Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
AKIL: (Bak: Akl)
AKILCILIK: (Rasyonalizm) fels. İnsanın, akılla gerçeğe uygun bilgiyi bulabileceğini, aklın doğru kabul ettiği bilginin şübhe götürmez kesinlikte doğru olduğunu kabul ettiği felsefe. Tenkitçi felsefe, deneyci felsefe, psikoloji ve sosyoloji bu felsefenin aşırı iddialarını çürütmüştür. Bugünkü ilim adamları herşeyi tam doğru olarak biliyoruz iddiasından uzak, daha alçak gönüllü bir hareket tarzını benimsemektedirler. (... izm) şeklinde ifade edilen görüşlere körü körüne ve acele ile bağlanmayı doğru görmemektedirler.
AKIL-FÜRUŞ: f. Akıl satan, daha akıllı olduğunu göstermeğe çalışan.
AKILSUZ: f. Aklı yandıran, aklı gideren.
ÂKIL(E): Uyanık. Aklı başında. Tedbirli. Düşüncesi sağlam. Huşyâr.
ÂKILÂNE: f. Akıllı kimseye yakışır surette, akıl ve idrakle.
ÂKILÂT: Akıllı kadınlar.
AKINCI: Keşif, yağma ve tahrib kasdıyla ecnebi memleketlere akın yapan kişi. Akıncılık, Osman Bey zamanında başlamıştır.
AKINTI: Bir sıvı cismin mütemadiyen hareketi, akış.
Nehir veya deniz suyunun bir tarafa doğru cereyanı.
Bazı hastalıklarda vücuttaki bir delikten cerahat akması.
ÂKIR(E): Kısır, verimsiz, kumlu toprak.
Çocuksuz kadın.
Oğlu veya kızı olmayan erkek.
Yaralayan, yaralayıcı.
ÂKIS: Pis kokulu.
AKIS: İnatçı, muannid.
AKİ: (Akk. dan) İsyan eden, başkaldıran, âsi.
ÂKİB: Çok fazla.
AKİB: Ayağın ökçesi. Adamın evlâdı, evlâdının evlâdı.
AKÎB: Bir şeyin ardından gelen. Arkası sıra giden.
ÂKİB: Kendisinden sonra peygamber gelmeyen Hz. Hâtem-ül Enbiyâ Peygamberimiz Resul-ü Ekrem (A.S.M.)
Bir diğerinin arkasından gelen.
ÂKİBE(T): Bir şeyin sonu. Nihayet. Netice, sonuç.
ÂKİBET-ÜL ÂKİBE: Akibetin âkibeti.
Neticenin sonu.
Ahiret.
ÂKİBET-ÜL EMR: Bir işin neticesi, sonu.
ÂKİBET-BİN: f. İleri görüşlü. Sonunu evvelden gören.
ÂKİBET-BİNÎ: f. Tedbirlilik, neticeyi önceden görüp düşünme.
ÂKİBET-ENDİŞ: f. Geleceği için endişe eden. İstikbâlini düşünen. Akibetini düşünen.
ÂKİD: Kuyunun çevresi, etrafı.
AKİD: Aralarında akid yapanlardan her birisi. (Bak: Akd)
AKİDE: İnanılan ve itikad edilen esas. İmân.
Bir nevi şeker adı.
AKİDE-İ TEVHİD: Allah'ın bir olduğuna inanmak.
ÂKİDEYN: Huk: Her akidde anlaşmayı yapan her iki taraf.
ÂKİF: Devamlı ibadetle meşgul olan.
Bir şeyde sebat eden.
Teveccüh, yönelme.
AKİFAN: Uzun ayaklı karınca.
Araptan bir kabile adı.
AKİK: Meşhur ve kıymetli, ekseriya kırmızı renkte olan ve yüzük gibi şeylere takılan taş.
Hicaz vilâyetinde bir vâdi.
Yolunu yaran gür su.
AKİK: Bunaltıcı sıcaklık.
AKİKA: Yeni doğan bir çocuğun başındaki ana tüyü. Yahut böyle bir çocuk için Cenab-ı Hakk'a şükür niyetiyle kesilen kurbanın adı. Bu kurbana "Nesike" de denir.
ÂKİL(E): (Ekl. den) Ekl eden, yiyen. Yiyici.
ÂKİL-ÜL BEŞER: İnsan eti yiyen.
ÂKİL-ÜL HEVÂM: Haşaratla beslenen.
ÂKİL-ÜL KÜLL: Herşeyi yiyen.
ÂKİL-ÜL LAHM: Etle beslenen, et yiyici.
ÂKİL-ÜS SEMEK: Balıkla beslenen. Balık yiyici.
ÂKİLET-ÜL EKBÂD: Ciğerler yiyen kadın.
Uhud harbinde şehid olan Hz. Hamza'nın (R.A.) göğsünü yararak ciğerlerini yiyen Ebu Süfyanın karısı Hind.
AKÎLE: (C.: Akayil) Baba tarafından akraba.
Her şeyin en iyisi.
ÂKİLE: (C.: Avakil) Baba tarafından olan akraba.
Baş tarayıcı kadın.
ÂKİLE: Yenirce adı verilen yara.
AKİM: (C.: Akâm-Ukum) İçinde giyecek olan büyük çuval.
AKÎM: Neticesiz, sonu yok. Beyhude.
Yağmur getirmeyen rüzgar.
Çocuğu olmayan, kısır. Doğurmayan (kadın), doğurtmayan (erkek).
AKİR: Yaralanmış, cerih.
AKİRE: Ses, sedâ, savt.
AKİS: Yere gömüp köklendikten sonra kestikleri üzüm çubuğu.
Üzerine yağ koyup içtikleri taze süt.
Sütlü çorba.
AKİS: (Aks) Bir şeyin zıddı, simetriği, tersi.
Hareketli bir cismin hareketinin tersine dönmesi.
Bir şeyin evvelinin âhirine, âhirinin evveline dönmesi.
Çarpışma, çarpıp geri dönme.
Mantıkta: Bir düşünme ve akıl yürütme şekli; bir iddianın konusunu yüklem, yüklemini konu yapmakla bir sonuç elde etmek. Meselâ : "Her sanatkâr kabiliyetli "yetenekli" dir. O halde bazı yetenekliler sanatkârdır."
AKİS: Tersine dönen, vuran, çarpan. Akseden.
AKİS: (Aks) İnatçı, muannid.
AKİSA: (C.: İkâs) Saç örgüsü.
AKİSE: Çok fazla deve.
Karanlık gece.
AKİSE: Işığı aksettiren âlet.
İçerisinde 'AKİ' geçenler
ABAKİYE: Lâzım olmak. * Yapışmak. * Zahmet.
AFAKÎ: Kâinat ve içindeki hâdiselere âid. Nefsin haricindeki âleme dair. * Kıymetsiz sözler ve meseleler. (Enfüsinin zıddı.) (Objektif)
AHKEM-ÜL HÂKİMÎN: Hükümdarların hükümdarı. Hâkimlerin en hâkimi. Cenâb-ı Hak (C.C.)
AHLÂKIYYÂT: Ahlâk ilmi ve düsturlarını ve bunların vasıflarını ve tatbiklerini inceleyen, öğreten ilim. * Ahlâk ve terbiye ile alâkalı ders ve bahisler.
AHLÂKIYYUN: Ahlâk ilmi ile uğraşan âlimler; bunlar iki kısımdır. Bir kısmı ahlâk-ı hasene olan İslam ahlâkını telkin eder, diğer kısmı ise, dine tâbi olmayan ve hakiki ahlâkı bulamamış olanlardır.
AHLÂKÎ: Ahlâkla ilgili, ahlâka ait.
AHMAKÎ: Akılsızlık, ahmaklık.
AHMAKİYET: Ahmaklık, akılsızlık.
AKAKİR: (Akkar. C.) Tıb: İlaç yerine kullanılan nebâtî kökler.
AKIL: (Bak: Akl)
AKILCILIK: (Rasyonalizm) fels. İnsanın, akılla gerçeğe uygun bilgiyi bulabileceğini, aklın doğru kabul ettiği bilginin şübhe götürmez kesinlikte doğru olduğunu kabul ettiği felsefe. Tenkitçi felsefe, deneyci felsefe, psikoloji ve sosyoloji bu felsefenin aşırı iddialarını çürütmüştür. Bugünkü ilim adamları herşeyi tam doğru olarak biliyoruz iddiasından uzak, daha alçak gönüllü bir hareket tarzını benimsemektedirler. (... izm) şeklinde ifade edilen görüşlere körü körüne ve acele ile bağlanmayı doğru görmemektedirler.
AKIL-FÜRUŞ: f. Akıl satan, daha akıllı olduğunu göstermeğe çalışan.
AKILSUZ: f. Aklı yandıran, aklı gideren.
ÂKIL(E): Uyanık. Aklı başında. Tedbirli. Düşüncesi sağlam. Huşyâr.
ÂKILÂNE: f. Akıllı kimseye yakışır surette, akıl ve idrakle.
ÂKILÂT: Akıllı kadınlar.
AKINCI: Keşif, yağma ve tahrib kasdıyla ecnebi memleketlere akın yapan kişi. Akıncılık, Osman Bey zamanında başlamıştır.
AKINTI: Bir sıvı cismin mütemadiyen hareketi, akış. * Nehir veya deniz suyunun bir tarafa doğru cereyanı. * Bazı hastalıklarda vücuttaki bir delikten cerahat akması.
ÂKIR(E): Kısır, verimsiz, kumlu toprak. * Çocuksuz kadın. * Oğlu veya kızı olmayan erkek. * Yaralayan, yaralayıcı.
ÂKIS: Pis kokulu.
AKIS: İnatçı, muannid.
ÂKİB: Çok fazla.
AKİB: Ayağın ökçesi. Adamın evlâdı, evlâdının evlâdı.
AKÎB: Bir şeyin ardından gelen. Arkası sıra giden.
ÂKİB: Kendisinden sonra peygamber gelmeyen Hz. Hâtem-ül Enbiyâ Peygamberimiz Resul-ü Ekrem (A.S.M.) * Bir diğerinin arkasından gelen.
ÂKİBE(T): Bir şeyin sonu. Nihayet. Netice, sonuç.
ÂKİBET-ÜL ÂKİBE: Akibetin âkibeti. * Neticenin sonu. * Ahiret.
ÂKİBET-ÜL EMR: Bir işin neticesi, sonu.
ÂKİBET-BİN: f. İleri görüşlü. Sonunu evvelden gören.
ÂKİBET-BİNÎ: f. Tedbirlilik, neticeyi önceden görüp düşünme.
ÂKİBET-ENDİŞ: f. Geleceği için endişe eden. İstikbâlini düşünen. Akibetini düşünen.
ÂKİD: Kuyunun çevresi, etrafı.
AKİD: Aralarında akid yapanlardan her birisi. (Bak: Akd)
AKİDE: İnanılan ve itikad edilen esas. İmân. * Bir nevi şeker adı.
AKİDE-İ TEVHİD: Allah'ın bir olduğuna inanmak.
ÂKİDEYN: Huk: Her akidde anlaşmayı yapan her iki taraf.
ÂKİF: Devamlı ibadetle meşgul olan. * Bir şeyde sebat eden. * Teveccüh, yönelme.
AKİFAN: Uzun ayaklı karınca. * Araptan bir kabile adı.
AKİK: Meşhur ve kıymetli, ekseriya kırmızı renkte olan ve yüzük gibi şeylere takılan taş. * Hicaz vilâyetinde bir vâdi. * Yolunu yaran gür su.
AKİK: Bunaltıcı sıcaklık.
AKİKA: Yeni doğan bir çocuğun başındaki ana tüyü. Yahut böyle bir çocuk için Cenab-ı Hakk'a şükür niyetiyle kesilen kurbanın adı. Bu kurbana "Nesike" de denir.
ÂKİL(E): (Ekl. den) Ekl eden, yiyen. Yiyici.
ÂKİL-ÜL BEŞER: İnsan eti yiyen.
ÂKİL-ÜL HEVÂM: Haşaratla beslenen.
ÂKİL-ÜL KÜLL: Herşeyi yiyen.
ÂKİL-ÜL LAHM: Etle beslenen, et yiyici.
ÂKİL-ÜS SEMEK: Balıkla beslenen. Balık yiyici.
ÂKİLET-ÜL EKBÂD: Ciğerler yiyen kadın. * Uhud harbinde şehid olan Hz. Hamza'nın (R.A.) göğsünü yararak ciğerlerini yiyen Ebu Süfyanın karısı Hind.
AKÎLE: (C.: Akayil) Baba tarafından akraba. * Her şeyin en iyisi.
ÂKİLE: (C.: Avakil) Baba tarafından olan akraba.* Baş tarayıcı kadın.
ÂKİLE: Yenirce adı verilen yara.
AKİM: (C.: Akâm-Ukum) İçinde giyecek olan büyük çuval.
AKÎM: Neticesiz, sonu yok. Beyhude. * Yağmur getirmeyen rüzgar. * Çocuğu olmayan, kısır. Doğurmayan (kadın), doğurtmayan (erkek).
AKİR: Yaralanmış, cerih.
AKİRE: Ses, sedâ, savt.
AKİS: Yere gömüp köklendikten sonra kestikleri üzüm çubuğu. * Üzerine yağ koyup içtikleri taze süt. * Sütlü çorba.
AKİS: (Aks) Bir şeyin zıddı, simetriği, tersi. * Hareketli bir cismin hareketinin tersine dönmesi. * Bir şeyin evvelinin âhirine, âhirinin evveline dönmesi. * Çarpışma, çarpıp geri dönme. * Mantıkta: Bir düşünme ve akıl yürütme şekli; bir iddianın konusunu yüklem, yüklemini konu yapmakla bir sonuç elde etmek. Meselâ : "Her sanatkâr kabiliyetli "yetenekli" dir. O halde bazı yetenekliler sanatkârdır."
AKİS: Tersine dönen, vuran, çarpan. Akseden.
AKİS: (Aks) İnatçı, muannid.
AKİSA: (C.: İkâs) Saç örgüsü.
AKİSE: Çok fazla deve. * Karanlık gece.
AKİSE: Işığı aksettiren âlet.
AKS-ÜN NAKÎZ: Birbirine zıt olan iki şey. * Man: Mevzuun nakîzini yüklem; ve yüklemin nakîzini de mevzu kılmak. Misâl: "Her aklı başında olan insan Allah'ı tanır" kaziyesinden aks-ün nakîz yolu ile şu hüküm elde edilir: "Allah'ı tanımayanlar, aklı başında olmayan insanlardır."
AKVAL-İ HAKÎMÂNE: f. Hikmet sahiblerine yakışır sözler.
ÂMİR-İ MÜSTAKİL: Hiç kimseye bağlı olmayan ve istiklâl sahibi olan âmir, kumandan.
ANÂKİB: (Ankebut. C.) Örümcekler.
ARAKÎ: Terle ilgili, tere mensub.
ARAKİYYE: Yünden yapılan bir cins külâhtır ki, bilhassa dervişler kullanırlar.
ASAKİR: (Asker. C.) Askerler. Erler.
ASÂKİR-İ BAHRİYYE: Bahriyeliler. Deniz askerleri.
ASÂKİR-İ BERRİYYE $: Kara askerleri.
ASÂKİR-İ MUNTAZAMA: Ordu askeri.
ASÂKİR-İ MUVAHHİDÎN: Allahın birliğine inanan askerler. İslâm ordusu.
AŞK-I HAKİKÎ: Hakiki aşk. Allah için sevmek. Allah sevgisi.
AVAKIB: (Akibet. C.) Encamlar. Akibetler. Sonlar.
AVAKIB-I AHVÂL: Durumların neticesi, hâllerin sonu.
AVAKIB-I UMUR: İşlerin neticesi.
AVAKIR: (Akıra. C.) Fakirler, yoksullar. * Kısırlar, verimsiz olanlar. * Kudurmuş olanlar.
AYN-EL YAKÎN: (Ayn-ül yakîn) Göz ile görür derecede görerek, müşâhede ederek bilmek. (Bak: Yakîn)(İman-ı tahkikîde pek çok meratib var. O mertebelerden ilm-el yakîn mertebesi çok bürhanların kuvvetleriyle binler şüphelere karşı dayanır. Halbuki taklidî iman ise bir şüpheye karşı bazan mağlup olur. Hem iman-ı tahkikînin bir mertebesi de, ayn-el yakîn derecesidir ki, çok mertebeleri var. Belki Esma-i İlâhiye adedince tezahür dereceleri var. Bütün kâinatı bir Kur'an gibi okuyabilecek derecesine gelir. Ve bir mertebesi de, hakk-al yakîndir ki, onun da çok mertebeleri var. Böyle imanlı zatlara şübehat orduları hücum da etse, bir halt edemez. R.N.)
BAKIA: Dert, belâ, musibet.
BAKIL: Sakalı belirmiş kişi.
BAKIR: Çobanları ile beraber olan sığır sürüsü. * Geniş. * Aslan.* Göz damarı. * Hz. Hüseyn'in (R.A.) torunu İmâm-ı Bâkır'ın bir lâkabı.
BÂKİ: Ebedî, dâimî. Sonu gelmez. Ölmez. * Sonsuz. * Cenab-ı Hak. * Artan. Geri kalan. * Bundan başka.(Madem beka, Bâki-i Zülcelâl'e mahsustur ve mâdem Bâki'nin esması bâkiyedir ve mâdem Bâki'nin âyineleri Bâki'nin rengini, hükmünü alır ve bir nevi bekaya mazhar olur. L.)
BÂKÎ: Ağlayan.
BÂKİ': Geniş, vâsi.
BAKÎ': (C.: Buk'ân) Medine şehrinde bir makbere yeri.
BÂKİR: Tâze. El sürülmemiş. Bozulmamış. * Erken.
BAKÎR: Yensiz gömlek. * Sığır sürüsü. * Karnı yavrusundan dolayı yarılan deve.
BÂKİRE: Kız. Kızlığı izale edilmemiş. * El sürülmemiş.
BÂKİYÂNE: f. Ağlayarak.
BÂKİYÂNE: f. Bâki olana yakışır surette. Ebediyyete yakışır şekilde. Sonsuzca.
BÂKİYÂT: Bakiler. Devam edenler. Geri kalanlar.
BÂKİYÂT-I SÂLİHÂT: İnd-i İlahîde ecr-i sâliha. Bâki olan sâlih ameller. * Elhamdülillah, Sübhanallah ve Allahuekber gibi kudsî kelâmlar.
BAKİYYE: Artık. Geri kalan. Artan.
BAKİYYE-İ ÂSÂR: Eserlere âit geri kalan izler. Eserlerin geri kalanı.
BAKİYYET-ÜS-SÜYÛF: Kılıçtan kurtulan kimseler. * Mc: Arta kalan kişiler.
BÂR-I SAKİL: Ağır yük.
BÂRİKA-İ HAKİKAT: Hakikatın parıltısı ve parlaklığı. Hakikat nuru.
BELAKİK: (Bülükka. C.) Sahralar, çöller. Düzovalar.
BER-AKİS: f. Aksine, zıddına, tersine.
BEVAKİ: (Bâki, Bâkiye. C.) Bâkiler, kalanlar, daim olanlar.
BEYHAKÎ: (Hi: 384-458) Büyük hadis ve fıkıh âlimlerinden olup asıl adı Ebubekir Ahmed bin Hüseyn'dir. İmam-ı Şâfii mezhebinde sözü sened yerine geçen büyük bir hadis âlimidir. Kendisi gibi daha birçok faziletli âlimler yetiştiren Beyhak bölgesinin Hüsrevcurd köyündendir. "Kitab-ün Nusus-uş-Şafiî" ile "Kitab-üs-Sünen Vel'âsar" ve "Essünen-ül-Kebir" ve bir de "Delâil-ün-Nübüvve"gibi eserleri vardır. (K.S.)
BİLAKİS: Aksine. Tersine. Zıddına.
BİLYAKÎN: Bir şeyi şeksiz ve şüphesiz olarak itikad-ı kavi ve sahih ile bilmek, derk etmek. (Bak: Yakin)
CİNAS-I NÂKIS: Edb: Cinaslı kelimelerin birinde veya birkaç harfin ziyade olması suretiyle yapılan cinas. (dem, âdem gibi.)
DAKİK: (Ekseri mânevi mânalar için) Pek ince. Nâzik. Ufak.
DAKİKA: (C.: Dakaik) Zaman mikyası olarak bir saatin bölündüğü altmış parçadan beheri. Altmış saniyelik zaman. * İnce fikir, mülâhaza, nükte. * Daire dereceleriyle başka ölçülerde her derecenin bölündüğü parçalar ki bunlar da saniyelere ayrılırlar.
DAKİKA-BİN: f. İncelikleri bilen, ince noktaları gören.
DAKİKA-ŞİNAS: İnce işleri ve nükteleri anlayan, bir işin incelikleriyle uğraşabilen.
DAKİS: Bir kimsenin aksırdığında ağzından saçılan tükrük.
DALGAKIRAN: t. Bir limandaki tekneleri dalgaların te'sirinden muhafaza etmek için denizde yapılan set.
DEHAKÎN: (Dihkan. C.) Köy ağaları. * Köylüler, çiftçiler.
DEKAKİN: (Dükkân. C.) Dükkânlar.
DELAİL-İ ÂFÂKİYE: Afaka âit deliller. Kâinattaki deliller.
DÜRDAKIS: Başla boyun arasında olan kemik.
EFAKİL: (Efkel. C.) Titrekler, titreyenler.
EHL-İ TAKİB: Takip edenler, peşinden gidenler.
EHSÂS-I RAKİKA: İnce hisler, ince duygular.
EM'Â-İ RAKİKA: İnce bağırsaklar.
EMÂKİN: (Mekân. C.) Yerler. Mekânlar.
EMÂKİN-İ MUKADDESE: Mukaddes yerler, kutsal mekânlar.
EMR-İ VÂKİ': Beklenilmeyen iş, sürpriz. Zorlayıcı bir baskı ile bir işi yapmaya mecbur etmek.
ESAKIF: (Üskuf. C.) Piskoposlar, başpapazlar, metropolitler.
ESAKİF: (Eskef. C.) Eskiciler, kunduracılar.
ESBAB-I HAKİKİYE: Gerçek sebepler, hakiki sebepler.
ESLİHA-İ SAKİLE: Top gibi ağır silâhlar.
EZ'AKÎ: Kısa boylu ve kötü olan adam. Kötülük yapan kimse.
FÂİL-İ HAKİKÎ: Bir işte hakiki te'sir sahibi. Onu hakkı ile yapan (Allah C.C.)
FAKAKI': Su üstünde olan kabarcıklar.
FAKIA: Zahmet, meşakkat.
FAKID: Oğlunu veya eşini kaybetmiş kadın.
FAKIRA: Büyük musibet, zahmet, meşakkat. Dâhiye. Belleri kırıp parçalayan şiddet.
FAKİD: Az rastlanan şey. Nâdir bulunabilen nesne.
FAKİH: (Fâkihe) Yaş meyve, yemiş, yaş hurma ağacı. * Şenlendiren, sevindiren.
FAKİH: Fıkıh ilmini bilen. İslâm hukukçusu. * Zeki, anlayışlı kimse.
FAKİHE: (C: Fevâkih) Yemiş, yaş meyve.
FAKİHET-ÜL CENNET: Cennet meyvesi.
FAKİHET-ÜŞ ŞİTA: Kış meyvesi. * Mc: Ateş.
FAKİHİYY (FÂKİHANÎ): Yemiş satan kimse.
FAKİR: Biçâre, muhtaç, yoksul. İslâm dini, ev kirası, yiyecek, içecek, giyecek, ilaç, yakacak gibi zorunlu ihtiyaçları karşılandıktan sonra yılda 96 gram altın alabilecek kadar geliri olmayanları fakir sayar. Fakirlerden vergi alınmaz, İslâm devleti zorunlu ihtiyaçlarını karşılamada, tedavi, tahsil (öğrenim), yolculuk gibi durumlarda fakirlere yardım eder. Çağımızda insanların çoğunun yoksun olduğu sosyal güvenliğe kavuşturur. Bu sebeple de fakir-zengin arasında düşmanlık, zıddiyet, gerginlik, çatışma olmaz. Toplumda denge, huzur, mutluluk, sükun ve sosyal adalet sağlanır. (İnsanlardan istiğna ederek kendini ibadet ve tâata, Kur'an ve iman ve İslâmiyet hizmetine vakfeden zâtlara da mânen zengin mânasına fakir denildiği de görülmüştür.)
FAKİRÂNE: f. Fakir bir kimseye yakışacak surette. Fakircesine.
FAKİRHÂNE: Mütevazilikle söz söyleyen kişinin evi.
FAKÎS: Çiftçilerin kullandığı âletlerden halka gibi bir demir.
FEDAKİL: Emirlerin büyükleri.
FENN-İ MAKİNA: Çeşitli makineler ve onların kısımlarının işleyişleri hakkında bilgi veren ilimler. Mihanikiyet.
FESAKÎ: (Fıskıyye. C.) Fıskiyeler. * Çocukların oynadıkları su püskürten oyuncaklar.
FEVAKİH: (Fâkihe. C.) Meyveler, yemişler, fâkiheler.
Fİ'L-İ MÜN'AKİS: Organizmanın bir uyarmaya karşı birdenbire aldığı vaziyet, refleks.
FİLHAKİKA: (Fi-l-hakika) Hakikatte, esasında, hakikaten, doğrusu.
FİLVAKİ': Vâki hâle göre. Vakide olduğu gibi.
FÜRAKIS: Galiz ve şiddetli nesne.
ÇALAKÎ: f. Çeviklik, süratlilik, tezlik.
ÇERAKİSE: (Çerkes. C.) Çerkesler. Kafkasyada yerli bir kabilenin adı.
GITA-YI RAKİK: İnce örtü.
GUDDE-İ ARAKIYYE: Ter bezi.
HABL-ÜL MESAKÎN: Sarmaşık bitkisi.
HÂFIZ-I HAKİKÎ: Hakiki ve tam muhafaza eden. (Allah)
HAKIB: Karnı guruldayan kişi. * Necaseti şedit kişi.
HAKIL: Erkek fâre.
HAKIN: Sidik zorluğu olan kimse.
HAKINE: Boğaz altındaki çukurcuk.
HAKÎ: Anlatan. Hikâye eden.
HAKÎ: f. Toprak rengi. Toprakla alâkalı.
HAKÎ': Kırağı.
HAKÎBE: Heybe.
HAKÎK: Haklı, hak sahibi olan. * Müstehak, lâyık, münasib.
HAKİKAT: (C.: Hakaik) Bir şeyin aslı ve esâsı. Mahiyeti. Gerçek. Doğru. Sahih. Künh. Sâbit ve vâki. * Kadirbilirlik. Sadâkat, doğruluk. Kâinat ve tabiat ve uluhiyet hakkında bütün teşbih ve mecazlardan âri ve zâhir olan gerçek. * "Mecâz" karşılığı, esas olarak kullanılan kelime. * Edb: Bir kelime neyi anlatmak için konulmuş ise, bu kelimenin o mânada kullanılması; göz kelimesinin, aynı o bilinen uzuv mânasında kullanılması gibi. (Bak: Mahiyet, Mecaz)
HAKİKAT-I HÂRİCİYE: Hayat gibi âlem-i şehadete gelmiş varlık.
HAKİKAT-I SÂBİTE: f. Sâbit, değişmez hakikat.
HAKİKAT-BÎN: f. Hakikatı gören, hakikatı anlayan. Hakikatşinas. Hakikata inanan.
HAKİKATEN: Doğrusu, gerçekten, hakikat olarak.
HAKİKAT-GU: f. Doğru sözlü. Doğru konuşan.
HAKİKAT-PEREST: f. Hakkı ve hakikatı seven, hakikata inanan. Dürüst, hakikat âşığı.
HAKİKAT-ŞİNAS: f. Hakikatı doğru tanıyan, bilen. Hakikata imân eden.
HAKİKAT-ŞİNASÂNE: f. Gerçeği, hakikatı tanıyana yakışacak surette.
HAKİKÎ: Gerçek. Hakikate mensub. Sâhici, doğru.
HAKÎLE: Uzun buğday. * Bağırsak içinde olan su.
HAKÎM: Hikmetle muttasıf olan ve mevcudatın hakikatına vâkıf olan. Hikmet mütehasssı. İlm-i hikmette mütebahhir ve mütehassıs olan. İş ve emirleri hikmetli ve yanlışsız olan. * Tabib, doktor.
HAKÎM-İ LOKMAN: (Bak: Lokman)
HAKÎM-İ MUTLAK: Tam hikmet sahibi olan. Cenab-ı Hak (C.C.)
HÂKİM: Galib. Haklı ve haksızı ayırıp hak ve adalet üzere hükmeden. Başkasını müdahale ettirmeden idare eden, Allah (C.C.) * Memleketi idare eden. * Mahkeme reisi. (Hâkim-i Hakikî, Hâkim-i Ezelî, Hâkim-i Mutlak, Hâkim-i Zülcelâl, Hâkim-i Lemyezel... gibi isimlerle, Cenab-ı Hakk'a âit olan Hâkim sıfatı Kur'ân-ı Kerim'de 86 def'a zikredilir.)
HÂKİM-ÜŞ ŞER': Kadılar (hâkimler) için kullanılan bir tâbirdir. Kadılar davaları şer'î hükümler dairesinde hall ü faslettikleri için bu tâbir meydana gelmiştir. Şeriat hâkimi demektir.
HAKÎMANE: f. Hikmetli olarak. Hakîm olana yakışır surette.
HÂKİMANE: Hükmederek, hâkim olarak. Hâkime yakışır tarzda.
HÂKİME: Kadın hâkim.
HAKİM EBU ABDULLAH: Muhammed bin Abdullah ibn-i Beyyi' (Hi: 321-405) Sâmâniye Devleti Nişabur Kadılığında bulunmuş büyük muhaddislerden, Şafiî fakihlerinden, asrının en büyük din âlimi diye bilinen bir zattır. Bir çok eser te'lif etmiştir. Başlıcaları: El Müstedrek Ale-s Sahihayn, Kitab-ül İlel, El-İklil, El-Emali, Teracüm-üş Şüyuh, El Medhal ilâ İlm-is Sahih, Fazâil-ül İmam-üş Şafiî, Tarih-i Ulemâ-i Nişabur, Marifet-ül Hadis ünvanlarındadır.
HÂKİMİYYET: Hâkim oluş. Hükmediş. Âmirlik. Üstünlük. Müdahale ve rakibi kabul etmemek hali.(... Evet, bu kâinata geniş bir dikkat ile bakan; kâinatı gayet haşmetli ve gayet faaliyetli bir memleket, belki idâresi gayet hikmetli ve hâkimiyyeti gayet kuvvetli bir şehir hükmünde görür, her şeyi ve her nev'i birer vazife ile musahharâne meşgul bulur. $ âyetinin askerlik mânasını ihsas eden temsiline göre; zerrat ordusundan ve nebatat fırkalarından ve hayvanat taburlarından, ta yıldızlar ordusuna kadar olan cünud-u Rabbaniyeden, o küçük me'murlarda ve bu pek büyük askerlerde, hâkimâne tekvinî emirlerin, âmirâne hükümlerin, şâhâne kanunların cereyanları, bedahetle bir hâkimiyyet-i mutlakanın ve bir âmiriyyet-i külliyenin vücuduna delâlet ederler. Ş.)
HAKÎ-NİHAD: f. Mütevazi, kibirsiz, alçak gönüllü.
HAKİR: Küçük. Ehemmiyetsiz. Kıymetsiz. İtibarsız. Kudretsiz.
HAKİRÂNE: f. Hakircesine. Hakir bir kimseye yakışacak tarz ve şekilde.
HAKİSTER: f. Kül, ateş külü.
HAKİYAN: (Hâki. C.) İnsanlar, nev'-i beşer, dünya halkı.
HAKK-UL YAKÎN: (Hakk-al yakîn) Mârifet mertebesinin en yükseği. En yakînî bir surette hakikatı müşahede edip yaşamak hali. Ateşin yakıcı olduğunu bütün hislerimizle yakından duyup yaşadığımız gibi. (Bak: Yakîn)
HAKKÂKÎ: Mühür ve saire kazıma, hakkâklık.
HALAKÎ: Paçavracı.
HALAKİM: (Hulkum. C.) İnsan ve hayvanlarda boğazlar.
HAREKET-İ MÜSTAKİME: Fiz: Doğru bir çizgi üzerinde olan hareket.
HATT-I MÜSTAKİM: f. Doğru çizgi. * Doğru yol. Doğruluk üzere olan şey.
HAVAKÎN: (Hâkan. C.) Hükümdarlar, hakanlar, padişahlar, başbuğlar.
HEBRAKÎ: Demirci. * Yabani öküz.
HEYAKİL: Heykeller.
HEYÂKİL-İ KADÎME: Eski heykeller.
HEY'ET-İ HÂKİME: Hâkimler hey'eti.
HİLAF-I HAKİKAT: Hakikata muhalif. Gerçeğe ve hakikata zıt.
HUMAKÎ: (Ahmak. C.) Ahmaklar, salaklar.
HUYUT-İ RAKÎKA: İnce iplikler.
HUZAKİYY: Lisanı fasih, konuşması açık olan kimse. * Eşek sıpası.
HÜKEMÂ-İ İŞRAKİYYUN: İşrakiyye mesleğindeki feylesoflar. (Bak: İşrâkiyyun)
HÜKÛMET-İ GAYR-İ MÜSTAKİLLE: İstiklâliyet ve hâkimiyet haklarını tamamen haiz olmayıp, diğer bir devletin boyunduruğu altında bulunan hükûmet.
HÜKÛMET-İ MÜSTAKİLLE: İstiklâliyet ve hâkimiyet ve haklarını tamâmen hâiz olan hükümet.
HÜSN-Ü ÂKİBET: İyi netice.
HÜVE-L BAKÎ: Bâkî ancak O'dur. Allah (C.C.)
İBBÂN-ÜL FÂKİHE: Meyva mevsimi.
İCARE-İ GAYR-İ MÜN'AKİDE: İn'ikad şartlarını tamamen veya kısmen câmi' olmayan icaredir ki, buna "İcare-i batıla" da denir.
İCARE-İ MÜN'AKİDE: Bey'ide olduğu gibi in'ikad şartlarını tamamen câmi' olan icaredir.
İCTİMA-İ SÂKİNEYN: İki sessiz harfin yanyana bulunması. * Ast: İki gezegenin yan yana gelmesi.
İDRAK-İ DAKİK: İnce idrak.
İGRAKİYYAT: Aşırı büyültmelerle ve mübâlâğalarla söylenen sözler.
İHTİLAKIYYAT: Yalanlar, aslı olmayan sözler. Uydurma sözler.
İKMAL-İ NEVAKIS: Eksiklikleri tamamlamak.
İKRAH-I NÂKIS: Huk: Dayak ve hapis gibi keder ve elemi gerektiren şeylerden meydana gelen mecburiyet.
İKTİRAN-I KEVAKİB: Ast: İki gezegenin zâhiren birbirine yakın bir mevziye gelmeleri veya aynı burçta bulunmaları.
İLTİMA-İ KEVAKİB: Yıldızların parıldaması.
İLTİSAKÎ: İltisakla alâkalı. * Yapışan, birleşen. Kavuşan, bitişen.
İMAM-I ALİ NAKİ: (Hi: 212-254) Eimme-i İsnâ Aşer'den onuncu zât olup, manevi büyük nüfuz ve takva sahibi, ehl-i kemal bir zâttır. Ali İbn-i Muhammed Hâdi diye de bilinir. (R.A.)
İMAM-I BEYHAKÎ: (Bak: Beyhaki)
İMAM-I MUHAMMED BÂKIR: (Hi: 75-117) Hz. İmam Zeynelâbidin'in oğlu, Hz. İmam-ı Hüseyin'in torundur. Hz. İmam-ı Ca'fer-i Sadık'ın babasıdır. On iki imamın beşincisidir. Büyük bir âlim ve en meşhur velilerdendir (K.S)
İMSAKİYE: Ramazanda imsak vakitlerini gösteren cetvel.
İMTİNA-İ HAKİKİ: Bir şeyin mümkün olmamasının aklen zaruri olması. (Meselâ: Bir kimse kendinden yaş bakımından büyük olan başka bir kimse hakkında: "Bu benim oğlumdur" diye iddia etse, dâvâsı dinlenmez. Çünkü, kendinden yaşça büyük bir adamın, kendisinin neslen oğlu olması aklen muhaldir.)
İNSİYAKÎ: İnsiyak ile alâkalı. İnsiyak, İlâhî sevk ve his ile alâkadar.
İSHAKİYYE KÖŞKÜ: Sadrazam İshak Paşa tarafından Sultan İkinci Bayezid için, Topkapı surları dahilinde yaptırılmış olan köşkün adıdır. Bânisinin ismine nisbetle bu adı almıştır. (O.T.D.S.)
İŞRAKÎ: Bâtıl İşrakiye felsefesine mensub. İşrakiyyunun dalâletten ve şirkten ibaret bâtıl ve hurafe fikirleri.
İŞRAKİYYE: İşrakiyyunların bâtıl ve hurafe mesleği. (Bak: Akl-ı evvel)
İŞRAKİYYUN: İşrakiyye felsefesi ile iştigal eden ve ehl-i şirk olan feylesoflar. (Bak: Akl-ı evvel)
İŞTİRAKÎ: Ortaklığa ait, ortaklıkla alâkalı. * Komünist.
İŞTİRAKİYYE: Komünistlerin bir nazariyesi olan sosyalistlik.
İŞTİRAKİYYUN: Komünist sosyalistler.
İTTİFAKÎ: (İttifakiyye) Birleşmeye, sözleşmeye, ittifaka veya uyuşmaya ait. Tesadüfle, rastgele.
İTTİFAKİYYAT: Tesadüfle olan şeyler.
ILAKIYE: Aşikârelik, açıklık, meydanda oluş.
IRAKÎ: (Irâkiyye) Irak halkından, Iraklı. * Irak'a ait.
KAAKI': Birbiri ardınca meydana gelen gök gürlemesi.
KABL-ET TELAKİ: Buluşmazdan önce.
KAMAKIM: (Kumkuma. C.) İçlerine mürekkep, zemzem gibi şeyler konulan yuvarlak testiler.
KÂR-I AKIL: Aklın kabul edeceği iş. Akıllıca iş.
KARHA-İ ÂKİLE: Tıb: Etrâfını yiyip, genişleyerek büyüyen yara.
KAVAKİZ: (Kakuze. C.) Boş maşrapalar.
KAZİYE-İ YAKÎNİYYE: Man: Yakîni ifade eden kaziyyeye denir. Ya bedihiyye veya nazariyye olur.
KESRE-İ SAKİLE: "I" diye okunan kesre.
KEVAKİB: (Kevkeb. C.) Yıldızlar.
KEVAKİB-ŞİNÂS: f. Müneccim.
KIYAS-I AKÎM: Man: Neticesiz veya doğru netice vermeyen kıyas.
KIYMET-İ HAKİKİYE: Hakiki ve gerçek değer.
KİRPİK-İ AKIL: Mc: Akıl gözünün kirpiği. Aklın, hakikatleri anlamasına engel olan şey.(Meşhurdur ki: Îdin hilâline bakardı cemaat-i kesire. Kimse bir şey görmedi.Zevâli bir ihtiyar yemin etti ki; "Gördüm". Hâlbuki gördüğü kirpiğinin takavvüs etmiş beyaz bir kılı idi.O kıl oldu onun hilâli. O mukavves kıl nerede? Hilâl olmuş kamer nerede? Ger anladın şu remzi:Zerrattaki harekât, kirpik-i aklın olmuş birer kıl-ı zulmettar, kör etmiş maddi gözü.Teşkil-i cümle envâ fâilini göremez, düşer başına dalâl.O hareket nerede? Nazzam-ı kevn nerede? Onu ona vehm etmek muhal-ender muhal. S.)
KUBAKIB: Acele eden kimse, aceleci.* Bir yıldan sonra olan yıl.
KULAKIL: İhlâs ve Muavvezeteyn sureleri.
KURAKIR: Güzel sesli kimse.
KUR'AN-I HAKÎM: Hakim olan Kur'an-ı Kerim. Hakim: Hikmetli, hikmet sâhibi, yahut çok hâkim ve muhkem mânalarına gelir.
KUSAKIS: Çok acı olan sarmısak.
KUVVE-İ ZÂKİRE: Hafıza. Ezberleme kuvveti. Ezber edici kuvvet.
KUZAKIZ: Yırtıcı ve paralayıcı yavuz arslan.
KÜFR-İ NİFAKÎ: Dil ile imanı ikrar edip kalb ile itikad etmemektir.
KEVAKİB-ŞİNÂS: f. Müneccim.
LAAHLÂKÎ: Ahlâk dışı. Terbiye hârici.
LÂKIH: (C: Levâkıh) Ağaca su yürüten rüzgâr. * Yağmur yağdıran rüzgâr. * Karnında yavrusu olan hamile deve.
LÂKIS: Kötüleyici ve ayıplayıcı kimse.
LAKÎ: (Lâkıy) İtibarsız ve değersiz, zelil kimse. * Önemsiz ve kıymetsiz şey.
LAKÎM: Yontulmuş veya yonulmuş.
LÂKİN: Amma. Fakat. Ancak. şu kadar var ki.
LÂKİNNE: İstidrak edatıdır. İdrak istemek, anlamak istemek edatıdır ve bulunduğu kelimede bir şeyin anlamak istendiğini bildirir. Evvelki sözden neş'et eden bir tevehhümü kaldırmak için kullanılır. (Bak: İnne)
LAKÎT(A): Yerden kaldırıp alınmış ve sahipsiz kalmış bir şey. Sokakta bulunan mal, para. * Sokağa atılmış yeni doğmuş çocuk. (Bak: Lukata) * Üzerine ansızın gelinen kuyu.
LÂKİŞE: Tutmaç aşı.
LAKLAKIYYAT: (Laklaka. C.) Faydasız, boş lâkırdılar; mânâsız sözler.
LÂM-UL ÂKIBET: Neticeyi, âkibeti bildiren lâm.
LEYLAKÎ: f. Leylak renginde olan. Mor renk.
MÂ-İ RÂKİD: Durgun su.
MAAKID: (Ma'kad. C.) Ma'kadlar, akdedilecek yerler. Toplantı yerleri. * Düğümler. Düğüm yerleri veya noktaları.
MAAKIL: (Ma'kıl, Ma'kale ve Ma'kule. C.) Sığınacak yerler. * Kan pahaları.
MAAKIM: (Ma'kım. C.) Eklemler, eklemeler.
MABAKİ: Geri kalan, kalan, artan.
MA'BUD-U HAKİKÎ: Hakiki ma'bud olan Cenab-ı Hak (C.C.)
MAHAKİM: Mahkemeler.
MAHAKİM-İ ADLİYE: Adliye mahkemeleri.
MAHAKİM-İ ASKERİYE: Askerî mahkemeler.
MAHAKİM-İ ŞER'İYE: şer'î mahkemeler. şeriat mahkemeleri.
MAKIT: Dar yer.
MAKİ: Coğ: Çalı ve küçük ağaçlarla kaplı arazi.
MAKİD: Kesilmeyen ve daimi olan.
MAKÎL: Öğle uykusuna yatılacak yer. Kaylule yeri. Rahat edecek yer. Kuşluk uykusu.
MAKİNİST: Makine ustası. Makineyi çalıştırmakla vazifeli kişi.
MAKİR: Hile yapan. Mekreden.
MAKİS: (Mâkise) Durup dinlenen, duraklayıp eğlenen.
MAKÎS: (Kıyas. dan) Kıyas edilebilen. Benzetilebilen.
MAKİS: Öşür ve vergi toplayan kimse.
MAKÎT: Buğz edilmiş. Mebğuz. Nefret edilmiş, sevilmemiş, menfur.
MAKİYAN: f. Tavuk.
MASTAKİ: Sakız.
MEAKİL: (Me'kele. C.) Yenilecek şeyler. Yemekler. Erzâk.
MEHAKİM: (Bak: Mahâkim)
MEHMED AKİF: (1873-1936) Şiir ve manzumeyi sırf İslâmiyete hizmet için yazdı. İlk Türkiye Büyük Millet Meclisinde İstiklâl Marşı manzumesi kabul edilerek milletin mâneviyatına büyük faydalar sağladı. Çanakkale Şehidlerine hitaben yazdığı manzumesi de aynı mahiyettedir. Bu İslâm mücahidinin şiirleri Safahât isimli yedi kısımdan ibâret bir kitabda toplanmıştır. (R. Aleyh)
ME'MUN-ÜL ÂKİBE: Akibetinden emin. Sonu emin, korkusuz.
MENAKIB: (Menkıbe. C.) Menkıbeler. Hayat hikâyeleri.
MENAKİB: (Menkeb. C.) Yollar. * Omuzlar.
MENAKÎR: (Minkar. C.) Minkarlar, gagalar. Yırtıcı kuşların gagaları. Taşçı kalemleri.
MENAKİR: (Münker. C.) Günah ve kötü şeyler.
MERAKIM: (Mirkam. C.) Kalemler. Yazma işinde kullanılan âletler.
MERAKÎ: Vesvese ve kuruntu içinde bulunan kimse. * (Mirkat. C.) Merdivenler, basamaklar.
MERAKİB: (Merâkibe) (Araba, at, kayık, vapur gibi) binecek vasıtalar. Merkebler.
MERAKİB-İ BAHRİYE: Vapur, gemi, tekne, kayık vs. gibi deniz nakil vâsıtaları.
MERAKİB-İ BERRİYE: Araba, otomobil, kamyon, at vs. gibi kara nakil vasıtaları.
MERAKİD: (Merkad. C.) Merkadlar, kabirler, mezarlar.
MERAKİZ: Merkezler. Karargâhlar. Karar yerleri.
MESAKIB: (Miskab C.) Delme âletleri, matkablar.
MESAKIL: (Mıskal. C.) Cilâlayan veya parlatan âletler.
MESAKIT: (Maskat ve Maskıt. C.) Bir şeyin düştüğü yerler. * İnsanın doğduğu yerler.
MESAKÎL: (Miskal. C.) Miskaller, 1,43 dirhemlik ağırlık ölçüleri.
MESAKİN: Meskenler. Oturacak yerler.
MESAKÎN: (Miskin. C.) Ziyadesiyle fakir olanlar. Miskinler. Uyuşuklar. Zavallı, fakir kimseler. * Oturanlar.
MEŞAKİ: (Mişkât. C.) İçerisine lâmba, kandil gibi şeyler koymak üzere duvarda yapılan küçük hücreler, oyuklar.
MEVAKIF: Durulacak yerler. Vakıflar. Durak yerleri.
MEVAKIT: (Mevkıt. C.) Evvelden belirtilmiş olan vakitler.
MEVAKİ': Mevkiler. Duracak yerler.
MEVAKİ-İ BAÎDE: Uzak mevkiler.
MEVAKİ-İ HARBİYE: Muhârebe mevkileri. Savaş yerleri.
MEVAKİ-İ MÜHİMME: Önemli mevkiler. Ehemmiyetli yerler.
MEVAKİB: (Mevkib. C.) Cemaatler, kalabalıklar, güruhlar, topluluklar.
MEVAKİN: (Mevkin. C.) Kuş yuvaları.
MEVAKİT: (Mikat. C.) Hacıların ihrâma girdikleri yerler. * Bir iş için tâyin edilen vakitler.
MISDAKIYYÂT: Mısdak ilmi.
MİÂ-İ RAKİK: İncebağırsak.
MİHRAKÎ: Mihrak noktasına âit.
MİLLET-İ HÂKİME: Hâkim millet.
MUAHEDE-İ İTTİFAKİYYE: Bir savaş çıktığında birbirlerini desteklemek üzere iki veya daha fazla devletler arasında yapılan andlaşma.
MUAKIB: Cezalandıran. * Takibeden.
MUAKİD: Birbiriyle akid yapan, sözleşen.
MUCİD-İ HAKİKÎ: İcad etme iktidarının yegâne sahibi mânasında olarak (Allah) hakkında kullanılır.
MUĞLAKİYYET: Muğlak olma hali. Anlaşılmazlık.
MUHAKÎ: Benzeyen, benzer olan.
MURAKIB: Murakabe eden. Teftiş ve kontrol eden kimse. * Hıfzeden. * Allah'a (C.C.) bağlanmış olan.
MUTLAKIYYET: Şartsız ve kayıtsız olarak bir hükümdarın emri ile bir hükümet, devlet veya bir topluluğun idare usulü.
MUTLAKIYYET-İ İDARE: Bir kişinin arzu ve isteklerine bağlı olan idare sistemi.
MUVAFFAKİYET: (C: Muvaffakiyât) (Vefk. den) Allah'ın yardımıyla başarı gösterme. * Ele geçirme, başarma.
MÜCERREBÂT-I YAKÎNİYYE: İyice edinilmiş tecrübeler.
MÜDEBBİR-İ HAKÎM: Hikmetle tedbir eden. Her işini çok hikmet ve tedbirle yapan. Cenab-ı Hak.(Evet, hiçten birden hârika bir gürültü ile cevvi konuşturmak ve fevkalâde bir nur ve nar ile zulmetli cevvi ışıkla doldurmak ve dağvâri, pamukmisâl ve dolu ve kar ve su tulumbası hükmünde olan bulutları ateşlendirmek gibi hikmetli ve garâbetli vaziyetlerle baş aşağı, gafil insanın başına tokmak gibi vuruyor. "Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen faal ve kudretli bir zâtın hârika işlerine bak. Sen başıboş olmadığın gibi bu hâdiseler de başı boş olamazlar, her birisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir-i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar" diye ihtar ediyorlar. Ş.)
MÜLAKÎ: Buluşan. Yüz yüze gelen. Görüşen. Kavuşan.
MÜN'AKID: İn'ikad eden, bağlanan, bağlanmış, düğümlenmiş. * Teşkil olunmuş, resmi olarak iki taraf arasında kabul olunmuş. Kurulan, ictima eden.
MÜNAKIZ: Birbirini tutmayan, zıt olan, nakzeden. * Başka kelâmın mânasına muhalif olan.
MÜN'AKİS: Akseden, geri dönmüş, bir yere çarpıp geri gelen.
MÜN'İM-İ HAKİKÎ: Bütün nimetleri yaratan ve veren Allah (C.C.)
MÜNKİR-İ HAKİKAT: Hakkı, hakikatı inkâr eden. * İmansız.
MÜNSAKİB: Delinen. İnsikab eden.
MÜNTAKIS: Eksilen, azalan.
MÜNTAKIŞ: İşleme ile süslenmiş.
MÜNTAKIZ: (Nakz. dan) Bozulan, nakzedilen.
MÜNTAKİL: (Nakl. den) intikal eden, geçen. Bir yerden bir yere göç etmiş, taşınmış olan. * Miras kalmış. * Karine ile sözün gelişinden anlayan.
MÜNTAKİM: (Nakm. dan) İntikam alan, öç alan, suçluya cezasını veren.
MÜNTAKİMÂNE: f. Cezalandırırcasına, öç alırcasına.
MÜRTAKİ: İlerliyen, terakki eden. Yükselen, yukarı çıkan.
MÜSTAKIRR: (Karâr. dan) İstikrar bulmuş, yerleşmiş, sâbit.
MÜSTAKISS: Kısas istiyen.
MÜSTAKÎL: Pazarlığın bozulmasını isteyen.
MÜSTAKİLL: Kendini idare edebilen. Başlıbaşına. Bağımsız.
MÜSTAKİLLEN: (Kıllet. den) Yalnız, ancak. * Başlı başına olarak, kendi başına, bağımsız olarak.
MÜSTAKİM: (Kıyam. dan) Doğru, istikametli. * Eğri olmayan, düz, dik. * Hilesiz, temiz.
MÜSTAKİMÂNE: f. Doğrulukla, namuslulukla, adâlet dâiresinde.
MÜSTEDREK-İ HÂKİM: (Bak: Hâkim Ebu Abdullah)
MÜSTETBEAT-ÜT TERAKİB: Sözdeki birbirine bağlı, işaretli mânalar.
MÜŞAKİL: Diğerine uygun olan, şeklini benzeten, şekilce benzeyen.
MÜTEAKIB: Sıra ile, birbiri arkasından gelen.
MÜTEAKIBEN: Arka arkaya, ardı sıra, peşinden. Sonra.
MÜTEAKID: (Akd. dan) Anlaşma yapan iki kişiden her biri.
MÜTEAKIDEYN: Alıcı ile satıcı.
MÜTEAKİB: (Bak: Müteakıb)
MÜTEAKİS: Tersine dönmüş. Birbirine zıd.
MÜTEBAKİ: Geri kalan, artan, fazlası. Arta kalan.
MÜTEBAKİ: Ağlar gibi görünen.
MÜTELAKİ: (Lika. dan) Telâki eden. Kavuşmuş, ulaşmış. Kavuşan.
MÜTELAKİM: Birbirine yumruk atan, telâküm eden.
MÜTENAKIS: Noksanlaşan, azalan, miktarı azalmış olan.
MÜTENAKIZ: Birbirine uymayan, birbirine zıt olan, birbirini bozup nakzeden, birbirini bozup nakzeder olan. İkinci söylediği sözü, birinci söylediği söze zıt olup uymayan.
MÜTENAKİH: Nikâhlanan.
MÜTENAKİR: Bilmezlikten gelen, bilmez görünen.
MÜTERAKİB: (Rükub. dan) Kiremit gibi birbiri üstüne binmiş olan.
MÜTERAKİM: Teraküm etmiş, birikmiş, yığılmış.
MÜTESAKIL: Üşenip ağırlaşan. * Muhârebeye girmeye teşvik edilmiş iken oyalanıp kalan.
MÜTESAKIT: Birbiri ardınca dökülüp düşen.
MÜTEŞAKİ: Birbirlerine hallerinden şikâyet edenlerin beheri.
MÜTEŞAKİL: Şekli birbirine benzeyenlerden herbiri, bir şekilde olan. * Bir aruz vezninin ismi.
MÜTEŞAKİS: (Şeks. den) Birbiriyle ihtilaf ve kötü muaşeret eden şahıs. Birbiriyle iyi geçinemeyen. Katı huylu.
MÜTEVAKİL: Birbirini vekil eden.
MÜTTAKİ: Ehl-i takva. İttika eden. Haramdan ve günahtan çekinen, kendisini Allah'ın (C.C.) sevmediği fena şeylerdan koruyan. (Bak: İttika - Amel-i sâlih)
MÜTTAKÎN: (Mütaki. C.) Takvalılar. Müttakiler.
MÜVAKİL: Yapmadığı bir işi, başka bir kimseye yaptıran.
MAHAKİM-İ ŞER'İYE: Şer'î mahkemeler. Şeriat mahkemeleri.
NAKİ': Tâze. * Şifâlı devâ.
NAKIBE: (C.: Nukab) Kişinin yan tarafında çıkan çıban.
NAKID: Bir şeyin iyisini kötüsünden veya bozuğundan ayıran. * Tenkidci, ayarcı. Paranın kalbını anlayan. * Dinar, dirhem.
NAKIF: Kırıcı, kıran. * Bakan, nâzır.
NAKIH: (C.: Nukuh) Tam olarak iyileşip hastalıktan kurtulmayan.
NAKIL: İleten, taşıyan, aktaran, nakleden. * Tercüme eden. * İşittiğini anlatan.
NAKIL-I AHBAR: Haberler nakleden.
NAKILE: Nakleden. * Cereyan geçiren.
NAKILMECLİS: Söz taşıyan. Dedikoduculuk yapan. Gammaz.
NAKIR: Nişana isabet eden ok.
NAKIS: Noksan, eksik. Tamam olmayan. Gr: Yalnız son harfi harf-i illet olan kelime $ gibi. * Mat: Eksi. Negatif. (Bak: Kâmil)
NAKIS-UL İYAR: Ayarı bozuk.
NAKIS: Ekşi şarap.
NAKISAT: (Nâkıs. C.) Nâkıslar. Noksanı olanlar. Eksiği bulunanlar.
NAKISAT-ÜL AKL: Aklı kısa. * Mc: Kadın.
NAKIYY: Pak, temiz, nazif.
NAKIZ: (Nakz. dan) Bozan, bozucu.
NAKİ: (Nakiye) Temiz, pâk. * Çok takvalı, temiz insan. * Has undan yapılmış beyaz ekmek.
NAKİ': (C.: Enkia) Kuru üzümü su içinde ıslatarak yapılan şarap. * İçinde hurma ıslatılan havuz. * Suyu çok olan kuyu. * Kandıran, kandırıcı.
NAKİA: (C.: Nekâyi') Seferden gelen kimse için hazırlanan yemek. * Yağma edilen hayvanlardan taksimattan önce boğazladıkları deve ve koyun. * Damat için hazırlanan yemek. * Ziyafet.
NAKİB: Vekil. Bir kavim veya kabilenin reisi veya vekili. Halkın hayırlısı. * En eski derviş veya dede. * Müfettiş.
NAKİBE: Akıl. Nefs. * İnsan ruhu.
NAKİD: (Bak: Nakd)
NAKİH: (Nekahet. den) Hastalıktan yeni kurtulmuş olup henüz zayıf olan kimse.
NAKİHE: Nikâhlı kadın eş.
NAKİK: Kurbağa, akrep ve tavuk sesleri.
NAKİL: Vazgeçen, cayan, dönen. * Çekinen, kaçınan.
NAKİL: Nakleden, işittiğini anlatan.
NAKİL: Yol, tarik. * Bir yürüme çeşidi.
NAKİLE: (C.: Nekâyil) Ayakkabıya yapılan yama.
NAKİME: Asıl, cevher. Kendi, nefis. * Nefsi mübarek olan.
NAKİR: Bir insanın hem cins ve aslı. * Gayet fakir. * Bir nevi kara sinek. * Ağzı dar olan küçük kab. * Hurma çekirdeğinin arkasındaki beyaz çukur. * Kıymetsiz şey.
NAKİR: Gadaplı, kızgın.
NAKİS: Bayağı, alçak. * Başını daima öne eğen adam.
NAKİS: (Noksan. dan) Eksik. Tamam olmayan.
NAKİS: Bozan, çözen, üzen veya dağıtan. * Rücu eden. Dönen.
NAKİSE: Kusur, ayıb, eksiklik, kabahat, noksanlık. * Gıybet.
NAKİSEDÂR: f. Eksiği bulunan. Kusuru olan. Kusurlu.
NAKİŞ: Parça parça ve dağınık olan eşyaların bir yerde veya bir çuval içinde toplanması. * Benzer, misil.
NAKİT: Dişi keklik.
NAKİZ(E): (Nakz. dan) Zıt, karşı. Birbirine karşı, zıt olan şey veya iş. * Man: Bir şeyin, bir kaziyenin hükmüne, mânasına muhalif olan veya ondan başka kaziye. Bir şeyi ref'eden şey. (Meselâ: "Her insan hayvandır. Bazı insan hayvan değildir." kaziyeleri birbirinin nakizidir. Nakiz ile zıd beyninde fark vardır. Nakizeyn; ne cem' olurlar, ne de ma'dum. Zıddeyn; cem' olmazlar, ikisi de bir arada olmazlar, ma'dum olurlar. * Eyer ve semerden çıkan ses.
NAKİZA: Dağ içindeki yol.
NAKİZEYN: Karşılıklı iki zıt şey.
NÂ-PÂKÎ: f. Pislik, murdarlık.
NECM-İ SÂKIB: Karanlığı delerek geçen parlak yıldız.
NEMNAKÎ: f. Nemlilik, ıslaklık, yaşlık, rutubet.
NEVAKIS: (Noksan. C.) Eksiklikler, noksanlar.
NEVAKIS: (Nâkis. C.) Başlarını devamlı olarak önlerine eğen adamlar.
NEVAKİS: (Nakus. C.) Çanlar. İbadet vakitlerinde kiliselerde çalınan çanlar.
NİFAKÎ: Nifakla alâkalı.
Nİ'ME-R RAKİB: Ne iyi gözetici, koruyucu.
NOKTA-İ MİHRAKİYE: Yanma noktası. Odak noktası. * Çok Esmâ-i İlâhiyyenin tecellisinin toplandığı nokta.
NOKTA-İ TELÂKİ: Karşılaşma noktası. Uygun ve karşılıklı nokta. Buluşma noktası, yeri. * Münâsebet. Uygunluk.
NÜCUM-U SÂKIBE: Işığıyla karanlığı delip geçen yıldızlar.
PAKİ: f. Temizlik, paklık. * Ustura.
PAKİZE: f. Temiz, pak. Lekesiz. Hâlis, saf, katıksız.
RAKIB: Gözeten, bekleyen.
RAKIDE: Mertek adı verilen uzun ince ağaç.
RAKIM: Bir yerin deniz seviyesinden yükseklik derecesi. Kod. * Rakam yazan. Çizen. Tahrir eden, yazan.
RAKIM: Belâ, musibet. Zahmet. Dâhiye.
RAKİ': Rüku' eden. Huzur-u İlâhîde eğilen.
RAKİAN: Rüku' ederek, huzur-u İlâhîde eğilerek. Rüku' etmek suretiyle.
RAKİANE: f. Rüku' eder gibi. Eğilerek.
RAKİ': Ahmak kimse. * Gökyüzü.
RAKİB: (Rekabet. den) Daima görüp kontrol eden, gözeten. * Bekçi. * Herhangi bir işte birbirinden üstün olmaya çalışanlardan her biri. Rekabet edenlerin beheri. * Esma-i Hüsna'dandır.
RAKİB: Binen. Binici. * Herhangi bir nakil vasıtasına binmiş olan.
RAKİBAN: (Rakib. C.) f. Rakibler. Birbirleriyle yarışanlar. * Bekçiler.
RAKİBEN: Binmiş olarak, binerek.
RAKİD(E): Hareketsiz, durgun.
RAKİK(A): (Rikkat. den) Yufka yürekli, ince merhamet ve şefkat sahibi olan. * Köle, câriye.
RAKİK-ÜL KALB: Yufka kalbli, çok merhametli, ince duygulu.
RAKİK Ü NİZÂR: İnce ve zayıf.
RAKİM: Yazılmış nesne. Yazı yazılacak levha. * Ashab-ı Kehf'in mağarasının bulunduğu dağ; veya bazılarınca mağaranın bulunduğu dere; veya Ashab-ı Kehf'in başka bir ismi. * Ashab-ı Kehf'in isim ve kıssalarının yazılı bulunduğu kitabe.
RAKİME: Yazılmış kâğıt. Mektub.
RAKİS: Yol gösteren, kılavuz. * Harman yerinde harmanı döğerken öküzün dönmesi.
RAZIK-I HAKİKİ: Hakiki rızık veren. Hiç bir vasıtaya ihtiyacı olmadan en güzel nimetleri yaratan ve bütün rızıkları ancak kendisi veren Allah (C.C.)
REDD-İ HÂKİM: Taraf tutan hâkimi kabul etmeyip reddetmek.
REVAKİD: (Râkid. C.) Durgun olanlar.
REZZAKİYET: Her mahluka münasib rızkını verici olmak.
RUSTAKÎ: Köylü.
SAKIA: (C.: Savâkı) Yıldırım.
SAKIB: Parlak. * Bir yandan bir yana delip geçen.
SAKIT: Düşen, düşük. Kıymetsiz, sukut eden. Ölü olarak düşmüş çocuk.
SAKIYE: (C.: Sevâki) Su arkı, su dolabı.
SAKIYY: (C.: Eskiye, Sakiyye) İri taneli yağmurlu bulut. * Hurma ağacı.
SAKİ: (Saky. dan) Sulayan, içecek su veren, sucu. * Kadeh sunan. İçki sunan.SAKİ' : Kırağı, şebnem, çiğ.
SAKİB: (Sâkibe) Dökülen.
SAKİF: Nüfuz eden, sözünü dinletip geçiren.
SAKİL: (Sıklet. den) Ağır, can sıkan, sıkıcı. Çirkin kaba.
SAKİL: Ağır, can sıkıcı. Çirkin. * Gr: Ağır ve kalın okunur harf veya hece.
SAKİL: Cilâ yapan, parlatan.
SAKİM: Hasta, keyifsiz, sağlam olmayan. * Yanlış.
SAKİN: Hareketsiz, kendi hâlinde. Bir yerde oturan. Kararlı. * Gr: Harekesi olmayıp cezimli (sakin okunan) harf.
SAKİNAN: (Sâkin. C.) Bir yerde oturanlar. Sâkinler.
SAKİNÂNE: f. Sâkin olana yakışır şekilde. Sessizce.
SAKİT(E): Susan, ses çıkarmayan.
SAKİTÂNE: f. Ses çıkarmayarak, sessizce.
SANİ'-İ HAKİKÎ: Doğrudan doğruya, hiç bir şeye muhtaç olmadan her şeyin aslını, esasını ve teferruatını yapan, yaratan. Allah (C.C.).
SÂNİ'-İ HAKÎM: Hikmet sâhibi olan yaratıcı. Allah (C.C.)
SAYAKILE: (Saykal. C.) Cilâ yapanlar, cilâcılar. * Cilâ âletleri.
SEKKAKÎ: (Hi: 555-626) Harzem'li olup edebiyat ve kelâm ilminde çok kıymetli ve mühim bir İslâm âlimidir. "Miftâh-ül Ulûm" isminde sarf ve nahivden ve aruz kafiyesinden bahseden eseri vardır. Sadeddin-i Taftazanî bu kitabı şerhetmiştir.
SEMAKİL: "Somak" ve "tadım" denilen ekşi taneler.
SERZAKİR: f. Başta gelen zâkir, zikredenlerin başı. (Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dan kinâye olur.)
SEVAKIB: (Sâkibe. C.) Parlak yıldızlar.
SEVAKIT: (Sâkıta. C.) Düşükler, düşmüşler.
SEVAKÎ: (Sakıye. C.) Su yerleri, sâkiyeler.
SEVAKİN: (Sâkin. C.) Bir yerde oturanlar, sakin olanlar.
SEYR-İ ÂFÂKÎ: Terbiye ve mâneviyatta tekâmül yollarında, hariç âlemden, âfaktan başlamak suretiyle bulunan delillerle tekâmül edip nefsini ıslâh ve imâni ve Kur'âni hakikatlarda terakki etmek usulü.(Tarikatta "seyr-i enfüsi" ve "seyr-i âfâki" tâbirleri altında iki meşreb var.Enfüsi meşrebi; nefisden başlar, hariçten gözünü çeker, kalbe bakar, enaniyeti deler geçer, kalbinden yol açar, hakikatı bulur. Sonra âfâka girer. O vakit âfâkı nurâni görür. Çabuk o seyri bitirir. Enfüsi dairesinde gördüğü hakikatı, büyük bir mikyasta onda da görür. Turuk-u hafiyyenin çoğu bu yol ile gidiyor. Bunun da en mühim esası; enaniyeti kırmak, hevayı terketmek, nefsi öldürmektir.İkinci meşreb; âfaktan başlar, o dâire-i kübranın mezâhirinde cilve-i Esmâ ve Sıfâtı seyredip, sonra dâire-i enfüsiyyeye girer. Küçük bir mikyasta, dâire-i kalbinde o envârı müşahede edip, onda en yakın yolu açar. Kalb, âyine-i Samed olduğunu görür, aradığı maksada vâsıl olur.İşte birinci meşrebde süluk eden insanlar nefs-i emmareyi öldürmeye muvaffak olamazsa, hevâyı terkedip enaniyeti kırmazsa, şükür makamından, fahr makamına düşer; fahirden gurura sukut eder. Eğer muhabbetten gelen bir incizab ve incizabtan gelen bir nevi sekir beraber bulunsa, "şatahat" nâmiyle haddinden çok fazla dâvalar ondan sudur eder. Hem kendi zarar eder, hem başkasının zararına sebeb olur. M.)
SIRAT-I MÜSTAKİM: En doğru yol, İslâmiyet yolu. Hak yolu. Allah'ın râzı olduğu en doğru yol. Peygamberlerin, evliya ve sâlihlerin, sıddıkinlerin gittikleri meslek.(Sırat-ı müstakim, şecâat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülâsasından hasıl olan adl ve adâlete işârettir. Şöyle ki: Tegayyür, inkılâb ve felâketlere ma'ruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdâs edilmiştir. Bu kuvvetlerin birincisi: Menfaatleri cezb ve celb için kuvve-i şeheviye-i behimiye. İkincisi: Zararlı şeyleri def' için kuvve-i sebuiyye-i gadabiyye. Üçüncüsü: Nef' ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.Lâkin insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmiş ise de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan bu kuvvetlerin her birisi, tefrit, vasat, ifrat nâmiyle üç mertebeye ayrılırlar. Meselâ: Kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi, humuddur ki, ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi, fücurdur ki; nâmusları ve ırzları pâyimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki, helâline şehveti var, harama yoktur.İhtar: Kuvve-i şeheviyenin; yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuttur.Ve keza kuvve-i gadabiyyenin tefrit mertebesi, cebanettir ki, korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi, tehevvürdür ki, ne maddî ve ne manevî hiç bir şeyden korkmaz. Bütün istibdatlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattır ki, hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz.Ve keza kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi, gabavettir ki, hiç bir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi, cerbezedir ki, hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya mâlik olur. Vasat mertebesi ise; hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisal eder; bâtılı bâtıl bilir, ictinab eder...Hülâsa : Şu dokuz mertebenin altısı zulümdür, üçü adl ve adalettir. Sırat-ı müstakimden murad, şu üç mertebedir. İ.İ.)
SUMMAKİ: Gayet sert, değerli ve parlak olan bir taş.
SÜKUL (SÂKİL): Evlâdı ölüp yalnız kalan kadın.
ŞAKIZ: Gözü değen kişi. * Gözüne uyku gelmeyen. * Daima güneş tarafına yönelen bir nevi büyük kertenkele.
ŞAKİ: (Şekavet. den) Haydut. Yol kesen. Haylaz. * Her çeşit günahı işleyebilen.
ŞAKİ: Şekavette bulunan.
ŞAKİ: Şikâyet eden. * Ağlayan. * Hiddetli ve şevketli.
ŞÂKİ-İ SİLÂH: Harp âletleri keskin ve hazır olan kimse.
ŞAKİFE: (C.: Şukuf) Su dökülmemiş saksı parçası.
ŞAKİK: İkiye bölünmüş bir şeyin yarısı. * Öz kardeş.
ŞAKİKA: (C.: Şakayık) Yarım baş ağrısı. * Ana - baba bir olan kız kardeş. Öz kız kardeş. * Çatlak, yarık.
ŞAKİL: Yanakla kulak arası. * Âdet. Hilkat.
ŞAKİLE: Yol. Tarik. Meslek. * Yaradılış. Tıynet. Seciye. Mizac. Bir kimsenin yaratılışının temel hususiyeti.
ŞAKİR: Allaha şükreden. Hâlinden memnuniyetini bildiren. (Bak: Şükr)
ŞAKİRÂNE: f. şükrederek. şükretmek suretiyle.
ŞAKİRD: f. Talebe, çırak.
ŞAKİRDÂN: şakirdler, talebeler.
ŞAKİRÎ: (Şakiriyye) Şakird, talebe, tilmiz.
ŞAKİS: Şerik, ortak. * Hisse, nasip.
ŞEKAKIL: Bir Hind ağacının dalları.
ŞEVAKİL: (Şâkile. C.) Tarikler, yollar. Mezhebler, tarikatlar, meslekler. Şâkileler.
ŞAKİRÂNE: f. Şükrederek. Şükretmek suretiyle.
ŞAKİRDÂN: Şakirdler, talebeler.
TAHARRİ-İ HAKİKAT: Hakikatı, doğruyu araştırmak, aramak.
TAKIYYE: Sakınmak. Kendini koruyup çekinmek. * Birinin mensub olduğu mezhebi gizlemesi. * Mümâşât.
TÂKIYYE: Takke.
TÂKIYYE-DUZ: f. Takkeci, takke diken.
TAKİ: Kendini koruyan, saklayan. * Takvalı kimse. Günahtan çekinen.
TEBAKİ: (Bükâ. dan) Ağlar görünme. Yalandan ağlama.
TELAKİ: Kavuşma. Buluşma, birbirine kavuşma.
TELAKİGÂH: f. Buluşma yeri. Kavuşma yeri.
TERAKİB: (Terkib. C.) Terkibler. * Gr: İki veya daha çok kelimeden meydana gelen birleşik kelimeler. Tamlamalar.
TEŞAKİ: (Şekvâ. dan) Birbirinden şikâyet etme. * Dertleşme.
TEVAKİ': (Tevki'. C.) Fermanlar.
TEZAKİR: (Tezkire. C.) Tezkereler.
TİRYAKİ: Afyon kullanmağa alışmış, afyonkeş. * Keyif verici şeyler kullanmağa alışık olan. * Mc: Huysuz, aksi, titiz.
ÜSLUB-U HAKÎM: Edebî san'atlardan biridir. Sorulan bir suale, soranın halini nazara alarak başka bir sual gibi telâkki edip, ona göre cevab vermek demektir. Meselâ : Bazı Ashab Resulüllah'a (A.S.M.) hilâlin ince başlayıp, kalınlaşarak bedr şekline gelip, sonra yine başladığı şekle dönmesinin sebebini sordular. Bunun cevabı onlara lâzım olmadığı için, Kur'ân-ı Kerim o vaziyetin neticesine terettüb eden hikmeti, yani ayın takvimcilik yaptığını söylemiştir. Çünkü bu, soranlar için daha mühim ve anlaşılması daha kolaydır.
VÂKIA': Vuku bulmuş, olmuş, var olan mevcud bir hâdise. * Olan olmuş. * Rüya, düş. * şiddetli hâdise. * Meşakkat, musibet. * Kıyamet. * Cenk, savaş.
VÂKIA SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 56. suresidir. Mekkîdir.
VÂKIÂT: (Vâkıa. C.) Vâkıalar. Baştan geçen hâdiseler.
VÂKIF: Bilen, haber sahibi. Aşina. Bir işten iyi haberi olan. * Vakfeden. * Duran, ayakta duran.
VÂKIF-I AHVAL: Durumdan haberli olan, işlere vâkıf bulunan.
VÂKIF-I ESRAR: Gizli şeyleri, sırları bilen.
VÂKIFANE: f. Bilen kimseye yakışır surette, bilerek. Vâkıf şekilde. Anlamak ve bilmek suretiyle.
VAKIYYE: Dörtyüz dirhemlik tartı.
VÂKİ': Olan, düşen, konan. Mevcud ve var olan. * Geçmiş olan, geçen.
VÂKİ-İ HÂL: Hâlin hakikatı, o işin hakikatı.
VÂKÎ: (Vikaye. den) Saklayan, koruyan, vikaye eden, esirgeyen. * Önleyici tedbir veya ilaç.
VAKÎA: Kıtal. Öldüresiye vuruşmak. * Vak'a.
VÂKİB: Ayak üstüne duran kişi.
VAKÎB: At yürürken karnı içinden işitilen ses.
VAKÎH: Hayâsız, utanmaz, edepsiz.
VAKİN: Oturucu, oturan.
VAKİR: Yuvasına girmiş kuş.
VAKTAKİ: f. Ne vakit ki, o zaman ki, olduğu vakit.
VARAKÎ: Yaprakla ilgili. * Yaprak biçiminde.
VELEDİYET AKİDESİ: Hristiyanlıkta bir bâtıl akide. (Bak: Teslis)(İslâmiyet, tevhid-i hakiki dinidir ki; vasıtaları, esbabları ıskat ediyor. Enaniyeti kırıyor, ubudiyet-i hâlisa te'sis ediyor. Nefsin rububiyetinden tut, tâ her nevi rububiyet-i bâtılayı kat'ediyor, reddediyor. Bu sır içindir ki; havastan bir büyük insan tam dindar olsa enâniyeti terketmeye mecbur olur. Enaniyeti terketmiyen, salâbet-i diniyeyi ve kısmen de dinini terkeder.Şimdiki Hristiyanlık dini ise; "Velediyet Akidesi"ni kabul ettiği için, vesait ve esbaba te'sir-i hakiki verir. Din nâmına enaniyeti kırmaz; belki Hazret-i İsâ Aleyhisselâm'ın bir mukaddes vekili diye, o enaniyete bir kudsiyet verir. Onun için, dünyaca en büyük makam işgal eden Hristiyan havasları, tam dindar olabilirler. Hattâ Amerika'nın esbak Reis-i Cumhuru Wilson ve İngiliz esbak Reis-i Vükelâsı Loid George gibi çoklar var ki, mutaassıb birer papaz hükmünde dindar oldular. Müslümanlarda ise, öyle makamlara girenler, nâdiren tam dindar ve salâbetli kalırlar. Çünki, gururu ve enaniyeti bırakamıyorlar. Takvâ-yı hakiki ise, gurur ve enaniyetle içtima edemiyor. M.)
VERAKÎ: (Verka. C.) Güvercinler.
YAKIK: Katı nesne.
YAKITÎ (YAKUTÎ): Kırmızı üzüm.
YAKIZ: (C.: Eykâz) Uyanık.
YAKÎN: Şüphesiz, sağlam ve kat'i olarak bilmek.(Yakîn: Ma'rifet ve dirayetin ve emsalinin fevkinde olan ilmin sıfatıdır. İlm-i yakîn denir, ma'rifet-i yakîn denilmez. Ayn-el yakîn: (kelimenin merfu hali ayn-ul yakîndir.) Göz ile görür derecede veya görerek, müşahede ederek bilmek. Meselâ; uzakta bir duman görüyoruz. Orada ateşin varlığını ilmen biliyoruz, demektir. Bu bilme derecesine ilm-el yakîn deniyor. Ateşe yaklaşıp, gözümüzle görürsek, ona ayn-el yakîn bilmek deniyor. Daha da ilerliyerek bütün hislerimizle ateşin varlığını anladık ise; ateşin yakması ve sâir sıfatlarını da bildik ise, bu nevi'den olan ilmimizin derecesine de hakk-al yakîn deniyor. (Hakkalyakîn: Abdin sıfatları, Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarında fâni olup, kendisi onunla ilmen ve şuhuden ve hâlen beka bulmaktadır. Ö. Nasuhi)
YAKÎNEN: Hiç şübhesiz olarak, kat'i surette.
YAKÎNÎ: Şüphe edilmeyecek ilmî halde, hiç şeksiz bilinmeğe dair.
YAKÎNİYYÂT: Yakînî bir surette bilinenler.
YEAKİB: (Ya'kub. C.) Erkek keklikler.
YEVM-ÜT TELÂKİ: Kıyamet günü. Ruz-u mahşer.
ZÂBITA-İ AHLÂKIYE: Ahlâk zâbıtası.
ZAKINE: (C.: Zevâkın) Enek çukuru.
ZAKİ: (Zâkiyye) Saf ve temiz kimse. Hareket ve davranışları düzgün olan kişi.
ZAKİ: Güzel kokulu, keskin kokulu.
ZÂKİR: Zikreden, zikredici. * Hafızası kuvvetli. * İlâhiler okuyan. Çok çok duâ ve Esmâ-i İlâhiyeyi okuyan. * Tekrar eden.
ZÂKİRÛN (ZÂKİRÎN): Zikredenler.
ZÂKİRE: Andıran, hatırlatan, hatıra getiren şey.
ZAMME-İ MAKBUZE-İ SAKİLE: (U) sesini veren zamme.
ZAMME-İ MEBSUTA-İ SAKİLE: (O) sesini veren zamme.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
AKIL : (Bak: Akl)
AKA : İran Türkleri "ağa" yerine kullanırlar.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...