Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
AKA: İran Türkleri "ağa" yerine kullanırlar.
AKAB: Topuk. Ökçe.
Bir şeyin hemen arkası.
Bir şeyin gerisinde olan zaman veya mekan.
AKABE: (C.: Akabât) Bâdire. Sarp ve çıkılması müşkül yokuş.
Tehlikeli geçit. Dar ve iki tarafı pusu yeri olan boğaz.
Muhatara, tehlike.
Hastalığın veya başka bir halin en tehlikeli ve korkulur süresi.
Kızıldenizin kuzey ucunda, Süveyş'in doğu tarafında bulunan dar bir körfezin ismi.
AKABE BİATI: Nübüvvetin 11. senesinde Mekke'nin haricindeki Akabe denilen yerde Medine ahalisinden bir cemaatın, Hz. Peygamber'le (A.S.M.) gürüşüp konuşarak İslâm'ı kabul ve tasdik ettikleri biat hâdisesi.
AKAB-GİR: f. Peşe düşen, kovalıyan.
AKABİNDE: Arkasından, hemen arkadan. Hemen ardından.
AKAB-REV: f. Arkadan gelen. Peşe düşmüş, arkaya takılmış.
AKADEMİ: yun. Yüksek mekteb.
Âlimler, edebiyatçılar heyeti.
Eflatun'un vaktiyle talebesine ders verdiği yer.
Çıplak modelden yapılan insan resmi.
Belli bir ilmin gelişme ve ilerlemesini te'min maksadı ile müşterek tetebbularda veya serbest tedrisatta bulunan salâhiyetli kimseler topluluğu. (Huk. L.)
AKAĞA: Osmanlı saraylarında hizmet gören beyaz hadımağası.
AKAİD: (Akide. C.) Akideler. İtikad olunan hakikatlar. İtikada dâir kaziye ve hükümler, esaslar.(Akaidî ve imanî hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah'ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle vicdanî ve aklî olan imani hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve te'sirleri zayıf kalır. Bu hale, Alem-i İslâmın hâl-i hazırdaki vaziyeti şahittir. İ.İ)
AKAİD-İ DİNİYE: Dini akideler. İmâni esaslar.(Ben tahmin ediyorum ki: Eğer şeyh Abdulkadir-i Geylâni (R.A.) ve Şah-ı Nakşibend (R.A.) ve İmâm-ı Rabbâni (R.A.) gibi zâtlar bu zamanda olsa idiler; bütün himmetlerini hakaik-ı imâniyyenin ve akaid-i İslâmiyyenin takviyesine sarfedeceklerdi. Çünkü, saadet-i ebediyyenin medârı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyyeye sebebiyet verir. M.)
AKAK: (C.: Akâık ) Saksağan kuşu.
AKAK: Sıcak çok olmak.
AKAKİR: (Akkar. C.) Tıb: İlaç yerine kullanılan nebâtî kökler.
AKALA: Bir çeşit pamuk.
AKALİD: Yoğurt.
AKALİM: (Ekalim) (İklim. C.) İklimler.
Dünyanın kıt'a ve memleketleri.
AKALİT: Yoğurt.
AKALL: (Ekall) Daha az. En az.
AKALL-İ KALİL: En az. Azın azı.
AKALLİYET: (Ekalliyet) Azlık. Azınlık.
Bir ülkede hâkim unsurların haricinde olan ve ekseriyet teşkil edemiyen insanlar.
AKAM: Erkek ve dişi kısırlığı.
AKAM: Çocuksuz, çocuğu olmayan, kısır.
Tedavisi kabil olmayan hastalık.
AKAM: Yük bağladıkları ip.
AKAM: (Bak: Ekkâm)
AKAMET: Neticesizlik. Kısırlık, sonu alınmama.
AKAN: Deve ayağını bağladıkları ip.
AKANYILDIZ: Daha ziyade yaz geceleri gökyüzünde hızla geçip giden ışıklı iz, şahap.
AKAR: Zayi etme, kaybetme.
Kumlu yer.
Para getiren mülk. (Ev, dükkân gibi.)
AKAR: Köşk, yüksek bina.
Bâbil vilayetinde bir yer adı.
Dehşetli olmak. Yaralamak. Boğazlamak.
Korku ve dehşetten kişinin ayakları titreyip dövüşememesi.
AKARAT: (Akar. C.) Gelir getiren yapılar ve mallar.
AKARET: Kısırlık, kısır olma.
AKARİB: (Bak: Ekarib)
AKARİB: (Akreb. C.) Kuyruğunda zehiri bulunan bir hayvancık olan akrebler.
AKAS: Çirkin kokulu olma.
AKASIR: (Akser. C.) Pek kısalar.
AKASİ: (Aksa. C.) Çok uzaklar.
AKAT: Çukur yer.
AKAT: Evin ortası. Evin çevresi, etrafı.
AKAVİL: (Bak: Ekavil)
İçerisinde 'AKA' geçenler
ADEM-İ MUVAFAKAT: Râzı olmayış, muvâfakat etmeme.
ADEM-İ TAKAYYÜD: Kayıtsızlık. Bir şeye bağlı olmayış. Kıymet vermemek. Üzerine almamak.
AĞTABAKA: Tıb: Görme sinirlerinin göz yuvarlağı içinde dağılmasından meydana gelen zar.
AHMAK-UL HUMAKA: Ahmakların en ahmağı.
AHMAKANE: f. Ahmakçasına, ahmak olana yakışır şekilde.
AKAB: Topuk. Ökçe. * Bir şeyin hemen arkası. * Bir şeyin gerisinde olan zaman veya mekan.
AKABE: (C.: Akabât) Bâdire. Sarp ve çıkılması müşkül yokuş. * Tehlikeli geçit. Dar ve iki tarafı pusu yeri olan boğaz. * Muhatara, tehlike. * Hastalığın veya başka bir halin en tehlikeli ve korkulur süresi. * Kızıldenizin kuzey ucunda, Süveyş'in doğu tarafında bulunan dar bir körfezin ismi.
AKABE BİATI: Nübüvvetin 11. senesinde Mekke'nin haricindeki Akabe denilen yerde Medine ahalisinden bir cemaatın, Hz. Peygamber'le (A.S.M.) gürüşüp konuşarak İslâm'ı kabul ve tasdik ettikleri biat hâdisesi.
AKAB-GİR: f. Peşe düşen, kovalıyan.
AKABİNDE: Arkasından, hemen arkadan. Hemen ardından.
AKAB-REV: f. Arkadan gelen. Peşe düşmüş, arkaya takılmış.
AKADEMİ: yun. Yüksek mekteb. * Âlimler, edebiyatçılar heyeti. * Eflatun'un vaktiyle talebesine ders verdiği yer. * Çıplak modelden yapılan insan resmi. * Belli bir ilmin gelişme ve ilerlemesini te'min maksadı ile müşterek tetebbularda veya serbest tedrisatta bulunan salâhiyetli kimseler topluluğu. (Huk. L.)
AKAĞA: Osmanlı saraylarında hizmet gören beyaz hadımağası.
AKAİD: (Akide. C.) Akideler. İtikad olunan hakikatlar. İtikada dâir kaziye ve hükümler, esaslar.(Akaidî ve imanî hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah'ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle vicdanî ve aklî olan imani hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve te'sirleri zayıf kalır. Bu hale, Alem-i İslâmın hâl-i hazırdaki vaziyeti şahittir. İ.İ)
AKAİD-İ DİNİYE: Dini akideler. İmâni esaslar.(Ben tahmin ediyorum ki: Eğer şeyh Abdulkadir-i Geylâni (R.A.) ve Şah-ı Nakşibend (R.A.) ve İmâm-ı Rabbâni (R.A.) gibi zâtlar bu zamanda olsa idiler; bütün himmetlerini hakaik-ı imâniyyenin ve akaid-i İslâmiyyenin takviyesine sarfedeceklerdi. Çünkü, saadet-i ebediyyenin medârı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyyeye sebebiyet verir. M.)
AKAK: (C.: Akâık ) Saksağan kuşu.
AKAK: Sıcak çok olmak.
AK'AKA: Saksağan sesi.
AKAKİR: (Akkar. C.) Tıb: İlaç yerine kullanılan nebâtî kökler.
AKALA: Bir çeşit pamuk.
AKALİD: Yoğurt.
AKALİM: (Ekalim) (İklim. C.) İklimler. * Dünyanın kıt'a ve memleketleri.
AKALİT: Yoğurt.
AKALL: (Ekall) Daha az. En az.
AKALL-İ KALİL: En az. Azın azı.
AKALLİYET: (Ekalliyet) Azlık. Azınlık. * Bir ülkede hâkim unsurların haricinde olan ve ekseriyet teşkil edemiyen insanlar.
AKAM: Erkek ve dişi kısırlığı.
AKAM: Çocuksuz, çocuğu olmayan, kısır. * Tedavisi kabil olmayan hastalık.
AKAM: Yük bağladıkları ip.
AKAM: (Bak: Ekkâm)
AKAMET: Neticesizlik. Kısırlık, sonu alınmama.
AKAN: Deve ayağını bağladıkları ip.
AKANYILDIZ: Daha ziyade yaz geceleri gökyüzünde hızla geçip giden ışıklı iz, şahap.
AKAR: Zayi etme, kaybetme. * Kumlu yer. * Para getiren mülk. (Ev, dükkân gibi.)
AKAR: Köşk, yüksek bina. * Bâbil vilayetinde bir yer adı. * Dehşetli olmak. Yaralamak. Boğazlamak. * Korku ve dehşetten kişinin ayakları titreyip dövüşememesi.
AKARAT: (Akar. C.) Gelir getiren yapılar ve mallar.
AKARET: Kısırlık, kısır olma.
AKARİB: (Bak: Ekarib)
AKARİB: (Akreb. C.) Kuyruğunda zehiri bulunan bir hayvancık olan akrebler.
AKAS: Çirkin kokulu olma.
AKASIR: (Akser. C.) Pek kısalar.
AKASİ: (Aksa. C.) Çok uzaklar.
AKAT: Çukur yer.
AKAT: Evin ortası. Evin çevresi, etrafı.
AKAVİL: (Bak: Ekavil)
AKSAKAL: Köy ihtiyarı. Köy ihtiyar heyetinin başı.Muhtar.
ALÂKA: İlişik, rabıta, merbutiyet. * Gönül bağlama, sevgi, münasebet, taalluk, irtibat, mâlikiyet. Tasarruf. Müdâhale hakkı. Hisse. * Edb: Bir kelimenin hakiki mânâsından mecâzi mânâsına nakledilmesinin sebebidir. (Temiz ahlâklı, güzel huylu kimselere melek denildiği gibi.)
ALAKA: Kan pıhtısı. Uyuşuk kan.
ALÂKABAHŞ: f. İlgi uyandıran. Alâka uyandıran.
ALÂKADAR: Alâkalı, münâsebetdar.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
AKAB : Topuk. Ökçe. * Bir şeyin hemen arkası. * Bir şeyin gerisinde olan zaman veya mekan.
AKAB : Topuk. Ökçe. * Bir şeyin hemen arkası. * Bir şeyin gerisinde olan zaman veya mekan.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...