Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
AKK: (C.: Ukuk) Serkeşlik. Anaya, babaya itaatsizlik.
Yarmak.
(Koyun) kuzularken ölmek.
AKK: Serkeş, inadçı.
AKKÂL: Çok yiyen, obur.
Tıb: Etrafındaki etleri çürütüp mahveden (yara).
AKKÂM: Deve kiralayıcısı, deve ile ücret karşılığında eşya taşıyan adam.
Hacca Surre-i Hümayun ile birlikte giden hademe.
Çadır mehteri.
AKKOR: (Bak: Nâr-ı beyza)
AKKUB: Devenin çok yediği yassı yapraklı bir dikenli ot.
İçerisinde 'AKK' geçenler
ADAKK: İnce, dakik.
AHAKK: (Bak: Ehakk)
AKKÂL: Çok yiyen, obur. * Tıb: Etrafındaki etleri çürütüp mahveden (yara).
AKKÂM: Deve kiralayıcısı, deve ile ücret karşılığında eşya taşıyan adam. * Hacca Surre-i Hümayun ile birlikte giden hademe. * Çadır mehteri.
AKKOR: (Bak: Nâr-ı beyza)
AKKUB: Devenin çok yediği yassı yapraklı bir dikenli ot.
AKSÂ-YI TERAKKİ: Tekâmülün son basamağı. Terakkinin son hududu.
ARAKK: Çok ince. En ince. Ziyâde rakik olan.
ASFİYA-İ MUHAKKİKÎN: Hakikatı tam araştıran, delillerle isbat eden, ilim ve fazilette terakki etmiş olan büyük İslâm âlimleri.
BAKKA: Sivrisinek. * Tahtabiti.
BAKKAL: Sebzevât satıcı.
BAKKAR: Sığır çobanı, sığırtmaç.
Bİ-HAKKINÌ: Tamamıyla, hakkıyla.
BİLÂ-TEVAKKUF: Durmadan, tereddüt etmeden.
CENAB-I HAKK: Allah.
DAKK: Vurmak. * Çekmek. Çok yemekten dolayı vücudun ağırlaşması. * Kapı çalma.
DAKK-ÜL BÂB: Kapı çalmak.
DEVR-İ TERAKKİ: İlerleme devri.
EDAKK: En dakik, pek ince, çok mühim.
EDAKK-I UMUR: İşlerin en mühimmi.
EHAKK: Daha haklı, pek haklı. Daha doğrusu. En hakiki.(Ey talib-i hakikat, madem hakta ittifak, ehakta ihtilaftır. Bazan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen. S.)
EL-HAKKU YA'LÛ: Hak gâlib ve yüksektir, meâlindedir. Bu mâna, bir Hadis-i Şerife işaret eder.
ERAKK: Çok ince, ziyade rakik, ince ve yumuşak.
ERAKK-I HİSSİYAT: Duyguların en inceleri. Gizli hisler, ince duygular.
ESAKK: Yürürken dizlerini birbirine vuran.
EŞAKK: Meşakkatli, zahmetli.
EŞAKK: Meşakkatli, zahmetli.
FAKKAH: Ezhar otunun çiçeği.
GALAT-I TAHAKKÜMÎ: Bir kelimenin gerek lâfzı ve gerekse mânası itibariyle herkesin kullandığı gibi kullanılmaması.Bu, başlıca üş şeyden olur:1- Nazımda vezne uydurmak için bir kelimenin telâffuzunu değiştirmek, hecesini uzatmak ve kısaltmak yahut harfini gizlemek.2- Çeşitli mânâları olan bir kelimeyi meşhur olmayan bir mânâda kullanmak.3- Gramere ait kaide hatası yapmak. Meselâ: Zen merde, civân pîre, keman tîrine muhtaçEczâ-yı cihân cümle biri bîrine muhtaçbeytindeki "bîr" kelimesinin hecesi uzatılarak galat-ı tahakkümî yapılmıştır.
HAKK: (Bâtılın zıddı) Doğru. Gerçek. Vâcib ve lâzım olan. Her sâbit ve doğru olan şey. Adalet. Herkesin meşru olan salahiyeti, iktidarı, bir şey üzerindeki mâlikiyyeti. * Dâva ve iddia. * Hakikate uygunluk. * Geçmiş, harcanmış emek. Pay, hisse. * Münasib * Din. İslâmiyyet. * Kur'an. * Vukuu vâcib, geleceği şüphesiz olan. * Kıyamet. * Mahz-ı hakikat. * Yapacağını yalansız yapan kimse. * Musibet.
HAKK-I ÂMİRİYYET: Âmirlik hakkı.
HAKK-I İHTİTAB: Ormana yakın olan kimselerin ormandan odun kesmek hakkı.
HAKK-UL YAKÎN: (Hakk-al yakîn) Mârifet mertebesinin en yükseği. En yakînî bir surette hakikatı müşahede edip yaşamak hali. Ateşin yakıcı olduğunu bütün hislerimizle yakından duyup yaşadığımız gibi. (Bak: Yakîn)
HAKK: Kazıma. Oyma. Maden üzerine yazı işlemek.
HAKK-İ MÜHÜR: Mühür kazıma.
HAKK-İ SEHV: Yanlışı kazıma.
HAKKA: (Hakkan) Doğru olarak. Gerçek. Hakikat olarak. Lâzım ve sâbit kılmak.
HÂKKA: Kıyamet günü. * Âfet. Devamlı musibet. (Herkesin ve her kavmin amellerini isbat ve izhar eylediğinden kıyamet gününe bu isim verilmiştir) (L.R.)
HÂKKA SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 69. suresi olup Mekkîdir.
HAKKÂK: Hakkeden. Mühür vesair kazıyan.
HAKKÂKÎ: Mühür ve saire kazıma, hakkâklık.
HAKKAK: Hokkacı, kutucu.
HAKKAN: Hakikaten, doğrusu.
HAKKANÎ: Hak ve adalete uygun. Haklılığa uyar ve yakışır.
HAKKANİYET: Haktan ve doğruluktan ayrılmamak. Adalet üzere bulunmak. Adalet ve insaf ile lâzım olanı icra etmek.
HAKK-BÎNANE: f. Hakkı tanıyana göre.
HAKK-BÎNÎ: f. Hakkı görme, hakkı tanıma.
HAKK-CU: f. Hak arıyan.
HAKKE: Arka yükü. * Diş.
HAKKETMEK: Oyarak veya kazıyarak işlemek, yazmak.
HAKK-GÜZAR: f. Haktan ayrılmayan, hakkı tanıyan.
HAKKIYET: Haklılık.
HAKK-ŞİNAS: f. Hakka riayet eden. Hakkı tanıyan. Hak ile amel eden.
HİDEMAT-I ŞAKKA: Taş taşımak, toprak kazmak gibi, mahkûmlara yaptırılan ağır hizmetler.
HÜSN-Ü TELAKKİ: (Hüsn-i telakki) İyi anlayış. İyi kabul ediş. Güzel telâkki etmek. Anlayış gösterip iyi niyetle kabul etmek.
HÜVE HAKK(UN): O da haktır. O da bir haktır. (Bak: Ehakk)
HÜVE-L HAKKU: Hak sadece O'dur.
İBRAHİM HAKKI: (K.S.) : Hi: 12. asırda yaşamış büyük âlim ve mutasavvıftır. Hasankale'li olup en son Tillo'da yaşamıştır. Marifetname isimli meşhur eseri vardır.
İSTİGRAKKÂR: f. Kendinden geçen, dalgın, müstağrak. Dalgın halde olan.
İTTİHAD VE TERAKKİ: 1918 tarihine kadar devam eden ve Osmanlı Devletinin son zamanlarında mühim rol oynamış bir siyasî parti. (Bak: Tanzimat)
KABİL-İ GAYR-İ TELAKKUH: Gebeliği mümkün olmayan.
KEFALET-İ MUVAKKATA: Geçici bir zaman için kefil olma.
KEMÂ HİYE HAKKUHÂ: Gereği gibi.
LAKK: Vurmak.
MAAKKA: Çocuğun, anababaya isyan etmesi. Veledin valideyne itaatsizliği.
MAHAKK: Mehenk. Ayar taşı.
MAKK: Yarmak.
MEN DAKKA DUKKA: "Kapı çalanın kapısı çalınır." Yâni, kim birisine bir kötülük yahut iyilik yaparsa ona o şey yapılır. Meselâ: "Su-i zan eden su-i zanna mâruz olur."
MEN LEHÜL HAKK: Fık: Hak sahibi olan kimse.
MEŞÂKK: Eziyetler. Sıkıntılar. Meşakkatler. Mihnetler.
MEŞÂKK-I HAYAT: Hayatın meşakkat, zahmet ve sıkıntıları.
MEŞÂKKA: Muhalefet ve adâvet etmek. Karşı gelip düşmanlık yapmak.
MEŞAKKAT: Zahmet. Sıkıntı. Güçlük. Zorluk. (Bak: Himmet)
MİDAKA (MİDAKKA): Kendisiyle bir şey dövülüp ezilen şey. Havan.
MİNŞAKKA: Yarık, çukur, oyuk.
MUAKKAB: (Akab. dan) Ardına düşülmüş, tâkib olunmuş, peşinden gidilmiş.
MUAKKAD: İnce ve müşkil olan. Zor anlaşılan söz. * Ukdeli, düğümlü.
MUAKKID: Düğümleyen, sihir yapan, cadı.
MUAKKİB: Ardına düşen, takib eden, ardından koşan. * Tağyir ve ibtal eden.
MUAKKİBÂT: Gece ve gündüz melâikesi. * Namazı müteakib otuz üçer defa tekrar edilen tesbih. (Bak: Tesbih)
MUAKKİBÎN: Tâkipçiler, arkasından koşanlar, ardından gelenler.
MUCİB-İ TEYAKKUZ: Teyakkuzu, yâni uyanıklığı icâb ettiren.
MUHAKKA: Çekişme. * Hak iddia etme.
MUHAKKAK(A): (Hakk. dan) Hakikatı ve gerçeği belli olmuş. Tahkik edilmiş. Doğru. * Mutlaka ne olursa olsun.
MUHAKKAR: Hakir görülen. Hakarete uğramış.
MUHAKKİK: Hakikatı araştırıp bulan. İç yüzüne inceliyerek vakıf olan. * Hakikat âlimi. Hakikatlara hakkı ile vakıf ve ehl-i tahkik olan büyük İslâm âlimi.
MUHAKKİKANE: f. Gerçeği ve hakikatı araştıran bir kimseye yakışır surette. Muhakkik olan bir insana yakışacak şekilde.
MUHAKKİKÎN: Hakikatı bulup meydana çıkaranlar. * İç yüzünü araştırıp bulan büyük İslâm âlimleri ve velileri. Hakikat araştıran, hak âlimleri.
MUHAKKİR: Hakir gören, zelil ve hor gören.
MUHAKKİRÂNE: f. Tahkir edercesine. Hakarette bulunurcasına.
MURAKKA': (Ruk'a. dan) Yamalı, yamanmış.
MURAKKAK: (Rikkat. den) İnce. İncelmiş.
MURAKKAM: (Rakam. dan) Yazılı, yazılmış. * Numaralanmış, numara konulmuş, sayı konulmuş.
MURAKKAN: Bozulmuş, aradan çıkarılmış.
MURAKKIK: Tecvidde bir harfi ince okumağa; terkik, ince okunan harflere ise; murakkık denir ki, şunlardır: Elif, nun, şın, ra, ha, dal, yâ, se, ayın, lam, mim, kef, sin, vav, fe, te, cim, he, ze, bâ, zel.
MURAKKIM: (Rakam. dan) Pusulanın iğnesi.
MUSAKKA: (Saky. den) Sulanmış, sakyedilmiş.
MUSAKKAB: (Sakb. dan) Delinmiş, teskib olunmuş.
MUVAKKAR: (Vekar. dan) Ağırlanmış, saygı gösterilmiş olan. * Ağırbaşlı, vakarlı, ciddi.
MUVAKKARAN: Vakarla, ciddiyetle, ağırbaşlılıkla. * Ağırlanmış, saygı gösterilmiş olarak.
MUVAKKAS: Dolu, memlu.
MUVAKKAT: Vakitli. Geçici. Fâni. Devamlı olmayan.
MUVAKKATEN: Az bir zaman için, şimdilik, geçici ve muvakkat olarak.
MUVAKKIF: Durduran. Tevkif eden. Alıkoyan. Vakf ettiren.
MUVAKKİR: (Vekar. den) Ağırlayan, saygı gösteren.
MUVAKKİT: Vakti tâyin eden. * Tam ayarlı saat.
MÜDAKKIK: (Bak: Müdekkik)
MÜLAKKAB: Lâkablanmış. Lâkablı. Başka isim verilmiş.
MÜNAKKAH: (Nakh. dan) En iyileri seçilmiş. Müntehab, güzide. * Soyulmuş, temizlenmiş, ayıklanmış. * İdâre gayesiyle fazlası kesilmiş masraf.
MÜNAKKAHİYET: Ayıklanma, soyulma. En iyileri seçilme.
MÜNAKKAS: (Noksan. dan) Eksiltilmiş, azaltılmış, tenkis edilmiş.
MÜNAKKAŞ: Nakışlı, süslü, nakşedilmiş, işlemeli, resimli.
MÜNAKKAT: (Nokta. dan) Noktalı, noktalanmış. Nokta konmuş.
MÜNAKKAYAT: Temizlenmiş şeyler.
MÜNAKKID: (Bak: Münekkid)
MÜNAKKIS: Eksilten, azaltan. Tenkis eden.
MÜNAKKİ: Pâk edici, temizleyici. * Koruyan, hıfzeden.
MÜNŞAKK: (Şakk. dan) İnşikak eden, yarılan, yarılmış. * Yaymak.
MÜRAKKIK: Yufka.
MÜSAKKAF: (C.: Müsakkafât) (Sakf. dan) Üstü dam veya tavanla örtülmüş. Tavanı veya damı olan.
MÜSAKKAL: Ağırlaştırılmış. Sakilleştirilmiş.
MÜSAKKIL: (Siklet. den) Ağırlaştıran, sakil eden.
MÜSAKKİB: (Sakb. dan) Delen, delici, teskib eden.
MÜŞAKKARE: Eski kale.
MÜŞTAKK: (Müştak) (Şakk. dan) Gr: Başka kelimeden ayrılmış, başka kelimeden çıkmış, türemiş. * İştikak etmiş, aralarında mâna ve terkib ciheti ile münâsebet; siga ciheti ile mugayeret olmak üzere diğer kelimeden ihraç olunmuş kelime.
MÜŞTAKKAT: (Müştakk. C.) (şakk. dan) Türemiş kelimeler.
MÜŞTAKKUN MİNH: (Şakk. dan) Kendisinden diğer bir kelime türemiş olan asıl kelime.
MÜTEAKKID: (Akd. dan) Düğümlenen, karışık olan.
MÜTEAKKIL: (C.: Müteakkılîn) Biraz düşünerek anlayan.
MÜTEAKKILÂNE: f. Anlayana yakışır şekilde.
MÜTEAKKILÎN: (Müteakkıl. C.) Anlayanlar, taakkul edenler.
MÜTEAKKİS: (Aks. den) Tersine dönen, ma'kus olan.
MÜTEFAKKIH: (C.: Mütefakkıhin) (Fıkh. dan) Fıkıh âlimi. Fıkıh ilmiyle uğraşan kimse.
MÜTEFAKKIHÎN: (Mütefakkıh. C.) Fıkıh âlimleri, fıkıh bilginleri. Fıkıhla uğraşan kimseler.
MÜTEFAKKİD: Araştırıp soran, tedkik eden.
MÜTEHAKKIK: Tahakkuk eden, doğruluğu meydana çıkan.
MÜTEHAKKİD: Kin tutan, kindâr.
MÜTEHAKKİM: Zorba, zorbalık eden, tahakküm eden. Hâkimlik taslayan.
MÜTEHAKKİMÂNE: f. Mütehakkim bir surette. Tahakkümle, zorbalıkla.
MÜTEHAKKİMÎN: (Mütehakkim. C.) Zorbalar. Tahakküm edenler. Mütehakkimler.
MÜTELAKKIB: (Mütelakkıbîn) (Lakab. dan) Lakap alan, lakap takınan.
MÜTELAKKIM: Lokma yutan. Lokmalayan.
MÜTELAKKİ: Telakki ve kabul eden, ...nazarıyla bakan.
MÜTELAKKİB: (Lakab. dan) Lakap takılmış, lakaplanmış.
MÜTELAKKİBÎN: (Mütelakkib. C.) Lakap alanlar, lakap takınanlar.
MÜTENAKKIL: Bir yerden diğer bir yere nakleden, göçen.
MÜTERAKKIB: (Rükub. dan) Gözleyen, bekleyen.
MÜTERAKKIS: Aynı şekilde yukarı çıkıp aşağı inen, aynı tarzda sallanıp hareket eden.
MÜTERAKKİ: Yükselmiş, terakki etmiş, ilerlemiş olan.
MÜTERAKKİYÂNE: f. İlerleyene, terakki edene yakışır şekilde.
MÜTESAKKIB: (Sakb. dan) Ortası delik olan. Delinen, delinmiş bulunan.
MÜTEVAKKI': Bir şeyin vukuuna muntazır olan, ümid eden, ricâ ve niyazda bulunan.
MÜTEVAKKID: Tutuşan, tutuşup yanan.
MÜTEVAKKIF: Bir şeye bağlı olan, onunla iş görecek olan, ilerlemeyip duran. * Bekleyen, tevakkuf eden, duran, eğlenen.
MÜTEVAKKIR: (C.: Mütevakkırîn) (Vakar. dan) Onurlanan, vakarlanan.
MÜTEVAKKIRÎN: (Mütevakkır. C.) Onurlananlar, vakarlananlar.
MÜTEVAKKİ: Tevakki eden. Kendini gözeten, tehlikeli şeylerden sakınan ve çekinen.
MÜTEYAKKIN: (Yakîn. den) Teyakkun eden, yakîn ve kat'î olarak şüphesiz bilen.
MÜTEYAKKIZ: Uyanık, uyanmış, tetikte, gözü açık olan.
MÜTEYAKKIZÂNE: f. Uyanık ve dikkatlice, göz açıklığı ile.
MÜTEZAKKIM: (C.: Mütezakkımîn) Güçlükle ve zorla yutan. Tezakkum eden.
MÜTEZAKKIMÂNE: f. Güçlükle ve zorla yutarak.
MEŞÂKK-I HAYAT: Hayatın meşakkat, zahmet ve sıkıntıları.
MÜŞAKKARE: Eski kale.
NAKKA': Yanında olmayan şey için mübalağa yapan kimse.
NAKKAB: (Nakb. dan) Delici, delik açıcı.
NAKKAD: (Bak: Nekkad) Nakd eden. Paranın kalbını, sağlamını ayıran. * Tenkidci, bir şeyin iyisini kötüsünü ayıran. * İmam, hatib.
NAKKAF: Temkinli kimse, iyi niyet sâhibi olan kişi.
NAKKAL: (Nakl. dan) Nakledici. * Hikâyeci. Hikâye anlatan.
NAKKAR: Müzik, çalgı. * Gagalıyan. * Ağaç, taş ve madeni eşyayı oyarak ve çukurlaştırıp kabartarak ona mücessem şekiller veren sanatkârlar.
NAKKARE: (Bak: Nakare)
NAKKAŞ: Nakış yapan. Duvar nakışları yapan usta. Süsleme san'atkârı.
NAKKAŞ-I EZELÎ: Ezeli Nakkaş. Ezeli olup her şeyin nakşını yapan. Allah (C.C.)
NAKKAŞE: Nakış yapan kadın. Nakışçı.
VE Bİ-L HAKKI NATAKTE: Hak ile söyledin, hakkı söyledin. Haksın, sâdıksın.(Zira o, Lâ ilahe illallah der, dâva eder. Bütün sağ ve sol, yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurani zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek, icma ederek mânen "Sadakte ve bi-l hakkı natakte" derler. Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesapsız imzalarla te'yid edilen bir müddeaya parmak karıştırsın. M.)
PÂ-BEND-İ TERAKKİ: İlerlemeğe mâni olan zincir, köstek.
RAKK: Kitap, sahife. * Kâğıt yerine kullanılan ince deri parçası. * Tomar. * Yama.
RAKKA: Dere yanında olup sel geldiğinde üzerine yayılan arazi. * Bir yerin adı.
RAKKAS: Oynayan, dans eden, köçek.
RAKKASÂNE: f. Oynar şekilde. Raksederek.
RAKKASE: Oynayıp dans eden kadın.
SA'D BİN EBİ VAKKAS (R. A.): Aşere-i Mübeşşere'den ve ilk İslâm olanların yedincisidir. Peygamberimiz (A.S.M.) ile beraber bütün gazalarda bulundu. Müslüman olduğunda 17 yaşlarında idi. Hz. Ömer zamanında İran'a gönderilen ordunun başkumandanı oldu. Medayin şehrinin fethinde ve Kadsiye meydan muharebesinde muvaffak oldu. Kufe şehrinin kurulmasına vesile oldu. Kufe ve Irak vâliliklerinde bulundu. Vefatı 55 Hicri yılındadır.
SAKK: Kin tutmak.
SAKK: (C.: Sukuk-Sıkâk-Esak) Kitap. * Kapı yapmak. * Vurmak, darbetmek.
SAKKA: Çok su dağıtan, çok sulayan, sucu.
SAKKA': Kulağı çok küçük olan koyun.
SU-İ TELÂKKİ: Lâzım olduğu şekilde anlamama. Kötü anlayış. Kötü telâkki etme.
SUKUT-I HAKK: Hakkın sukutu. Hakkın kaybolması.
ŞAKK: (Meşakkat. den) Eziyetli, zahmet verici, güç.
ŞAKK: Yarık, çatlak. Yarılma, çatlama. * Yırtma. Kırma.
ŞAKK-I ASÂ: f. Değneği kırmak. * Mc: İhtilâfa sebeb olmak, topluluktan ayrılmak.
ŞAKK-I KAMER: Ayın iki parça olması mu'cizesi. (Kur'ân-ı Kerimin nass-ı kat'isi ile de sâbit olan ve mütevâtir olarak da bilinen Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın parmağının işâreti ile ayın iki parçaya ayrıldığı hadisesi ki, büyük mu'cizelerindendir.)
ŞAKK-I ŞEFE: Dudağını açıp konuşmak.
ŞAKK: Silahlı kişi. * Şek ve şüphe eden.
ŞECERE-İ ZAKKUM: (Bak: Zakkum)
ŞECERE-İ ZAKKUM: (Bak: Zakkum)
TAAKKUD: (Ukde. den) Bağlanma. Düğümlenme. Anlaşılmaz hâle gelme.
TAAKKUL: Hatırlama. Zihin yararak anlama. Akıl erdirme. Hatıra getirme. (Bak: Dimağ)
TAHAKKUD: Kin tutma, kin gütme.
TAHAKKUK: Bir şeyin doğruluğunun meydana çıkması. Gerçekleşmek. Delil ile isbat edilmek. Sabit ve hakikat olduğu aşikâr olmak.
TAHAKKÜK: Kaşınmak. Ovunmak.
TAHAKKÜM: (Hüküm. den) Tekebbür, zorbalık etmek. Zorla hükmetmek.(Evet imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdad da olamaz. L.)
TAHAKKÜMÂT: (Tahakküm. C.) Tahakkümler, zorbalıklar.
TAHAKKÜMÎ: Mânasız iddia. Delilsiz, isbatsız haklılık dâva etmek, Mânasız mücerred dâva.
TEAKK: Dolu olmak.
TEAKKUB: Her nesnenin âkibetine nazar etmek. Sonuna bakmak.
TEAKKUD: Bağlanmak.
TEAKKUM: Tereddüt etmek, kararsız olmak.
TEAKKÜN: Karın buruşukluğu.
TEAKKÜR: Cem'olmak, toplanmak. * Açlık.
TEAKKÜS: (Aks. den) Tersine dönme.
TEBAKKUR: İlim ve malda genişlik üzere olmak. Âlim ve zengin olmak.
TEFAKKUD: (C.: Tefakkudât) Arayıp sorma. Sorup soruşturma.
TEFAKKUH: Gül gibi açılma.
TEFAKKUR: (Fakr. dan) Fakirleşme. Fukaralaşma.
TEHAKKÜM: (Bak: Tahakküm)
TELAKKİ: Karşılamak. Almak. Kabul etmek. * Şahsi anlayış ve görüş.
TELAKKİ-İ Bİ-L-KABUL: Kabul ile karşılamak, kabul etmek.
TELAKKİYÂT: (Telakki. C.) Şahsî anlayış ve görüşler. * Kabul etmeler. Telakkiler.
TELAKKUB: (Lâkab. dan) Lâkab alma. Lâkablanma.
TELAKKUF: Ağızdan söz kapmak. * İşitmek. * Yutmak. * Sür'atle almak.
TELAKKUH: Kendisini gebe, hâmile gösterme. Gebe kalabilme.
TELAKKUM: Parçalayıp lokma yapıp yutma. * Karın gurultusu.
TELAKKUT: Cem'etmek, toplamak, biriktirmek.
TEMAKKUK: Dinlene dinlene içmek.
TENAKKİ: Muhayyer olmak.
TENAKKUB: Nikab örtünmek, yüze peçe örtmek.
TENAKKUL: (Nukl. den) Bir yerden başka bir yere geçme. * Nakletme. * Bir makamdan başka makama intikal etme.
TENAKKUR: Müçtemi olmak, içtima etmek, toplanmak.
TENAKKUS: Eksilmek.
TENAKKUT: (Nokta. dan) Benek benek olma. Nokta nokta olma.
TENAKKUZ: Halâs olmak, kurtulmak.
TENAKKUZ: Kırılmak. * Bozulmak.
TERAKKİ: İlerleme. Yukarı çıkma, yükselme. * Artma, çoğalma. * Bilgi ve medeniyetçe yükseliş.(Terakkimizin şartı: 1- Mesailerin tanzimi 2- Emniyet 3- Teavün düsturunun teshilidir.) (H.Şâmiye)
TERAKKİCU: f. Terakki isteyen, terakki taraftarı.
TERAKKİPERVER: f. Terakkiyi seven. İlerlemeyi seven.
TERAKKİŞİKEN: f. Terakkiyi kıran, ilerlemeyi önleyen, terakkinin aleyhinde bulunan.
TERAKKİYÂT: (Terakki. C.) Terakkiler. Yükselişler. İlerlemeler.( $ Hazret-i Âdem Aleyhisselâm'ın dâva-yı hilâfet-i kübrâda mu'cize-i kübrâsı, talim-i esmâdır" diyor. İşte sair enbiyanın mu'cizeleri, birer hususi hârika-i beşeriyeye remzettiği gibi, bütün enbiyanın pederi ve divan-ı nübüvvetin fatihası olan Hazret-i Âdem Aleyhisselâm'ın mu'cizesi umum kemâlât ve terakkiyat-ı beşeriyenin nihayetlerine ve en ileri hedeflerine sarahate yakın işaret ediyor. Cenab-ı Hak (Celle Celâlühü), mânen şu âyetin lisan-ı işaretiyle diyor ki: "Ey benî-Âdem! Sizin pederinize, melâikelere karşı hilâfet dâvasında rüçhaniyetine hüccet olarak, bütün esmâyı tâlim ettiğimden, siz dahi, mâdem O'nun evlâdı ve vâris-i istidadısınız. Bütün esmayı taallüm edip, mertebe-i emânet-i kübrâda, bütün mahlukata karşı, rüçhaniyetinize liyâkatınızı göstermek gerektir. Zira kâinat içinde, bütün mahlukat üstünde en yüksek makamata gitmek ve zemin, gibi büyük mahlukatlar size musahhar olmak gibi mertebe-i âliyeye size yol açıktır. Haydi ileri atılınız ve birer ismine yapışınız, çıkınız!... Fakat sizin pederiniz, bir def'a şeytana aldandı, cennet gibi bir makamdan ruy-i zemine muvakkaten sukut etti. Sakın siz de terakkiyatınızda şeytana uyup Hikmet-i İlâhiyyenin semâvâtından, tabiat dalâletine sukuta vasıta yapmayınız. Vakit bevakit başınızı kaldırıp Esmâ-i Hüsnâma dikkat ederek, o semâvâta uruc etmek için fünunuzu ve terakkiyatınızı merdiven yapınız. Tâ fünun ve kemâlâtınızın menbâları ve hakikatları olan Esmâ-i Rabbâniyyeme çıkasınız ve o esmânın dürbünüyle, kalbinizle Rabbinize bakasınız...Bir nükte-i mühimme ve bir sırr-ı ehemm şu âyet-i acibe, insanın câmiiyet-i istidadı cihetiyle mazhar olduğu bütün kemâlât-ı ilmiye ve terakkiyat-ı fenniye ve havârık-ı sun'iyeyi "Tâlim-i Esmâ" unvaniyle ifade ve tabir etmekte şöyle lâtif bir remz-i ulvi var ki: Herbir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyatın, herbir fennin bir hakikat-ı âliyesi var ki; o hakikat, bir ism-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyatı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemalât, o san'at; kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nâkıs bir gölgedir...Meselâ: Hendese bir fendir. Onun hakikatı ve nokta-i müntehâsı, Cenab-ı Hakk'ın "İsm-i Adl ve Mukaddir" ine yetişip, hendese âyinesinde o ismin Hakimane cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir.Meselâ: Tıbb bir fendir, hem bir san'attır. Onun da nihayeti ve hakikatı; Hakîm-i Mutlak'ın "Şâfi" ismine dayanıp, eczahane-i kübrası olan ruy-i zeminde Rahimane cilvelerini, edviyelerde görmekle, tıbb kemâlâtını bulur, hakikat olur.Mesela: Hakikat-ı mevcudattan bahseden Hikmetü'l-Eşyâ, Cenab-ı Hakk'ın (Celle Celâluhu) İsm-i Hakîm'inin tecelliyat-ı kübrasını, müdebbirane, mürebbiyane eşyada, menfaatlarında ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkılâb eder ve malâyaniyat olur veya felsefe-i tabiiye misillü dalâlete yol açar.İşte sana üç misal!... Sâir kemalât ve fünunu bu üç misale kıyas et. İşte Kur'an-ı Hakîm şu âyette beşeri şimdiki terakkiyatında pek çok geri kaldığı en yüksek noktalara, en ileri hududa, en nihayet mertebelere, arkasına dest-i teşviki vurup, parmağıyla o mertebeleri göstererek: "Haydi arş ileri" diyor. S.) (Bak: Medeniyet)
TERAKKU': Sıkıntı ve emek ile kazanma.
TERAKKUB: Bekleme, gözetleme, yol gözleme. * Ümit etme. * Muntazır olma.
TERAKKUBÂT: (Terakkub. C.) Gözetlemeler, beklemeler.
TERAKKUD: Acele etmek.
TERAKKUK: Merhamete gelme, acıma.
TERAKKUS: Raksetme, dansetme. * Devamlı aşağı inip yukarı çıkma.
TESAKKU': Bir bâtıl nesneyi çekişmek.
TESAKKUB: (C.: Tesakkubât) (Sakb. dan) Delme, delinme. * Zâhir olmak, görünmek. * Parlamak, ruşen olmak.
TESAKKUF: Zafer bulmak.
TEŞAKK: Muhalefet edişmek, uyuşamamak. * Zor ve meşakkatli olmak.
TEŞAKKUK: (Şakk. dan) Yarılma, ikiye ayrılma.
TEVAKKİ: Çekinme, hazer etme, sakınma, korunma.
TEVAKKU': (C.: Tevakkuât) (Vuku. dan) Bekleme, umma, ümid etme. İsteme, arzu etme.
TEVAKKUD: Tutuşup yanma.
TEVAKKUF: Durma. Eğlenip kalma. Duraklama.
TEVAKKUFÂT: (Tevakkuf. C.) Beklemeler, durmalar, eğlenmeler.
TEVAKKUL: Dağ üstüne çıkmak.
TEVAKKUR: (Vekar. dan) Vakar peydâ etme. Vakarlanma.
TEVAKKUS: Şiddetle basmak. * Atın seyri.
TEYAKKUN: İyiden iyiye araştırıp şüphesiz tam olarak bilmek. * Tam yakınlık hâsıl etmek.
TEYAKKUZ: Uyanık olma. * Uykudan kalkma. * Göz açıklığı.
TEZAKKUF: Bir şeyi sür'atle alıp yemek.
TEZAKKUM: Lokma lokma etmek. * Kaymak ile hurmayı karıştırıp yemek. (O taama "zekkum" derler.)
TEŞAKK: Muhalefet edişmek, uyuşamamak. * Zor ve meşakkatli olmak.
VAKKAS: Okçu. İyi muharebe eden. Savaşçı.
VARAKKERDAN: f. Boş ve faydasız işlerle uğraşan kimse.
ZAKKUM: Cehennem'de bir ağacın ismi, cehennemliklerin yiyeceği. * Gösterişi güzel, çiçekli ve zehirli meyvesi olan yâsemine benzeyen bir bitki ismi.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
AKKÂL : Çok yiyen, obur. * Tıb: Etrafındaki etleri çürütüp mahveden (yara).
AKA : İran Türkleri "ağa" yerine kullanırlar.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...