Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
AKA: İran Türkleri "ağa" yerine kullanırlar.
AKAB: Topuk. Ökçe.
Bir şeyin hemen arkası.
Bir şeyin gerisinde olan zaman veya mekan.
AKABE: (C.: Akabât) Bâdire. Sarp ve çıkılması müşkül yokuş.
Tehlikeli geçit. Dar ve iki tarafı pusu yeri olan boğaz.
Muhatara, tehlike.
Hastalığın veya başka bir halin en tehlikeli ve korkulur süresi.
Kızıldenizin kuzey ucunda, Süveyş'in doğu tarafında bulunan dar bir körfezin ismi.
AKABE BİATI: Nübüvvetin 11. senesinde Mekke'nin haricindeki Akabe denilen yerde Medine ahalisinden bir cemaatın, Hz. Peygamber'le (A.S.M.) gürüşüp konuşarak İslâm'ı kabul ve tasdik ettikleri biat hâdisesi.
AKAB-GİR: f. Peşe düşen, kovalıyan.
AKABİNDE: Arkasından, hemen arkadan. Hemen ardından.
AKAB-REV: f. Arkadan gelen. Peşe düşmüş, arkaya takılmış.
AKADEMİ: yun. Yüksek mekteb.
Âlimler, edebiyatçılar heyeti.
Eflatun'un vaktiyle talebesine ders verdiği yer.
Çıplak modelden yapılan insan resmi.
Belli bir ilmin gelişme ve ilerlemesini te'min maksadı ile müşterek tetebbularda veya serbest tedrisatta bulunan salâhiyetli kimseler topluluğu. (Huk. L.)
AKAĞA: Osmanlı saraylarında hizmet gören beyaz hadımağası.
AKAİD: (Akide. C.) Akideler. İtikad olunan hakikatlar. İtikada dâir kaziye ve hükümler, esaslar.(Akaidî ve imanî hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah'ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle vicdanî ve aklî olan imani hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve te'sirleri zayıf kalır. Bu hale, Alem-i İslâmın hâl-i hazırdaki vaziyeti şahittir. İ.İ)
AKAİD-İ DİNİYE: Dini akideler. İmâni esaslar.(Ben tahmin ediyorum ki: Eğer şeyh Abdulkadir-i Geylâni (R.A.) ve Şah-ı Nakşibend (R.A.) ve İmâm-ı Rabbâni (R.A.) gibi zâtlar bu zamanda olsa idiler; bütün himmetlerini hakaik-ı imâniyyenin ve akaid-i İslâmiyyenin takviyesine sarfedeceklerdi. Çünkü, saadet-i ebediyyenin medârı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyyeye sebebiyet verir. M.)
AKAK: (C.: Akâık ) Saksağan kuşu.
AKAK: Sıcak çok olmak.
AKAKİR: (Akkar. C.) Tıb: İlaç yerine kullanılan nebâtî kökler.
AKALA: Bir çeşit pamuk.
AKALİD: Yoğurt.
AKALİM: (Ekalim) (İklim. C.) İklimler.
Dünyanın kıt'a ve memleketleri.
AKALİT: Yoğurt.
AKALL: (Ekall) Daha az. En az.
AKALL-İ KALİL: En az. Azın azı.
AKALLİYET: (Ekalliyet) Azlık. Azınlık.
Bir ülkede hâkim unsurların haricinde olan ve ekseriyet teşkil edemiyen insanlar.
AKAM: Erkek ve dişi kısırlığı.
AKAM: Çocuksuz, çocuğu olmayan, kısır.
Tedavisi kabil olmayan hastalık.
AKAM: Yük bağladıkları ip.
AKAM: (Bak: Ekkâm)
AKAMET: Neticesizlik. Kısırlık, sonu alınmama.
AKAN: Deve ayağını bağladıkları ip.
AKANYILDIZ: Daha ziyade yaz geceleri gökyüzünde hızla geçip giden ışıklı iz, şahap.
AKAR: Zayi etme, kaybetme.
Kumlu yer.
Para getiren mülk. (Ev, dükkân gibi.)
AKAR: Köşk, yüksek bina.
Bâbil vilayetinde bir yer adı.
Dehşetli olmak. Yaralamak. Boğazlamak.
Korku ve dehşetten kişinin ayakları titreyip dövüşememesi.
AKARAT: (Akar. C.) Gelir getiren yapılar ve mallar.
AKARET: Kısırlık, kısır olma.
AKARİB: (Bak: Ekarib)
AKARİB: (Akreb. C.) Kuyruğunda zehiri bulunan bir hayvancık olan akrebler.
AKAS: Çirkin kokulu olma.
AKASIR: (Akser. C.) Pek kısalar.
AKASİ: (Aksa. C.) Çok uzaklar.
AKAT: Çukur yer.
AKAT: Evin ortası. Evin çevresi, etrafı.
AKAVİL: (Bak: Ekavil)
İçerisinde 'AKA' geçenler
ADEM-İ MUVAFAKAT: Râzı olmayış, muvâfakat etmeme.
ADEM-İ TAKAYYÜD: Kayıtsızlık. Bir şeye bağlı olmayış. Kıymet vermemek. Üzerine almamak.
AĞTABAKA: Tıb: Görme sinirlerinin göz yuvarlağı içinde dağılmasından meydana gelen zar.
AHMAK-UL HUMAKA: Ahmakların en ahmağı.
AHMAKANE: f. Ahmakçasına, ahmak olana yakışır şekilde.
AKAB: Topuk. Ökçe. * Bir şeyin hemen arkası. * Bir şeyin gerisinde olan zaman veya mekan.
AKABE: (C.: Akabât) Bâdire. Sarp ve çıkılması müşkül yokuş. * Tehlikeli geçit. Dar ve iki tarafı pusu yeri olan boğaz. * Muhatara, tehlike. * Hastalığın veya başka bir halin en tehlikeli ve korkulur süresi. * Kızıldenizin kuzey ucunda, Süveyş'in doğu tarafında bulunan dar bir körfezin ismi.
AKABE BİATI: Nübüvvetin 11. senesinde Mekke'nin haricindeki Akabe denilen yerde Medine ahalisinden bir cemaatın, Hz. Peygamber'le (A.S.M.) gürüşüp konuşarak İslâm'ı kabul ve tasdik ettikleri biat hâdisesi.
AKAB-GİR: f. Peşe düşen, kovalıyan.
AKABİNDE: Arkasından, hemen arkadan. Hemen ardından.
AKAB-REV: f. Arkadan gelen. Peşe düşmüş, arkaya takılmış.
AKADEMİ: yun. Yüksek mekteb. * Âlimler, edebiyatçılar heyeti. * Eflatun'un vaktiyle talebesine ders verdiği yer. * Çıplak modelden yapılan insan resmi. * Belli bir ilmin gelişme ve ilerlemesini te'min maksadı ile müşterek tetebbularda veya serbest tedrisatta bulunan salâhiyetli kimseler topluluğu. (Huk. L.)
AKAĞA: Osmanlı saraylarında hizmet gören beyaz hadımağası.
AKAİD: (Akide. C.) Akideler. İtikad olunan hakikatlar. İtikada dâir kaziye ve hükümler, esaslar.(Akaidî ve imanî hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah'ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle vicdanî ve aklî olan imani hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve te'sirleri zayıf kalır. Bu hale, Alem-i İslâmın hâl-i hazırdaki vaziyeti şahittir. İ.İ)
AKAİD-İ DİNİYE: Dini akideler. İmâni esaslar.(Ben tahmin ediyorum ki: Eğer şeyh Abdulkadir-i Geylâni (R.A.) ve Şah-ı Nakşibend (R.A.) ve İmâm-ı Rabbâni (R.A.) gibi zâtlar bu zamanda olsa idiler; bütün himmetlerini hakaik-ı imâniyyenin ve akaid-i İslâmiyyenin takviyesine sarfedeceklerdi. Çünkü, saadet-i ebediyyenin medârı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyyeye sebebiyet verir. M.)
AKAK: (C.: Akâık ) Saksağan kuşu.
AKAK: Sıcak çok olmak.
AK'AKA: Saksağan sesi.
AKAKİR: (Akkar. C.) Tıb: İlaç yerine kullanılan nebâtî kökler.
AKALA: Bir çeşit pamuk.
AKALİD: Yoğurt.
AKALİM: (Ekalim) (İklim. C.) İklimler. * Dünyanın kıt'a ve memleketleri.
AKALİT: Yoğurt.
AKALL: (Ekall) Daha az. En az.
AKALL-İ KALİL: En az. Azın azı.
AKALLİYET: (Ekalliyet) Azlık. Azınlık. * Bir ülkede hâkim unsurların haricinde olan ve ekseriyet teşkil edemiyen insanlar.
AKAM: Erkek ve dişi kısırlığı.
AKAM: Çocuksuz, çocuğu olmayan, kısır. * Tedavisi kabil olmayan hastalık.
AKAM: Yük bağladıkları ip.
AKAM: (Bak: Ekkâm)
AKAMET: Neticesizlik. Kısırlık, sonu alınmama.
AKAN: Deve ayağını bağladıkları ip.
AKANYILDIZ: Daha ziyade yaz geceleri gökyüzünde hızla geçip giden ışıklı iz, şahap.
AKAR: Zayi etme, kaybetme. * Kumlu yer. * Para getiren mülk. (Ev, dükkân gibi.)
AKAR: Köşk, yüksek bina. * Bâbil vilayetinde bir yer adı. * Dehşetli olmak. Yaralamak. Boğazlamak. * Korku ve dehşetten kişinin ayakları titreyip dövüşememesi.
AKARAT: (Akar. C.) Gelir getiren yapılar ve mallar.
AKARET: Kısırlık, kısır olma.
AKARİB: (Bak: Ekarib)
AKARİB: (Akreb. C.) Kuyruğunda zehiri bulunan bir hayvancık olan akrebler.
AKAS: Çirkin kokulu olma.
AKASIR: (Akser. C.) Pek kısalar.
AKASİ: (Aksa. C.) Çok uzaklar.
AKAT: Çukur yer.
AKAT: Evin ortası. Evin çevresi, etrafı.
AKAVİL: (Bak: Ekavil)
AKSAKAL: Köy ihtiyarı. Köy ihtiyar heyetinin başı.Muhtar.
ALÂKA: İlişik, rabıta, merbutiyet. * Gönül bağlama, sevgi, münasebet, taalluk, irtibat, mâlikiyet. Tasarruf. Müdâhale hakkı. Hisse. * Edb: Bir kelimenin hakiki mânâsından mecâzi mânâsına nakledilmesinin sebebidir. (Temiz ahlâklı, güzel huylu kimselere melek denildiği gibi.)
ALAKA: Kan pıhtısı. Uyuşuk kan.
ALÂKABAHŞ: f. İlgi uyandıran. Alâka uyandıran.
ALÂKADAR: Alâkalı, münâsebetdar.
ALÂ-KADR-İT-TAKA: Güç yettiği kadar.
ÂLİ-MAKAM: Makamı yüksek, yeri yüksek.
ALPAKA: Güney Amerika'da yaşayan ve büyüklüğü keçi ile deve arasında olan bir hayvan. * Bu hayvanın kılından mamul bir cins ince yünlü kumaş.
AMAKA: Derinlik. * Iraklık.
ANAKAT: Muvaffakiyetsizlik. Ümidi boşa çıkma.
ARÂZİ-İ MÜRFAKA: Huk: Sokaklarda oturulacak yerler ve caddelerde boş bırakılan kısımlar. Yolculara ait terkedilmiş konak yerleri, kervansaraylar.
AZM-İ AKAB: Tıb: Ökçe kemiği.
BÂKA: Tutam, demet, deste. * Tere ve sebzevat destesi.
BAKALORYA: Fr. Lise tahsilinden sonra imtihan neticesi kazanılan olgunluk. Olgunluk imtihanı ve diploması.
BAKAN: (Bak: Nâzır)
BAKAR: (C.: Bukur-Bikar) Öküz. Dana. Sığır.(Bakr, yarmak demek olduğundan, bu hayvan dahi toprağı sürüp yarmak için kullanılması itibariyle bu isim verilmiştir. E.T.)
BAKARA: İnek. Dişi sığır.
BAKARA SÛRESİ: Kur'an-ı Kerim'in 2. Sûresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. (Bu sûre, Mûsâ Aleyhisselâm'ın risâleti ile o milletin seciyelerine girmiş olan bakarperestlik mefküresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile anlatır ve şu cüz'i hadise ile beşerin dünyevî menfaatlarına en çok vesile olan şeylere perestiş etmesi gibi, gaflet ve dalâletin köklerini kesecek bir külli düsturu, her vakit hem herkese gayet lüzumlu bir ders-i hikmet olarak ulvi bir icaz ile beyan eder. Asrımızda hâlâ ineğe tapanların mevcudiyyeti ve bu sureye El-Bakara isminin verilmesi ne kadar mânidâr olduğunu akıl sahiplerine bildirir, ihtar eder...)
BAKAR-PEREST: f. Öküzü mâbut yapan. Öküz ve emsalini put yapıp ona ibâdet eden sapkınlar. Ehl-i dalâlet.
BAKAYA: Artıklar, fazlalıklar. * Ask: Son yoklamaları yapıldıktan sonra istenildiklerinde gelmeyen veya gelip de kıtalarına varmadan savuşanlar. (Bakayadan sayılmak suçtur.)
BAKBAKA: Desti ve bardaktan çıkan ses.
BÂLÂKAMET: f. Yüksek boy. * Yüksek şeref.
BARAKA: İtl. Temelsiz küçük yapı.
BARBAKAN: Fr. Emniyetle ateş etmek için sur duvarlarında açılan dar mazgal deliği. Kale kapılarının savunması için yapılan tahkimat.
BAST-I MAKAL: Söz açma.
BAST FÎ MAKAM-İL-KALB: Nefis makamında ricâ mesabesindedir. Lütuf ve rahmeti, kurb ve ünsü kabule işarettir.
BEDEL-İ RAKABE: Huk: Kölenin sahibi tarafından azad edilmesi için, şahsı yerine geçen kıymeti veya nefsi karşılığında vermeyi kabullendiği ıtk veya kitabet akçesi.
BEDRAKA: f. Delil. Kılavuz. Mürşid. * Allah yolu.
BEDRAKA-İ EFKÂR: Fikirlerin mürşid ve kılavuzu.
BITAKA: (C.: Batâik) Varaka, pusla kâğıdı.
BİTAKA: Küçük parça. (Üzerinde kumaşın fiatını yazıp kumaş içine koyarlar.)
BUTAKAT: (C.: Bevatık) Pota dedikleri kap ki içinde maden eritirler.
BÜRAKA: Bütün gün yüzünü süsleyen kadın. * Yemek sırasında bir kimseye kızıp, yemeği kimseye vermeyip yalnız yiyen kadın.
BÜZZAKA: Kabuksuz sümüklü böcek.
CAKA: (Argo) Gösteriş, çalım. Caka, mal mülk, giyim, kuşam, yahut hareket davranış yoluyla olabilir. İslâm'da gösterişin her şekli haram ve günahtır. Bugün bazı kimseler ve aileler gösteriş belâsı yüzünden maddî sıkıntılara düşmekte, israfa sürüklenmektedir. İşledikleri günahın cezasını bu dünyada da çekiyorlar.
CEFAKAR: f. Eziyet eden, cefa eden. * Halk arasında: Eziyet çeken, cefa çekmiş mânalarında da kullanılır.
DAKA': Varmak. Ulaşmak. * Buluşmak.
DAKA': Fakirlik.
DAKAİK: (Dakayık) (Dakik. C.) İncelikler. Anlaşılması çok dikkat isteyen incelikler. Çok ince. Anlaşılması dikkat isteyen keyfiyetler.
DAKAİK-I FENNİYE: f. İlmî incelikler. Fennin ince ve güç anlaşılan noktaları.
DAKAİK-İ UMUR: f. Üzerinde gayet dikkatle durulması lâzım gelen işlerin ince ve mühim noktaları.
DAKAİK-AŞİNA: f. İlmî incelikleri bilen, anlaşılması ve tefhimi müşkül, yüksek ve ince ilmî mes'elelere vâkıf olan.
DAKAL: Hurmanın iyi olmayan cinsi. * Gemi oku. * Boya.
DAKDAKA: Davarın tırnağının taşa dokunup ses çıkarması.
DAR-ÜŞ-ŞAFAKA: İstanbul'da yetim ve öksüzler için kurulmuş olan yatılı lise.
DARAKA: (C.: Derk- Edrâk-Dırâk) Deriden yapılmış olan kalkan. * Gırtlağın hançereyi meydana getiren kıkırdaklarından kalkan şeklinde olanı.
DER-AKAB: f. Hemen, derhâl, çabuk, arkasından, akabinde.
EKSERİYET-İ MUTLAKA: f. Yarımın bir fazlasıyla elde edilen ekseriyet, mutlak ekseriyet.
ESLAHAKALLAH: Allah seni ıslâh etsin.
FÂKA(T): Zaruret, ihtiyaç. Yoksulluk, fakirlik.
FÂKA-İ ŞEDİDE: şiddetli ihtiyaç.
FAKAD: Beş parmak dedikleri otun tohumu.
FAKAHAT: El ayası.
FAKAHET: Şeriat bilgisinde âlimlik. Fıkıh bilgisinde mütehassıslık. Anlayışlı olmak. (Bak: Fıkıh)
FAKAHETLÛ: Evvelce müftüler hakkında kullanılmış olan resmî bir lâkab.
FAKAKA: Ahmak adam.
FAKAKI': Su üstünde olan kabarcıklar.
FAKAM: Bir kimsenin ağzını yumduğunda alt dişlerinin öne çıkıp, üst dişleriyle üstüste gelmesi. * Dolmak, imtilâ olmak.
FAKARE: (C: Fikar) Omurga kemiği.
FAKAT: ("Fa" ile "kat" dan müteşekkil) Hemen, yalnız, ancak, yeter, bes, gerçi, her ne kadar, lâkin, ammâ.
FAKFAKA: Köpeğin korkudan ürümesi.
FAKFAKA: Ahmak adam.
FALAKA: İki ucunda bir ipin iki uçları bağlı, bir sırıktan ibaret olan ceza âleti.
FEDAKÂR: f. Her türlü zahmetlere göğüs gererek dâvası uğruna sebat eden.
FEDAKÂRANE: f. Canını ve herşeyini feda eder derecesinde. Her türlü eziyet ve zahmetlere göğüs gererek, dâvası uğruna sebat edene yakışacak surette.
FENN-İ TABAKAT-ÜL ARZ: Jeoloji ilmi.
FIKARÂT-I RAKABİYE: Tıb: Boyun omurları.
FRENK SAKALI: Eskiden frenkleri taklid suretiyle bırakılan sakal hakkında kullanılan bir tabirdi. Çeneye gelen kısım uzunca bırakılıp, yukarı tarafları kısa kesilen veya traş edilen sakal demektir.
FÂKA-İ ŞEDİDE: Şiddetli ihtiyaç.
ÇAKACAK: f. Silahlı çatışmadan çıkan ses.
ÇAKALOZ: Çakıltaşı atan bir nevi küçük top.
GALAKA: Deri dibâgat ağacı.
HADAKA: Elmas. * Her görüp beğendiğini aldırmak için kocasına teklif eden kadın.
HAFAK (HAFAKAN): Muzdarib olmak, acı çekmek. * Deprenmek.
HAFAKAN: Sıkıntı. Kalb çarpıntısı. Iztırab.
HAKAİD: (Hakd. C.) Kinler, garezler, hasedler.
HAKAİK: (Hakayık) (Hakikat. C.) Hakikatler.
HAKAİK-I NİSBİYE: Nisbete, ölçüye göre olan hakikatlar.(Hakaik-ı nisbiye denilen şeyler, kâinatın eczası arasında bulunan rabıtalardır. Ve kâinattaki nizam, ancak hakaik-ı nisbiyeden doğmuştur. Ve hakaik-ı nisbiyeden kâinatın envaına bir vücud-u vahid in'ikas etmiştir. Hakaik-ı nisbiye, büyük bir ölçüde hakaik-i hakikiyeden çoktur. Hattâ bir zatın hakaik-ı hakikiyesi yedi ise, hakaik-ı nisbiyesi yediyüzdür. Binaenaleyh kubuh ve şerde, şer varsa da, kalildir. İ.İ.)
HAKALLED: Dar gönüllü, bahil kimse.
HAKAN: Eski Türklerde hükümdar mânasınadır.
HAKAN-I MAĞFUR: Ölmüş hükümdar.
HAKANÎ: Hâkan ile ilgili, hâkana mensub.
HAKARET: Küçüklük. İtibarsızlık. Hor ve hakir görmek. Küçümseme. Küçük görme. Tâzimsizlik.
HAKARET-ÂMİZ: f. Hakaretle karışık. Hakaretle beraber.
HAKAYIK: (Bak: Hakaik)
HAKAYIK-I NİSBİYE: (Bak: Hakaik-ı nisbiye)
HAKAYIK-I SEB'A: Yedi hakikat. Fatiha suresinin yedi âyeti. İmanın altı şartı ve İslâmiyet ile yedi olan mühim hakikatlar. Kur'an-ı Kerim'in yedi vechile hârika olması gibi hakikatlar.
HAKAYIK-ÜL VEKAYİ': Hâdiselerin hakikatları.
HAKHAKA: Zahmetli ve meşakkatli yolculuk yapmak.
HALAKA: (Hâlik. C.) Berberler.
HALAKAT: Halkalar.
HALAKAT: Halukluk, güzel ahlâklılık, iyi huyluluk. * Düzlük, dümdüzlük.
HAMAKAT: Ahmaklık. Budalalık. Bönlük. Anlayışsızlık.
HARRAKA: Eskiden düşman gemilerini veya düşman şehirlerini ateşlemek için, yakıcı âletlerle donatılmış olan harp gemisi.
HATAKÂR: f. Yanlışlık yapan, hatâ eden, yanılan.
HAYYÂKALLAH: Allah seni yaşatsın. Allah ömrünü uzun etsin, meâlinde ve dua makamında söylenen bir tâbirdir.
HAZAKAT: İhtisas. Meharet peyda etmek. Üstad olmak. Bir san'atta, hususan tıbda gereği gibi öğrenip mâhir ve mütehassısı olmak.
HEVAKÂR: f. Günahlı işlere hevesli. Hevâ ve hevesine bağlı.
HEVESNÂKÂN: (Hevesnâk. C.) Hevesliler, heves edenler.
HİRAKA: Su dökmek.
HUD'AKÂR: f. Oyuncu, düzenbaz, hilekâr.
HUD'AKÂRÎ: f. Düzenbazlık, hilekârlık, oyunculuk.
HUMAKA: Akıl azlığı, ahmaklık.
HUVAKA: Süprüntü.
HUZAKA: Kıymetsiz ve rağbetsiz olan şey.
İARE-İ MUTLAKA: Bir mülkün, bir eşyanın sâhibi tarafından hiç bir şart ve kayda bağlı kalmayarak başka birine ödünç verilmesi.
İCARE-İ AKAR: Ev, dükkân, arsa gibi yerlerin kirası.
İDARE-İ MUTLAKA: Bir hükümdarla idare. Bir hükümdarın idare ve yönetimi altında bulunan devlet. Mutlakiyet idaresi.
İDRAKAT: (İdrak. C.) Anlayışlar, kavrayışlar, idrak etmeler.
İFAKAT: (Fevk. den) İyileşme, hastalıktan kalkma. Hastalıktan kurtulup tamamen iyileşinceye kadar aradan geçen zaman. * Ayılma. Sarhoşluk veya baygınlıktan kurtulma.
İFAKAT-PEZİR: f. İyileşmesi mümkün, iyileşebilir.
İFAKAT-YÂB: f. İfakat bulucu, iyileşen.
İFAKAT-YAFT: f. Sıhhat bulan, iyileşen, hastalıktan kalkan.
İFTİRAKAT: Ayrılıklar. İftiraklar. Parçalanmalar.
İGLAKAT: (İglak. C.) Muğlak yapmalar. * Karışık ve anlaşılmaz sözler.
İGRAKAT: (İgrak. C.) Mübalâğalar, iğraklar, aşırı büyültmeler.
İHRAKAN: Yakmak suretiyle.
İKİ ELİ YAKASINDA OLMAK: Mecaz yoluyla âhiret gününde birinden hakkını aramak.
İLM-İ TABAKAT-ÜL ARZ: Arzın tabakalarından bahseden ilim. Jeoloji.
İNAKA: Aşırı güzelliği ve câzibedarlığı ile hayret verme.
İNKILÂB-I HAKAİK: Hakikatlerin tam zıddına dönmesi (ki, böyle bir şey mümkün değildir.) (Bak: İçtima-ı zıdden) (İnkılâb-ı hakaik ittifâken muhaldir. Ve inkılâb-ı hakaik içinde muhal ender muhal, bir zıd, kendi zıddına inkılâbıdır. Ve bu inkılâb-ı ezdâd içinde bilbedahe bin derece muhâl şudur ki: Zıd kendi mâhiyetinde kalmakla beraber, kendi zıddının aynı olsun. S.)
İNTIBAKAT: (İntıbak. C.) Uygun ve münasib gelmeler. Mutabık gelmeler.
İRAKA: Dökmek, akıtmak.
İRAKA-İ DEM: Kan akıtmak. İnsan öldürmek.
İSAKA: Akıtma. * Arkadan sürme. Sevk etme.
İSTİARE-İ MUTLAKA: (Temlihiye veya tehekkümiye) Edb: Şaka, lâtife veya alayı içine alan bir istiaredir. Meselâ: Tilkinin eşeğe "gelsem olmaz mı huzura, a benim aslanım" demesi gibi... (Edb.S.)
İSTİFAKA: Hastalıktan kurtulup iyileşme. * Sarhoşluktan ayılma.
İSTİHLÂKAT: (İstihlâk. C.) Yenilip içilen şeyler. * Harcamalar.
İSTİHLÂKAT-I DÂHİLİYE: Dâhilî sarfiyat. Memleket içi harcamalar.
İTTİFAKA: Rast gelme.
İTTİFAKAN: Birleşerek, anlaşarak.
İTTİFAKAT: (İttifak. C.) İttifaklar, sözleşmeler, ittihadlar.
İZAKA: (Zevk. den) Tattırma veya tattırılma. Lezzet ve zevk hissettirme.
IDAKA: Darlık vermek.
IRAKA: (Bak: İrâka)
ISNAKAT: El darlığı. * Men'etmek, engel olmak.
ITAKA: Güç etmek, zorlaştırmak.
KAİM-MAKAM: Birinin yerine geçen. Kaymakam. Bir kazayı (İlçe) idâre eden memur. Osmanlılarda, binbaşı ile miralay arasındaki askeri rütbe. Yarbay.
KÂM U NÂKÂM: Elbette, ister istemez.
KAT'-I ALÂKA: Alâkayı kesme.
KAZİYE-İ MUTLAKA: Man: Hiçbir ihtimâl gösterilmeyip, bir şeyin şöyle olduğuna veya olmadığına açıktan açığa hükmolunan kaziyye'dir.
KEFALET-İ MUTLAKA: Huk: Bir kayıt ile bağlı olmıyan kefalet.
LAAKALL: En az. Hiç olmazsa.(Ey nefis! Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı, yarın ise; senin elinde sened yok ki, ona mâliksin. Öyle ise; hakiki ömrünü bulunduğun gün bil. Lâakall günün bir saatini ihtiyat akçesi gibi hakiki istikbal için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviyye olan bir mescide veya bir seccadeye at. S.) Yani beş vakit namazı kıl.
LAKA': (C.: Elkâ) Kıymetsiz hakir nesne.
LAKAB: Asıl isminden başka sonradan takılan ad. Meşhur olan birinin sonradanki adı.
LAKAF: Duvar yıkılmak.
LAKANE: Zeki ve seri anlayışlı olmak.
LAKANIK: Sucuk gibi içi doldurulmuş olan şey.
LAKAT: Yabandan toplanan nesne. * Mâdende bulunan gümüş ve altın parçaları.
LÂKAYD: Kayıtsız. Alâkasız. Karışmayan. Kıymet ve ehemmiyet vermeyen. Aldırış etmeyen.
LÂKAYDANE: Kayıtsız ve alâkasızca. Mühimsemiyerek.
LÂKAYDÎ: Kayıtsızlık, ilgisizlik, alâkasızlık.
LAKH (LAKÂH): Davar yüklü olmak.
LAKLAKA: Leylek sesi. * Hareketten ve ıztıraptan dolayı çıkan ses. * Şiddetli ses ve galebe ile çağrışmak. * Boş ve mânasız söz.
LEBK (LEBÂKA): Akıllı olmak. * Islah etmek, terbiye etmek. * Karıştırmak. * Yumuşak etmek, yumuşatmak.
LİYAKAT: İktidar. Ehliyet. Hüner. Lâyık olmak. Fazilet. Kıymetlilik.
LİYAKATMEND: (C.: Liyâkatmendân) f. Değerli, liyâkatli. * Faziletli.
LİYAKATMENDÂN: (Liyâkatmend. C.) f. Değerli, liyâkatli kimseler, faziletli kişiler.
MAAKAT: Derinlik.
MA-HALAKALLAH: Allah'ın (C.C.) yarattığı ve halkettiği her şey. * Kalabalık, izdiham.
MAHALL-İ SADAKA: Sadaka olarak verilen mal veya parayı şer'an almağa ehil olan kimse.
MAKA: Hıyarşenber denilen nebat.
MAKABİH: (Makbaha. C.) Çirkin ve yakışıksız davranışlar.
MAKABİR: (Kabr. C.) Kabirler. Mezarlar.
MAKADE: Davar yedmek.
MAKADİM: (Makdem. C.) Geri gelmeler. Dönüp gelmeler.
MAKADİR: (Ka, uzun okunur) Kuvvetler. Kudretler.
MAKADİR: Mikdarlar. Kısımlar. Ölçüler. * Muayyen ve mâlum olan kısımlar.
MAKAL: Söz. Lâkırdı. Kavl. Söyleyiş.
MAKALAT: (Makale. C.) Makaleler. Söz ve yazılar. Bahisler.
MAKALE: Söylenen söz. Söyleme. Söyleyiş. Kelâm. Nutuk. * Bir bahsin kaleme alınışı.
MAKALİD: (Ka, uzun okunur) Hazineler. * Kilitler. Anahtarlar.
MAKALİD-İ İNKIYAD: İnkıyad, bağlılık kilitleri.
MAKALİM: (Maklem. C.) Ucu budanmış ve sivrilmiş şeyler.
MAKAM: Durulacak yer. * Rütbeli yer. * Câh. Mesned. Mansab. * Musikide usul. Tempo.
MAKAM-I ÂLÎ: Yüce ve âli makam. Eskiden bu tabir, bakanlıklar hakkında kullanılırdı.
MAKAM-I CİFRÎ: Cifir hesabına göre olan netice, sayı değeri.
MAKAM-I HİTABÎ: Zanni delil ile iktifa edilen makam.
MAKAM-I HİZMET: Hizmet makamı. İş görme yeri.
MAKAM-I İBRAHİM: (Bak: Kâbe)
MAKAM-I MAHMUD: (Şefaat-ı Uzmâ) En yüksek şefaat makamı. Peygamberimizin (A.S.M.) kavuşacağı, Allah tarafından vaad edilen makam. $ Cenab-ı Hak va'dettiği halde, her ezan ve kametten sonra edilen mervî duada $ deniliyor; bütün ümmet o va'di ifa etmek için dua ederler. Bunun sırr-ı hikmeti nedir?Bu kadar tekrar ile kat'i verilecek olan bir şeyin vermesini istemesinin sırr-ı hikmeti şudur: İstenilen şey, meselâ Makam-ı Mahmud bir uçtur. Pek büyük ve binler Makam-ı Mahmud gibi mühim hakikatları ihtiva eden bir hakikat-ı âzamın bir dalıdır. Ve hilkat-ı kâinatın en büyük neticesinin bir meyvesidir. Ve ucu ve dalı ve o meyveyi duâ ile istemek ise; dolayısiyle o hakikat-ı umumiye-i uzmanın tahakkukunu ve vücud bulmasını ve o şecere-i hilkatın en büyük dalı olan âlem-i bâkinin gelmesini ve tahakkukunu ve kâinatın en büyük neticesi olan haşir ve kıyametin tahakkukunu ve dâr-ı saadetin açılmasını istemektir. Ve o istemekle, dâr-ı saadetin ve Cennet'in en mühim bir sebeb-i vücudu olan ubudiyet-i beşeriyeye ve daavât-ı insaniyyeye kendisi dahi iştirak etmektir. Ve bu kadar hadsiz derecede azim bir maksad için, bu hadsiz duâlar dahi azdır. Hem Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a Makam-ı Mahmud verilmesi, umum ümmete şefaat-ı kübrasına işarettir. Hem o, bütün ümmetinin saadetiyle alâkadardır. Onun için hadsiz salâvat ve rahmet duâlarını bütün ümmetten istemesi ayn-i hikmettir. ş.)
MAKAMAT: (Makam ve makame. C.) Makamlar, mertebeler. * Cemaatler, cemiyetler, kalabalıklar, topluluklar.
MAKAMAT-I ÂLİYE: Yüksek şerefli mevkiler, makamlar. Yüce makamlar.
MAKAME: (C: Makamât) Meclis. * Topluluk, cemaat, cemiyet, kalabalık. * Nutuk tarzında söylenen sözler.
MAKAMİ': (Mikmaa. C.) Gürzler, topuzlar.
MAKANİ': (Mıkna' ve Mıknaa. C.) Başörtüleri, eşarplar.
MAKARİZ: (Mikrâz. C.) Makaslar, kesecek âletler.
MAKARR: (Karar. dan) Karar yeri. Karargâh. Kararlı yer. Merkez. Pâyitaht.
MAKARR-I HÜKÜMET: Hükümet merkezi. Pâyitaht.
MAKARR-I İDARE: İdare merkezi. Pâyitaht. Hükümet merkezi.
MAKARR-I SALTANAT: Saltanat merkezi. Hükümetin idare edildiği baş şehir.
MAKASID: Maksadlar, istekler, gayeler. Niyetler.
MAKASID-I AKSÂ: En uzak, en son ve en büyük maksadlar.
MAKASID-I İNSÂNİYET: İnsanlık maksadları. İnsanlığın gayeleri.
MAKASİM: (Maksim. C.) Su taksim edilen yer.
MAKASİR: (Maksure. C.) Bir hânedeki en mahrem taraflar. Bir evin en mahrem tarafları. * Câmilerde etrâfı parmaklıklarla çevrili yüksek yer.
MAKASS: Makas.
MAKATI': (Ka, uzun okunur) Kesmeler. Kesişmeler. Kesişen yerler. * (Kat'. C.) Sözdeki veya nazımdaki durak yerleri. Heceler.
MAKATİL: (Maktel. C.) Katlin yapıldığı yerler, öldürme fiilinin geçtiği yerler, makteller.
MAKATİR: (Maktar. C.) Damlalar, katreler.
MAKAVİD: (Mekud. C.) Yularlar.
MAKAVİL: Sözler. Kaviller. Lisânlar. Diller.
MAKAZZ: Başın arka tarafından iki kulağın arası.
MAKMAKA: Sözü boğazı içinden söylemek.
MA-VAKAA: Vaki' olan. Hâdise. Sergüzeşt.
MECMA-I HAKAİK: Hakikatlerin toplandığı yer. Hakikatlerin merkezi.
MEFAKA: Ansızın tutmak.
MEFSAKA: (Fısk. dan) Günah işlenen yer.
MERAKÂVER: f. Merak verici. Düşündürücü. Meraklandırcı.
MEVAKA: Hamâkat, ahmaklık.
MEV'İD-İ MÜLÂKAT: Buluşma yeri.
MEV'İZAKÂR: f. Nasihat veren, öğüt eden. Nâsih.
MEZLAKA: Ayak kayacak yer. Kaypak yer. * Mc: Yanlışlığa düşmeye sebeb olan hal.
MINTAKA: (Mıntıka) Muayyen bir yer. Havali. Taraf. Kısım. Kuşak. Kenar. Yeryüzünde bir kısım. Bölge.
MINTAKA-İ MEMNUA: Yasak bölge.
MİDAKA (MİDAKKA): Kendisiyle bir şey dövülüp ezilen şey. Havan.
MİL'AKA: (C.: Melâik) Tahta kaşık.
MİL'AKA-TIRAŞ: f. Tahta kaşık yapan.
MİMLAKA: Yer düzeltecek taş.
MİRFAKA: Dirsek yastığı.
MİZLAKA: Uzun burunlu ışık fitili makası.
MİZRAKA: Küçük şırınga.
MUAKAB: Cezalandırılmış.
MUAKABE: Bir kimseyi cezalandırma. Cezaya çarpma.
MUAKADE: (Akd. den) Mukavele yapma. Akid yapma. Anlaşma.
MUAKARA: Nefret etmek.
MUANAKA: Birbirinin boynuna sarılma. Kucaklaşma.
MUAŞAKA: Sevişme. Ziyadesiyle arz-ı muhabbet etme. Birbirini sevme. Karşılıklı aşk ve muhabbet.
MUFARAKAT: Ayrılık, ayrılmak.
MUGALAKA: Diğerleri karışmayarak iki kişinin atlarıyla yarışması.
MUĞLAKAT: (Muğlak. C.) Kapalı ve anlaşılması zor olan şeyler.
MUHAFAZAKÂR: f. Koruyucu. * Dinî amel ve işlere muhabbet eden. Dinî inanışında sağlam olan ve değiştirmeden muhafaza eden yüksek ve sâdık insan.
MUHAKAT: Bir kimseyi ahmak yerine koyma.
MUHAKAT: Müşabehet eylemek. Bir kimseyi taklid etmek. * Birbirine hikâye söylemek.
MURAFAKAT: Beraberlik, arkadaşlık.
MURAKABE: Kontrol etmek. İnceleyip vaziyeti anlamak. Teftiş etmek. * Kendini kontrol etmek. İç âlemine bakmak. Gözetmek. * Hıfz etmek. * Beklemek. İntizar. * Dalarak kendinden geçmek. * Tas: Kendisini tamamen nâfile ibâdet ve itaate vermek için mâbede kapanmak.
MURAKASA: (Raks. dan) Raksetme, dans.
MUSADAKAT: (Sıdk. dan) Karşılıklı dostluk.
MUSTAKA: Sakız.
MUTABAKAT: Uygunluk. Muhalif ve mugayir olmayıp, uygun ve muvafık olmak. * Man: Lâfzın, mevzuu olduğu mânânın tamamına delâleti.
MU'TAK (MU'TAKA): Serbest bırakılmış köle, câriye veya esir.
MUTALLAKA: (Talak. dan) Boşanılmış kadın. Bırakılmış, nikâhı bozulmuş.
MUTAVVAKA: Halka biçimi boynunda tüyler olan güvercin kuşu.
MUTBAKA: (Bak: İtbak)
MUTLAKA: Ne olursa olsun, her halde, illâ.
MUVAFAKAT: Uygunluk. Uymak. Anlaşmak. Karşılıklı anlaşma. Râzı olma. Müsâade.
MUVAFAKAT-I TARAFEYN: İki tarafın râzı olması.
MUVAKAA: Düşmek, sukut.
MUVASAKA: Birbirine söz verip anlaşma.
MUZAYAKA: (Bak: Müzayaka)
MUZMER-İ HAKAİK: Saklı, gizli kalmış, meydana çıkarılmamış hakikatler. Hakikatlerin gizlisi.
MÜBASAKA: Tükürmek.
MÜFAKAME: Cima etmek. * Büyük olmak.
MÜFARAKAT: Ayrılık. Bir yere bırakıp gitmek. Dostlarından ayrı düşmek. * Fık: Karı-kocanın talâk veya fesh ile birbirlerinden ayrılmaları.
MÜHAKALE: Ekini biçmeden buğday ile satmak.
MÜLAHAKA: Sonradan yetişmek ve tâbi olmak.
MÜL'AKA: Bir kaşık dolusu miktar.
MÜLAKAHA: Hâmile olmak.
MÜLAKAME: Yutmak.
MÜLAKANE: Telkin etmek.
MÜLAKAT: Kavuşma. Buluşma. Birleşme. * Resmi görüşme. Yüz yüze olma.
MÜLASAKA: Ulaşma, yanaşma. * Bitişme, yapışma, iltisâk etme.
MÜLHAKAT: (Mülhak. C.) Bir merkeze bağlı veya ait olan yerler. * Ekler, ilâveler, katmalar.
MÜMAZAKA: Dostluk hususunda riyâ gösterme.
MÜNAFAKA: (Nifak. dan) İkiyüzlülük, münafıklık.
MÜNAKADE: Bir şeyin iyisini kötüsünden seçip ayırmak.
MÜNAKAHA: Pâk etmek, temizlemek.
MÜNAKALAT: Nakiller. Nakil işleri. Ulaştırma işleri.
MÜNAKALE: Taşımak, ulaştırmak, aktarmak.
MÜNAKARE: Talep edişmek, karşılıklı istemek.
MÜNAKASA: (C.: Münakasât) (Noksan. dan) İhale ve alışveriş gibi şeylerde eksiltme.
MÜNAKASAT: (Münakasa. C.) Eksiltmeler, münakasalar.
MÜNAKAŞA: Mücadele. Münazaa. Karşılıklı sözle çekişmek. Bir mes'eleyi sormayı çok ileri götürerek çekişmek. (Bak: Hakperest)(Hadis-i Şeyheyn'in ittifakına alâmet olan işaretiyle bir hadis bana gösterildi. "Hadis midir, değil midir?" sual edildi.Ben dedim : Böyle mu'teber bir kitapta Şeyheyn Hadisinin ittifakına hükmeden bir zâta itimad etmek lâzım; demek hadistir. Fakat hadisin, Kur'an gibi bazı müteşabihatı var. Ancak havass onların mânâlarını bulabilir. Şu hadisin zâhiri dahi, müşkilât-ı hadisin müteşabihat kısmından olmak ihtimali var, dedim. Eğer bilseydim medar-ı münakaşa olmuş, öyle kısa değil, belki böyle cevap verecektim:Evvelâ: Bu çeşit mesâili münakaşa etmenin birinci şartı; insaf ile, hakkı bulmak niyetiyle, inadsız bir surette, ehil olanların mabeyninde, su'-i telâkkiye sebeb olmadan müzakeresi câiz olabilir. O müzakere hak için olduğuna delil şudur ki: Eğer hak, muârızın elinde zâhir olsa, müteessir olmasın, belki memnun olsun; çünki bilmediği şey'i öğrendi. Eğer kendi elinde zâhir olsa, fazla birşey öğrenmedi, belki gurura düşmek ihtimâli var.Sâniyen : Sebeb-i münakaşa, eğer hadis ise; hadisin merâtibini ve vahy-i zımnînin derecâtını ve tekellümât-ı Nebeviyenin aksâmını bilmek lâzım. Avam içinde müşkilât-ı hadisiyeyi münakaşa etmek, izhar-ı fazl suretinde avukat gibi kendi sözünü doğru göstermek ve enaniyetini hakka ve insafa tercih etmek suretinde deliller aramak câiz değildir. M.)
MÜNAKAŞÂT: (Münakaşa. C.) Çekişmeler.
MÜNAKAZA: İki sözün mânasının birbirine zıd olması. * Bir sözü evvelce söylediği kelâma zıd ve muhâlif söylemek.
MÜRAFAKA: Yoldaşlık.
MÜRAHAKA: Büluğ çağına, oniki yaşına yaklaşmak.
MÜRAKA: Deriden yolunan yün. Yolup davara verilen ot.
MÜRAKADE: Uyumak.
MÜRAKASA: Raksetmek, oynamak.
MÜSABAKA: Karşılıklı yarışma. Hangisinin ileride olduğunu anlamak için yapılan tecrübe, imtihan. Bir şeyde derece anlama için iki veya daha çok şahıslar arasında bazı şartlarla yapılan tecrübe.
MÜSABAKAT: Yarış, yarışma, müsâbaka.
MÜSAKAT: (Ka, uzun okunur) Meyvesinin bir kısmını almak şartiyle bir bağı veya ağaçları bir kimseye verme.
MÜSAKATA: Düşürme. Peyderpey düşürme.
MÜSAMAHAKÂR: f. Müsamaha eden. Göz yuman, hoş gören, görmemezlikten gelen. * Aldırmayan, ihmalci.
MÜSAMAHAKÂRÂNE: f. Görmemezliğe gelerek, müsamaha ederek, hoş görerek.
MÜSARAKA(T): (Sirkat. den) Hırsızlık, çalma.
MÜSTAKARR: (Karar. dan) Karar bulan, bir yerde sabit ve sakin olan. Kararlı. * Karargâh. Durulan yer.
MÜŞAKAT: Sıkıntı ve zorluklara dayanma hususunda yarışma. Aykırılık. Düşmanlık.
MÜŞTAKANE: f. şevkle, çok isteyerek, severcesine.
MÜZAYAKA: Sıkıntı, darlık, yokluk, parasızlık. Zorluk.
MÜNAKAŞÂT: (Münakaşa. C.) Çekişmeler.
NAFAKA: Yiyecek parası. Geçim için lüzumlu olan şey. * Geçindirmeğe mecbur olduğu kimselere veya çocuklarına mahkeme karariyle verilen iaşe parası.
NAFAKA-İ İDDET: Fık: Kadının iddeti içinde muhtaç olduğu nafaka. Koca, boşadığı karısını iddeti bitinceye kadar infakla mükellef olduğu için bu müddet zarfındaki nafaka hakkında bu tâbir meydana gelmiştir.
NAFAKA-İ MAKZİYYE: Fık: Hâkim tarafından takdir olunan nafaka.
NAFAKAT: (Nafaka. C.) Nafakalar.
NÂKA: Dişi deve. * Bir yıldızın ismi. * Sivilce.
NÂKA-İ SÂLİH: Salih Peygamber'in (A.S.) bir mu'cizesi olarak kayadan çıkan devesi. (Bak: Sâlih A.S.)
NAKA': Temiz olma.
NAKA: (C.: Enkâ) Kumdan meydana gelmiş tepe.
NAKAİS: (Noksan. C.) Eksiklikler. Noksanlar.
NAKAKA: Kurbağaların çağrışıp ötmeleri. * Tavuğun yumurtladığında ötüp gıdaklaması.
NAKAL: Bir yerden naklolunduğunda bâki kalan ufak taşlar. * Devenin tabanına ârız olur bir hastalık.
NAKALE: (Nâkıl. C.) Haberciler, nakledenler.
NAKARAT: (Nakra. C.) Durmadan tekrarlanan usandırıcı şeyler. * Edb: Şarkının belli yerlerinde tekrarlanan bestesi değişmeyen parça.
NAKARE: f. Davul, kös. Dümbelek.
NAKAVE: Temizlik.
NAKNAKA: (C.: Nekanık) Kurbağanın ötmesi. Tavuğun gıdaklaması. * Ses.
NA-PÂKÂN: (Nâpâk. C.) Murdarlar, pisler.
PAKAN: (Pâk. C.) f. Temizler, pâklar. * Mc: Veliler, evliya.
PAKÂR: f. Tahsildar.
PAKÂRÎ: f. Tahsildarlık.
RAKAAT: Hamâkat, ahmaklık.
RAKABAT: (Rakabe. C.) Boyunlar. Ense kökleri. * Köleler, câriyeler. Kullar.
RAKABE: Ense kökü, boyun. * Kul, köle, câriye.
RAKADAN: Oynayıp sıçrama.
RAKAHA: Ticaret. * Kesb, kazanma.
RAKAK: Üstü yumuşak, altı sert olan düz yer.
RAKAM: Bütün satıcı, bütün satan.
RAKAM: Yazı ile işaret, sayıları gösteren işaret. * Yazı yazmak.
RAKAMÎ: Rakam ve sayıya ait. Rakamla alâkalı.
RAKAMKEŞ: f. Rakam atan. Yazan çizen.
RAKAMZEDE: f. Yazılan, söylenen. Yazılmış.
RAKAMZEN: f. Yazıcı, yazan. Kayıt ve işâret eden.
RAKAN: (Rakun) Za'feran çiçeği. * Kına.
RAKRAKA: Su dökmek. * Su gelip gitmek. * Parlamak. * Suyun akması.
RAKRAKA: Nâzik ve derisi yumuşak olan kadın.
RAKRAKAN: Serap.
REFAKAT: Arkadaşlık, beraberlik.
REHAKÂR: (C.: Rehakâran) f. Kurtarıcı.
REŞAKAT: Bel inceliği. * Davranma ve kımıldanıştaki incelik ve hoşluk.
REZZAKANE: f. Rızık verene, rezzaka yakışır surette.
RİYAKÂR: Riya eden. Adam kandırmak için yalan söyleyen. Sahte iş yapan. İki yüzlü.
RİYAKÂRÂNE: f. İkiyüzlülükle. Riyakârlıkla.
RUBUBİYYET-İ MUTLAKA: Herşeyi kaplayan ve idaresi altına almış olan Allah'ın rububiyeti.(Evet bütün kâinatta hususan zihayatlarda ve bilhassa terbiye ve iaşelerinde her tarafta aynı tarzda ve umulmadık bir surette beraber ve birbiri içinde hakimâne, rahimâne bir dest-i gaybi tarafından olan bir tasarruf-u âmm elbette bir Rububiyyet-i mutlakanın tereşşuhudur ve ziyasıdır ve tahakkukuna bir bürhan-ı kat'îdir. Madem bir Rububiyyet-imutlaka vardır; elbette şirk ve iştirâki kabul etmez. Çünkü, o Rububiyyetin kendi cemâlini izhar ve kemâlâtını ilân ve kıymetli san'atlarını teşhir ve gizli hünerleri göstermek gibi en mühim maksad ve gayeleri cüz'iyyatta ve zihayatta temerküz ve içtimâ' ettiğinden en cüz'i bir şeye ve en küçük bir zihayata kendi başı ile müdahale eden bir şirk, o gayeleri bozar ve o maksatları harab eder. Ve zişuurun yüzlerini o gayelerden ve o gâyeleri irade edenden çevirip esbaba saldığından ve bu vaziyet Rububiyyetin mahiyetine bütün bütün muhâlif ve adavet olduğundan elbette böyle bir Rububiyyet-i mutlaka hiçbir cihetle şirke müsaade etmez. ş.)
RAKAMKEŞ: f. Rakam atan. Yazan çizen.
SADAKA: Allah rızâsı için fakirlere verilen mal, para, ilim gibi insanın muhtaç olduğu her hangi bir şey. (Asr-ı Saâdette fukara-i müslimîn için toplanan zekâta dahi bu nâm verilirdi.) (Bak: Belâ)(...Ehl-i keşiften rivayeten bu geçen Ramazanda Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec, bir fütuhat olacağını haber verdikleri halde zuhur etmedi. Böyle ehl-i velâyet ve keşif, neden hilâf-ı vâki haber veriyorlar? Benden sordular. Ben de birden sünuhat kabilinden olarak verdiğim cevabın muhtasarı şudur:Hadis-i Şerifte vârid olmuştur ki: "Bazen belâ nazil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir. " Şu hadisin sırrı gösteriyor ki: Mukadderat, bazı şeraitle vukua gelirken geri kalır. Demek ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını, belki bazı şeraitle mukayyed bulunduğunu ve o şeraitin vuku bulmamasiyle o hâdise de vukua gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel-i muallak gibi levh-i ezelînin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İsbat'ta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nadir olarak Levh-i Ezelî'ye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor. İşte bu sırra binaen, geçen Ramazan-ı Şerifte ve Kurban Bayramında ve daha başka vakitlerde istihrâca binaen veya keşfiyat nev'inden verilen haberler, muallak oldukları şerâiti bulamadıkları için, vukua gelmemişler ve haber verenleri tekzib etmiyorlar. Çünkü: Mukadder imiş, fakat şartı gelmeden o da vukua gelmemiş. Evet Ramazan-ı Şerifte bid'aların ref'ine Ehl-i Sünnet ve Cemaatin ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef câmilere Ramazan-ı Şerifte bid'alar girdiğinden, duâların kabulüne sed çekip ferec gelmedi. Nasılki sâbık hadisin sırriyle: Sadaka belâyı ref' eder. Ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder. Kuvve-i câzibe vücuda gelmediğinden, fütuhat da verilmedi. L.)
SADAKA-İ CÂRİYE: Hayrı, sevabı dâimî olan sadaka. Sevabı öldükten sonra da devam eden hayırlı ameller. (Kur'an ve iman hizmeti gibi.)
SADAKA-İ FITR: Ramazan bayramından evvel fıtra olarak verilen sadaka. Zengin (nisaba mâlik) her müslümanın (ihtiyar, genç, çocuk ve hattâ bunak da olsa) fakirlere vermeye mükellef olduğu sadakadır, vâcibdir. Nisaba mâlik olan bir müslüman, hem kendi nefsi için, hem de çocukları, hizmetçisi için sadaka-i fıtır verir. Fıtra: Fıtrat sadakası, yaratılış atiyyesi demektir. Sadaka-i fıtr: Buğday veya buğday unundan 1667 gram veyahut da arpa, kuru üzüm, hurmadan 3334 gram kadar yahut verildiği zamandaki rayice göre bedellerinin muhtaç olanlara verilmesidir.
SADAKAT: (Sadaka. C.) Sadakalar.
SADAKAT: (Sıdk. dan) Dostluk. Bir kimseye Allah (C.C.) için kalbden bağlılık, kalbi ve samimi doğrulukla olan dostluk. * Dostlukta sebat, vefadarlık.
SADAKATKÂR: f. Sâdık, sadakat sahibi.
SAHHAKA: Sevici kadın.
SAKA: Ordunun gerisi, ordunun gerisinde bulunan asker takımı. * Üzengi kayışı.
SAKALAN: (Sakaleyn) İnsanlar ve cinler.
SAKAM: (Sekam) İllet, hastalık, dert. * Hata ve yanlış. * Zillet.
SAKAMET: Bozukluk, ziyan, noksan, zarar, eksiklik. * Keyifsizlik. * Dert.
SAKAR: Cehennem'in bir ismi. (Bak: Cehennem)
SAKAR: (C.: Sükur-Sakâr-Sıkâre-Sukure-Eskur) Çakır kuşu. * Çok ekşimiş süt ve pekmez. * Bir şeyi kırmak.
SAKARE: Kâfir. * Koğucu, dedikoducu, nemmam. * Müstehak olmayana lânet eden. * Pekmezci.
SAKAT: Bir tarafı bozuk, eksik veya asla bir işe yaramaz olan. * Yanlışlık (yazıda veya sözde).
SAKATÎ: Yanlışları çok olan muharrir veya şâir.
SAKAYN: İkizkenar.
SAKSAKA: Sığırcık kuşunun ötmesi. * Çok söylemek, çok konuşmak. * Serçenin terslemesi.
SEFAKA: Katılık. * Sıklık.
SENAKÂR: f. Öven. Medheden.
SENAKÂRANE: f. Senakârlıkla. Övercesine. Medheden birine yakışır şekilde.
SENED-İ HÂKANÎ: Tapu senedi.
SEVDAKÂR: f. Sevdalı. Âşık.
SİYAK VE SİBAKA MÜLÂYEMET: Sözün evveline güzel bir netice, sonrasına iyi bir başlangıç olması.
SİYAKAT: Binek hayvanını arkasından sürme.
SÜRAKA: (Ebu Süfyan Sürâka b. Mâlik) Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hz. Ebu Bekir ile beraber hicret için Mekke'den çıktıklarında, Kureyş Rüesasının mühim bir mal mukabilinde onları öldürmek için gönderdikleri cesur bir adam olup, Hz. Peygamber'in mu'cizesiyle atının ayakları kuma saplanmış ve bu üç def'a tekerrür etmiştir. O vakit anladı ki elinden bir şey gelmez. "El Aman!" diyerek, Resulüllâh'ın duasına mazhar olmuş ve Mekke'nin fethinde şeref-i İslâmla müşerref olmuştur. Hz. Osman'ın (R.A.) hilâfeti zamanında, Hicri 24. senesinde vefat etmiştir.
ŞAKA' (ŞIKA'): Bedbahtlık. * Yaramazlık.
ŞAKA' (ŞÜKU'): Tulu etmek, doğmak. * Çıkmak, huruç etmek. * Dağıtıp perâkende etmek.
ŞAKA: Meşakkatli ve güç. * Musibet ânında yakasını ve yüzünü yırtan kadın.
ŞAKAVET: (Bak: şekavet)
ŞAKŞAKA: Doğan kuşunun veya serçenin ötmesi.
ŞEDAKA: Çok konuşan kadın.
ŞEFAKAT: Şefkat, acıyarak şefkatle sevmek. Karşılık istemeden merhamet edip acımak, sevmek.
ŞEFAKAT-I ÜBÜVVET: Babalık şefkati.
ŞIKŞAKA: (C.: Şekâşık) Devenin ağzında olan dağarcığı. (Ağzından çıkarıp kükretir.) * Zayıf, yaşlı kimse. * Uzun ince çubuk. * Ağzın çevresi.
ŞİFAKÂR: f. Şifalı. Şifaya sebeb olan.
ŞAKAVET: (Bak: Şekavet)
TABAKA: Kat. Katmer. * Sınıf, topluluk. * Sigara paketi. * Bir veya iki yapraklı kâğıt.
TABAKA-İ HAYAT: Hayat tabakası. Kabirdeki hayat, dünya hayatı gibi. (Bak: Meratib-i hayat)
TABAKA-İ MESTURİYET: Gizlilik tabakası. Örtülü oluş.
TABAKA-İ SEVÂBİT: Sabit bilinen yıldızlar tabakası.
TABAKA': Kelâmdan âciz kimse, konuşamayan kişi. * Cimaı yerince yapamayan kimse.
TABAKAT: Tabakalar. Katlar. Gruplar. Dereceler.
TAHRİR-İ RAKABE: Köle veya cariye azad etme.
TÂKA: Kubbeli mahfe. Pencere. * Takat. Güç, kuvvet, iktidar.
TAKA: İki-üç kişi ile idare edilen küçük yelkenli.
TAKA: Korkutmak. * Hazer etmek, çekinmek, korunmak.
TAKABBUH: Çirkinlik.
TAKABBUZ: (C.: Takabbuzât) (Kabz. dan) Toplanıp çekilme. Büzülme. * Kabız olmak, peklik.
TAKABBÜB: Binaya kubbe yapmak.
TAKABBÜL: (Kabul. den) Kabullenme. Üstüne alma. Bir şeyi taahhüd ve iltizam etme. * Öpülme.
TAKABUZ: Kabz edişmek.
TAKADDES: Mukaddes olsun (mânasında).
TAKADDÜM: (Kıdem. den) Önde bulunma. İleri geçme. * Zaman veya mevki bakımından ileride olma.
TAKADDÜS: Mübarek kılmak. Kudsî kılmak. * Çok temiz olma. * Mukaddes olma.
TAKADİ: Birbirine hakkını vermek.
TAKADU': Birbirine süngü ile vurmak.
TAKADÜM: Üzerinden zaman geçmek.
TAKAFFÜL: Kapamak. * Kilitlemek. * Tilki eniği.
TAKAFKUF: Titremek.
TAKAHHUM: Ansızdan bir nesneye dühul edip girmek.
TAKAHHUR: Kahrolmak.
TAKAHHÜL: şikâyet etmek.
TAKA'KU': Deprenmek, hareket etmek. * Ötmek.
TAKALİ: Birbirini düşman kabul etmek.
TAKALKUL: Deprenmek, hareket etmek.
TAKALLU': Ayağını kuvvetiyle kaldırmak. * Yerinden kopmak.
TAKALLUS: Kısa olmak, kısalmak. * Toplanmak, cem'olmak.
TAKALLÜB: Bir taraftan diğer tarafa dönmek. * Bir halden başka bir hale değişmek. * Başka kalıba girmek.
TAKALLÜD: (C.: Takallüdât) (Kald. dan) Bir işi üstüne almak. * Takınma, kuşanma. Gerdanlık veya muska gibi boyuna geçirme. * (Kılıç) kuşanma.
TAKALLÜL: (Kıllet. den) Azalma, az olma.
TAKALLÜS: Kasılma. Bir şeyin büzülüp gerilmesi. Bir uzvun çekilip toplanması. Kıvrılma.
TAKAMMÜL: Bitlenme. Bitli olma.
TAKAMMÜM: Evin süprüntüsünü ayırmak.
TAKAMMÜS: Gömlek giymek.
TAKAMÜR: Kumar oynamak.
TAKANNU': Başına örtü örtmek.
TAKANNÜN: Kanunlaşma. Değişmez halde, kat'i olarak belirme.
TAKARR: Birbiriyle kararlaşmak.
TAKARRUH: (Karh. dan) Yara derinleşip büyüme. * Yara çıban olma.
TAKARRÜB: Yakınlaşmak. Yaklaşmak. * Zamanı gelmek. Vakti yakın olmak.
TAKARRÜM: Tatlı tatlı yeme.
TAKARRÜR: Kararı verilmek.* Yerleşmek. Kararlaşmak.
TAKARRÜŞ: Kesbetmek, almak, kazanmak.
TAKARU': Kur'a atışmak.
TAKARÜB: Birbirine yakın olmak.
TAKAS: Vereceğini alacağına karşılık tutmak suretiyle ödeşmek, sayışmak, değişmek.
TAKASSİ: Bir şeyin aslını esasını araştırma.
TAKASSU': Dühul etmek, girmek.
TAKASSUF: Kırılmak.
TAKASUR: (Kasr. dan) Bir işi mümkün iken yapmama. Esirgeme.
TAKASÜM: Kısmet edişmek. * Birbirine yemin vermek.
TAKAŞKUŞ: Hastanın iyi olması. * Derinin soyulması. * Her yerden yiyecek istemek.
TAKAŞŞU': Havanın açılması.
TAKAŞŞUR: (Kışr. dan) Kabuk bağlama, kabuklanma.
TAKAŞŞÜF: Maişet şiddeti, geçim zorluğu.
TÂKAT: Güç, kuvvet. İktidar.
TÂKAT-I BEŞER: Beşer gücü ve kuvveti. İnsana mahsus kuvvet.
TÂKATFERSÂ: f. Dayanılmaz, tâkat götürmez.
TÂKATGÜDAZ: f. Tâkati kaldıran, gücü kuvveti eriten, mahveden.
TÂKATŞİKEN: f. Tâkati tüketen.
TAKATTUB: Kaşların çatılması. * Buruşma.
TAKATTUF: Yüz ekşitmek.
TAKATTUR: Damla. Damlama. Damla damla akma. * Ud ağacı ile buhurlanma. * Vuruşmağa hazırlanma. * Bir kimse kendini bir yerden atma. * Ağacın dalı kopup düşme. * Bir adamı yanı üzere düşürmek. (Kamus'dan)
TAKATU': Kesilmek. Kesişmek.
TAKATÜL: Kıtal edişmek, döğüşmek, vuruşmak.
TAKAUD: Oturmak.
TAKA'UR: (Ka'r. dan) Çukurlaşma. * Kuyunun derin ve çukur olması.
TAKAUS: Durdurmak. Sonraya bırakmak.
TAKAVİM: (Takvim. C.) Takvimler.
TAKAVÜL: Birbiriyle söyleşmek.
TAKA'VÜS: Çok yaşlanma. * Evin eskiyip köhne olması.
TAKAVÜM: Dövüşmek, vuruşmak. Birbiriyle cenge durmak.
TAKAVVİ: (Kuvvet. den) Kuvvetlenme.
TAKAVVUZ: Ayrılmak. Dağılmak. * Yıkılmak.
TAKAVVÜB: Bir şeyin kabuğu soyulmak.
TAKAVVÜL: Haber vermek. * Yalan söylemek.
TAKAYYUZ: Kırılmak. * Benzetmek.
TAKAYYÜ': Kusar gibi olup kusamama.
TAKAYYÜD: Bağlanma. Bağlı olmak. Kayıtlı bulunmak. * Çalışmak. Çabalamak. Uğraşmak. * Dikkatli davranmak.
TAKAYYÜL: Uymak, iktida etmek.
TAKAZA: Başa kakmak. * Sıkıştırmak. * Hakkını isterken borçluyu zorlamak.
TAKAZİC: Dövülüp ufalanarak yemeklerin üstüne ekilen otlar. Baharat.
TAKAZÜF: Birbirine iftira edip atışmak.
TAKAZZUB: Kesilmek.
TAKAZZÜR: İstikrah etmek, kerih görmek, beğenmemek.
TAKAZZÜR: Çirkin şeylerden uzak olmak.
TAKTAKA: (Tıktıka) Taşlardan çıkan ses. * Hayvanların ayak sesleri veya bunları anlatmak için söylenen kelime.
TAKVİR (TAKAVÜR): Bir cismi yuvarlak kesmek.
TALAKAT: Dil açıklığı. Selâset. Düzgün sözlülük. * Güler yüzlülük.
TARRAKA: Gümbürtü.
TİYAKA: Cimaa pek ziyade düşkün olmak. * Şehvetin galip olması.
TAKARRÜŞ: Kesbetmek, almak, kazanmak.
TÂKATŞİKEN: f. Tâkati tüketen.
ULUHİYET-İ MUTLAKA: Kayıt altında olmayan, mutlak uluhiyet. Ancak bir tek İlâhın mâbud oluşu.(Evet, nev'-i beşerin her taifesi birer nevi ibadetle fıtrî gibi meşgul olması ve sair zihayatın belki cemâdâtın dahi fıtrî hizmetleri birer nevi ibadet hükmünde bulunması ve kâinatta maddî ve manevî bütün nimetlerin ve ihsanların herbiri bir Ma'budiyet tarafından hamd ve ibadeti yaptıran perestişe ve şükre birer vesile olmaları ve vahiy ve ilhamlar gibi bütün tereşşuhât-ı gaybiye ve tezahürat-ı maneviyenin, bir tek İlâhın ma'budiyetini ilân etmeleri; elbette ve bedahetle bir uluhiyyet-i mutlakanın tahakkukunu ve hüküm-ferma olduğunu isbat ederler. Ş.)
VAKA': Yufka bulut. * Taş. * Yerin taşlı olmasından ayak incinmek. * Cefa, eza. * Vurma, darp.
VAKAD: Alevlenen ateş.
VAKAD: (Ateş) yanmak ve tutuşmak.
VAKAH: Katı yüzlü, utanmaz, hayırsız kimse. * Sağlam ve sert tırnak.
VAKAHAT: Arsızlık. Utanmazlık. Katı yüzlülük. Açıklık ve saçıklık. * Pek sağlam ve metin.
VAKAHET: (Vakhe) İbadet, taat. * Bir adamın sözünü dinleyip itaat ve imtisal etmek, ona uymak. * Bir şeyi bırakıp feragat etmek. * Büyük papaz olmak.
VAKAR: Ağırbaşlılık. Halim ve heybetli oluş. Nâmusu muhafazayı mucib haslet. Temkinlilik. Azamet ve izzet.
VAKAS: Boynun kısa olması. Ateşe attıkları ufacık değnekler. * İki nisap zekâtın arasındaki zekâtı olmayan hayvanlar.
VAKAYİ': (Vak'a. C.) Vâki olup zuhur eden hususlar. * Kıtaller. Öldüresiye vuruşlar.
VAKVAKA: Kurbağa, tavuk, kuş sesi veya köpek havlaması.
VÂLÂKADD: f. Boyu yüksek, uzun boylu.
VÂLÂKADR: f. Değeri yüksek, kadri yüce.
VARAKA: Tek yaprak hâlindeki kâğıt. * Nebât yaprağı. Maden yaprağı. Kitap yaprağı. * Hasis kimse. * Peygamberimize (A.S.M.) ilk vahyin geldiği sırada Hz. Hatice vâlidemizin (R.A.) hâdiseyi kendisine bildirdiği ve o zamanın meşhur bir âlimi olan Varaka İbn-i Nevfel'in adı.
VEFADAR (VEFAKÂR): Vefalı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan.
VİLAKÂR: f. Ahbab, dost.
YAKAZA: (Bak: Yakza)
YAKAZAN: Uyanık kimse. * Tozu yükselen toprak.
ZAKZAKA: Çocukların oynayıp sıçramaları.
ZELAKA: (İzlâk - Zellâka) Fasâhat, kolaylık ve lisan inceliği, keskinlik. Nutkun güzel ve çabuk olması. * Tecvidde: Keskin olarak çıkan $ harflerinin ismi. Bunlara müzlika harfleri de denir.
ZİNAKÂR: f. Zina eden, zâni.
ZÜBDE-İ MAKAL: Sözün özü.
ZÜLAKA: (Bak: Zelâka)
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
AKAB : Topuk. Ökçe. * Bir şeyin hemen arkası. * Bir şeyin gerisinde olan zaman veya mekan.
AKAB : Topuk. Ökçe. * Bir şeyin hemen arkası. * Bir şeyin gerisinde olan zaman veya mekan.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...