Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
AMİ: Senevî, yıllık.
Avamca. İleri gelenden olmayan. Câhil. Havassa âit olmayan. Avama âit ve müteallik.
ÂMİD: Diyarbakır'ın önceki adı.
AMİD: Çok hasta.
Aşk hastası.
Başlıca nokta.
Önder, şef, komutan. Rehber.
Haraç alan kimse.
AMİG(E): f. Karışık.
Hakikat.
Mc: Çiftleşme.
AMİH: Şaşkın, şaşırmış, şaşakalmış.
AMİHTE: f. Karışmış, karışık.
AMİHTE-GÎ: f. Karışmış olma.
AMİJE: f. Şair.
Karışmış, karışık.
AMİK: Hicaz vilâyetinde ulu bir ağaç.
AMİK(A): Dibi çok aşağıda, derin.
Mc: İnceden inceye pek ziyade araştırma ve düşünceden sonra anlaşılabilen derin ve ince mes'ele.
AMİL: Arzusu, isteği olan.
ÂMİL: Yapan. İşleyen.
Sebep.
Vergi tahsiline memur kimse.
Mütevelli.
Vâli.
Gr: İraba te'sir eden yüz şeyden altmışı. (Yalnız ismi mecrur yapanlar yirmi adettir).
ÂMİLE: (C.: Avâmil) (Amel. den) Bacak, ayak.
ÂMİLETÂN: İki ayak, çift bacak.
AMÎM: Herkese mahsus. Umuma âit.
(C.: Umem) Tam, tamam.
AMÎM-ÜL İHSAN: Bağışı, bahşişi, ihsanı bol ve umumi olan.
AMİN: Yâ Rabbi! Öyle olsun, kabul eyle! (meâlinde olup, duânın sonunda söylenir). İncil'de iki yerde geçer. Tevrat'ta da geçer. İbranice ve Süryanicede de vardır. Hakikat, çok doğru, tamam mânâsındadır.
AMİN: Kim. Hususiyetleri ve yapıları bakımından amonyaka benzeyen kimyevi maddelerin cins adı.
AMİN: İlerlemeyen. Yerinde sâbit ikamet eden.
ÂMİN: (Emn. den) Gönlü müsterih, kalbinde korku bulunmayan.
Emniyet ver.
AMİN ALAYI: Eskiden çocukların ilk okula başladığı gün yapılan merasim.
ÂMİNE: Emin olan. Kalbinde korku olmayan kadın.
Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın öz annesinin adı. Yirmi sene yaşamıştır. Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmın dini üzere idi. (R. Aleyha)
AMİNEN: Emniyet ve huzur içinde, selâmetle, emin olarak. Sağlam olarak.
AMİN-HAN: (C.: Aminhânân) f. Amin diyen.
AMİR: Şen, mamur.
AMİR: Mâmur eden, harâbelikten kurtaran, şenlendiren.
İmâr olunmuş.
Devlete âit, mirî.
ÂMİR(E): Büyük me'mur. Emreden, iş gösteren.
Huk: Bir kimseyi öldürmek veya bir uzvunu kesmek ve sakatlamak tehdidiyle bir filli yapmaya veya yapmamaya zorlayan ve bu tehdidi yapmaya muktedir olan kimse. (Bak: İhcâc)
ÂMİR-İ MUTLAK: Kayıtsız şartsız herşeye hâkim olan.
ÂMİR-İ MÜSTAKİL: Hiç kimseye bağlı olmayan ve istiklâl sahibi olan âmir, kumandan.
ÂMİR-İ VİCDANÎ: Vicdana emreden, vicdanı çalıştıran.
AMİRAL: Emir-ül bahr, Emir-ül-mâ. Bahriye kumandanı, kaptan. Deniz generali.
ÂMİRANE: f. Emredercesine. Amir imiş gibi.
Emreden büyük kimseye yakışır şekilde.
ÂMİRİYYET: Kumandanlık hâli.
Amir, emredici olmak.(Evet, bu kâinata geniş bir dikkat ile bakan; kâinatı gayet haşmetli ve gayet faaliyetli bir memleket, belki idâresi gayet hikmetli ve hâkimiyeti gayet kuvvetli bir şehir hükmünde görür, her şeyi ve her nev'i birer vazife ile musahharâne meşgul bulur. $ âyetinin askerlik mânasını ihsas eden temsiline göre: Zerrât ordusundan ve nebatât fırkalarından ve hayvanât taburlarından, tâ yıldızlar ordusuna kadar olan Cünud-u Rabbaniyeden, o küçücük memurlarda ve bu pek büyük askerlerde hâkimâne tekvini emirlerin, âmirane hükümlerin, şâhâne kanunların cereyanları, bedâhetle bir Hâkimiyet-i Mutlakanın ve bir âmiriyet-i külliyenin vücuduna delâlet ederler. ş.)
ÂMİRZİŞ: f. Allah'ın afvetmesi, bağışlaması.
Bağışlama, afvetme.
ÂMİRZ-KÂR: f. Bağışlayan, affeden Allah.
Affeden, bağışlayan.
AMİS: Sirkeyle ıslanmış çiğ et.
AMİT: Yünü, üstüne yumak edip sarmak.
AMİT: (C.: Amâmit) Zarif, çeri, değerli kimse.
ÂMİYANE: f. Âdice. Bayağıca. Cahillere yakışır surette.
ÂMİYY: Avama ait, avamca.
ÂMİZ(E): f. Karışık, karışmış. (Âmihten) $ mastarından imtizaç etmek, karıştırmak mânasındadır.
ÂMİZE-MU(Y): f. Saçı sakalı kırlaşmış olan adam. Kır sakallı kimse.
ÂMİZE-MUYÎ: f. Kır saçlı ve kır sakallı kimse.
ÂMİZ-GÂR: f. Uygun, münâsib, yaraşır.
ÂMİZİŞ: f. Uysallık, imtizaç, uyuşma.
İçerisinde 'AMİ' geçenler
ABDULHAMİD LL: (mi: 1842-1918) 34' üncü Osmanlı Padişâhıdır. 33 yıl saltanatta kalmış olan bu şefkatli Sultan,İslâmiyete son derece bağlı idi. Yüksek bir siyaset adamı ve devlet işlerini bizzat takibeden bir zattı. Memlekette bolluk ve refahı te'min için çalıştı. (R.Aleyh)
ABİDAT-I İSLÂMİYE: İslâm medeniyeti anıtları.
AHAMİRE: Acem milletinden bir tâife.
AHLÂK-I HAMİDE: Beğenilen güzel ahlâk.(Hz. Muhammed (A.S.M.) bütün ahlâk-ı hamidede en yüksek ve yetişilmeyecek bir dereceye malik idi...... Onda içtima etmiş ahlâk-ı hamidedir ki her bir haslette en yüksek tabakada olduğuna dost ve düşman ittifak ediyorlar. M.)
ALAY İMAMI: Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askere imamlık vazifesini yapan subay.
ÂMİD: Diyarbakır'ın önceki adı.
AMİD: Çok hasta. * Aşk hastası. * Başlıca nokta. * Önder, şef, komutan. Rehber. * Haraç alan kimse.
AMİG(E): f. Karışık. * Hakikat. * Mc: Çiftleşme.
AMİH: Şaşkın, şaşırmış, şaşakalmış.
AMİHTE: f. Karışmış, karışık.
AMİHTE-GÎ: f. Karışmış olma.
AMİJE: f. Şair. * Karışmış, karışık.
AMİK: Hicaz vilâyetinde ulu bir ağaç.
AMİK(A): Dibi çok aşağıda, derin. * Mc: İnceden inceye pek ziyade araştırma ve düşünceden sonra anlaşılabilen derin ve ince mes'ele.
AMİL: Arzusu, isteği olan.
ÂMİL: Yapan. İşleyen. *Sebep. * Vergi tahsiline memur kimse. * Mütevelli. * Vâli. *Gr: İraba te'sir eden yüz şeyden altmışı. (Yalnız ismi mecrur yapanlar yirmi adettir).
ÂMİLE: (C.: Avâmil) (Amel. den) Bacak, ayak.
ÂMİLETÂN: İki ayak, çift bacak.
AMÎM: Herkese mahsus. Umuma âit. * (C.: Umem) Tam, tamam.
AMÎM-ÜL İHSAN: Bağışı, bahşişi, ihsanı bol ve umumi olan.
AMİN: Yâ Rabbi! Öyle olsun, kabul eyle! (meâlinde olup, duânın sonunda söylenir). İncil'de iki yerde geçer. Tevrat'ta da geçer. İbranice ve Süryanicede de vardır. Hakikat, çok doğru, tamam mânâsındadır.
AMİN: Kim. Hususiyetleri ve yapıları bakımından amonyaka benzeyen kimyevi maddelerin cins adı.
AMİN: İlerlemeyen. Yerinde sâbit ikamet eden.
ÂMİN: (Emn. den) Gönlü müsterih, kalbinde korku bulunmayan. * Emniyet ver.
AMİN ALAYI: Eskiden çocukların ilk okula başladığı gün yapılan merasim.
ÂMİNE: Emin olan. Kalbinde korku olmayan kadın. * Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın öz annesinin adı. Yirmi sene yaşamıştır. Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmın dini üzere idi. (R. Aleyha)
AMİNEN: Emniyet ve huzur içinde, selâmetle, emin olarak. Sağlam olarak.
AMİN-HAN: (C.: Aminhânân) f. Amin diyen.
AMİR: Şen, mamur.
AMİR: Mâmur eden, harâbelikten kurtaran, şenlendiren. * İmâr olunmuş. * Devlete âit, mirî.
ÂMİR(E): Büyük me'mur. Emreden, iş gösteren. * Huk: Bir kimseyi öldürmek veya bir uzvunu kesmek ve sakatlamak tehdidiyle bir filli yapmaya veya yapmamaya zorlayan ve bu tehdidi yapmaya muktedir olan kimse. (Bak: İhcâc)
ÂMİR-İ MUTLAK: Kayıtsız şartsız herşeye hâkim olan.
ÂMİR-İ MÜSTAKİL: Hiç kimseye bağlı olmayan ve istiklâl sahibi olan âmir, kumandan.
ÂMİR-İ VİCDANÎ: Vicdana emreden, vicdanı çalıştıran.
AMİRAL: Emir-ül bahr, Emir-ül-mâ. Bahriye kumandanı, kaptan. Deniz generali.
ÂMİRANE: f. Emredercesine. Amir imiş gibi. * Emreden büyük kimseye yakışır şekilde.
ÂMİRİYYET: Kumandanlık hâli. * Amir, emredici olmak.(Evet, bu kâinata geniş bir dikkat ile bakan; kâinatı gayet haşmetli ve gayet faaliyetli bir memleket, belki idâresi gayet hikmetli ve hâkimiyeti gayet kuvvetli bir şehir hükmünde görür, her şeyi ve her nev'i birer vazife ile musahharâne meşgul bulur. $ âyetinin askerlik mânasını ihsas eden temsiline göre: Zerrât ordusundan ve nebatât fırkalarından ve hayvanât taburlarından, tâ yıldızlar ordusuna kadar olan Cünud-u Rabbaniyeden, o küçücük memurlarda ve bu pek büyük askerlerde hâkimâne tekvini emirlerin, âmirane hükümlerin, şâhâne kanunların cereyanları, bedâhetle bir Hâkimiyet-i Mutlakanın ve bir âmiriyet-i külliyenin vücuduna delâlet ederler. ş.)
ÂMİRZİŞ: f. Allah'ın afvetmesi, bağışlaması. * Bağışlama, afvetme.
ÂMİRZ-KÂR: f. Bağışlayan, affeden Allah. * Affeden, bağışlayan.
AMİS: Sirkeyle ıslanmış çiğ et.
AMİT: Yünü, üstüne yumak edip sarmak.
AMİT: (C.: Amâmit) Zarif, çeri, değerli kimse.
ÂMİYANE: f. Âdice. Bayağıca. Cahillere yakışır surette.
ÂMİYY: Avama ait, avamca.
ÂMİZ(E): f. Karışık, karışmış. (Âmihten) $ mastarından imtizaç etmek, karıştırmak mânasındadır.
ÂMİZE-MU(Y): f. Saçı sakalı kırlaşmış olan adam. Kır sakallı kimse.
ÂMİZE-MUYÎ: f. Kır saçlı ve kır sakallı kimse.
ÂMİZ-GÂR: f. Uygun, münâsib, yaraşır.
ÂMİZİŞ: f. Uysallık, imtizaç, uyuşma.
AN-SAMİM-İL KALB: Derûn ve kalbden, riyâdan âri ve hâli olarak. Kalbin samimiyyeti ile.
AN-SAMİM-İL KALB: Can ve yürekten, kalbden.
AN-SAMİMİN: Kalbden. Riyasızlıkla. Samimiyetle. İçten.
ÂRÂMÎ: f. Dinlenme, rahat etme.
ÂRÂMİDE: f. Rahat olan, dinlenen, sükûn halinde ve rahatta bulunan.
ÂRÂMİŞ: f. Huzur, rahat.
ARÂZİ-İ GAMİRE: Huk: Harap, su baskınına uğramış veya içine henüz çift girmemiş yerler.
ARİZ VE AMİK: Enine ve boyuna, genişliğine ve derinliğine, tafsilâtlı şekilde.
AŞAMİDENÎ: f. İçilebilen veya yenilebilen.
AVAMİL: (Amil. C.) Sebepler. * Ayaklar. * Valiler. Hâkimler. * Gr: Arabçada kelime sonlarının okunuşuna te'sir eden hususları öğreten ilim ve ona dâir kitab. * Birgivi Hazretlerinin "Nahiv" ilmine dâir olan kitabının ismi.
A'ZAMÎ: En fazla, en çok, nihayet derecede.
AZAMİM: (Izmâme. C.) Desteler, kümeler, topluluklar, zümreler.
A'ZAMİYYET: En fazla oluş. En fazlalık.
BAYEZİD-İ BİSTAMÎ: (Hi: 188-261) Ehl-i Sünnet ve Cemâatın büyük âlimlerinden ve büyük evliyadandır. İran'ın Bistam şehrinde doğmuştur. Künyesi, Ebu Yezid Tayfur bin İsa El-Bistamî'dir. Cafer-i Sâdık Radıyallahü Anhu'dan kırk sene sonra dünyaya gelmiş ve ondan üveysî olarak feyz almıştır. Mücerret bir hayat geçirmiştir. (K.Sırruhu)
BAYRAMİYYE: Hacı Bayram-ı Veli tarafından 14. yüzyılın sonlarında Ankara'da kurulan bir tarikattır.
BEHAMİN: f. Bahar mevsimi.
BEYAN-I İFHAMİYE: Bildirmek ve anlatabilmek için yapılan açıklama.
BİLÂD-I ÂMİRE: İmar edilmiş, yapılmış beldeler. * Devlet idaresindeki yerler.
BÜNYAMİN: Yakup Aleyhisselâm'ın en küçük oğlu.
CAMÎ: (Molla Camî) Hi: 817-898 Büyük bir İslâm müellifidir. Asıl adı: Abdurrahman'dır. Yüze yakın eser vermiştir.
CAMİ: İslâm mâbedi. İbadet yeri olan bina. * Cem'edici, toplayıcı, içine alan. * Cem'etmiş, toplamış bulunan, hâvi ve muhit olan. * Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâm bütün evvel ve âhir güzel isim ve ahlâkı kendisinde cem'ettiğinden dolayı ona verilen bir isimdir. * Ehl-i Hadis ıstılahınca da; Buhâri Hadis kitabları gibi, babların sekizini birden cem' eden büyük hadis kitablarına da Câmi denir veya Sünen ismi verilir.
CAMİ-İ EMEVÎ: şam şehrinde büyük bir câmidir.
CAMİ-İ KEBİR: Büyük cami.
CAMİ-İ KUR'AN: Kur'an-ı Kerim'i toplayan mânâsında olup, Halife Hz. Osman (R.A.) kasdedilir.
CAMİ-ÜL MEHASİN: Güzel vasıfları huyları kendinde toplamış bulunan.
CAMİA: Topluluk. Birlik. Kütle. * Dâr-ül fünûn.
CAMİD: (Câmide) Ruhsuz, sert, katı madde. Cansız.
CAMİH: Başı sert hayvan.
CAMİİYYET: Câmi'lik, toplayıcılık. * Çok şeylerle alâkalılık. * Pek ziyâde mânâları ve şeyleri hâvi olmak.(Evet hayatın öyle bir câmiiyyeti var; âdeta umum kâinata tecelli eden ekser Esmâ-i Hüsnâ'yı kendinde gösteren bir câmi âyine-i ehadiyyettir. Bir cisme hayat girdiği vakit, küçük bir âlem hükmüne getirir; âdetâ kâinat şeceresinin bir nevi fihristesini taşıyan bir nevi çekirdeği hükmüne geçiyor. Nasılki bir çekirdek, onun ağacını yapabilen bir kudretin eseri olabilir; öyle de en küçük bir zihayatı halkeden, elbette umum kâinatın Hâlikıdır. L.)
CAMİL: Çobanla olan deve sürüsü.
CAMİS: Cansız, camid. * Letâfeti gitmiş olan elbise.
CAMİT: Eski ve Ortaçağlarda Giresun ile Samsun arasında kalan dağlık mıntıkaya verilen ad. Osmanlılar zamanında bu kelime Canik olarak kullanılmıştır.
CAMİ-ÜL EZHER: Mısır'daki en büyük üniversitenin adı.
CAMİ-ÜL HURUF: Kitap te'lif eden, müellif, yazar.
CAMİ-ÜL KELİM: Vecize. Kısa olup çok mânaya gelen söz.
CEMAMİH (CEMÛH): Başı sert, yavuz at.
CEM-UL CEVAMİ': Eski medreselerde okutulan Dört Hak Mezhebin fıkıh usûlünü içine alan, Usûl-i Fıkh'ın en son kitabı. Müellifi Şâfiî âlimlerinden İbn-üs Sübkî'dir.
CERAMİKA: Musul yakınında Acem asıllı bir kavmin adı.
CERRAHHÂNE-İ ÂMİRE: Geçen asırda yeni usullerle cerrahlık yapılan Osmanlı tıp müessesesi, cerrahhânesi.
CEVÂMİ': Toplu olan şeyler. * Câmi'ler. Mescidler.
CEVÂMİ-ÜL KELİM: Lâfızları az, mânâsı çok kelâmlar, sözler, ibâreler, fıkralar. (Bak: Câmi-ül kelim)
CEVAMİD: (Câmid. C.) Cansız, donmuş şeyler.
CEVAMİS: (Câmus. C.) Camuslar, mandalar, kömüşler, su sığırları.
CUDİ-İ İSLÂMİYET: Her türlü helâket ve felâketlerden İslâmiyetle necat bulunacağını ifâde eden bir teşbihdir.Nasıl ki Nuh tufanında Nuhun (A.S.) gemisi Cudi Dağında karaya oturup kurtuldukları gibi.
DAHAMİS: Bahadır, kahraman. * Karayağız, iri yapılı adam.
DAMIZ: Hayvan üretmeye mahsus dam. Hayvan yetiştirilecek ahır.
DAMİA: Yavaş olarak ve damla damla kan sızdıran yara.
DAMİC: Karanlık.
DAMİĞA: Dimağa işlemiş olan baş yarığı. (Bak: Amme)
DAMİK: (C.: Devâmik) Belâ, musibet, dâhiye. Meşakkat, zahmet.
DAMİME: (C.: Damâyim) Sonradan yapıştırılmış şey.
DAMİN: Kefil olan, tazminat veren. Ödeyen.
DAMİNE: Köyde olan hurma.
DAMİR: (C.: Damâr) Kalb. * Niyyet.
DAMİR: Zayıf, ince.
DAMİSE: Örten, setreden. Defneden.
DAMİYE: Tıb: Kanı akan yara.
DARÜL HİKMETİL İSLAMİYE: (Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye) Bu teşkilât, son devirlerde gerek imparatorluk ve gerekse İslâm Aleminde ortaya çıkan bir takım dini mes'elelerin halli ve İslâma yapılan hücumların İslâm ahkâmına göre cevaplandırılması için 12 Ağustos 1334 (25 Ağustos 1918) tarihinde 5. Mehmed Reşat ve Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi'nin zamanda kurulmuştur.Ayrıca halkın her türlü dini ihtiyaçlarını, ilmi bir metodla yerine getirmek için her türlü neşriyat ve beyannameleri ele almakta ve halkımızı dahilî ve haricî tehlikelere karşı tenvir etmekteydi. Ecnebilerin sordukları suallere, komisyonlarda görüşülmek suretiyle resmen cevap verildiği gibi; müracaat eden her müslümana da gerekli cevap veriliyordu.Osmanlı İmparatorluğu'nun karışık ve Avrupa hayranlığının devlet müesseselerinin her kademesinde revaçta olduğu bir zamada, ahlâk ve imanı elde tutmak, bu teşkilâtın en başta gelen vazifelerinden biri idi.Matbuatta İslâma yapılan hücumlara ve İslâmı, hurafeler dini gibi göstermeğe çalışan yazarlara gerekli cevaplar veriliyor ve cezalandırılmaları için de Dahiliye Nezareti'ne resmen müracaat ediliyordu.Bu teşkilâta tâyin olunan azalar azil, tâyin, istifâ ve vefatlarla 28 kadardır. Aslında, dokuz aza, bir reisten teşekkül ediyordu. Bu zâtların tâyinleri gelişi güzel olmadığı gibi, bu teşkilâtın içinde mevcut bulunan üç komisyondan birine (fıkıh, kelâm ve ahlâk) girebilecek ilmî kariyere (meslek) sahip olmaları icab ediyordu.Bu müesseseye "İslâm Akademisi" veya "Yüksek İslâm Şurası" da diyebiliriz. Kuruluşu ile son derece faydalı ve o nisbette hizmetleri olmuş bir teşkilâttır. Fakat kuruluş tarihi olan 1918'den 1922'ye kadar devam etmekle, ancak dört senelik bir faaliyeti olmuştur.
DESÂTİR-İ İSLÂMİYE: İslâma ait kaide ve düsturlar.
DILAMİS: Yumuşak ve berrak olan şey.
DIRHAMİ: Bir dirhem.
DİNAMİK: yun. Cisimlerin hareketleriyle bunları meydana getiren sebebler arasındaki alâkayı araştıran mekanik ilminin bir kolu. * Hareket eden, durup dinlenmek bilmeyen, hareketli. * Fls: Sâbitin zıddı olarak bir kuvvet tesiriyle dâim hareket halinde bulunan ve bulunduran, bir değişmesi, bir oluşu olan. Hareketle birlikte te'sirli kuvveti de olan.
DİYET-İ KÂMİLE: Huk: Öldürülen şahsın nefsine bedel olarak, câniden veya ailesinden alınan tam diyet olup, miktarı öldürülen kişiye göre değişir.
DÜRAMİH: Yürürken sallanan kişi.
DÜRHAMİN: Belâ. Zahmet, meşakkat.
ECAMİRE: Taifeler, kabileler, kavimler.
ECSAM-I NÂMİYE: Büyüyüp yetişen cisimler. Nebat gibi büyüyenler.
EHEVATININ MA-Fİ'Z-ZAMİRLERİ: Kardeşlerinin içinde gizli olan şeyler.
ENAMİL: (Enmele. den) Parmak uçları.
ENDAMÎ: f. Vücuda uygun, bedene münasib, biçimli.
ENHAR-I AMÎKA: Derin olan nehirler.
ERAMİL(E): (Ermele. C.) Bekârlar. Dul kadınlar. Kocaları ölmüş veya boşanmış kadınlar.
ERKÂN-I İSLÂMİYE: İslâmiyetin esasları, temelleri, rükünleri. (Şehâdet getirmek, Namaz kılmak, Oruç tutmak, Zekât vermek ve Hacca gitmek.)
ESAMİ: İsimler, adlar.
EVAMİR: Emirler, emredilenler, vazifeler. (Bak: Emr)
EVAMİR-İ TEKVİNİYE: Tekvine âit emirler.(Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelân-ı nümuv der: "Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim", doğru söyler. Yumurtada bir meyelân-ı hayat var. Der: "Piliç olacağım", Biiznillâh olur, doğru söyler. Bir avuç su, meyelân-ı incimad ile der: "Fazla yer tutacağım", metin demir onu yalan çıkaramaz, sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelânlar iradeden gelen evâmir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir. M.) (Bak: Emr-i tekvinî)
EVHAMIN MÜDAFAASI: Vehimlerin def'edilmesi, kuruntuların kovulması.
EYAMİN: (Eymen. C.) Pek hayırlı, uğurlu olanlar. En yümünlü.
EYTAM VE ERÂMİL: Yetimler ve dullar.
EZAMİM: (İzmâme. C.) Cemâatler, topluluklar.
FAMİLYA: Fr. Aile. Soy. Zevce. Kadın. Eş. * Aynı cinsten olan nebat grubu. Aynı soydan veya cinsten olan. Aralarında benzerlik bulunan grup.
FAMİYY: Yemiş satıcı, meyve satan kimse.
FERAMÎN: (Fermân. C.) Buyruklar, fermanlar.
FESAD-AMİZ: f. Oyunbozanlık eden, fesat karıştıran.
FİKR-İ ÂMİYANE: Bayağı fikir, alelâde düşünce.
FİTNE-ÂMİZ: f. Fitne çıkaran, fesat karıştıran.
GAMIZ: Anlaşılmaz, anlaşılması güç. * Kapalı ve karışık söz. * Çukur yer. * Zayıf kişi.
GAMIZA: Kolay anlaşılmayan ince mes'ele. Derin. * Mâruf ve mütebeyyin olmayan hesab.
GAMİC: Huy ve tabiatı doğru ve istikametli olmayan.
GAMİDE: Yemen'de bir kabilenin adı.
GAMÎL: Tüyü gitmiş yumuşak deri.
GAMÎM: Yoğurt yapmak için kaynatılan süt. * Yoğurt.
GAMÎN: Yumuşak.
GAMÎN: f. Tasalı, hüzünlü, kederli, gamlı.
GAMİR: Ekilmemiş, terkedilmiş ıssız yer. * Faydalanılmamış şey. * Mamur olmayan harap yer.
GAMİR: Kurumamış yeşil ot.
GAMÎS: Üstü kuru, altı yaş olan ot. * Ağaç ve otların arasında olan küçük su arkları.
GAMÎZE: Akıl zayıflığı, ahmaklık, geri zekâlılık.
GAVAMIZ: (Gamız. C.) Anlaşılması zor hakikatler. İnce ve derin mes'eleler.
GAVR-I AMÎK: Derin dip.
GAZAMİR: Malı çok olan, zengin.
GİRAMÎ: f. Muhterem, aziz, hürmete değer. * Ulu, büyük.
GULAMİYE: Tar: Cizye ve diğer vergileri tahsil edenlerin topladıkları paraların hazine veznesine teslim edilişi esnasında cizye veya vergi harç pusulalarının her biri için kendilerine verilen tahsil âidatı.
HAKARET-ÂMİZ: f. Hakaretle karışık. Hakaretle beraber.
HAKK-I ÂMİRİYYET: Âmirlik hakkı.
HÂMIZ: Sirke gibi ekşi olan. Ekşiliği fazla olan, asit.
HÂMIZ-I FAHİM: Kim: Karbonik asit.
HÂMIZ-I HALL: Kim: Sirke asidi.
HÂMIZ-I KARBON: Kim: Karbonik asit.
HÂMIZAT: (Hâmız. C.) Asitler. Sirke gibi ekşi olan şeyler.
HÂMIZAT-I ŞAHMİYE: Yağ asitleri.
HÂMIZİYYET: Ekşilik, kekrelik.
HAMÎ: f. Gevşeklik, hamlık.
HAMÎ: Himaye edici, himaye eden. Koruyucu, koruyan. Kayıran.
HÂMİD: Cenab-ı Hakk'a hamd ü sena eden. Allah'a şükreden. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) isimlerindendir.
HAMÎD: Sena edilmeğe, medhedilmeğe elyak olan. Dünya ve âhirette hamd kendisine mahsus olan Allah (C.C.) * Isparta Vilâyetinin Osmanlılar devrindeki adı.
HAMİD: Alevi sönen ateş. * Ölü, ölmüş. Sönmüş. idrâksiz. Sâkit ve sessiz. Ölü gibi halsiz olan.
HAMİDE: f. Kambur, eğrilmiş, kemerli.
HÂMİDE: Uzun müddet geçmesi sebebi ile rengine tegayyür ve siyahlık gelip eskimiş olan. * Nebatsız kuru yer. * Yanmış kül olmuş.
HAMİDEGÎ: f. Kamburluk, eğri büğrü olmaklık.
HÂMİDÎN: (Hâmid. C.) Hamdedenler, hâmidler.
HÂMİDÛN: (Hâmid. C.) Hamdedenler, hâmidler.
HAMİE: Hararetli, çamurlu, volkanlı, alevli, dumanlı.
HÂMİL: (Hâmile) Yüklü yüklenmiş. * Gebe. * Taşıyan, götüren. * Hâiz. * Mâlik, sahib. * Uhdesinde bir poliçe bulunan.
HÂMİL-İ VAHY: Vahyi Peygamberimize (A.S.M.) getiren Cebrail (A.S.)
HAMİL: Kötü tanınmış olan kimse.
HAMÎL: Kefil. * Başka yerden getirilen oğlan.
HAMÎLE: Sıklığından dolayı birbirine girmiş olan ağaçlar. * Ağaç ve ot bitmiş kumlu yer. * Döşek çarşafı.
HAMİLEN: Hâmil olarak. Taşıyarak, götürerek. * Hâmil olduğu halde.
HAMİM: Sıcak ve kızgın su. * Yakın hısım, soy sop. * Samimi arkadaş.
HAMÎME: (C.: Hamâyim) Her nesnenin iyisi.
HAMİNNE: Hanım nine sözünün bozulmuş şekli, büyük anne.
HAMÎR: (Hımâr. C.) Eşekler. Hımarlar.
HAMÎR(E): Eyer yapmada kullanılan tüysüz beyaz deri.
HAMÎR: Hamur.
HAMÎR-İ MÂYE: Mayanın hamuru.
HAMÎRE: Hamur içine katılan maya.
HAMÎR-GÂR: f. Hamurcu, hamur yoğurucu.
HAMÎS: Beşinci. Hamis günü. Perşembe günü.
HÂMİSEN: Beşinci olarak, beşinci olmak üzere.
HAMİŞ: Mektubun altına sonradan yazılan sözler. Hâşiye.
HAMİT: Şiddetli, sağlam. * Üzerinde kıl olmıyan yağ tulumu.
HAMİT (HÂMİT): Yanmış ve pörsümüş süt.
HAMİYE: Tırnak kenarı. * Kızmış, kızgın.
HAMİYET: Gayret. * Nâmustan gelen gayretle utanma veya kızma. * İstinkâf etmek. * Mukaddesatı ve milletin haklarını, mâmus ve haysiyeti korumak hususlarında gösterilen gayret ve ihtimam hasleti. İman ve İslâmiyeti ve Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Sünnet-i Seniyyesini ve din ve mücahede kardeşlerini muhafaza ve müdafaa etmek gayreti.
HAMİYET-İ CÂHİLİYE: f. Câhillikten gelen ırkçılık gibi bâtıl inanışları koruma gayreti. * Cenab-ı Hakk'ın ve Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) nehyettiği ve hak dine uymayan eski ve kötü inançları muhafaza gayreti.
HAMİYET-FÜRUŞ: f. Kendini beğenip hamiyetli olduğunu iddia eden. Hamiyetli olduğunu göstermeğe çalışan.
HAMİYET-KÂR: f. Hamiyetli. Haysiyet ve şeref sahibi.
HAMİYET-MEND: (C.: Hamiyyet-mendân) f. Hamiyetli.
HAMİYET-MENDÂNE: f. Hamiyetlicesine. Hamiyetli olan bir kimseye yakışacak şekil ve surette.
HAMİYET-MENDÎ: f. Hamiyetlilik, hamiyetli oluş.
HAMMAMÎ: Hamam idare eden adam veya kadın. Hamamcı.
HAMMAMİYYE: Edb: Divan Edebiyatında giriş kısmı hamam eğlencesi tasvirine tahsis olunan kaside.
HARAMİ: Katı-üt tarik, yol kesen. Haydut.
HARAMİLİK: Tar: Akıncı kumandanının iştirak etmediği ufak kuvvetler tarafından düşman memleketlerine yapılan akınlar. Bu akınlara yüz ve daha fazla akıncı iştirak ederdi. Akıncı kuvvetleri yüzden az olduğu takdirde "çete" ismini alırlardı. Büyük akınlarda olduğu gibi haramilik suretiyle yapılan akınlarda da alınan esirlerden "pencik" denilen beştebir vergi alındığı halde, çeteden bu vergi alınmazdı.
HASBEL HAMİYYE: (Hasb-el hamiyye) Hamiyet icabı, hamiyet için.
HASLET-İ HAMİDE: Medih ve senâ edilmeğe, övülmeğe lâyık olan güzel ahlâk ve haslet.
HAVAMİS-İ SÜLEYMANİYE: Tar: Süleymaniye Medresesini teşkil eden medreselerden beşinin müderrisine verilen ünvan. İlk zamanlarda havamis namı altında beş medrese ve beş aded de müderris bulunurken daha sonraları müderrislerin sayıları arttırılmış ve bundan dolayı "havamis" kelimesi de "hamise"ye kalbolunmuştur. Havamis medreseleri sonraları "Hâmise-i Süleymaniye" ismini almıştır.
HAZAMİ: Güzel kokulu bir ot.
HAZİNE-İ ÂMİRE: Tar: Para işlerini yönetmek üzere kurulmuş olan müesseselerden birinin adı. Osmanlı Devleti'nin kuruluş devrelerinde para işleri "Beytülmal" denilen ve "Defterdar" adı verilen bir memurun idaresinde iken, sonraları teşkil olunan yeni idarelere göre çeşitli adlar verilmiştir. Hazine-i âmire, devlet kasası yerinde de kullanılırdı.
HEM-ARAMİŞ: f. Birlikte dinlenen, beraber istirahat eden.
HEZLÂMİZ: Şaka ile karışık söz. Mizahlı kelâm.
HISAL-İ HAMÎDE: Medhe ve övülmeğe lâyık güzel huylar, güzel hasletler.(...Dost ve düşmanın ittifakı ile ahlâk-ı hasenenin, şahsında en yüksek derecede; ve bütün muamelâtının şehadetiyle secâyâ-yı sâmiye, vazifesinde ve tebligatında en âlî bir derecede ve din-i İslâmdaki mehasin-i ahlâkın şehadetiyle, şeriatında en âlî hısal-i hamîde, en mükemmel derecede bulunduğuna ehl-i insaf ve dikkat tereddüd etmez. S.)
HİKMET-AMİZ: f. Hikmetli, hikmetle karışık, hikmeti içine alan.
HİRAMİS (HİRMİS): İnsanın üstüne sıçrayıp hamle eden arslan ve kaplan eniği.
HİYAMİYYE NEZARETİ: Tar: 1826 senesinde Yeniçeri Ocağı'nın ilgası üzerine kaldırılan Çadır Mehterleri yerine kurulan daire.
HUKUK-U İSLÂMİYE: İslâm hukuku.(1937 senesinde "Lâhey"de ikinci defa olarak toplanan bir hukuk konferansına vaki olan dâvete mebni Mısır Cami-ül Ezher'i heyet-i ilmiyesi nâmına, iki İslâm âlimi de iştirak etmiş idi. Ezher mümessilleri, bu konferansta iki esaslı mevzu hakkında mütalaada bulunmuştur. Bu mevzulardan biri: "Şeriat-ı İslâmiye: İslâm hukuku nazarında medenî ve cinaî mes'uliyetler"; diğeri de "İslâm hukukuyla Roma kanunları arasında bir alâka olup olmaması ve İslâm hukukunun Roma kanunlarından müteessir olduğuna dair bazı müsteşriklerin zuumlarını red mes'elesi" idi.Ezher mümessillerinin mütalaaları, İslâm hukukunun yüksekliği ve içtimaî hayatı en mükemmel bir surette mütekeffil bulunması hususunda konferanstaki Avrupa'lı âzanın takdirlerini celb etmiş, bunun neticesinde konferansın bütün âzası, rey birliğiyle aşağıdaki maddeleri karar altına almışlardır:1- Şeriat-ı İslâmiye (İslâm Hukuku), umumi hukukun (mukayeseli hukukun) kaynaklarından biridir.2- İslâm hukuku canlıdır, tekâmüle salihtir.3- İslâm hukuku, bizatihâ kaimdir, başkalarından alınmış değildir.4- Birinci mevzu (Yani: İslâm hukukundaki mes'uliyet bahsi) Konferansın siciline Arapça ile tescil edilecektir. Bu, kendisine müracaat edilmek için hazırlanan mecmua-i ilmiyede de nazara alınacaktır.5- Arapça, konferansta istimâl edilecek ve müstakbel devrelerde de buna devam edilmesi tavsiye olunacaktır.Velhasıl: İslâm hukukunun bu müstakil, yüksek mahiyeti; onu güzelce tetkik eden zatlar tarafından her zaman itiraf edilmektedir. Ancak şunu da ilâve edelim ki: İslâm hukuku, kudsi ve istisnai bir mahiyeti haizdir; bunun başka hukuk müesseselerinden istifade etmiş olması düşünülemez. Fakat Avrupa hukuku, ale-l-ıtlak İslâm fıkhından ve bilhassa Endülüsde ve Afrikada ziyade intişarı cihetiyle Maliki fıkhından pek çok müstefid olmuştur. (Ist. Fık. K.)
HUZAMÎ: Lavanta çiçeği.
HÜZN-AMİZ: f. Gam, keder ve hüzünle karışık.
İBRETAMİZ: (İbret-âmiz) f. İbret öğreten. Ders verici hâdise.
İCL-İ SAMİRÎ: Musa (A.S.) zamanında Samirî'nin yaptığı buzağı heykeli. (Bak: Samirî)
İKRAMİYE: Hürmet ve mükâfat için verilen para veya hediye. * Memurlara maaş haricinde ve her sene belli bir zamanda verilen para. * Yapılan iyilik karşılığı olarak verilen hediye veya para. * Satıcı tarafından pazarlığın hâricinde olarak müşteriye yahut arada vasıta olana verilen şey. * Bazı teşekkül ve müesseselerin belirli zamanlarda, hisse sahiplerine kur'a çekerek dağıttıkları para.
İKTİDAR-I KÂMİN: Gizli güç.
İ'LAMAT-I NİZAMİYE: Huk: Nizamiye mahkemelerinden çıkan ilâmlar.
İLHAMÎ: İlham ile elde edilen ve nâil olunan. İlham ile alâkalı. * Erkek adı.
İLTİZAMİYE: Bilerek yapılmış olan ve iltizama müteallik.
İLZAMİYAT: Bir kimseyi ilzam edip susturmak için söylenen sözler.
İNAYET-İ ŞÂMİLE: f. Herkese ait umumi inayet ve yardım.
İNSAN-I KÂMİL: Güzel huy, ahlâk ve yüksek fazilet sahibi olan kimse.
İNTİZAMIN İLCAI: İntizamın zorlaması, mecbur etmesi, muztar kılması.
İSLAMÎ: İslâm dinine mensub, İslâm ile alâkalı.
İSLAMİYAN: f. İslâmlar.
İSLAMİYET: İslâmlık. * İslâm oluş. Teslimiyet, inkıyad, bağlılık, hakka tarafgirlik ve iltizamdır.(İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez; gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar. Münazarat)
İSTİFHAMÎ: İstifhama ait, sormağa dair.
İT'AMİYYE: Bazı vakıf müesseselerinde fakirlerin doyurulması için ayrılan tahsisat.
İTHAMÎ: İthamla ilgili.
İZZET-İ İSLÂMİYE: İslâmi izzet. Müslüman olanın her hususta daha şerefli, daha çalışkan, daha izzetli olması hâleti. Diğer dinlerdekilerden ve dinsizlerden izzetli ve şerefli olmaları hâleti.
ISTABL-I ÂMİRE: Saray ahırı.
KAMET-İ NÂMİYE: Gelişme ve büyüme kabiliyetinde olan endam, boy.
KAMIH: Kam' eden, ezip kıran, mahveden, perişan eden. Kahreden, yok eden. Alçaltan, zelil eden.
KAMIH: Tarhana. * Kokutup ekşitilmiş şey.
KAMIH: Suyu içmeyip, başını kaldırıp duran davar.
KÂMİL: (Kemal. den) Bütün, tam, olgun, eksiksiz, kemalde olan, kusursuz. Kemal ve fazilet sâhibi. * Resul-i Ekrem'in de (A.S.M.) bir vasfıdır. * Yaşını başını almış, terbiyeli ve görgülü kimse. * Âlim, bilgin kişi. * Bir aruz kalıbı ismi.(Büyük görünme küçülürsün...Kâmillerde, büyüklük mikyasıdır küçüklük, Nâkıslarda küçüklük mizanıdır büyüklük. S.)
KÂMİL-İ UKALÂ: Kemalde olan mükemmel akıl sâhibleri. Akılların kâmili.
KÂMİLEN: Noksansız, eksiksiz olarak. Tam olarak. Kâmil olarak. Bütünü ile. Tamamen.
KAMİM: Tere otunun kurusu.
KÂMİN(E): Saklı. Gizli. Belirsiz. Pusuda duran.
KÂMİNUN: (Kâmin. C.) Saklı ve gizli olanlar.
KAMİS: Gömlek. * Döl yatağını kaplayan ince deri. * Bâzı nebatlardaki ince zar.
KAMİT: Bağlanmış. * Tam olgun, kâmil.
KARAMİL: Örülüp ucu sarkıtılan saç bağı.
KELÂMIN KUYUDAT VE KEYFİYATI: Kelâmın küllünü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla, bunların sarf ve nahiv yönünden hususiyetleri. Meselâ: Müzekkerlik - müenneslik, mârifelik - nekrelik, mübtedâ - haber, sıfat - mevsuf gibi.
KELÂMÎ: Söz ve kelâma ait. Sözle alâkalı.
KELÂMİYYUN: Kelâmcılar. İlm-i kelâm âlimleri. (Bak: Mütekellimîn)
KUDDAMÎ: Ön.
KUVVE-İ LÂMİSE: Dokunma ve hissetme duygusu. Sertliği ve yumuşaklığı anlama duygusu.
LÂMİ': Parlak. Parlayan.
LÂMİ-ÜN NUR: Nur saçarak parlıyan.
LÂMİA: Parlak. Parlayan. Parıldayan.
LÂMİH: (Lâmiha) (Lemh. den) Parlıyan, parıldıyan. Parlak.
LÂMİS: El ile tutup yoklayan. Dokunan. Temas eden.
LÂMİSE: Dokunma hissi, duygusu. El ile olan his. Bir şeyin cesâmetini anlama duygusu.
LEVAMİ': (Lâmia. C.) Parıldayan şeyler, nurlar, parıldamalar.
MÂ-İ İSTİFHAMİYYE: Sual için kullanılan kelimenin başında gelir. (Mâhâzâ: Bu nedir? Mâindek: Yanındaki nedir?) suallerinde olduğu gibi.
MAABİD-İ İSLÂMİYE: İslâm mâbetleri. Mescid ve câmiler.
MAAMİ': (Ma'maa. C.) Ateş çatırtıları.
MA-Fİ-Z ZAMİR: Kalbde ve gönülde olan.
MAGAMİZ: (Magmaz. C.) Karanlık yerler. Karanlık ve çukur yerler.
MAGAMİZ: Ayıplı, ayıplanmış.
MAHAMİD: (Mahmedet. C.) İyi ve güzel huylar. İyi hasletler. * Şükürler, senâlar, medihler. Şükür edilmeğe değer davranışlar.
MAHAMİL: Deve üzerine konan oturulacak sepetler. Mahmiller. * Kılınç bağ askıları. * İhtimâller.
MAHİYET-İ CÂMİA: Çok vasıfları içinde toplayan mahiyet. (Bak: Himmet)
MAHKEME-İ NİZAMİYE: Adliye mahkemeleri. Temyiz mahkemeleri ile hukuk ve ceza mahkemeleri.
MAKAMİ': (Mikmaa. C.) Gürzler, topuzlar.
MAMİSA: Bir ot cinsi.
MAMİZAN: Vers denilen ot.
MATAMİH: (Matmah. C.) Göz dikilen şeyler. Göz dikilen yerler.
MATAMÎR: (Matmure. C.) Mezarlar, kabirler. * Bazı şeyleri saklamak için kullanılan toprakaltı yerler.
MATBAA-İ ÂMİRE: Devlet matbaası.
MATBAH-I ÂMİRE: Saray mutfağı.
MAZAMÎN: (Mazmun. C.) Mânâlar, mefhumlar, kavramlar. * Ödenmesi gereken şeyler. * Cinaslı, nükteli sözler.
MECAMİ': (Mecmua. C.) Mecmualar. Dergiler.
MECAMİR: (Micmer. C) İçlerinde tütsü yakılan kaplar, buhurdanlar.
MEDAMİ': Göz yaşları. * Gözler.
MEDAMİ'-İ HİCRAN: Hicran gözyaşları. Ayrılık gözyaşları.
MEHAMİD: Şükür ve hamdler. Medihler. Sebeb-i şükür ve hamd olan hasletler.
MEHAMİL: Mahmiller. * İhtimaller. (Bak: Mahmil)
MEKAMİN: (Mekmen. C.) Gizlenilecek yerler, pusular.
MEKTUB-U SÂMÎ: Başbakanlık (sadaret) makamından yazılan resmi mektublar.
MELAMÎ: Kınanmış ve ayıplanmışlardan olan. * Hükema-i Kelbiyyun. (Bak: Kelbiyyun) * Melami adındaki tarikata mensub olan.
MELAMİ': (Lem'a. C.) Parıltılar. Aydınlıklar.
MELAMİH: (Lemha. C.) Lemhalar. Bir şeyin başka bir şeye benzeme noktaları. Güzellik ve çirkinlik eserleri.
MELAMİYYUN: (Melamî. C.) Melamî tarikatından olanlar.
MENVÎ-İ ZAMİR: İçindeki niyet ve maksat.
MERAMİ: (Mermi. C.) Mermi atma yeri. Mermiler. * Nişan okları.
MERAMİR: Çok etli, şişman kişi.
MESAİL-İ AMÎKA: Derin mevzular. Derin mes'eleler.
MESAMİ': (Misma'. C.) Kulaklar. * İşitme âletleri.
MESAMİR: (Mismar. C.) Mıhlar, çiviler.
MEŞİHAT-I İSLÂMİYYE: İslâmî işlerin ilmî mes'eleleri ile uğraşan devlet dairesi.(Zaman gösterdi ki, hilâfeti temsil eden şu Meşihat-ı İslâmiyye, yalnız İstanbul ve Osmanlılara mahsus değildir. Umum İslâma şâmil bir müessese-i celiledir. Bu sönük vaziyetle, değil koca âlem-i İslâmın, belki yalnız İstanbul'un irşadına da kâfi gelmiyor. Öyle ise, bu mevki öyle bir vaziyete getirilmelidir ki, âlem-i İslâm ona itimad edebilsin. Hem menba', hem ma'kes vaziyetini alsın. Âlem-i İslâma karşı vazife-i diniyesini hakkiyle ifa edebilsin.Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de, onun gibi münferid bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve tadil ederdi. Şimdi ise, zaman cemaat zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaatden çıkmış, az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı mânevidir ki, şûralar o ruhu temsil eder.şöyle bir hâkimin müftüsü de ona mücanis olup, bir şura-yı âliye-i ilmiyeden tevellüd eden bir şahs-ı mânevi olmak gerektir. Tâ ki, sözünü ona işittirebilsin. Dine taalluk eden noktalardan, sırat-ı müstakime sevkedebilsin. Yoksa ferd dâhi de olsa, cemaatin ferd-i mânevisine karşı sivri sinek kadar kalır. Şu mühim mevki, böyle sönük kalmakla, İslâmın ukde-i hayatiyesini tehlikeye maruz bırakıyor.Hatta diyebiliriz, şimdiki za'f-ı diyânet ve şeair-i İslâmiyetteki lâkaydlık ve içtihadâtdaki fevza, Meşihatın za'fından ve sönük olmasından meydan almıştır. Çünkü, haricde bir adam re'yini, ferdiyete istinad eden meşihate karşı muhafaza edebilir. Fakat böyle bir şûraya istinad eden bir şeyhülislâmın sözü, en büyük bir dâhiyi de, ya içtihadından vazgeçirir, ya o içtihadı ona münhasır bırakır.Her müstaid çendan içtihad edebilir. Lâkin içtihadı o vakit düstur-ul-amel olur ki, bir nevi icma' veya cumhurun tasdikine iktiran eder. Böyle bir Şeyh-ül-islâm mânen bu sırra mazhar olur. Şeriat-ı garrada dâima icma' ve rey-i cumhur, medar-ı fetva olduğu gibi, şimdi de fevza-i âra' için, böyle bir faysala lüzum-u kat'i vardır. R.N.)
MEVAMİT: Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) İncil'deki bir ismi.
MEVLANA CAMİ: (Bak: Câmi)
MEYAMİN: (Meymenet. C.) Bereketler, mutluluklar, uğurlar.
MEYAMİN: (Meymun. C.) Bereketliler, uğurlular. * Maymunlar.
MEYYİT-İ SÂMİTE: f. Susan ölü. Sessiz ölü. * Hareketsiz.
MEZAMİR: (Mızmar. C.) Koşu meydanları.
MEZAMİR: Zebur kitabının sureleri. * Düdükler.
MOLLA CÂMİ: (Bak: Câmi)
MUAMİL: (Amel. den) İş yapan. Muamele yapan. Muameleci.
MUGAMİR: Nefsini tehlikeye koyan kişi.
MUHAMÎ: Avukat. * Himaye eden.
MUKAMİK: Sözü boğazı içinden söyleyen.
MUKAMİR: Kumarbaz. Kumar oynatan.
MUNFASIL ZAMİR: Gr: Başka kelimeye bitişik olmayan zamir. Ene, Ente: Ben, sen.. gibi.
MUNSAMÎ: Dökülüp akıtılmış.
MUNTAMIS: Belirsiz olan. İntımâs eden.
MUSAMIS: Her nesnenin hâlisi ve aslı.
MÜDAMÎ: Devamlı olarak şarap içen.
MÜMARESAT-I İLZAMİYAT: İkna ve ilzam etmek için meharetle bir işe devam etmek. İlzam için yapılan ustalıklar.
MÜN'AMİD: Direğe dayanmış.
MÜNGAMİS: Suya batmış.
MÜSAMİD: Oyun âleti yapan kimse. * Bahçesine ters ve pislik döken kişi.
MÜSAMİH: (Semâhat. dan) Aldırış etmeyen, göz yuman, hoş gören.
MÜTEAMÎ: (Amâ. dan) Görmemezlikten gelen.
MÜTEAMİYÂNE: f. Görmemezlikten gelerek.
MÜTEGAMIZ: (C.: Mütegamızin) Birbirine göz ucu ile işâret eden.
MÜTEGAMIZÎN: (Mütegamız. C.) Birbirine göz ucu ile işaret edenler, gözle işaretleşenler.
MÜTEHAMİ: Korunan, sakınan, kendini himaye eden.
MÜTEHAMİK: (Humk. dan) Kendisini ahmak gibi gösteren.
MÜTEHAMİKANE: f. Ahmakçasına, eblehçesine.
MÜTEHAMİYANE: f. Sakınarak, korunarak. Kendini himaye edercesine.
MÜTEKÂMİL: Kemâlli, olgun, tekâmül etmiş olan.
MÜTEKÂMİLÂNE: f. Olgunluk ve kemâlât göstererek. Olgunlukla.
MÜTEKÂMİLÎN: Tekâmül etmiş olanlar. Kâmil ve olgun kimseler. Allah'ın emrine uygun şekilde hareketi alışkanlık hâline getirmiş olanlar.
MÜTEKAMİR: Birbiriyle kumar oynayan. Kumar arkadaşı.
MÜTESAMİH: Müsamaha eden, göz yuman, görmemezlikten gelen, hoş gören.
NÂ-KÂMÎ: f. Mahrumiyet, bahtsızlık. isteğine kavuşamama.
NAMIK: Kâtib, yazıcı.
NAMIK KEMAL: (Mi: 1840 - 1888) Tekirdağ'lı olup İslâm mücahidlerindendir. Yeni Osmanlılık hareketine vatan mefhumunu sokmuş, "Firâki, hapsi, nefyi kadr-i nâmusumla gördüm hep" diye haklı olduğunu dâima müdâfaa etmiştir. Ehl-i kemâl bir zat olduğu, davasının istikameti ve samimiyetinden anlaşılır.Hayatının sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğunun ve İslâm dünyasının kurtuluşunu "ittihad-ı İslâm" da görmüş ve bu uğurda gayret göstermiştir. Bu emelini, yazdığı " Celâleddin-i Harzemşah, Salahaddin-i Eyyubi, Yavuz Sultan Selim ve Fâtih Sultan Mehmed" isimli eserlerinde ortaya koymuştur. Mezarı Bolayır'dadır.
NAMİ(YE): Büyüyen, artan, ürmee kuvveti olan. Nebat ve hayvandaki büyüyüp gelişme kuvveti. * Farsçada: Namlı, şöhretli, ünlü.
NAMİSA: (C.: Namisât) Kadınları süsleyip yüzlerinin kılını yolan kadın.
NAMİYE: (Bak: Nami)
NAMİYEBER: f. Hayat verici.
NASİHAT-ÂMİZ: f. İçinden öğüt alınacak söz.
NA-TAMAMÎ: f. Eksiklik, noksanlık.
NEHAMÎ: Demirci.
NEVAMİS: (Namus. C.) Namuslar, kanunlar, şeriatlar. (Bak: Desâtir)
NEVAMİS-İ İLÂHİYE: İlâhî kanunlar. (Bak: Şeriat-ı fıtriye)
NİZAMÎ: Düzenli, tertipli, usulüne uygun. * Kanun ve nizama ait, onunla alâkalı.
NİZAMİYE: İlk askerlik devresi. * Bu nevi askerlik işleriyle uğraşan daire. * Tanzimat ordusunun asıl silâh altında bulunan kısmı.
NÜAMÎ: Güney rüzgârı.
NÜKTE-ÂMİZ: f. Nükte karıştıran.
OCAK İMAMI: Tar: Yeniçeri Ocağı'nın imamı. Cami-i Miyane adını alan ve ilkin mescid halinde bulunan Orta camii, Hicri 1000 senesinde büyütülerek cami haline getirilmiştir. Camiin imamı, hatibi, müezzini, muarrifi ve kayyumu vardı. İmam, Yeniçeriler arasında okuyup yazan ve tahsil görenlerden seçilirdi.
PAN-İSLAMİZM: Bütün müslümanların birleşmesi siyaseti. İttihad-ı İslâm. İslâm birliği siyaseti.
RAKAMÎ: Rakam ve sayıya ait. Rakamla alâkalı.
RAMİ: f. Çok itaatkâr olan.
RAMİ: (Remy. den) Ok, mermi v.b. şeyler atan atıcı.
RAMİH: Süngü batıran, mızrak saplayan.
RAMİK: Miskle karıştırılan siyah bir madde.
RAMİLE: Yelmek. * Şam vilâyetine bağlı bir yerin adı.
RAMİS: Toprağı her yöne sürüp savuran rüzgâr.
RAMİŞE: İyilik, gökçelik, hasene.
RAMİŞGER: f. Çalgıcı. Saz çalan.
REGAMİ: Çekirge çokluğu.
RENG-AMİZ: f. Renk renk, çeşitli renkli.
RİKKAT-ÂMİZ: Acıma veren, kalbe hüzün verecek olan, acındıran.
RUHAMÎ: Mermerden yapılmış. Mermerle ilgili.
RUŞENZAMİR: Hakikatları bilen. Kalbi, gönlü hakikatlara vakıf olan.
SAMİ: Yüksek, yüce, refi'.
SAMİ: Sertlik, katılık. Kuruluk.
SAMİ': İşiten, duyan, dinleyen.
SAMİA: Duyma, işitme duygusu, işitme kuvveti.
SAMİD: Yükselen, başını kaldırıp göğsünü kabartan. * Hayrette kalan. * Gafil.
SAMİH: Cömert, eli açık sahavet sahibi ve civanmert olan.
SAMİÎN: (Samiûn) Dinleyiciler. * Bir nevi icraatta alâkadar olmayıp dinleyici olanlar, devam edenler.
SAMİL: Kuru, yâbis.
SAMİM: İç, asıl, öz.
SAMİM-ÜL KALB: Kalbin içi.
SAMİMÂNE: f. Samimi olarak. İçten duyarak, riyasızlıkla.
SAMİMÎ: İçten, gönülden, candan. * İçli, dışlı.
SAMİMİYET: İçten ve kalbden olan sevgi ve bağlılık.(Niyet-i hâlisenin dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bahusus lillâh için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde; ciddi, samimi tesanüdün çok kerametleri olabilir. Hatta şöyle bir cemaatın şahs-ı manevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir. İnayata mazhar olur. M.)
SAMİN(E): Sekizinci.
SAMİN: Semiz, yağlı, besili.
SAMİNEN: Sekizinci olarak. Sekizinci derecede.
SAMİR: Gece toplantıları.
SAMİR: Yemişli, meyvalı ağaç.
SAMİRÎ: Hz. Musa Peygamber zamanında Yahudileri şirke sevk eden. Hz. Musa'nın (A.S.) bulunmadığı yerde kavmini yaptığı buzağı heykeline taptırmağa çalışan bir yahudi.
SAMİT(E): Susan, sükût eden. * Ses çıkarmaz, sessiz. * Gr: Sessiz harf.
SAMİTE-İ MEYYİTE: Ses çıkarmayan ölü. * Hareketsiz. * Haksızlıklar karşısında gayrete gelmeyen, ölü gibi sükût eden.
SAMİTANE: f. Sessizce, ses çıkarmaksızın, sâkitane.
SAMİT: Tatsız bayat süt. * Tuzsuz ekmek.
SECAYA-YI SÂMİYE: Yüksek ve kıymetli seciyeler.
SEM'-İ HAMİYET: Hamiyet kulağı, insaf ve hakperestlikle dinleyiş.
SİHİR-ÂMİZ: f. Sihir gibi tesir eden, büyüleyici.
SİTEM-ÂMİZ: f. Hâin. İnsafsız, haksız.
SULH-ÂMİZ: f. Ara bulucu, barıştırıcı.
ŞAHIS ZAMİRİ: İsim yerine kullanılan ve insanlara işaret eden kelimeler.Farsçada: $ (Men: ben), $ (Tu: sen), $ (U: o), $ (Mâ: biz), $ (Şümâ: siz), (İşân: onlar). Bunlar gayr-ı muttasıl (bitişik olmayan) zamirlerdir.Arapçada; gayr-ı muttasıl zamirler: $ (Ene: ben), $ (Ente-sen), $(Entümâ: ikiniz), $ (Hu: O), $ (Entüm: siz), (Entünne: siz) (Müennes), $ (Nahnu: biz), $ (Hüm: Onlar) (müzekker) $ (Hünne: Onlar) (müennes).
ŞAMÎ: Şam şehrinden olan, Şamlı. * Şam şehri ile alâkalı.
ŞAMİH(A): Ali şey, yüksek. * Mağrur, başını kaldırmış. Mütekebbir. * Tıb: Vücuddaki beyin ve kemik gibi yerlerdeki çıkıntılı, tümsek yerler.
ŞAMİL(E): Çevreleyen, içine alan, ihtivâ eden, kaplayan. * Çok şeye birden örtü ve zarf olan. * Fazla şeyleri veya kimseleri ilgilendiren.
ŞEHD-AMİZ: f. Bal gibi tatlı. Balla karışık.
ŞEVAMİH: (Şâmiha. C.) Yüksek yerler, tepeler, yüksekler.
ŞEVAMİL: (Şâmile. C.) Şâmil olanlar, içine alanlar, çevreliyenler.
Şİ'RA-ÜŞ ŞAMÎ: "Kelb-i Asgar" denilen burcun en parlak yıldızı.
TAAMİYE: Yemeklik. Yemek parası.
TAHAMİ: İhraz etmek. Erişmek. Kazanmak.
TAHKİR-ÂMİZ: f. Hakaretle karışık söz. * Tahkir edici.
TAHRİK-AMİZ: f. Kışkırtıcı. Tahrik edici.
TAMAMİYET: Bütünlük, tamamlık, tamlık.
TAMİR: Sıçrayıcı, sıçrayan.
TAMİR BİN TAMİR: Aslı bilinmeyen kimse. * Pire.
TAMİR: Hurması olan kişi.
TAMİS: Uzak.
TAMİYE: Dudak kabarmak.
TAVAMİR: Tomarlar.
TEAMİ: Görmez gibi görünme. Yalandan görmezliğe gelme.
TEDKİKAT-I AMİKA: Çok inceden ve derinden yapılan tetkik.
TEHAMİ: (C.: Tehâmiyât) Kendini sakınma, korunma. * Avukatlık etme.
TEHDİD-ÂMİZ: f. Tehditle karışık, tehdit eder surette.
TEKELLÜM-İ SÂMİT: Sessiz konuşma.
TELAMİZ: (Tilmiz. C.) Talebeler, çıraklar.
TERAMİ: Oklaşmak, karşılıklı olarak ok atışmak.
TESELLİ-ÂMİZ: Teselli verici, avutucu, avundurucu.
TEŞRİ'-İ EVAMİR: Emirleri, işleri şeriata göre yürütme, idare etme, işleri şeriata uygun kılma.
TİLAMİZ(E): (Bak: Telâmiz)
UKAMİS: Çok.
UKBE BİN AMİR BİN KAYS EL-CÜHENÎ (R.A.): Ashab-ı Kiramın mümtaz fakihlerinden ve Kur'an-ı Kerim'i ezberleyip yazanlardandır. 55 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Mısır Valiliğinde bulunmuş ve orada Hicri 58 tarihinde vefat etmiştir.
ULEMA-İ ÂMİLÎN: İlmine ve bilgisine göre amel eden, ilmini tatbik eden âlimler.
UKBE BİN AMİR BİN KAYS EL-CÜHE: Ashab-ı Kiramın mümtaz fakihlerinden ve Kur'an-ı Kerim'i ezberleyip yazanlardandır. 55 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Mısır Valiliğinde bulunmuş ve orada Hicri 58 tarihinde vefat etmiştir.
VAHŞET-ÂMİZ: f. Vahşetle karışık.
VAMIK: Seven. Âşık, sevdalı. * Meşhur bir hikâyede Azra'nın âşığının ismi.
VAMÎ: f. Borçlu.
VİTAMİN: Fr. Vücudda yokluğu bazı hastalıklara yol açan ve taze yiyeceklerde ve bazı meyvalarda bulunan organik madde. A, B, C, D, E gibi remizlerle gösterilen çeşitleri vardır.
YAHAMİM: (Yahmum. C.) Kara dumanlar.
YEVM-ÜL HAMİS: Perşembe günü. Beşinci gün.
ZAMİH: Somak ağacı. ("Tadım" da denir)
ZAMİLE: (C.: Zevâmil) Yük hayvanı. * Küçük yük.
ZAMİME: Ek, ilâve. Artırma, katma, ekleme.
ZAMİN: Ödeyen. Kefil. Tazmine mecbur olan.
ZAMİN: Tazmin eden. Kefil olan.
ZAMİN: Hasta ve kötürüm kimse.
ZAMİR: Düdük çalan. Ney çalan. Ney-zen.
ZAMİR: Bir şeyi gizlemek. * İç. * Huk: Bir şeyin iç yüzü. * Niyet. * Vicdan. Kalb. * Gaye. * Gr: Mütekellim, muhatab ve gaibe delâlet eden ve bunların makamına kaim olan rumuzat harfleri ve harf terkiblerinin her biri. (Ben, sen, o; ene, ente, hüve gibi) ismin yerini tutan kelime.
ZAMİR-İ FİİLÎ: Gr: Geçmiş zaman fiillerinin sonuna gelen -dim, -din, -Di, -dik, -diniz, -diler... gibi eklerdir.
ZAMİR-İ İZAFÎ: Gr: Muzâfların sonuna gelen -im, -in, -i, -imiz, -iniz, -leri gibi eklerdir.
ZAMİR-İ MÜTEKELLİM: Mütekellim zamiri, yani konuşanın isminin yerini tutan zâmir. ("Ben" gibi)
ZAMİR-İ NİSBÎ: Gr: İsimlerin sonuna gelen, -im, -sin, -dir, -iz, -siniz, -dirler gibi eklerdir.
ZAMİR-İ ŞAHSÎ: Gr: Şahıs gösteren ve şahısların ismi yerine kullanılan zamirler; Ben, sen, o, biz, siz, onlar gibi. (Bak: Şahıs zamiri)
ZEHR-AMİZ: f. Acı, zehirli.
ZEVAMİL: (Zâmile. C.) Küçük yükler. * Yük hayvanları.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ÂMİD : Diyarbakır'ın önceki adı.
AMA' : Dağbaşlarında olan duman.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...