Mekke ve Medine'ye, sürre namiyle gönderilen hediye ve paraların yüklendiği vasıta.
MAHŞ: Yakmak.
MAHVEŞ: f. Ay gibi.
MAİŞETGÂH: f. Maişet yeri. Geçim te'min edilen yer.
MALİŞGÂH: f. Yüz sürülecek yer.
MERHAMETBAHŞ: f. Merhamet eden. Merhametli.
MEŞAHAT: (Bak: Müşahha)
MEŞAHİR-İ ÜDEBÂ: Meşhur edibler.
MUVAŞŞAH: (Vişâh. dan) Süslenmiş, süslü.
MÜREŞŞAH: Terbiye edilmiş. * Damla damla süzdürülmüş.
MÜŞAHAT: Müşabehet. Bir şeye benzemek.
MÜŞAHED: (Şuhud. dan) Görülen, görülmüş. Müşahede olunan, müşahede olunmuş.
MÜŞAHEDAT: (Müşahede. C.) Gözle görülen şeyler. * Görüşler. * Keşifle seyredilenler. * Man: Mücerret his ile kat'iyyetle hüküm ve tasdik olunan kaziyeler. (Arkadaş! Nefsin vücudunda bir körlük vardır. O körlük, vücudunda zerre miskal kaldıkça hakikat güneşinin görünmesine mâni bir hicab olur. Evet, müşahedemle sabittir ki: Kat'î, yakînî bürhanlar ile deliller dolu olan büyük bir kalede, küçük bir taşta bir za'fiyet görünürse, o kör olası nefis, o kaleyi tamamen inkâr eder. Altını üstüne çevirir. İşte nefsin cehaleti, hamakati, bu gibi insafsızca tahribattan anlaşılır. M.N.)
MÜŞAHEDE: Gözle görmek. Seyrederek anlamak. Seyretmek. * Muayene, kontrol.
MÜŞAHHA: (Müşahhat) Kavga etmek, çekişmek, niza etmek.
MÜŞAHHAT: Kavga etmek, niza etmek, çekişmek.
MÜŞAHİDÎN: (Müşahid. C.) Görenler, bakanlar. Müşahede edenler.
MÜTEVAHHİŞÂNE: f. Korkarak, ürkerek, tevahhuş ederek.
MESELÂ: ŞAH-ZADE (ŞEHZADE): Padişah evlâdı.
NA-BEMAHAL: f. Yerinde olmadan. Mahallinde olmayan. * Münasebetsiz. Yersiz.
NADDAHATAN: Püsküren çifte pınarlar.
NAGÂH: f. Birdenbire, ansızın, hemen. (Nâgeh, nâgehan, nagehâne, nagehânî)
NAH: f. Göbek.
NAH': Kesme, boğazlama.
NAH: f. İp, ince ip. * Tel. * Halı, kilim.
NAHA': Boyun kemiğindeki beyaz iliğe varana kadar kesmek. * Yemen taifesinden bir kavim. * Hâlis etmek. * Uzaklık, ıraklık.
NAHABE: (C.: Nuhab) Geçit ağzı. * Çokluk asker. * Her nesnenin iyisi.
NAHAFET: Zayıflık, arıklık, cılızlık.
NAHAFET: Aksırma.
NA-HAH: f. İstemeyerek, râzı olmayarak. Zoraki.
NAHARİR: (Nihrir. C.) Bilgili, akıllı ve âlim kimseler. Fâzıl ve mâhir kişiler.
NAHASET: Esircilik. * Canbazlık.
NAHB: Çekip çıkarma.
NAHB: Yüksek sesle ağlama. * Önemli iş, mühim iş. Nezretmek, adamak. * Seri seyr. * Vakit, müddet. Ecel, ölüm, mevt.
NAHÇİR: f. Av hayvanı. Sayd. * Av yeri. * Yaban keçisi.
NAHÇİR-GÂH: f. Av yeri.
NAHÇİR-GİR: f. Avcı, sayyad.
NAHÇİR-VÂN: f. Avcı.
NAHF: Aksırmak. Nefes almak.
NAHH: Davar sürmek. * İplik. * Zeyli denilen döşek. * Güç seyr. * Deve çökertmek için söylenen söz.
NAHHAM: Tamahkâr, cimri, hasis, pinti. * Boğazını temizlemek için fazlaca soluyup balgam çıkaran adam.
NAHHAS: Esirci, esir ticareti yapan kimse. * Hayvan alıp satan kişi.
NAHHAS: Bakırcı.
NAHHAT: Marangoz. Doğramacı. Ağaç oymacısı. Taş yontucusu.
NAHHAT: Gururlu, kibirli.
NAHI': Âlim.
NAHİ: (Nehy. den) Nehyeden, yasak eden, önleyen.
NAHİB: (Nehb. den) Yağma eden, talan eden, önleyen.
NAHİB: Korkak, cebin.
NAHİB: Avaz avaz ağlamak, feryad ile ağlamak.
NAHİDE: Yeni yetişmiş kız. * Zühre (Venüs) yıldızı.
NAHİF: Sümkürdüğünde genizden gelen ses.
NAHİF: Çelimsiz, zayıf, ince. Arık.
NAHİK: (Nehak. dan) Eşek gibi anıran, eşek sesli.
NAHİKA: (C.: Nevâhik) Dudaklı hayvanların göz pınarı.
NAHİL: (Nâhile) Zayıf, arık, ince.
NAHİL: Hurma ağaçları, hurmalık. * Hurma ağacı. * Balmumundan yapılan ağaç, yapraklı dal ve yemiş taklidi işlere denir ki, sathı altın ve gümüş yapraklarla süslenerek, eskiden gelin giderken önünde alayla götürülür ve gelin odalarına süs olarak konurdu. (O.T.D.S.)
NAHİL: Kalburcu.
NAHİL: Susayan kimse. * Suya kanmış kimse.
NAHİLE: Huy, tabiat, mizac.
NAHİR: (Nahr. dan) Kesilmiş, boğazlanmış.
NAHİR: Burundan hırıltı çıkarma.
NAHİR: Çürümüş kemik. * İçine rüzgâr girip çıkmakla öten kemik.
NAHİRAN: Atın göğsünde olan iki damar.
NAHİRE: Ufalanmış. * Çürümüş. * Rüzgârla savrulur, yel estikçe ses verir, delik deşik olmuş kemik.
NAHİRE: Ayın birinci günü. * Ayın son gecesi.
NAHİS: Kıtlık yılı.
NAHİS: Kıtlık. * Yümünsüz, uğursuz.
NAHİS: Dönmekten dolayı genişlemiş olan makara deliği.
NAHİS: Vuran, vurucu. * Devenin kuyruğunda veya göğsünde olan uyuz.
NAHİSE: Koyun sütüyle karışık keçi sütü.
NAHİT: (Nahite) İnilti.
NAHİYE: Yan taraf, kenar, civar, çevre. * Küçük yer, bölge. İdari taksimatta, kazadan küçük, köyden büyük olan yerleşme merkezi.
NAHİZ: Eti çok olan.
NAHİZ: f. Pusu.
NAHİZGÂH: f. Pusu yeri.
NAHİZ: Uçmaya hazırlanmış ve kanatları bitmiş olan kuş. * Tavşancıl yavrusu.
NAHL: Hurma ağacı. * Gelinler için yapılan süs ağacı. * Un elemek.
NAHL: Bal arısı. * Bedelsiz bir şey vermek veya bedelsiz verilen şey. * Sövmek, iftira etmek.
NAHL SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de 16. Suredir. Mekkîdir.
NAHL-BEND: f. Ağaçları budayıp tanzim eden kişi. * Balmumundan taklid süs ağacı yapan, balmumcu.
NAHLE: Tek hurma fidanı. * Bir fidan.
NAHLE: Bir tek arı.
NAHLİYE: Hurmalar.
NAHLİSTAN: f. Hurma fidanlığı, hurmalık. * Ağaçlık, fidanlık.
NAHME: Göğüsten çıkan ses.
NAHNAHA: Hırıltı ile soluma. * Öksürük.
NAHNAHA: Deveyi çökertmek.
NAHNU: Biz.
NAHR: Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek. * İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması. * Boyun. Boğaz çukuru. * Sadır. * Gündüzün evveli. * Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak.
NAHR-ÜN NEHAR: Gündüzün evveli.
NAHR-ÜŞ ŞEHR: Ayın evveli.
NAHR: Eskimek. * Çürümek. * Parçalamak.
NAHS: Uğursuzluk, yümünsüzlük. * Bahtsız, uğursuz.
NAHS: Vurmak.
NAHŞ: Zayıflamak.
NAHT: Ağacı yontmak suretiyle kabartma şekiller yapma san'atı. * Yontma, oyma.
NAHT: Sümkürmek.
NAHU: (Kürdçe) Öyle ise şöyle ki, işte.
NÂHUN: f. Tırnak.
NÂHUN-BE-DENDÂN: f. Hayretten veya kederden dolayı parmağını ısırmış olan.
NÂHUNBÜR: f. Tırnak makası.
NÂHUN-BÜRÂ(Y): f. Tırnak makası, tırnak çakısı.
NÂHUN-TIRAŞ: f. Tırnak makası, tırnak çakısı.
NAHV: (Nahiv) Yol, cihet. Etraf, yön. * Misâl. * Miktar. * Kasd ve azmeylemek. * Gr: Kelimelerin birbirine rabt, izafet ve amel eylemeleriyle ilgili olan kaideleri içine alan ilim. Nahiv ilmi ile Arapça kelimelerin yeri ve usulü bilinir, yani cümle tahlili yapılır.
NAHVE: Çörek otu.
NAHVET: Kibir, gurur. Kibirlenme, büyüklenme, böbürlenme.
NAHVETFÜRUŞ: f. Böbürlenen, gururlanan.
NAHVÎ: Nahiv ilmine ait. Arapça gramere ait. Nahiv ilmini iyice bilen.
NAHVÎ LİSAN: Kaidelere bağlı olan çok tertibli, ince ve geniş mânâlı lisan.
NAHVİYYUN: Kelime dizimi ve nahiv ilminin ehli olan âlimler. Arapça dil âlimleri, gramerciler.
NAHZ: Bir şeyle dürtme.
NAHZ: Kemiğin etini ayıklama.
NAHZA: Et parçası.
NAKIL-I AHBAR: Haberler nakleden.
NAKL-İ SAHİH: Doğru, şüphesiz gelen haber nakli.
NAKZ-I AHD: Anlaşmayı bozma, muâhede hükümlerini bozma. Verilen sözde durmama. (Nebz-i ahd da denir)
NA-MAHDUD: f. Hudutsuz, sınırsız, sonsuz.
NA-MAHREM: f. Aralarında evlenmeğe mâni olacak kadar yakınlık bulunmayan. Şer'an evlenmeğe mâni akrabalığı olmayan erkek veya kadın. * Yabancı.
NA-MAHREMİYET: f. Namahremlik.
NA-MAHSUR: f. Sonu olmayan, sınırlanmamış, sonsuz.
NAMAZGÂH: Namaz kılınan yer. İbadetgâh. Eskiden şehir dışında, kırda ve sed üzerinde mihrab konulmak suretiyle namaz kılınmak için yapılan yere verilen addır. * Bir kasabanın bütün halkını bir arada bulunduran geniş sahaya da bu ad verilirdi. Bayramlarda ve fevkalâde günlerde kasaba ve civar köyler halkı hep birden orada toplanırlardı.
NA-MÜTENAHİ: f. Sonsuz, ucu bucağı olmayan. Nihâyetsiz.
NANHAH: Ekmek isteyen. Dilenci.
NASAHA: Öğüt vermek, nasihat etmek.
NASRULLAH: Allah'ın yardımı.
NASSAH: Terzi, hayyat.
NAVERDGÂH: f. Savaş alanı, harb sahası, muharebe meydanı.
NAVERDHÂH: f. Savaş isteyen, muharebe arzulayan.
NAZAH: (C.: Enzâh) Havuz.
NAZAR-GÂH: f. Bakılan yer. Nazar edilen yer.
NAZRAGÂH: f. Gözle bakılan yer, bakış yeri. Göz önü.
NEBAH: (Nibâh-Nübâh) Köpek havlaması. * Yılan seslenişi. * Keçi ve geyik inleyişi.
NEBAHE(T): (Nebahat) şeref, şan, onur, itibar. * şan, şeref ve itibar sâhibi.
NEBBAH: Havlayıcı.
NEBERDGÂH: f. Savaş yeri, muharebe sahası.
NEBİYYÜ-R RAHMET: Bütün âlemler için Rahmete vesile olduğundan peygamber Efendimiz için söylenmiş bir isimdir.
NEBZ-İ AHD: Muâhedeyi feshetme.
NECAH: Zafer bulmak, murâda ermek, ihtiyaçlarını te'mine muvaffak olmak.
NECAH: Ses, sadâ.
NECASETTEN TAHARET: Pislikten temizlenmek. (Bak: Taharet)
NECCAH: Yorgancı.
NECİYYULLAH: Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi. (Devamlı Cenab-ı Hakk'a karşı teveccühle meşgul ve münacatla, İlâhî feyizlerle inşirah bulan meâlindedir.)
NECM-İ DIRAHŞAN: Parlayan yıldız.
NEDAMETGÂH: f. Pişmanlık yeri.
NEFFAH: Hayır sâhibi ve iyiliksever kimse. * Kokusu çok.
NEFRETBAHŞ: f. İnsana nefret veren, iğrendiren, tiksindiren.
NEKAHET: Hastalıktan yeni kalkıp henüz iyileşmiş, iyiliğe yüz tutmuş olmak hâli. Hastalıkla sıhhat arasındaki hâl. * Fehmetmek, anlamak, bilmek. * Seri intikal etmek. Çok çabuk anlayış.
NERM-ÂHEN: f. Gevşek şey.
NESAK-I VÂHİD: Tek şekilde, tek tarzda, tek biçimde.
NESİM-İ NEVBAHÂR: İlkbahar rüzgârı, tan yeli.
NEŞAT-BAHŞ: f. Sevinç ve neşe bağışlayan.
NEŞVEBAHŞ: f. Keyif ve neşe veren. Neşelendiren.
NEŞVEGÂH: f. Neşe ve keyif yeri.
NETİCEBAHŞ: f. Neticelendiren, sonuçlandıran. Netice veren.
NEUZÜ-BİLLÂH: Allah'a sığınırız, Allah korusun.
NEVAH: Kül renkli beyaza benzer kumru gibi bir kuş cinsidir ve sesi gayet lâtiftir.
NEVAHİ: (Nahiye. C.) Taraflar, yanlar, nahiyeler.
NEVAHİ-İ KAZA: bir kazâya bağlı olan nahiyeler.
NEVAHİ-İ MEKKE: Mekke civarı. Mekke'nin yakınları, nahiyeleri.
NEVAHİ: (Nehy. den) Yasak edilmiş şeyler. * Allah (C.C.)tarafından menedilmiş olanlar.
NEVAHT: f. Okşama. * Saz çalma.
NEVAHTE: f. Okşanmış. * Saz çalmış.
NEVAHTEN: f. Çalgı veya saz çaldırmak.
NEVAMİS-İ İLÂHİYE: İlâhî kanunlar. (Bak: Şeriat-ı fıtriye)
NEVBAHAR: f. İlkbahar.
NEVBAHAR-I ÖMR: Ömrün ilkbaharı.
NEVBAHARÎ: f. İlkbaharla ilgili.
NEVCAH: f. Bir makama veya memuriyete yeni geçmiş olan. * Tahta yeni oturmuş (padişah).
NEV'İ ŞAHSINA MÜNHASIR: Sadece şahsına benzer çeşit, başka benzeri olmayan. Eşi bulunmaz olan.
NEVRAH: f. İlk olarak seyahata çıkan. Yeni yolcu. * Yeni yol.
NEVŞAH: f. Yeni dal. * Yeni bitmiş geyik boynuzu.
NEV'UN MÜNHASIRUN FİŞ-ŞAHS: Nev'i şahsına münhasır. Başka bir benzeri olmayan.
NEVVAH(E): Ağlayan, çığlık koparan.
NEZAHET: Ahlâk temizliği, temizlik. * İncelik, rikkat.
NISH (NISÂH): Terzilik. * Bir şeyi temizleyip yaramazını içinden çıkarıp hâlis yapmak.
NİBAH: Köpek havlaması.
NİGÂH: (Nigeh) f. Bakmak, nazar etmek. Bakış.
NİGÂH-I GAZAB: Öfkeli bakış, kızgınlık bakışı.
NİGÂH-I HAYRET: Hayret bakışı.
NİGÂH-I TEDKİK: Araştırma bakışı, tedkik etme nazarı.
NİGÂH-I TEGAFÜL: Hâli ve gayeyi anlamazlıktan gelen bakış.
NİGÂHBAN: Bekçi. Gözcü. Gözleyen.
NİGÂHBANÎ: f. Bekçilik, gözcülük.
NİGÂHDAR: f. Bekçi, gözcü. * Koruyucu, muhafaza eden, saklayıcı.
NİGUHÂH: f. Hayır temenni eden, iyilik isteyen.
NİGUNBAHT: f. Tâlihi ters dönmüş, tâlihsiz, şanssız.
NİHA (NİYÂHA): Yas tutmak.
NİKÂH: Evlenme. Şeriata uygun şekilde evlenme. * Resmi evlenme muâmelesi. (Bak: Mücâhede)
NİKÂH-I DÂHİLÎ: İçerden evlenme, akrabadan kız alma.
NİKÂH-I HÂRİCÎ: Dışardan evlenme, akraba hâricinden kız alma.
NİKÂH-I MUT'A: Bir zamanlık, geçici nikâh olup meşru değildir.
NİKÂH-I SAHİH: Sıhhat şartlarını cami' olan nikâh.
NİKAHTER: (Nik - ahter) f. Tâlihli, şanslı, mutlu.
NİKBAHT: (Nîk-baht) f. Bahtlı, tâlihli, şanslı.
NİKUBAHT: f. Bahtı açık.
Nİ'MET-İ İLÂHİYE: Allah'ın nimeti. Allah'ın verdiği nimet.
NİMLAHZA: f. Yarım bakış. Gözucuyla bakış. * Çok kısa zaman.
NİMNİGÂH: f. Yarı bakış. Gözucuyla bakma.
NİŞANGÂH: f. Hedef yeri. Nişan tahtası. * Silâh namlusunun üstünde bulunan, nişan almağa yarayan kısım.
NİŞESTGÂH: f. Oturacak yer.
NİŞİBGÂH: f. Çukur yer.
NİŞİMENGÂH: f. Durak, yurt. Toplanılacak yer.
NİTAH: Tos vurma, toslaşma. Boynuzla vurma. * Vuruşup kavga etme.
NUFAHA: Su üzerindeki kabarcık.
NURBAHŞ: f. Işık saçan, aydınlatan, parlatan.
NUSAHA: (Nasih. C.) Nasihat edenler, öğüt verenler.
NUSSAH: (Nâsih. C.) Nasihat edenler, öğüt verenler.
NUTK-U İFTİTAHÎ: Açış nutku.
NÜBAH: Havlama.
NÜBÜVVET-PENAH: Peygamber, nebi. Nübüvvet kendisine istinad eden zât.
NÜCH (NECÂH): Zafer bulmak. Hâlâs olmak. Kurtulmak. İhtiyaçlarını giderip zafer bulmak.
NÜFFAHA: (C.: Nefehâ) Suyun üstünde olan kabarcığı.
NÜKAH: Tatlı soğuk su.
NÜMAYİŞGÂH: f. Gösteri yeri.
NÜSAH: Nüshalar, sahifeler, yazılı şeyler.
NÜVAH: Ölü için sesle ağlama.
NÜVAHT: f. Çalgı çalma.
NÜZHET-GÂH: Seyir yeri, gezinti, eğlence yeri.
NAHVETFÜRUŞ: f. Böbürlenen, gururlanan.
NEŞVEBAHŞ: f. Keyif ve neşe veren. Neşelendiren.
NEŞVEGÂH: f. Neşe ve keyif yeri.
NEVŞAH: f. Yeni dal. * Yeni bitmiş geyik boynuzu.
NÜMAYİŞGÂH: f. Gösteri yeri.
ORDUGÂH: f. Ordunun konakladığı yer. Açıkta konaklayan ordunun konaklama yeri.
ÖMR-Ü CAHİM: Cehennem hayatı.
ÖZÜRHÂH: f. Özür dileyen. Özür dileyerek affını isteyen.
PADİŞAH: (Pâdşâh) f. Büyük hükümdar, sultan. Cihan sahibi. Zararı def' eden, ıslah eden, muslih.
PADİŞAH-I SÂNİ: İkinci padişah.
PADİŞAHÎ: f. Padişahla ilgili, padişaha ait.
PALAHENG: f. Yular, dizgin. * Av veya suçlu bağlanacak kement. * Kemer. * Tazı boynuna geçirilen ağaç halka.
PAYGÂH: f. Derece, mertebe, rütbe.
PAYİTAHT: (Bak: Pâytaht)
PAYTAHT: (Pâyitaht) f. Merkez-i hükümet, başşehir, başkent.
PENAGÂH: f. Sığınacak yer. Sığınak. Melce'.
PENAH: f. Sığınma. Sığınacak yer. Dayandığı nokta.
PENAH-ÂVERDE: f. Sığınmış, iltica etmiş. Mülteci.
PENAHENDE: f. Sığınan, iltica eden.
PENAHGÂH: f. Sığınacak yer, melce.
PENAHÎ: f. Sığınma.
PENAHİDE: f. Sığınmış, iltica etmiş.
PENCAH: f. Elli. (50)
PENCAHSÂLE: f. Elli yaşında.
PENÇE-İ KAHR: Kahir pençesi. Mahveden el.
PERANDAH: f. Sepilenmiş deri sahtiyan.
PERDAHT: f. Cilâ. Parlaklık, parlama. * Düzleme, temizleme.
PERDAHTE: f. Cilâlanmış, parlatılmış. * Temizlenmiş, düzenlenmiş, tertib edilmiş.
PERİ-İ MELÂHAT: Güzellik perisi.
PERVAZGÂH: f. Uçulacak yer. Tayyâre meydanı. Hava alanı.
PESTBAHT: f. Talihsiz. Bahtı fenâ olan.
PİRAHEN: (Pirehen) f. Gömlek. Kamis.
PİRAHEN-İ İSMET: Namus perdesi.
PİRAYEBAHŞ: f. Süsleyici, süs veren.
PİŞAHENG: (Piş-âheng) Önde giden, öne düşen.
PİŞEGÂH: f. İş yeri. Fabrika.
PİŞİGÂH: Huzur.
PİŞTAHTA: f. Çekmece. Küçük sandık. * Mal serilen yer, vitrin.
PADİŞAHÎ: f. Padişahla ilgili, padişaha ait.
PİRAYEBAHŞ: f. Süsleyici, süs veren.
RADIYALLAHÜ ANH: Allah (C.C.) ondan razı olsun, mealinde duâdır. Aslında Allah ondan razı oldu demektir.(Sahabe-i Kiram Hazeratına Radıyallahu Anh denildiğine binaen, başkalara da bu mânada söylemek muvâfık mıdır?Elcevab: Evet denilir. Çünki Resul-i Ekrem'in bir şiarı olan Aleyhissalâtü Vesselâm kelâmı gibi Radıyallahu Anh terkibi, Sahabeye mahsus bir şiar değil, belki Sahabe gibi veraset-i nübüvvet denilen velâyet-i kübrada bulunan ve makam-ı rızaya yetişen Eimme-i Erbaa, Şâh-ı Geylanî, İmam-ı Rabbanî, İmam-ı Gazalî gibi zatlara denilmeli. Fakat örf-ü ulemâda sahabeye, Radıyallahu Anh; Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîne, Rahimehullah; onlardan sonrakilere, Gaferehullah; ve Evliyaya, Kuddise Sırruhu denilir. M.)
RADIYALLAHÜ ANHA: (Kadın için) Allah ondan razı olsun.
RADIYALLAHÜ ANHÜM: Allah onlardan razı olsun.
RADIYALLAHÜ ANHÜMA: Allah onların ikisinden razı olsun.
RAH: f. Zan, sanma. Kaygı, keder.
RAH: (Reh) f. Yol. Tarz. Usûl. Meslek.
RAH-I HAK: Hak yolu.
RAH-I NECAT: Kurtuluş yolu.
RAH-I RAST: Doğru yol.
RAH-I VATAN: Vatan yolu.
RAH: (C.: Rayâh) Şarap, içki, hamr. * El ayası mânâsına olan "Râha'nın C." * Gitmek.
RAHA: Değirmen.
RAHABE: Genişlik, vüs'at.
RAHAH: Davanın tırnağının geniş ve büyük olması.
RAHAL: (C.: Rihâl) Semer. Palan.
RAHAMET: Rahim hastalığı.
RAHASA: Yumuşaklık.
RAHAT: Üzüntüsüz, tasasız, kedersiz bir halde olmak. İstediği her şeyi bulup telâşsız olmak. Müsterih. * Dinlenmek. * El ayası.
RAHAT-I DİL: Gönül rahatı.
RAHAT-EFZA: f. Rahat arttıran.
RAHAT-NİŞİN: f. Rahat eden, rahat oturan.
RAHCEN: Ağırlık, sıklet. * Meyletmek, eğilmek, yönelmek.
RAHDAN: f. Yol bilen.
RAHE: Avuç içi, el ayası.
RAHF(E): Kaymak. * Elde durmaz derecede sıvı olan hamur.
RAHİ: f. Yola ait, yolla alâkalı, yola dâir.
RAHİ: Rahat yürüyüşlü binek. * Sâkin, rahat.
RAHİB: Âbid. Allah'tan (C.C.) korkan. * Manastırda oturan nasrani âlimi veya papazı. Keşiş. * Aslan.
RAHİB: Kendisinden korkulan şey. Korkulu.
RAHİB: Bol, geniş. * Obur, çok yiyen kişi.
RAHİB-ÜR RÂHE: Cömert, eli geniş.
RAHİBAN: (Râhib. C.) Râhibler. Keşişler.
RAHİBE: Kadın rahib.
RAHİH: Yumuşak, sulu balçık.
RAHİK: Safi şarap, Cennet şarabı.
RAHİL: Göç eden, göçen, ölen, rıhlet eden.
RAHİL: (C.: Ruhal-Rihâl) Dişi olan koyun kuzusu. (Erkeğine "hamel" derler.)
RAHİL: Göç. Göçme, hicret etme.
RAHİLE: Yük hayvanı. * Yük getiren deve. * Topluluk, kafile. * Üzerine binilen deve.
RAHİLEZEN: f. Yük hayvanını süren.
RAHİM: (Rahmet. den) Rahmet edici, merhamet eyleyen. Rahmedici. Muhafaza eden, bağışlayan. Rahmet ve merhamet sahibi, şefkat eden, gufran sahibi. (Kur'an-ı Kerim'de bu isim 220 defa zikredilir.)
RAHİM: (Rahm. dan) Rahmet edici, acıyan, merhamet eden.
RAHİM: (Rehm) Döl yatağı. Çocuğun, içinde yetiştiği ve dişi canlılara mahsus organ. * Karabet, akrabalık.
RAHİM(E): Hafif sesli, lâtif sözlü kız.
RAHİMALLAH: Allah rahmet eylesin.
RAHİMANE: Şefkat ederek, acıyarak. Merhamet ve rahmet ile Cenab-ı Hakk'a yakışır tarzda.
RAHİME: Rahmet eylesin.
RAHİMEHULLAH: "Allah ona merhamet eylesin, Allah rahmet eylesin" meâlinde duâdır.
RAHİMEHUMALLAH: "Onların ikisine de Allah rahmet eylesin" meâlinde duâdır.
RAHİMEHUMULLAH: "Allah onlara rahmet eyleye" meâlinde duadır.
RAHİMÎN: (Rahîmûn) Merhametliler, acıyıp esirgeyenler, rahmet edenler, şefkat edenler.
RAHİMİYYET: (Bk: Rahmaniyet)
RAHİN: Rehin veren, malını rehine koyan. *Sâbit, dâim, devamlı. * Devenin ve adamın zayıfı.
RAHİS: Ucuz, yumuşak elbise. * Ansızın ölüm.
RAHİYE: (C.: Revâhi) Bal arısı.
RAHİYYE: Yolluk. Yol masrafları.
RAHK: Sarmak, istilâ etmek.
RAHL: (C.: Rihâl) Semer, palan. * Yağmurluk ve saire gibi yol levâzımı.
RAHL (RIHL): Göçmek, irtihal etmek.
RAHLÂ': Arkası beyaz, diğer yerleri siyah olan dişi koyun. * Yalnız arkası kara olan deve.
RAHLE: Küçük masa.
RAHLE-İ TEDRİS: Üzerine ders verilen veya alınan rahle. * Bir âlimden alınan ders.
RAHM: Acıma, koruma, esirgeme, şefkat etmek. * Hısımlık, karabet, akrabalık.
RAHM Ü ŞEFKAT: Merhamet ve şefkat etmek.
RAHMA': Başı beyaz olan dişi koyun.
RAHMAN: Bütün yaratıklara rızıklarını veren, her an bütün mahlukat hakkında hayır ve rahmet irade buyuran, bütün mahlukatına sayısız nimetler veren. Nizam ve adâlet sâhibi. (Allah)
RAHMAN SURESİ: (Errahman Suresi de denir.) Kur'an-ı Kerim'in 55. suresidir. Bu sureye Arus-ül Kur'an da denilmiştir. Mekkîdir.
RAHMANÎ: Rahman'a ait ve müteallik. Allah'tan gelen, her hususta hayırlı olan.
RAHMANİYYET: Cenab-ı Hakk'ın Rahman oluşu.(Yâni: Gözümüzle görüyoruz, birisi var ki, bize zemin yüzünü rahmetin binlerle hediyeleri ile doldurmuş, bir ziyafetgâh yapmış ve Rahmâniyetin yüz binlerle ayrı ayrı lezzetli taamları içinde dizilmiş bir sofra etmiş ve zemin içini rahimiyyet ve hakîmiyetin binlerle kıymettar ihsanlarını câmi' bir mahzen yapmış. Ve zemini devr-i senevîsinde bir ticaret gemisi hükmünde her sene âlem-i gaybdan levâzımat-ı insaniyye ve hayatiyyenin yüz bin çeşitlerinden en güzellerini içine alarak yüklenmiş bir nevi sefine veya şimendifer gibi; ve her baharı ise, erzak ve elbisemizi taşıyan bir vagon hükmünde olarak bizlere gönderir. Bizi gayet rahimane beslettirir. Ve bütün o hediyelerden, o nimetlerden istifade etmemiz için bize de yüzlerle ve binlerle iştihalar, ihtiyaçlar, duygular, hissiyatlar, hisler vermiş...Evet, bize öyle bir mide vermiş ki, hadsiz taamlardan lezzet alır. Ve öyle bir hayat ihsan etmiş ki, duyguları ile bir sofra-i nimet gibi koca cismâni âlemde hadsiz nimetlerinden istifade eder. Ve öyle bir insaniyet bize lutfetmiş ki, akıl ve kalb gibi çok âletleri ile hem maddi hem mânevi âlemin nihâyetsiz hediyelerinden zevk alır. Ve öyle bir İslâmiyet bize bildirmiş ki; âlem-i gayb ve âlem-i şehâdetin nihâyetsiz hazinelerinden nur alır. Ve öyle bir iman hidayet etmiş ki, dünyâ ve âhiret âlemlerinin hasra gelmez envarından ve hediyelerinden tenevvür edip müstefid eder. Güyâ Rahmet tarafından bu kâinat hadsiz antika ve acib ve kıymetli şeylerle tezyin edilmiş bir saraydır. Ve bütün o saraydaki hadsiz sandıkları ve menzilleri açacak olan anahtarlar insanın ellerine verilmiş ve bütün onlardan istifade ettirecek olan ihtiyaçlar, hissiyatlar insanın fıtratına verilmiş.İşte böyle dünyayı ve âhireti ve her şeyi kaplamış bir rahmet, elbette o rahmet, Vahidiyyet içinde bir Ehadiyyetin cilvesidir.Yani nasıl ki güneşin ziyası, mukabilindeki umum eşyayı ihâta etmesi ile Vahidiyyete bir misâl olduğu gibi, parlak ve şeffaf her bir şey dahi kabiliyetine göre güneşin hem ziyasını, hem hararetini hem ziyasındaki yedi rengini, hem aks-i misâlini almakla Ehadiyete bir misâl olduğundan elbette o ihâtalı ziyayı gören adam, arzın güneşi vâhiddir, bir tektir diye hükmeder. Ve her parlak şeyde hatta katrelerde güneşin ışıklı, harâretli aksini müşâhede eden o adam, güneşin ehadiyyetini, yâni; bizzat güneşi sıfatları ile "her şeyin yanındadır ve her şeyin âyine-i kalbindedir" diyebilir.Aynen öyle de: Rahmân-ı Zülcemâlin geniş rahmeti dahi ziya gibi umum eşyayı ihatası o Rahmânın Vahidiyetini ve hiç bir cihette şeriki bulunmadığını gösterdiği gibi, her şeyde hususan her bir zihayatta ve bilhassa insanda o cemiyetli Rahmetin perdesi altında o Rahmânın ekser isimlerinin ışıkları ve birnevi cilve-i zâtiyyesi bulunarak, her ferdde bütün kâinata baktıracak ve münâsebettarlık verecek bir cem'iyyet-i hayatiye vermesi dahi, O Rahmânın ehadiyyetini ve herşeyin yanında hâzır ve herşeyin her şeyini yapan (O) olduğunu isbat eder.Evet nasıl ki, O Rahmân, o rahmetin vahidiyyetiyle ve ihatası ile kâinatın mecmuunda ve zeminin yüzünde celâlinin haşmetini gösteriyor. Öyle de ehadiyyetin cilvesi ile her bir zihayatta, hususan insanda bütün nimetlerin nümunelerini o ferdde toplayıp o zihayatın âlât ve cihâzâtına geçirip tanzim ederek mecmu-u kâinatı (parçalanmadan) o tek ferde bir cihette aynı hanesi gibi verdirmesi ile dahi cemâlinin hususi şefkatini ilân eder ve insanda enva-ı ihsanatının temerküzünü bildirir.Hem nasıl ki, bir kavunun (meselâ) her bir çekirdeğinde o kavun temerküz ediyor. Ve o çekirdeği yapan zat, elbette odur ki, o kavunu yapar. Sonra ilminin hususi mizanı ile ve hikmetinin ona mahsus kanunu ile o çekirdeği ondan sağar, toplar, tecessüm ettirir ve o tek kavunun tek ve vâhid ustasından başka hiç bir şey o çekirdeği yapamaz. Ve yapması muhaldir. Aynen öyle de: Rahmaniyyetin tecellisi ile kâinat bir ağaç, bir bostan; ve zemin bir meyve, bir kavun; ve zihayat ve insan bir çekirdek hükmünde olduğundan elbette en küçük bir zihayatın Hâlikı ve Rabbi bütün zeminin ve kâinatın Hâlikı olmak lâzım gelir.Elhâsıl: Nasıl ki, ihâtalı olan Fettahiyet hakikatı ile bütün mevcudatın muntazam suretlerini basit maddeden yapmak ve açmak, vahdeti bedahetle isbat eder. Öyle de, her şeyi ihata eden Rahmaniyyet hakikatı dahi vücuda gelen ve dünya hayatına giren bütün zihayatları ve bilhassa yeni gelenleri kemâl-i intizamla beslemesi ve levazımatını yetiştirmesi ve hiç birini unutmaması ve aynı rahmet her yerde, her anda ve her ferde yetişmesi ile bedahetle hem vahdeti, hem vahdet içinde ehadiyyeti gösterir. Ş.)
RAHME: (C.: Ruham) Kartal. * Rahmet, muhabbet.
RAHMET: Merhamet, acımak, şefkat etmek, ihsan etmek, esirgemek. * Mc: Yağmur.(...Sâni-i Âlem'in her şeyi içine almış ve her şeyi istilâ ve istiab etmiş bir rahmet -i vâsiası vardır. Vâlidelerin, hattâ bir cihette nebatatın evlâdına olan şefkatleri ve küçük, zayıf yavrularının sühulet-i rızkları, o rahmet deryasından bir katredir. M.N.)
RAHMET-İ BÎPAYAN: Sonsuz rahmet.
RAHMETEN-Lİ-L-ÂLEMİN: Bütün âlemlere rahmet olan Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
RAHMETULLÂHİ-ALEYH: "Allah'ın (C.C.) rahmeti onun üzerine olsun" meâlinde vefat etmiş müslümanlar için söylenen duâ.
RAHMİ: Rahmete mensub, rahmetle alâkalı, rahmete müteallik.
RAHMUT: Mübalağa ile esirgemeklik.
RAHNAME: f. Yol ve yön gösteren kâğıt. Harita.
RAHNE: f. Gedik, yarık. Gemilerin bordalarında veya su kesimlerinin altında mermi isabetiyle veya herhangi bir te'sirle açılan delikler, yarıklar. * Yara. * Bozukluk. Zarar.
RAHNEDÂR: f. Eksiği, bozuğu olan. * Zarara uğramış. * Yıkığı olan.
RAH-NÜMA: f. Yol gösteren, kılavuz. (Bak: Rehnüma)
RAHREV: f. Yolcu.
RAHS: Yıkamak. * Yumuşak.
RAHŞ: Gösterişli, güzel at. * Rüstem adlı bir pehlivanın atı.
RAHŞA: (Rahşân) f. Parlak.
RAHŞENDE: f. Parıldıyan, parıldayıcı.
RAHŞİŞ: f. Parlayış.
RAHT: (C.: Ruhut) Binek atlarına vurulan eyer, takım. * Pencere ve kapıların menteşe takımı. * Yol levazımı. * Döşeme ve ev takımı.
RAHT-I ARUS: Gelin eşyası.
RAHT-I HÜMAYUN: Padişahın mücevherli eyer takımı.
RAHTLAMAK: Ata raht ve takım takmak.
RAHUM: Doğurduktan sonra rahminde hastalık meydana gelen deve.
RAHV: Gevşek, sölpük, rahâvetli.
RAH-VAR: f. Sarsmadan yürüyen at, rahvan at. * Atın sarsmadan yürüyüşü.
RAHVE: (Bak: Rihve)
RAHYAN: Kaburganın omuz kemiği ile bitişmesi.
RAHYE: Düz meydan.
RAHZ: Yıkamak.
RAHZEN: f. Yol vuran. Yol kesen. Eşkiyâ, haydut.
RAHZENÎ: f. Haydutluk, eşkiyâlık. Yol kesicilik.
RAKAHA: Ticaret. * Kesb, kazanma.
RASADGÂH: f. Bekleme yeri, gözetleme yeri. Gözlemevi.
RAVHULLAH: Allah'ın verdiği rahatlık.
RAVVAH: Rahat ettirmek. (Bak: Ravh)RAVZ : Bahçeler. Ağaçlık ve çimenlik yerler.
RAVZA-İ MUTAHHARA: Fahr-i Kâinat Aleyhi Efdal-üs-Salavat ve Efdal-üt-tahiyyât Efendimizin Kabr-i Şerifiyle Minberin arasındaki saha.
REBAH: Faide, menfaat. * Kediye benzer bir canavarın adı.
REBİ-ÜL AHİR: (Rebi-i Sâni) Kamerî ayların dördüncüsü.
RECAH: (C: Rucah) Oturak yeri etli ve büyük olan kimse.
REDAH: (C.: Rudüh) Dolu büyük çanak. * Etli ve şişman kadın.
REFAH(ET): Bolluk, rahatlık.
REFİK-İ RÂH: Yol arkadaşı.
REHAH: Yumuşak. * Geniş.
REMMAH: Mızrakçı, süngücü.
RESÜL-ÜL MELÂHİM: Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismidir. Cenk ve muharebe ile de vazifeli olduğundan ümmeti ve kendisi din için, dinin ihyası uğrunda büyük muharebelere mükellef olduğundan bu isim ile de yâd edilmiştir.
RESÜL-ÜR RAHAT: Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismidir. Kendisine tâbi olup onun getirdiği hakikatları tasdik ve iman ile insanlar büyük nimetlere ve rahatlara mazhar olduklarından kendisine bu isim verilmiştir. Ve kendisi buyurmuştur ki: "Ben dinin doğruluğu ve kolaylığı için peygamber gönderildim." ... İnsanlara en büyük selâmeti ve rahatı bahş eden Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) getirdiği İlâhî hakikatlar, beşeriyeti Cemalullâh'a ulaştırır ve en büyük rahata kavuşturur. (D.H.)
RESÜL-ÜR RAHMET: Peygamberimize (A.S.M.) verilen bir isim. Çünkü bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Rahmeten lil-âlemîn'dir.
RESÜLULLAH: Allah'ın (C.C.) gönderdiği Peygamber. Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi.
REŞAD-PENAH: Reşada sebep olan. Kurtuluşa sebep.
REŞAHAT: (Reşehât) (Reşha. C.) Reşhalar. Sızıntılar, serpintiler.
REŞAHAT-İ İHTİYAR: İstekle yapılma alâmetleri. İhtiyar sızıntısı, yâni bir irade ve tercih ile yapıldığını gösteren alâmetler.
REŞAHAT-İ KALEM: Kalem sızıntısı, kalemden dökülen fikirler, yazılar.
REVAH: Öğleden akşama kadar olan vakit. * Bir şeyin tahsilinden dolayı gelen sürur ve şâdlık, neş'e.
REVAHİ: (Râhiye. C.) Bal arıları.
REVAHİL: (Râhile. C.) Yük hayvanları.
REVAN-BAHŞ(A): f. Canlandırıcı, can bağışlayıcı.
REVHULLAH: (Bak: Ravhullah)
REVNAK-I BAHAR: Baharın güzellik ve tazeliği.
REVNAK-BAHŞ: f. Güzellik, tazelik ve parlaklık veren.
REVZEN-İ MAHLU: İndirilmiş pencere.
REYAH: (Râh. C.) şaraplar. * Gökçek kokulu küçük bir kuyu.
REZAHAT: Yorulmak. * Hali yaramaz, vaziyeti kötü olmak.
REZMGÂH: f. Savaş meydanı, muhârebe sahası.
RIDVANULLAHİ ALEYH: "Allah ondan razı olsun" meâlinde dua.
RIHV (RAHV): Yumuşak.
RIZA-YI İLÂHÎ: Allah'ın kulundan memnun olması. Her hangi bir hareketinde mü'minin en yüksek derecesi.(Rıza-yı İlâhî ve iltifat-ı Rahmanî ve kabul-ü Rabbanî öyle bir makamdır ki; insanların teveccühü ve istihsanı, ona nisbeten bir zerre hükmündedir. Eğer teveccüh-ü rahmet varsa yeter. İnsanların teveccühü, o teveccüh-ü rahmetin in'ikası ve gölgesi olmak cihetiyle makbuldür. Yoksa arzu edilecek bir şey değildir. Çünkü kabir kapısında söner, beş para etmez. M.)
RIZAEN-LİLLÂH: Allah rızası için.
RİBAH: (Ribh. C.) Kazançlar, kârlar, ticaretten elde edilen kârlar.
RİCALULLAH: Mânevi kudret ve kuvvet sahipleri olan evliya. (Bak: Ebdal)
RİCL-ÜL BAHR: Körfez.
RİMAH: (Rumh. C.) Mızraklar, kargılar, süngüler.
RİMAHAT: Mızrakçılık sanatı.
RİMAHA (REMUH): Tepici davar, tepen davar.
RİSALET-PENAH: Risaletin kendine istinad ettiği Hazret-i Muhammed (A.S.M.). (Risalet-meab da denir)
RİYAH: (Rih. C.) Rüzgârlar, yeller. * Letaif ve in'amlar. * Mc: Galebe, kuvvet, rahmet, devlet. * Mazarrat.
RİYASETPENAH: f. Başkanlık makamında bulunan. Başkanlık eden, başkan olan. Reislik yapan.
RUBAH: (Rubeh) f. Tilki. * Mc: Kurnaz, hilekâr.
RUBERAH: f. Gitmeğe hazır, yüzü yola doğru.
RUH-BAHŞ: f. Ruh veren, ruh bahşeden.
RUHULLAH: Allah'ın emriyle meydana gelen. * İsa Aleyhisselâm'ın bir lakabı.
RU-SİYAH: f. Kara yüzlü. Ayıbı olan.
RÜBBAH: Erkek maymun.
RÜKN-Ü DÂHİLÎ: İçteki esas unsur. Namazın içindeki farz ve şart olan esas.
RÜ'YETULLAH: Cennet'te mü'minlerin Allah'ı görmeleri.(Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun? Ve nereye sevk olunuyorsun? Dünyanın bin sene mes'udane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü'yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelâl'in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Mübtelâ ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbublarda ve bütün mevcudat-ı dünyevîdeki hüsün ve cemal, O'nun cilve-i cemalinin ve hüsn-ü esmasının bir nevi gölgesi... ve bütün Cennet, bütün letaifiyle bir cilve-i rahmeti... ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizablar ve câzibeler, bir lem'a-i muhabbeti olan bir Mâbud-u Lemyezel'in, bir Mahbub-u Lâyezâl'in daire-i huzuruna gidiyorsunuz ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennet'e çağrılıyorsunuz. Öyle ise; kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz. M.)
RÜZAH (RÜZUH): Davarın çok zayıf olması.
RAHAT-NİŞİN: f. Rahat eden, rahat oturan.
RAHM Ü ŞEFKAT: Merhamet ve şefkat etmek.
RAHŞA: (Rahşân) f. Parlak.
REŞAD-PENAH: Reşada sebep olan. Kurtuluşa sebep.
RUH-BAHŞ: f. Ruh veren, ruh bahşeden.
SAÂDET-BAHŞ: f. Saâdet veren, sevindiren, ferahlandıran.
SAÂDET-HAH: Saâdet isteyen. Saâdet dileyen.
SABAH: Gün doğmasına yakın vakitten, öğle vaktine kadar olan zaman.
SABAHAT: Yüz güzelliği. Güzellik, hüsün ve cemâl.
SABAHAT-I SİMA: Yüz güzelliği.
SABAHGÂH: f. Sabah vakti.
SADARET-PENAH: f. Sadrazam bulunan kimse.
SADİK-I AHMAK: Ahmak dost.
SADRGÂH: f. Tam orta yer. * En mühim yer.
SAFA-BAHŞ: f. Eğlendiren, rahatlandıran, kederi def'eden, hatırı hoş eden.
SAFAHAT: (Safha. C.) Safhalar. * İstiklâl Marşı şâiri Merhum Mehmed Akif'in manzum eserinin adı.
SAFİYULLAH: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismidir. Bütün mahlukatta efdal ve Cenab-ı Hakk'ın ihsanı ile onlardan seçilip çıkarılmış tertemiz mânâsına Safiyullâh denilmiştir. Hz. Adem'in de (A.S.) bir ismidir.
SAHA': (Bak: Sehâ)
SAHA: Meydan, yer, avlu, geniş yer.
SAHA-İ ZUHUR: Görünme meydanı.
SAHA: Kirli ve paslı olmak.
SAHABE: (Sahâbi) Sâhibler. Sâhib çıkanlar. * Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (A.S.M.) sağ iken mü'min olarak görmüş, mü'min olarak vefat etmiş erkek müslüman. (Bak: Ashab, Sohbet.)(Eğer desen : "Sahabeler de insandırlar, hatâdan, hilâftan hâli olmazlar. Halbuki, içtihadın ve ahkâm-ı şeriatın medarı, sahabelerin adaleti ve sıdkıdır ki, hattâ ümmet "Sahabeler umumen âdildirler, doğru söylerler. " diye, ittifak etmişler.Elcevab: Evet, sahabeler ekseriyet-i mutlaka itibariyle hakka âşık, sıdka müştak, adalete hâhişgerdirler. Çünki, yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesafe, Arş'tan Ferş'e kadar açılmış. Esfel-i sâfilîndeki Müseylime-i Kezzâb'ın derekesinden Alâ-yı İlliyyinde olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın derece-i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür. Evet, Müseylime'yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammed-ül Emin Aleyhissalâtü Vesselâm'ı âlâ-yı iliyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.İşte hissiyat-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye perestiş eden ve Şems-i Nübüvvet'in ziya-i sohbetiyle nurlanan sahabeler, o derece çirkin ve sukuta sebep ve Müseylime'nin maskara-âlud müzahrefat dükkânındaki kizbe, ihtiyariyle ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medar-ı fahr ve mübahat ve mi'râc-ı suud ve terakki ve Fahr-i Risalet'in, hazine-i âliyesinden en revaçlı bulunan ve şa'şaa-i cemaliyle, içtimaat-ı insaniyyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka -ve bilhassa ahkâm-ı şer'iye rivayetinde ve tebliğinde- elbette ellerinden geldiği kadar talip ve muvafık ve âşık olmaları kat'idir, zaruridir, şüphesizdir. Halbuki şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesafe o kadar kısalmış ki, âdeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana (geçmek) pek kolay gidiliyor. Hattâ siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiatla satılsa; elbette pek âli olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası o dükkâncının mârifetine ve sözüne itimad edip, körü körüne alınmaz. S.)(Ehl-i Sünnet Velcemaat, sahabeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı men'etmişler. Çünki Vâkıa-i Cemel'de Aşere-i Mübeşşere'den Zübeyr ve Talha ve Aişe-i Sıddıka (R.Anhüm) bulunmasıyla Ehl-i Sünnet Velcemaat, o harbi, içtihad neticesi deyip: Hazret-i Ali (R.A.) haklı, öteki taraf haksız; fakat içtihad neticesi olduğu cihetle afvedilir. Hem Vehhabîlik damarı, hem müfrit Râfızîlerin mezhebleri İslâmiyete zarar vermesin diye Sıffîn Harbindeki bâgilerden de bahis açmayı zararlı görüyorlar.Haccac-ı Zâlim, Yezid ve Velid gibi heriflere İlm-i Kelâm'ın büyük allâmesi olan Sa'deddin-i Taftazanî, "Yezid'e lânet câizdir" demiş; fakat "Lânet vâcibdir" dememiş. "Hayırdır ve sevabı vardır" dememiş. Çünki, hem Kur'anı, hem peygamberi, hem bütün sahabelerin kudsi sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydanda gezenler çoktur. Şer'an bir adam, hiç mel'unları hatıra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünki zem ve lânet ise, medih ve muhabbet gibi değil; onlar, amel-i salihde dahil olamaz. Eğer zararı varsa daha fena... R.N.)(İmam-ı Ali (kerremallahü veche)nin şahsına ve hayatına ve adalet-i hakiki üzerine giden siyasetine ilişmek, darbe vurmak başkadır. Şahsiyet-i zâhirîsinden ve hayat-ı dünyeviyesinden ve siyaset-i içtimaiyesinden binler derece daha yüksek olan şahsiyet-i mânevîsine ve kemalât-ı ilmiyesine ve makamat-ı velâyetine ve varisliğine darbe gelmez ve gelmemiş ve gelemiyor. Kimin haddi var? Onun için, iki ciheti birleştirmek tevehhümüyle karşısında muarazaya çalışanların taarruzu pek dehşetli görünüyor. Ehl-i iman ortasında nasıl böyle vukuat olabilir? diye hayret veriyor. Halbuki Yezid ve Velid gibi habis herifler müstesna, ötekilerin kısm-ı azamı, İmam-ı Ali'nin (R.A.) hârika kemalâtına ve kerametlerine ve verasetine ilişmek değil; belki yalnız hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye ait idaresine darbe vurmağa çalışmışlar, hatâ etmişler. R.N.)
SAHABET: Sâhib olma, sâhib çıkma. * Sohbetinde bulunmuş olma. * Yardım etme, koruma, arka olma.
SAHABETKÂR: f. Koruyan, sahib çıkan, arka olan.
SAHABİ: (Bak: Sahâbe)
SAHABİYE: Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı sağ iken görmüş olan ve mü'mine olarak vefat etmiş bulunan kadın müslüman. (Bak: Ashab)
SAHAD: Yakmak.
SAHAFET: Zayıflık, bozukluk. * Hafiflik.
SAHAİF: (Sahife. C.) Sahifeler.
SAHA-KÂR: f. Eli açık, cömert, sahi.
SAHAM: (Bir kimse) güneşte yanma.
SAHANET: Kızgınlık, sıcaklık.
SAHARÎ: (Sahrâ. C.) Sahrâlar. Çöller.
SAHARÎ: Kaya cinsinden. Kaya ile alâkalı.
SAHARİ: (Sahrâ. C.) Çöller, sahrâlar, kırlar.
SAHAT: (Sâha. C.) Sâhalar, meydanlar, açık yerler, alanlar.
SAHAVET: Cömertlik, el açıklığı, muhtaç olanlara çok ihsan etmek.(İhsan ihsandır. Eğer nev'e olsa; veya muhtaca ve fakire olsa, sahavet o vakit tam sahavettir. Eğer, millet için olsa, yahut milleti tazammun eden bir ferde olsa güzeldir. Şayet muhtaç olmayan şahsa olsa, şahsı tenbel eder, çingeneliğe alıştırır. Elhâsıl, millet bâkidir, fert fâni. Münazarât)
SAHAVETKÂR: f. Eli açık, cömert olan. Herkese ihsan eden.
SAHB: (Sahab) Figan, seslerin birbirine karışması, gürültü, patırtı.
SAHB: (Sâhib. C.) Yakın dostlar. Sâhipler.
SAHB(ET): Şarabın kırmızı olması. * Saç kılının kırmızıya yakın olması.
SAHC: Bağırsağın yaş olup cerahat vermesi. * Kaşımak. * Tırmalamak.
SAHE: İnce ve zayıf deve.
SAHF: Süngü demirinin keskin olması. * Soymak. * Yüzmek.
SAHFE: Zayıf akıllılık ve az fikirlilik.
SAHFE: Arka derisine yapışan yağ.
SAHFE: (C.: Sıhâf) Küçük çanak.
SAHH: (Sıhhat. den) Eskiden resmi yazılara konulan ve "doğrudur, yanlışsızdır" mânasına gelen bir işâretti.
SAHH: şiddetinden kulaklar tutulan çığlık. * Sağlam bir şeyle vurmak. * Cemetmek, toplamak.
SAHHA: Kulakları sağır eden şiddetli bağırış ve çığlık.
SAHHAB: Gürültücü, patırtıcı.
SAHHAF: (Sahf. dan) Eski kitap alıp satan kimse.
SAHHAKA: Sevici kadın.
SAHIB: Yoldaş, yol arkadaşı. *Gözcü. (C.: Sıhab-suhban) (Sahıb'in C: Sahb Sahb'ın C: Eshab-Eshab'ın C: (Esâhıb))
SAHIRE: (C.: Savahır) Topraktan yapılmış bir kap.
SAHIT: Dargın, kırgın.
SAHİ: (Sehv. den) Hata işleyen.
SAHİ: Cömert, eli açık, herkese iyilik etmek isteyen.
SÂHİB: (Sohbet. den) Sohbet edilen kimse. * Bir şeyi koruyan ve ona mâlik olan. * Bir iş yapmış olan. * Bir vasfı olan.
SÂHİB-İ ARZ: Devleti temsil eden zât.
SÂHİB-İ HÂNE: Ev sâhibi. Sahib-ül beyt.
SÂHİB-İ HAYRÂT: Câmi, yol, çeşme vs. gibi hayırlı işler yapıp bırakmış kimse. Hayrat sâhibi.
SÂHİB-İ HURUC: f. İsyan edip ayaklanarak idareyi ele geçirmiş olan kimse. * Büyük kahraman. * Şarktan zuhuru beklenen mehdi.
SÂHİB-İ İMTİYAZ: İmtiyaz sahibi.
SÂHİB-İ KEMÂL: Kemal sahibi, olgun insan.
SÂHİB-İ NUN: (Sâhib-i Zünnun) Hz. Yunus Peygamber'in (A.S.) bir nâmı.
SÂHİB-İ TAHRİC: (Bak: Tahric)
SÂHİB-ÜL BEYT: Ev sâhibi.
SÂHİB-ÜL HUT: Peygamber Hazret-i Yunus'un (A.S.) bir nâmı. (Bak: Yunus)
SÂHİB-ÜL YED: Mal sahibi, malı elinde tutan kimse.
SÂHİB-ÜS SEYF: Kılınç sahibi. Maddeten kuvvetli olup, maddi cihad ile vazifeli olan.
SÂHİB-ÜT TÂC: Tâc, sâhibi, İncil'de mezkur Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ismi.
SÂHİB-ÜZ ZAMAN: Zamânın sahibi. Zamânında İnd-i İlâhide en makbul insan. Müceddid. *Mehdi-i zaman.
SÂHİBAT: (Sâhibe. C.) Kadın sâhibler.
SÂHİBE: (Müe.) Bir şeyin sahib ve mâliki olan kadın.
SÂHİBE-İ CEMÂL: Güzellik sahibi kadın. Güzelliği olan kadın.
SÂHİBE-İ HÂNE: Ev sahibi kadın.
SÂHİBET-ÜL BEYT: Ev sâhibesi. * Kadın ev sâhibi.
SAHİB-FIRAŞ: f. Hasta. Yatağa düşmüş.
SAHİB-HURUC: f. Ayaklanmış, isyân etmiş, âsi. Ayaklanıp isyân ederek idâreyi ele geçirmiş kimse.
SAHİB-KEMAL: f. Olgun, kemal sahibi.
SAHİB-KIRAN: f. Her zaman muvaffak olan ve üstünlük kazanan hükümdar.
SAHİB-NAZAR: f. Görüşü, tecrübesi ve düşüncesi kuvvetli olan.
SAHİBU BİL-CENB: Arkadaş. Refik.
SAHİB-VÜCUD: Sözü geçer, mevki sâhibi kimse.
SAHİB-ZUHUR: Baş kaldıran, isyan eden, ayaklanan. Başa geçen.
SAHİD: Uyanık.
SAHİF: (Sahâfet. den) Zayıf akıllı. Az fikirli kimse. * Gevşek dokunmuş. Boş.
SAHİFE: Sayfa, kitap sayfası. *Mc: Bir mâna ifade eden her hangi bir şeyin hâli.
SAHİFE-İ HÂLİYE: Boş sahife.
SAHİH: Fık: Rükünleri ve şartları tamam olan herhangi bir ibâdet ve muâmele. * Hâlis, kusursuz, şüphesiz. * Edb: Gerek söz bakımından ve gerek mânâca noksanları bulunmayan ifade. * Gr: Kelimenin kök harfleri (Huruf-u asliye) : 1- Hemzeden; 2- İki aynı harf yanyana geldiği zaman, yalnız biri yazılıp üzeri şeddelenmekten; 3- Harf-i illet "vay-ye" ve bunlardan dönen "elif"den sâlim bulunursa kelime sahih olur.
SAHİH-İ MÜSLİM: (Bak: Kütüb-ü sitte-i hadisiyye)
SAHİHAN: Doğru olarak, cidden, hakikaten, gerçekten.
SAHİHAN: Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'in birlikte adı.
SAHİK: Uzak. * Müretteb olan söz. * Hemen anlaşılmaz derece. * Çok karışık ve anlaşılmaz söz.
SAHİK: Ezip döğen.
SAHİL: Deniz, göl veya akarsu kenarı. Kıyı, yalı.
SAHİL: Kişneyen. Kişneyici.
SAHİL: At kişnemesi.
SAHİLHANE: f. Yalı evi.
SAHİLNİŞİN: f. Sâhilde oturan.
SAHİLRESİDE: f. Sâhile varmış, kıyıya ulaşmış.
SAHİLSARAY: Deniz kenarındaki kâşâne, büyük yalı.
SAHİME: Zayıf dişi deve.
SAHİMET: Kin, çekememezlik. * Hased.
SAHİN(E): (Suhunet. den) Sıcak, kızgın, ısınmış.
SAHİN(E): (Sihan. dan) Sık. * Kalın, sıkı. * Katı, pek.
SAHİR: (Seher. den) Uykusuz kalan. Uyuyamayan.
SAHİR: Maskaralık eden, maskara eden.
SAHİR: Büyücü, büyü yapan, sihir yapan.
SAHİRÂNE: f. Büyülercesine olan. Büyüleyici gibi.
SAHİRE: Yer yüzü, arz. * Kıyamet günü, Cenab-ı Hakk'ın haşir meydanı için tecrid edeceği Arz-ı Beyza. * Aslâ insan ve hayvan ayak basmadık yer yüzü. Çöl. * Cehennem.
SAHİRE: Büyücü kadın.
SAHİRE: İçine kızmış taş koyup kaynatılan ve üstüne yağ döküp içilen süt.
SAHİR-PİŞE: f. Sihirbazlığı meslek edinmiş olan.
SAHK: Döğüp yumuşatma. Döğme, döğülme. * Kırma, kırılma. * Sürtme.
SAHK: Dövmek. * Ezmek. * Eski kaftan, eski elbise.
SAHL: Ses kısıklığı. Ses bozukluğu. * Boğazını boğup şiddetle çağırmak.
SAHL: Az az vermek.
SAHLE: (C.: Sühul-sihâl) Koyun kuzusuna ve keçi oğlağına derler. (Doğduğu vakitten dört aylık olana kadar.)
SAHMEM (SAHMİM): Hâlis (hayırda ve şerde kullanılır.) *Yaramaz huylu deve.
SAHN: Kırma. Kesr.
SAHN: Sıcaklık, harâret.
SAHN: Evin ortasındaki açıklık, avlu, oyuk. * Boşluk. Boş yer. Orta, meydan, aralık. * Sahne. * Cami ve medreselerdeki umumun toplanmasına âit üstü kubbeli ve örtülü yer. * Büyük kâse. Sahan. * Zil.
SAHN-İ DURENG: Dünya.
SAHN-İ GÜLŞEN: Gül bahçesinin ortası.
SAHN-İ LÂLE-ZÂR: Lâle bahçesinin ortası.
SAHNAN: Çifte zil.
SAHNE: Manzara. * Tiyatro oynandığı yer. Oyun yeri.
SAHNE: Cerahat, yara.
SAHR: (Sahar - Saharat - Suhur) Kaya. Büyük taş. * Maden kütlesi. * Hazret-i Süleyman (A.S)'in mühürünü çalan ifrit.
SAHR: Masharaya almak.
SAHR: Örtmek.
SAHRA: (C.: Sahârâ-Sahravât) Kır, ova, çöl. * Yazı. * Kızıl dişi eşek. (Müz-Eshar)
SAHRA-YI KEBİR: Büyük çöl. Cezayir, Tunus ve Libya'nın güneyinden Çat Çölü hizasına kadar uzanan Afrika'nın en büyük çölü.
SAHRA-NEVERD: f. Çölde dolaşan. Göçebe.
SAHRA-NİŞİN: f. Çölde oturan. Sahrada hayat geçiren.
SAHRAVAT: (Sahra. C.) Sahralar, çöller. Ovalar. Kırlar.
SAHRE(T): Büyük ve sert taş.
SAHRETULLAH: Kudüs'te, Beyt-i Mukaddes'te çok eski ve tarihî bir kaya. Hazret-i Peygamber (A.S.M.), Mir'ac gecesinde bu kayadan uruc ettiği hakkında rivayet vardır. Bu kayaya "Hacer-i Muallak" da denir.(Felsefenin ruhsuz kanunları pek karanlık ve vahşetli gösterdikleri hilkat-i arziye ve vaziyet-i fıtriyesini bu meyve ile nurlu, ünsiyetli bir tarzda, "Sevr ve Hut" namlarındaki iki meleğin omuzlarında, yani nezaretlerinde ve Cennet'ten getirilen ve fâni Küre-i Arz'ın bâki bir temel taşı olmak, yani ileride baki Cennet'e bir kısmını devr etmeğe bir işaret için Sahret nâmında uhrevî bir madde, bir hakikat gönderilip "Sevr ve Hut" meleklerine bir nokta-i istinad edilmiş, diye Benî-İsrail'in eski peygamberlerinden rivayet var ve İbn-i Abbas'tan dahi mervidir. Maatteessüf bu kudsi mânâ, mürur-u zamanla bu teşbih, avamın nazarında hakikat telâkki edilmekle aklın hâricinde bir suret almış. Madem melekler havada gezdikleri gibi, toprakta ve taşta ve yerin merkezinde de gezerler, elbette onların ve Küre-i Arz'ın, üstünde duracak cismanî taş ve balığa ve öküze ihiyaçları yoktur. Ş)
SAHRINÇ: Yağmur sularını biriktirmek için bina altında ve toprak içinde yapılan etrafı duvarlı veya çimento sıvalı su mahzeni.
SAHSAH: (C.: Sahâsıh) Düz yer.
SAHSAH: Yağmurun sert ve katı yağması.
SAHSAH: Geniş, düz yer.
SAHSAH(A): Döndürmek. * Evin ortası.
SAHSALİK: Katı, şiddetli, şedid. * Yaşlanmış, ihtiyar kadın. * Şiddetli ses.
SAHT: Zor güç, * Sert, katı, çetin. * Güçlü, kuvvetli, sağlam.
SAHTDİL: f. Katı yürekli.
SAHT: Boğazlamak.
SAHT (SUHT): Hışım, hiddet, kızgınlık, gadap.
SAHTE: f. Düzme, yapmacık, yalandan, taklit. * Kalp, karışık.
SAHTEGÎ: f. Sahtelik, yalan, düzme.
SAHTEKÂR: f. Sahte iş yapan, hilekâr. Kalpazan.
SAHTEKÂRÎ: f. Hilekârlık, sahtekârlık.
SAHTEVEKAR: f. Yapmacık tavırlar takınan, kendini satmaya çalışan.
SAHTGİR: f. Bir şeyi sıkıca tutan.
SAHTİ: f. Sertlik, katılık. * Güçlük. * Sıkıntı.
SAHTİYAN: f. Boyanmış, cilâlanmış deri. Tabaklanmış deri.
SAHT-LİGAM: f. Gem almaz, sert başlı at.
SAHTRU: f. Suratı asık, dargın, kırgın.
SAHUN: Gafiller. Allah'ın (C. C.) emrinden gaflet edenler.
SAHUN: Adım tutan eşek.
SAHUR: Temcid yemeği. Ramazan'da şafaktan önce yenen yemekr.
SAHUR: Gece uyanıklığı, uykusuzluk. * Ayın etrafındaki hâle. * Yer yüzünün gölgesi.
SAHV(E): Ayılma, ayıklık, aklı başında olmak. * Hastanın iyileşmesi. * Tas: Kendinden geçme hâlinin sona ermesi, his âlemine tekrar dönmek. * Uyanıklık.
SAHV: Ateş ve ocaktan kül çıkarmak.
SAHVA': (C.: Sehâvât) Yumuşak, geniş, bol yer.
SAHVE: En yüksek dağ. * Atın sırtı, eğer konulan yeri. * Su menbaı.
SAHY: Nemli olmak. * Islaklık, rutubet.
SALAH: Bir şeyin en iyi hâli. Rahatlık, sulh, iyileşme, düzelme, iyilik. Dine olan bağlılık. Her hayra câmi faziletlerin toplanmasında hâsıl olan yüksek bir sıfat. (Mukabili fesad ve fücurdur)
SALAH-İ HAL: Durumun düzelmesi.
SALAH-ÜD DİN: Salâhattin şeklinde yaygın olan bu kelime, "dine bağlı" mânasına gelir.
SALAHADDİN-İ EYYUBÎ: (Doğumu: Hi: 532, Mi: 1137) Ehl-i Salib zihniyetinin İslâm dünyasına açtığı Haçlı seferlerini maddeten durduran şarkın en kahraman kumandanlarından ve sultanlarından olan bu zât hakkında bir Avrupalı tarihçi: "İslâmın en saf kahramanı" diye bahseder.Düşmanın çokluğundan bahsederek geri dönmek isteyen kumandanlarına şöyle hitab etmiş ve az bir kuvvetle Haçlı kuvvetlerini perişan etmiştir.- Madem ölümden korkuyoruz, niçin evlerimizde oturup da çocuklarımızla keyfimize bakmadık, askerliğe girdik... Bizim borcumuz, düşmanın azlığını çokluğunu kıyaslamak değil, ona karşı durmaktır...Sultan Salahaddin, Eyyübiye Devletinin başında 24 sene kaldı. Avrupa'nın Haçlı ordularını iman ve şecaatla çok defa perişan hale getirdi. Onlara mağlub olmadı. Namazını vaktinde ve cemaatla kılardı. Kerim, sabur, halim ve mütevazi idi. 57 yaşında Şam'da vefat etti. (R. Aleyh)
SALAHAT: Sâlihlik, günahsız ve temiz oluş, dindarlıkta çok ileri olmak hâli.
SALAHATTİN: (Bak: Salah-üd din)
SALAHDEM: Katı, şiddetli, şedid.
SALAHDİ: Kavi, sağlam, dayanıklı ve muhkem.
SALAHİYET: Bir işe karışmağa veya o işi yapmağa hakkı olmak, vazifeli olmak, bir iş için emir almış olmak. * Bir dâvaya bakabilmek.
SALAHİYETDAR: f. Vazifeli, salahiyet sâhibi.
SALAVATULLAH: Allah'ın rahmet ve inayeti, kusur ve günahları aff u mağfiret etmesi.
SALDAH: Sağlam ve katı nesne.
SALLALLÂHÜ TEÂLÂ ALEYH: "Allah (C.C.) onun şanını yüceltsin; duasını, isteklerini kabul etsin; her isteğini versin" meâlinde Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında söylenilen duadır.
SAMAHMAH: Uzun ve çok yoğun olan madde.
SAMLAH: Kulak deliği. * Kulak kiri.
SARAH: Her şeyin hâlis ve safisi.
SARAHAT: Sarih olmak, zâhir olmak. Açıklık. * Kaymağı alınmış süt.
SARAHATEN: Açık ve sarih olarak. Açıktan açığa.
SARDAH (SIRDÂH): Düz yer. * Sahrâ, çöl.
SARF U NAHİV: Dilbilgisi. Gramer.
SAVAİK-İ RAHMET: Rahmet yağmur ve yıldırımları.
SAYD-I MAHÎ: Balık avı.
SAYDGÂH: f. Av yeri.
SAYE-GÂH: f. Gölgeli yer. Gölgelik.
SAYE-HAH: Koruma ve himaye isteyen.
SEBAHAT: (Bak: Sibâhat)
SEBAK-GÂH: f. Ders öğrenilen yer. Mekteb, medrese.
SEBBAH: (Sibahat. dan) Suda yüzen, yüzücü. * Yüzgeç.
SEBBAHE: Yüzücü kuşlar sınıfı.
SEBİLULLAH: Allah (C.C.) yolu. Karşılıksız. Allah rızası.
SECAH: Letafet, güzellik. Rıfk. Adl. * Yumuşak yer.
SECAHAT: Mülâyemet, rıfk. Cemalin tenasüp içindeki kemali.
SECDEGÂH: f. Namaz kılınıp secde edilecek yer. İbadet yapılacak yer.
SEDD-İ ÂHENİN: Demirden yapılan set.
SED-İ RÂH: Yol kapayan, yola mâni olan.
SEFAHET: (Sefeh) Zevk ve eğlenceye ve yasak şeylere düşkünlük. Akılsızlık edip lüzumsuz yere, sonunu düşünmeden, hazz-ı nefs için masraf etmek.
SEFFAH: Cömert, eliaçık, civanmerd. * Güzel konuşan, hatip. * Kan dökücü, gaddar.
SEHAB-I RAHMET: Rahmet bulutu.
SEHAH: Yumuşak ve sıcak yer.
SEHERGÂH: f. Sabahlık. Sabah zamanı. Sabah vaktine âit.
SEHHAH: (Mübalağa ile) Semiz ve besili nesne.
SELAH: (C.: Selhân) Keklik yavrusu.
SELAHİF: (Sulahfât. C.) Kaplumbağalar.
SELAHİYET: (Bak: Salâhiyet)
SELENTAH: Geniş, açık yer.
SELLAH: (Selh. den) Kasaplık hayvan kesen veya yüzen.
SEMAHAT: Cömertlik. İyilik severlik. El açıklığı.
SEMAHİC: Deniz içinde bir alanın adı.
SEMLAH: Tadı azmış olan yağlı süt.
SENAHAN: f. Medheden, alkışlayan, öven.
SENGLAH: f. Taşlık yer, taşı çok olan yer.
SERAH: Kıl taramak. * Halâs etmek. * Davar gütmek. * Eşini boşamak.
SERAHİN: (Sirhân. C.) Yırtıcı hayvanlardan olan kurtlar.
SERAHOR: Osmanlı İmparatorluğunun ilk devirlerinde ordunun bir yerden başka bir yere hareketinde yolların yapılması ile beraber ağırlıkların nakil vesairesi veyahut memleket içinde zelzele, deprem gibi bir âfetin vukuuyla harap olan yerlerin hemen tamir edilmesi işlerinde kullanılanlara verilen addır.
SERDAH: Geniş ve düz yer.
SERMEST-İ VAHŞET: Vahşilik. İslâmiyet ve insaniyet dışı zevkle kendinden geçme hali.
SEVAHİL: (Sahil. C.) Sahiller, yalılar. Deniz veya ırmak kenarları.
SEYAHAT: Yolculuk, gezi.
SEYAHİN: Basra ırmağının adı.
SEYFULLAH: Allah'ın (C.C.) kılıcı, askeri. *Ashab-ı Kiram'dan Hz. Hâlid İbn-i Velid'e (R.A.) verilen ünvan.
SEYRANGÂH: f. Seyir yeri. Gezme ve eğlenme yeri.
SEYYAH: (Siyâhat. tan) Seyahat eden, dolaşan, gezen. Turist, yolcu.
SEYYAHÎN: (Seyyahûn) Seyyahlar. Gezip âlemi seyredenler. Turistler, dolaşanlar, gezenler.
SIBAH: Güzel şeyler. Güzel olanlar. şule.
SIBGATULLAH: Cenab-ı Hakk'ın dilediği tarz, manevî renk, biçim ve şekilde yaratması. İslâmî ahlâk ve karakteri halketmesi. * Allah'ın dini.
SIFÂT-I İLÂHİYE: Allah'a aid sıfatlar. Kendisini ve mânasının zıddını Cenab-ı Hakk'a nisbet caiz olan vasıflar. (Rıza, Rahmet, Gazab... gibi)
SILA-İ RAHİM: Hısım akrabayı ve mü'minleri ziyaret etme, onlarla görüşme ve mektuplaşma; alâkayı devam ettirme. * Akrabanın kusurlarını affetme.
SILAH: "Musâlaha" mânâsına mastar.
SIMAH: Kulak deliği, kulak.
SIMAH-I CÂN: Can kulağı.
SIMLAH: Kulak kiri.
SIYAH: (Sayha. C.) Bağırmalar, çığlıklar, haykırışlar, feryadlar.
SIYAH-I MÂTEM: Mâtem feryadları.
SİBAH: Tuzlu ve çorak yerler.
SİBAHAT: Suda yüzmek.
SİFAH: Zina.
SİLAHDAR: Tar: Sarayın ileri gelen erkânından birinin ünvanıdır. "Silahdar-ı şehriyarî" de denilirse de mâruf olan "Silahdar Ağa"dır.
SİLAHENDAZ: Silah atan. * Tüfekli piyade neferi, harp gemilerinde gemicilik ile mükellef olmayıp silah taşıyan bahriye askerleri.
SİLAHHANE: f. Askerî depo. Silahların saklandığı yer.
SİLAHŞÖR: Silahları karıştırıcı, silahlarla oynayıp uğraşıcı. * Eski zamanda bir sınıf silahlı asker, hususiyle muhtelif silahları kullanmakta fevkalâde meleke ve maharet ile mümtaz olup, maiyyette istihdam olunanlara verilen addı. Yeniçeri Ocağı zâbitlerinin bir takımı hakkında da kullanılır bir tabirdi. Padişahın maiyyetinde muhafız olarak kullanılanlara da bu ad verilirdi.
SİMAH: (Bak: Sımah)
SİNE-GÂH: f. Göğüs.
SİNTAH: Büyük karınlı kuvvetli deve.
SİPAH: (C.: Sipâhan) Asker, leşker, nefer. * Ordu.
SİPAHDAR: f. En büyük asker, serasker.
SİPAHİ: Ask: Osmanlı askerlik teşkilâtında "Timar" namiyle öşür ve rüsumunu aldıkları araziye mukabil, harp zamanlarında kendi hayvanları ve kanunen götürmeğe mecbur oldukları silâhlı askerlerle birlikte sefere iştirak eden bir sınıf süvari askeri. Bunlar akıncılık, çapulculuk ve karakol hizmetlerini ifa ederler ve düşman karşısında piyadelerin muhafazasını te'min ettikleri gibi, icabında hücum işlerini de yaparlardı.
SİPAHSALAR: f. Askerlerin en büyüğü. Serasker.
SİRAC-I RÂH-I HİDÂYET: Hidayet yolunun ışığı.
SİTARE-İ RAHŞÂN: Parlak yıldız.
SİYAH: f. Kara, esved. * Zenci.
SİYAHA: Suyun akması. * Oruç tutmak.
SİYAHAT: (Seyyehân - Siyâh - Süyuh) İbret, terehhüb ve ibadet için yer yüzünde gezip yürümek. (Dervişlerin seyahatı bundandır.)
SİYAHBAHT: f. Tâlihsiz, kara bahtlı.
SİYAHÇERDE: f. Esmer, karayağız olan.
SİYAHFAM: f. Siyah renkli.
SİYAHÎ: f. Siyahla alâkalı. * Zenci. * Siyahlık, karalık.
SİYAHKÂR: (C.: Siyâhkârân) f. Günah işlemiş, suçlu.
SİYAHKEDE: f. Kapkara yer.
SİYAHLİKA: f. Kara yüzlü.
SİYAHPUŞ: f. Siyahlar giymiş. Karalar giymiş. * Mâtemli, yaslı.
SİYAHRUZ: f. Tâlihsiz, şanssız, bahtsız.
SU-İ AHLÂK: Ahlâk kötülüğü. Allah'ın, peygamberin râzı olmayacağı işleri yapanın ahlâkı.
SUBBAH: (Sâbih. C.) Yüzenler, yüzücüler (suda).
SUBHGÂH: f. Sabah vakti. Tan yeri.
SUDAH: Horozun ötmesi.
SUFFAH: Enli uzun taş.
SUKATAHÂR: f. Kırıntı, artık yiyen.
SULAHFAT: (C.: Selâhif) Kaplumbağa.
SUN'-İ İLÂHÎ: Cenab-ı Hakk'ın san'atı, eseri.
SURAH: f. Delik. Gedik.
SURAH: Bir tavus kuşu ismi. * Kapının gıcırdaması. * Ses. * İnlemek.
SURAHİ: Su şişesi, sürahi.
SURET-İ ZAİFE-İ VÂHİYE: Hakikatsız, saçma sapan zayıf suret ve vesvese.
SÜBHANALLAH: Cenab-ı Hakk'ın mahlukatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve taaccübü ifade etmek için söylenir. Cenab-ı Hakkın zâtında, sıfâtında ve ef'alinde bütün kusurlardan münezzehiyetini ifade eder.(Sübhanallah ve Elhamdülillah cümleleri Cenab-ı Hakk'ı Celal ve Cemal sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. Celal sıfatını tazammun eden Sübhanallah, abdin ve mahlukun Allah'dan baid olduklarına nazırdır.Cemal sıfatını içine alan Elhamdülillah, Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle abde ve mahlukata karib olduğuna işarettir. Meselâ: Biri kurb, diğeri bu'd olmak üzere bize nâzır şemsin iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle hararet ve ziyayı veriyor. Bu'd cihetiyle, insanların mazarratlarından tâhir ve sâfi kalıyor. Bu itibarla insan, şemse karşı yalnız kabil olabilir, fâil ve müessir olamaz.Kezâlik, bilâteşbih, Cenab-ı Hak rahmetiyle bize karib olduğu cihetle Ona hamdediyoruz. Biz Ondan uzak olduğumuz cihetle Onu tesbih ediyoruz. Binâenaleyh, rahmetiyle kurbüne bakarken hamdet. Ondan baid olduğuna bakarken tesbih et. Fakat her iki makamı karıştırma. Ve her iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikamet mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve mezc olmadığı takdirde her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem cem' edebilirsin. Evet, Sübhanallâhi ve bihamdihi her iki makamı cem'eden bir cümledir. M.N.)(Cenab-ı Hakkı şerikten, kusurdan, noksâniyetten, zulümden, acizden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemal ve cemal ve celaline muhalif olan bütün kusurattan takdis ve tenzih etmek mânası ile saadet-i ebediyeyi ve celal ve cemal ve kemal ve saltanatının haşmetine medar olan dar-ı âhireti ve ondaki cenneti ihtar edip delâlet ve işaret eder. Ş.) (Bak: Bakiyat-ı sâlihat)
SÜHULET-BAHŞ: f. Kolaylık veren. Kolay kullanılan. Pratik.
SÜKÛNETGÂH: f. Dinlenme yeri. * Mc: Kabir, mezar.
SÜLAH: Necis, pis.
SÜLALE-İ TÂHİRE: Temiz sülale olan Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) soyu.
SÜLTAH: Düz kaypak taş.
SÜNNETULLAH: İlâhî kanunlar. * Kanun, âdet. (Bak: Âdetullah)
SÜNUH (SENÂHA): Fâsid ve mütegayyer olmak. Bozulmak ve değişmek.
SÜRDAH: (C.: Serâdih) Semiz etli dişi deve. * Ufak otlar yetişen yumuşak yer.
SÜTAHÎ: Oturak yeri büyük olan kişi.
SAÂDET-BAHŞ: f. Saâdet veren, sevindiren, ferahlandıran.
SAHRA-NİŞİN: f. Çölde oturan. Sahrada hayat geçiren.
ŞAH: f. Ağaç dalı. Budak. * Boynuz. Karın. * Su arkı. * Alın. * Kadeh.
ŞAH: f. Pâdişah. İran veya Afgan hükümdarlarının nâmı. * Bir yere hâkim olan zât. Sâhip. * Asıl. * Atın ön ayaklarını yukarı kaldırarak durması.
ŞAH-I MERDAN: "Mertlerin şahı" meâlinde Hazret-i Ali Radiyallahü anh'ın bir nâmı.
ŞAH-I RİSALET: Risaletin Şahı. Hz. Muhammed (A.S.M.)
ŞAH: Ayıp.
ŞAHA: f. Boyunduruk.
ŞAHADET: (Şehâdet) Şâhidlik. * Bir şeyin doğruluğuna inanmak. * Delâlet. Alâmet, işaret, iz. * Allah (C.C.) rızâsı yolunda hayatını fedâ etmek. Din için muharebeden şehitlik. (Bak: Şehid)
ŞAHADET GETİRMEK: Kelime-i Şehadet olan $ kelâmına inanıp söylemek. Bir Allah'tan başka ilâh olmadığına; Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm'ın, Allah'ın Resulü olduğuna inanarak söylemek.
ŞAHADETNAME: f. Bir işin yapılmasına müsaade veren resmî izin kâğıdı. Vesika. Diploma.
ŞAHAMET: Semizlik, yağlılık, şişmanlık.
ŞAHAN: (şâh. C.) f. şahlar, pâdişahlar.
ŞAHANE: Şah gibi, şaha yakışır bir surette.
ŞAHB: Yaradan kan akmak. * Emzikten süt akmak. * Rengin değişmesi.
ŞAHBAL: (Şehbal) f. Kuş kanadının en uzun tüyü.
ŞAHBAZ: f. İri ve beyaz doğan kuşu. * Mc: Çevik ve becerikli. Yiğit, şanlı, kahraman.
ŞAHBEYT: Edb: Bir şiirin en güzel beyti. Gazelde matla'dan sonraki beyt.
ŞAHDANE: f. İri inci tanesi. * Kenevir tohumu.
ŞAHDAR: f. Dallı, budaklı ağaç. * Dallı boynuzlu hayvan.
ŞAHENŞAH: f. Pâdişahlar pâdişahı. Şâhlar şâhı. En büyük pâdişah.
ŞAHESER: f. Üstün ve büyük eser. Eserin şâhı. * Yüksek değerde olan.
ŞAHET-İL VÜCUH: "Yüzleri, bahtları kara oldu, yüzleri kararsın..." meâlinde.
ŞAHIS: (şahs. dan) Ölçmek için dikilen ve işaret tutulan nişan. * Belirten.
ŞAHIS: (C.: Eşhâs) Kişi, kimse. İnsanın cismanî hey'eti. * İnsanın uzaktan görülen karaltısı.
ŞAHIS ZAMİRİ: İsim yerine kullanılan ve insanlara işaret eden kelimeler.Farsçada: $ (Men: ben), $ (Tu: sen), $ (U: o), $ (Mâ: biz), $ (Şümâ: siz), (İşân: onlar). Bunlar gayr-ı muttasıl (bitişik olmayan) zamirlerdir.Arapçada; gayr-ı muttasıl zamirler: $ (Ene: ben), $ (Ente-sen), $(Entümâ: ikiniz), $ (Hu: O), $ (Entüm: siz), (Entünne: siz) (Müennes), $ (Nahnu: biz), $ (Hüm: Onlar) (müzekker) $ (Hünne: Onlar) (müennes).
ŞAHÎ: f. şaha, hükümdara ait, şah ile ilgili. * Hükümdarlık, şahlık. * Eski topların bir çeşiti. * Nişastalı, yumurtalı bir helva. * Tar: Osmanlı Padişahlarından Yavuz Sultan Selim Han'ın bastığı altun para. (Bu ismin verilmesi, üzerinde "şah" kelimesinin yazılı bulunmasından dolayıdır.)
ŞAHİC: Eşek, hımar.
ŞAHİD: Şahitlik yapan. Bilen, tanıyan. Senet yerine geçecek kadar mâkul ve mu'teber sayılan. Gören. * Resul-ü Ekrem Efendimizin (A.S.M.) bir vasfı. * Melâike-i kiram. * Hazır.
ŞÂHİD-İ ÂDİL: Doğru sözlü şâhid.
ŞÂHİD-İ EZELÎ: Ezelden ebede her şey nazar-ı şuhudunda olan Cenab-ı Hak.
ŞAHİD: (C.: Şevâhid-Şühud) Veled yatağı denilen ve çocuk ile birlikte çıkan deri.
ŞAHİD: f. Sevgili, mahbube. * Güzel, dilber.
ŞAHİDE: (Müe.) Kadın şâhid. * Mezar taşı. * Mezara dikine dikilen ve üzerinde yazı ve çiçek motifi bulunan baş ve ayak taşları. * f. Dilber, güzel.
ŞAHİD-ZOR: f. Yalancı şâhit.
ŞAHİH: (C.: Şihah) Bahil kişi.
ŞAHİK: Yüce, büyük dağ. * Yüksek yapı veya ağaç.
ŞAHİKA: Dağ tepesi, zirve.
ŞAHİM: Semiz, yağlı, şişman, besili.
ŞAHİN: (C.: Şevâhin) Doğan'a benzer bir kuş ki, av avlamak için terbiye olunur.
ŞAHİNE: Öşür memuru.
ŞAHİS: Büyük cüsseli, iri yapılı kimse.
ŞAHİT: (C.: Şihât) İnce yufka olmuş nesne.
ŞAHKÂR: f. En güzel eser. Baş eser. şâheser.
ŞAHM: Etler arasında bulunan yağ, iç yağı. Don yağı.
ŞAHM: Bozulmak ve değişmek. Fâsid ve mütegayyer olmak.
ŞAHMERDAN: (Şâh-ı merdan) f. Mertlerin şahı, Hazret-i Ali (R.A.). * Aşağı yukarı çıkan büyük demir tokmak.
ŞAHM-PARE: f. İç yağın bir parçası. Bir kısım iç yağı.
ŞAHN: Doldurmak. * Sürüp reddetmek.
ŞAHNA': Buğz, düşmanlık, adâvet.
ŞAHNE: İnzibat memuru, emniyet memuru.
ŞAHNİŞİN: f. Şahların oturmalarına lâyık yer. * Evin sokak üzerine olan çıkmaları.
ŞAHR (ŞAHİR): Ağızını öttürmek. * Islık çalmak. * Sesi yükseltmek.
ŞAHRAH: f. Büyük ve işlek yol, cadde. Şaşırılması mümkün olmayan doğru ve işlek yol.
ŞAHREG: f. şah damar, büyük damar.
ŞAHS: (Bak: Şahıs)
ŞAHS-I MANEVÎ: Bir şahıs olmayıp kendisine bir şahıs gibi muamele yapılan şirket, cemaat, cemiyet gibi ortaklıklar. Belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen manevî şahıs. * Bir topluluğun taşıdığı manevî kuvvet ve meziyetler.
ŞAHS: Acı çekmek. Iztırab çekmek.
ŞAHSAR: f. Dallı budaklı ağaçlar. Ağaçlık yer. Koruluk.
ŞAHSEN: Şahıs olarak, ferd olarak. Şahısça, kendi. * Yalnız uzaktan görerek.
ŞAHSÎ: Şahsa mahsus, şahsa ait, dair. Kişi ile, şahıs ile alâkalı.
ŞAHSİYET: Bir kimsenin kendisine mahsus ahvâli. Şahıs olma. Karakter sâhibi ve makbul bir insan olma.
ŞAHSİYYAT: Kişinin şahsına, kendine ait sözler. * Birinin kendine ait münasebetsiz sözleri.
ŞAHSÜVAR: (C.: şâhsüvârân) f. Ata iyi binen.
ŞAHŞAH: Görevli, vazifeli.
ŞAHŞAH: Sözü doğru olan, yalan söylemeyen. * Gayretli, bahadır kimse.
ŞAHŞAHA: Kuşun hızla uçması.
ŞAHT (ŞÜHUT): Iraklık, uzaklık, bu'd.
ŞAHTEREC: şahtere otu.
ŞAHUR: f. Ekmek fırını.
ŞAHVAR: (Şeh-vâr) f. Şâha, hükümdara yakışacak tarzda, şah gibi. * İri ve iyi cins inci.
ŞAHVE: Adım, hatve.
ŞAHZ: Keskinleştirmek.
ŞAHZADE: f. Şâh oğlu. Hükümdar veya pâdişah oğlu. Prens.
ŞÂKİ-İ SİLÂH: Harp âletleri keskin ve hazır olan kimse.
ŞAMGÂH: f. Akşam vakti.
ŞARAB-I TAHUR: Temiz ve helâl olan Cennet şarabı. Cennete mahsus şurub.
ŞATAHAT: Mânevi sarhoşluk. * Kendinden geçer bir hâle gelmek ve böyle istiğrak hâlinde iken söylenen müvazenesiz sözler.
ŞEBAH: (C.: Eşbâh) Cüsse, cisim, ceset. Şahıs. Karaltı.
ŞEBAHET: Benzeme, benzeyiş.
ŞEBANGAH: f. Gece vakti, geceleyin. * Gecelenecek yer.
ŞEKAH: Yakınlık.
ŞEKAHTEB: İki boynuzlu koç.
ŞEM'-İ İLÂHÎ: İlâhî ışık, İlâhî nur. Kur'an hakikatları.
ŞEMAHTER: Kötü, menhus.
ŞEREF-BAHŞ: f. şereflendiren. şeref veren.
ŞEREF-ZAHİR: f. Şerefle çıkan.
ŞERR-İ MAHZ: Sırf şer. Hiç hayır ciheti olmayan şer ve musibet.
ŞEVAHIK: (şahika. C.) Yüksek tepeler, şahikalar.
ŞEVAHİD: (Şâhid. C.) Şahitler, şehadet edenler.
ŞEVAHİN: (Şahin. C.) Şahinler, doğan kuşları.
ŞEVK-BAHŞ: f. şevk veren, şevklendiren. * Meşhur bir çeşit lâle.
ŞİFA-BAHŞ: f. Şifa veren, iyilik veren, iyileştiren.
ŞİFAH: (Şefe. C.) Dudaklar.
ŞİFAHANE: f. Hastahane.
ŞİFAHEN: Sözle, ağızdan. Konuşmak suretiyle.
ŞİFAHÎ: Ağızdan, şifahen, sözlü.
ŞİFAHİYÂT: Ağızdan söylenilen, şifahî olan, sözlü ifadeler.
ŞİMRAH: (C.: Şemârih) Hurma veya üzüm salkımı. * Dağ tepesi.
ŞİNAH: f. Suda yüzme.
ŞİRDAH: Büyük ayaklı.
ŞUR-BAHT: f. Bahtsız, talihsiz.
ŞAHA: f. Boyunduruk.
ŞAHAN: (Şâh. C.) f. Şahlar, pâdişahlar.
ŞAHBEYT: Edb: Bir şiirin en güzel beyti. Gazelde matla'dan sonraki beyt.
ŞAHÎ: f. Şaha, hükümdara ait, şah ile ilgili. * Hükümdarlık, şahlık. * Eski topların bir çeşiti. * Nişastalı, yumurtalı bir helva. * Tar: Osmanlı Padişahlarından Yavuz Sultan Selim Han'ın bastığı altun para. (Bu ismin verilmesi, üzerinde "şah" kelimesinin yazılı bulunmasından dolayıdır.)
ŞÂHİD-İ EZELÎ: Ezelden ebede her şey nazar-ı şuhudunda olan Cenab-ı Hak.
ŞAHKÂR: f. En güzel eser. Baş eser. Şâheser.
ŞAHM-PARE: f. İç yağın bir parçası. Bir kısım iç yağı.
ŞAHN: Doldurmak. * Sürüp reddetmek.
ŞAHREG: f. Şah damar, büyük damar.
ŞAHSÜVAR: (C.: Şâhsüvârân) f. Ata iyi binen.
ŞAHTEREC: Şahtere otu.
ŞAHZ: Keskinleştirmek.
ŞAMGÂH: f. Akşam vakti.
ŞEBAHET: Benzeme, benzeyiş.
ŞEBANGAH: f. Gece vakti, geceleyin. * Gecelenecek yer.
ŞEMAHTER: Kötü, menhus.
ŞEREF-BAHŞ: f. Şereflendiren. Şeref veren.
ŞEVAHIK: (Şahika. C.) Yüksek tepeler, şahikalar.
ŞEVK-BAHŞ: f. Şevk veren, şevklendiren. * Meşhur bir çeşit lâle.
ŞİFA-BAHŞ: f. Şifa veren, iyilik veren, iyileştiren.
TAAHHÜD: (Ahd. den) Bir işin veya bir şeyin yapılması için söz verme, üzerine almak. İltizam etme. Resmi söz verme. Yüklenme. * Postaya verilen bir şeyin, yerine varmasını sağlama.
TAAHHÜDÂT: (Taahhüd. C.) Üzerine alınan işler. Taahhüdler.
TAAHHÜDNÂME: f. Söz verdiğine ve taahhüd ettiğine dair yazılan vesika.
TAATGÂH: f. İbadet yeri. İbadetgâh.
TABAH: Kuvvet.
TABAHAT: Aşçılık. Yemek pişirme san'atı.
TABAHECE: Etli ve yumurtalı kalye. (Bazı yerde kaygana diye söylenir.)
TABBAH: (C.: Tabbahîn) (Tabh. dan) Aşçı.
TABBAHÎN: (Tabbah. C.) Aşçılar.
TÂ-BE-SABAH: Sabaha kadar.
TACGAH: f. Hükümet merkezi.
TADAHDUH: şarap dökülmek.
TADAHHUM: Ağızla tutmak.
TADAHUK: Gülüşmek.
TAH: Hamur.
TAH: Atmak. * Uzaklaştırmak, ırak etmek. * Cimâ etmek.
TAHA: ("Serdi" manasında fiil.) Yaymak, döşeyip düzgün sermek. * Arzın hayata münasip şekilde döşenmesi. Düzgün arz.
TÂHÂ: Kur'an-ı Kerim'de mukattaat-ı hurufiyeden olup Cenab-ı Hak ile Peygamberimiz (A.S.M.) arasında bir şifredir. * Peygamberimizin (A.S.M.) bir ismidir. Mânası hakkında muhtelif rivayetler vardır.
TÂHÂ SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 20. suresidir. Mekkîdir.
TAHA: Bulut.
TAHA': Döşenmiş ve yayılmış yer. * Bir nebat cinsi.
TAHA': Yüksek bulut. * Gam, hüzün, keder.
TAHAB: Birbiriyle sevişmek.
TAHABBUT: Düşünmek. * Aklını eksiltmek, fâsid etmek.
TAHABBÜB: Sevgi göstermek, muhabbet beslemek. Bir kimseyi dost ittihaz etmek. Sevdirmeği istemek.(Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar; hem de diş ve tırnağının kirasını da ister. M.)
TAHABBÜŞ: Cem'olmak, toplanmak.
TAHACC: Husumet etmek, düşmanlık yapmak, kin tutmak.
TAHACCÜM: (Hacm. den) Büyüme, irileşme, hacim peyda etmek.
TAHACCÜR: Taşlaşmak. Taş kesilmek. Donup kalmak.
TAHACCÜRAT: (Tahaccür. C.) Taşlaşmalar, taş kesilmeler.
TAHACİ': Eğlenmek. * Tenbellik etmek.
TAHACU: Hicvedişmek. Mesel söyleşmek.
TAHACÜC: Hüccetleşmek. Birbirinden hüccet talep etmek, delil istemek.
TAHACÜZ: Men'edişmek, karşılıklı engel olmak.
TAHADD: Muhalefet edişmek, birbirine karşı gelmek.
TAHADDİ: Meydan okuma.
TAHADDİ MU'CİZESİ: Cenab-ı Hakk'ın, Resülüne inzal ettiği Kur'anın şeksiz, şüphesiz bir mu'cize-i ebediye olduğunu sarahaten göstermek için, şüphesi olanlara karşı "Kur'an'ın mislini ve nazirini yapın" diye meydan okuması.
TAHADDU': (Hud'a. dan) Bilerek aldanma.
TAHADDÜB: (C.: Tahaddübât) (Hadeb. den) Kamburlaşma.
TAHADDÜR: (Hader. den) (Kadının) örtünme(si). Tesettür. * Uyuşma, uyuşturulma.
TAHADDÜR: (Hadr. dan) İnişe doğru akıp gitme. * Yokuş aşağı hızla inme.
TAHADDÜR-İ MİYÂH: Suların akıp gitmesi.
TAHADDÜS: Yok iken peyda olmak. Ortaya çıkmak. Meydana gelmek. Olmak. * Haber vermek, sezgi.
TAHADDÜS: Bilmediği ve duymadığı ihbar ve havadisi idrak eylemek. Zan ve tahmin etmek. * Sür'atle idrak etmek.
TAHADDÜŞ: Tırmalanma. * Üzüntü duyma.
TAHADU': Aldanmış gibi görünme.
TAHADÜS: Haberleşmek.
TAHAF: İnce ve şeffaf bulut.
TAHAF: Yüksek bulut.
TAHAFFUZ: Korumak, sakınmak. Kendini muhafaza etmek. * Barınmak.
TAHAFFUZÎ: Korunma ile ilgili.
TAHAFFUZKÂR: f. Korunan, sakınan. Kendisini muhafaza eden.
TAHAFFÜF: (Hiffet. den) Hafiflemek. Hafif olmak. * Ayağa mest gibi bir şey giymek.
TAHAİ: Birbiriyle kardeş olmak.
TAHAKKUD: Kin tutma, kin gütme.
TAHAKKUK: Bir şeyin doğruluğunun meydana çıkması. Gerçekleşmek. Delil ile isbat edilmek. Sabit ve hakikat olduğu aşikâr olmak.
TAHAKKÜK: Kaşınmak. Ovunmak.
TAHAKKÜM: (Hüküm. den) Tekebbür, zorbalık etmek. Zorla hükmetmek.(Evet imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdad da olamaz. L.)
TAHAKKÜMÂT: (Tahakküm. C.) Tahakkümler, zorbalıklar.
TAHAKKÜMÎ: Mânasız iddia. Delilsiz, isbatsız haklılık dâva etmek, Mânasız mücerred dâva.
TAHAKÜM: Hükmedişmek.
TAHALHUL: Deprenmek, harekete gelmek. * Aşağı etmek.
TAHALHUL: (Halhal. dan) Ayağa bilezik takma. * Bir cismin hacminin büyümesi, şişmesi. * Hava cereyanı olması.
TAHALLİ: (Halâ. dan) Boşalmak. Boş kalmak. Tenhaya çekilmek. Yalnız kalmak.
TAHALLİ: (Halâvet. den) Kendi kendini donatmak. Süslenmek.
TAHALLUK: Ahlâklanmak. İyi huy edinmek. Yüksek İslâmi ahlâkla ahlâklanmak.
TAHALLUT: (Halt. dan) Karışma. Karışık olma.
TAHALLÜB: Sızma. Ter çıkarma. * Sütlenme. Süt peyda etme. * İmrendiğinden ağzının suyu akmak. * Pâre pâre etmek, dağıtmak, parçalamak.
TAHALLÜD: (Huld. dan) Bir yerde devamlı kalmak. Devamlı olmak.
TAHALLÜF: Geride bırakılma. Arkada kalma. * Değişme. Uygun olmama.
TAHALLÜL: (Hall. den) Hallolmak. Eczası birbirinden ayrılmak.
TAHALLÜL: (Halel. den) Bozulmak. Ekşimek. Sirke olmak. * Araya girmek. Başka bir şeyin müdahale etmesi, karışması. * Dişleri hilâllamak.(Haşirde bütün zevil-ervahın ihyası; mevt-âlud bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihyâ ve inşâsından kudrete daha ağır olamaz. Zira kudret-i ezeliye zâtiyedir; tagayyür edemez, acz tahallül edemez, avâik tedâhül edemez, onda meratib olamaz, her şey O'na nisbeten birdir. H.)
TAHALLÜM: Bâliğ olmak.
TAHALLÜS: Halâs olmak. Kurtulmak. * Edb: şiirde mahlâs kullanmak.
TAHALÜS: Sövüşmek.
TAHAMHUM: Atın yulaf görünce kişnemesi.
TAHAMİ: İhraz etmek. Erişmek. Kazanmak.
TAHAMMİ: (Hamy ve Himayet. den) Korunma, kendini himaye etme. * Perhiz etme.
TAHAMMUK: Ahmaklaşma.
TAHAMMUS: Büzülme. Büzülüp buruşma.
TAHAMMUZ: Ekşimek. Mayalanmak. Oksitlenmek.
TAHAMMÜC: Dikkatle bakmak.
TAHAMMÜD: Ateşin sönmeğe yüz tutması.
TAHAMMÜL: Yüklenmek. Bir yükü üstüne almak. * Sabretmek. Katlanmak. * Kaldırmak.
TAHAMMÜLGEZÂ: f. Dayanılmaz, tahammül edilmez.
TAHAMMÜLGÜDÂZ: f. Tahammülü ve dayanmayı yırtıp geçen.
TAHAMMÜLSUZ: f. Tahammülü yok eden. Sabırsızlık veren.
TAHAMMÜR: Mayalanmak. Ekşimek. * Sarhoşluk verecek hâle gelmek.
TAHAMMÜRÂT: (Tahammür. C.) Ekşimeler, mayalanmalar.
TAHAMMÜS: Sağlamlık, muhkemlik.
TAHAMUK: Ahmaklaşmak.
TAHAMÜL: Başkasının zahmetini yüklenmek.
TAHAMÜR: Uyuşturmak. * şarap yapmak.
TAHAN: Kendini deli olarak göstermek.
TAHAN: Kendini toprağa gömerek yatan küçük bir hayvan.
TAHANET: Değirmencilik.
TAHANNİ: (Hany. dan) Eğilmek, eğrilmek. * Kınaya boyamak.
TAHANNÜF: Hanefi mezhebinden olma. Hanefî Mezhebine girme.
TAHANNÜK: Tülbendi çenesi altından dolamak.
TAHANNÜN: Çok istekle sızlanma. * Şefkat etme. * Meyl ve muhabbet.
TAHANNÜS: Tehir etmek, sonraya bırakmak.
TAHANNÜS: İbadet etmek. * Andını bozmak.
TAHANNÜS: Kırılmak. * Eğilmek. * Kırılıp bükülür olmak.
TAHANNÜT: Ölü üzerine güzel kokular serperek kefenlemek.
TAHARET: Temizlik. Nezafet. Temizlenmek. * Fık: Habes, necaset denilen maddeten en pis şeylerin veya hades denilen şer'î bir mâninin zevalidir.
TAHARET-İ KÜBRAÂ: Cünüblük veya hayız, nifas gibi hallerden çıkmak için gusül abdesti alarak temizlenmek.
TAHARET-İ SUĞRA: Abdestsizlik denilen hali, abdest alarak gidermek.
TAHARRİ: (Hary. dan) Aramak. Araştırmak. İncelemek. Araştırılmak.
TAHARRİ-İ HAKİKAT: Hakikatı, doğruyu araştırmak, aramak.
TAHARRİYÂT: Araştırmalar. Aramalar. Aratmalar.
TAHARRUK: Yırtılma. Koparılma. Sökülme. Yarılma.
TAHARRÜC: Zahmetli yerden uzaklaşmak. * Günah işlemek.
TAHARRÜC: Günahtan içtinab etmek, günahtan çekinmek.
TAHARRÜF: Sapmak. İnhiraf etmek.
TAHARRÜK: (Bak: Teharrük)
TAHARRÜM: (Haram. dan) Haramdan sakınma. Kaçınma, sakınma, çekinme.
TAHARRÜM: Yarılmak.
TAHARRÜS: Sakınmak, korunmak.
TAHARRÜS: Ekin ekmek.
TAHARRÜŞ: (C.: Taharrüşât) Tırmalanma.
TAHARRÜZ: Sakınma, çekinme, korunma.
TAHARÜC: Tevzi etmek, dağıtmak.
TAHARÜS: Ekin ekmek, tahıl ekmek.
TAHASSUL: Hâsıl olmak. Üremek. Husule gelmek. Bir araya birikip sâbit ve bâki olmak. Netice olarak çıkmak.
TAHASSUN: Bir kaleye kapanmak. Korunmak. İstihkâma çekilmek. Tahkim edilmiş bir yere sığınmak.
TAHASSUNGÂH: f. Sağlam korunulacak yer. Sağlam sığınak.
TAHASSUS: (Husus. dan) Hususi ve mahsus olmak. Bir kimseye mahsus kılınmak.
TAHASSUR: Eli böğüre koymak.
TAHASSÜN: (Bak: Tahassun)
TAHASSÜR: Pıhtılaşmak. Kanın pıhtılaşması.
TAHASSÜR-İ DEM: Kanın pıhtılaşması.
TAHASSÜR: (Hasret. den) Hasret çekmek. Elde edilmesi istenilen ve ele geçirilemeyen şeye üzülmek.
TAHASSÜRÂT: Tahassürler. Hasret çekmeler.
TAHASSÜR: Dili tutulup konuşamamak.
TAHASSÜS: İyi bir haber duyup memnun olmak. Kalben ve ruhen hislenmek, hissetmek. * Casuslamak. * Aratmak.
TAHASSÜSÂT: (Tahassüs. C.) Duygulanmalar, hislenmeler.
TAHASÜB: Hesaplaşmak.
TAHASÜD: Hased edişmek, düşmanlık etmek.
TAHASÜM: Husumet edişmek, düşmanlık yapmak.
TAHASÜR: Birbirinin beline elini sokup yürümek. * Eli böğürüne koymak.
TAHAŞHUŞ: Kâğıt hışırtısı. * Yeni kaftan avazı. Silâhların sürtünmelerinden çıkan ses.
TAHAŞHUŞ: Deprenmek, harekete geçmek.
TAHAŞİ: Bir yana olmak. * Utanmak. * Sıkılmak.
TAHAŞŞİ: (Haşyet. eden) Korkmak. Çekinmek. Ürpermek.
TAHAŞŞU': (Huşu. dan) Mütevâzi olmak. Alçakgönüllülük gösterme.
TAHAŞŞÜD: Birikme, yığılma. Toplanma.
TAHAŞŞÜN: (Huşunet. den) Katılaşma, sertleşme.
TAHAŞŞÜN: Kin tutmak. * Kokup yemek.
TAHAT: Ufak etmek. Ufalamak.
TAHATIH: Karanlık. * Bulutluluk.
TAHATTİ: (Bak: Tahaddi)
TAHATTİ: (Hatve. den) Bir şeyi atlayıp geçmek. * Sınırı aşmak. * Saldırış.
TAHATTİAT: (Tahatti. C.) Saldırışlar, tecavüzler.
TAHATTUM: Kin, hiddet ve öfke içinde olmak.
TAHATTUR: Hatırlamak. * Muhatara ve tehlikeden kaçıp uzaklaşmak.
TAHATTÜM: (Hatem. den) Hatem, yüzük takınmak. * Tas: Ariflerin gönlüne Allah'ın koyduğu işaret.
TAHATTÜM: (Hatm. dan) Lüzumlu ve gerekli olma. Vâcib olma.
TAHATTÜM: Kırmak.
TAHATTÜR: Tembel tembel yürümek.
TAHATÜL: Birbirini aldatmak.
TAHAVUS: Göz ucuyla bakmak.
TAHAVVU': Eksilmek, noksanlaşmak.
TAHAVVÜB: Bir nesneye acınmak ve mahzun olmak.
TAHAVVÜF: Korkuya düşmek. Korkmak. * Bir şeyi eksiltmek.
TAHAVVÜL: (Hâl. den) Birinden diğerine geçmek. Tebdil olunmak, değişmek. Dönmek. Bir hâlden başka bir hâle geçmek.
TAHAVVÜLÂT: (Tahavvül. C.) Tahavvüller. Değişmeler.
TAHAVVÜLÂT-I KÜLLİYE: Büyük değişiklikler.
TAHAVVÜLÂT-I ZERRAT: Zerrelerin tahavvülü.(Tahavvülât-ı zerrat, Nakkaş-ı Ezelî'nin kalem-i kudreti, kitab-ı kâinatta yazdığı âyât-ı tekviniyenin hengâmındaki ihtizazatı ve cevelânıdır. Yoksa; maddiyyun ve tabiiyyunların tevehhüm ettikleri gibi tesadüf oyuncağı ve karışık, mânasız bir hareket değildir. Çünkü; bütün mevcudat gibi zerreler ve her bir zerre, mebde-i hareketinde "Bismillah" der. Çünkü nihayetsiz, kuvvetinden fazla yükleri kaldırır. Ve buğday dânesi kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omuzuna alması gibi... Hem vazifesinin hitamında "Elhamdülillah" der. Çünkü: Bütün ukulü hayrette bırakan hikmetli bir cemâl-i san'at, faydalı bir hüsn-ü nakş göstererek Sâni-i Zülcelâl'in medâyihine bir kaside-i medhiye gibi bir eser gösterir. Meselâ: Nar ve mısıra dikkat et. S.)
TAHAVVÜN: Eksilmek. * Ziyafet vermek. * Söz vermek, ahdetmek.
TAHAVVÜR: Tezlik, acelecilik.
TAHAVVÜS: Bahadırlık, kahramanlık. * Sefer niyyetiyle bir yerde durmak.
TAHAVÜZ: Birbirini cenkten men'etmek. Dövüşten alıkoymak.
TAHAYYÜL: (C.: Tahayyülât) Hayale getirmek. Hayalde canlandırmak. Fikir kurmak. (Bak: Dimağ)
TAHAYYÜLÂT: (Tahayyül. C.) Tahayyüller, hayale dalmalar, hayalde canlandırmalar.
TAHAYYÜR: Beğenip seçmek, muhayyer olmak.
TAHAYYÜR: Şaşakalmak. Hayret etmek. Şaşırmak. Hayran olmak.
TAHAYYÜRÂT: (Tahayyür. C.) Hayrete düşüp şaşakalmalar. Hayran olmalar.
TAHAYYÜZ: (Hayz. den) Yer tutmak, yer almak. * Ehemmiyet kazanmak. * Fiz: Herhangi bir cismin boşlukta yer alması.
TAHAZ: Birbirini kandırmak, aldatmak.
TAHAZHUZ: Suyun deprenmesi, hareket etmesi.
TAHAZÜL: Birbirini rüsvay etmek, kepaze etmek.
TAHAZZU': (Huzu. dan) Alçakgönüllülük gösterme. Mütevazi olma.
TAHAZZUR: (Hıdr. dan) Yeşillenme.
TAHAZZUR: (Hazır. dan) Hazır bulunma. Hazır olma.
TAHAZZÜB: (Hizb. den) Toplanma, birikme. Küçük topluluk meydana getirme.
TAHAZZÜN: Kederlenmek, hüzünlenmek. Birine acımak. Mükedder olmak.
TAHAZZÜN: Hazineye girmek. * Yığılmak.
TAHAZZÜR: (Hazer. den) Sakınma, korunma, çekinme.
TAHBİB: Fâsid etmek, bozmak.
TAHBİE: Gizlemek, saklamak. * Kadını perdeye koyup kimseye göstermemek.
TAHBİR: (Haber. den) Haber etme. Haber verme.
TAHBİR: Tahsin etmek, tezyin etmek. Güzelleştirmek, süslemek.
TAHBİYE: Hıfzetmek, korumak. * Engel olmak, men'etmek.
TAHCİL: (C.: Tahcilât) (Hacl. dan) Utandırma.
TAHCİL: Atın dört veya üç ayağında veya ikisinde bileklerinden yukarı olan beyazlık.
TAHCİR: Bir yere taş koymak, taş yığmak. * Fık: Kimsenin girmemesi için arazinin etrafına taştan sınır yapmak. * Hayvanı dağlayıp nişanlamak.
TAHDİ': Aldatmak.
TAHDİB: Kamburlaştırma. Kubbelendirme.
TAHDİC: Dikkatle bakmak. * Atmak.
TAHDİD: Hudutlandırmak. Sınırlamak. Sınırı belli etmek. * Tarif etmek. * Bir şeyi kasdetmek. * Keskin etmek. Bilemek.
TAHDİD-İ SİNN: Yaş haddi. Emeklilik.
TAHDİDÂT: Tahditler. Sınırlamalar.
TAHDİK: (Hadeka. dan) Gözünü dikip, ayırmadan ve dikkatle bakma.
TAHDİM: Hizmet ettirmek. * Atın ayaklarının beyazlığı dirseklerinden aşağı olmak.
TAHDİR: (Hader. den) Örtülendirme, örtülü bulundurma. * Uyuşturmak.
TAHDİR: Acele ettirmek. * Nüzul ettirmek, indirmek.
TAHDİS: (Hudus. dan) Söylemek. Anlatmak. Rivayet etmek. * Şükür ve teşekkür ile bildirmek. Görülen iyiliği herkese söylemek. * Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sözünü tekrarlamak.
TAHDİS-İ NİMET: Cenab-ı Hakk'a karşı şükrünü edâ etmek ve teşekkür etmek maksadiyle nâil olduğu nimeti anlatmak, onunla sevincini ve şükrünü bildirmek. (Bak: Küfran-ı ni'met)(Bâzan tevâzu', küfran-ı ni'meti istilzam ediyor, belki küfran-ı ni'met olur. Bâzan da tahdis-i ni'met, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çâre-i yegânesi ki; ne küfran-ı ni'met çıksın, ne de iftihar olsun. Meziyet ve kemalâtları ikrar edip, fakat temellük etmiyerek, Mün'im-i Hakiki'nin eser-i in'âmı olarak göstermektir. Meselâ: Nasılki murassa' ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: "Mâşâallah çok güzelsin, çok güzelleştin. "Eğer sen tevazu'kârâne desen: "Hâşâ!.. Ben neyim, hiç. Bu nedir; nerede güzellik?" O vakit küfran-ı ni'met olur ve hulleyi sana giydiren mahir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirane desen: "Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz... "O vakit, mağrurane bir fahirdir.İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: "Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır ve dolayısiyle libası bana giydirenindir; benim değildir." M.)
TAHDİSÂT: Anlatmalar. Rivayet etmeler. * Teşekkürle bildirmeler. * Hadis anlatmalar.
TAHDİŞ: (Hadeş. den) Kurcalamak. Tırmalamak. * İncitmek. * Kaşımak.
TAHDİŞ-İ EZHAN: Zihinleri kurcalamak, tırmalamak.
TAHDİŞAT: (Tahdiş. C.) Tırmalamalar. Kurcalamalar.
TAHE: Helâk oldu, berbad oldu (meâlinde fiil).
TAHF: Gam, tasa.
TAHFE: Mekân, mevzi.
TAHFE: Bakla otunun yukarı ucu.
TAHFİF: (Hıffet. den) Hafifletme, yükünü azaltma. Kolaylaştırma. * Lâyıkı vechiyle hürmet etmemek. * Maddî-manevî bir ızdırabı azaltmak. * Kelimelerin bazı harflerini terketmekle telâffuzunu kolaylaştırmak.
TAHFİFÂT: (Tahfif. C.) Hafifletmeler; yükünü eksiltmeler, kolaylaştırmalar.
TAHFİL: Koyunun sütü çoğalsın diye birkaç gün sağmayıp bırakmak.
TAHFİR: (C. Tahfirat) (Hufre. den) Çukur kazma.
TAHFİR: Utandırmak. * Aman vermek.
TAHFİZ: Aşağı indirmek. * Asan etmek, kolaylaştırmak.
TAHH: Ekşi hamur. * Susam posası.
TAHH: Kırmak.
TAHHAN: (Tahn. dan) Değirmenci, öğütücü.
TAHHANE: Çokluk deve. Deve sürüsü. * Çok asker.
TAHIL: Bayat su. Bekleyerek bozulmuş su.
TAHILLE: Gerçek yere yemin etmek. * Yeminden kurtulmak için verilen keffaret.
TAHILLET-ÜL KASEM: Yemin keffareti.
TAHINE: (C.: Tavâhın) Azı dişlerinden birisi.
TAHİ: Çekilmiş. Uzatılmış. * Kesret, çokluk.
TAHİN: Darı unu. * Öğütülmüş tahıl. * Şekerle karıştırılarak helvası yapılan öğütülmüş susam.
TAHİNE: (C.: Tavâhin) Öğütücü diş, azı dişi.
TAHİR: Yüksek nefes.
TAHİR(E): Temiz. Pâk. Abdesti bozacak veya guslü icab ettirecek şeylerden birisiyle özürlü olmayan. * Zâhir ve bâtında bütün ayıp ve kirlerden temiz, pâk olduğu için Hz. Peygamberimize de (A.S.) bu isim verilmiştir. * Müzikte: Makam ismi.
TAHİRAT: Pâk ve temiz olanlar.
TAHİYYAT: Selâmlar. Duâlar. Manevî hayat hediyeleri. Tezahürat-ı hayatiye. * Mâlikiyet, beka ve mülk. (Bak: Et-tahiyyatü)
TAHİYYE: Selâmlar, dualar. Hayır duâları. * Mülk, beka ve devamlılık. * Namazın iki ve dört rek'atı sonunda okunan Ettahiyyat duası. * Selâm verme ve hayır dua etme. * Mülk ve mâlikiyet.
TAHİYYET-ÜL MESCİD: Bir mescide veya bir camiye girildiğinde, sevab niyetiyle, oturmadan evvel kılınan namaz.
TAHKİK: Doğru olup olmadığını araştırmak veya doğruluğunu, yanlışlığını meydana çıkarmak. İncelemek. İçyüzünü araştırmak. * Bir şeyi eksiksiz ve ziyâdesiz yapmakta mübâlağa etmektir. Bir şeyin hakikatına ermek, künhüne vâkıf olmak, nihayetine erişmek demektir. Kur'an kıraat ıstılahında ise: Her harfin hakkını vermek, özel sıfatlarına riayet etmek, sesi tam mahrecinden çıkarmak, medleri gerektiği kadar uzatmak, hareke, ızhar ve gunneleri okuyuş hassasiyetinin en son imkânını kullanarak okumaktır.
TAHKİKAN: İnceleyerek. Araştırma suretiyle. Hakikatını öğrenerek.
TAHKİKAT: Araştırmalar. Hakikati ve doğruyu inceleyip öğrenmek için yapılan taharriyat.
TAHKİKAT-I İBTİDAİYYE: Huk: İlk tahkikat. İlk soruşturma.
TAHKİKÎ (TAHKİKİYE): Araştırma ile alâkalı. Tahkikata ait.
TAHKİKÎ İMAN: (Bak: İman-ı tahkikî)
TAHKİM: Hakem tayin etmek. Hâkim nasbeylemek. * Kuvvetlendirme. Sağlamlaştırmak, kavileştirmek. * Birisini fesattan men'eylemek. * Mahkemede hasmın dâvalarının açıkça belli olması için hâkimi değiştirmek.
TAHKİMÂT: Ask: Bir yeri düşmanın hücumuna karşı sağlamlaştırmak.
TAHKİR: Hareket etmek. Hor görmek. Küçük görmek. Aşağı ve alçak addetmek.
TAHKİR-ÂMİZ: f. Hakaretle karışık söz. * Tahkir edici.
TAHKİRÂT: (Tahkir. C.) Tahkirler. Hor ve küçük görmeler. Hakaret etmeler.
TAHKİYE: Anlatmak. Hikâye etmek.
TAHL: Dalak ağrısından incinmek. * Bozulmak, değişmek.
TAHL: Durmakla değişen su.
TAHLEE: Bulut.
TAHLİ': (Hal'. dan) Söküp çıkarmak. Koparmak. * Tahttan indirmek.
TAHLİD: (Huld. dan) Devamlı olarak oturtma veya oturtulma.
TAHLİF: (Halef. den) Birini kendi yerine bırakmak.
TAHLİF: (Half. dan) Yemin ettirmek. Yemin vermek.
TAHLİK: (C.: Tahlikat) Tıraş etme.
TAHLİK: Yaratmak. * Eskitmek.
TAHLİL: (Hall. den) Sirkeleştirme. Ekşitme. * Dişlerini hilâllamak. Gerçek yere yemin etmek. * Açmak.
TAHLİL: Müşkül meseleyi halletmek. * Bir şeyi kolaylıkla tutmak. * Eritmek. * Bir şeyi helâl kılmak. * Yemine kefaret etmek. * Man: Terkibin zıddıdır. Bir kıyas neticesinin mantık şekillerinin hangisinden olduğunu bilmek için delilin tahlili, araştırılması. * Fiz: Mürekkep bir cismi tetkik etmek için esas unsurlara ayırma, çözümleme. * Kim: Analiz. * Tıb: İlâçla şişliği gidermek.
TAHLİL-İ HURDEBİNÎ: Mikroskopla tahlil.
TAHLİLAT: (Tahlil. C.) Tahliller, analizler.
TAHLİM: (Hilm. den) Kızgınlığını ve öfkesini giderme. Sâkinleştirme, yumuşatma, teskin etme.
TAHLİS: Kurtarmak. Halâs etmek. * Bir şeyin özünü, hülâsasını almak.
TAHLİS-İ GİRİBAN: Yakayı kurtarma, kurtarılma.
TAHLİSEN: Hülâsa ederek. Özünü söyleyerek.
TAHLİSİYYE: Can kurtaran.
TAHLİT: (Halt. dan) Karıştırma. Karıştırılma. Bozma. Saflığını giderme. Fâsid etme.
TAHLİYE: (Haly. den) Süslemek. Donatmak. Donatılmak. * Tatlılandırmak. * Kim: Bir madde içine hassasını veya kokusunu değiştirmek için şeker, baharat ve benzeri gibi şeyleri katmak.
TAHLİYE: (Halâ veya halvet. den) Boşaltmak. Boş bırakmak. Serbest bırakmak. * Tathir etmek. Temizlemek.
TAHLİYE-İ SEBİL: Bir suçluyu bırakma, salıverme.
TAHLİZ: Bir kimsenin kulağına küpe ve koluna bilezik takmak.
TAHMA: Bir ot cinsi.
TAHME: İnsan cemaatı, topluluk. * Büyük sel.
TAHMEL(E): (C.: Tahamil) Ahlâkı kötü kimse.
TAHMER: Sıçramak. * Doldurmak.
TAHMİC: Şiddetle bakmak. * Gözünü açıp yummak.
TAHMİD: (Hamd. den) Hamdetmek. * Medhetmek, övmek. * Elhamdülillâh" kelâmının mânasını ifade etmek.
TAHMİDÂT: Hamdler ve şükürler. (Bak: Hamd)
TAHMİDİYE: Hamdetmeğe dair. Hamdetmek hakkında. * Çok mühim bir duânın ismidir.
TAHMİK: (Humk. dan) Ahmak demek, ahmak olduğunu söylemek.
TAHMİL: Yüklemek. Taşıtmak. Bir kimse üzerine bir işi bırakmak.
TAHMİL-İ MİNNET: Birini minnet altında bırakma.
TAHMİL-İ ZAHMET: Zor bir işi birine yükletme.
TAHMİLÂT: (Tahmil. C.) Yükletmeler, yükletilmeler, yüklemeler.
TAHMİM: Zina eden kimseyi ziftleyip, dövüp, yüzüne kara vurup, ters olarak eşeğe bindirip gezdirmek.
TAHMİN: (Hamn. dan) Aşağı yukarı bir fikir söylemek. İhtimallere dayanan düşünce. Zayıf delil ile hüküm ve kıyas etmek.
TAHMİNEN: Takriben, aşağı yukarı.
TAHMİNÎ: Tahmin yoluyla. Tahminle alâkalı.
TAHMİR: (Hamr. dan) Mayalandırma. * Yoğurma, yoğurtma.
TAHMİR: Kızartmak. * Birine "eşek" demek.
TAHMİRE: Bulut.
TAHMİS: (Hums. dan) Bir şeyi beş kat veya beş köşe haline getirmek. * Edb: Bir şiirin her beytine üçer mısra ilâve ederek beşe çıkarmak.
TAHMİS: Ateşte kızdırıp kavurmak. * Kahve kavrulan ve satılan yer.
TAHMİS-HÂNE: f. Kahvenin kavrulup öğütülüp satıldığı yer.
TAHMİŞ: Tırmalamak. * Hiddetlendirmek.
TAHMİZ: Azaltmak.
TAHN: (C.: Tahniyât) Öğütme, öğütülme.
TAHNİB: Atın belinde ve ayaklarında eğrilik olmak.
TAHNİK: (Hunk. dan) Boğmak.
TAHNİK: (Oğlan) damağını ovmak. * Fikrini düzeltmek.
TAHNİT: Mumyalamak. Ölüyü bozulmadan muhafaza etmek için ilâçlamak.
TAHNİYE: Kınaya boyamak.
TAHR: Uzaklaştırmak. Irak etmek. * Atmak. * Göz çapağını dışarı atmak. * Seri, hızlı. * Oku uzak giden yay.
TAHREBE: Ağaç kurdunun ağacı oyup delmesi.
TAHRİB: (C.: Tahribât) Harab etme, edilme. Yıkma. Bozma.
TAHRİBÂT: (Tahrib. C.) Tahribler, yıkıp bozmalar, harab etmeler.
TAHRİBKÂR: Tahrib eden, yıkan.
TAHRİC: (Huruc. dan) Çıkartma. Meydana koyma. * Şehadetname vermek. * Fık: Müçtehidlerin istinad ettikleri naslara, kaidelere, asıllara tatbikan şer'î hükümleri istihrac etmek. Bu tarz ile hüküm çıkarabilmek salâhiyetinde olanlara: Muharric, sahib-i tahric, ashâb-ı tahric denir.
TAHRİC: Darlık ve zahmet vermek, tazyik.
TAHRİF: (Harf. den) Harflerin yerini değiştirmek. Bozmak. Kalem karıştırmak. * Kendi menfaati veya başkasının zararı için bir ibârenin mânasını değiştirmek. * Başka tarafa meylettirmek.
TAHRİFÂT: (Tahrif. C.) Bozmalar. Kalem karıştırmalar.
TAHRİF: Genç bir adama bunaklık isnad etme.
TAHRİK: Kımıldatma. Kımıldatılma. Yerinden oynatma. Hareket ettirme. * Gr: Cezimli bir harfi harekeli okuma. * Yola çıkarma. * Azdırma, kışkırtma. * Uyandırma.
TAHRİK: Yarma, yarılma. * Yırtma, yırtılma.
TAHRİK: Yakma. Yakılma. * Susatma. Susatılma.
TAHRİK-AMİZ: f. Kışkırtıcı. Tahrik edici.
TAHRİKAT: Ayaklandırmalar, kışkırtmalar. Hareket ettirmeler.
TAHRİM: Haram kılma. Haram kılınma. Dince yasak edilme. * Kudsî sayarak yaklaşmayı yasak etme.
TAHRİM SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 66. Suresidir. "Lime tüharrimu" da denir. Medine'de nâzil olmuştur.
TAHRİM: Yarmak. Pâre pâre kesmek, parçalamak.
TAHRİME: Namaza başlanırken söylenen tekbir. * Hacıların ihrama bürünmeleri.
TAHRİMEN: Haram olarak. Harama yakın olarak.
TAHRİMEN MEKRUH: (Vâcibin zıddı) Harama yakın iş olup, zannî delil ile olan nehiydir.
TAHRİMÎ: (Tahrimiyye) Haramla ilgili, harama ait.
TAHRİM TEKBİRİ: İftitah tekbiri de denir. (Bak: İftitah tekbiri)
TAHRİR: Yazmak. Yazılmak. Kaydetmek. * Hürriyete kavuşturmak.
TAHRİR-İ RAKABE: Köle veya cariye azad etme.
TAHRİRÂT: Tahrirler. Yazı. Resmî mektup.
TAHRİREN: Yazmak suretiyle, yazı ile.
TAHRİS: (C.: Tahrisât) (Hırs. dan) Hırslandırma.
TAHRİS: Elbisenin eteğine konulan parça.
TAHRİS: Kendini hıfzetmek, kendini korumak.
TAHRİŞ: (C.: Tahrişât) Tırmalama. Yakıp kaşındırma. * Azdırma. Rencide etmek.
TAHRİŞ: Aldatıp kandırmak. * Koparmak.
TAHRİZ: (C.: Tahrizât) (Hırz. dan) Kışkırtma, kışkırtılma. * Kandırmak. * Koparmak.
TAHS: Eliyle defetmek, eliyle itip kovmak.
TAHS: İfsad etmek, bozmak.
TAHSA': Toprak saçmak.
TAHSİB: Ölüyü taş altına gömmek.
TAHSİB: Ufak taşları mescide veya başka yere döşemek.
TAHSİF: Nâlin yaptırmak.
TAHSİL: Hâsıl etmek. * İlim edinmek. İlim öğrenmek veya öğretmek için çalışmak. * Vergi toplamak. * Aşikâre eylemek.
TAHSİLÂT: Devlet gelirlerinin toplanması.
TAHSİLDÂR: f. Devlet gelirlerini vazifeli olarak toplayan, tahsil eden memur.
TAHSİM: Kestirmek. * Dağılmak.
TAHSİN: (Hısn. dan) Kale gibi sağlamlaştırma. * Muhafaza altına alma.
TAHSİN: Beğenmek ve alkışlamak. * Tezyin eylemek, güzelleştirmek. * İyi ve güzel bulmak.
TAHSİN-İ KELÂM: Bir sözü beğendiğini ifade etmek. Sözü güzelleştirmek.
TAHSİN-İ LÂFZ: Lâfı süsleme, sözü güzelleştirme.
TAHSİNAT: Alkışlamalar. Güzelleştirmeler. Beğenmeler.(Bilbedahe şöyle tahsinat ve tezyinat, onların Sâniinde gayet şiddetli bir irâde-i tahsin ve kasd-ı tezyin var olduğunu gösterir. Ve irade-i tahsin ve tezyin ise bizzarure o Sâni'de san'atına karşı kuvvetli bir rağbet ve kudsi bir muhabbet olduğunu gösterir. Ve masnuât içinde en câmi' ve letaif-i san'atı birden kendinde gösteren ve bilen ve bildiren ve kendini sevdiren ve başka masnuattaki güzellikleri mâşâallâh deyip istihsan eden bilbedahe o san'atperver ve san'atını çok seven Sâni'in nazarında en ziyade mahbub, O olacaktır. S.)
TAHSİNHÂN: f. Aferin diyen. Beğenip alkışlayan.
TAHSİNKERDE: f. Beğenilmiş.
TAHSİR: Hasret bırakma. Hasret etme. * Kuşun tüyünü bırakması, dökmesi.
TAHSİR: (Hasar. dan) Zarara sokma, ziyana uğratma.
TAHSİR: İnce belli etmek.
TAHSİS: Rağbet ettirmek. Meylettirmek, yöneltmek.
TAHSİS: (Husus. dan) Belli bir gaye için kullanmak. * Bir şey veya bir kimse için ayırmak. * Kredi. Tazminat.
TAHSİSAT: Bir kimse veya bir daire için ayrılmış para veya mal.
TAHSİSAT-I MESTURE: (Bak: Mesture)
TAHSİSEN: Tahsis suretiyle. * Hele, en çok.
TAHŞİD: Yığma. Toplama. Biriktirme. Yığınak. * Bir mevzu hakkında çok izah ve konuşmalar.
TAHŞİDÂT: Birikmeler. Toplamalar. Yığınaklar. * Konuşarak fazla üzerinde durma.
TAHŞİM: Öfkelendirme, kızdırma, gazablandırma.
TAHŞİN: İri ve kaba etmek.
TAHŞİR: Noksan etmek, eksiltmek.
TAHŞİYE: Derkenar, haşiye yazma veya yazılma.
TAHŞİYE: (Haşyet. den) Korkutma. Ürpertme.
TAHT: f. Yağma, talan, soygun, çapul.
TAHT: Alt. Aşağı. * Gr: Gelecek olan zamir.
TAHT-EL ARZ: Yer altı. Toprak altı.
TAHT-EL BAHİR: Denizaltı. Denizaltı gemisi.
TAHT-EŞ ŞUUR: Şuur altı. Şuur haricinde olarak açılıp yayılan zihnî faaliyet.(Taht-eş şuur, gayr-ı meş'urdan vâzıhan farklıdır. Hâfızada teraküm etmiş, fakat bu anda kendisini düşünmediğimiz hâtıralar, gayr-i meş'ur ve kaimdirler. Fakat taht-eş şuur değildirler. L.R.)
TAHT-I ESARET: Esaret altı.
TAHT-I HÜKÜM: Hüküm altına.
TAHT-I MÜZAKERE: Konuşulmakta olan.
TAHT: f. Hükümdarların oturduğu büyük koltuk. Hükümdarlık makamı.
TAHT-I BELKIS: Belkıs'ın tahtı. (Çok eski mecusi Yemen padişahlarından Şerahil'in kızı Belkıs, başka kardeşi olmadığından babasının yerine Yemen'e hükümdar olmuş idi. Sonra Süleyman Aleyhisselâm ile evlendi. Onun mu'cizeleriyle imana geldi.) Bak: Hüdhüd, Süleyman (A.S.)
TAHT-I HÜMÂYUN: Padişahların merasim sırasında oturdukları sedir.
TAHT-I REVAN: Dört kişi veya iki katırla taşınan nakil vasıtası.
TAHTAH: Arslan.
TAHTAHA: Bir şeyi doğrultmak. * Beraber etmek. * Bazısını bazısına katmak.
TAHTAHA: Hastalıktan veya zayıflıktan sesin değişmesi.
TAHTANÎ: Alt kat. Alt katla alâkalı.
TAHTANİYE: Altta olan, alttaki. * Noktası altta olan harf.
TAHTE: f. Yağmalanmış, soyulmuş, talan edilmiş.
TAHTE: Alt, altta, altında.
TAHTE: f. Tahta.
TAHTELHIFZ: (Taht-el hıfz) Muhafaza altında.
TAHTESSERA: (Taht-es serâ) Toprak altı.
TAHTGÂH: f. Başşehir, başkent. * Taht yeri.
TAHTİB: Odun toplamak.
TAHTİE: Bir kimseyi veya bir şeyi hatalı görmek, hata isnad etmek, yanıltmak. "Bu hatadır" diye iddia etmek. * Ist: "Mezhebim haktır, hata ihtimali var. Başka mezheb hatadır, savaba ihtimal var" diyenler ki, bu hatalı anlayışa izafeten "Tahtie" denmiştir.
TAHTİM: Mühürleme. Mühür basma. * Tamamlama.
TAHTİT: (Hatt. dan) Çizme. Çizgi ile belli etme. * Çizgi.
TAHTİT: Zayıflık. * Kurmak. * Pare pare etmek, parçalamak.
TAHTİYE: Hatâya düşürmek, yanıltmak.
TAHT-NİŞİN: Taht'a oturan. Hükümdar. Padişah.
TAHUN(E): (C.: Tavâhin) Su değirmeni.
TAHUR: Tâhir. Hem temiz hem temizleyici. Çok temiz.
TAHV: Düşmek. * Çekip uzatmak.
TAHVE: Eti pişirmek.
TAHVİD: Sür'atle gitmek, hızla gitmek.
TAHVİF: Korku vermek. Ürkütmek. Korkutmak.
TAHVİFÂT: (Tahvif. C.) Korkutmalar. Korkuya düşürmeler.
TAHVİFEN: Korkutarak.
TAHVİL: Bir halden başka bir hale getirmek. Değiştirmek. * Döndürmek. * Faizli borç senedi.
TAHVİLÂT: Tahviller. * Borç senetleri.
TAHVİN: (C.: Tahvinât) Birisine hâin deme. Hıyânet nisbet etme.
TAHVİR: Rücu ettirmek, döndürmek. * Ağartmak, beyazlatmak, tebyiz.
TAHVİT: (Havt. dan) Duvar çekme.
TAHVİYE: Dizleri, dirsekleri, yanları, karnı ve uyluğun arasını ayırmak.
TAHVİZ: Suya dalmak.
TAHYA: Karanlık gece.
TAHYE: Bulut parçası.
TAHYİB: (Haybet. den) Eli boş, kederli ve mahrum kılma.
TAHYİL: (C.: Tahyilât) (Hayal. den) Akla getirme. Fikre getirme, zihinde canlandırma.
TAHYİR: (Hayır. dan) İki şeyden birisini seçme durumunda bırakma. İstediğini seçmesini teklif etme.
TAHYİS: Zelil etmek, kepaze etmek. * Boyun eğdirmek. Muti etmek.
TAHZİ': Yarma, kesme. * Ameliyat.
TAHZİ': Tevâzu etmek, alçakgönüllü olmak.
TAHZİB: (Hizb. den) Takım haline getirmek. Hizibleştirmek. Gruplaştırmak.
TAHZİB: (Hizab. dan) Saç, sakal boyama.
TAHZİF: Saçını düzüp bezemek, süslemek.
TAHZİL: Aşağılatmak, alçaltma, bayağılaştırma.
TAHZİM: Kesmek.
TAHZİN: (Hüzn. den) Kederlendirme, tasalandırma. * Hazin hazin Kur'an-ı Kerim okuma.
TAHZİN: Hazinede saklama.
TAHZİR: Yeşil renk verme. Yeşillendirme. * Hazırlama.
TAHZİR: (C.: Tahzirât) (Hazer. den) Menetme, sakındırma, önleme.TAHZİR : Korkutmak.
TAHZİZ: İsteklendirme, rağbet ettirme.
TAKAHHUM: Ansızdan bir nesneye dühul edip girmek.
TAKAHHUR: Kahrolmak.
TAKAHHÜL: şikâyet etmek.
TAKLİDGÂH: f. Taklid yeri.
TALAH: Salih olmayan. Bozuk.
TALAH: Yorulmak, zayıflamak.
TALHA BİN UBEYDULLAH: (R.A.) : Aşere-i mübeşşeredendir. Çok muharebelere iştirak etti, fedakârlığı büyüktü. Peygamberimiz (A.S.M.) ile muharebede iken kılıç darbesine karşı kolunu gerer ve onu muhafazaya çalışırdı, kendisinden ziyade Hz. Peygamber'i (A.S.M.) muhafazaya azmederdi. Kolu bu yüzden sakatlandı. Hz. Ali (R.A.) buyuruyor ki: "Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) duydum. Dedi ki: Talha ile Zübeyir, Cennet'te benim komşularımdandır." Hicretin 36'ncı yılında Cemel Vak'asında şehid oldu.
TA'LİMGÂH: Tâlim ve öğrenme yeri.
TAMAH: (Tımah - Tumuh) Bir şeye göz dikip bakma.
TAMAM-I ITTIRAD-I AHVAL: Bir kimsede var olan huy ve hasletlerin sekteye uğramadan biteviye devam etmesi, her zaman aynı durumu göstermesi.
TAMH (TIMÂH): Gözünü yukarı kaldırıp bakmak.
TAMMAH: Her şeye göz diken pek hırslı kimse.
TARAB-GÂH: f. Coşkunluk ve sevinç yeri.
TARAH: Uzak mekân.
TARAH: (C.: Etrâh) Tasa, keder, hüzün, melâlet.
TARAHHUM: (Bak: Terahhum)
TARÎK-İ BERZAHİYE: Berzaha giden ve ona ait yol.
TARİK-BAHT: f. Bahtı kara, şanssız, tâlihsiz.
TASAVVUR-U ŞAHSÎ: şahsî düşünce. şahsa ait tasavvur. (Bak: Himmet)
TASRAH: Karınca. * Bit.
TAŞRAH: Hurma ağacı.
TATAHHUR: Temizlenmek. Pâklanmak. * Günah işlemekten teberri ve imtina eylemek.
TAVAHİ: Lâşe etrafında dolaşıp uçuşan akbaba kuşları.
TAVAHİN: (Tâhine. C.) Azı dişleri, öğütücü dişler.
TAVAHİN: (Tâhun ve Tâhune. C.) Öğütülmüş şeyler. * Su değirmenleri.
TEAHHUR: Geri kalmak. Geciktirmek. Gecikmek.
TEAHHÜD: Hıfzetmek, korumak. * Uymak, tâbi olmak, riâyet etmek.
TEAHÜD: Sözleşmek. Ahidleşmek.
TEAHÜDÂT: (Teâhüd. C.) Sözleşmeler. Ahidleşmeler.
TEALALLAH: Allah yükseltsin!
TEBAH: f. Mahvolmuş. Yıkılmış. Fesada giriftar olmuş. * Bozuk.
TEBAHBUH: Durmaya, oturmaya, girmeye ve çıkmaya kadir olmak. * Ortada oturmak.
TEBAHHUR: (Bahr. den) Bir şeyin içine dalma ve derinliğine varma. Bir ilimde derin ihtisas kazanma.
TEBAHHUR: (Buhar. dan) Buharlaşmak. Tütsülenmek. Buğulanmak. * Kokmak.
TEBAHHURÂT: Buharlaşmalar. Buğu haline geçmeler.
TEBAHİ: Övünme, tefahur. * Muharebe edişmek, karşılıklı dövüşmek.
TEBAH-KÂR: (C.: Tebâhkârân) f. Mahveden, harab eden, bitiren.
TEBAHTUR: Dalgalanmak, dalgalanır olma. * Kibirlenerek yürüme, kibirli kibirli yürüme.
TEBAREKÂLLAH: "Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) ne bereketli, ne hayırlı işleri var, ne kadar bereketli!" diyerek hayret taaccübü. Allah'ın (C.C. ) yaptığı eserlerinden dolayı hayranlık hislerini ifade maksadıyla, Allah (C.C.) hakkında söylenen ve aynı zamanda dua için okunan bir kelâm.
TECAHÜD: Kuvvetini sarfedip uğraşmak. Çalışmak.
TECAHÜD: İnkâr etmek.
TECAHÜF: Darbetmek, vurmak. * Üstün gelmek, galebe etmek.
TECAHÜL: Bilmezlikten gelme. Bilmiyor görünme.
TECAHÜL-İ ÂRİFANE: Edb: Bildiği bir şeyi bilmiyormuş gibi gösterme. Bilen bir kimsenin, bilmez gibi davranması.
TECAHÜLKÂR: f. Bilmezlikten gelen.
TECAHÜM: Yüz pörtürmek.
TECAHÜR: Aşikâre olmak, açık ve belli olmak.
TECDİD-İ NİKÂH: Nikâh tazeleme. Nikâh yenileme.
TECELLİGÂH: f. Tecelli yeri. İlâhi kudretin, İlâhi sırrın meydana çıktığı, göründüğü yer.
TEDAHRUC: Yuvarlanma.
TEDAHÜK: Karşılıklı gülüşme.
TEDAHÜL: İç içe olmak. Birbiri içine girmek. * Yığılıp kalmak. Birikmek. Karışmak. * Bir taksidi ödemeden ötekinin gelmesi. Ödemede gecikmek.
TEESSÜR-BAHŞ: f. Hüzün veren, keder veren, tasaya düşüren.
TEFAHE: Horluk, hakirlik. * Tatsızlık.
TEFAHHUC: Oturduktan sonra ayaklarını ayırmak.
TEFAHHUL: Aygırlanmak.
TEFAHHUM: Kömürleşme. Kömür hâline gelme.
TEFAHHUR: (C.: Tefahhurât) (Fahr. dan) Övünme, fahirlenme.
TEFAHHUS: Bir şeyin, bir mes'elenin iç yüzünü dikkatle araştırma.
TEFAHHUSÂT: (Tefahhus. C.) İnceden inceye araştırmalar.
TEFAHHUŞ: Fuhşa düşmek, fâhişe olmak. Ahlâksız olmak. * Çirkin sözler söylemek.
TEFAHUR: Fahirlenmek. İftihar etmek. Kendini iyi görüp, kusurdan gaflet etmek.
TEFAHUŞ: Birbirine çirkin sözler söylemek.
TEH-İ ÇÂH: Kuyunun dibi.
TEHZİB-İ AHLÂK: Temiz ahlâk sâhibi olmağa çalışmak. Ahlâkını düzeltmek.
TEKABBELALLAH: Allah kabul etsin (meâlinde duâ).
TEKAHHUL: (Bak: Tekehhül)
TEKÂHÜL: Dikkatsizlik, ihmal.
TEKLİF-İ İLÂHÎ: Allah'ın teklifi, yani emirleri.
TELAH: Birbirine inatçılık etmek.
TELAHHİ: Tülbendi çenesi altından sarmak.
TELAHHUM: (Lahm. dan) Semirme, etlenme.
TELAHHUZ: İmrenerek ağız sulanma.
TELAHİ: Oyun. Oyun âleti ile vakit geçirme.
TELAHİ: Birbirine sövmek.
TELAHUK: Birbirine katılmak. Birbiri arkasından gelip birleşmek.
TELAHUK-U EFKÂR: Fikirlerin birbirine eklenmesi ve ilâve edilmesi.
TELAHUZ: Gözucu ile bakma. Gözucu ile bakışma.
TELAKİGÂH: f. Buluşma yeri. Kavuşma yeri.
TELATUMGÂH: f. Dalgalı yer. Dalgası çok olan yer.
TELFİK-İ MEZAHİB: Dinî bir mes'elede, hak mezheblerin aynı o mes'ele hakkındaki zıd görüşleri cem'etmekle bir mezheb yapmak. Bu zıd görüşlerle amel etmeyi caiz görür. Fukaha ise bu tarzı caiz görmemişlerdir.Tevhid-i mezahib ise: Hak mezheblerin mes'eleleri arasında, tercih yoluyla bazı mes'elelerini alıp bir mezheb yapmaktır. (Sadreddin Yüksel)
TEMAHHUH: Kemikten ilik çıkarmak.
TEMAHHUL: Hile etmek.
TEMAHHUT: Sümkürme.
TEMAHHUZ: (Temahhud) Doğum sancısı çekmek. * Hayvanın gebe oluşu. * Süt yayıkta yayılarak yağı alınıp safileştirilmesi. * Fitne çıkarma.
TEMAHUK: İnat etmek.
TEMAHÜL: Mühlet verme. Yavaş ve ağır davranma.
TEMAŞAGÂH: f. Gam ve kederi defetmek için gezip seyredilecek yer. Eğlence mahalli.
TEMAŞAHÂNE: f. Temaşa edecek yer. * Mc: Dünya.
TENAHHİ: Bir yana çekilme, alarga durma. * Irak olma.
TENAHHUM: Tükürmek. * Asık suratlı olmak, ekşi yüzlü olmak.
TENAHİ: Son bulma, bitme, tükenme. * Yasağı kabul ile geri durmak.
TENAHNUH: Öksürerek boğazını açmak, öksürmek. Öhö öhö demek. * Fık: Zaruret olmasa bu öksürük namazı bozar.
TENAHÜD: Tevzi etmek, dağıtmak. * Hediye vermek, atâ etmek.
TENEZZÜLÂT-I İLÂHİYE: Cenab-ı Hakk kelâmiyle, kullarının anlayış seviyelerine göre konuşması ve derin hakikatları, anlıyabilecekleri ifadelerle beyan etmesi.
TENFİZ-İ AHKÂM: Hükümleri yürütmek, kanunları tatbik etmek.
TERAH: Gam, keder, acı.
TERAHHUL: (C.: Terahhulât) Göç etme. Bir yerden bir yere göçme. * Yola çıkma. * Menzile konma.
TERAHHUM: Merhamet etme, acıma. Şefkatte bulunma, esirgeyip besleme.
TERAHHUMÂT: (Terahhum. C.) Acımalar, merhamet etmeler.
TERAHHUMEN: Acıyarak, merhamet ederek.
TERAHHUS: İzinli ve müsaadeli olma. Ruhsat bulma. * Ucuzlama.
TERAHİ: İşde gayretsizlik, gevşeklik, ihmal. * Uzaklaşma. * Sonraya bırakma. * Gecikme, geç kalma. * Geri durma, geri çekilme.
TERAHÜN: Karşılıklı olarak rehin vermek.
TERBİYEGÂH: f. Terbiye yeri. Öğrenme ve yetişme yeri.
TESAHHUB: Nazlanmak.
TESAHHUN: (C.: Tesahhunât) Isınma, kızma.
TESAHHUR: (C.: Tesahhurât) Zevklenip alay etme. * Aleme gülünç olma. Maskara olma.
TESAHHUR: Seher vaktinde kalkmak. * Sahur yemek.
TESAHSU': Döndürmek.
TESAHUB: Sahip çıkma, benimseme. * Koruma. * Arkadaşlık etme.
TESAHÜL: Yumuşak davranma. Rıfk ve mülâyemetle tatlı muamele etme. * Gaflet ve ihmal etme.
TESLİYET-BAHŞ: f. Avutucu, teselli verici.
TEŞAHH: Bahillik edişmek.
TEŞAHHUB: Akmak, seyelan etmek.
TEŞAHHUM: (Şahm. dan) Yağlanma, semirme, şişmanlama.
TEŞAHHUS: (C.: Teşahhusât) Şahıslanma, belirlenme. Tarif edilebilir hâle gelme.
TEŞAHUS: Deprenmek. Muhtelif etmek, çeşitli yapmak.
TEŞAHÜD: Hazır olmak.
TEŞHİR-İ SİLÂH: Silâh çekme.
TEŞHİRGÂH: f. Sergi yeri, herkese gösterme yeri.
TEŞHİRGÂH-I ENÂM: f. Mahlukatın herkese gösterildiği yer, dünyâ.
TETAHHUL: Tıb: Dalak şişmesi.
TETAHHUR: Temizlenme. * Günah işlemekten uzaklaşma.
TETAHHURÂT: (Tetahhur. C.) Temizlenmeler.
TEVAHHİ: Daha çabuk, acele, sür'atli.
TEVAHHİ: Talep etmek, istemek.
TEVAHHUD: Vahid, tek olmak.
TEVAHHUŞ: Korkmak. Ürkmek. Kaçmak. * Hâli, tenhâ ve ıssız olmak.
TEVAHUK: Cemaat olup gitmek. Topluluk hâlinde gitmek.
TEVEKKELTÜ ALALLAH: Allah'a tevekkül ettim (meâlindedir).
TEVFİK-İ İLÂHÎ: Cenab-ı Hakk'ın insanı doğru yola lütfu ile sevketmesi.(Ey evliyâ-i umur! Tevfik isterseniz kavanin-i âdetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlikle cevab-ı red alacaksınız. H.)
TEZAHHUL: Irak olmak, uzaklaşmak.
TEZAHHÜR: Arkalanmak.
TEZAHÜF: Muharebede iki taraf askerlerinin karşılaşıp çatışması.
TEZAHÜM: Birbirine sıkıntı vermek. Halk kalabalık edip birbirine sıkıntı vermek.
TEZAHÜR: Meydana çıkma, belirme, görünme. Gösteriş. * Birbirini korumak, birbirine arka olmak. * Arkalaşmak; yâni birbirine yardım etmek. * Avretine zıhar etmek, yani zevcesinin arkasını validesinin arkasına teşbih ederek "zuhruki kezuhri ümmî" demek.
TEZAHÜRÂT: (Tezahür. C.) Görünüşler. Gösterişler. Gösteriş için toplanmak.
TEZAHZUH: Uzak olmak.
TEZGÂH: f. Dokuma âleti. * Ticaret masası. İş yeri.
TIMAH: (Tumah - Matmuh) Bir şeye göz dikerek bakmak. Haris olmak. Hırsla onu istemek.
TİCARETGÂH: f. Ticaret yapılan yer, ticaret yeri.
TİLHAH: Devamlı olarak bir yerde durmak.
TUBAHA: Çömlek. * Ağızdan çıkan köpük.
TUFAHE (TAFÂHE): Çömlek. * Her ne olursa olsun ağzına alan köpek. * Her nesnenin üzerine gelen.
TUFFAH(A): Elma.
TUŞE-İ RÂH: Yol azığı, yol yiyeceği.
TÜCAH: (Tecâh-Ticâh) Karşı taraf, karşı yön.
TÜFFAH: Elma.
TÜKÂH: Tekyegâh.
TAHABBÜŞ: Cem'olmak, toplanmak.
TAHAŞŞU': (Huşu. dan) Mütevâzi olmak. Alçakgönüllülük gösterme.
TASAVVUR-U ŞAHSÎ: Şahsî düşünce. Şahsa ait tasavvur. (Bak: Himmet)
TEESSÜR-BAHŞ: f. Hüzün veren, keder veren, tasaya düşüren.
TEFAHUŞ: Birbirine çirkin sözler söylemek.
TEMAŞAGÂH: f. Gam ve kederi defetmek için gezip seyredilecek yer. Eğlence mahalli.
TEMAŞAHÂNE: f. Temaşa edecek yer. * Mc: Dünya.
TESLİYET-BAHŞ: f. Avutucu, teselli verici.
TEŞAHH: Bahillik edişmek.
TEŞAHHUB: Akmak, seyelan etmek.
TEŞAHUS: Deprenmek. Muhtelif etmek, çeşitli yapmak.
TEŞHİR-İ SİLÂH: Silâh çekme.
TEŞHİRGÂH: f. Sergi yeri, herkese gösterme yeri.
UBEYDE BİN CERRAH (R.A.): Aşere-i Mübeşşere'den olup, asıl ismi Amir bin Abdullah'tır. Her din muharebesinde bulunup çok büyük şecaat ve metanet göstermiştir. Adaleti ile de meşhurdu. Şam'ın fethinde kendisi kumandandı. Hicri 18 senesinde 58 yaşında iken taundan vefat etmiştir.
UHAH: Susuzluk. * Galiz, kaba, yoğun.
ULEMA-İ ZÂHİR: Kur'an-ı Kerimin zâhir mânâsına göre hakikatları değerlendiren âlimler. Şeriatın mâna ve esrarından daha çok, zâhirini ve hükümlerini bilen âlimler.
UTAHİYE: Akılsız, ahmak kimse.
UZLETGÂH: f. Oturulan tenhâ yer. Yalnızlık köşesi.
ÜCAHİN: (C: Acâhine) Hizmetkâr. * Aşçı. Dost. * Deyyus.
ÜMİDBAHŞ: f. Ümitlendiren, ümit veren.
ÜMİDGÂH: f. Bir şey ümit edilen yer veya makam.
ÜNAH: Süstlük, zayıflık.
ÜNVAN-I MÜLÂHAZA: Bir şeyin hakikatını bir derece düşünebilmek için olan isim, tabir ve vasıta.(Mi'raciyedeki mâceralar, mâlumumuz olan mânalarla, o kudsi ve nezih hakikatları ifade edemiyor. Belki o muhavereler birer ünvan-ı mülâhazadır; birer mirsad-ı tefekkürdür ve ulvi ve derin hakaika birer işarettir ve imanın bir kısım hakaikına birer ihtardır. Ve kabil-i tabir olmayan bazı mânalara birer kinayedir. Yoksa ma'lumumuz olan mânalar ile birer mâcera değil. Biz hayalimiz ile o muhaverelerden o hakikatları alamayız; belki kalbimizle heyecanlı bir zevk-i imanî ve nuranî bir neş'e-i ruhanî alabiliriz. M.)
ÜSTAH: f. Edebsiz, hayasız, utanmaz kimse.
ÜSTİBAH: Masura.
ÜZN-Ü DÂHİLÎ: İç kulak.
ÜMİDBAHŞ: f. Ümitlendiren, ümit veren.
VAHA: Çöl ortasında suyu ve yeşilliği olan yer.
VAHAL: (C.: Evhâl, vuhul) Bataklık, batak çamurlu yer. (Bak: Vahl)
VAHAMA: (Vahim. C.) Tehlikeli, korkulu ve vahim olan şeyler.
VAHAMET: Zor, güçlük. * Ağırlık. Tehlike. Muhatara. Neticesi fena. * Hazım güçlüğü, sindirim zorluğu. * Korkulacak hal, tehlikeli vaziyet.
VAHAT: Çöl ortasında yeşillik ve suyu olan yerler. Vâhalar.
VAHAYFA: Eyvah, yazık.
VAHDANÎ: Allah'ın birliği ile alâkalı.
VAHDANİYET: Birlik, infirad. Benzeri olmamak. Artmaktan, ayrılmaktan, eksilmekten beri ve münezzeh olmak gibi mânaları ifade eden Allah'ın bir sıfatıdır. Bu sıfatla muttasıf olana Vâhid denir ki; benzeri olmayan; tecezziden, tekessürden beri olan zât demektir.
VAHDEDDİN: (Aslı: Vahîdüddin, fakat Türkçede Vahdeddin şeklinde telâffuz edilir.) (Bak: Vahîd) Osmanlı Padişahlarının sonuncusu ve otuzaltıncısının adıdır. (Mi: 1861-1926) Zeki, dirayetli ve dindardı. Osmanlılar ve İslâm âlemi için bir felâket işareti olan Sevr Muahedesini imzalamadı. Osmanlı ordusu olarak emrine bırakılan yegâne taburu Ayasofya Câmii etrafında sipere sokup câmiye çan takmak isteyenlere "Ateş edin" diye emir vermişti. İtimad ettiği paşaları Anadolu'ya gönderip Milli Kurtuluş hareketini hazırlamıştı. Böyleyken İtalya'da vefat etti ve sonra Şam'da Sultan Selim Câmii kabristanına defnedildi. (R. Aleyh)
VAHDET: Birlik. Yalnızlık. Teklik. (Kesretin zıddıdır.) * Edb: İfade esnasında mevzuun haricine çıkılmaması, maksad ne ise yalnız ondan bahsedilmesi, sözün dallandırılıp budaklandırılmaması. * Tas: Allah'a yakınlık. Gönlünü, kalbini tamamen Allah ile meşgul etme hali.(Yüsr-ü vahdet; yâni birlik usulüyle bir merkezde, bir elden, bir kanunla olan işler; gayet derecede kolaylık veriyor. Müteaddit merkezlerde, müteaddit kanuna, müteaddit ellere dağılsa müşkilât peyda eder. M.)
VAHDET-ÜL VÜCUD: (Vahdet-üş şuhud) Her yerde ve herşeyde kalbini yalnız Allah ile meşgul etme hali ve yaşayışıdır. (Bu mesele hakiki olarak ancak veraset-i nübüvvet muhakkikleri olan müceddid ve asfiyaların tarifleriyle anlaşılabilir.)(Aziz kardeşim;Vahdet-ül vücuda dair bir parça izahat istiyorsunuz. Bu mes'eleye dair Otuz Birinci Mektubun bir Lem'asında, Hazret-i Muhyiddin'in bu mes'eledeki fikrine karşı gayet kuvvetli ve izahlı bir cevab vardır. Şimdilik bu kadar deriz ki:Bu mes'ele-i vahdet-ül vücudu şimdiki insanlara telkin etmek, ciddi zarar verir. Nasıl ki teşbihat ve temsiller, havassın elinden avamın eline ve ilmin elinden cehlin eline girse, hakikat telâkki edilir. (Hâşiye) Öyle de: Vahdet-ül vücud mes'elesi gibi hakaik-ı ulviye, ehl-i gaflet ve esbab içine dalan avamlara girse, tabiat telâkki edilir ve üç mühim zarar verir:Birincisi: Vahdet-ül vücudun meşrebi, Cenab-ı Hak hesabına kâinatı âdeta inkâr etmek iken; avama girdikçe, gafil avamlara, hususan maddiyyun fikirleriyle âlude olan fikirlere girdikçe, kâinat ve maddiyat hesabına uluhiyeti inkâr yoluna gider.İkincisi: Vahdet-ül vücud meşrebi, mâsivâ-yı İlâhînin rububiyetini o derece şiddetle reddeder ki, mâsivâyı inkâr ve ikiliği ref'ediyor. Değil nüfus-u emmarenin, belki herbir şeyin müstakil vücudunu görmemek iken, bu zamanda fikr-i tabiatın istilâsiyle ve gurur ve enaniyetin nefs-i emmareyi şişirmesiyle ve âhireti ve Hâlik'ı bir derece unutmak cihetiyle; bazı nüfus-u emmare küçük birer firavun, âdeta nefsini mabud ittihaz etmek istidadında bulunan insanlara vahdet-ül vücudu telkin etmek, nefs-i emmareyi el-iyazübillâh öyle şımartır ki, ele avuca sığmaz.Üçüncüsü: Tegayyür, tebeddül, tecezzi, tahayyüzden mukaddes, münezzeh, müberra, muallâ olan Zât-ı Zülcelâl'in vücub-u vücuduna ve tekaddüs ve tenezzühüne muvafık düşmeyen tasavvurata sebebiyet verir ve telkinat-ı bâtılaya medar olur. Evet vahdet-ül vücuddan bahseden; fikren serâdan Süreyya'ya çıkarak, kâinatı arkasında bırakıp nazarını Arş-ı Alâ'ya diken, istigrakî bir surette kâinatı ma'dum sayıp herşeyi doğrudan doğruya kuvvet-i iman ile Vâhid-i Ehad'den görebilir. Yoksa kâinatın arkasında durup kâinata bakan ve önünde esbabı gören ve ferşten nazar eden, elbette esbab içinde boğulup, tabiat bataklığına düşmek ihtimali var. Fikren Arş'a çıkan, Celâleddin-i Rumî gibi, diyebilir: "Kulağını aç! Herkesten işittiğin sözleri, fıtrî fonoğraflar gibi Cenab-ı Hak'tan işitebilirsin." Yoksa, Celâleddin gibi bu derece yükseğe çıkamayan ve ferşten Arş'a kadar mevcudatı âyine şeklinde görmeyen adama, "Kulak ver, herkesten Kelâmullah'ı işitirsin." desen, mânen Arş'tan ferşe sukut eder gibi, hilaf-ı hakikat tasavvurat-ı bâtılaya giriftar olur! L.)(Haşiye): Nasıl ki iki melâike, teşbihin sırr-ı münasebetiyle Sevr ve Hut tesmiye edilen, avamca koca bir öküz ve koca bir balık telâkki edilmiştir.
VAHDET-ÂRÂM: f. Dinlendirici, rahat yer.
VAHDET-GÂH: f. Yalnız kalınacak yer.
VAHDET-GÜZİN: f. Yalnızlığa çekilen.
VAHDET-NÜMÂ: Vahdet gösteren, birlik ifade eden.
VAHHABÎ: (Bak: Vehhabî)
VAHİ: Mânâsız, saçma. Ehemmiyetsiz. * Ahmak. Düşkün. Zaif.
VAHİYÂT: (Vâhiye. C.) Mânasız, faydasız ve ehemmiyetsiz şeyler.
VÂHİB: (Vâhibe) Bağışlayan, veren, ihsan eden, hibe eden.
VÂHİB-ÜL ATÂYÂ: Hediyeler bağışlayan. Bağışlar ihsan eden. (Cenab-ı Hak (C.C.)
VÂHİB-ÜL HAYAT: Hayatı bağışlayan, hayat veren Allah (C.C.).
VÂHİD: Bir, tek, biricik. Eşi, benzeri, cüz'ü, parçası olmayan Allah (C.C.) Ferid.
VÂHİD-İ İ'TİBARÎ: Hakikatta olmayıp varlığı farazî olarak kabul edilen bir şey. Varlığına itibar edilen şey. (Ağırlık için kilo, uzunluk için metre bir vâhid-i itibarîdir.)
VÂHİD-İ KIYASÎ: Bir şeyin miktarını ve sair hususiyetlerini ölçmek için kendi cinsinden değişmez olarak tayin edilen parça veya miktar. Meselâ: Uzunluğun "vâhid-i kıyasîsi" metredir. Hava tazyiklerinin ve sıcaklıklarınınki de derecedir.
VAHÎD: Yalnız, tek. * Hz. Peygamber'in de (A.S.M.) bir ismidir. Benzeri bulunmayan, hiçbir mahlukla müsavi olmayan ve tek olan (meâlindedir).
VAHÎD-ÜD DEHR: (Vahîd-üz zaman) Zamanın, devrin eşi bulunmaz tek insanı.
VÂHİDEN: Vâhid olarak. Tek olarak.
VÂHİDİYYET: Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) umum eşyada birden birlik tecellisi.(Vâhidiyyet ise, bütün o mevcudat birinindir ve birine bakar ve birinin icadıdır, demektir. Ehadiyyet ise, herbir şeyde Hâlık-ı Küll-i Şey'in ekser esması tecelli ediyor demektir. Meselâ: Güneşin ziyası bütün zeminin yüzünü ihata ettiği haysiyetiyle vâhidiyet misalini gösterir. Ve herbir şeffaf cüzde ve su katrelerinde Güneş'in ziyası ve harareti ve ziyasındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi bulunması ehadiyyet misalini gösterir. Ve herbir şeyde, hususan zihayatta ve bilhassa herbir insanda o Sâni'in ekser esması tecelli ettiği cihetle ehadiyyeti gösterir. M.) (Bak: Ehadiyyet, Rahmaniyyet, Rabb-ül erbab)
VAHİM: Ağır. * Sonu tehlikeli. Çok korkulu. * Hazmı güç olan. Zararlı veya faydalı olmayan yemek.
VAHİM(E): (Vehm. den) Vehmeden, kuran, kuruntulu.
VAHİME: Vehim veren, vesvese veren.
VAHİN: Zayıf kimse.
VAHİNE: İyeği kemiklerinin kısaları.
VAHİR: İğne. * Diken.
VAHİY: Bir fikrin, bir hakikatın veya emrin Allah (C.C.) tarafından Peygambere bildirilmesi. * Lügatte vahiy: Kelâm, kitap, işaret, irsal, ilham, ifham, emir, teshir, bir şeyi harfiyyen i'lâm, bazı hususi maksadları tebliğ gibi mânalara gelir. * Şeriatta vahiy: Dilediği ahkâmı, esrar ve hakaikı Peygamberan-ı Zişanına rüya, ilham, kitap, irsal-i melek yollarından biriyle Cenab-ı Hakk'ın bildirip ifham buyurması demektir.(Vahiy ve ilhamın farkları: Birincisi: İlhamdan çok yüksek olan vahyin ekserisi melâike vasıtası ile ve ilhamın ekserisi vasıtasız olmasıdır. Meselâ: Nasıl ki, bir padişahın iki suretle konuşması ve emirleri var. Birisi: Haşmet-i saltanat ve hâkimiyyet-i umumiyye haysiyetiyle bir yâverini bir vâliye gönderir. O hâkimiyetin ihtişamını ve emrin ehemmiyetini göstermek için bazan vasıta ile beraber bir içtima yapar. Sonra ferman tebliğ edilir.İkincisi: Sultanlık ünvanı ile ve padişahlık umumi ismiyle değil, belki kendi şahsı ile hususi bir münasebeti ve cüz'î bir muamelesi bulunan has bir hizmetçisi ile veya bir âmi raiyyetiyle, hususi telefonu ile hususi konuşmasıdır. Öyle de Padişah-ı Ezelî'nin umum âlemlerin rabbi ismiyle ve kâinat Hâlıkı ünvanı ile vahy ile ve vahyin hizmetini gören şümullü ilhamları ile mükâlemesi olduğu gibi; her bir ferdin, her bir zihayatın Rabbi ve Hâlıkı olmak haysiyetiyle hususi bir surette fakat perdeler arkasında onların kabiliyyetine göre bir tarz-ı mükâlemesi var.İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, safidir, havassa hastır. İlham ise; gölgelidir, renkler karışır, umumidir. Melâike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi çeşit çeşit, hem pekçok envaiyle denizlerin katreleri kadar kelimat-ı Rabbâniyenin teksirine medar bir zemin teşkil ediyor. Ş.)(Vahiy iki kısımdır:Biri: "Vahy-i Sarihî" dir ki, Resul-i Ekrem (A.S.M.) onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir, müdahalesi yoktur. Kur'an ve bazı ehadis-i kudsiye gibi.İkinci kısım: "Vahy-i Zımnî" dir. Şu kısmın mücmel ve hülâsası, vahye ve ilhama istinad eder; fakat tafsilâtı ve tasviratı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a aittir. O vahiyden gelen mücmel hâdiseyi tafsil ve tasvirde Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, bazan yine ilhama, ya vahye istinad edip beyan eder; veyahut kendi ferasetiyle beyan eder. Ve kendi içtihadiyle yaptığı tafsilât ve tasviratı ya vazife-i risalet noktasında ulvi kuvve-i kudsiye ile beyan eder veyahut örf ve âdet ve efkâr-ı âmme seviyesine göre, beşeriyeti noktasında beyan eder.İşte her hadiste bütün tafsilâtına, vahy-i mahz noktasıyla bakılmaz. Beşeriyetin muktezası olan efkâr ve muamelâtında, risaletin ulvi âsârı aranılmaz. Mâdem bazı hâdiseler mücmel olarak mutlak bir surette O'na vahyen gelir, o da kendi ferasetiyle ve teârüf-ü umumi cihetiyle tasvir eder. Şu tasvirdeki müteşabihata ve müşkilâta bazan tefsir lâzım geliyor, hattâ tabir lâzım geliyor. Çünki bazı hakikatlar var ki, temsil ile fehme takrib edilir. Nasıl ki bir vakit huzur-u Nebevîde derince bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: "Şu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp, şimdi Cehennem'in dibine düşmüş bir taşın gürültüsüdür." Bir saat sonra cevap geldi ki: "Yetmiş yaşına giren meşhur bir münafık ölüp, Cehennem'e gitti." Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın beliğ bir temsil ile beyan ettiği hâdisenin te'vilini gösterdi. M.)
VAHİYE: (Bak: Vahi)
VAHL: Sıvı çamur. Balçık. Tîn-i rakik.
VAHL-GÂH: f. Bataklık.
VAHŞ: (C.: Vuhuş - Vahşân) İnsandan kaçan, yabani ve ürkek hayvan. * Tenha ve ıssız yer.
VAHŞÂN: (Vahş. C.) Issız, tenha yerler. * Yabani hayvanlar.
VAHŞET: (Vahş - Vahiş) Yabanilik. * Issızlık, tenhalık. * Vehim, ürküntü. Korku. Vahşilik. * Tenha, ıssız, korkunç yer. * Elbise ve silâhını çıkarıp atmak. * Aç kimse.
VAHŞET-ÂBÂD: f. Issız, korku ve ürkeklik veren yer.
VAHŞET-ÂGİN: Çok ıssız, korkulu yer, korkunç.
VAHŞET-ÂMİZ: f. Vahşetle karışık.
VAHŞET-ÂVER: f. Korku veren, ürküten.
VAHŞET-ENGİZ: f. Korkulu.
VAHŞET-GÂH: f. Korku yeri. Issız yer.
VAHŞET-NÂK: f. Korku veren yer. Issız ve korkulu yer.
VAHŞET-ZÂR: f. Yabani, ıssız yer.
VAHŞİ(YE): Medeni olmayan. İnsanlardan kaçan. Alışık ve ehlî olmayan. * Merhametsiz, duygusuz. * Ürkek, korkak.
VAHŞİYÂNE: Vahşice. Vahşiye yakışır şekilde.
VAHŞUR: f. Peygamber, nebi.
VAHY: (Bak: Vahiy)
VAHY-İ MAHZ: Kuvvetli ve sarih mertebede olan vahiy. Sırf vahiy olup, içinde Allah'ın bildirdiğinden başka bir şey katılmamış vahiy.
VAHY-İ SARİHÎ: Hem sözü, hem mânası tam vahiy olan. (Âyetler ve kudsi hadisler gibi) Resul-ü Ekrem burada sırf tebliğ edendir. Müdahalesi yoktur.
VAHY-İ SEMAVÎ: Beşerin düşünerek yapmasına inkân olmayan, Allah (C.C.) tarafından melek vasıtasıyla Peygambere gönderilen vahiy.
VAHY-İ ZIMNÎ: Mücmel ve hulâsası vahye ve ilhama istinad eden; tasvirât ve tafsilatı Resul-ü Ekrem'e (A.S.M.) âit olan vahiydir.
VAHZ: Sivri bir şey batırarak acıtma. * Çimdikleme. * Isırma. * Sokma.
VAKAH: Katı yüzlü, utanmaz, hayırsız kimse. * Sağlam ve sert tırnak.
VAKAHAT: Arsızlık. Utanmazlık. Katı yüzlülük. Açıklık ve saçıklık. * Pek sağlam ve metin.
VAKAHET: (Vakhe) İbadet, taat. * Bir adamın sözünü dinleyip itaat ve imtisal etmek, ona uymak. * Bir şeyi bırakıp feragat etmek. * Büyük papaz olmak.
VAKFEGÂH: f. Durak yeri.
VAKH (VEKAHE): Taat, ibadet.
VÂKIF-I AHVAL: Durumdan haberli olan, işlere vâkıf bulunan.
VÂLÂCÂH: f. Mevkii yüce, rütbesi yüksek olan.
VALLAHİ: Allah için, Allah hakkı için, Allah'a yemin ederim (meâlinde büyük yemin.)
VAMHAH: f. Alacaklı.
VASF-I TAHSİNÎ: Bir şeyin mahiyetini beyan etmekten ziyade lâfzını süslemek için kullanılan sıfatlar. Bunlar haşv-i melih kabilindendir.
VAZAH: Beyaz ve güzel yüzlü adam.
VAZAHAT: Açıklık, vâzıhlık.
VAZZAH: Meydanda, çok açık, belli.
VECAHET: Güzellik, güzel yüzlülük, gösterişlilik. * Haysiyet, şeref, onur, itibar.
VECH-İ ÂHAR: Başka sebeple.
VEDİATULLÂH: Allah'ın emaneti.
VEHVAH: Yaban eşeğinin anırtısı.
VEKAHAT: Hayâsızlık. Utanmazlık. Edebsizlik. (Bak: Vakahat)
VEKÂLETPENÂH: f. Padişahın vekili olan, sadrâzam. Başvekil. Başbakan.
VELİAHD: (Veliy-yi ahd) Bir hükümdardan sonra hükümdar olacak kimse.
VELİYYULLAH: Allah'ın (C.C.) veli kulu.
VESAH: (C.: Evsâh) Kir, pas. * Murdarlık, pislik.
VESİLEHÂH: f. Vesile isteyen.
VEZN-İ MAHSUS: Özgül ağırlık. Bir cismin bir santimetre küp hacmindeki parçasının ağırlığı. * Edb: Nazmın veya kelimenin belli kalıplarından her biri. Nazmın ahenk ölçüsü.
VİCAH: (Vech. den) Yüz yüze gelmek. Yüzleşmek.
VİCAHEN: Yüzüne karşı. Yüz yüze gelerek.
VİCAHÎ: (Vicahiyye) Yüzyüze olan, karşılıklı olan.
VİKAHAT: (Bak: Vakahat)
VİŞAH: (Vüşâh) Eskiden kadınların mücevherlerle süsleyip boynundan ve koltukları altından bağladıkları enlice bez veya meşin parçası.
VAHŞET-ÂVER: f. Korku veren, ürküten.
VAHŞET-ENGİZ: f. Korkulu.
VAHŞET-ZÂR: f. Yabani, ıssız yer.
VAHŞUR: f. Peygamber, nebi.
YAĞFİRULLAH: Allah mağfiret eyler, eylesin, günahlarını örtsün (meâlinde söylenir).
YAH: f. Buz.
YAHAMİM: (Yahmum. C.) Kara dumanlar.
YAH-AVER: f. Buzlu şerbet, buzlu su.
YAHBESTE: Buz tutmuş, donmuş, buz bağlamış.
YAHÇE: f. Donmuş yağmur taneleri, dolu taneleri.
YAHMUM: (C.: Yahâmîm) Kara duman. * Tütün. * Kara nesne.
YAHMUR: Yaban eşeği.
YAHNİ: f. Et yemeği, yahni. * Azık, zahire. * Pişmiş şey.
YAHPARE: f. Buz parçası.
YAHTE: f. Benzer, misil, eş, nazir. * Oda. * Küçük küp.
YAHTEMİL: İhtimal.
YAHUD: f. İsterseniz, veyâ. İyisi.
YAHUDİ: Hz. Yakub'un (A.S.) oğullarından Yehuda'ya mensub olan. Benî İsrail. Musevî. (Bak: İsrail)Yahudilerin vaziyetlerine ve seciyelerine işaret eden âyetler şunlardır: 2: 60-66 arası. 5: 62-64 arası ve 17: 4.(Yahudilere müteveccih şu iki hükm-ü Kur'anî, o milletin hayat-ı içtimaiye-i insaniyede dolap hilesiyle çevirdikleri şu iki müdhiş düstur-u umumîyi tazammun eder ki, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi sarsan ve sa'y ü ameli, sermaye ile mübareze ettirip, fukarayı zenginlerle çarpıştıran, muzâaf riba yapıp bankaları te'sise sebebiyet veren ve hile ve hud'a ile cem-i mal eden o millet olduğu gibi, mahrum kaldıkları ve daima zulmünü gördükleri hükümetlerden ve galiplerden intikamlarını almak için her çeşit fesat komitelerine karışan ve her nevi ihtilâle parmak karıştıran yine o millet olduğunu ifade ediyor. S.)
YAHYA (A.S.): Zekeriya'nın (A.S.) oğludur. Benî İsrail Peygamberlerinden ve İsa Aleyhisselâm'ın şeriatı ile amel edenlerden olmuştu. Hz. İsa'dan (A.S.) önce Tevrat'a göre hareket ederdi. Kudüs'ün o zamanki reisi, Hz. Yahya'nın, Hz. Musa şeriatı üzere amel etmediğini ileri sürdüklerinden şehid ettiler.
YAHYAH: "Beri gel" demektir.
YED-İ RAHMET: Rahmet eli, Rahmetle ihsan edilmesi.
YEDULLAH: Cenab-ı Hakk'ın kudreti, yardımı.
YERHAMÜKÜMULLAH: "Allah (C.C.) size rahmet ve merhamet eylesin" meâlinde dua olup, aksıran kimseye söylenmesi sünnettir. (Bak: Teşmiyet)
YEVM-ÜN NAHR: Zilhiccenin onuncu günü.
ZÂBITA-İ AHLÂKIYE: Ahlâk zâbıtası.
ZÂD-I ÂHİRET: Âhiret için hazırlık. Âhiret azığı. İbadet ve sâlih amel.
ZADELLAH: Allah ziyade eylesin, artırsın (meâlinde dua).
ZAHA: Çirkin kokulu, pis kokulu.
ZAHAİR: (Zahire. C.) Zahireler. Yiyecek, hububat gibi şeyler.
ZAHAR: Arka ağrısı.
ZAHARA: Ev eşyası.
ZAHF: (C.: Zuhuf) Ayaklarını sürüyerek yürüme. Sürünerek yürüme. * (Çocuk) emekleme. * Askerin, düşmana karşı emekliyerek ilerlemesi.
ZAHH: Hışım ve gadap etmek, öfkelenmek, kızmak. * Kovmak, def'etmek.
ZAHİB: (Zehâb. dan) Giden, gidici. * Bir zanna kapılan. Bir fikre uyan.
ZAHİD(E): (Zühd. den) Tas: Borç olan ibadetlerden, aslî vazifelerden başka dünya süs ve makamlarından feragat eden kimse. Sofi. Müttaki. Zühd ve perhizkârlıkla muttasıf.
ZAHİDÂNE: f. Zahide yakışır surette. Ehl-i takva gibi.
ZAHİF: Kibirli, mağrur.
ZAHİF: Nişandan beri düşen ok. * (C.: Zâhifât) Yılan gibi karnı üzerine sürünerek yürüyen.
ZAHİFE: (C.: Zevâhif) Sürüngenler, (yılan gibi) yerde sürünenler.
ZAHİH: Ateş közünün parlaması.
ZAHİK: Berbat, perişan, helâk olmuş. * Bâtıl. Köhne.
ZAHİL: Sıkıntıdan sonra yüreği feraha erişen. * Unutan.
ZAHİL: (Zühul. den) İhmal eden. Unutan.
ZAHİL: Zakkum ağacı.
ZAHİR: (Zuhur. dan) Görünen, âşikâr olan. Açık, belli, meydanda olan. * Görünüşe göre. * Şüphesiz. * Suret. Dış yüz. Görünüş. * Anlaşılan. * Meğer. Galiba. Zannederim. Elbette.
ZAHİR: Parlak, parlayan. Hüsün ve safvet üzere olan.
ZAHİR: Engin denizler. * Taşkın, coşkun. * Semiz, tavlı ve bol olan.
ZAHİR: Yüksek şeref. * Neşv ü nemâ bulup, gelişip, etrafa sarılıp sarmaşmış bitki.
ZAHİR: (Zahr. dan) Kuvvetli deve. * Yardımcı, arka çıkan. * Geriden gelen kuvvet.
ZAHİRE: Anbarda saklanan yiyecek, hububat. Azık.
ZAHİRE-İ ÂHİRET: Ahiret azığı. Hayır ve iyilikler. Sâlih amel ve ibâdetler.
ZAHİRE: (C.: Zevâhir) Parlak.
ZAHİRE: (Zahâyir) Öğle vakitleri sıcaklığın çok olduğu vakitler.
ZAHİRE: Dışarı fırlamış olan göz. * Günün yarısında devenin otlamaktan gelmesi.
ZÂHİREN: Görünüşe göre. Meydanda olduğu gibi. Göründüğü gibi.
ZÂHİRÎ: (Zâhiriyye) Görünüşte olduğu gibi. Zâhire âit ve müteallik. Asıl ve hakiki olmayan. * Zâhiriyyun mezhebine âit olan. (Bak: Zâhir)
ZÂHİRÎ MEZHEB: Huk: Hanefî imamlarından İmam-ı Muhammed'in (El-Mebsut, El-Câmi-üs Sagir, El-Câmi-ül Kebir, Ez-Ziyâdât, Es-Siyer-üs Sagir, Es-Siyer-ül Kebir) nâmları ile mâruf olan altı kitabında münderiç bulunan mes'elelere denir. Buna "Zâhir-ür rivâyât mesâili" denir. İmam bu eserlerde kendi fıkhî görüşlerini değil, üstadları İmam-ı A'zam ve Ebu Yusuf'un akvâl-i fıkhiyesini zikretmiştir.
ZÂHİRİYYAT: Dış görünüşler.
ZÂHİRİYYUN: Görünüşe göre hükmedenler. İç yüzünü, hakikatını iyi bilmeyenler. Ehl-i zâhir olanlar. * İlm-i Kelâm'da: Nassların zâhir mânalarına göre hüküm çıkaran ve te'vil ve tevcihten geri duranlar ve tarafdarları.
ZÂHİR-PEREST: f. Bir şeyin iç yüzüne, hakikatına kıymet vermeyip görünüşüne kıymet veren. Dış yüzüne ehemmiyet veren. İç yüzüne aldırış etmeyip, hakikatını bilemeyen.
ZÂHİT: (Bak: Zâhid)
ZAHK: Hastalıktan dolayı tilkinin tüyü dökülüp derisi açılması.
ZAHL: Öç. İntikam almak. * Düşmanlık, adâvet etmek, kin tutmak.
ZAHM: İri.
ZAHM: Yara, ceriha.
ZAHM-İ TÎG: Kılıç yarası.
ZAHM-İ ZEBAN: Dil yarası.
ZAHM: Galebe etmek. * Omuz vurmak. * Sıkıştırmak. * Tazyik.
ZAHMDAR: f. Yaralı, mecruh.
ZAHME: f. Vurma, darbe. * Yara, ceriha. * Üzengi kayışı.
ZAHMET: Sıkıntı, eziyet. Yorgunluk. * Zor, güç.
ZAHMHURDE: f. Mecruh, yaralı.
ZAHMİN: f. Yaralı, mecruh.
ZAHMKÂR: f. Yaralayıcı, yara açan.
ZAHMNAK: f. Yaralı, zahmzede, mecruh.
ZAHMRES: f. Yara açan, yaralayıcı.
ZAHMZEDE: f. Yaralı. Mecruh.
ZAHR: (C.: Zuhur-Ezhâr) Binek devesi. * Kuş yeleklerinin kısa tarafı. * Kara yolu. * Sırt, arka. * Yüksek yer. * Kur'an'ın lâfz-ı şerifi. * Haber.
ZAHR-I GAYB: Gıyabında, kendisi hâzır olmadan.
ZAHR-I KALB: Kuvve-i hâfıza. Ezber kuvveti. Ezbere.
ZAHRÎ: (Zahriyye) Arkaya âit, arka ile alâkalı. * Bir kâğıdın arkasına yazılan yazı, şerh.
ZAHZAH: Uzak, baid.
ZAHZAHA: İkrar etme, uzaklaştırma. * Uzak, baid olma.
ZAMAİR-İ ŞAHSİYYE: Şahıs zamirleri. " Ben, sen, o" gibi isim yerine geçen kelimeler. (Bak: Şahıs zamiri)
ZAMİR-İ ŞAHSÎ: Gr: Şahıs gösteren ve şahısların ismi yerine kullanılan zamirler; Ben, sen, o, biz, siz, onlar gibi. (Bak: Şahıs zamiri)
ZARAR-I MAHZ: Fık: Kendisinin faydası yerine zararı olan.
ZÂT-UL İLKAH-İ ZÂHİRE: İlkahı (döllenmesi) çiçek vâsıtasıyla olan nebat.
ZAVAHİR: (Zâhir. C.) Görünüş. Dış görünüş. * Göze çarpan yerler. Yüksek yerler.
ZEDERGÂH: (Bak: Zidergâh)
ZELAHLAH: (C.: Zelahlahât) Büyük çanak. * Aceleci ve uzun boylu adam. * Derin olmayan ırmak.
ZEMAHŞERÎ: (Hi: 467-538) Türkistan'da Harzem'in Zemahşer köyünde doğdu. Hanefî fukahasındandır. Fevkalâde iktidar ve faziletine rağmen bir zamanlar itikadça Mu'tezile'den olmuştu. Meşhur bir ilm-i belâgat âlimidir.
ZENAH: (Zenâhdân) f. Çene.
ZEVAH: Gitmek.
ZEVAHİF: (Zâhife. C.) Yerde sürünerek yürüyen hayvanlar, sürüngenler.
ZEVAHİR: (Bk: Zavahir)
ZEVAHİR: Dolu, taşkın, coşkun denizler. * Mc: Yüksek şan ve şerefler.
ZEVAHİR: (Zühre. C.) Çiçekler. * Parlak yıldızlar. * Ziynetli, parlak ve berrak olanlar.
ZEVİ-L ERVAH: Ruh sahipleri. Hayatlılar, ruhlular. Can sahibi olanlar.
ZEVK-BAHŞ: f. Zevk veren, eğlendiren, neşelendiren. * Meşhur bir cins lâle.
ZILLULLAH: Cenab-ı Hakk'ın namına yeryüzünde tasarrufta bulunan insan, halife. İlâhî kanunu tatbike çalışan halife ve pâdişahın nâmı.
ZİBBAH: Ayak parmaklarının diplerinde olan yarıklar.
Zİ-DERGÂH: f. Dergâhtan.
ZİHN-İ MAHDUD: Dar zihin.
ZÎ-RAHM: Nesebî akraba.
ZİYARET-GÂH: f. Ziyaret yeri. * Türbe. Makbul ve dine büyük hizmeti olan ve veli tanınanların kabrinin bulunduğu yer.
ZÜ-L CENAH: Çok cihetli, çok taraflı, her yana gidebilir.
ZÜ-L CENAHEYN: İki taraflı. Çitf kanatlı. * Hem dünya hem âhirete âit. Zâhiri ve bâtıni bilgisi geniş olan kimse. İki mânevi yol takib eden. İki ayrı meharet sahibi.
ZÜLLAHA: Arka ağrısı.
ZÜMMAH: Bahil, yaramaz kişi.
ZÜMRE-İ MUVAHHİDÎN: Bir Allah'a inanmış ve O'nun emirlerinden ayrılmak istemeyenler. Bir Allah'a inanıp başka fikre aldanmayanlar.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
AH U ENİN : Ah deyip inlemek, ağlamak. Ah u fizâr da aynı mânayı ifâde eder.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...