Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ALA: Bahşişler. Lütuflar. Nimetler. İhsanlar.
ALA: Yükseklik. Büyüklük. şeref. şan.
ALA: İtl. İtalyancadan gelen tabirlerin başında bulunup (usulünce, tarzında) manasını ifade eder. Meselâ: Alaturka $: Türk tarzında gibi.
ALA: f. Kirleten, kirli yapan.
ALÂ: Gr:Arabçada harf-i cerdir. Buna isim diyen de olmuştur. Müteaddit mâna ile kelimenin başına getirilir; manevî istilâ ve tefevvuk bildirmek için ekseriyâ mecrurunu istilaya delâlet eder. Bazan mecrurunun mukabiline müstâli olur. (maa) gibi müsahabet için gelir. (lâm) gibi tâlil için olur. Mücaveze için olur. Harf-i cer olan (min) mânâsına ve zarfiyyet için ve harf-i cer olan (bâ) mânâsına isim olur. "yukarıda" manasına gelir.
Üstünde, üzere.
ALABALIK: t. Akıntısı sert olan soğuk ve tatlı sularda bulunan bir cins leziz balık.
ALABANDA: İtl. Gemilerde dümeni tam sancağa veya iskeleye kırma, yahut geminin bir tarafındaki toplara ateş etme kumandası.
Mc:Şiddetle kınama ve azarlama.
ALACA BAYRAK: Tar:Ondördüncü Yeniçeri Bölüğüne verilen ad.
ALA-EYYİ-HAL: Herhâlde, mutlaka, elbette, her nasıl olsa.
ALAF: (Elf. C.) Binler.
ALÂ-FETRETİN: Daim olmayarak, fasıla ile.
ALAFRANGA: İtl. Frenk tarzında olan, Fransız usulü.
ALÂ HİDE: Tek başına, münferiden, ayrıca.
ALAİK: (Alayık) Münâsebetler. Alâkalar. Mânialar.
ALÂİK-İ DÜNYEVİYE: Dünyevî alâkalar. İnsanı Cenab-ı Hakkın rızasından alıkoyan lüzumsuz işler.
ALAİM: İzler. İşaretler, deliller. (Bak: Alamet)
ALÂİM-İ SEMÂ: (Alâim-üs semâ) Al yeşil kuşak. (Bak: Kavs-ı kuzah)
ALAK: Zahmet, meşakkat gidermek.
ALAK: Sakız.
ALAK: Kan. Kızıl veya koyu ve uyuşuk kan.
Yapışkan veya ilişken nesne.
Hayvanat.
Bir işe mülâzemet eylemek.
Husumet-i lâzime veya muhabbet-i lâzime. Aşk ve muhabbet eylemek. Bir işe başlayıp o işe devamlı olmak.
Bir şeye ilişip tutulmak.
Yapışkan, balçık ve çamur.
Kadının gebe kalması.
Pıhtılaşmış kan.
Sülük. (Kamus'tan hülâsa)
ALAK-I DEM: Kan pıhtısı, pıhtılaşmış kan.
ALAK SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in doksanaltıncı suresinin adıdır. İkra' Suresi de denilir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
ALÂKA: İlişik, rabıta, merbutiyet.
Gönül bağlama, sevgi, münasebet, taalluk, irtibat, mâlikiyet. Tasarruf. Müdâhale hakkı. Hisse.
Edb: Bir kelimenin hakiki mânâsından mecâzi mânâsına nakledilmesinin sebebidir. (Temiz ahlâklı, güzel huylu kimselere melek denildiği gibi.)
ALAKA: Kan pıhtısı. Uyuşuk kan.
ALÂKABAHŞ: f. İlgi uyandıran. Alâka uyandıran.
ALÂKADAR: Alâkalı, münâsebetdar.
ALÂ-KADR-İL-İMKAN: Olabildiği kadar. İmkânı nisbetinde.
ALÂ-KADR-İL-İSTİTAA: Elden geldiği kadar, güç yettiği nisbetinde.
ALÂ-KADR-İT-TAKA: Güç yettiği kadar.
ALÂ-KAVLİN: Bir kavle göre. Bir rivâyete nazaran.
ALÂ-KÜLLİHAL: İster istemez. Olduğu kadar. Her halde.(Ey insan düşün! Sen alâ küllihal öleceksin. L.)
ALAM: (Elem. C.) Elemler. Kederler. Üzüntüler.
ALÂM-I ELİME: Çok acı ve acıklı elemler.
ALÂM-I GURBET: Vatandan ayrı kalma elemleri, gurbet acıları.
ALÂ-MA-FARAZALLAH: Allah'ın farzettiği üzere.
ALAMANA: İtl. Küçük odun gemisi.
Büyük balıkçı kayığı.
Büyük balıkçı kayıklarına mahsus büyük ağ, ığrıp.
ALAMAT: Uzun ince bir cins balık. (Hint denizinde çok olur ve yılana benzer.)
ALÂMAT: (Alâmet. C.) İzler, nişanlar, alâmetler, işâretler.
ALÂ-MELE'İN NAS: Herkesin önünde. Halkın huzurunda.
ALÂ-MERATİBİHİM: Rütbesine ve derecesine göre sırasıyla.
ALÂMET: İz, nişân, işâret.
ALÂMET-İ FÂRİKA: Ayırıcı işaret. Damga.
ALÂMET-İ GURUR: Gurur ve kibiri belli eden alâmet.
ÂLÂM U ASKAM: Kederler ve hastalıklar.
ALAN: Orman içinde açıklık, meydan.
ALÂNÎ: Açıkta, meydanda, herkesin gözü önünde.
ALÂNİYETEN: Herkesin önünde, açıkça, alânen.
ALÂ-RAĞM-İ ENF-İL YE'S: Ye'sin burnunu kırmak maksadiyle ve ona tahkir ile.
ALARGA: İtl. Açık deniz, engin.
ALÂ-RİVAYETİN: Rivayet edildiği üzere. Söylenenlere bakılırsa.
ALARM: Fr. Tehlike anında herkesi haberdar etmek için verilen işaret.
ALÂ-RUUS-İLEŞHAD: Aleme karşı. Herkesin gözü önünde. Halkın önünde.
ALAS: Odun kömürü.
ALAŞIM: Madenlerin eriyerek birleşmesi sonunda meydana gelen madde, halita.
ÂLÂT: (Âlet. C.) Vasıtalar. Âletler.
ÂLÂT-I BASARİYE: Gözle alâkalı gözlük, dürbün gibi optik âletler.
ÂLÂT-I CÂRİHA: Yaralayıcı âletler.
ÂLÂT-I HARBİYE: Harb âletleri, silâhlar.
ÂLÂT-I KATIA: Kesici âletler.
ÂLÂT-I NARİYYE: Ateşli silâhlar.
ÂLÂT-I RASADİYYE: Meteoroloji ve astronomi araştırmalarında kullanılan âlet ve cihazlar.
ÂLÂT-I TAB'İYYE: Baskı âletleri. Matbaa levâzımatı.
ALATURKA: İtl. Türkvari, Türk usulü, Osmanlı usulü.
ALÂ-TARİK-İL İCMAL: Kısaca, icmal yoluyla.
ALÂ-TARİK-İL MÜNAVEBE: Nöbetleşe, münâvebe yoluyla.
ALA VECH-İ ÎCAZ: İcâz yolu ile.
ALAVERE: Vapurlara kömür vermek için bordaya kurulan kademeli iskele.
Tulumbanın basıp emme suretiyle işlemesi.
Herc ü merc. Karışıklık, kargaşalık.
Bir şeyin elden ele verilerek veya atılarak aktarılması.
ALAVÎ: (İlâve. C.) İlâveler, ekler.
ALAY: (Ask.) 3-4 tabur piyade veya5 bölük süvari askerinden mürekkep kuvvet.
Debdebe ve gösterişle yapılan tören, geçit resmi.
Cemaat, topluluk, güruh, kalabalık, fevç.
Fazla miktar, muhtelif ve müteaddit kişiler veya şeyler.
ALAYBOZAN: Eskiden kullanılmış olan bir çeşit fitilli tüfek.
ALAYE: Yüksek yer, yükseklik.
ALAY EMİNİ: Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askerin hesap işlerine bakan subay ki, binbaşıdan alt derecededir.
ALAY İMAMI: Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askere imamlık vazifesini yapan subay.
ALAYİŞ: f. Bulaşıklık, bulaşma.
Debdebe, tantana, gösteriş.
ALAZ: Alev.
ALAŞIM: Madenlerin eriyerek birleşmesi sonunda meydana gelen madde, halita.
İçerisinde 'ALÂ' geçenler
ADALAT: (Adale. C.) Adaleler.
ADEM-İ MÜBÂLÂT: Dikkatsizlik.
ADEM-İ SALÂHİYET: Salâhiyetsizlik, yetkisizlik.
AKALA: Bir çeşit pamuk.
ALABALIK: t. Akıntısı sert olan soğuk ve tatlı sularda bulunan bir cins leziz balık.
ALABANDA: İtl. Gemilerde dümeni tam sancağa veya iskeleye kırma, yahut geminin bir tarafındaki toplara ateş etme kumandası. * Mc:Şiddetle kınama ve azarlama.
ALACA BAYRAK: Tar:Ondördüncü Yeniçeri Bölüğüne verilen ad.
ALA-EYYİ-HAL: Herhâlde, mutlaka, elbette, her nasıl olsa.
ALAF: (Elf. C.) Binler.
ALÂ-FETRETİN: Daim olmayarak, fasıla ile.
ALAFRANGA: İtl. Frenk tarzında olan, Fransız usulü.
ALÂ HİDE: Tek başına, münferiden, ayrıca.
ALAİK: (Alayık) Münâsebetler. Alâkalar. Mânialar.
ALÂİK-İ DÜNYEVİYE: Dünyevî alâkalar. İnsanı Cenab-ı Hakkın rızasından alıkoyan lüzumsuz işler.
ALAİM: İzler. İşaretler, deliller. (Bak: Alamet)
ALÂİM-İ SEMÂ: (Alâim-üs semâ) Al yeşil kuşak. (Bak: Kavs-ı kuzah)
ALAK: Zahmet, meşakkat gidermek.
ALAK: Sakız.
ALAK: Kan. Kızıl veya koyu ve uyuşuk kan. * Yapışkan veya ilişken nesne. * Hayvanat. * Bir işe mülâzemet eylemek. * Husumet-i lâzime veya muhabbet-i lâzime. Aşk ve muhabbet eylemek. Bir işe başlayıp o işe devamlı olmak. * Bir şeye ilişip tutulmak. * Yapışkan, balçık ve çamur. * Kadının gebe kalması. * Pıhtılaşmış kan. * Sülük. (Kamus'tan hülâsa)
ALAK-I DEM: Kan pıhtısı, pıhtılaşmış kan.
ALAK SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in doksanaltıncı suresinin adıdır. İkra' Suresi de denilir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
ALÂKA: İlişik, rabıta, merbutiyet. * Gönül bağlama, sevgi, münasebet, taalluk, irtibat, mâlikiyet. Tasarruf. Müdâhale hakkı. Hisse. * Edb: Bir kelimenin hakiki mânâsından mecâzi mânâsına nakledilmesinin sebebidir. (Temiz ahlâklı, güzel huylu kimselere melek denildiği gibi.)
ALAKA: Kan pıhtısı. Uyuşuk kan.
ALÂKABAHŞ: f. İlgi uyandıran. Alâka uyandıran.
ALÂKADAR: Alâkalı, münâsebetdar.
ALÂ-KADR-İL-İMKAN: Olabildiği kadar. İmkânı nisbetinde.
ALÂ-KADR-İL-İSTİTAA: Elden geldiği kadar, güç yettiği nisbetinde.
ALÂ-KADR-İT-TAKA: Güç yettiği kadar.
ALÂ-KAVLİN: Bir kavle göre. Bir rivâyete nazaran.
ALÂ-KÜLLİHAL: İster istemez. Olduğu kadar. Her halde.(Ey insan düşün! Sen alâ küllihal öleceksin. L.)
ALAM: (Elem. C.) Elemler. Kederler. Üzüntüler.
ALÂM-I ELİME: Çok acı ve acıklı elemler.
ALÂM-I GURBET: Vatandan ayrı kalma elemleri, gurbet acıları.
ALÂ-MA-FARAZALLAH: Allah'ın farzettiği üzere.
ALAMANA: İtl. Küçük odun gemisi. * Büyük balıkçı kayığı. * Büyük balıkçı kayıklarına mahsus büyük ağ, ığrıp.
ALAMAT: Uzun ince bir cins balık. (Hint denizinde çok olur ve yılana benzer.)
ALÂMAT: (Alâmet. C.) İzler, nişanlar, alâmetler, işâretler.
ALÂ-MELE'İN NAS: Herkesin önünde. Halkın huzurunda.
ALÂ-MERATİBİHİM: Rütbesine ve derecesine göre sırasıyla.
ALÂMET: İz, nişân, işâret.
ALÂMET-İ FÂRİKA: Ayırıcı işaret. Damga.
ALÂMET-İ GURUR: Gurur ve kibiri belli eden alâmet.
ÂLÂM U ASKAM: Kederler ve hastalıklar.
ALAN: Orman içinde açıklık, meydan.
ALÂNÎ: Açıkta, meydanda, herkesin gözü önünde.
ALÂNİYETEN: Herkesin önünde, açıkça, alânen.
ALÂ-RAĞM-İ ENF-İL YE'S: Ye'sin burnunu kırmak maksadiyle ve ona tahkir ile.
ALARGA: İtl. Açık deniz, engin.
ALÂ-RİVAYETİN: Rivayet edildiği üzere. Söylenenlere bakılırsa.
ALARM: Fr. Tehlike anında herkesi haberdar etmek için verilen işaret.
ALÂ-RUUS-İLEŞHAD: Aleme karşı. Herkesin gözü önünde. Halkın önünde.
ALAS: Odun kömürü.
ALAŞIM: Madenlerin eriyerek birleşmesi sonunda meydana gelen madde, halita.
ÂLÂT: (Âlet. C.) Vasıtalar. Âletler.
ÂLÂT-I BASARİYE: Gözle alâkalı gözlük, dürbün gibi optik âletler.
ÂLÂT-I CÂRİHA: Yaralayıcı âletler.
ÂLÂT-I HARBİYE: Harb âletleri, silâhlar.
ÂLÂT-I KATIA: Kesici âletler.
ÂLÂT-I NARİYYE: Ateşli silâhlar.
ÂLÂT-I RASADİYYE: Meteoroloji ve astronomi araştırmalarında kullanılan âlet ve cihazlar.
ÂLÂT-I TAB'İYYE: Baskı âletleri. Matbaa levâzımatı.
ALATURKA: İtl. Türkvari, Türk usulü, Osmanlı usulü.
ALÂ-TARİK-İL İCMAL: Kısaca, icmal yoluyla.
ALÂ-TARİK-İL MÜNAVEBE: Nöbetleşe, münâvebe yoluyla.
ALA VECH-İ ÎCAZ: İcâz yolu ile.
ALAVERE: Vapurlara kömür vermek için bordaya kurulan kademeli iskele. * Tulumbanın basıp emme suretiyle işlemesi. * Herc ü merc. Karışıklık, kargaşalık. * Bir şeyin elden ele verilerek veya atılarak aktarılması.
ALAVÎ: (İlâve. C.) İlâveler, ekler.
ALAY: (Ask.) 3-4 tabur piyade veya5 bölük süvari askerinden mürekkep kuvvet. * Debdebe ve gösterişle yapılan tören, geçit resmi. * Cemaat, topluluk, güruh, kalabalık, fevç. * Fazla miktar, muhtelif ve müteaddit kişiler veya şeyler.
ALAYBOZAN: Eskiden kullanılmış olan bir çeşit fitilli tüfek.
ALAYE: Yüksek yer, yükseklik.
ALAY EMİNİ: Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askerin hesap işlerine bakan subay ki, binbaşıdan alt derecededir.
ALAY İMAMI: Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askere imamlık vazifesini yapan subay.
ALAYİŞ: f. Bulaşıklık, bulaşma. * Debdebe, tantana, gösteriş.
ALAZ: Alev.
ALEYHİSSALATÜ VESSELAM: Salât ve Selâm onun üzerine olsun, meâlinde Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) ismini duyunca söylenmesi sünnet olan bir duâdır.
AMBALAJ: Fr. Eşyayı taşınabilir bir hale koymak için sarma veya sandığa yerleştirme işi.
AMİN ALAYI: Eskiden çocukların ilk okula başladığı gün yapılan merasim.
ASALAK: Başka hayvan veya bitkilerin üstünde yaşayan ve onlara zarar veren hayvan veya bitki. Parazit. * Mc: Başkalarının sırtından geçinen kimse.
ASKALÂN: Şam diyârında bir şehrin adı. ("Arûs-üş Şam" da derler.)
ALAŞIM: Madenlerin eriyerek birleşmesi sonunda meydana gelen madde, halita.
BA'DEL MUSÂLAHA: (Ba'de-l musâlaha) Musâlahadan, barıştan sonra.
BA'DEL MÜTÂLAA: (Ba'de-l mütâlaa) Mütâlaa ettikten sonra, okuduktan sonra.
BÂLÂ: f. Yüksek. Yukarı. Yüce. Yüksek kat.
BÂLÂ-YI BÜLEND: Uzun boy.
BÂLÂ-BÜLEND: f. Uzun boylu.
BÂLÂDEST: f. Galip, eli üstün.
BÂLÂDESTÎ: f. El üstünlüğü, galibiyet. * Zulüm.
BÂLÂHÂN: f. Birşeyi ifrat derecede yüksek gösteren.
BÂLÂHÂNE: f. Çatı, evin en üst tarafı. Tavan arası.
BÂLÂHÂNÎ: f. Bir şeyi aşırı derecede yüksek gösterme, abartma, şişirme.
BÂLÂHİMMET: f. Himmeti fazla olan kimse.
BÂLÂKAMET: f. Yüksek boy. * Yüksek şeref.
BALAM: Sığır.
BALANİŞİN: f. Üstte, yukarıda oturan.
BALAPERVAZ: Yüksekten uçan. * Kendini olduğundan yüksek makamda gösterip gururlanan.
BALAPERVAZANE: Yüksekten uçar gibi. * Çok yüksek rütbelilere yakışır şekilde.
BALAPÛŞ: f. Palto, pardesü, manto gibi üste giyilen eşya.
BALAREV: f. Yüksekten giden.
BALAST: ing. Demir yollarında traverslerin altına; şoselerde ise düzeltilmiş toprak üzerine döşenen taş parçaları.
BALATER: f. Pek yüksek, daha yüksek.
BASALA: Tıb: Vücudun her hangi bir yerinde yaradılıştan olan kabartı.
BER-VECH-İ BÂLÂ: Yukarıda olduğu gibi.
BİNÂENALÂHAZA: Bundan dolayı. Buna binaen.
BUDALA: Zekâca geri, salak.
BUHALA': (Bahil. C.) Tamahkârlar, cimriler.
BÜLBÜL-İ NÂLÂN: Ağlıyan bülbül.
CİHAN-SÂLÂR: f. Cihanın başkanı, büyüğü ve kumandanı olan, padişah.
CUM'A-İ BÂLÂ: (Yukarı Cum'a) Osmanlılar devrinde, Selânik Vilâyetinin Serez sancağındaki bir kaza merkezi.
DALAA: Kuvvet. * Eğrilik. * Şiddet.
DALAL: Sapıklık. * Sapmak. Doğrudan, imân ve İslâmiyyet yolundan sapmak.
DALALET: İman ve İslâmiyetten ayrılmak. Azmak. Hak ve hakikatten, İslâmiyet yolundan sapmak. Allah'a isyankâr olmak. * Şaşkınlık.(... Nevâfil kısmında, emr-i istihbabî ile yine ehl-i iman mükelleftir. Fakat, terkinde azab ve ikab yoktur. Fiilinde ve ittibaında azîm sevaplar var; ve tağyir ve tebdili, bid'a ve dalâlettir ve büyük hatadır...... Sünnete ittiba etmiyen, tenbellik eder ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise, cinayet-i azîme; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalâlet-i azîmedir. L.)
DALALETPİŞE: Sapıklığı tâkibeden. Sapıklığa giden. İslâmiyetten başka yol tâkib eden.
DELALAT: (Delâlet. C.) Delâletler, alâmet olmalar,yol göstermeler, kılavuzluklar.
DEST-ALAY: f. Bulaşık el, bulaşmış el.
DUHALA: (Dahil. C.) Yabancılar. Muhacirler. Sığınanlar. Dahilde olanlar.
DÜ-BÂLÂ: f. İki kat.
EBU-L ALA-İ MAARRÎ: (Mi: 973 - 1057) Kör olmasına rağmen hafızasının fevkalâdeliği ile tanınmış büyük Arap şairlerinden biridir ki, kasideleriyle meşhurdur.
EDA-YI SALÂT: Namazı vaktinde kılma.
EFÂZIL-I UKALÂ: Akıllıların en ileri gelenleri.
EFDALAN: Emn ile adâlet.
EHL-İ DALÂLET: Dalâlette olanlar.
EHL-İ SALÂH: Huk: Hâli mestur, nâmuslu, doğru, adaletli olan kimse. Sâlih kimseler.
EKDÂR Ü ÂLÂM: Kederler, acılar.
EL-ÂLÂ: Cenâb-ı Hakkın lütuf ve ihsanları. Ni'metler.
ERKÂN-I SALÂT: Namazın rükünleri.
ESSALAVAT: Peygamberimiz Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimize veya Cenab-ı Hakk'a (C.C.) karşı hamd, şükür ve teşekkür ifade eden dua, selâm ve salâvâtlar. (Bak: Salâvat)
EVC-İ BÂLÂ: En yüksek nokta.
EVKAT-I SALÂT: Namaz vakitleri.
EYALAT: (Eyâlet. C.) Valilerin idareleri altında olan memleketler, vilâyetler.
FA'ALÂNE: f. Hiç durmazcasına çalışarak. Daima çalışır surette.
FALAK: Tomruk. * Falaka. * Sabah aydınlığı.
FALAKA: İki ucunda bir ipin iki uçları bağlı, bir sırıktan ibaret olan ceza âleti.
FAZALAT: Necasetler, kazuratlar, murdarlıklar, pislikler.
FEVKALÂDE: Âdetin fevkinde. Ayrıca, hususi surette. Bilinenlerin üstünde. Müstesna ve yüksek bir surette.
FUALA: (Fâil. C.) Fâiller, özneler, işi yapmış olanlar.
FUDALA: (Fazıl. C.) Faziletliler. Fâzıllar.
FUZALA: (Bak: Fudala)
ÇALA: İsimlerden önce kullanılarak, devam ve şiddetli ve pervasız kullanılmasını bildirir. Meselâ: Çalakalem: Çabuk ve gelişigüzel ve ilmi olmayan yazı yazmak.
ÇALAB: t. İlâh. Mâbud. Cenâb-ı Hak, Rab.
ÇALAK: f. Yerinde durmayan, çabuk, oynak. Dâima çalışan. Her bir hareketi çabuk olan. * Akıl ve ferâseti açık.
ÇALAKÎ: f. Çeviklik, süratlilik, tezlik.
ÇARE-İ HALÂS: Kurtuluş çaresi.
ÇEVİK ÇALAK: Tez, hareketli, çalışan. Yerinde durmayıp hareket eden.
GALA: Yüksek kıymet, pahalılık. * Bir şeyin haddini aşması.
GALA (GALEYÂN): Kaynamak.
GALAK: (C: Ağlak) Kapı kilidi.
GALAKA: Deri dibâgat ağacı.
GALAL: (Gılâl) (Galle. C.) Zahireler. Mahsuller. * Akarât kiraları.
GALAN: Çok susayan, çok susamış olan.
GALAT: Hata. Yanlış. * Kaideye uymaz söz.
GALAT-I BASAR: Görme duyusunun yanılması. (Meselâ: Su içine batırılmış olan bir çubuğun, kırılmış gibi görünmesi.)
GALAT-I MEŞHUR: Yanlış olduğu hâlde herkes tarafından kullanılan kelime veya terkib.
GALAT-I RÜ'YET: Renk körlüğü. Bir rengi, aslından başka renkte görme. *Görme bozukluğu.
GALAT-I TAHAKKÜMÎ: Bir kelimenin gerek lâfzı ve gerekse mânası itibariyle herkesin kullandığı gibi kullanılmaması.Bu, başlıca üş şeyden olur:1- Nazımda vezne uydurmak için bir kelimenin telâffuzunu değiştirmek, hecesini uzatmak ve kısaltmak yahut harfini gizlemek.2- Çeşitli mânâları olan bir kelimeyi meşhur olmayan bir mânâda kullanmak.3- Gramere ait kaide hatası yapmak. Meselâ: Zen merde, civân pîre, keman tîrine muhtaçEczâ-yı cihân cümle biri bîrine muhtaçbeytindeki "bîr" kelimesinin hecesi uzatılarak galat-ı tahakkümî yapılmıştır.
GALATAT: Galatlar, hatalar, yanlışlar.
GALAT-GÛ: f. Yalan yanlış söyleyen.
GALAT-NÜVİS: f. Yalan yanlış yazan, yanlış tesbit eden.
HABALA: (Hublâ. C.) Gebeler.
HALÂ: (Harf-i cerrdir) İstisnaya delâlet eder.
HÂLÂ: (Hâlen) şimdi. Henüz. şimdiye kadar. Elân.
HALÂ': Boş, hâli. * Ayak yolu, abdesthane. * Devenin çökmesi.
HALA: (C.: Hâlât) Babanın kız kardeşi, hala. Arapçada: Ananın kızkardeşi. Teyze.
HALÂ: Yaş ot.
HALA': Koparmak. * Pişmiş et.
HALÂA(T): Yüzsüzlük, utanmazlık, hayâsızlık. * Kötülüğünden dolayı ailesi ve cemaatı kendisinden ayrılan kimse.
HALAB: f. Çamur, bataklık. Bataklık arâzi.
HALACA: f. Ayak yolu, abdesthane.
HALAFET: Ahmaklık, hamâkat, budalalık.
HALAHİL: (Halhal. C.) Arap kadınlarının süs olarak ayak bileklerine taktıkları halkalar. Bunlar altun veya gümüşten yapılır.
HALAİF: Halifeler.
HALAİK: (Halayık) (Halk. C.) Mahlukat. Yaratılmışlar. * Huylar. Tabiatlar.
HALAİL: (Halile. C.) Nikâhlı kadınlar, zevceler, karılar.
HALAK: Nasib, hisse.
HALAK: Eskimiş ve yıpranmış bez. Paçavra.
HALAK: (Halka. C.) Halkalar.
HALAKA: (Hâlik. C.) Berberler.
HALAKAT: Halkalar.
HALAKAT: Halukluk, güzel ahlâklılık, iyi huyluluk. * Düzlük, dümdüzlük.
HALAKÎ: Paçavracı.
HALAKİM: (Hulkum. C.) İnsan ve hayvanlarda boğazlar.
HALAL: Dostluk, ahbaplık. * İki şey arasında açıklık olma.
HALA'LA': Erkek sırtlan.
HALALE: Kadın eş. Halile, zevce.
HALAL(ET): İki şeyin arası açık olmak. * Dostluk. Samimi dostluk.
HALALUŞ: f. Kavga, döğüş, şamata, gürültü.
HALAS: Kurtulma, kurtuluş. Selâmete ermek.
HALAS: Üzüm ağacına benzer bir ağaç (yanındaki ağaca sarılır gider; hoş kokusu vardır; akik gibi taneleri olur.)
HALAŞE: f. Gemi dümeni. * Çörçöp.
HALAT: (Hâlet. C.) Haller. Suretler. Keyfiyetler.
HALAT: Kalın ip, gemi ipi.
HALAT: (Hâle. C.) Halalar. Babanın kız kardeşleri. Arabçada: Ananın kız kardeşleri. Teyzeler.
HALAVET: Tatlılık. Şirin olmak.
HALAVET-İ KELÂM: Sözün güzelliği ve akıcılığı.
HALAVETBAHŞ: f. Zevk veren, hâlâvet veren.
HALAVETYAB: f. Zevk bulan, halâvet bulan.
HALAYIK: Cariye, hizmetçi.
HAN-SALAR: f. Kilerci, sofracıbaşı.
HATT-I BÂLÂ: f. Tepelerin en yüksek noktalarından geçtiği itibar edilen çizgi. Zirvelerden geçen hat.
HATT-I MUVÂSALA: f. Erişme ve vâsıl olma yolu. Birbirine kavuşup buluşma ve birleşme yeri. Birbirine münasebet kurabilme yolu.
HAVSALA: Zihnin bir şeyi kavrama derecesi. Anlayış. Akıl. * Tıb: Kuş kursağı. Karın boşluğu. Cevf. * Mide.
HAVSALA-SUZ: f. Takati kaldıran, tahammülü mahveden.
HAYALÂT: (Hayal. C.) Hayaller, hülyalar.
HAYALÂT-I ÂLİYYE: Yüksek ve âli hayaller.
HAZALAN: (Bak: Hizlân)
HETALAN: Akmak. * Göz yaşı ve yağmur pespeşe gelmek.
HALAŞE: f. Gemi dümeni. * Çörçöp.
HALAVETBAHŞ: f. Zevk veren, hâlâvet veren.
İBN-İ HACER-İ ASKALANÎ: (Hi: 773-852) Büyük hadis âlimidir. Şafiî mezhebinin meşhur fukahasından olup hadis üzerine çok eserleri vardır.
İDHALÂT: (İdhal. C.) Memleket haricinden eşya ve mal getirmek.
İGFALAT: (İgfal. C.) İğfal etmeler, kandırmalar, aldatmalar.
İHTİFALAT: (İhtifal. C.) Törenler, merasimler. * Cenaze alayları.
İHTİLALAT: (İhtilâl. C.) Ayaklanmalar, isyan etmeler, ihtilaller.(Bütün ihtilalât ve fesadın aslı ve mâdeni ve bütün ahlâk-ı rezilenin muharrik ve menbaı tek iki kelimedir. O iki kelimenin imtizacından bomba gibi küre-i arz patladı. Ve izdivacından medeni insanlardan canavarlar doğdu.Birinci kelime : "Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!."İkinci kelime: "İstirahatım için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim."Merhametsiz nefis-perest olan birinci kelime-i gaddâredir ki, âlem-i insanı zelzeleye getirip kıyameti kopmak üzeredir. Şu kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki; o da zekâttır ve zekâtın mükemmili olan sadakadır. Ve onun mütemmimi olan karz-ı hasendir.Haris, hodgâm, zalim olan ikinci kelimedir ki, beşerin terakkiyatını öyle sarsıyor ki, herc ü merc ateşine atmak üzeredir. Şu dahiye-i dehyânın tek bir devası var. O da hürmet-i ribadır ve faizin bütün vesailini hayat-ı içtimaiyeden ref' etmektir... Adalet-i Kur'aniye âlem kapısında durup ribaya: "Yasaktır, girmeğe hakkın yoktur" der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi, daha müthişini yemeden dinlemeli!.. M.)
İHTİMALAT: (İhtimal. C.) İhtimaller. Olması mümkün olan şeyler.
İHTİMALAT-I BAİDE: Uzak ihtimaller.
İHTİMALAT-I KARİBE: Yakın ihtimaller.
İHTİMALAT-I KESİRE: Pek çok ihtimaller.
İHTİYALAT: (İhtiyal. C.) Düzenler, hileler, aldatmalar, oyunlar.
İ'MALAT: Bir memlekette veya bir fabrikada yapılan işler ve eserler.
İMALAT: (İmale. C.) İmaleler. Meylettirmeler. Eğmeler.
İNFİALAT: (İnfial. C.) İnfialler. Gücenmeler. Aksi te'sirler. Teessürler. * Hareketlenmeler. Teessür ve hareketler.
İNFİSALAT: (İnfisal. C.) Yerinden ayrılmalar. * Azledilmeler.
İRSALAT: (İrsal. C.) Göndermeler. Gönderilen şeyler.
İSKALARYA: ing. Çarmıkların halat basamakları.
İSTİDLALAT: (İstidlal. C.) İstidlaller. Muhakemeler.
İSTİHALAT: (İstihale. C.) Değişmeler, başkalaşmalar.
İSTİHSALAT: (İstihsal. C.) Üretilen şeyler. Bir memleketin veya fabrika gibi faaliyet merkezlerinin çıkardığı, yetiştirdiği şeyler.
İSTİ'MALAT: (İsti'mal. C.) Kullanışlar. Kullanmalar.
İŞTİALÂT: (İştial. C.) Parlamalar, alevlenmeler, yanmalar, tutuşmalar. * Mc: Şiddetlenmeler.
İŞTİGALAT: (İştigal. C.) Meşguliyetler, çalışmalar, uğraşmalar.
ISKALARA: Gemi arması merdiveni. * Harp gemilerinin sol taraflarındaki merasim merdiveni.
ISKALARİYA: Geminin üst kısmına çıkabilmek için iskele, yani merdiven teşkil etmek üzere çarmıhlara aykırı ve kazık bağı ile bağlanmış ince halatlar.
ISKAT-I SALÂT: Ölmüş bir kimsenin kılmadığı namazlar yüzünden hâsıl olan günahını giderir ümidi ile verilen sadaka.
ITK ALÂ MAL: Bir köle veya cariyenin kitabet suretiyle olmaksızın cins ve miktarı malum bir mal veya muayyen bir hizmet mukabilinde azad edilmesidir. Buna "Itk alâ cu'l" da denir. (Ist. Fık. K.)
KÂ'BE-İ KEMALÂT: Kemâlât kâbesi. Yâni herkesin teveccüh etmesi gereken en yüksek kemalât merkezi.
KADD-İ BÂLÂ: f. Yüksek, uzun boy.
KADİR ALAYI: Tar: Kadir gecesi padişahların saraydan çıkıp, civardaki camilerden birinde namaz kılmaları münâsebetiyle yapılan merâsim.
KAFİLE-SÂLÂR: f. Kafile reisi. Kafile başı.
KAHT Ü GALÂ: Yokluk. Kıtlık. Fakirlik. * Pahalılık.
KÂLA: f. Kumaş. * Ev eşyası, giyim eşyası. * Sermaye, anamal.
KALA: Buğz, adâvet.
KALAFAT: Geminin tahtalarının aralıklarını üstüpü vs. ile doldurup üzerine zift sürme işi. * Sahte süs, düzen.
KALAFAT: Vaktiyle Yeniçeri Ağasının giydiği kırmızı bir başlık.
KALAH: Diş sarılığı. * Sarık uzunluğu.
KALAİD: (Kılâde. C.) Gerdanlıklar. * Akarsular.
KALAİL: (Kalil. C.) Az şeyler, kaliller.
KALAK: Can sıkıntısı. Gönül darlığı. Kararsızlık. * Zahmet. Meşakkat.
KALALİB: (Kullâb. C.) Çengeller, kancalar. Uçları eğri olup bir şeyler asmağa yarayan demirler.
KALÂNİS: Takkeler, külâhlar.
KALÂNİSÎ: Takkeci.
KALANSUVE (KULENSİYE): (C.: Kalânis-Kalânis-Kılâs) Takke, külâh, kavuk. (Bak: Kalensüve)
KALANTOR: Zenginliğini göstermeye özenen kellifelli ve şişman adam.
KALAR: f. Büyük sel yarıntısı.
KALAVRA: Eskimiş meşin eşya veya yamalı ayakkabı.
KALAYE: Kilise odası.
KAMET-İ BÂLÂ: Uzun boy.
KÂMİL-İ UKALÂ: Kemalde olan mükemmel akıl sâhibleri. Akılların kâmili.
KASR-I SALÂT: Seferde olan bir kimsenin, dört rekâtlı farz namazları ikişer rekât kılması. Namazı kısaltmak.
KASTALANÎ: (Hi: 851-923) (İmam-ı Ahmed İbn-i Muhammed) Büyük Şafiî âlimlerindendir. Çok eser yazmıştır. En meşhur eseri Mevahib-ül Ledüniyye'dir. Mısır'da vefat etmiştir.
KASTALANÎ: Ok atmak. * Şafak kızıllığı.
KAT'-I ALÂKA: Alâkayı kesme.
KEMALÂT: (Kemal. C.) Faziletler, iyilikler, mükemmellikler. Ahlâk ve huy güzellikleri. Terbiyelilik, edeblilik.(Mâdem mevcudat, zeminin yüzünde büyük bir nehir gibi, kemalâtın lem'alariyle parlar geçer; o nehir, güneşin cilveleriyle parladığı gibi, şu seyl-i mevcudât dahi, hüsün ve cemal ve kemalin lem'alarıyla muvakkaten parlar gider. Arkalarından gelenler aynı parlamayı, aynı lem'aları gösterdiklerinden anlaşılıyor ki: Cereyan eden suyun kabarcıklarındaki cilveler, güzellikler, nasıl kendilerinden değil; belki bir güneşin ziyasının güzellikleri, cilveleridir. Öyle de şu seyl-i kâinattaki muvakkat parlayan mehasin ve kemalât, bir Şems-i Sermedî'nin lemaat-ı cemal-i esmasıdır... S.)
KEMALÂT-PERVER: f. Kâmil ve olgun insan. Kemalât sahibi.
KEM-HAVSALA: f. Tahammülü az olan kişi, tahammülsüz kimse.
KULKALAN: Bir nevi ot.
KUVVE-İ MUHASSALA: Muhtelif kuvvetlerin ağırlık merkezi.
KÜFR Ü DALAL: Kafirlik ve sapıklık. Dinsizlik.
LALA: f. Osmanlı İmparatorluğu zamanında sadrazamlar hakkında "Atabek" karşılığı olarak kullanılan bir tâbir olduğu gibi, şehzâdelerin mürebbilerine de bu ad verilirdi. * Saraya alınan acemilerin terbiyesine memur edilenler. * Eskiden büyük memurlarla zenginler de çocuklarının terbiyesine bakmak üzere "lâla" istihdam ederlerdi. Lâla, görünüşte hizmetkâr vaziyetde idiyse de, terbiyesi kendisine havale olunan çocuğa karşı âmir yerinde bulunur; esasen yaşlı ve kâmil insanlardan seçildikleri için çocuklar da kendisine bir mürebbi, bir hoca gibi tâzim ve hürmet ederlerdi.
LEDE-L-MÜTALAA: Mütâlaa edilip okunduktan sonra.
LÜ'LÜ-İ LÂLÂ: Parlak inci.
MA-HALA: (Bir istisnâ edatıdır) Mâadâ mânasına gelir, kendinden sonraki kelimeyi nasb eder. $ (Allah'tan başka herşey fânidir) cümlesinde olduğu gibi.
MA-HALAKALLAH: Allah'ın (C.C.) yarattığı ve halkettiği her şey. * Kalabalık, izdiham.
MAİDESÂLÂR: f. Sofracı başı.
MAKALAT: (Makale. C.) Makaleler. Söz ve yazılar. Bahisler.
MALAK: Manda yavrusu. Buzağı.
MALAKELAM: Diyecek yok. Söz götürmez.
MALAMAL: Çok dolu, lebâleb, ağzına kadar dolu.
MALANİHAYE: Sonsuz, nihâyetsiz. Uçsuz bucaksız.
MALARYA: ing. Sıtma.
MALAYA'Nİ: (Mâlâyâni) Mânasız, faydasız, boş söz.(Elbette en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyani şeylerle ömrünü telef etmesin. Kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin. Selâmetle kabir kapısını açıp saâdet-i ebediyeye girsin. M.)
MÂLÂYA'NİYYÂT: Faydasız boş sözler, boş konuşmalar, faydasızlık.
MALAYUTAK: Tâkat getirilmez, güç yetmez, dayanılmaz.
MALAZ: Sürülmüş toprak. * Sular altında kalmış tarla.
MANZAR-I ÂLÂ: En yüksek bakış yeri. Kudsi ve en yüksek manzara. Cennet manzarası, arş-ı azam.
MERTEBE-İ BÂLÂ: Üst derece.
MİRALAY: Alay kumandanı. Albay.
MUFADALA: (Bak: Mufâzala)
MUFASALA: Ayrılma.
MUFASSALAN: Geniş, izahlı olarak. Tafsilâtlıca. Kısımlara ayrılıp anlatılmış olan.
MUFAZALA: Fazilet ve meziyetle birbiri ile yarışma.
MUGALAKA: Diğerleri karışmayarak iki kişinin atlarıyla yarışması.
MUGALATA: (Galat. dan) Karşısındakini yanıltmak için söz söylemek. Doğruya benzer yanlış sözler. Safsata. Hatalı ve yanlış söz. Demagoji. * Man: Vehimlerden terekküb eden kıyastır.
MUGALATAT: (Mugalata. C.) Safsatalar. Demagojiler. Mugalâtalar.
MUGALAZA: Düşmanlık, husumet, adâvet.
MUHALAA: (Muhâlaat) Birbirlerinden resmen ayrılma (karı-koca.)
MUHALAT: (Muhal. C.) Mümkün olmayanlar. Muhaller. Muhal ve bâtıl olan şeyler.
MUHALATA: (Halt. dan) Karışma, güzel uyuşma, anlaşma.
MUHALATÂT: Güzel anlaşmalar, karışmalar, uyuşmalar.
MUHASSALA: (Husul. den) Elde edilen netice, hâsıl olan sonuç. * Fiz: Bileşke.
MUSALAHA: Karşılıklı anlaşmak. Barışmak. Sulh akd etmek.
MUSALAHAT: (Musâlaha. C.) (Sulh. dan) Karşılıklı anlaşmalar. Barışlar.
MUSTALAH: Istılahlı. Garib ve az kullanılır kelime ve terimlerle dolu olup pek anlaşılmayan.
MUSTALAHÂT: (Mustalah. C.) Istılah haline getirilmiş kelimeler.
MUSTALAHÎ: Istılahlı konuşan.
MUTALAA: Bir mes'ele hakkında bilgi edinmek için tetkikatta bulunma, okuma, okuma ile meşguliyet.
MUTTALA': Gelecek yer. * Ittıla' mevzii.
MUVALAT: Dostluk, karşılıklı sevgi. Yardım, koruma.
MUVASALA: Vâsıl olmak. Erişmek. Ulaşmak.
MÜBALAGA: (Mübalağa) Bir şeyi çok büyük veya çok küçük göstermek. Bir şeyi olduğundan fazla veya eksik göstermek. * Haddini aşmak. * Edb: Bir şeyi ifade ederken ya olduğundan fazla veya olduğundan çok noksan göstermek." Habbeyi kubbe, kubbeyi habbe yapmak."
MÜBALAĞACUYÂNE: f. Haddini aşar dercede izah edercesine. Mübâlağa yaparcasına. * Mübâlağa arayan.
MÜBALAĞALI İSM-İ FÂİL: Gr: ( : fa'âl) ve ( : faul) gibi bazı kalıplara giren kelimelere denir. Bu vezinden gelen kelimeler "mübalağa" ifade ederler. "En, pek, çok" mânasına gelirler.
MÜBALAGAT: (Mübâlağa. C.) Mübâlağalar.
MÜBALAT: Kayırmak. * Dikkat etmek. İtina göstermek.
MÜBALAT-KÂR: f. Dikkat, itina ve düşünce ile kaygılanan.
MÜDAHALAT: (Müdahale. C.) Müdahaleler, karışmalar, araya girmeler.
MÜMALAHA: Yemek, ekl.
MÜMALAT: Müsaade etmek, izin vermek. * Yardımlaşmak, muâvenet etmek.
MÜMALATA: Bir şâir bir mısra, başka bir şâir de diğer bir mısra söylemek üzere karşılıklı şiir söylemek.
MÜMATALA: Vâdeyi, borcu uzatıp geçirmek.
MÜNAKALAT: Nakiller. Nakil işleri. Ulaştırma işleri.
MÜNAZALA: (Bak: Münadala)
MÜSALAHA: (Sulh. dan) Barışma. Anlaşma. Güvenlik.
MÜSALAHANÂME: f. Barış antlaşması.
MÜTALAA: Bir işi etraflıca düşünmek, okumak, tetkik etmek.
MÜTALAÂT: (Mütalaa. C.) Düşünceler. Tedkik etmeler. Okumalar. Mütalaa.
MÜTEVEKKİLEN ALÂLLAH: Allah'a sığınarak, Allah'a tevekkül ederek.
MÜVALAT: Dostluk.
NALAN: f. İnleyen, sızlayan, figân eden.
NİHALAN: (Nihal. C.) f. Taze fidanlar, sürgünler.
NURUN ALA NUR: Daha âlâ, daha iyi, nur üstüne nur.
PALA: Ağzı enli, ortasına doğru daha genişliyerek ucuna doğru daralmaya başlayan kalın, kısa ve ağır kılıç.
PALA: f. Yedek at. * Asılmış, asılı. * Süzgeç.
PALAD: (Pâlâde) f. Yedek at.
PALADE: f. Kötü söyleyen, ayıp arayan.
PALAHENG: f. Yular, dizgin. * Av veya suçlu bağlanacak kement. * Kemer. * Tazı boynuna geçirilen ağaç halka.
PALAMAR: Büyük gemileri karaya bağlamak yahut demir gomneye bedel lengere rabtetmek için kullanılan halat. * Büyük halat. (O.T.D.S.) * Vaktiyle muharebelerde silâh olarak kullanılan ve yük kaldırmak için kullanılan sırıklar. (Sanat Ansiklopedisi)
PALAN: f. Palan, semer, eğer.
PALAN-DUZ: f. Semerci, palancı. Semer diken.
PALANÎ: f. Semerci.
PALAR: f. Çatı direği.
PALAS PANDIRAS: Hemen, birden bire, hazırlıksız, habersiz.
PALAVAN: (Pâlâven) f. Süzgeç, helvacı süzgeci.
PALAVRA: (İspanyolca) Mübalâğalı söz, yalan söylenen söz.
PALAY: f. (Bak: Pala)
RAĞMEN ALÂ-ENFİHİ: Tahkir maksadıyla, birinin kibrini, burnunu kırmak için.
SAKALAN: (Sakaleyn) İnsanlar ve cinler.
SALÂ: Namaza davet için çağırmak. Minarede okunan salavat, dua. (Kelimenin aslı "Essalât" veya "Salât" dır.)
SALA': Kellik. Baş tepesinin saçı dökülüp açık olması.
SALAA: Tepenin saçı dökülüp açık kalan yeri.
SALABET: Metanet, katılık, sulbiyet. * Peklik, dayanma. Sağlamlık. * Mukaddesatı korumak hususunda cesaret, metanet ve sebat gibi sıfatlarla muttasıf olmak. (Bunun zıddı: Lâübalilik) (Bak: Dimağ)
SALABET-İ DİNİYE: Dinini ve dinin emirlerini korumak ve tatbik etmekteki ciddiyet ve sağlamlık.
SALAET: (C.: Salâât) Ezme işindeki kullanılan yassı düz taş.
SALAH: Bir şeyin en iyi hâli. Rahatlık, sulh, iyileşme, düzelme, iyilik. Dine olan bağlılık. Her hayra câmi faziletlerin toplanmasında hâsıl olan yüksek bir sıfat. (Mukabili fesad ve fücurdur)
SALAH-İ HAL: Durumun düzelmesi.
SALAH-ÜD DİN: Salâhattin şeklinde yaygın olan bu kelime, "dine bağlı" mânasına gelir.
SALAHADDİN-İ EYYUBÎ: (Doğumu: Hi: 532, Mi: 1137) Ehl-i Salib zihniyetinin İslâm dünyasına açtığı Haçlı seferlerini maddeten durduran şarkın en kahraman kumandanlarından ve sultanlarından olan bu zât hakkında bir Avrupalı tarihçi: "İslâmın en saf kahramanı" diye bahseder.Düşmanın çokluğundan bahsederek geri dönmek isteyen kumandanlarına şöyle hitab etmiş ve az bir kuvvetle Haçlı kuvvetlerini perişan etmiştir.- Madem ölümden korkuyoruz, niçin evlerimizde oturup da çocuklarımızla keyfimize bakmadık, askerliğe girdik... Bizim borcumuz, düşmanın azlığını çokluğunu kıyaslamak değil, ona karşı durmaktır...Sultan Salahaddin, Eyyübiye Devletinin başında 24 sene kaldı. Avrupa'nın Haçlı ordularını iman ve şecaatla çok defa perişan hale getirdi. Onlara mağlub olmadı. Namazını vaktinde ve cemaatla kılardı. Kerim, sabur, halim ve mütevazi idi. 57 yaşında Şam'da vefat etti. (R. Aleyh)
SALÂ-HAN: f. Minarede cuma veya cenaze namazına davet için salâvat okuyan kimse. * Meydan okuyan kişi.
SALAHAT: Sâlihlik, günahsız ve temiz oluş, dindarlıkta çok ileri olmak hâli.
SALAHATTİN: (Bak: Salah-üd din)
SALAHDEM: Katı, şiddetli, şedid.
SALAHDİ: Kavi, sağlam, dayanıklı ve muhkem.
SALAHİYET: Bir işe karışmağa veya o işi yapmağa hakkı olmak, vazifeli olmak, bir iş için emir almış olmak. * Bir dâvaya bakabilmek.
SALAHİYETDAR: f. Vazifeli, salahiyet sâhibi.
SÂLÂR: f. Kafile veya kabile reisi. Baş. Başkan. Reis. En büyük âmir. Başkumandan.
SÂLÂR-I BEYT-ÜL HARAM: Beyt-ül Haram'ın reisi ve başkumandanı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
SÂLÂR-I RUSÜL: Resüller kafilesinin reisi, kumandanı. Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
SALAT: Namaz. Belirli vakitlerde Kur'an'da emredildiği tarzda ve Hz. Peygamber'in tarifi vechi ile yapılan ibadet. * Tebrik, tezkiye. * Dua. Peygamberimize (A.S.M.) yapılan dua. * İstiğfar. * Rahmet. (Bak: Namaz)(Namaz, dinin direği ve kıvamı olduğu gibi, bütün hasenata fihrist ve örnektir. Kul ile Allah arasında yüksek bir nisbet ve ulvi bir münasebet ve nezih bir hizmettir. İ.İ.)
SALÂT-I FECR: Sabah namazı.
SALÂT-I HAMSE: Beş vakit namaz.
SALÂT-I HAVF: Muharebeden evvel kılınan iki rekât namaz.
SALÂT-I İSTİHÂRE: İstihareden evvel kılınan iki rekât namaz.
SALÂT-I İSTİSKA: Yağmur duasına çıkıldığı zaman kılınan namaz.
SALÂT-I SEFER: Yola çıkıldığı zaman kılınan iki rekât namaz.
SALÂT-I VUSTA: (Bak: Vusta)
SALÂT-ÜL ASR: İkindi namazı.
SALÂT-ÜL FECR: Sabah namazı.
SALÂT-ÜL ÎD: Bayram namazı.
SALÂT-ÜL İŞÂ: Yatsı namazı.
SALÂT-ÜL MAĞRİB: Akşam namazı.
SALÂT-ÜL VİTR: Vitir namazı.
SALÂT-ÜZ ZUHR: Öğle namazı.
SALATÎN: (Sultan. C.) Sultanlar.
SALAVAT: (Salât. C.) Namazlar. * Bütün dualar. İhtiyaçtan gelen ricalar. * Nimetten çıkan şükürler. İbadetler. * Hazret-i Muhammed'e (A.S.M.) memnuniyet ve bağlılık için yapılan dualar. * Nasârâ kilisesi.
SALAVATULLAH: Allah'ın rahmet ve inayeti, kusur ve günahları aff u mağfiret etmesi.
SALAYE: (C.: Salâyât) Bir şey ezmede kullanılan yassı düz taş.
SALAYIK: Yufka yapmak.
SALLALLÂHÜ TEÂLÂ ALEYH: "Allah (C.C.) onun şanını yüceltsin; duasını, isteklerini kabul etsin; her isteğini versin" meâlinde Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında söylenilen duadır.
SEYYALÂT: (Seyyale. C.) Akıcı olanlar, yerinde durmayıp gidenler, akanlar. Seyyal maddeler.
SİGA-İ MÜBÂLAĞA: Bir şeyin pek çok, pek büyük, pek ileri olduğunu gösteren kelime hâli. Fiilin mübâlağalı çekimi. Hallâk, Rezzak, Kahhar, Rauf gibi. (Bak: Mübâlağa)
SİPAHSALAR: f. Askerlerin en büyüğü. Serasker.
SUALÂT: (Suâl. C.) Suâller, sorular. İstemeler, istekler.
SÜKALA': (Sakil. C.) Ağırlar. Kabalar. Çirkinler. Sözü sohbeti çekilmeyen kimseler.
ŞELALAT: (Şelâle. C.) Büyük çağlayanlar, şelâleler.
ŞURUT-U SALÂT: Namazın şartları.
TAALA: (Bak: Teâlâ)
TALA': (C.: Etlâ) Geyik buzağısı. * Çatal tırnaklı hayvanların yavrusu. * Buzağının ayağını bağladıkları ip. * Şahıs.
TALAC: f. Bağırma, feryad, çığlık. * Ses, sada. * Kavga. * Meş'ale.
TALAH: Salih olmayan. Bozuk.
TALAH: Yorulmak, zayıflamak.
TALÂK: Boşamak. Boşanmak. * Bağlı olan bir şeyi çözmek, ayırmak. * Nikâhlı karısını bırakmak.
TALÂK-I BÂYİN: Yeniden evleniyorlarmış gibi kadının rızası ile tekrar nikâh edilmedikçe geri alınamayacağı talâk. Kadın istemiyorsa erkek zorla alamaz. İddet sırasında kadın, erkeğin evinde kalmaz. Erkek üçüncü defa verdiği bâin talaktan sonra, üzerinden hulle geçmeden karısını bir daha (kadın istese de) alamaz. (Bak: Hulle)
TALÂK SURESİ: Medenîdir. Nisâ Suresi de denir. Kur'an-ı Kerim'in 4. Suresidir.
TALAK: (At) sıçramak ve kalkmak.
TALAKAT: Dil açıklığı. Selâset. Düzgün sözlülük. * Güler yüzlülük.
TALAK-NAME: f. Boşama kâğıdı.
TALAM: Esrar otunun tohumu.
TALAN: f. Çapul, yağma. * Birisinin malının, herkes tarafından kapışılması.
TALANGER: f. Yağmacı, talancı, çapulcu.
TALANGERÎ: f. Çapulculuk, yağmacılık.
TALAR: f. Dört direk üzerine yapılan ve geceleri yatılan yer. * Salon, büyük oda.
TALASİM: (Tılsım. C.) Tılsımlar.
TALAVET: Güzel, hüsün. Şirinlik, zariflik. * Ağızda çıkan bir nevi yara.
TALAZZİ: (Lazâ. dan) Alev çıkarma. Alevlenme.
TÂRİK-ÜS SALÂT: Namaz kılmayı terketmiş olan kimse.(Çok tembellerden ve târik-üs salâtlardan işitiyoruz; diyorlar ki: Cenab-ı Hakk'ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var ki, Kur'ân'da çok şiddet ve ısrar ile ibâdeti terkedeni zecredip Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdit ediyor. İtidalli ve istikametli ve adaletli olan ifade-i Kur'âniyeye nasıl yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bir cüz'î hataya karşı, nihayet şiddeti gösteriyor?Elcevab: Evet, Cenab-ı Hak, senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen, ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevi yaralarına tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde isbat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi' ilaçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese: Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?.. Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın.Amma Kur'ânın, terk-i ibadet hakkında şiddetli tehdidatı ve dehşetli cezaları ise; nasılki bir Padişah, raiyetinin hukukunu muhafaza etmek için; âdi bir adamın, raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatasına göre, şiddetli cezaya çarpar. Öyle de; ibadeti ve namazı terk eden adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin raiyeti hükmünde olan mevcudatın hukukuna ehemmiyetli bir tecavüz ve mânevi bir zulüm eder. Çünkü; mevcudatın kemalleri, Sânia müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibadet ile tezahür eder. İbadeti terkeden, mevcudatın ibadetini görmez ve göremez. Belki de inkâr eder. O vakit ibadet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer mektub-u Samedani ve birer âyine-i Esmâ-i Rabbaniye olan mevcudatı âlî makamlarından tenzil ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazifesiz, câmid, perişan bir vaziyette telâkki ettiğinden, mevcudatı tahkir eder; kemalâtını inkâr ve tecavüz eder. Evet herkes; kâinatı kendi âyinesiyle görür. Cenab-ı Hak, insanı, kâinat için bir mikyas, bir mizan suretinde yaratmıştır. Her insan için, bu âlemden hususi bir âlem vermiş. O âlemin rengini, o insanın i'tikad-ı kalbîsine göre gösteriyor. Meselâ; gayet me'yus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve me'yus suretinde görür... gayet sürurlu ve neş'eli, müjdeli ve kemal-i neş'esinden gülen bir adam; kâinatı neş'eli, güler gördüğü gibi, mütefekkirâne ve ciddi bir surette ibâdet ve tesbih eden adam; mevcudatın hakikaten mevcud ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını bir derece keşfeder ve görür.. gafletle veya inkârla ibadeti terkeden adam; mevcudatı, hakikat-ı kemalâtına tamamiyle zıd ve muhalif ve hatâ bir surette tevehhüm eder ve mânen onların hukukuna tecavüz eder. Hem o târik-üs-salât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını onun nefs-i emmâresinden almak için, dehşetli tehdit eder. Hem netice-i hilkatı ve gaye-i fıtratı olan ibadeti terk ettiğinden, hikmet-i İlâhiyeye ve meşiet-i Rabbaniyeye karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Onun için cezaya çarpılır.Elhasıl: İbadeti terkeden, hem kendi nefsine zulmeder; -nefs ise, Cenab-ı Hakk'ın abdi ve memlüküdür- hem kâinatın hukuk-u kemalâtına karşı bir tecavüz, bir zulümdür. Evet, nasılki küfür mevcudata karşı bir tahkirdir; terk-i ibadet dahi, kâinatın kemalâtını bir inkârdır. Hem hikmet-i İlâhiyyeye karşı bir tecavüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstahak olur.İşte bu istihkakı ve mezkur hakikatı ifade etmek için, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül-Beyan; mu'cizane bir surette o şiddetli tarz-ı ifadeyi ihtiyar ederek, tam tamına hakikat-ı belâgat olan mutabık-ı muktezâ-yı hale mutabakat ediyor. L.)
TEALA: "Nâmı büyük" meâlinde olup. Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) kudsiyet ve büyüklüğü için hürmeten söylenir.
TEALALLAH: Allah yükseltsin!
TEFVİT-İ SALÂT: Namaz vaktini geçirme veya kaçırma.
TEKLİF-İ MÂLÂ-YUTAK: Ağır ve güç yetmez olan teklif. Dayanılmaz teklif.
TENÜK-HAVSALA: f. Sabırsız adam, tahammülsüz kimse.
TEVEKKELTÜ ALALLAH: Allah'a tevekkül ettim (meâlindedir).
UKALA: (Âkıl. C.) Akıllılar. * Halk dilinde: Akıllılık iddia edenler.
VÂLÂ: Yüksek, âlî, refi'.
VÂLÂCÂH: f. Mevkii yüce, rütbesi yüksek olan.
VÂLÂKADD: f. Boyu yüksek, uzun boylu.
VÂLÂKADR: f. Değeri yüksek, kadri yüce.
VÂLÂŞÂN: f. Şânı yüce.
VÂLÂYÎ: f. Yücelik, yükseklik.
YALAK: Hayvanların su içmelerine mahsus içi oyuk kütük veya taş. Çeşmelerin musluğu altına konulan tasa da bu ad verilir.
YALAN: (Bak: Kizb)
ZALAL: Gölge eden. Gölge olan.
ZALÂM: Karanlık. Zulmet.
ZALÂM-I ZULM: Zulmün karanlığı.
ZİRVE-İ BÂLÂ: f. Yüksek zirve. * Yüksek makam. * Yüce kat.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ALABALIK : t. Akıntısı sert olan soğuk ve tatlı sularda bulunan bir cins leziz balık.
ÂL : Yüksek. Âlî. Yüce. Bülend.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...