Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
AKL: Sürmek.
Ölmek.
İp ile bağlamak.
AKL: (Akıl) Men'etmek.
Sığınacak yer.
Kırmızı mihfe örtüsü.
Diyet.
İnsanın; hayrı, şerri ve ilimleri anlayan, sebeblerden neticeleri çıkaran ve eserden eser sahibine intikal eden hassası. Düşünme ve anlama kabiliyeti. Zihin, zekâ, tefehhüm, fehim, irade, anlayış, kuvve-i hâfıza, mülâhaza, re'y, yaptığını bilme. İlim, zihinde hâsıl olan sûret. İnsan zihninin sıfatı. Kalbde Hak ve bâtılı ayırdedebilen bir nur.
Huk: Bir cinayetten dolayı, icab eden diyeti vermektir. Diyet mânasına da kullanılır. Akıl, esasen imsak ve imtisak mânasınadır. Diyet vermek, kan dökülmesini men' ve imsak edecek müeyyid bir kuvvet mesâbesinde olduğundan bu cihetle de diyete akl denilmiş olması melhuzdur. (Huk. L.)(Mütekellimînin mütebahhirîn ulemasından olan Mu'tezile imamları, zinet-i surîsine meftun olup, o mesleğe ciddi temas ederek, aklı hâkim ittihaz ettiklerinden, ancak fâsık, mübtedi bir mü'min derecesine çıkabilmişler. S.)(Arkadaş! Vesvese ve evham zulmetleri içinde yürürken, Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) sünnetleri birer yıldız, birer lâmba vazifesini gördüklerini gördüm. Herbir sünnet veya bir hadd-i şer'i, zulmetli dalâlet yollarında güneş gibi parlıyor. O yollarda insan, zerre miskâl o sünnetlerden inhiraf ve udul ederse; şeytanlara mel'abe, evhama merkep, ehval ve korkulara ma'rez ve dağlar kadar ağır yüklere matiyye olacaktır. Ve kezâ, o sünnetleri, sanki semadan tedelli ve tenezzül eden ipler gibi gördüm ki; onlara temessük eden yükselir; saadetlere nail olur. Muhalefet edip de akla dayananlar ise, uzun bir minare ile semâya çıkmak hamakatinde bulunan fir'avn gibi bir fir'avn olur. M.N.)
AKL-I BÂLİĞ: Yetişmiş genç. Erginlik hâli. Onbeşini doldurmuş genç.
AKL-I BEŞER: İnsan aklı. İnsan düşüncesi.(Kur'anın hakaik-ı İlâhiyeye dair beyanatı ve tılsım-ı kâinatı fethedip ve hilkat-ı âlemin muammasını açan beyanat-ı kevniyesi, ihbarat-ı gaybiyenin en mühimmidir. Çünkü: O hakaik-ı gaybiyeyi hadsiz dalâlet yolları içinde istikametle onları gidip bulmak, akl-ı beşerin kârı değildir ve olamaz. Beşerin en dâhi hükemaları o mesâilin en küçüğüne akıllarıyla yetişmediği mâlumdur. Hem Kur'an, gösterdiği o hakaik-ı İlâhiye ve hakaik-ı kevniyeyi beyandan sonra ve safa-yı kalb ve tezkiye-i nefisten sonra ve ruhun terakkiyatından ve aklın tekemmülünden sonra beşerin ukulü: "Sadakte" deyip o hakaikı kabul eder. Kur'ana, "Bârekâllah" der... Amma ahvâl-i uhreviye ve berzahiye ise, çendan akl-ı beşer kendi başıyla yetişemiyor, göremiyor. Fakat, Kur'anın gösterdiği yollar ile onları görmek derecesinde isbat ediyor. S.)
AKL-I EVVEL: İlk akıl, hılkî ve cibilli olan akıl. (Bir kısım eski ve sapık felsefecilere ve hususan İşrakıyyuna göre; teselsül tâbiri ile müessiriyetini iddia ettikleri sebeblerden birincisidir. Bunun neticesi şirke gider. Bunlarca, akl-ı evvel Allah'ın mahluku olup ve bundan ikinci akıl, ikincisinden üçüncü akıl... ve böylece "Ukul-ü Aşere" dedikleri birbirinden türeyen on akıl varlığı tevehhüm edilerek dalâlete gidilmiştir.)(Eski felsefenin bir düstur-u itikadiyesinden olan ( $ ) "Birden bir sudur eder" Yani, "bir zattan, bizzat bir tek sudur edebilir. Sâir şeyler vasıtalar vasıtası ile ondan sudur eder." diye, Ganiyy-i alel-ıtlak ve Kadir-i Mutlakı, âciz vasaite muhtaç göstererek, bütün esbaba ve vasaite, rububiyyette bir nevi şirket verip Halik-ı Zül Celâle "Akl-ı evvel" nâmında bir mahluku verip âdeta sair mülkünü esbaba ve vasâite taksim ederek bir şirk-i azîme yol açan, şirk-alûd ve dalâlet-pişe o felsefenin düsturu nerede?... Hükemânın yüksek kısmı olan İşrakıyyun böyle halt etseler; maddiyyun, tabiiyyun gibi aşağı kısımları ne kadar halt edeceklerini kıyas edebilirsin. S.)
AKL-I FA'AL: İşleyen ve çalışan akıl.
AKL-I KÜLLÎ: Kâinatta görülen umumi ahenk. Her şeyi kavrayan akıl.
AKL-I MAAD (MEAD): İrfan ve ilimle terbiye olan âhiretini düşünen akıl. Geleceği kavrayan akıl.
AKL-I MAAŞ: Aklın en alt tabakası. Dünyada geçim işini düşünen akıl.
AKL-I MATBU': Yaradılıştan olup, her çocukta olan akıl. Öğrenmeden var olan fıtrî akıl. Bu akıl mümeyyiz olmayıp kabil-i hitap değildir.
AKL-I MESMU': Kabil-i hitab olan akıl. Sonradan tecrübe ve bilgiyle gelişen akıl. Hayrı ve şerri fark edebilen ve mümeyyiz olan kimsenin aklıdır.
AKL-I SELİM: (Hiss-i selim) İyiyi kötüyü farkedip, insana hak ve hakikatı, iman ve İslâmiyeti tâkib ettiren akıl ve düşünüş. Normal ve müsbet düşünce.
AKLA': Eli kesik.
AKLAH: Sarı dişli.
AKLAM: (Kalem. C.) Kalemler. Oklar. Yayla atılan eski zaman silahlarından biri.
AKLAN: (Bak: Mâile)
AKLEB: Sarkık dudaklı.
AKLED: Yoğurt.
AKLEN: Akıl ile. Akıl yolu ile.
AKLEN VE NAKLEN: Akıl ve haberlerin nakline göre. Akıl ve nakil yolu ile.
AKLET: Yoğurt.
AKLÎ: Akıl ile bilinen veya bulunan şey. Akla mensub. Akla dâir ve müteallik.
AKLİYYAT: Müşahedeye ve tecrübeye girmeyen ve sadece akıl ile düşünülen şeyler ve hususlar. Nazarî meseleler. (Bak: Mücerredât, Ma'kulat)(Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da, ulum-u akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanlarıaklî ilimlere teşvik ve sevkeder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye mübtelâ olur. M.N.)
AKLİYYE: Akılcılık. Akıl ile anlaşılan ve bulunan. Akıl hastalıkları.
AKLİYYUN: (Rasyonalistler) Herşeyin hakikatını akıl ile bulma iddiasında olan, hadiseleri yalnız akıl ile araştırıp hakikat ve hikmetlerini tam bulamayıp, aklına güvenip dine tâbi olmayan filozoflar ve onların yolunda kalarak dalâlete gidenler. Bunlar iki kola ayrılır. Uluhiyeti ve vahyi inkâr eden birinci kısım, insan aklının her meseleyi çözebileceğini iddia ederler. Allah'a ve vahye inanan ikinci kısım ise, Allah'a, ruha, âhiret gününe, kitap ve peygambere inanmanın makul olduğunu, dinde akla uymayan bir tarafın bulunmadığını isbat etmek isterler.
İçerisinde 'AKL' geçenler
AKL-I BÂLİĞ: Yetişmiş genç. Erginlik hâli. Onbeşini doldurmuş genç.
AKL-I BEŞER: İnsan aklı. İnsan düşüncesi.(Kur'anın hakaik-ı İlâhiyeye dair beyanatı ve tılsım-ı kâinatı fethedip ve hilkat-ı âlemin muammasını açan beyanat-ı kevniyesi, ihbarat-ı gaybiyenin en mühimmidir. Çünkü: O hakaik-ı gaybiyeyi hadsiz dalâlet yolları içinde istikametle onları gidip bulmak, akl-ı beşerin kârı değildir ve olamaz. Beşerin en dâhi hükemaları o mesâilin en küçüğüne akıllarıyla yetişmediği mâlumdur. Hem Kur'an, gösterdiği o hakaik-ı İlâhiye ve hakaik-ı kevniyeyi beyandan sonra ve safa-yı kalb ve tezkiye-i nefisten sonra ve ruhun terakkiyatından ve aklın tekemmülünden sonra beşerin ukulü: "Sadakte" deyip o hakaikı kabul eder. Kur'ana, "Bârekâllah" der... Amma ahvâl-i uhreviye ve berzahiye ise, çendan akl-ı beşer kendi başıyla yetişemiyor, göremiyor. Fakat, Kur'anın gösterdiği yollar ile onları görmek derecesinde isbat ediyor. S.)
AKL-I EVVEL: İlk akıl, hılkî ve cibilli olan akıl. (Bir kısım eski ve sapık felsefecilere ve hususan İşrakıyyuna göre; teselsül tâbiri ile müessiriyetini iddia ettikleri sebeblerden birincisidir. Bunun neticesi şirke gider. Bunlarca, akl-ı evvel Allah'ın mahluku olup ve bundan ikinci akıl, ikincisinden üçüncü akıl... ve böylece "Ukul-ü Aşere" dedikleri birbirinden türeyen on akıl varlığı tevehhüm edilerek dalâlete gidilmiştir.)(Eski felsefenin bir düstur-u itikadiyesinden olan ( $ ) "Birden bir sudur eder" Yani, "bir zattan, bizzat bir tek sudur edebilir. Sâir şeyler vasıtalar vasıtası ile ondan sudur eder." diye, Ganiyy-i alel-ıtlak ve Kadir-i Mutlakı, âciz vasaite muhtaç göstererek, bütün esbaba ve vasaite, rububiyyette bir nevi şirket verip Halik-ı Zül Celâle "Akl-ı evvel" nâmında bir mahluku verip âdeta sair mülkünü esbaba ve vasâite taksim ederek bir şirk-i azîme yol açan, şirk-alûd ve dalâlet-pişe o felsefenin düsturu nerede?... Hükemânın yüksek kısmı olan İşrakıyyun böyle halt etseler; maddiyyun, tabiiyyun gibi aşağı kısımları ne kadar halt edeceklerini kıyas edebilirsin. S.)
AKL-I FA'AL: İşleyen ve çalışan akıl.
AKL-I KÜLLÎ: Kâinatta görülen umumi ahenk. Her şeyi kavrayan akıl.
AKL-I MAAD (MEAD): İrfan ve ilimle terbiye olan âhiretini düşünen akıl. Geleceği kavrayan akıl.
AKL-I MAAŞ: Aklın en alt tabakası. Dünyada geçim işini düşünen akıl.
AKL-I MATBU': Yaradılıştan olup, her çocukta olan akıl. Öğrenmeden var olan fıtrî akıl. Bu akıl mümeyyiz olmayıp kabil-i hitap değildir.
AKL-I MESMU': Kabil-i hitab olan akıl. Sonradan tecrübe ve bilgiyle gelişen akıl. Hayrı ve şerri fark edebilen ve mümeyyiz olan kimsenin aklıdır.
AKL-I SELİM: (Hiss-i selim) İyiyi kötüyü farkedip, insana hak ve hakikatı, iman ve İslâmiyeti tâkib ettiren akıl ve düşünüş. Normal ve müsbet düşünce.
AKLA': Eli kesik.
AKLAH: Sarı dişli.
AKLAM: (Kalem. C.) Kalemler. Oklar. Yayla atılan eski zaman silahlarından biri.
AKLAN: (Bak: Mâile)
AKLEB: Sarkık dudaklı.
AKLED: Yoğurt.
AKLEN: Akıl ile. Akıl yolu ile.
AKLEN VE NAKLEN: Akıl ve haberlerin nakline göre. Akıl ve nakil yolu ile.
AKLET: Yoğurt.
AKLÎ: Akıl ile bilinen veya bulunan şey. Akla mensub. Akla dâir ve müteallik.
AKLİYYAT: Müşahedeye ve tecrübeye girmeyen ve sadece akıl ile düşünülen şeyler ve hususlar. Nazarî meseleler. (Bak: Mücerredât, Ma'kulat)(Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da, ulum-u akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanlarıaklî ilimlere teşvik ve sevkeder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye mübtelâ olur. M.N.)
AKLİYYE: Akılcılık. Akıl ile anlaşılan ve bulunan. Akıl hastalıkları.
AKLİYYUN: (Rasyonalistler) Herşeyin hakikatını akıl ile bulma iddiasında olan, hadiseleri yalnız akıl ile araştırıp hakikat ve hikmetlerini tam bulamayıp, aklına güvenip dine tâbi olmayan filozoflar ve onların yolunda kalarak dalâlete gidenler. Bunlar iki kola ayrılır. Uluhiyeti ve vahyi inkâr eden birinci kısım, insan aklının her meseleyi çözebileceğini iddia ederler. Allah'a ve vahye inanan ikinci kısım ise, Allah'a, ruha, âhiret gününe, kitap ve peygambere inanmanın makul olduğunu, dinde akla uymayan bir tarafın bulunmadığını isbat etmek isterler.
ARİFLERİN MEZAKLARI: Ariflerin zevkaldığı yer ve hususlar.
BAKL: (C.: Bükûl) Tere ve sebzevatın her birisi. * Sakal bitmek ve diş çıkmak mânâsına mastardır.
BAKLA': Bakla. * şahtere dedikleri ota " baklat-ül melik" derler. * Semizotu denilen bitki.
BARAKLİT: (Bak: Faraklit)
BÜRHAN-I AKLİYYE: Akla dayanan bürhan.
DELAİL-İ AKLİYE: Aklı ile bulunan deliller. Akla âid deliller.
DELAİL-İ NAKLİYE: Nakil yolu ile gelen deliller. (Bak: Delil-i naklî)
DELİL-İ AKLÎ: Akıl yolu ile bulunan delil. Nakil yolu ile olmadan, düşünülerek bulunan delil.
DELİL-İ NAKLÎ: Kur'an, Hadis-i Şerif veya diğer mukaddes kitaplardaki verilen haberler ile olan delil.
EDİLLE-İ AKLİYE: Akıl ile bulunan isbat vâsıtaları, akli deliler.
EMRAZ-I AKLİYE: Akıl hastalıkları.
FAKLEYUN: Semizotuna benzer bir ot.
FARAKLİT: İncilde mezkur olan Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ismidir. El-Faraklit, El-Baraklit de hamdeden, hak ile bâtılı birbirinden ayıran, fâruk, hakperest mânalarına gelir.
FIKDAN-I AKL: Akıl azlığı, salaklık, ahmaklık.
ÇAKMAKLI: Ağızdan dolan ve tetik yerinde bir cins çakmakla ateş alan eski tüfek çeşitlerinden biri.
HAKL: Ziraate uygun yer.
HAKLE: (C.: Hıkâl) İçinde binâ ve ağacı olmayan mezrea.
HİRAKL: Bir Rum padişahı.
HULEFÂ-İ AKLÂM: Kalem memurları.
İMAN-I TAKLİDÎ: Az şüphelere mağlup olabilen, başkalarını takliden olan iman. Tahkik ehline ait olmayan, câhillere mahsus iman.
İMKÂN-I AKLÎ: Man: Aklen mümkün bilinen. * Aklen mümkün olma.
İZAFET-İ MAKLUB: Ters çevrilmiş terkib. Muzaf-un ileyh ile muzafın yer değiştirmesi olup, böylece birleşik isim ve sıfatlar yapılır. Bu terkibler semâidir; işitilmekle öğrenilir, bir kaideye bağlı değildir. Her terkib bu şekle sokulmaz. Meselâ: Tâb-ı meh: Meh-tâb: Ay ışığı. Çeşm-i âhu: Ahu-çeşm: Ceylân gözlü. Nazar-ı haram: Haram-ı nazar... gibi.)
KASIR-UL AKL: Düşüncesi noksan, kısa akıllı.
KASÎR-ÜL AKL: Aklı kısa, aklı ermez.
KAZİYE-İ TAKLİDİYYE: Man: Mücerred. Başkasından duymakla hükmolunan kaziyye.
KEMAKL: (Kem-akl) Aklı kıt. Ahmak, ebleh.
LAKLAK: (C.: Lekâlik) Leylek.
LAKLAKA: Leylek sesi. * Hareketten ve ıztıraptan dolayı çıkan ses. * Şiddetli ses ve galebe ile çağrışmak. * Boş ve mânasız söz.
LAKLAKIYYAT: (Laklaka. C.) Faydasız, boş lâkırdılar; mânâsız sözler.
MAKL: Suya batırmak. * Nazar etmek, bakmak.
MAKLEB: Kalbetme. Bir şeyin altını üstüne çevirme. * Kalbedilecek, çevrilecek veya değişecek yer.
MAKLETE: Helâk olacak yer.
MAKLU': Sökülmüş, kökünden çıkarılmış, kal' olunmuş.
MAKLUAN: Sökülerek, kökünden çıkarılmış olarak.
MAKLUB: (Kalb. den) Altı üstüne çevrilmiş, kalbolunmuş. Ters döndürülmüş. Başka şekle sokulmuş. * Harfleri tersinden okunduğu zaman yine aynı olan kelime veya cümle. (Anastas mum satsana cümlesi gibi)
MAKLUBİYET: Ters döndürülmüşlük, altı üstüne getirilmişlik. Maklub olma hâli.
MAKLUD: Fitil gibi bükülmüş olan.
MAKLUM: Yontulmuş ve kesilmiş olan.
MAKLUV (MAKLİYY): Pişirilmiş kebap.
MAZİ-İ NAKLÎ: Yalnız işitilen bir şeyi anlatan fiil sigası. "Nuri gelmiş" gibi.
MELEKÂT-I AKLİYYE: Tecrübe neticesi aklen bilinen kolaylık, tecrübeden doğan bilgililik.
MESLUB-ÜL AKL: Aklı alınmış. Deli.
NAKISAT-ÜL AKL: Aklı kısa. * Mc: Kadın.
NAKL: Bir şeyi başka bir yere götürmek, taşımak, yer değiştirmek. * Anlatmak, duyduğu bir şeyi başkasına hikâye etmek, rivâyet etmek. * Bir dilden başka dile çevirmek, terceme etmek. * Eski mest ve çizme. * Yırtık elbiseyi yamamak.
NAKL-İ HADİS: Hadis-i şeriflerin nakledilmesi.
NAKL-İ SAHİH: Doğru, şüphesiz gelen haber nakli.
NAKL-ÜD DEM: Kan aktarma.
NAKL-BEND: f. Hikâyeci. Masal uyduran.
NAKLEN: Nakil yoluyla. Anlatmak veya hikâye etmek suretiyle.
NAKLÎ: Nakliye ile, taşıma ile ilgili. * Akla değil de nakle dayanan, yani söylenen hakikat.
NAKLÎ DELİL: Şer'î hükümler için naklî delil esastır. Yalnız akıl ile din namına hüküm getirilmez ve böyle bir hükmün dinle alâkası olmaz. Dinî meselelerde aklın ve ilmin vazifesi; dinî hükümlerdeki hikmetleri ve hakkaniyet delillerini görüp izhar etmektir. Kur'anın bazı âyetlerinde yapılan akla havaleler ve Kur'andan herkesin istifade etmesine ait hususlar ise: Tefekkür, faziletler ve havf ü rica ve bilhassa, ahkâm-ı diniyenin hikmetlerini ve hakkaniyet delillerini görmek gibi ibret derslerine ait olup, ahkâm-ı şer'iyeye ait değildir. (Bak: Edille-i erbaa, Fetva)
NAKLİYAT: Nakil işleri, taşıma işleri. * Anlatılanlardan öğrenilenler. * Nakiller.
NAKLİYAT-I ASKERİYE: Askerî kıt'aların; top, tüfek, cephane, teçhizat ve levazımatı ve her türlü seferî ihtiyaçlarıyla birlikte bir yerden kaldırıp başka bir yere gönderilmesi, nakledilmesi. Askerî nakliyat.
NAKLİYE: (C.: Nakliyat) Eşya taşıma işi. * Taşıma parası.
RAKLE: (C.: Rikal) At sürüsü. * Uzun hurma ağacı.
RÜTBE-İ AKL: Aklın derecesi.
SAKL: Törpü ile eğeleme. Cilâlama.
SERVET-İ AKL: Akıllılık. Akıl zenginliği.
ŞAKLABAN: Şen şatır, hoppa. Avutucu, aldatıcı. Güldürücü, soytarı.
ŞECERE-İ MAKLU': Sökülmüş ağaç.
TABİATI TAKLİD: Tabiatta cari olan kanunları kelâmda da kendine göre tatbik etme.
TAKLİ': (Kal'. den) Yarmak. * Mübalâğa ile koparmak. Kökünden söküp koparmak.
TAKLİB: (C.: Taklibât) (Kalb. dan) Döndürme, çevirme. * Bir şeyin kalıp ve şeklini değiştirme.
TAKLİD: Takma, asma, kuşatma. * Benzetmeğe ve benzemeğe çalışmak. Benzerini yapmak. Birine benzemeğe çalışarak alay etmek. Sahte. Bir şeyin sahtesini yapmak.(Kur'an baştan aşağıya kadar, nâzil olduğu hey'et üzerine bâkidir. Bu kadar Kur'anı taklid etmeğe müştak olan dostlar ve mütehacim düşmanlara rağmen, şimdiye kadar Kur'anın ne taklidi yapılmış ve ne de bir misâli gösterilmiştir. Evet, Kur'an milyonlarca Arabî kitablarla mukayese edilirse benzeri bulunamaz. O halde Kur'an ya hepsinin altındadır. Bu ise muhaldir; öyle ise; hepsinin fevkindedir. Öyle ise Allah'ın kelâmıdır. İ.İ.)(Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız. Ayâ, Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki; siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz! Çünkü şu surette ittibaınız milliyetinize karşı bir istihfaftır. Ve millete bir istihzadır. M.N.)
TAKLİD-İ SEYF: Kılıç kuşatma.
TAKLİD-İ TUFEYLÂNE: Küçük çocuklara yakışır şekildeki taklid.
TAKLİDEN: Taklid ederek, benzeterek.
TAKLİDGÂH: f. Taklid yeri.
TAKLİDÎ: Taklide ait. Sathî. * Delil ve sened istemeden kabul edilen.
TAKLİDÎ İMAN: (Bak: İman-ı taklidî)
TAKLİH: Dişin sarılığını gidermek.
TAKLİL: Azaltma. Azaltılma. İndirme. Tenkis.
TAKLİL-İ MASÂRİF: Masrafların azaltılması.
TAKLİM: (Kamış, tırnak, kalem gibi şeyleri) yontma, kesme.
TAKLİS: Büzme.
TAKLİS: Def çalıp nağme söylemek.
ULUM-U NAKLİYE: Hadis, tefsir, fıkıh gibi ve mukaddes kitaplardan nakil olunan ve rivâyet üzerine kurulmuş olan ilimler.
VAKL: Yükselmek. * Bir nesnenin üstüne çıkmak. * Mukul ağacı.
VESAİT-İ NAKLİYYE: Nakil vasıtaları. Taşıtlar. (Vapur, tren, otomobil gibi)
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
AKL-I BÂLİĞ : Yetişmiş genç. Erginlik hâli. Onbeşini doldurmuş genç.
AKA : İran Türkleri "ağa" yerine kullanırlar.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...