Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
AHIR: t. (Ahur) Hayvanların barındığı yer, dam.
AHİ: Kardeşim.
Ahilik ocağından olan kimse.
Eli açık, cömert.
AHİBBA: Dostlar, arkadaşlar. (Bak: Habib)
AHİD: Seninle muâhede eden.
Ahdolunmuş nesne.
AHİD: (Bak: Ahd)
AHİD-ŞİKEN: f. Ahdi bozan, anlaşmayı bozan.
ÂHİL: Erkeği olmayan kadın.
Fevkinde kimse olmayan yüksek padişah.
AHİLİK: Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. Günlük hayatta ise teavün, yoksulları koruma gibi insani duyguları; ayrıca müzik, silah kullanma, binicilik kabiliyetlerini geliştirmeye de önem verirdi.
AHİLLA: (Ehillâ) Sadık ve samimi arkadaşlar. En sadık dostlar. Haliller.
AHİN: (C.: Uhun) Boyalı yün.
ÂHİN: (C.: Avâhin) Fakir.
Hazır, sabit kimse.
Yumuşak hurma ağacı.
AHÎR: En son, sonraki.
ÂHİR: Biten. Hitam bulan. Sonra gelen. Son. Sonraki.
ÂHİR: Zina işleyen. Fasıklık yapan.
Tembel kimse.
ÂHİR-BİN: f. Sonunu gören, düşünen.
ÂHİRE: Zâni, zinakâr.
AHİREN: En son, en son olarak.
Son zamanlarda, yakında.
ÂHİRET: Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Âhiret, kıyamet koptuktan sonra, bütün varlıkların ve insanların devamlı kalacakları yerdir. Orada ölüm yoktur, hayat sonsuzdur; dinin emirlerine bağlı olanlar için cennet; dine bağlı olmıyanlar için de cehennem vardır. Âhirete inanmayan insan müslüman olamaz. Kur'an ve peygamberi inkar etmiş olur. İnsan ölüp toprak olduktan sonra onu kim diriltecek diyenlere Kur'anın pek çok cevaplarından biri meâlen şudur: "Onu ilkin kim yarattı ise, öldükten sonra da yine o diriltecek." (Bak: Haşir)(Dünya dar-ül hikmet ve ahiret dar-ül kudret olduğundan; dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbi gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya, bir derece tedricî ve zaman ile olması, hikmet-i Rabbaniyenin muktezasıyla olmuş. Âhirette ise; hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan, birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda ve bir lemhada inşasına işareten Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan: $ ferman eder. Ş.)(Mühim bir taraftan ehemmiyetli bir sual: Rivayette gelmiş ki, Cennette bir adama beşyüz senelik bir Cennet verilir. Bu hakikat akl-ı dünyevinin havsalasında nasıl yerleşir?Elcevap : Nasıl ki bu dünyada herkesin dünya kadar hususi ve muvakkat bir dünyası var. Ve o dünyanın direği onun hayatıdır. Ve zahiri ve batıni duygularıyla o dünyasından istifade eder. Güneş bir lâmbam, yıldızlar mumlarımdır der. Başka mahlukat ve ziruhlar bulunmaları, o adamın mâlikiyetine mani olmadıkları gibi, bilâkis onun hususî dünyasını şenlendiriyorlar, zinetlendiriyorlar. Aynen öyle de, fakat binler derece yüksek, herbir mü'min için binler kasır ve hurileri ihtiva eden has bahçesinden başka, umumi cennetten beşyüz sene genişliğinde birer hususi cenneti vardır. Derecesi nisbetinde inkişaf eden hissiyatıyla, duygularıyla cennete ve ebediyete lâyık bir surette istifade eder. Başkaların iştiraki onun mâlikiyetine ve istifadesine noksan vermedikleri gibi, kuvvet verirler. Ve hususi ve geniş cennetini zinetlendiriyorlar. Evet, bu dünyada bir adam, bir saatlik bir bahçeden ve bir günlük bir seyrangahtan ve bir aylık bir memleketten ve bir senelik bir mesiregâhta seyahatından; ağzıyla, kulağıyla, gözleriyle, zevkiyle, zâikasıyla, sâir duygularıyla istifade ettiği gibi; aynen öyle de fakat bir saatlik bir bahçeden ancak istifade eden bu fâni memleketteki kuvve-i şâmme ve kuvve-i zâika, o bâki memlekette bir senelik bahçeden aynı istifadeyi eder. Ve burada bir senelik mesiregâhtan ancak istifade edebilen bir kuvve-i bâsıra ve kuvve-i sâmia orada, beşyüz senelik mesiregâhındaki seyahattan; o haşmetli, baştan başa zinetli memlekete lâyık bir tarzda istifade eder. Her mü'min derecesine ve dünyada kazandığı sevaplar, haseneler nisbetinde inbisat ve inkişaf eden duygularıyla zevk alır, telezzüz eder, müstefid olur. L.)
ÂHİRZAMAN: Dünyanın son zamanı ve son devresi. Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi. (Rivayette var ki : "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz." Bunun için, binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberiyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azâb-ı kabirden sonra ( $ ) vird-i ümmet olmuş. Allahu a'lem bissavab, bunun bir te'vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ: Rusyada hamamlarda, kadın- erkek beraber çıplak girerler ve kadın, kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyal olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemâlperest erkekler dahi nefsine mağlup olup o ateşe sarhoşane bir sürur ile düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebâirleri ve bid'aları, birer câzibedarlık ile pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz. Ş.)
AHİSSA: (Hasis. C.) Cimriler, pintiler, tamahkârlar.
AHİYANE: f. Damak.
Tıb: Boğaz.
Beyin kemiği.
AHİYYEN ŞERAHİYYEN: (Süryanice) Hannân, Mennân, Rahmân ve Rahim olan. Çok çok nimet veren.
AHÎZ: (Ahz. den) Esir.
ÂHİZ: (Âhize) Alan. Alıcı. Ahzeden.
Ses alıcı âlet.
Kabul etme, alma.
ÂHİZE: Fiz : Elektrik enerjisini mekanik enerjiye çeviren alet.
İçerisinde 'AHİ' geçenler
ABDULKAHİR-İ CÜRCANÎ: (Bak: Cürcanî)
ADAHİ: (Udhiye. C.) Kurbanlar.
ADAHİK: (Udhuke. C.) Şakalar, gülünç şeyler.
ADÂLET-İ İLÂHİYE: Allah'ın adaleti.
ADEM-İ SALÂHİYET: Salâhiyetsizlik, yetkisizlik.
AGÂHÎ (AGEHÎ): f. Malumat, vukuf, haberdarlık. Uyanıklık, teyakkuz, basiret.
AHIR: t. (Ahur) Hayvanların barındığı yer, dam.
AHİBBA: Dostlar, arkadaşlar. (Bak: Habib)
AHİD: Seninle muâhede eden. * Ahdolunmuş nesne.
AHİD: (Bak: Ahd)
AHİD-ŞİKEN: f. Ahdi bozan, anlaşmayı bozan.
ÂHİL: Erkeği olmayan kadın. * Fevkinde kimse olmayan yüksek padişah.
AHİLİK: Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. Günlük hayatta ise teavün, yoksulları koruma gibi insani duyguları; ayrıca müzik, silah kullanma, binicilik kabiliyetlerini geliştirmeye de önem verirdi.
AHİLLA: (Ehillâ) Sadık ve samimi arkadaşlar. En sadık dostlar. Haliller.
AHİN: (C.: Uhun) Boyalı yün.
ÂHİN: (C.: Avâhin) Fakir. * Hazır, sabit kimse. * Yumuşak hurma ağacı.
AHÎR: En son, sonraki.
ÂHİR: Biten. Hitam bulan. Sonra gelen. Son. Sonraki.
ÂHİR: Zina işleyen. Fasıklık yapan. * Tembel kimse.
ÂHİR-BİN: f. Sonunu gören, düşünen.
ÂHİRE: Zâni, zinakâr.
AHİREN: En son, en son olarak. * Son zamanlarda, yakında.
ÂHİRET: Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Âhiret, kıyamet koptuktan sonra, bütün varlıkların ve insanların devamlı kalacakları yerdir. Orada ölüm yoktur, hayat sonsuzdur; dinin emirlerine bağlı olanlar için cennet; dine bağlı olmıyanlar için de cehennem vardır. Âhirete inanmayan insan müslüman olamaz. Kur'an ve peygamberi inkar etmiş olur. İnsan ölüp toprak olduktan sonra onu kim diriltecek diyenlere Kur'anın pek çok cevaplarından biri meâlen şudur: "Onu ilkin kim yarattı ise, öldükten sonra da yine o diriltecek." (Bak: Haşir)(Dünya dar-ül hikmet ve ahiret dar-ül kudret olduğundan; dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbi gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya, bir derece tedricî ve zaman ile olması, hikmet-i Rabbaniyenin muktezasıyla olmuş. Âhirette ise; hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan, birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda ve bir lemhada inşasına işareten Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan: $ ferman eder. Ş.)(Mühim bir taraftan ehemmiyetli bir sual: Rivayette gelmiş ki, Cennette bir adama beşyüz senelik bir Cennet verilir. Bu hakikat akl-ı dünyevinin havsalasında nasıl yerleşir?Elcevap : Nasıl ki bu dünyada herkesin dünya kadar hususi ve muvakkat bir dünyası var. Ve o dünyanın direği onun hayatıdır. Ve zahiri ve batıni duygularıyla o dünyasından istifade eder. Güneş bir lâmbam, yıldızlar mumlarımdır der. Başka mahlukat ve ziruhlar bulunmaları, o adamın mâlikiyetine mani olmadıkları gibi, bilâkis onun hususî dünyasını şenlendiriyorlar, zinetlendiriyorlar. Aynen öyle de, fakat binler derece yüksek, herbir mü'min için binler kasır ve hurileri ihtiva eden has bahçesinden başka, umumi cennetten beşyüz sene genişliğinde birer hususi cenneti vardır. Derecesi nisbetinde inkişaf eden hissiyatıyla, duygularıyla cennete ve ebediyete lâyık bir surette istifade eder. Başkaların iştiraki onun mâlikiyetine ve istifadesine noksan vermedikleri gibi, kuvvet verirler. Ve hususi ve geniş cennetini zinetlendiriyorlar. Evet, bu dünyada bir adam, bir saatlik bir bahçeden ve bir günlük bir seyrangahtan ve bir aylık bir memleketten ve bir senelik bir mesiregâhta seyahatından; ağzıyla, kulağıyla, gözleriyle, zevkiyle, zâikasıyla, sâir duygularıyla istifade ettiği gibi; aynen öyle de fakat bir saatlik bir bahçeden ancak istifade eden bu fâni memleketteki kuvve-i şâmme ve kuvve-i zâika, o bâki memlekette bir senelik bahçeden aynı istifadeyi eder. Ve burada bir senelik mesiregâhtan ancak istifade edebilen bir kuvve-i bâsıra ve kuvve-i sâmia orada, beşyüz senelik mesiregâhındaki seyahattan; o haşmetli, baştan başa zinetli memlekete lâyık bir tarzda istifade eder. Her mü'min derecesine ve dünyada kazandığı sevaplar, haseneler nisbetinde inbisat ve inkişaf eden duygularıyla zevk alır, telezzüz eder, müstefid olur. L.)
ÂHİRZAMAN: Dünyanın son zamanı ve son devresi. Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi. (Rivayette var ki : "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz." Bunun için, binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberiyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azâb-ı kabirden sonra ( $ ) vird-i ümmet olmuş. Allahu a'lem bissavab, bunun bir te'vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ: Rusyada hamamlarda, kadın- erkek beraber çıplak girerler ve kadın, kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyal olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemâlperest erkekler dahi nefsine mağlup olup o ateşe sarhoşane bir sürur ile düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebâirleri ve bid'aları, birer câzibedarlık ile pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz. Ş.)
AHİSSA: (Hasis. C.) Cimriler, pintiler, tamahkârlar.
AHİYANE: f. Damak. * Tıb: Boğaz.* Beyin kemiği.
AHİYYEN ŞERAHİYYEN: (Süryanice) Hannân, Mennân, Rahmân ve Rahim olan. Çok çok nimet veren.
AHÎZ: (Ahz. den) Esir.
ÂHİZ: (Âhize) Alan. Alıcı. Ahzeden. * Ses alıcı âlet. * Kabul etme, alma.
ÂHİZE: Fiz : Elektrik enerjisini mekanik enerjiye çeviren alet.
ÂL-İ İBRAHİM: Hz. İbrahim Peygamberin (A.S.) neslinden gelen ve onun mânevi yolunda yürüyenler. Bütün müslümanlar, Mü'minler.
ÂLET-İ CERRÂHİYE: Cerrahların, yaraları tedaviye çalışan doktorların kullandıkları edevat, takım.
AN-I VÂHİD: Aniden, birdenbire, bir an.
ARAHİM: Büyük olan şey. * Bir cins beyaz büyük mantar.
ARÂZİ-İ MEVKUFE-İ SAHİHA: Huk: Arâzi-i memlükeden şartlarına uygun olarak vakfolunan yerler.
ASABİYYET-İ CAHİLİYYE: İslâmiyetten evvelki câhiliyyet asabiyyeti. Menfi milliyet. Irkçılık, yani, aşırı derecede kendi kavim ve kabilesini koruma ve iltizam gayreti.(Asabiyyet-i cahiliyye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkeb bir mâcundur. Bunun için menfi milliyetçiler, milliyeti mâbud ittihaz ediyorlar. Hamiyyet-i İslâmiyye ise, nur-u imândan in'ikâs edip dalgalanan bir ziyadır. M.N.)
ASAHİB: (Ashab. C.) Sahibler, sahib olanlar. Ashablar.
ASR-I ÂHİR: Son asır, son devir.
ASR-I CAHİLİYYET: Cahiliyyet asrı. Cahiliyyet devresi. * Arabistan'da İslâmiyet'ten önceki putperestlik ve vahşet devri.
AŞR-İ ÂHİR: Ist: Ramazan ayının son on günü.
AVN-I İLÂHÎ: Cenab-ı Hakk'ın yardımı.
AYN-İ VÂHİD: Tek gözlü.
A'ZA-YI DÂHİLİYE: İç organlar.
AZAHÎ: (Bak: Adâhi)
BAHÎ: şehvete dâir. şehvetle ilgili.
BAHİCE: Ses, savt, sadâ.
BAHİK: Tek gözü kör olan adam.
BAHİKA: Görmiyen, kör (göz).
BAHÎL: Hasis. Cimri. Tamahkâr. Hayırlı işlere malını (varsa bile) harcamayan.
BAHÎLÂN: f. Bahiller, cimriler, tamâhkârlar.
BAHİL: Avâre, başıboş, serseri. * Yularsız deve. Deyneği olmayan çoban.
BAHİLE: Arap kabilelerinden birinin ismi. * Dul kadın.
BÂHİR: Yalancı. Ahmak, serseri adam. * Kırmızı kan.
BAHİR: (Bak: Bahr)
BÂHİR: Aşikâr. Açık. Belirli. Apaçık. * Güzel. * Meşhur, namdar. * Galip.
BAHÎRA: Süryâni rahiblerindendir. Zamanın ilim ve fenlerine vâkıf ve bilhassa hey'et ve nücumda ihtisas sahibiydi. Bu sebepten rahiblerin câhilleri kendisinden hoşlanmazlardı. Hazret-i İsâ'nın ulûhiyetini ve Hz. Meryem'in ümmullah olduğunu inkâr ve ilân ettiğinden, bulunduğu manastırın reisi tarafından kovulmuş ve Şam yolu üzerinde Busra civârında bir manastır edinmişti.İbn-i Hişam'ın siretinde İbn-i İshak'tan rivâyet olunarak: "Bahîra, kilise âleminde büyükten büyüğe intikal edip gelen bir kitaba malik bulunuyordu. Resül-i Ekremin bütün ahvâl ve evsafı bu kitabda yazılıydı." deniliyor ki, bu kitab "El-Enbâ" ünvânıyla bıraktığı rivâyet olunan bir kitab olacaktır. Kitabın başlıca bahisleri, yakında Arabistanda bir Nebi-i Zişân çıkacağı, tevhid itikadına dâvet edeceği ve putlara ibâdetten nehyedeceği mevzuu etrafında toplanıyordu.(Meşhur Bahîra-yı Rahib'in meşhur kıssasıdır ki: Nübüvvetten evvel, Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, amcası Ebu Tâlib ve bir kısım Kureyşî ile beraber, Şam tarafına ticarete gidiyorlar. Bahira-yı Râhib'in Kilisesi civarına geldikleri vakit oturdular. İnsanlar ile ihtilât etmiyen münzevi Bahira-yı Râhib birden çıka geldi. Kafile içinde Muhammed-ül Emin'i (A.S.M.) gördü. Kafileye dedi: "Şu Seyyid-ül-Alemîndir ve Peygamber olacaktır." Kureyşîler dediler: "Neden biliyorsun?" Mübarek Râhib dedi ki: Siz gelirken baktım ki, havada üstünüzde bir parça bulut vardı. Siz otururken, şu Muhammed-ül-Emin (A.S.M.) tarafına bulut meyletti, gölge yaptı. Hem görüyordum ki: Taş, ağaç ona secde eder gibi bir vaziyet gördüm. Bu ise, nebilere yapılır. M.)
BÂHİRE: Dikenli ağaç. * Çok koşan cins bir deve.
BÂHİRE: Vapur. Gemi.
BAHİRE: Kulağı kesik deve.
BÂHİS: Anlatan. Bahseden. Araştıran. Araştırıcı. * Bir şeye dâir bilgileri içine alan. Bir mes'eleye dair beyanatı ihtiva eden.
BAHİT: Baht ve ikbalden vasıftır. Tâlii yaver olan adama denir. (Kamus'tan)
BÂHİZ: Güçsüz, âciz. Meşakkatli.
BÂHİZA: Musibet. Belâ.
BÂLÂHİMMET: f. Himmeti fazla olan kimse.
BERAHİDE: f. Yola çıkarılmış, gönderilmiş.
BERAHİHTE: f. Daha ziyade silâh hakkında kullanılan bir tâbirdir. Çıkarılmış, çekilmiş mânâlarına gelir.
BERAHİME: Berehmenler. Bâtıl ve sapkın Hind ve Mecûsi dinindekilerin reisleri.
BERAHİN: (Bürhan. C.) Deliller. Şâhidler. Bürhanlar.
BERAHİN-İ ALENİYYE: Meydanda ve açık olan deliller.
BERAHİN-İ KATIA: Şeksiz ve şüphesiz olan kat'i deliller, bürhanlar.
BERAHİN-İ KAVİYYE: Sağlam deliller, kuvvetli bürhanlar.
BESTE-RAHİM: f. Çocuk doğuramayan, kısır kadın.
BEVAHİD: Musibetler, felâketler, âfetler, belâlar.
Bİ-L-AHİRE: Sonra, sonradan, sonunda.
BİLLAHİ: Allah'a, Allah'tan. * (Yemin) maksadı ile söylenir.
BUHAYRA-İ RAHİB: (Bak: Bahira)
CÂHIZ: Asıl ismi Amr İbn-ül Bahr olan ve gözünün hadekası çıkık olduğu için bu isimle anılan büyük bir Arab edibi. * Patlak gözlü adam.
CAHÎ: (Cahiye) Aşikar, aleni, açık, meydanda ve herkesin gözleri önünde olan.
CAHİD: Mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cihad eden. Mücâhid olan. Din düşmanı ile elinden geldiği kadar mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cenkeden, vuruşan. Mümkün olduğu kadar gayretle çalışan. Kur'an ve İman hakikatlarının neşrinde çalışmak suretiyle mücahede eden.
CAHİD: Bildiği halde inkâr eden. Ayak direyen.
CAHİF: Kişinin kendi yanında olan şeylerin çokluğundan fahirlenmesi.
CAHİF: Uykusunda dişini öttürmek. * Çok fazla hafiflik üzerine olmak. * Nefis, ruh. * İnsanın karnından çıkan ses. * Kısa. * Çok asker.
CAHİL: Tecrübesiz. Bilgisiz. Genç. Toy. * Allah'ı unutmuş olan. Gafil. (Dünya ve kâinatta Allah'ın bunca eserleri sergilenip dururken bunların sanatkârını ve yaratıcısını tanımamak cahilliğin en akılsızcasıdır.)
CAHİL-İ ANÛD: İnatçı cahil.
CAHİLANE: f. Câhillikle, câhilce, câhil kimseye yakışır şekilde.
CAHİLE: (C.: Cevâhil) Değirmen çarkı.
CAHİLİYYET: Cahilliğe âit. * İslâmiyet'ten önceki câhiliye devrine âit. Cahiliyet sadece İslâmiyet öncesine ait değildir. Bu gün "tabiatçılık, maddecilik" gibi çeşitli adlarla eski puta tapıcılık daha da yobazlaşarak devam ediyor. Allah'ı inkâr ederken tabiatı ve maddeyi onun yerine koyarak kendilerine yeni putlar dikiyor ve kendi yaptıkları bu putlara kendileri tapıyor. (Bak: Yobaz.)
CAHİM: Çok sıcak yer.
CAHİM: Şiddetli ve kat kat birbiri üzerine yanan ateş. Çukur yerde yanan ateş. * Cehennem'in bir tabakası.
CAHİMÎ: Cehennem gibi.
CAHİYEN: Aşikâr olarak, alenen.
CAHİZ: Cesur, cesaretli, yiğit.
CEDDE-İ SAHİHA: Babanın anası, babaanne.
CELAHİZ: Kaba, ağır.
CEM-İ SAHİH (SÂLİM): Gr: Bu cemi yapıldığı zaman müfredinin şekli bozulmaz. İki türlüdür. Cem-i müzekker, Cem-i müennes. * Mat: Toplama.
CEMAHİR: (Cumhur. C.) Cumhuriyetler.
CEMAHİR-İ MÜTTEFİKA: Birbiriyle anlaşmış, ittifak etmiş devletler. Müttefik cumhuriyetler.
CEMAHİR-İ MÜTTEHİDE: Birleşmiş devletler. Müttehid cumhuriyetler.
CEMAZİYEL AHİR: Arabi ayların altıncısıdır. (Arabi aylar: Muharrem, Safer, Rabiyy-ül-evvel, Rabiyy-ül-âhir, Cemaziyel-evvel, Cemaziyel-ahir, Receb, şaban, Ramazan, şevval, Zilkade, Zilhicce'dir)
CERRAHÎ: Tıpta operatörlük. * Ameliyatla ilgili.
CEVAHİR: (Cevher. C.) Cevherler. Çok kıymet verilen ve az bulunan şeyler, çok kıymetli mâden veya taşlar. * Mc: Çok kıymetli söz veya faydalı yazılar.
CEVAHİR-İ FERD: (Cevher-i ferd. C.) Cevher-i ferdler. Zerreler, atomlar.
CEVAHİR-ÜL-KELİMAT: Şemsi adındaki bir zat tarafından Arapçadan Türkçeye kaleme alınan 108 sahifelik bir lügat kitabının adı.
CİBAL-İ ŞÂHİKA: Yüksek dağlar.
CİLAHİK: Eskiden kemankere ile ve şimdi de tüfek ile atılan yuvarlak nesne.
CÜMÂD-EL-ÂHİRE: Arabi ayların altıncısının adı.
DAHIK: Gülen, gülücü.
DAHIKE: (C.: Davâhık) Gülme ânında çıkan dört dişin birisi.
DAHIS: Tırnak yakınında olan bir verem hastalığı.
DAHIYE: Nâhiye.
DAHİ: Eşine ender rastlanır, hârikulâde zekâ, fatanet ve hikmet sâhibi.
DAHİKE: (C.: Davâhik) Azı dişlerinden her biri.
DÂHİL: İçeri. İç. İçinde. İçeri girmiş.
DAHÎL: Yabancı, sığınan, sığınmış. Muhacir. * Birisinin içyüzü, niyet ve mezhebi. Dâhil ve içerde. Birisinin bütün gizli ve sırlı işlerine vâkıf olan dost ve hemdemi. * Evvelâ alâkasız olup sonradan bir cemaate dâhil olan. * Edb: Başka bir dilden olup, sonradan diğer bir dile geçen kelime. * Tıb: Vücud âzalarında birbirine girmiş ve sokulmuş olan mafsallar.
DAHİL: (Bak: Dahl-Dehal) Girmek, karışmak. Dokunmak. Taarruz etmek, müdâhale eylemek.
DAHİL: Hayrette kalan kimse.
DAHİLE: (C.: Devâhil) Bir şeyin içi, içyüzü.
DAHİLEK: Yalvarırım, sana sığınırım, sana güvenirim (meâlinde.)
DAHİLEN: İçten, içerden, dâhilden.
DAHİLİYE NAZIRI: İçişleri Bakanı.
DAHİM: f. Nasib ve rızık.
DAHİM: (Dâhim) f. Taç.
DAHİM: (Dahâmet. den) Yoğun ve fazla koyu olan. Kalın olan.
DAHİNE: (C.Devâhin) Duman çıkan baca.
DAHİR: (C.: Dehâyir) Toplanılmış veya gömülmüş mal.
DAHİR: Dere, vâdi. * Dağ başı.
DAHİS: Müfsid, arayı bozan. * Koyun yüzerken deri ile etin arasına elini sokan. * Bir meşhur atın adı.
DAHİS: Hayvanların tırnak diplerindeki et parçası. Dolama hastalığı.
DAHİS: Kokmuş, kemiksiz et. * Semiz nesne. * Çok adet, fazla miktar.
DÂHİYE: Hârikulâde zekâ ve fetanet sahibi. * Âfet, belâ, musibet. Kazâ. Emr-i azîm. Büyük iş ve hâdise.
DÂHİYE-İ DEHYÂ: Çok büyük belâ, musibet.
DÂHİYE-İ EDEB: Edebiyatta dâhi olan, eşine az rastlanan büyük edib.
DÂHİYE-İ HARB: Çok becerikli büyük kumandan.
DÂHİYE-İ HİLKAT: Yaradılıştan dâhi olan. Hârika.
DAHİYYE: Kurbanlık hayvan.
DAVAHİ: Memleket köşeleri.
DAVAHİ-S SEB': Yedi kat gök.
DELAİL-İ ZÂHİRİYE: Açık olarak zâhirde görünen deliller. Maddi deliller.
DERAHİM: (Dirhem. C.) Dirhemler. Okkanın dörtyüzde birleri. * Akçeler, paralar.
DERAHİS: Şiddetler.
DEVAHİ: (Dâhiye. C.) Büyük belâler. Afetler. Kazâlar. * Çok üstün zekâ sahipleri.
DEVAHİL: (Dâhile. C.) İçler, batınlar.
DEVAHİN: (Dâhine. C.) Duman çıkaran bacalar.
DEVAİR-İ MÜTEDAHİLE: İç içe daireler.
DİLAHİS: Leşker, asker. Çeri başı.
DİLHAS (DÜLÂHİS): Arslan. Çeri kimse.
DİVAN-I İLÂHÎ: Âhiretteki hesap günü. Haşirde muhasebe günü.
DUZAHÎ: f. Cehennem'e mahsus, cehennemî, zebani.
DÜRAHİS: Katı nesne. * Gövdesi etli olan insan veya hayvan.
EAZZ-İ AHİBBÂ: Dostların en azizi.
EBAHİR: Kuş kanadının üçüncü mertebede olan yelekleri.
ECAHİL: (Echel. C.) En cahil, daha bilgisiz olanlar.
EFAHİM: (Efhâm. C.) Büyük zatlar. Pek büyük, muhterem kimseler.
EFAHİS: (Ufhus. C.) Taşların aralarında veya kayalıkta bulunan kuş yuvaları.
EFVAHÎ: f. Avam sözü, halk kelâmı, ehemmiyetsiz.
EHADİS-İ SAHİHA: (Bak: Hadis-i Sahih)
EHL-İ SEVAHİL: f. Sahilde, deniz veya göl kenarında yaşayanlar.
EKAHİ: (Ukhuvan. C.) Papatyalar, papatya çiçekleri.
EMR-İ İLAHÎ: Allah'ın emri. Mc: Ölüm.(Ubudiyet, emr-i İlahîye ve rıza-yı İlahîye bakar. Ubudiyetin dâisi, emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı Hak'tır. Semeratı ve fevaidi, uhreviyedir. Fakat ille-i gaiyye olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faideler ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmiyerek verilen semereler, ubudiyete münafi olmaz. Belki zaifler için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya âit fâideler ve menfaatlar, o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa, o ubudiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hâsiyetli virdi akim bırakır, netice vermez. İşte bu sırrı anlamıyanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve fâidesi bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibendî'yi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşen-ül Kebir'i, o fâidelerin bazılarını maksud-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O fâideleri göremiyorlar ve göremiyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünki, o fâideler o evrâdların illeti olamaz; ve ondan, onlar kasden ve bizzat istenilmeyecek. Çünki onlar fazlî bir surette o hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer. Yalnız bu kadar var ki; böyle hâsiyetli evradı okumak için, zaif insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O fâideleri düşünüp, şevke gelip, evrâdı sırf rıza-yı İlahî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktabdan ve selef-i salihînden mervî olan faideleri görmediklerinden şüpheye düşer, hatta inkâr da eder. M.N.)
EMRAZ-I DAHİLİYE: Dahilî hastalıklar, iç hastalıkları.
EMVAL-İ ZÂHİRE: Sâime denilen hayvanlar ile bir kısım arazi mahsulâtı ve madenleri ile yer altındaki hazineler ve gümrüklere uğrayan ticaret mallarıyla, nakitler.
ENAHİD: f. Venüs gezegeni. Zühre seyyaresi.
ERHAM-ÜR RÂHİMÎN: Merhametlilerin en merhametlisi. * Allah'ın (C.C.) sıfatlarındandır.
ERRAHİM: En merhametli, büyük nimetler veren, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedi nimetler vermek suretiyle mükâfatlandıran Allah (C.C.)
ESBAB-I SAHİHA: Doğru ve sahih sebepler.
ESMA-İ İLÂHİYE: Allah'ın isimleri.(Herşeyden Cenab-ı Hakk'a karşı pencereler hükmünde çok vecihler var. Bütün mevcudatın hakaikı, bütün kâinatın hakikatı, esma-i İlâhiyeye istinad eder. Her bir şeyin hakikatı, bir isme veyahut çok esmâya istinad eder. Eşyadaki san'atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor. Hattâ hakiki fenn-i hikmet, "Hakîm" ismine ve hakikatlı fenn-i tıb "Şafi" ismine ve fenn-i hendese, "Mukaddir' ismine ve hâkezâ.. Herbir fen, bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemalât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatları, esma-i İlâhiyeye istinad der. Hattâ muhakkıkin-i evliyanın bir kısmı demişler: "Hakiki hakaik-i eşyâ, esma-i İlâhiyedir. Mâhiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir. Hattâ birtek zihayat şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar esma-i İlâhiyenin cilve-i nakşı görünebilir. S.)
ET-TAHİYYATÜ: Bütün mahlukatın hayatları, kal ve hâl dilleri ile Hâlıkları olan Allah'a (C.C.) karşı yaptıkları hamdler, şükürler, mânevi hayat hediyeleri. (Bak: Tahiyye)
EVAHİR: Ahirler, ayın son günleri, sonlar.
EVAHİR-İ RAMAZAN: Ramazan ayının sonları, son günleri.
EVVELÎN Ü ÂHİRÎN: İlkler ve sonlar. Evvelkiler ve sonrakiler.
EZAHİR: Çiçekler, şükufeler.
EZAHİR-İ EFKÂR: Fikir çiçekleri.
EZVAC-I TÂHİRAT: Hz. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) ismetli ve iffetli, pâk zevce-i muhteremeleri (R.A.) "Mü'minlerin anneleri" diye bilinen ve Peygamberimize (A.S.M.) âilelik etmek şerefine ermiş mübârek hanımlar.(Zât-ı Risaletin akvâli gibi, ef'al ve ahvâli ve etvâr ve harekâtı dahi menabi-i din ve şeriattır ve ahkâmın mehazleridir. Şıkk-ı zâhirîsine Sahabeler hamele oldukları gibi, hususi dairesindeki mahfî ahvalâtından tezâhür eden esrar-ı din ve ahkâm-ı şeriatın hameleleri ve râvileri de Ezvac-ı Tâhirat'tır ve bilfiil o vazifeyi ifa etmişlerdir. Esrar ve ahkâm-ı dinin hemen yarısı, belki onlardan geliyor. Demek bu azîm vazifeye, bir çok ve meşrebce muhtelif Ezvac-ı Tâhirat lâzımdır. M.)
FAHİM: Akıllı. Anlayışlı.
FAHİM: (Fahm. dan) İtibâr ve nüfuz sâhibi olan, büyük zât.
FAHİMÂNE: f. İtibar ve nüfuz sahibi kimseye yakışır şekilde, fahim olana yakışacak surette.
FAHİR: (Fâhire) İftihar eden. Kendi amelini ve kendini beğenen. Övünen. * Şa'şaalı. Ağır. Parlak. Şanlı. * Büyük ve iyi nesne. * Koruğu büyük çekirdeksiz hurma. * Memeleri büyük deve.
FAHİŞ: Ahlâka uymaz ve terbiyesiz olan. * Haddi tecavüz eden. Mübalâğalı. * Çok bahil. Nekir ve yaramaz şey.
FAHİŞE: Ahlâksız ve hayâsız kadın. Namusunu korumayan kadın. * Allah'ın menettiği şey. * Zâniye. Kahbe.
FAHİTE: (C: Fevâhit) Yabani güvercin.
FARK-I FÂHİŞ: Çok fazla, haddini çok aşan fark.
FÂSIK-I MÜTECÂHİR: Açıktan açığa kimseden sıkılmadan günah işleyen. İşlediği günah ile övünen günahkâr kimse. (Böylelerin aleyhinde konuşmak gıybet sayılmaz.)
FASL-I ZAMANIN SAHİFE-İ SELÂSESİ: Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman. * Asr-ı saadetten evvelki devir, Asr-ı saadet ve ondan sonraki zamanlar.
FERAHÎ: f. Genişlik, bolluk. Ucuzluk.
FERMAN-I İLÂHÎ: Allah'ın fermanı.
FETTAHİYYET: Fethedicilik. Her şeye lâyık bir şekil açmak ve suret vermek sıfatı. (Yâni, Fettah isminin tecellisi ile basit bir maddeden ayrı ayrı çeşit çeşit, hadsiz muntazam suretlerin, beraber, her tarafta bir ânda, bir fiil ile açılmasıdır. Ş.)
FEVAHİŞ: (Fâhiş. C.) Fâhiş işler. Bozuk işler. Kötü ve haram olan işler, ameller.
FITRAT-I İLÂHİYE: San'at-ı Rabbaniye ve kudret-i İlâhiyenin dâima değişen bir defteri olan ve yanlış olarak "Tabiat" namı verilen Cenab-ı Hak'ın fıtrat kanunları ve mahlukatın yaradılışı.
FİRAŞ-I SAHİH: Fık: Nikâh ve mülk-i yemine müstenid bulunan istifraş. Mülk-i yemin, bir kimsenin temellükünde bulunan cariye demektir. Binaenaleyh bu iki şarta dayanan istifraştan, meydana gelecek çocuk, varis addolunur. Ancak, cariyeyi istifraşta husule gelen çocuğun kendisinden olduğunu müstefrişin söylemesi lâzım gelirdi. (O.T.D.S.)
FİTNE-İ ÂHİRZAMAN: Âhirzamandaki fitne. Deccal fitnesi.(Rivayette var ki: "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz. " Bunun için binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberîyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azâb-ı kabirden sonra $ vird-i ümmet olmuş. Allahu a'lem bissavab, bunun bir te'vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ: Rusya'da hamamlarda, kadın erkek beraber çıplak girerler ve kadın kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyal olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemalperest erkekler dahi, nefsine mağlup olup o ateşe sarhoşane bir sürur ile düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebâirleri ve bid'aları, birer câzibedarlık ile pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz. ş.)
FASL-I ZAMANIN SAHİFE-İ SELÂSE: Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman. * Asr-ı saadetten evvelki devir, Asr-ı saadet ve ondan sonraki zamanlar.
GABN-I FÂHİŞ: Bir alışverişde veyahut ticari anlaşmada taraflardan birisinin nisbetsiz şekilde fazla aldanması.
GAFUR-UR RAHİM: Kusurları örten, adâletle en ziyade merhamet eden Cenab-ı Hak (C.C.). Mü'minlerin kusurlarını affederek muhafaza eden.
GÂHÎ: (Gehî) Arasıra, zaman zaman.
GAYAHİB: (Gayheb. C.) Gece karanlıkları.
GAYR-I MÜTENAHÎ: Sonsuz, nihayet bulmaz, bitmez.(Bir noktayı tam yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır. Zira, şu kitab-ı kebir-i kâinatın her bir harfinin, bâhusus zihayat her bir harfinin, her bir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü vardır. M.)
GAYRET-İ CÂHİLİYE: Körü körüne uğraşmak. Allah'ın razı olmadığı lüzumsuz şeylere kıymet vererek didinmek.
GAZAB-I İLAHÎ: Allah'ın gazabı. Belâ, musibet.
GEVAHÎ: (Bak: Güvahî)
GÜMRAHÎ: f. Sapıtma, doğru yoldan çıkmış olma.
GÜVAHÎ: f. şahitlik. şahitlik etmek.
HABER-İ VÂHİD: Bir sahabeden, bir kişiden veya bir koldan gelen sahih hadis. (Bak: Mütevatir)
HADÎS-İ SAHÎH: Hakkında şüphe edilemiyen ve doğru senetlere ve râvilere isnad edilerek müsbet olarak kat'i bilinen hadis-i nebevidir.
HÂHİŞ: f. Fazla arzu, isteyiş.
HÂHİŞ-İ VİCDANÎ: Vicdanî isteyiş ve arzu.
HÂHİŞGER (HÂHİŞKER): f. Arzulayan. İsteyen. İstekli.
HÂHİŞGERAN (HÂHİŞKERÂN): f. Hâhişgerler, istekliler, tâlibler.
HALAHİL: (Halhal. C.) Arap kadınlarının süs olarak ayak bileklerine taktıkları halkalar. Bunlar altun veya gümüşten yapılır.
HALVET-İ SAHİHA: Karı-kocanın aralarında şer'î mâni bulunmaması halinde birleşmeleri.
HÂMIZ-I FAHİM: Kim: Karbonik asit.
HAMİYET-İ CÂHİLİYE: f. Câhillikten gelen ırkçılık gibi bâtıl inanışları koruma gayreti. * Cenab-ı Hakk'ın ve Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) nehyettiği ve hak dine uymayan eski ve kötü inançları muhafaza gayreti.
HARAHİR: (Harhara. C.) Tıb: Akciğerden gelen hırıltılar. * Uykuda iken horlamalar.
HAREKET-İ DÂHİL: Tar: Kanuni Sultan Süleyman zamanında Süleymaniye medreselerinin binasından sonra onikiye çıkarılan tarik-i tedris (okutma yolu) silsilesinin dördüncü mertebesindeki müderrislerine verilen bir ünvandır.
HAŞAHİŞ: (Haşhâş. C.) Haşhaşlar.
HAVASS-I (HAMSE-İ) ZÂHİRE: Zâhirî beş duygu: Tatmak, görmek, işitmek, koklamak, dokunup duymak.
HAYR-HAHÎ: f. İyilikseverlik, hayırhahlık.
HAYYAT-I MÂHİR: Usta terzi. Terzi ustası.
HEDAHÎD: (Hüdhüd. C.) Hüdhüdler, çavuş kuşları, ibibikler.
HELAHİL: (Hülhül. C.) Tesiri pek kuvvetli ve öldürücü zehir. Panzehiri olmayan ağu.
HELAHİL-RİZ: f. Öldürücü zehir saçan.
HEMAHİM: (Hemheme. C.) Üzüntüler, kederler, dertler, tasalar.
HEVAHÎ: Bâtıl nesne.
HINCAHINÇ: Ağzına kadar ve tıka basa dolu. Dopdolu. (Bu tabir bir yer veya taşıt için kullanılır.)
HİÇAHİÇ: f. Hiç. Yok. Bomboş.
HİKMET-İ İLÂHİYE: Allah'ın hikmeti. Mahlûkatın yaratılışında Allah'ın gayeleri.
HİL'AT-İ FÂHİRE: Çok kıymetli ve değerli olan kaftan.
HUBAHİB: Yıldız böceği. * Bahil bir kimsenin adı.
HULEL-İ FÂHİRE: Kıymetli, şaşaalı, parlak elbiseler.
HUMAHİN: Yüzük yapılan bir cins siyah taş.
HURUC-İ FÂHİŞ: Haddini aşmak. * Büyük isyan hareketinde bulunmak.
HUZAHIZ: Suyu ve ağacı çok olan yer. * Şişman kimse.
HÜKM-İ VİCAHÎ: Huk: Tarafların her ikisinin de veya vekillerinin hazır bulundukları hâlde verilen hüküm.
HÜKMÎ ŞAHIS: Şahıs gibi muamele gören cemiyet, şirket gibi birlik teşkil eden müessese.
HÜZAHİZ: Bağırgan deve. * Keskin kılıç. * Çok su. * Fitne.
HÂHİŞ-İ VİCDANÎ: Vicdanî isteyiş ve arzu.
HURUC-İ FÂHİŞ: Haddini aşmak. * Büyük isyan hareketinde bulunmak.
İBAHÎ: Herşeyi mübah sayan.
İBAHİYYE: Sevab veya günah olduğunu kabul etmeyen bâtıl ve dalâlete saparak dinden çıkan bir fırka veya bu fırkadan olan kimse.
İBAHİYYUN: İbaheciler. Her şeyi mübah sayan bâtıl bir zümre.
İBRAHİM: İbrahim kelimesi, İbranicede baba anlamına gelen "eb"; ve cumhur demek olan "reham" kelimelerinden meydana gelmiştir. "Ebu-l cumhur" ise; cumhurun babası demektir. Bu ismi meydana getiren kelimelerin ikisinin de hareke veya telaffuzlarını az bir değişiklik yapmakla yine bu mânalar Arapçada vardır. Bu da İbranilerle Arapların yakınlıklarına delildir.
İBRAHİM (A.S.): Halilullah ve Halil-ür Rahman da denir. Peygamberlerden İshak ve İsmâil'in (A.S.) babasıdır. Yirmi sahifelik kitap kendisine nâzil olmuştur. Süryanice konuşurdu. Peygamberimizin de (A.S.V.) ceddi idi. Urfa'da doğduğu da rivayet edilir. Zamanın kralı Nemrud tarafından ateşe atılmak istendi, mu'cize olarak ateş onu yakmadı. En şiddetli zamanda dahi Allah'tan başka kimsenin dostluğunu kabul etmediğinden, sadece ondan meded beklediğinden kendisine Halilullah denilmiştir. Sonra Mısır'a ve Kenan iline gitti. Oğlu İsmail (A.S.) ile birlikte Kâbe-i Muazzama'yı yeniden inşa' ettiler. Kudüs'te medfun'dur.( $ Ayet-i Kerimesinin delâletine göre, Hazret-i İbrahim ateşe atıldığı zaman, ateşin harareti burudete inkılâb etmesi, beşerin keşfettiği yakıcı olmayan mertebe-i nâriyeye örnek ve me'hazdır. İ.İ.)(Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'ın Nemrud'a karşı imate ve ihyâda Güneş'in tulu' ve gurubuna intikali, cüz'î imate ve ihyadan küllî imate ve ihyâya intikaldir ve bir terakkidir. O delilin en parlak ve en geniş dairesini göstermektir. Yoksa bir kısım ehl-i tefsirin dedikleri gibi, hafî delili bırakıp, zâhir delile çıkmak değildir. M.)
İBRAHİM BİN EDHEM: Babası Belh Şehrinin Pâdişahı idi. Hicri 2. asırda yetişmiş büyük bir veliyullahtır. Bir çok kerametleri görülmüş, Allah rızası yolunda dünya saltanatını terk ederek fakirliği kabul etmiş ve bütün ömrünü ibadet ve taat ile geçirmiştir. Kerametleri dillere destandır.
İBRAHİM DESUKÎ: Büyük âlim ve mutasavvıflardan olup büyük makam sâhibi bir zâtdır. Pek meşhur ve çok güzel sözleri ve mev'izaları vardır. 676 tarihinde 43 yaşında Şam'da vefat etmiştir. (K.S.)
İBRAHİM HAKKI: (K.S.) : Hi: 12. asırda yaşamış büyük âlim ve mutasavvıftır. Hasankale'li olup en son Tillo'da yaşamıştır. Marifetname isimli meşhur eseri vardır.
İBRAHİM-VARİ: f. İbrâhim (A.S.) gibi. Fani, gelip geçici şeylere kalbini bağlamamak sureti ile.
İBTİDA-İ DÂHİL: Tar: Medreselerden orta tahsili verenler.
İCARE-İ SAHİHA: İn'ikad ve sıhhat şartlarını tamamen câmi' olan icaredir ki, şuyu'ı asilden ve şartı mufsidden hâli olmak üzere malum bir menfaatı, malum bir bedel mukabilinde temlik etmekten ibarettir.
İCAZET-İ LÂHİKA: Bir kimsenin önce izni olmadığı halde, yapıldıktan sonra bir şeyi tasdik edip kabul etmesi.
İFADE-İ ŞİFAHİYYE: Ağızdan söyleyerek, şifahî olarak ifade ederek.
İFRAC-ÜL BÂHİRE: Geminin kıyıdan veya iskeleden açılması.
İLÂ-ÂHİR: Sona kadar, diğerleri de böyledir ve başkaları... (manalarına gelir.)
İLAHÎ: Cenâb-ı Hak ile alâkalı, Allah'a dâir. Cenab-ı Hakk'a aid ve müteallik. * Ey Allahım, ey İlâhım! (meâlinde duâ içinde söylenir). * Edb: Tasavvufî şairler tarafından dinî ve İlâhî fikirleri havi olmak üzere yazılmış olan ve makamla okunan şiirler.
İLAHİYAT: Hikmet ilminin dinden ve sadece Cenab-ı Hak'tan bahseden kısmı. Filozoflarca fikir olarak ileri sürülen dine dâir nazariyeler, düşünceler.
İLAHİYYUN: İlâhiyatçılar. * Fls: Sadece Allah'ın varlığından bahseden filozoflar. Sadece akıllarına güvenerek Cenab-ı Hak'tan bahseden bir kısım filozoflar. (Bak: Feylesof)
İMAN-I BİL-ÂHİRET: Âhirete, öldükten sonra dirileceğine, haşir ve neşre, Cennet ve Cehennem'e inanmak.(Evet, subutî bir emri ihbar etmenin kolaylığı ve inkâr ve nefyetmenin gayet müşkül olduğu bu temsilden görülür. Şöyle ki:Biri dese: Süt konserveleri olan gayet hârika bir bahçe, küre-i arz üzerinde vardır. Diğeri dese: Yoktur. İsbat eden, yalnız onun yerini veyahut bazı meyvelerini göstermekle kolayca dâvasını isbat eder. İnkâr eden adam, nefyini isbat etmek için küre-i arzı bütün görmek ve göstermekle dâvasını isbat edebilir. Aynen öyle de: Cennet'i ihbar edenler yüzbinler tereşşuhâtını, meyvelerini, asârını gösterdiklerinden kat'-ı nazar, iki şâhid-i sâdıkın sübutuna şehadetleri kâfi gelirken; onu inkâr eden, hadsiz bir kâinatı ve hadsiz ebedî zamanı temaşa etmek ve görmek ve eledikten sonra inkârını isbat edebilir; ademini gösterebilir. S.)
İMZA-Yİ PADİŞAHÎ: Padişahın imzası. Osmanlı Padişahları tarafından vaktiyle hükümdarlara yazılan name-i hümayunların kenarlarına altun yaldızla imza konurdu. Bunlara imza-yı padişahî denilirdi.
İND-İ İLÂHÎ: Allah'ın indinde. Allah'ın nazarında.
İNFİTAHİYYET: Kapalılığın açılıp inkişaf etmesi. (Tohumların açılarak nebât hâline gelmesi gibi olan hâl.)
İRADE-İ İLÂHİYE: Külli irade. Allah'ın emri ve isteği.
İSTİHKÂMAT-I DÂHİLİYE: Bir istihkâmın iç tarafında, icab ettiği zaman yapılan müstakil sığınaklar.
İSTİHLÂKAT-I DÂHİLİYE: Dâhilî sarfiyat. Memleket içi harcamalar.
İ'TİKÂL-İ SEVÂHİL: Kıyıların aşınması.
ISLAHÎ: (Islahiyye) Islah etmeye ve düzeltmeğe dair. Düzeltme ile alâkalı.
ISTILAHÎ: Istılaha dair. Istılaha âid ve müteallik.
KADER-İ İLÂHÎ: Allah'ın takdiri.
KÂF-NUN TEZGÂHI: (Risale-i Nur Külliyatında geçen bir tabirdir) Allah'ın Kün emriyle her işin olması. (Kün ) "Ol" emri olan bu kelime "Kâf" ve "Nun" harfleri ile yazıldığından böyle denilmiştir.
KAHİF: Şiddetli yağmur.
KÂHİL: Saçına ak düşmüş adam. Yaşlı, ihtiyar. Tembel.
KÂHİLANE: f. Tembelce, tembelcesine, tembel olana yakışır surette.
KÂHİN: Karışık ve tahmini sözlerle gaibden haber verdiği söylenen kimse. Haberci. Falcı. * Âlim.(Kâhinlere gaybi haberleri getirmek için şeytanlar, tâ semavata çıkıp kulak veriyorlar, yarım yamalak yanlış haberler getiriyorlar diye tefsirlerdeki ifadelerin bir hakikatı şu olmak gerektir ki; semavat memleketinin pâyitahtına kadar gidip o cüz'i haberi almak değildir. Belki cevv-i havaya dahi şumulü bulunan semavat memleketinin (teşbihte hata yok) karakol haneleri hükmünde bazı mevkileri var ki, o mevkilerde Arz memleketi ile münasebetdarlık oluyor, cüz'i hadiseler için, o cüz'i makamlardan kulak hırsızlığı yapıyorlar. Hatta kalb-i insani dahi o makamlardan birisidir ki, melek-i ilham ile şeytân-ı hususi, o mevkide mübareze ediyorlar. Ve hakaik-ı imaniye ve Kur'aniye ve hadisat-ı Muhammediye (A.S.M.) ise, ne kadar cüz'i de olsa, en büyük, en külli bir hadise-i mühimme hükmünde en külli bir daire olan Arş-ı Azamda ve daire-i semavatta (temsilde hata olmasın) mukadderat-ı kâinatın mânevi ceridelerinde neşrolunuyor gibi her köşede medâr-ı bahsoluyor, diye beyan ile beraber, kalb-i Muhammediden (A.S.M.) tâ daire-i Arşa varıncaya kadar ise, hiçbir cihetle müdahale imkânı olmadığından, semavatı dinlemekten başka, şeytanların çaresi kalmadığını ifade ile, Vahy-i Kur'ani ve Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) ne derece yüksek bir derece-i hakkaniyette olduğunu ve hiç bir cihetle hilâf ve yanlış vahy ile ona yanaşmak mümkün olmadığını, gayet beliğane, belki mu'cizane ilân etmek ve göstermektir... L.)
KÂHİNANE: f. Kâhin gibi ve ona benzer şeklide haberler veren. Bir nevi zan ile gaibden haber verir gibi.
KÂHİNE: Kadın kâhin.
KAHİR: (A, uzun okunur) Üstün gelen. Yenen. Galip gelen. * Zorlayan. Mecbur eden.
KAHİR-ÜL EŞRÂR: Şerleri ve kötülükleri ortadan kaldırıp yok eden. Haydutları kahreden.
KAHİR-ÜS SÜMUM: Panzehir.
KAHİT: Şiddetli kıtlık olan sene.
KAHİZ: Müşkil, zor nesne.
KÂR-ÂGÂHÎ: f. Uyanıklık, iş bilirlik.
KAT'-I MERÂHİL: Merhaleleri, durak yerlerini geçme. Yol alma, ilerleme.
KAVANİN-İ İLÂHİYE: İlâhî kanunlar. Şeriat. (Bak: Şeriat)
KERAHİYYET: Mekruh oluş. Kerih ve çirkin olan işin hâli.
KEVAHİL: (Kâhil. C.) Sırtlar, arkalar. * Gayretsizler, uyuşuklar, tembeller.
KEVAHİN: (Kâhin. C.) Kâhinler. Falcılar. Gaibten haber verenler. * Alimler.
KUDAHİS: Bahâdır, kahraman, şucâ.
KUDRET-İ İLÂHİYE: Allah'ın kudreti.(Cenab-ı Hakk'ın kudret, ilim, iradesi; şemsin ziyâsı gibi bütün mevcudata âmm ve şâmil olup, hiçbir şeyle müvazene edilemez; Arş-ı Azama taalluk ettikleri gibi, zerrelere de taalluk ederler. Cenab-ı Hak, şems ve kameri halkettiği gibi, sineğin gözünü de O halketmiştir. Cenab-ı Hak; kâinatta vaz'ettiği yüksek mizan gibi, hurdebinî hayvanların bağırsaklarında da pek ince ve lâtif bir nizam vaz'etmiştir. Semadaki ecramı birbiriyle rabteden câzibe-i umumî kanunu gibi, cevahir-i ferdi de, yani zerratı da o kanunun bir misliyle nazmetmiştir. Sanki bu zerrat âlemi, o semavî âleme küçük bir misaldir. Hülâsa, aczin müdahalesi ile, kudret mertebeleri ayrılır. Aczi mümteni' olan kudretçe; büyük, küçük birdir.Kudret-i Ezeliye, en evvel eşyanın melekût, yani içyüzüne taalluk eder. bu yüz ise, alelumum güzel ve şeffaftır. Evet, şems ve kamerin yüzleri parlak olduğu gibi, gecenin ve bulutların da iç yüzleri ziyadardır. İ.İ.)
KUFAHİR (KUFÂHİRÎ): Büyük ve iri cüsseli kimse.
KURUN-U ÂHİRE: Son asırlar. İstanbul'un Fatih Sultan Mehmed tarafından zaptedildiğinden sonraki zaman. Hicri 857, Mi. 1453 yılından sonraki devir.
KUVVE-İ VÂHİME: Vehim ve hayâl duygusu. Kuruntu hâssesi.
LAFZ-I VÂHİD: Tek söz.
LAFZ-I ZÂHİR: İbaresi işitilmekle ancak bilinen, yâni söyleyenin maksadı düşünülmeye muhtaç olmadan derhal mânâsı anlaşılan sözdür. Bunun zıddına hafi denir.
LÂHIK: Yetişen, ulaşan, erişen. Eklenen, katılan. * Fık: Namaz başlangıcında imama uymuşken ayrılarak tekrar namaz bitmeden imama uyan.
LÂHIKA: Ek, ilâve, katılan şey. Zeyl. Sonradan ilâve edilen, eklenen.
LAHÎ: Oyuncu. * Boşuna ve mânasız eğlenen. Oyalayan.
LAHİ: (Bak: Lahâ')
LAHİB: Açık yol.
LAHİF: Zulüm görmüş, ıztırab ve sıkıntı çekmiş.
LAHİK: Yetişen, vâsıl olan, ulaşan. * İlâve olan, eklenen. * Sonradan tâyin edilen, yenisi. (Bak: Lâhık)
LAHİKE: (C.: Levâhik) Gr: Ek, ilâve. (Bak: Lâhıka)
LAHÎM: Semiz, etli, şişman.
LAHİM: Et yediren. * Devamlı olarak et yiyen.
LAHİME: Et yiyen hayvan.
LAHİN: Telâffuz esnasında hususan Kur'ân okurken yanlışlık yapan.
LAHİS: Susuzluk veya sıcaktan dolayı dilini çıkararak soluyan köpek.
LAHÎS: Örülmüş. Dizilmiş.
LAHÎS: Dar nesne.
LAHİYANE TA'ZİB: f. Oyun olsun diye zahmet vermek. Oynarcasına azab vermek.
LAHİZ: f. Sel suyu.
LAHÎZ: Benzer, misil, nazir.
LA'NETULLAHİ ALEYH: Allah'ın lâneti onun üzerine olsun.
LATENAHİ: Nihayetsiz. Sonsuz. Bitip tükenmeyen.
LÂYETENAHÎ: Sonsuz. Nihayetsiz.
LÂYETENAHİYET: Lâyetenahilik, sonsuzluk, nihayetsizlik.
LEVAHIK: (Lâhık. Lâhıka. C.) İlâveler, ekler. Lâhıkalar.
LİLLAHİ: Allah için. Allah yoluna. Allah aşkına.
LİLLÂHİ-L HAMD: Ne kadar hamd ve şükürler varsa ve olmuşsa, cümlesi Allaha mahsustur, ona gider, ona âittir. (Bak: Hamd)
LÜBAHIYE: Mükemmel hilkatli kadın.
MAAHİD: (Ma'hed. C.) Buluşma yerleri. Anlaşma yapılan ve sözleşilen yerler.
MAANÎ-İ MÜTEZAHİME: Bir kelimenin çok mânaya gelip birbiri ile yarışma hâli.
MADAHİK: (Madhek. C.) Güldürücü ve komik kimseler. Soytarılar.
MAGFİRET-İ İLÂHİYE: Allah'ın mağfireti, affetmesi.
MAHICİYY: Palan vurdukları at.
MAHIK: (Mahk. dan) Yok eden. Silen. Ortadan kaldıran.
MAHIZ: (C: Muhaz) Ağrısı tutmuş hâmile kadın.
MAHİ: f. Balık. Semek.
MAHİ: (Mahv. den) Yok eden, mahveden, perişan eden.
MAHİ-İ EMRAZ: Hastalıkları yok eden.
MAHİC: Sâfi, saf, katıksız.
MAHİDAN: f. Balık havuzu.
MAHİFÜRUŞ: f. Balık satan. Balıkçı.
MAHİGİR: f. Balık tutan. Balık yakalayan. Balık avlayan.
MAHİHAR: f. Balık yiyen. Balık avlayan, balıkçıl.
MAHİLE: (C.: Mahâyil) Düşünmeğe sebebiyet veren işaret, alâmet.
MAHİN: (C.: Mihne-Mihan) Hizmetkâr.
MAHİR: Becerikli, hünerli, san'atkâr.
MAHİRANE: f. Ustaca, ustalıkla, maharetle.
MAHÎS: Kaçacak yer. Kaçamak. * Kurtulmak.
MAHİYAN: (Mâh. C.) Aylar. * (Mâhî. C.) Balıklar, semekler.
MAHİYANE: f. Ay hesabıyla verilen ücret. Aylık.
MAHİYAT: Mahiyetler. Esaslar. Hakikatlar. İç yüzleri.
MAHİYET: Bir şeyin içyüzü, aslı, esası. Bir şeyin neden ibâret olduğu, künhü, esası, hakikatı. (Mâhiyet, hakikatten daha umumidir. Hakikat, mevcudatta, mahiyet ise, hem mevcudat hem ma'dumatta müstameldir.) (L.N.)(İnsanın kıymetini tayin eden, mahiyetidir. Mahiyetin değeri ise, himmeti nisbetindedir. Himmet ise, hedef ittihaz ettiği maksadın derece-i ehemmiyetine bakar. İ.İ.)
MAHİYET-İ CÂMİA: Çok vasıfları içinde toplayan mahiyet. (Bak: Himmet)
MAHİYYE: Aylık.
MAHÎZ: Hayız hali zamanı. (Bak: Hayız)
MAHÎZA: (C: Mehâyız) Hayız bezi.
MAKAM-I İBRAHİM: (Bak: Kâbe)
MAKHUR-U KAHR-İ İLÂHÎ: Allah'ın gazabına uğramış. Allah'ın kahrıyla kahrolmuş.
MA'MULÂT-I DÂHİLİYE: Dâhilî mamulat. Memlekette yerli olarak yapılan şeyler.
MARZÎ-İ İLÂHÎ: Cenab-ı Hakk'ın rızasına uygun işler.
MASNU-U VÂHİD: Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) (bir tek olan) san'at eseri.
MATAHİR: (Mathare. C.) Mataralar, su kapları. * Gusülhâneler. İçinde yıkanılıp temizlenilecek yerler.
MAZAHİR: (Mazhar. C.) Mazharlar. Eşyanın görüldüğü, çıktığı yerler. * Nâil olmalar. * Şereflenmeler.
MAZRAHÎ: Akbaba. * Ulu, şerefli kimse. * Her beyaz nesne.
MEAHİZ: (Me'haz. C.) Me'hazler. Bir şeyin çıktığı veya alındığı yerler. Kaynaklar.
MEBAHİS: Bahisler. Mebhaslar. * Araştırma yerleri.
MEBAHİS-İ İLMİYE: İlmi bahisler.
MEDAHİL: (Medhal. C.) Girişler. Girilecek yerler.
MEDAYİH-İ BÂHİRE: Çok açıktan birisini veya bir şeyi övmek, medhetmek.
MEDEDHÂHÎ: f. Meded arayıcılık, yardım isteyicilik.
MEFAHİM: Mefhumlar. Anlaşılan şeyler. Anlaşılan mânâ ve mefhumlar.
MEFAHİR: İftihar edilecek, övünülecek şeyler. Mefharetler.
MEFAHİS: (Mefhas. C.) Kuş yuvaları.
MEKAHİL: (Mikhal, mikhel ve mükhüle. C.) Göze sürme çekecek âletler, miller.
MELAHİ: Oyunlar, eğlenceler. Cümbüşler.
MELAHİDE: Mülhidler. Dinsizler. İmânsızlar.
MELAHİF: (Milhaf ve Milhafe. C.) Sarınacak veya bürünecek şeyler. Yorganlar.
MELAHİM: Muharebe ve cenk yerleri. (Bak: Melhame)
MELLAHÎN: (Mellâh. C.) Denizciler, gemiciler, kaptanlar.
MENAHİ: (Nehi. C.) Menedilmiş şeyler. Şer'an yasak edilmiş olan şeyler.
MENAHİC: (Minhac-Menhec. C.) Açık ve geniş yollar. Bilinen büyük yollar.
MENAHİC-İ HÜKEMÂ: Hakîmlerin, ilm-i kelâm âlimlerinin meslekleri ve gittikleri mânevi yollar.
MENAHİL: (Menhel. C.) Durak yerleri. Durulacak sulak yerler. * Hayvan sulanan yerler.
MENAHİR: (Menhar. C.) Hayvan kesilecek yerler. Hayvan boğazlıyacak yerler. Mezbahaneler.
MENAHİR: (Menhir. C.) Burun delikleri.
MENAHİS: (Minhas. C.) Uğursuz şeyler.
MENAHİT: (Minhat. C.) (Tahta veya taş) yontma âletleri.
MENAHİZ: (Minhaz. C.) Burun delikleri.
MERAHİL: (Merhale. C.) Menziller, merhaleler, konaklar, duraklar.
MERAHİL-İ BAÎDE: Uzak konaklar. Uzak menziller.
MERAHİLPEYMA: f. Seyyah, yolcu. Seyahat eden kimse.
MERAHİM: (Merhamet. C.) Acımalar, merhametler.
MERAHİM: (Merhem. C.) Merhemler.
MERRE-İ VÂHİDE: Bir defa. Bir kere.
MESAHİF: Sahifeler. Kitap sahifeleri. * Kur'anlar. Mushaflar.
MEŞAHİD: Meşhedler. Şehidlikler. * İnsanların toplanacağı yerler.
MEŞAHİR: Meşherler. Teşhir olunan yerler.
MEŞAHÎR: Meşhurlar. Çok kimselerce tanınanlar.
MEŞAHİR-İ ÜDEBÂ: Meşhur edibler.
MEŞİET-İ HÂSSA-İ İLÂHİYYE: Allah'a ait, O'na mahsus meşiet, dilek, arzu ve işler.
MEVAHIF: Zayıf deve.
MEVAHİB: Hibe olunan şeyler. Karşılıksız verilenler. (Bak: Mevhube)
MEVAHİB: Mevhibeler. İhsanlar, bahşişler.
MEVAHİB-İ KUDRET: Cenab-ı Hakkın verdiği nimetler.
MEVAHİR: Yararak akıp gidenler. (Denizdeki gemi gibi)
MEVHİBE-İ İLÂHİYE: Cenab-ı Hakk'ın ihsan ve hediyesi.
MEZAHİB: Mezhebler. İslâm itikadı ve amel hususunda esas ittihaz olunan yollar. (Bak: Müctehid)
MEZAHİB-İ ERBAA: Dört mezheb. (Bak: Mezheb)
MEZAHİM: Zahmetler. Sıkıntılar. Belâlar.
MEZAHİM-İ HÂZIRA: Bu zamandaki belâlar, zorluklar, anarşik hadiseler. İçtimâi zorluklar.
MEZAHİR: Şereflenmeler. Mazharlar. Eşyanın göründüğü yerler. Eşyanın görünen tarafları. Zâhir ve meşhud olanlar. (Bak: Müzâhir)
MEZAHİR: Çiçekli yerler.
MİZAHÎ: Mizahlı, eğlenceli.
MUAHİD: Andlaşma yapanlardan her biri. Yeminli ve anlaşmalı olanlardan her biri. * İslâm hükümetine vergi ödeyerek kendini himâye ettiren gayr-ı müslim. (Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) Arab müşriklerinden muâhid ve halifleri vardı, beraber harbe giderlerdi.)
MUAHİZ: (Ahz. den) Çekiştiren, muâheze eden. Tenkid edip itiraz eden.
MUSAHÎ: Bir şeyin hâlisi. Seçilip ayrılmışı.
MUSAHİB: Beraber sohbet eden. Arkadaş. Arkadaşlık eden. Birlikte bulunan.
MUSAHİBE: Kadın musâhib. Kadın arkadaş.
MUSTALAHÎ: Istılahlı konuşan.
MUTAHİR: Temizleyici.
MUZAHÎ: Benzeyen, benzeyici.
MUZMAHİL: Çökmüş. Darmadağın olmuş. Perişan olmuş.
MUZTAHİD: Arslan. * Kahredici. * Cefâ eden.
MÜBAHİS: (C.: Mübahisîn) (Bahs. dan) Bir mes'ele hususunda konuşanlar.
MÜBAHİSÎN: (Mübâhis. C.) Mübahisler. Bir mes'ele hususunda konuşanlar.
MÜCAHİD: Cihad eden. Çalışan. Din için çalışan. Düşmanlara karşı koyan. Çarpışan. * Fık: Allah (C.C.) yolunda gönüllü olarak cihada iştirak etmek istediği halde nefakadan, silâh ve saireden mahrum olan gazi demektir. Âyet meâli: "Bizim uğrumuzda mücahede edenlere mutlaka yollarımızı gösteririz ve hiç şüphe yok ki, Allah muhsinlerle -Allah'ı görür gibi ibadet eden mücahidlerle- beraberdir. (Sure : 29, âyet : 69)
MÜCAHİDANE: f. Mücahid bir kimseye yakışır suret ve şekilde.
MÜCAHİDÎN: (Mücahid. C.) Mücahidler. Cihad edenler. Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla çalışan, çarpışanlar.
MÜDAHİL: Dâhil olan. İçeri giren. El atan. Müdahale eden. Karışan.
MÜDAHİLAN: (Müdahil. C.) Karışanlar. Müdahil olanlar.
MÜDAHİLÎN: (Müdahil. C.) Müdahil olanlar, karışanlar, dâhil olan kimseler.
MÜDAHİN: Dalkavuk. Yüze gülen. Birisini yalandan yüzüne karşı medheden. Menfaat koparmak için dostluk eden.
MÜDDAHİR: Biriktiren. Toplayıp saklayan.
MÜFAHİR: (Fahr. den) Övünen, fahreden.
MÜLAHIK: (Lahk. dan) Yapışık, bitişik.
MÜLAHÎ: İri taneli beyaz üzüm.
MÜLAHİD: Hak bir yoldan, hak bir mezhebden sapma.
MÜMAHIK: İnat eden kimse, inatçı.
MÜNAKKAHİYET: Ayıklanma, soyulma. En iyileri seçilme.
MÜNTAHİB: (Nahb. dan) Seçen, intihâb eden. Seçmen.
MÜNTAHİL: Başkasının eserini kendi malı imiş gibi gösteren.
MÜRAHİK: Büluğ yaşına yaklaşmış erkek çocuk. Büluğ yaşına, yani oniki yaşına girip de baliğ olmayan erkek çocuğa denir. On beş yaşına kadar baliğ olmasa yine bu isim verilir. Kız çocuğuna ise: Mürâhika denir.
MÜRECCAHİYET: Üstünlük, müreccah oluş.(Bir tâne sıdk, bir harman yalanları yakar; bir tâne hakikat bir harman hayalâta müreccahtır. M.)
MÜSAHİL: Müsâhele eden. İşi sıkı tutmayıp gevşeklik gösteren.
MÜSAHİM: Kur'a çeken, kur'a atan.
MÜSTAHİK: Hak etmiş, hak kazanmış, lâyık.
MÜSTAHİKKÎN: Hak kazanmış olanlar, haketmiş olanlar.
MÜSTAHİL: İmkânsız, olmayacak şey. Boş.
MÜSTAHİLAT: (Müstahil. C.) İmkânsız şeyler. * Mânâsız, boş ve saçma şeyler.
MÜSTAHİLL: Helâl addedici olan. Helâllaşmayı isteyen.
MÜŞAHİD: Gören, seyreden. Görmekle tetkik eden.
MÜŞAHİDÎN: (Müşahid. C.) Görenler, bakanlar. Müşahede edenler.
MÜTEAHİD: (Bak: Müteahhid)
MÜTEBAHİ: Övünen, fahirlenen. Mütefâhir.
MÜTEBAHİYANE: f. Övünerek, fahirlenerek.
MÜTECAHİD: İkrar etmeyen, inkâr eden.
MÜTECAHİL: Tecahül eden. Bilmemezlikten gelen, câhil gibi görünen.
MÜTECAHİLÂNE: f. Bilmiyor görünerek, bilmemezlikten gelerek.
MÜTECAHİR: Yüksek sesle söyleyen. * Gizlemeyen. Aşikâre yapan. Açıktan günah işleyen.
MÜTEDAHİK: (Mütedahike) Karşılıklı gülüşen, tedahük eden.
MÜTEDAHİL: İç içe, birbirinin içine girmiş vaziyette olan. Karışan. * Ödenmemiş, gecikmiş maaş.
MÜTEFAHİR: (Fahr. dan) Tefahür eden, övünen.
MÜTEKÂHİL: Tembel, üşengeç.
MÜTELAHİ: (Lehv. den) Oynıyan. Oyun veya sazla uğraşan.
MÜTELAHİK: (Lühuk. dan) Biribirinin arkasından gelen. Birbirine katılan.
MÜTELAHİME: Deri ile birlikte epeyce de et kesilmiş olan yara.
MÜTELAHİYANE: f. Oyunla uğraşarak, oynayarak.
MÜTELAHİZ: (C.: Mütelahizîn) Gözucu ile bakışanların beheri.
MÜTELAHİZİN: (Mütelahiz. C.) Gözucu ile bakışanlar, telâhuz edenler.
MÜTEMAHİL: Uzak ve uzun.
MÜTENAHİ: Nihayete eren, biten, sonu gelen.
MÜTENAHİZ: Erişip ulaşan.
MÜTERAHİ: Yavaş hareket eden, ağır davranan.
MÜTESAHİB: (C.: Mütesâhibin) Sahib çıkan, arka olan.
MÜTESAHİBÎN: (Mütesahıb. C.) Sahib çıkanlar, arka olanlar.
MÜTESAHİL: (C.: Mütesahilîn) Yumuşak davranan, iyi muâmelede bulunan.
MÜTESAHİLÎN: (Mütesahil. C.) Yumuşak davrananlar, sükunetli ve iyi muâmele edenler.
MÜTEZAHİF: (C.: Mütezahifîn) Harpte birbirinin üzerine yürüyüp çatan.
MÜTEZAHİM: (C.: Mütezahimîn) (Ziham. dan) Birbirini iterek, herbirinin üstüne çıkarak biriken kalabalık. * Halkın kalabalığından sıkıntıya uğrayan.
MÜTEZAHİMÎN: (Mütezahim. C.) İzdihamdan dolayı birbirinin üstüne çıkanlar. Kalabalıktan sıkışanlar.
MÜTEZAHİR: Görünen, tezahür eden, ortaya çıkan. * Muavenet eden, yardım eden.
MÜZAHİM: Zahmet ve sıkıntı veren. Zıt gelen.
MÜZAHİR: (Zahr. dan) Zahir olan, taraftar çıkan, geriden yardım eden, koruyan.
MÜZDAHİM: (Müzdehim) Kalabalık, izdihamlı, yığılmış. * İzdiham ve kalabalık eden.
MEŞAHİR-İ ÜDEBÂ: Meşhur edibler.
MÜŞAHİDÎN: (Müşahid. C.) Görenler, bakanlar. Müşahede edenler.
NAHI': Âlim.
NAHİ: (Nehy. den) Nehyeden, yasak eden, önleyen.
NAHİB: (Nehb. den) Yağma eden, talan eden, önleyen.
NAHİB: Korkak, cebin.
NAHİB: Avaz avaz ağlamak, feryad ile ağlamak.
NAHİDE: Yeni yetişmiş kız. * Zühre (Venüs) yıldızı.
NAHİF: Sümkürdüğünde genizden gelen ses.
NAHİF: Çelimsiz, zayıf, ince. Arık.
NAHİK: (Nehak. dan) Eşek gibi anıran, eşek sesli.
NAHİKA: (C.: Nevâhik) Dudaklı hayvanların göz pınarı.
NAHİL: (Nâhile) Zayıf, arık, ince.
NAHİL: Hurma ağaçları, hurmalık. * Hurma ağacı. * Balmumundan yapılan ağaç, yapraklı dal ve yemiş taklidi işlere denir ki, sathı altın ve gümüş yapraklarla süslenerek, eskiden gelin giderken önünde alayla götürülür ve gelin odalarına süs olarak konurdu. (O.T.D.S.)
NAHİL: Kalburcu.
NAHİL: Susayan kimse. * Suya kanmış kimse.
NAHİLE: Huy, tabiat, mizac.
NAHİR: (Nahr. dan) Kesilmiş, boğazlanmış.
NAHİR: Burundan hırıltı çıkarma.
NAHİR: Çürümüş kemik. * İçine rüzgâr girip çıkmakla öten kemik.
NAHİRAN: Atın göğsünde olan iki damar.
NAHİRE: Ufalanmış. * Çürümüş. * Rüzgârla savrulur, yel estikçe ses verir, delik deşik olmuş kemik.
NAHİRE: Ayın birinci günü. * Ayın son gecesi.
NAHİS: Kıtlık yılı.
NAHİS: Kıtlık. * Yümünsüz, uğursuz.
NAHİS: Dönmekten dolayı genişlemiş olan makara deliği.
NAHİS: Vuran, vurucu. * Devenin kuyruğunda veya göğsünde olan uyuz.
NAHİSE: Koyun sütüyle karışık keçi sütü.
NAHİT: (Nahite) İnilti.
NAHİYE: Yan taraf, kenar, civar, çevre. * Küçük yer, bölge. İdari taksimatta, kazadan küçük, köyden büyük olan yerleşme merkezi.
NAHİZ: Eti çok olan.
NAHİZ: f. Pusu.
NAHİZGÂH: f. Pusu yeri.
NAHİZ: Uçmaya hazırlanmış ve kanatları bitmiş olan kuş. * Tavşancıl yavrusu.
NAKL-İ SAHİH: Doğru, şüphesiz gelen haber nakli.
NA-MÜTENAHİ: f. Sonsuz, ucu bucağı olmayan. Nihâyetsiz.
NESAK-I VÂHİD: Tek şekilde, tek tarzda, tek biçimde.
NEVAHİ: (Nahiye. C.) Taraflar, yanlar, nahiyeler.
NEVAHİ-İ KAZA: bir kazâya bağlı olan nahiyeler.
NEVAHİ-İ MEKKE: Mekke civarı. Mekke'nin yakınları, nahiyeleri.
NEVAHİ: (Nehy. den) Yasak edilmiş şeyler. * Allah (C.C.)tarafından menedilmiş olanlar.
NEVAMİS-İ İLÂHİYE: İlâhî kanunlar. (Bak: Şeriat-ı fıtriye)
NİKÂH-I DÂHİLÎ: İçerden evlenme, akrabadan kız alma.
NİKÂH-I SAHİH: Sıhhat şartlarını cami' olan nikâh.
Nİ'MET-İ İLÂHİYE: Allah'ın nimeti. Allah'ın verdiği nimet.
NUTK-U İFTİTAHÎ: Açış nutku.
ÖMR-Ü CAHİM: Cehennem hayatı.
PADİŞAHÎ: f. Padişahla ilgili, padişaha ait.
PENAHÎ: f. Sığınma.
PENAHİDE: f. Sığınmış, iltica etmiş.
PADİŞAHÎ: f. Padişahla ilgili, padişaha ait.
RAHİ: f. Yola ait, yolla alâkalı, yola dâir.
RAHİ: Rahat yürüyüşlü binek. * Sâkin, rahat.
RAHİB: Âbid. Allah'tan (C.C.) korkan. * Manastırda oturan nasrani âlimi veya papazı. Keşiş. * Aslan.
RAHİB: Kendisinden korkulan şey. Korkulu.
RAHİB: Bol, geniş. * Obur, çok yiyen kişi.
RAHİB-ÜR RÂHE: Cömert, eli geniş.
RAHİBAN: (Râhib. C.) Râhibler. Keşişler.
RAHİBE: Kadın rahib.
RAHİH: Yumuşak, sulu balçık.
RAHİK: Safi şarap, Cennet şarabı.
RAHİL: Göç eden, göçen, ölen, rıhlet eden.
RAHİL: (C.: Ruhal-Rihâl) Dişi olan koyun kuzusu. (Erkeğine "hamel" derler.)
RAHİL: Göç. Göçme, hicret etme.
RAHİLE: Yük hayvanı. * Yük getiren deve. * Topluluk, kafile. * Üzerine binilen deve.
RAHİLEZEN: f. Yük hayvanını süren.
RAHİM: (Rahmet. den) Rahmet edici, merhamet eyleyen. Rahmedici. Muhafaza eden, bağışlayan. Rahmet ve merhamet sahibi, şefkat eden, gufran sahibi. (Kur'an-ı Kerim'de bu isim 220 defa zikredilir.)
RAHİM: (Rahm. dan) Rahmet edici, acıyan, merhamet eden.
RAHİM: (Rehm) Döl yatağı. Çocuğun, içinde yetiştiği ve dişi canlılara mahsus organ. * Karabet, akrabalık.
RAHİM(E): Hafif sesli, lâtif sözlü kız.
RAHİMALLAH: Allah rahmet eylesin.
RAHİMANE: Şefkat ederek, acıyarak. Merhamet ve rahmet ile Cenab-ı Hakk'a yakışır tarzda.
RAHİME: Rahmet eylesin.
RAHİMEHULLAH: "Allah ona merhamet eylesin, Allah rahmet eylesin" meâlinde duâdır.
RAHİMEHUMALLAH: "Onların ikisine de Allah rahmet eylesin" meâlinde duâdır.
RAHİMEHUMULLAH: "Allah onlara rahmet eyleye" meâlinde duadır.
RAHİMÎN: (Rahîmûn) Merhametliler, acıyıp esirgeyenler, rahmet edenler, şefkat edenler.
RAHİMİYYET: (Bk: Rahmaniyet)
RAHİN: Rehin veren, malını rehine koyan. *Sâbit, dâim, devamlı. * Devenin ve adamın zayıfı.
RAHİS: Ucuz, yumuşak elbise. * Ansızın ölüm.
RAHİYE: (C.: Revâhi) Bal arısı.
RAHİYYE: Yolluk. Yol masrafları.
RAHMETULLÂHİ-ALEYH: "Allah'ın (C.C.) rahmeti onun üzerine olsun" meâlinde vefat etmiş müslümanlar için söylenen duâ.
REBİ-ÜL AHİR: (Rebi-i Sâni) Kamerî ayların dördüncüsü.
RESÜL-ÜL MELÂHİM: Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismidir. Cenk ve muharebe ile de vazifeli olduğundan ümmeti ve kendisi din için, dinin ihyası uğrunda büyük muharebelere mükellef olduğundan bu isim ile de yâd edilmiştir.
REVAHİ: (Râhiye. C.) Bal arıları.
REVAHİL: (Râhile. C.) Yük hayvanları.
RIDVANULLAHİ ALEYH: "Allah ondan razı olsun" meâlinde dua.
RIZA-YI İLÂHÎ: Allah'ın kulundan memnun olması. Her hangi bir hareketinde mü'minin en yüksek derecesi.(Rıza-yı İlâhî ve iltifat-ı Rahmanî ve kabul-ü Rabbanî öyle bir makamdır ki; insanların teveccühü ve istihsanı, ona nisbeten bir zerre hükmündedir. Eğer teveccüh-ü rahmet varsa yeter. İnsanların teveccühü, o teveccüh-ü rahmetin in'ikası ve gölgesi olmak cihetiyle makbuldür. Yoksa arzu edilecek bir şey değildir. Çünkü kabir kapısında söner, beş para etmez. M.)
RÜKN-Ü DÂHİLÎ: İçteki esas unsur. Namazın içindeki farz ve şart olan esas.
SAHIB: Yoldaş, yol arkadaşı. *Gözcü. (C.: Sıhab-suhban) (Sahıb'in C: Sahb Sahb'ın C: Eshab-Eshab'ın C: (Esâhıb))
SAHIRE: (C.: Savahır) Topraktan yapılmış bir kap.
SAHIT: Dargın, kırgın.
SAHİ: (Sehv. den) Hata işleyen.
SAHİ: Cömert, eli açık, herkese iyilik etmek isteyen.
SÂHİB: (Sohbet. den) Sohbet edilen kimse. * Bir şeyi koruyan ve ona mâlik olan. * Bir iş yapmış olan. * Bir vasfı olan.
SÂHİB-İ ARZ: Devleti temsil eden zât.
SÂHİB-İ HÂNE: Ev sâhibi. Sahib-ül beyt.
SÂHİB-İ HAYRÂT: Câmi, yol, çeşme vs. gibi hayırlı işler yapıp bırakmış kimse. Hayrat sâhibi.
SÂHİB-İ HURUC: f. İsyan edip ayaklanarak idareyi ele geçirmiş olan kimse. * Büyük kahraman. * Şarktan zuhuru beklenen mehdi.
SÂHİB-İ İMTİYAZ: İmtiyaz sahibi.
SÂHİB-İ KEMÂL: Kemal sahibi, olgun insan.
SÂHİB-İ NUN: (Sâhib-i Zünnun) Hz. Yunus Peygamber'in (A.S.) bir nâmı.
SÂHİB-İ TAHRİC: (Bak: Tahric)
SÂHİB-ÜL BEYT: Ev sâhibi.
SÂHİB-ÜL HUT: Peygamber Hazret-i Yunus'un (A.S.) bir nâmı. (Bak: Yunus)
SÂHİB-ÜL YED: Mal sahibi, malı elinde tutan kimse.
SÂHİB-ÜS SEYF: Kılınç sahibi. Maddeten kuvvetli olup, maddi cihad ile vazifeli olan.
SÂHİB-ÜT TÂC: Tâc, sâhibi, İncil'de mezkur Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ismi.
SÂHİB-ÜZ ZAMAN: Zamânın sahibi. Zamânında İnd-i İlâhide en makbul insan. Müceddid. *Mehdi-i zaman.
SÂHİBAT: (Sâhibe. C.) Kadın sâhibler.
SÂHİBE: (Müe.) Bir şeyin sahib ve mâliki olan kadın.
SÂHİBE-İ CEMÂL: Güzellik sahibi kadın. Güzelliği olan kadın.
SÂHİBE-İ HÂNE: Ev sahibi kadın.
SÂHİBET-ÜL BEYT: Ev sâhibesi. * Kadın ev sâhibi.
SAHİB-FIRAŞ: f. Hasta. Yatağa düşmüş.
SAHİB-HURUC: f. Ayaklanmış, isyân etmiş, âsi. Ayaklanıp isyân ederek idâreyi ele geçirmiş kimse.
SAHİB-KEMAL: f. Olgun, kemal sahibi.
SAHİB-KIRAN: f. Her zaman muvaffak olan ve üstünlük kazanan hükümdar.
SAHİB-NAZAR: f. Görüşü, tecrübesi ve düşüncesi kuvvetli olan.
SAHİBU BİL-CENB: Arkadaş. Refik.
SAHİB-VÜCUD: Sözü geçer, mevki sâhibi kimse.
SAHİB-ZUHUR: Baş kaldıran, isyan eden, ayaklanan. Başa geçen.
SAHİD: Uyanık.
SAHİF: (Sahâfet. den) Zayıf akıllı. Az fikirli kimse. * Gevşek dokunmuş. Boş.
SAHİFE: Sayfa, kitap sayfası. *Mc: Bir mâna ifade eden her hangi bir şeyin hâli.
SAHİFE-İ HÂLİYE: Boş sahife.
SAHİH: Fık: Rükünleri ve şartları tamam olan herhangi bir ibâdet ve muâmele. * Hâlis, kusursuz, şüphesiz. * Edb: Gerek söz bakımından ve gerek mânâca noksanları bulunmayan ifade. * Gr: Kelimenin kök harfleri (Huruf-u asliye) : 1- Hemzeden; 2- İki aynı harf yanyana geldiği zaman, yalnız biri yazılıp üzeri şeddelenmekten; 3- Harf-i illet "vay-ye" ve bunlardan dönen "elif"den sâlim bulunursa kelime sahih olur.
SAHİH-İ MÜSLİM: (Bak: Kütüb-ü sitte-i hadisiyye)
SAHİHAN: Doğru olarak, cidden, hakikaten, gerçekten.
SAHİHAN: Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'in birlikte adı.
SAHİK: Uzak. * Müretteb olan söz. * Hemen anlaşılmaz derece. * Çok karışık ve anlaşılmaz söz.
SAHİK: Ezip döğen.
SAHİL: Deniz, göl veya akarsu kenarı. Kıyı, yalı.
SAHİL: Kişneyen. Kişneyici.
SAHİL: At kişnemesi.
SAHİLHANE: f. Yalı evi.
SAHİLNİŞİN: f. Sâhilde oturan.
SAHİLRESİDE: f. Sâhile varmış, kıyıya ulaşmış.
SAHİLSARAY: Deniz kenarındaki kâşâne, büyük yalı.
SAHİME: Zayıf dişi deve.
SAHİMET: Kin, çekememezlik. * Hased.
SAHİN(E): (Suhunet. den) Sıcak, kızgın, ısınmış.
SAHİN(E): (Sihan. dan) Sık. * Kalın, sıkı. * Katı, pek.
SAHİR: (Seher. den) Uykusuz kalan. Uyuyamayan.
SAHİR: Maskaralık eden, maskara eden.
SAHİR: Büyücü, büyü yapan, sihir yapan.
SAHİRÂNE: f. Büyülercesine olan. Büyüleyici gibi.
SAHİRE: Yer yüzü, arz. * Kıyamet günü, Cenab-ı Hakk'ın haşir meydanı için tecrid edeceği Arz-ı Beyza. * Aslâ insan ve hayvan ayak basmadık yer yüzü. Çöl. * Cehennem.
SAHİRE: Büyücü kadın.
SAHİRE: İçine kızmış taş koyup kaynatılan ve üstüne yağ döküp içilen süt.
SAHİR-PİŞE: f. Sihirbazlığı meslek edinmiş olan.
SALAHİYET: Bir işe karışmağa veya o işi yapmağa hakkı olmak, vazifeli olmak, bir iş için emir almış olmak. * Bir dâvaya bakabilmek.
SALAHİYETDAR: f. Vazifeli, salahiyet sâhibi.
SARF U NAHİV: Dilbilgisi. Gramer.
SAYD-I MAHÎ: Balık avı.
SELAHİF: (Sulahfât. C.) Kaplumbağalar.
SELAHİYET: (Bak: Salâhiyet)
SEMAHİC: Deniz içinde bir alanın adı.
SERAHİN: (Sirhân. C.) Yırtıcı hayvanlardan olan kurtlar.
SEVAHİL: (Sahil. C.) Sahiller, yalılar. Deniz veya ırmak kenarları.
SEYAHİN: Basra ırmağının adı.
SEYYAHÎN: (Seyyahûn) Seyyahlar. Gezip âlemi seyredenler. Turistler, dolaşanlar, gezenler.
SIFÂT-I İLÂHİYE: Allah'a aid sıfatlar. Kendisini ve mânasının zıddını Cenab-ı Hakk'a nisbet caiz olan vasıflar. (Rıza, Rahmet, Gazab... gibi)
SILA-İ RAHİM: Hısım akrabayı ve mü'minleri ziyaret etme, onlarla görüşme ve mektuplaşma; alâkayı devam ettirme. * Akrabanın kusurlarını affetme.
SİPAHİ: Ask: Osmanlı askerlik teşkilâtında "Timar" namiyle öşür ve rüsumunu aldıkları araziye mukabil, harp zamanlarında kendi hayvanları ve kanunen götürmeğe mecbur oldukları silâhlı askerlerle birlikte sefere iştirak eden bir sınıf süvari askeri. Bunlar akıncılık, çapulculuk ve karakol hizmetlerini ifa ederler ve düşman karşısında piyadelerin muhafazasını te'min ettikleri gibi, icabında hücum işlerini de yaparlardı.
SİYAHÎ: f. Siyahla alâkalı. * Zenci. * Siyahlık, karalık.
SUN'-İ İLÂHÎ: Cenab-ı Hakk'ın san'atı, eseri.
SURAHİ: Su şişesi, sürahi.
SURET-İ ZAİFE-İ VÂHİYE: Hakikatsız, saçma sapan zayıf suret ve vesvese.
SÜLALE-İ TÂHİRE: Temiz sülale olan Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) soyu.
SÜTAHÎ: Oturak yeri büyük olan kişi.
ŞAHIS: (şahs. dan) Ölçmek için dikilen ve işaret tutulan nişan. * Belirten.
ŞAHIS: (C.: Eşhâs) Kişi, kimse. İnsanın cismanî hey'eti. * İnsanın uzaktan görülen karaltısı.
ŞAHIS ZAMİRİ: İsim yerine kullanılan ve insanlara işaret eden kelimeler.Farsçada: $ (Men: ben), $ (Tu: sen), $ (U: o), $ (Mâ: biz), $ (Şümâ: siz), (İşân: onlar). Bunlar gayr-ı muttasıl (bitişik olmayan) zamirlerdir.Arapçada; gayr-ı muttasıl zamirler: $ (Ene: ben), $ (Ente-sen), $(Entümâ: ikiniz), $ (Hu: O), $ (Entüm: siz), (Entünne: siz) (Müennes), $ (Nahnu: biz), $ (Hüm: Onlar) (müzekker) $ (Hünne: Onlar) (müennes).
ŞAHÎ: f. şaha, hükümdara ait, şah ile ilgili. * Hükümdarlık, şahlık. * Eski topların bir çeşiti. * Nişastalı, yumurtalı bir helva. * Tar: Osmanlı Padişahlarından Yavuz Sultan Selim Han'ın bastığı altun para. (Bu ismin verilmesi, üzerinde "şah" kelimesinin yazılı bulunmasından dolayıdır.)
ŞAHİC: Eşek, hımar.
ŞAHİD: Şahitlik yapan. Bilen, tanıyan. Senet yerine geçecek kadar mâkul ve mu'teber sayılan. Gören. * Resul-ü Ekrem Efendimizin (A.S.M.) bir vasfı. * Melâike-i kiram. * Hazır.
ŞÂHİD-İ ÂDİL: Doğru sözlü şâhid.
ŞÂHİD-İ EZELÎ: Ezelden ebede her şey nazar-ı şuhudunda olan Cenab-ı Hak.
ŞAHİD: (C.: Şevâhid-Şühud) Veled yatağı denilen ve çocuk ile birlikte çıkan deri.
ŞAHİD: f. Sevgili, mahbube. * Güzel, dilber.
ŞAHİDE: (Müe.) Kadın şâhid. * Mezar taşı. * Mezara dikine dikilen ve üzerinde yazı ve çiçek motifi bulunan baş ve ayak taşları. * f. Dilber, güzel.
ŞAHİD-ZOR: f. Yalancı şâhit.
ŞAHİH: (C.: Şihah) Bahil kişi.
ŞAHİK: Yüce, büyük dağ. * Yüksek yapı veya ağaç.
ŞAHİKA: Dağ tepesi, zirve.
ŞAHİM: Semiz, yağlı, şişman, besili.
ŞAHİN: (C.: Şevâhin) Doğan'a benzer bir kuş ki, av avlamak için terbiye olunur.
ŞAHİNE: Öşür memuru.
ŞAHİS: Büyük cüsseli, iri yapılı kimse.
ŞAHİT: (C.: Şihât) İnce yufka olmuş nesne.
ŞAHR (ŞAHİR): Ağızını öttürmek. * Islık çalmak. * Sesi yükseltmek.
ŞEM'-İ İLÂHÎ: İlâhî ışık, İlâhî nur. Kur'an hakikatları.
ŞEREF-ZAHİR: f. Şerefle çıkan.
ŞEVAHIK: (şahika. C.) Yüksek tepeler, şahikalar.
ŞEVAHİD: (Şâhid. C.) Şahitler, şehadet edenler.
ŞEVAHİN: (Şahin. C.) Şahinler, doğan kuşları.
ŞİFAHÎ: Ağızdan, şifahen, sözlü.
ŞİFAHİYÂT: Ağızdan söylenilen, şifahî olan, sözlü ifadeler.
ŞAHÎ: f. Şaha, hükümdara ait, şah ile ilgili. * Hükümdarlık, şahlık. * Eski topların bir çeşiti. * Nişastalı, yumurtalı bir helva. * Tar: Osmanlı Padişahlarından Yavuz Sultan Selim Han'ın bastığı altun para. (Bu ismin verilmesi, üzerinde "şah" kelimesinin yazılı bulunmasından dolayıdır.)
ŞÂHİD-İ EZELÎ: Ezelden ebede her şey nazar-ı şuhudunda olan Cenab-ı Hak.
ŞEVAHIK: (Şahika. C.) Yüksek tepeler, şahikalar.
TABBAHÎN: (Tabbah. C.) Aşçılar.
TAHIL: Bayat su. Bekleyerek bozulmuş su.
TAHILLE: Gerçek yere yemin etmek. * Yeminden kurtulmak için verilen keffaret.
TAHILLET-ÜL KASEM: Yemin keffareti.
TAHINE: (C.: Tavâhın) Azı dişlerinden birisi.
TAHİ: Çekilmiş. Uzatılmış. * Kesret, çokluk.
TAHİN: Darı unu. * Öğütülmüş tahıl. * Şekerle karıştırılarak helvası yapılan öğütülmüş susam.
TAHİNE: (C.: Tavâhin) Öğütücü diş, azı dişi.
TAHİR: Yüksek nefes.
TAHİR(E): Temiz. Pâk. Abdesti bozacak veya guslü icab ettirecek şeylerden birisiyle özürlü olmayan. * Zâhir ve bâtında bütün ayıp ve kirlerden temiz, pâk olduğu için Hz. Peygamberimize de (A.S.) bu isim verilmiştir. * Müzikte: Makam ismi.
TAHİRAT: Pâk ve temiz olanlar.
TAHİYYAT: Selâmlar. Duâlar. Manevî hayat hediyeleri. Tezahürat-ı hayatiye. * Mâlikiyet, beka ve mülk. (Bak: Et-tahiyyatü)
TAHİYYE: Selâmlar, dualar. Hayır duâları. * Mülk, beka ve devamlılık. * Namazın iki ve dört rek'atı sonunda okunan Ettahiyyat duası. * Selâm verme ve hayır dua etme. * Mülk ve mâlikiyet.
TAHİYYET-ÜL MESCİD: Bir mescide veya bir camiye girildiğinde, sevab niyetiyle, oturmadan evvel kılınan namaz.
TAHT-EL BAHİR: Denizaltı. Denizaltı gemisi.
TARÎK-İ BERZAHİYE: Berzaha giden ve ona ait yol.
TAVAHİ: Lâşe etrafında dolaşıp uçuşan akbaba kuşları.
TAVAHİN: (Tâhine. C.) Azı dişleri, öğütücü dişler.
TAVAHİN: (Tâhun ve Tâhune. C.) Öğütülmüş şeyler. * Su değirmenleri.
TEBAHİ: Övünme, tefahur. * Muharebe edişmek, karşılıklı dövüşmek.
TEKLİF-İ İLÂHÎ: Allah'ın teklifi, yani emirleri.
TELAHİ: Oyun. Oyun âleti ile vakit geçirme.
TELAHİ: Birbirine sövmek.
TELFİK-İ MEZAHİB: Dinî bir mes'elede, hak mezheblerin aynı o mes'ele hakkındaki zıd görüşleri cem'etmekle bir mezheb yapmak. Bu zıd görüşlerle amel etmeyi caiz görür. Fukaha ise bu tarzı caiz görmemişlerdir.Tevhid-i mezahib ise: Hak mezheblerin mes'eleleri arasında, tercih yoluyla bazı mes'elelerini alıp bir mezheb yapmaktır. (Sadreddin Yüksel)
TENAHİ: Son bulma, bitme, tükenme. * Yasağı kabul ile geri durmak.
TENEZZÜLÂT-I İLÂHİYE: Cenab-ı Hakk kelâmiyle, kullarının anlayış seviyelerine göre konuşması ve derin hakikatları, anlıyabilecekleri ifadelerle beyan etmesi.
TERAHİ: İşde gayretsizlik, gevşeklik, ihmal. * Uzaklaşma. * Sonraya bırakma. * Gecikme, geç kalma. * Geri durma, geri çekilme.
TEVFİK-İ İLÂHÎ: Cenab-ı Hakk'ın insanı doğru yola lütfu ile sevketmesi.(Ey evliyâ-i umur! Tevfik isterseniz kavanin-i âdetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlikle cevab-ı red alacaksınız. H.)
ULEMA-İ ZÂHİR: Kur'an-ı Kerimin zâhir mânâsına göre hakikatları değerlendiren âlimler. Şeriatın mâna ve esrarından daha çok, zâhirini ve hükümlerini bilen âlimler.
UTAHİYE: Akılsız, ahmak kimse.
ÜCAHİN: (C: Acâhine) Hizmetkâr. * Aşçı. Dost. * Deyyus.
ÜZN-Ü DÂHİLÎ: İç kulak.
VAHİ: Mânâsız, saçma. Ehemmiyetsiz. * Ahmak. Düşkün. Zaif.
VAHİYÂT: (Vâhiye. C.) Mânasız, faydasız ve ehemmiyetsiz şeyler.
VÂHİB: (Vâhibe) Bağışlayan, veren, ihsan eden, hibe eden.
VÂHİB-ÜL ATÂYÂ: Hediyeler bağışlayan. Bağışlar ihsan eden. (Cenab-ı Hak (C.C.)
VÂHİB-ÜL HAYAT: Hayatı bağışlayan, hayat veren Allah (C.C.).
VÂHİD: Bir, tek, biricik. Eşi, benzeri, cüz'ü, parçası olmayan Allah (C.C.) Ferid.
VÂHİD-İ İ'TİBARÎ: Hakikatta olmayıp varlığı farazî olarak kabul edilen bir şey. Varlığına itibar edilen şey. (Ağırlık için kilo, uzunluk için metre bir vâhid-i itibarîdir.)
VÂHİD-İ KIYASÎ: Bir şeyin miktarını ve sair hususiyetlerini ölçmek için kendi cinsinden değişmez olarak tayin edilen parça veya miktar. Meselâ: Uzunluğun "vâhid-i kıyasîsi" metredir. Hava tazyiklerinin ve sıcaklıklarınınki de derecedir.
VAHÎD: Yalnız, tek. * Hz. Peygamber'in de (A.S.M.) bir ismidir. Benzeri bulunmayan, hiçbir mahlukla müsavi olmayan ve tek olan (meâlindedir).
VAHÎD-ÜD DEHR: (Vahîd-üz zaman) Zamanın, devrin eşi bulunmaz tek insanı.
VÂHİDEN: Vâhid olarak. Tek olarak.
VÂHİDİYYET: Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) umum eşyada birden birlik tecellisi.(Vâhidiyyet ise, bütün o mevcudat birinindir ve birine bakar ve birinin icadıdır, demektir. Ehadiyyet ise, herbir şeyde Hâlık-ı Küll-i Şey'in ekser esması tecelli ediyor demektir. Meselâ: Güneşin ziyası bütün zeminin yüzünü ihata ettiği haysiyetiyle vâhidiyet misalini gösterir. Ve herbir şeffaf cüzde ve su katrelerinde Güneş'in ziyası ve harareti ve ziyasındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi bulunması ehadiyyet misalini gösterir. Ve herbir şeyde, hususan zihayatta ve bilhassa herbir insanda o Sâni'in ekser esması tecelli ettiği cihetle ehadiyyeti gösterir. M.) (Bak: Ehadiyyet, Rahmaniyyet, Rabb-ül erbab)
VAHİM: Ağır. * Sonu tehlikeli. Çok korkulu. * Hazmı güç olan. Zararlı veya faydalı olmayan yemek.
VAHİM(E): (Vehm. den) Vehmeden, kuran, kuruntulu.
VAHİME: Vehim veren, vesvese veren.
VAHİN: Zayıf kimse.
VAHİNE: İyeği kemiklerinin kısaları.
VAHİR: İğne. * Diken.
VAHİY: Bir fikrin, bir hakikatın veya emrin Allah (C.C.) tarafından Peygambere bildirilmesi. * Lügatte vahiy: Kelâm, kitap, işaret, irsal, ilham, ifham, emir, teshir, bir şeyi harfiyyen i'lâm, bazı hususi maksadları tebliğ gibi mânalara gelir. * Şeriatta vahiy: Dilediği ahkâmı, esrar ve hakaikı Peygamberan-ı Zişanına rüya, ilham, kitap, irsal-i melek yollarından biriyle Cenab-ı Hakk'ın bildirip ifham buyurması demektir.(Vahiy ve ilhamın farkları: Birincisi: İlhamdan çok yüksek olan vahyin ekserisi melâike vasıtası ile ve ilhamın ekserisi vasıtasız olmasıdır. Meselâ: Nasıl ki, bir padişahın iki suretle konuşması ve emirleri var. Birisi: Haşmet-i saltanat ve hâkimiyyet-i umumiyye haysiyetiyle bir yâverini bir vâliye gönderir. O hâkimiyetin ihtişamını ve emrin ehemmiyetini göstermek için bazan vasıta ile beraber bir içtima yapar. Sonra ferman tebliğ edilir.İkincisi: Sultanlık ünvanı ile ve padişahlık umumi ismiyle değil, belki kendi şahsı ile hususi bir münasebeti ve cüz'î bir muamelesi bulunan has bir hizmetçisi ile veya bir âmi raiyyetiyle, hususi telefonu ile hususi konuşmasıdır. Öyle de Padişah-ı Ezelî'nin umum âlemlerin rabbi ismiyle ve kâinat Hâlıkı ünvanı ile vahy ile ve vahyin hizmetini gören şümullü ilhamları ile mükâlemesi olduğu gibi; her bir ferdin, her bir zihayatın Rabbi ve Hâlıkı olmak haysiyetiyle hususi bir surette fakat perdeler arkasında onların kabiliyyetine göre bir tarz-ı mükâlemesi var.İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, safidir, havassa hastır. İlham ise; gölgelidir, renkler karışır, umumidir. Melâike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi çeşit çeşit, hem pekçok envaiyle denizlerin katreleri kadar kelimat-ı Rabbâniyenin teksirine medar bir zemin teşkil ediyor. Ş.)(Vahiy iki kısımdır:Biri: "Vahy-i Sarihî" dir ki, Resul-i Ekrem (A.S.M.) onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir, müdahalesi yoktur. Kur'an ve bazı ehadis-i kudsiye gibi.İkinci kısım: "Vahy-i Zımnî" dir. Şu kısmın mücmel ve hülâsası, vahye ve ilhama istinad eder; fakat tafsilâtı ve tasviratı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a aittir. O vahiyden gelen mücmel hâdiseyi tafsil ve tasvirde Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, bazan yine ilhama, ya vahye istinad edip beyan eder; veyahut kendi ferasetiyle beyan eder. Ve kendi içtihadiyle yaptığı tafsilât ve tasviratı ya vazife-i risalet noktasında ulvi kuvve-i kudsiye ile beyan eder veyahut örf ve âdet ve efkâr-ı âmme seviyesine göre, beşeriyeti noktasında beyan eder.İşte her hadiste bütün tafsilâtına, vahy-i mahz noktasıyla bakılmaz. Beşeriyetin muktezası olan efkâr ve muamelâtında, risaletin ulvi âsârı aranılmaz. Mâdem bazı hâdiseler mücmel olarak mutlak bir surette O'na vahyen gelir, o da kendi ferasetiyle ve teârüf-ü umumi cihetiyle tasvir eder. Şu tasvirdeki müteşabihata ve müşkilâta bazan tefsir lâzım geliyor, hattâ tabir lâzım geliyor. Çünki bazı hakikatlar var ki, temsil ile fehme takrib edilir. Nasıl ki bir vakit huzur-u Nebevîde derince bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: "Şu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp, şimdi Cehennem'in dibine düşmüş bir taşın gürültüsüdür." Bir saat sonra cevap geldi ki: "Yetmiş yaşına giren meşhur bir münafık ölüp, Cehennem'e gitti." Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın beliğ bir temsil ile beyan ettiği hâdisenin te'vilini gösterdi. M.)
VAHİYE: (Bak: Vahi)
VALLAHİ: Allah için, Allah hakkı için, Allah'a yemin ederim (meâlinde büyük yemin.)
VİCAHÎ: (Vicahiyye) Yüzyüze olan, karşılıklı olan.
ZÂD-I ÂHİRET: Âhiret için hazırlık. Âhiret azığı. İbadet ve sâlih amel.
ZAHİB: (Zehâb. dan) Giden, gidici. * Bir zanna kapılan. Bir fikre uyan.
ZAHİD(E): (Zühd. den) Tas: Borç olan ibadetlerden, aslî vazifelerden başka dünya süs ve makamlarından feragat eden kimse. Sofi. Müttaki. Zühd ve perhizkârlıkla muttasıf.
ZAHİDÂNE: f. Zahide yakışır surette. Ehl-i takva gibi.
ZAHİF: Kibirli, mağrur.
ZAHİF: Nişandan beri düşen ok. * (C.: Zâhifât) Yılan gibi karnı üzerine sürünerek yürüyen.
ZAHİFE: (C.: Zevâhif) Sürüngenler, (yılan gibi) yerde sürünenler.
ZAHİH: Ateş közünün parlaması.
ZAHİK: Berbat, perişan, helâk olmuş. * Bâtıl. Köhne.
ZAHİL: Sıkıntıdan sonra yüreği feraha erişen. * Unutan.
ZAHİL: (Zühul. den) İhmal eden. Unutan.
ZAHİL: Zakkum ağacı.
ZAHİR: (Zuhur. dan) Görünen, âşikâr olan. Açık, belli, meydanda olan. * Görünüşe göre. * Şüphesiz. * Suret. Dış yüz. Görünüş. * Anlaşılan. * Meğer. Galiba. Zannederim. Elbette.
ZAHİR: Parlak, parlayan. Hüsün ve safvet üzere olan.
ZAHİR: Engin denizler. * Taşkın, coşkun. * Semiz, tavlı ve bol olan.
ZAHİR: Yüksek şeref. * Neşv ü nemâ bulup, gelişip, etrafa sarılıp sarmaşmış bitki.
ZAHİR: (Zahr. dan) Kuvvetli deve. * Yardımcı, arka çıkan. * Geriden gelen kuvvet.
ZAHİRE: Anbarda saklanan yiyecek, hububat. Azık.
ZAHİRE-İ ÂHİRET: Ahiret azığı. Hayır ve iyilikler. Sâlih amel ve ibâdetler.
ZAHİRE: (C.: Zevâhir) Parlak.
ZAHİRE: (Zahâyir) Öğle vakitleri sıcaklığın çok olduğu vakitler.
ZAHİRE: Dışarı fırlamış olan göz. * Günün yarısında devenin otlamaktan gelmesi.
ZÂHİREN: Görünüşe göre. Meydanda olduğu gibi. Göründüğü gibi.
ZÂHİRÎ: (Zâhiriyye) Görünüşte olduğu gibi. Zâhire âit ve müteallik. Asıl ve hakiki olmayan. * Zâhiriyyun mezhebine âit olan. (Bak: Zâhir)
ZÂHİRÎ MEZHEB: Huk: Hanefî imamlarından İmam-ı Muhammed'in (El-Mebsut, El-Câmi-üs Sagir, El-Câmi-ül Kebir, Ez-Ziyâdât, Es-Siyer-üs Sagir, Es-Siyer-ül Kebir) nâmları ile mâruf olan altı kitabında münderiç bulunan mes'elelere denir. Buna "Zâhir-ür rivâyât mesâili" denir. İmam bu eserlerde kendi fıkhî görüşlerini değil, üstadları İmam-ı A'zam ve Ebu Yusuf'un akvâl-i fıkhiyesini zikretmiştir.
ZÂHİRİYYAT: Dış görünüşler.
ZÂHİRİYYUN: Görünüşe göre hükmedenler. İç yüzünü, hakikatını iyi bilmeyenler. Ehl-i zâhir olanlar. * İlm-i Kelâm'da: Nassların zâhir mânalarına göre hüküm çıkaran ve te'vil ve tevcihten geri duranlar ve tarafdarları.
ZÂHİR-PEREST: f. Bir şeyin iç yüzüne, hakikatına kıymet vermeyip görünüşüne kıymet veren. Dış yüzüne ehemmiyet veren. İç yüzüne aldırış etmeyip, hakikatını bilemeyen.
ZÂHİT: (Bak: Zâhid)
ZÂT-UL İLKAH-İ ZÂHİRE: İlkahı (döllenmesi) çiçek vâsıtasıyla olan nebat.
ZAVAHİR: (Zâhir. C.) Görünüş. Dış görünüş. * Göze çarpan yerler. Yüksek yerler.
ZEVAHİF: (Zâhife. C.) Yerde sürünerek yürüyen hayvanlar, sürüngenler.
ZEVAHİR: (Bk: Zavahir)
ZEVAHİR: Dolu, taşkın, coşkun denizler. * Mc: Yüksek şan ve şerefler.
ZEVAHİR: (Zühre. C.) Çiçekler. * Parlak yıldızlar. * Ziynetli, parlak ve berrak olanlar.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
AHIR : t. (Ahur) Hayvanların barındığı yer, dam.
AH : f. Aferin, bravo! manasına kullanılır.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...