Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
AME: f. Divit, yazı hokkası.
AME: Tereddüt.
Tenbellik.
AMED: Sütunlar.
Birşeye devam üzere olma.
Mülâzemet etme.
ÂMED: f. (Mâzi fiili olup mastar gibi kullanılır). Gelmek, geliş, vürud eyleme.
ÂMED Ü REFT: Geliş-gidiş.
ÂMEDE: Gelmiş. Vürud eylemiş.
ÂMEDE-GÛ: f. Hazırcevap. Düşünmeden hemen güzel söz söyleyen kimse.
ÂMEDÎ: f. Geliş.
ÂMEDİYE: f. Gümrük vergisi.
ÂMED Ü ŞÜD: Varıp gelme. Gidiş geliş; geldi gitti.
AMEH: Basiretsizlik. Tahayyür, tereddüt. Doğru ciheti bilmemek.
AMEL: İş. Çalışma. Bir emri veya vazifeyi yerine getirme.
Kâr, iş işleme.
Dini bir emri yerine getirme, tatbik etme. İtaat. İbâdet.
AMEL-İ KALİL: Amel-i kesirden az olan hareket. Bir rek'atta bir uzuvla yapılan ve namazdan sayılmayan bir hareket veya ardı ardına yapılan üçten az hareket.
AMEL-İ KESİR: Namaz içinde ve namazdan sayılmayan ve bir uzuvla ardı ardına yapılan üç hareket veya iki uzuvla yapılan bir hareket; bu hareket namazı bozar.
AMEL-İ SÂLİH: Allah rızâsına uyan hayırlı amel. Günahlardan uzak olan iş, fiil. Maddi veya mânevi hukuk-u ibâdı ifâ etmek.(Bugünlerde Kur'an-ı Hakîm'in nazarında, İmandan sonra en ziyade esas tutulan takvâ ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takvâ, menhiyyattan ve günahlardan ictinab etmek ve amel-i sâlih, emir dâiresinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def-i şer, celb-i nef'a râcih olmakla beraber, bu tahribat ve sefahet ve cazibedâr hevesat zamanında bu takvâ olan, def-i mefasid ve terk-i kebâir üss-ül esas olup, büyük bir rüchaniyyet kesbetmiş. Bu zamanda tahribat ve menfi cereyan dehşetlendiği için, takvâ, bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemiyen kurtulur. Böyle kebâir-i azime içinde amel-i sâlihin ihlasla muvaffakiyyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih bu ağır şerait içinde çok hükmündedir. Hem takvâ içinde bir nevi amel-i sâlih var. Çünkü, bir haramın terki vacibdir. Bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var.Takva; böyle zamanlarda, binler günahın tehacümünde bir tek ictinab, az bir amelle, yüzler günah terkinde, yüzer vacib işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta; niyetiyle, takvâ namıyla ve günahtan kaçınmak kasdıyla menfî ibâdetten gelen ehemmiyetli a'mâl-i sâlihadır... K.)
AMEL-İ TÂLİH: Yaramaz iş, makbul olmayan amel.
AMEL-İ UHREVÎ: Âhirete ait amel. (Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevi istersen ve herbir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faideli görmek istersen ve âdetini ibadete ve gafletini huzura kalbetmeyi seversen, Sünnet-i Seniyyeye ittiba et. Çünki: Bir muamele-i şer'iyyeye tatbik-i amel ettiğin vakit, bir nevi huzur veriyor. Bir nevi ibadet oluyor. Uhrevi çok meyveler veriyor. Meselâ: Bir şey'i satın aldın. İcab ve kabul-ü şer'iyyeyi tatbik ettiğin dakikada, o âdi alışverişin bir ibadet hükmünü alır. O tahattur-u hükm-ü şer'i, bir tasavvur-u vahiy verir. O dahi,şarii düşünmekle bir teveccüh-ü ilâhi verir. O dahi, bir huzur verir. Demek Sünnet-i Seniyyeye tatbik-i amel etmekle bu fâni ömür, bâki meyveler verecek bir hayat-ı ebediyyeye medar olacak olan faideler elde edilir. S.)
AMELE: (Âmil. C.) Âmiller. Amel edenler.
Irgat, işçi.
AMELEHU: "Tarafından yapıldı." mânâsına gelir ve bir sanat eserinde san'atkârın imzasından önce yazılır.
AMELEN: Bilfiil, işleyerek, fiilen, çalışarak.
AMELÎ: (Ameliyye) Amele mensup ve müteallik olan. Fiil olarak. İşlemek suretiyle. Pratik. Tecrübeli.
AMELİYYAT: Ameller. işler.
Bir bilginin iş olarak tatbiki.
Tıb: Operatörlük. Cerrahlık.
AMELLES: Kuvvetli adam.
Kurt.
Yavuz, çirkin at.
AMELLET: Sağlam, muhkem, katı nesne.
AMELMANDE: f. İş yapmaz hâle gelmiş olan. Muattal. Battal. Çok yaşlı. Sakat veya hasta olup çalışamaz hâle gelmiş olan.
AMELNÜVİS: f. Kasların çalışmasındaki değişiklikleri işaretleyen âlet.
AMEN: Bir yerde mukim olmak, ikamet etmek.
ÂMEN: Çok veya en emin ve güvenilir.
ÂMENNA: İnandık, öylece kabul ederiz, ona diyecek yok (meâlindedir.)
ÂMENTÜ: "İmân ettim" demek olup Ehl-i Sünnet Mezhebi olan mü'minlerin iman esaslarını kısaca toplayan ifâdenin has ismidir.
AMER: (Amr, ömr, imâret) Muammer eylemek. Çok zaman yaşayıp kalmak. Muammer olmak.
AMEŞ: Gözü zayıf olan, gözü yaşlanıp durmadan akan.
AMEYSEL: Arslan.
Şişman, büyük deve.
Kaftanını yere sürüyerek gezen tembel kimse.
Uzun kuyruklu geyik.
Enli nesne.
Kerim, şerif nesne.
İçerisinde 'AME' geçenler
AB-CAME: f. Su kabı.
ABKAME: f. Anadolunun bazı doğu illerinde ve Bağdat'da yapılan, turşu veya salataya benzer bir çeşit yiyecek maddesi. * Ekşi hamurdan pişirilerek sirkeye konulan ve turşu olarak kullanılan bir gıda maddesi.
ADAMET: Ahmaklık, akılsızlık.
AHD-NAME: f. Anlaşmanın şartlarını ve anlaşmayı yapanların imzalarını taşıyan kağıt.
AKAMET: Neticesizlik. Kısırlık, sonu alınmama.
AKS-ÜL AMEL: İstenilen şeyin zıddı hasıl olması. Tersine oluş. (Reaksiyon) * Edb: Edebi san'atlardandır. Bir cümle veya mısrânın altını üstüne getirmekle, başka bir cümle veya mısrâ yapmaktır. Pertev paşanın: "Her düzün bir yokuşu, her yokuşun bir düzü var." mısrâında olduğu gibi.(Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeğe senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihatı, bazan damara dokundurur; aksülamel yapar. M.)
AKSÜLAMEL: (Bak: Aks-ül amel)
ALÂMET: İz, nişân, işâret.
ALÂMET-İ FÂRİKA: Ayırıcı işaret. Damga.
ALÂMET-İ GURUR: Gurur ve kibiri belli eden alâmet.
ALKAME: Acılık, acı tat. Acı hıyar.
ALLÂME: Çok büyük alim. Meşhur olmuş büyük mütefekkir. Her ilimde ihtisas sahibi.
ALLÂME-İ KÜLL: Bir şeyin ilmine vâkıf olan. Bir hususda ihtisas sahibi olan.
AMAME: Sarık. Ammâme. Başa sarılan ve sünnet-i seniyye olan kisve. (Bak: İmâme)
AMAN-NAME: f. Bir şahsa iltimas yapması için, başka bir kimseye hitaben yazılan pusula, yazı.
AMED: Sütunlar. * Birşeye devam üzere olma. * Mülâzemet etme.
ÂMED: f. (Mâzi fiili olup mastar gibi kullanılır). Gelmek, geliş, vürud eyleme.
ÂMED Ü REFT: Geliş-gidiş.
ÂMEDE: Gelmiş. Vürud eylemiş.
ÂMEDE-GÛ: f. Hazırcevap. Düşünmeden hemen güzel söz söyleyen kimse.
ÂMEDÎ: f. Geliş.
ÂMEDİYE: f. Gümrük vergisi.
ÂMED Ü ŞÜD: Varıp gelme. Gidiş geliş; geldi gitti.
AMEH: Basiretsizlik. Tahayyür, tereddüt. Doğru ciheti bilmemek.
AMEL: İş. Çalışma. Bir emri veya vazifeyi yerine getirme. * Kâr, iş işleme. * Dini bir emri yerine getirme, tatbik etme. İtaat. İbâdet.
AMEL-İ KALİL: Amel-i kesirden az olan hareket. Bir rek'atta bir uzuvla yapılan ve namazdan sayılmayan bir hareket veya ardı ardına yapılan üçten az hareket.
AMEL-İ KESİR: Namaz içinde ve namazdan sayılmayan ve bir uzuvla ardı ardına yapılan üç hareket veya iki uzuvla yapılan bir hareket; bu hareket namazı bozar.
AMEL-İ SÂLİH: Allah rızâsına uyan hayırlı amel. Günahlardan uzak olan iş, fiil. Maddi veya mânevi hukuk-u ibâdı ifâ etmek.(Bugünlerde Kur'an-ı Hakîm'in nazarında, İmandan sonra en ziyade esas tutulan takvâ ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takvâ, menhiyyattan ve günahlardan ictinab etmek ve amel-i sâlih, emir dâiresinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def-i şer, celb-i nef'a râcih olmakla beraber, bu tahribat ve sefahet ve cazibedâr hevesat zamanında bu takvâ olan, def-i mefasid ve terk-i kebâir üss-ül esas olup, büyük bir rüchaniyyet kesbetmiş. Bu zamanda tahribat ve menfi cereyan dehşetlendiği için, takvâ, bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemiyen kurtulur. Böyle kebâir-i azime içinde amel-i sâlihin ihlasla muvaffakiyyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih bu ağır şerait içinde çok hükmündedir. Hem takvâ içinde bir nevi amel-i sâlih var. Çünkü, bir haramın terki vacibdir. Bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var.Takva; böyle zamanlarda, binler günahın tehacümünde bir tek ictinab, az bir amelle, yüzler günah terkinde, yüzer vacib işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta; niyetiyle, takvâ namıyla ve günahtan kaçınmak kasdıyla menfî ibâdetten gelen ehemmiyetli a'mâl-i sâlihadır... K.)
AMEL-İ TÂLİH: Yaramaz iş, makbul olmayan amel.
AMEL-İ UHREVÎ: Âhirete ait amel. (Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevi istersen ve herbir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faideli görmek istersen ve âdetini ibadete ve gafletini huzura kalbetmeyi seversen, Sünnet-i Seniyyeye ittiba et. Çünki: Bir muamele-i şer'iyyeye tatbik-i amel ettiğin vakit, bir nevi huzur veriyor. Bir nevi ibadet oluyor. Uhrevi çok meyveler veriyor. Meselâ: Bir şey'i satın aldın. İcab ve kabul-ü şer'iyyeyi tatbik ettiğin dakikada, o âdi alışverişin bir ibadet hükmünü alır. O tahattur-u hükm-ü şer'i, bir tasavvur-u vahiy verir. O dahi,şarii düşünmekle bir teveccüh-ü ilâhi verir. O dahi, bir huzur verir. Demek Sünnet-i Seniyyeye tatbik-i amel etmekle bu fâni ömür, bâki meyveler verecek bir hayat-ı ebediyyeye medar olacak olan faideler elde edilir. S.)
AMELE: (Âmil. C.) Âmiller. Amel edenler. * Irgat, işçi.
AMELEHU: "Tarafından yapıldı." mânâsına gelir ve bir sanat eserinde san'atkârın imzasından önce yazılır.
AMELEN: Bilfiil, işleyerek, fiilen, çalışarak.
AMELÎ: (Ameliyye) Amele mensup ve müteallik olan. Fiil olarak. İşlemek suretiyle. Pratik. Tecrübeli.
AMELİYYAT: Ameller. işler. * Bir bilginin iş olarak tatbiki. * Tıb: Operatörlük. Cerrahlık.
AMELLES: Kuvvetli adam. * Kurt. * Yavuz, çirkin at.
AMELLET: Sağlam, muhkem, katı nesne.
AMELMANDE: f. İş yapmaz hâle gelmiş olan. Muattal. Battal. Çok yaşlı. Sakat veya hasta olup çalışamaz hâle gelmiş olan.
AMELNÜVİS: f. Kasların çalışmasındaki değişiklikleri işaretleyen âlet.
AMEN: Bir yerde mukim olmak, ikamet etmek.
ÂMEN: Çok veya en emin ve güvenilir.
ÂMENNA: İnandık, öylece kabul ederiz, ona diyecek yok (meâlindedir.)
ÂMENTÜ: "İmân ettim" demek olup Ehl-i Sünnet Mezhebi olan mü'minlerin iman esaslarını kısaca toplayan ifâdenin has ismidir.
AMER: (Amr, ömr, imâret) Muammer eylemek. Çok zaman yaşayıp kalmak. Muammer olmak.
AMEŞ: Gözü zayıf olan, gözü yaşlanıp durmadan akan.
AMEYSEL: Arslan. * Şişman, büyük deve. * Kaftanını yere sürüyerek gezen tembel kimse. * Uzun kuyruklu geyik. * Enli nesne. * Kerim, şerif nesne.
AN MİM AMED: f. Tar: İslâmiyeti ve Türkçeyi öğretmek maksadıyla, devşirilerek toplanan ve Türk köylülerine satılan acemi oğlanlardan, müddetini tamamlayarak Rumeli Ağasının tezkeresiyle ulüfeye yazılanların kayıtlarına verilen işaret.
ASHAME: Peygamberimizin zamanında Müslümanlığı kabul eden Habeş Necaşisinin ismi.
AZAME: Eskiden, büyük görünmesi için kadınların bağladıkları arkalık.
AZAMET: Büyüklük. Cenab-ı Hakk'ın büyüklüğü. * Kibirlilik.(Beşerin zihni ve fikri Cenab-ı Hakk'ın azametine bir mikyas, kemalâtına bir mizan, evsafının muhakemesine bir vasıta bulmak vüs'atinde değildir. Ancak cemî masnuatından ve mecmu asarından ve bütün ef'âlinden tahassül ve tecelli eden bir vecihle bakılabilir. Evet zerre, mir'ât olur, fakat mikyas olamaz. Bu meselelerden tebârüz ettiği vechile Cenab-ı Hakk'ın mümkinata kıyas edilmesi ve mümkinatın onun şuunâtına mikyas yapılması en büyük cehâlet ve hamakattır. İ.İ.)
AZAMET-FÜRÛŞ: Kibirlenen. Büyük görünmek isteyen.
BABUR-NAME: f. Bâbur Şah'ın Vekayi ismindeki meşhur hatıra kitabı.
BADAME: f. İpek kurdu. * Zincir halkası. * Et beni. * Nazarlık. * Süslü şey. * Eski hırka.
BÂLÂKAMET: f. Yüksek boy. * Yüksek şeref.
BAME: f. Sakalı gür olan. * Sık, uzun ve kaba olan sakal.
BAR-NAME: f. Eşya, yük pusulası.
BAŞAME: f. Kadınların örtündükleri yaşmak. Tülbent, başörtüsü.
BED-AMEL: f. Hareketi ve işi fenâ olan.
BEHEM-BER-ÂMEDEN: f. Toplanmak, cem olmak, birikme. * Mc: Kızmak, sinirlenmek, asabileşmek, müteessir olmak. ("Behemâmeden" de denir.)
BEHRAME: f. Yeşil elbise.
BEHRAMEC: Çiçeği kokulu bir nevi söğüt ağacı. * Her renkte olan leylâk çiçeği.
BEHRAMEN: f. Bir çeşit kırmızı yakut. * Kadınların kullandıkları allık. * İpekten dokunan güzel bir kumaş. * Kırmızı gül, asfur çiçeği.
BEKAMET: Dilsizlik, dili olmamaklık.
BEL'AME: Yutmak.
BERNAME: f. Mektub başlığı. * Zarfın üzerindeki adres. * Fihrist.
BERTAME: Gadaptan müntefih olmak, hiddetlenmek.
BESAMET: Güler yüzlülük. Mütebessimiyet.
BEYANNAME: f. Durumu yazı ile bildiren açıklama.
BİSELAMET-İL-EMR: İşin kolaylıkla ve zahmetsiz yapılması.
BÜL-GAME: f. Herşeye hevesli olan.
BÜRUDET-İ MUAMELE: Yapılan muamelenin soğukluğu.
CÂLİB-İ MERHAMET: Merhamet çeken.
CAME: f. Evde giyilen bol elbise. Elbise, çamaşır. Sevb, libas.
CAME-İ FENA: Kefen.
CAME-İ HASSA: Tar: Osmanlı padişahlarının verdikleri elbiselik kumaşlar.
CAME-İ HAYAT: Hayat elbisesi, ömür.
CAME-İ ÎDÎ: Bahar çiçekleri. Kırmızı renkli elbise. * Bayram elbisesi.
CAME-İ NEVRUZÎ: Rengârenk elbise. * Bahar geldiğinde açan çeşitli çiçekler.
CAMEDAR: f. Elbiseyi muhafaza eden kimse. * Vestiyer.
CAME-DUZ: Terzi, elbise diken.
CAME-GÎ: f. Hâdim ve hizmetçilere verilen ücret ve elbise parası. * Tüfek fitili. * Elbiselik kumaş.* Hizmetkâr, hademe, hâdim.
CAMEHAB: f. Yatak.
CAMEKÂN: f. Elbise soyunulacak yer. * Camlık.
CAMEŞUY: (C.: Câmeşuyân) f. Çamaşırcı, çamaşır yıkayan.
CEHAMET (CÜHUMET): Yüz pörtümek, donuk yüzlü olmak.
CELBNAME: f. Mahkemeye çağırma kağıdı, celb kağıdı.
CERAME: Gövdeli olmak. Vücudu iri olmak. * Cesâmet.
CESAMET: İrilik. Büyük olma, cesim olma.
CESSAME: Sefer yapmamış kişi. Seyahat etmemiş kimse.
CEZA-YI AMEL: Yapılan işin karşılığı.
CÜMAME: (C.: Cümâm) Yuvarlak inci. Kıymetli taş. Gümüşlü boncuk. Büyük inci tanesi. Gümüşten yapılıp dizilen inci gibi toplar.
CÜZAME: Hasaddan sonra ekinden bâki kalan ekin.
DAHÂMET: İrilik, kocamanlık, kabalık, vücutça büyük olmaklık. * Tıb: Hipertrophie.
DAHÂMET-İ KEBED: Tıb: Karaciğer büyümesi.
DAMECMEC: Katı, şedid. * Uzun boylu bahil kimse.
DAMED: Hışım etmek, öfkelenmek, hiddetlenmek, kızmak.
DÂMEN: f. Etek. Kenar. Taraf. Zeyl. Elbise veya dağ eteği.
DÂMEN-İ MUALLÂ: Yüksek şerefli dâmen, muallâ etek. * Mc: Yüksek namus sâhibi.
DAMEN-BUS: f. Etek öpen.
DAMENE: f. Dağ eteği, dağın çevresi.
DAMEN-GİR: f. Eteğe yapışan, etek tutan. * Dâvacı, hasım, şikâyetçi.
DAMENÎ: f. Eteklik. * Kadın başörtüsü.
DAMEN-KEŞ: f. Feragat eden, eteğini çeken.
DARAME: Ucu ateşli kuru ot ve odun.
DEKAMETRE: yun. On metrelik uzunluk birimi.
DEMAME: Çirkinlik.
DER-AMED: f. Gelir.
DIAME: (C.: Diam-Deâyim) Evin direği. * Ulu, şerif kişi, seyyid.
DİNNAME: Kısa boylu.
DİV-CAME: f. Eskiden savaşlarda giyilen kaplan veya arslan postekisi.
DÜVVAME: Çocukların çevirerek oynadığı bir fırıldak.
EHNAME: f. Aşk, muhabbet, sevda. * Kendine çekidüzen verme.
EHRAMEN: f. şeytan, iblis. * Dev.
EMİRNAME: f. Âmirin emri yazılı olan kağıt. Üst makamdan verilen emir kağıdı.
ENGAME: f. Topluluk, cemaat, kalabalık, izdiham. Toplanma yeri, meclis. * Muharebe yeri, ceng meydanı. * Oyuncular derneği.
ESAME: Askerlerin. ve bilhassa Yeniçerilerin kaydı, ulüfe defteri.
EZAME: (C.: Ezamât) Hışım ve gadap etmek. Kızmak, hiddetlenmek.
FAHAMET: (Fehâmet) Büyüklük. Kadr ü şânı yüksek. (Eskiden büyük zatlara veya sadrazamlara karşı kullanılan hitab şekli idi. Fehametli Sultânım... gibi)
FAHAMET-LÛ: Osmanlı İmparatorluğu devrinde sadrazama, prenslere ve Mısır Hidivi'ne verilen bir ünvan.
FAHAMET-PENAH: f. Yegâne müracaat edilecek en büyük makam.
FEAME (FEUME): Dolu olmak.
FEDAME (FEDUME): Yorgunluk. * Tembellik.
FEHAME: Ululuk, büyüklük.
FERDÂ-YI KIYÂMET: Kıyâmetten sonra.
ÇÂME: f. şiir ve gazel. Manzume.
ÇÂME-GÛY: f. Şair.
GALSAME: Solungaç. Suda yaşıyan hayvanların nefes alma organları. * Gırtlak ağzı, hançere. * Boğaz deliğinin başlangıcı.
GAMEM: Saçın, alnı ve başı örtmesi.
GAMET: Cinsiyet hücresi.
GAMEZ: Malın ve davarın kemi ve küçüğü.
GARAMET: (C.: Garâmât) Diyet ve borç gibi şeyleri ödeme. Resim, vergi.
GARAMETEN: Herkese eşit olarak, taksim ederek, paylaştırarak, hakkına göre.
GRAMER: Fr. Cümlelerin, kelimelerin, hecelerin ve harflerin hallerinden bahseden ilim. Dil bilgisi.
GULAME (GULME): Cima arzusu.
GUZAME: Bir miktar süt.
GÜŞADNAME: f. Padişah fermanı. * Boşanma vesikası.
GÜZERNAME: f. Geçiş tezkeresi.
HABCAME: f. Gecelik ve pijama gibi gece uyurken giyilen elbise.
HABNAME: f. Rüya kitabı.
HACAMET: (Hacamat) Tıb: Vücudun bir tarafından kan aldırmak.
HAME: Kafatası, başın üst kısmı.
HAME': Uzun müddet su ile yumuşayıp değişmiş cıvık ve kokar çamur. Balçık.
HAME: Yaş ot demeti, taze ekin destesi, bir sap üzere bitmiş taze ekin. * Havası bozuk hastalıklı yer.
HÂME: f. Yontulmuş kalem.
HÂME-İ EDEB: Edebiyat kalemi.
HÂME-İ ŞEKVÂ: şikâyet kalemi. şikâyet yazan kalem.
HÂME-İ ZERRİN: Altın kalem, altından yapılmış kalem.
HÂME VÜ ŞEMŞİR: Kalem ve kılıç.
HAMEC: Zayıflık.
HÂMEGÜZAR: f. Kalemle yazılmış.
HAMEK: Her şeyin küçükleri. * Siyah bulut.
HAMEL: Kuzu. * Ast: Burçlardan birinin adıdır. Bu burcu teşkil eden yıldızlar kuzuya benzediği için arapça kuzu demek olan hamel denilmiştir. Güneş bu burca 21 Mart'ta girer ve gece ile gündüz bir olur.
HAMELAT: (Hamle. C.) Saldırışlar, saldırmalar. * Atılmalar, atılışlar.
HAMELE: Taşıyanlar, yüklenenler, kaldıranlar.
HAMELE-İ ARŞ: İsrâfil, Cebrâil, Mikâil, Azrâil (A.S.)lar.
HAMELE-İ HÜCCET: Günah ve sevabları yazan melekler.
HAMELE-İ KUR'AN: Hâfızlar. Kur'anı ezbere okuyup ilmi ile amel eden mes'ud kimseler.
HAMELE-İ MÜMTESİL: Aldığı emri imtisal edip yüklenen, mes'uliyeti üzerine alan.
HAMER: Davarın arpa yemekten dolayı içinin ve ağzının kokması.
HÂME-RÂN: f. Kalem yürüten, yazan.
HAME-ZEN: f. Üzerinde kalem kesilecek âlet.
HASRET-NAME: Edb: Ayrılık münasebetiyle yazılan mektub. Hasreti belirten yazı, hasret mektubu.
HÂTUN-U KIYAMET: Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) kızı Hz. Fatıma'ya mecaz yoluyla söylenen bir tabirdir.
HAVALENAME: f. Posta gibi vasıtalarla para göndermek üzere yazılan havale mektubu.
HAY'AME: Yaramaz huylu, kötü mizaçlı.
HEMMAME: Zehirli hayvan. Akrep.
HENGÂME: f. Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Kavga, gürültü. Şamata.
HEMGÂME-İ AZAB: Azab zamanı.
HENGÂME-GİR: f. Meddah, oyuncu. Hikâye söyleyici, hokkabaz. * Diş macunu, leke tozu gibi şeyler satan çığırtkanlar. * Kavgacı, gürültücü.
HİBE-NAME: f. Bir kimseye birşey hibe edip bağışlamak üzere yazılan kâğıt.
HİCAME: Deve ağzına ısırmasın diye takılan ağızlık.
HİKMET-İ AMELİYE: Pratik bilgi.
HİKMET-İ SAMEDÂNİYE: Samed olan Allah'ın hikmeti.
HİLAFETNAME: Tarikata intisab ile usulü dairesinde belirli mevkilere çıkarak irşad mertebesine yükselenlerden isteklilerin irşad ve terbiyesine ruhsat ve izni mutazammın şeyhi tarafından verilen mühürlü vesika.
HİSAB-I AMELÎ: Mat: Pratik hesap, aritmetik.
HİZAME: (C.: Hazâyim) Yular burunluğu.
HOŞÂMED: f. Hoş geldi.
HOŞÂMED GÛ: f. Hoş geldin, diye söyleyen.
HOŞÂMEDÎ: Hoş geldin demek, hoş geldine gitmek.
HUBANNAME: Edb: Güzel ve yakışıklı gençler hakkında yazılan kitap. (Güzel kadınlar hakkında yazılanlara ise "zenanname" denilir.)
HUDUDNAME: f. Memleket sınırını belirleyen vesika. Harp veya diğer bir ihtilaf sonunda iki taraf murahhaslarınca yerinde tetkik edilerek tanzim olunan harita ve rapor. * Memleket dahilindeki bir çiftlik veya arazinin sınırlarını göstermek üzere yapılmış olan vesika.
HULUSNAME: f. Yalnız muhabbet, alâka ve bağlılığı göstermek üzere sunulan mektub.
HUMAME: Süprüntü.
HURUF-U KAMERİYE: Gr: Arapçada kelimenin başında harf-i tarif olduğu vakit, harf-i tarifin lâmı okunan harfler. Meselâ: El-Kamer, El-İnsân, El-Bedi' kelimelerinde olduğu gibi. Burada kelime başında "kaf, elif, bâ" harfleri kameriyeden olduğu için aynen okunuyor. (Bunlar: Elif, bâ, cim, hı, hâ, ayın, gayn, fe, kaf, kef, mim, vav, he, yâ harfleridir.)
HUSAME: Keskinlik.
HUTAME: Cehennemin beşinci tabakası. İnatçı münkirlerin yeri olup, Gayya Kuyusunun bulunduğu kısım.
HUTAME: Sofrada kalan yemek artığı.
HÜKÜMNAME: f. Bir mahkeme veya hey'etin hüküm ve kararını hâvi vesika. Hükmü ihtiva eden kâğıt.
HÜMAYUNNAME: f. Padişah tarafından bir hükümdara gönderilen mektub.
HÜSAMEDDİN: Dinin keskin kılıcı.
HÜSN-Ü MUAMELE: (Hüsn-i muâmele) İyi muâmele. Güzel hatt-ı hareket.
HÜTAME: Kesinti, kırpıntı. Parça.
HÂME-İ ŞEKVÂ: Şikâyet kalemi. Şikâyet yazan kalem.
HOŞÂMED: f. Hoş geldi.
HOŞÂMEDÎ: Hoş geldin demek, hoş geldine gitmek.
İBRANAME: Alacaklı kimse tarafından alacak ve verecek kalmadığına dair verilen kâğıt. İbrâ senedi.
İCAZETNAME: f. Şehadetname. Diploma. Şehadet kâğıdı.
İDAME: Devam ettirmek. Dâim ve bâki kılmak.
İDDİANAME: Müddei umuminin (savcının), iddialarını topladığı ve soruşturma sonunda mahkemede okuduğu yazı. (Ceza işlerinde hazırlık tahkikatının neticesi, davasının açılması için kâfi olduğu anlaşılırsa savcı bu dâvayı, ya ilk tahkikatın açılması hakkında sorgu hakimine bir talepname veya doğrudan doğruya mahkemeye bir iddianame vermek suretiyle açar. Savcının bu suretle davayı açtığını bildiren yazısına iddianame denir. (O.T.D.S.)
İGAME: Havanın bulutlu olması.
İHAME: Çadır kurma.
İHBARNAME: f. Yazılı haber. Yazı ile haber vermek. * Belirli hadiselere dair bilgi olarak, alâkalı olduğu yere verilen yazı. * Bir paranın ödenmesi veya başka bir muamelenin yapılması lüzumuna dair resmi bir daireden gönderilen ihtarnâme.
İHSANNAME: f. Edb: İltifat mektubu. İltifat ve tahsini hâvi yazılan mektub.
İHTİRAMEN: Hürmet ederek, saygı göstererek.
İKAME: Oturtmak. Mukim olmak. Yerleştirmek. İskân eylemek. Bulundurmak. Meydana koymak. Vücuda getirmek. Dâva açmak. Ayağa kaldırmak. Kıyam etmek.
İKAME-İ BEYYİNE: Şâhid getirme.
İKAME-İ DA'VA: Dâvâ açma.
İKAMET: Bir yerde kalmak. Oturmak. * Müezzinin kamet getirmesi.
İKAMETGÂH: f. Ev, hane. * İkamet yeri.
İKRAMEN: İkram olarak. Ağırlama suretiyle. Hürmet, tazim ve saygı için.
İ'LANNAME: f. İçinde ilân yazılı olan kâğıt. * Bir hususun herkese ilân edilmesi için hükümetçe hazırlanıp bastırılan resmi kâğıt.
İLA-YEVM-İL KIYAME: Kıyamete kadar.
İLTİMASNAME: f. İltimas mektubu. Kayırma yapılması için yazılan mektub.
İLTİZAMEN: İltizam yoluyla, iltizam suretiyle.
İMAME: İslâma mahsus baş kisvesi olan sarık. Zırhlı külâh. * Çubuk ve sigaralığın başına takılan ağızlık. * Tesbihin başındaki ve ipin iki ucu içinden geçen uzunca tane.
İMAMET: İmamlık. Namazda cemaati idare eden zâtın hal ve sıfatı. * Halifelik.İmamet iki kısma ayrılır:1- İmamet-i suğra: Namazda cemaate yapılan imamlık.2- İmamet-i kübra : Emir-ül mü'minîn olmak. Yani müslümanlar arasında riyaset-i âmmeyi hâiz bulunmaktır.
İMAMEVİ: t. Eskiden kadınlara mahsus hapishane.
İMAMEYN: İki İmam. * Fık: Ekseriyetle Hanefî kitaplarında "İmameyn" dendiği zaman "İmam-ı Ebu Yusuf ile İmam-ı Muhammed" anlaşılır. Bazan da İmam-ı A'zam ile İmam-ı Şâfiî Hz.lerine söylenir.
İNAME: Uyutma. * Kıtlık.
İNAME-İ ETFAL: Çocukların uyutulması.
İNŞİKAK-I KAMER: Ay'ın parçalanması. Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü vesselâmın mu'cizesi eseri olarak gökte ay'ın en parlak olduğu bir zamanda ikiye ayrılması. (...Hem Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) mütevatir ve kat'i bir mu'cize-i kübrası "Şakk-ı Kamer" dir. Evet, şu "İnşikak-ı Kamer" çok tariklerle mütevatir bir surette, İbn-i Mes'ud, İbn-i Abbas, İbn-i Ömer, İmâm-ı Ali, Enes, Huzeyfe gibi pek çok eâzım-ı sahâbeden müteaddid tariklerle haber verilmekle beraber, Nass-ı Kur'an ile $ âyeti, o mu'cize-i kübrâyı âleme ilân etmiştir. O zamanın inatçı Kureyş müşrikleri, şu âyetin verdiği habere karşı inkâr ile mukabele etmemişler, belki yalnız "sihirdir" demişler. Demek kâfirlerce dahi Kamerin inşikakı kat'idir. M.)
İRHA-İ İMAME: "Sarığı gevşetme" Kaygısız, endişesiz olma.
İSTİCVABNAME: f. Şahidlerin ve maznunun ifadelerinin yazılı olduğu kâğıt.
İSTİDAME: (Devam. dan) Bir halin devamını isteme. Bir şeyin devamını arzu etme.
İSTİD'A-NAME: f. Resmî bir makama dilekçe olarak yazılan pullu, damgalı yazı.
İSTİFANAME: f. Bir yerden ayrılıp çekilmeyi bildiren yazı.
İSTİKAMET: Hatt-ı hareketi doğru olmak. Doğruluk, nâmuslu hareket. Her işte itidal üzere bulunmak. Adâletten, doğruluktan ayrılmayıp, diyânet ve akıl içinde yürümek. * Allah'a kulluk etmek. * Bir şeyin bir tarafa doğru olarak uzanması. * Yön, cihet.
İSTİNAME: Uyur gibi görünme. Yalandan uyuma.
İSTİNTAKNÂME: Huk: Sorguya çekilen kimsenin ifâdesinin yazıldığı kâğıt.
İSTİRHAMNAME: f. Bir rica veya arzu maksadıyla yazılan mektub.
İTABNAME: f. Azarlama mektubu.
İTARE-İ NAME: Sür'atle ve hevesli bir şekilde mektub yollama.
İTHAFNAME: f. Bir eserin bir kimse adına olduğunu gösteren yazı.
İTHAMNAME: f. İddianame.
İ'TİMADNAME: f. İtimad yazısı, itimad bildiren yazı.
İZİNNAME: f. Eskiden bir nikâhın kıyılabilmesi için kadı tarafından verilen izin kâğıdı.
IDMAME: (C.: Ezâmim) Cemaat, topluluk.
ITKNAME: Azad edilmiş olan köle veya cariyeye azad edildiklerini bildirmek üzere verilen vesika.
IZMAME: (C.: Ezâmim) Cemaat, topluluk.
KADD Ü KAMET: Boy bos.
KAHAME: İlerlemiş yaşlılık.
KAMAME: Süprüntülük.
KÂME: f. Arzu, istek, meram, gaye, maksad.KAM'E $ (Kumu') : Hakaret.
KAME: (C.: Kumme) Başını sudan kaldıran davar.
KAMEA: (C.: Kamâ) Büyük gök sinek. * Gözün kirpikleri diplerinde çıkan sivilceler.
KAMED: Binanın temeli.
KAMEL: Bitli kişi. * Karnın büyük olması.
KAMEN: Lâyık.
KAMENCER: Yaycı, kavvas.
KAMER: Gökteki ay. Hilâl. * Ay ışığında uyumayıp uyanık durmak.
KAMER SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 54. Suresinin ismi olup İktarabet Suresi de denir. Mekkîdir.
KAMERÎ: Ay ile alâkalı.
KAMERÎ SENE: Arabi aylara göre olan yıl. Senesi 360 gün olan yıl. (Bak: Hicret)
KAMERİYYE: Çardak. Bahçelerde, mehtaplı gecelerde oturmak üzere yapılıp, etrâfı sarmaşık v.s. çiçeklerle örtülü bulunan yer. Küçük köşk.
KAMERVARİ: f. Ay gibi, kamere benzercesine.
KAMES: Suya daldırmak ve batırmak. * Hareket edip acı çekmek.
KAMET: (A, uzun okunur) Namaza başlama işâreti, namaz kılmak için okunan ezan. * Boy. Boy-bos. Endam.
KAMET-İ BÂLÂ: Uzun boy.
KAMET-İ KIYMET: Kıymet ve değerinin mertebesi. Manevî büyüklük.
KAMET-İ MEVZUN: Düzgün ve yakışıklı boy.
KAMET-İ NÂMİYE: Gelişme ve büyüme kabiliyetinde olan endam, boy.
KAMET-İ ÖMR: Ömür boyu. Bütün hayat müddetince.
KAMET ALMAK: Namaza başlamak için, hususen farz namazından önce ezan okumak.
KAMEZ: Menfaatsiz, hor hakir nesne.
KAMKAME: (C.: Kamkâm) Büyük, derin deniz.
KÂN-I MERHAMET: Merhamet kaynağı.
KANUNNAME: f. Kanun kitabı. Anayasa.
KARARNAME: f. Bakanlar Kurulu'ndan çıkan resmî emirler. * Verilen karârı bildiren yazı.
KÂRNAME: f. Usta çıkacak kişilerin ustalıklarını göstermek için yaptıkları iş örneği.
KARŞAME: Atmaca kuşu.
KASAME: (Kasem. den) Katili bilinmeyen kimsenin bulunduğu, şüphelenildiği mıntıka halkından elli kişiye yemin ettirme.
KASÎR-ÜL KAME: Kısa boylu. Boyu kısa olan.
KAVİSNAME: f. Okçular ve okçuluk hakkında yazılan eser.
KEBUTER-İ NAME-BER: Posta güvercini. Mektup götüren güvercin.
KEFALETNAME: f. Kefillik kâğıdı, kefalet senedi.
KERAME: İzzet, şeref. Küp ağzına koydukları tabak.
KERAMEND: f. Münasib, muvafık, lâyık, uygun, şayeste.
KERAMET: Allah (C.C.) indinde makbul bir veli abdin (yâni, âdi beşeriyyetten bir derece tecerrüd edebilen zatların) lütf-u İlâhî ile gösterdiği büyük mârifet. Velâyet mertebelerinde yükselen bir abdin hilaf-ı âdet hâli. * Bağış, kerem. * İkram, ağırlama.
KERAMET-İ ALEVİYE (R.A.): Hz. Ali Efendimize âid keramet. (Bak: Kaside-i Ercuze)
KERAMET-İ İLMİYE: İktisab suretiyle olmayıp, vehbi yani Cenab-ı Hakk'ın atiyyesi olarak geniş bir ilme mazhariyyetten hâsıl olan ilmi keramet. *İlim tahsili ile çok büyük ilim sâhibi olan bir allâmeden çok daha yüksek vâsi' ve hârikulâde bir ilme mazhar bulunan, hem ilmî dehâsı ve fart-ı zekâsı tecrübelerle ve harika eserleri ile sâbit ve müsellem olarak bir ferd-i ferid-i zaman hâlinde zuhur ve iştihar eden ender evliyâullahtan vücuda gelen ve zuhur eden, nur-efşân, hikmetfeşan ilmi kerâmet, ilmî harika. (Z. Gündüzalp)(Velilerde zuhur eden kerametler de Peygamber'in (A.S.M.) Hak olduğuna bir delildir. Çünkü bu veliler ona tabi' olmakla böyle harika hâllere mazhar olurlar. Ş.)
KERAMET-İ KEVNİYE: Kudret-i Rabbaniyenin ihsanı ile letâfet kesbedip havada uçmak, uzun yolu kısa zamanda gitmek, bir mü'minin bir sıkıntısı hâlinde Cenab-ı Hakk'a dua edip ind-i İlâhîde makbul bir zâttan yardım istemekle, o zatın, izn-i İlâhi ile o muztar kimsenin imdadına yetişmesi, kale gibi muhkem bir yerde üzerinden kilitli muhkem bir hücresinde hapis olan bir zatın, orada ibadet ve taatla meşgul olduğu bir zamanda görüldüğü halde, aynı zat aynı zamanda çarşıda halk arasında veya câmide görülmesi ve bir zâta şiddetli ve kesretli zehirlemelerle su-i kasdlar yapıldığı halde, ona zehir tesir etmemesi ve ona düşmanları tarafından kurşun isâbet ettirilememesi ve tayy-ı mekân ve bast-ı zaman gibi hârika hallere mazhar olması gibi hadiselere o zatın "keramet-i kevniyesi" denilmektedir. Bu gibi hârika haller Cenab-ı Hak indinde ve Resul-ü Ekrem (A.S.M.) yanında makbul ve mahbub olan ender velilerde zuhur eder. (Z. Gündüzalp)
KEŞİDE-KAMET: f. Uzun boylu.
KEZAME: (C.: Kezâyim) İki kuyu arasındaki yarıklar ve delikler. (Su birinden birene akar). * Terazi iplerinin kendinde toplandığı halka.
KIŞ'AME: Fak dedikleri nesne. * Küçük arı. * Kene.
KIYAMET: Dünyanın yıkılıp harab olması. Her şeyin mahvolması. Dünyanın sonu ve mahşer meydanına bütün insanların dirilip toplanacağı zaman. * Mc: Büyük belâ. * Fazla sıkıntı. (Bak: Haşr)(Yevm ve sene vesâire gibi her nevde bir kıyamet-i mükerrere vardır. Ve keza beşerdeki istidad kıyamete bir remizdir. İ.İ.)(Mevt-i dünyanın vuku bulmasıdır. Şu mes'eleye delil: Bütün Edyan-ı Semâviyyenin icmâıdır ve bütün fıtrat-ı selimenin şehadetidir ve şu kâinatın bütün tahavvülât ve tebeddülât ve tagayyürâtının işaretidir. Hem asırlar, seneler adedince zihayat dünyaların ve seyyar âlemlerin, şu dünya misafirhanesinde mevtleriyle, asıl dünyanın da onlar gibi ölmesine şehadetleridir.Şu dünyanın sekeratını, âyât-ı Kur'aniyyenin işaret ettiği surette tahayyül etmek istersen, bak, şu kâinatın eczaları, dakik, ulvi bir nizam ile birbirine bağlanmış. Hafi, nâzik, lâtif bir rabıta ile tutunmuş ve o derece bir intizam içindedir ki; eğer ecram-ı ulviyyeden tek bir cirm, "Kün" emrine veya "Mihverinden çık" hitabına mazhar olunca, şu dünya sekerata başlar. Yıldızlar çarpışacak, ecramlar dalgalanacak, nihayetsiz feza-yı âlemde milyonlar gülleleri küreler gibi büyük topların müthiş sadaları gibi vâveylâya başlar. Birbirine çarpışarak kıvılcımlar saçarak, dağlar uçarak, denizler yanarak, yeryüzü düzlenecek. İşte, şu mevt ve sekerat ile Kadir-i Ezeli, kâinatı çalkalar; kâinatı tasfiye edip, cehennem ve cehennemin maddeleri bir tarafa, cennet ve cennetin mevadd-ı münasibeleri başka tarafa çekilir, âlem-i âhiret tezâhür eder. S.)(Kıyametin hâdisatından ervâh-ı bâkiye müteesir olacaklar mı?Elcevab: Derecatlarına göre müteessir olacaklar. Melâikelerin tecelliyat-ı kahriyede kendilerine göre müteessir oldukları gibi müteessir olurlar. Nasılki bir insan, sıcak bir yerde iken, hariçte kar ve tipi içinde titriyenleri görse akıl ve vicdan itibariyle müteessir olur. Öyle de; zişuur olan ervâh-ı bâkiye, kâinatla alâkadar oldukları için, kâinatın hâdisat-ı azîmesinden derecelerine göre müteessir olmalarını; ehl-i azâb ise, elemkârâne, ehl-i saadet ise, hayretkârane, istiğrabkârane belki bir cihette istibşarkârâne teessüratları bulunmasını, işarat-ı Kur'aniye gösteriyor. Zira Kur'an-ı Hakim, her zaman kıyametin acâibini tehdit suretinde zikrediyor. "Göreceksiniz..." diyor. Halbuki cism-i insani ile onu görenler, kıyamete yetişenlerdir. Demek, kabirde cesetleri çürüyen ervahların da o tehdid-i Kur'aniyeden hisseleri var. M.)
KIYAMET SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 75. Suresi olup "Lâ Uksimu" Suresi de denir. Mekkidir.
KİRAMEN KÂTİBÎN: İnsanların iki tarafında bulunup, sevablarını ve günahlarını yazan meleklerin adı.
KULAME: Tırnak kesintisi. Kesinti.
KULAMETEYN: İki tırnak kesintisi. Parantez. ( )
KUMAME: (C: Kumâm) Cemaat, topluluk. * Süprüntü.
KUSAME: Kassamlara verilen taksim ücreti.
KUŞAM (KUŞÂME): Sofrada artan yemekler.
KÜDAME: Her nesnenin bakiyyesi.
KÜRE-İ KAMER: Ay.
KEŞİDE-KAMET: f. Uzun boylu.
KUŞAM (KUŞÂME): Sofrada artan yemekler.
KARŞAME: Atmaca kuşu.
LAHAMET: Semizlik, etlilik, şişmanlık.
LÂMEHALE: Hilesiz. * Çaresiz, imkânsız, ister istemez.
LÂMEŞRU: Meşru olmayan, şeriata uymayan, umumi nizam harici.
LÂZIM-AMED: f. Lâzım gelir, lüzum eder. Lâzım geldi.
LÂZIM-ÂMED ÇÂR-ÇİZ: Dört şey lâzım geldi.
LEAMET: Alçaklık, âdilik, zillet, denaet, aşağılık.
LEHAME: Etlilik, semizlik.
LİAME: (C.: Liem-Lüum) Kadın gömleği.
LÂMEŞRU: Meşru olmayan, şeriata uymayan, umumi nizam harici.
MÂ-İ MÜSTAMEL: Temiz olduğu halde temizleyici olmayan, kullanılmış olan sulardır.
MAHLASNAME: şiir söylemeye yeni başlayan bir şâire, usta şâir tarafından mahlas verildiğine dair yazılan manzume.
MAHZ-I KERAMET: Tam bir keramet gibi. Kerametin ta kendisi.
MÂİL-İ KAMER: Ayın dünya etrafında dolaştığı dâire. Ayın mahreki, yörüngesi.
MAKAME: (C: Makamât) Meclis. * Topluluk, cemaat, cemiyet, kalabalık. * Nutuk tarzında söylenen sözler.
MAMELEK: Elinde bulunan şeyler, sâhib olduğu şeyler. Nesi var ise, hepsi. * Huk: Bir şahsın alacak ve borçlarının hepsi.
MAMEZA: Geçen veya geçmiş şey. Geçmiş zaman. Mazi.
MASAME: Duracak yer.
MEKTUB-U SAMEDANÎ: Hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah'ın eserleri. Yeryüzü. İnsanlar, ağaçlar, çiçekler, çekirdekler, dağlar, denizler gibi çok hakikatlı mâna ifâde eden Allah'ın mektupları.
MELAMET: Kınanmışlık. İtab ve serzenişlik. Rezillik ve rüsvaylık.
MELAMETZEDE: (C.: Melametzedegân) f. Melamete uğramış, ayıplanmış, azarlanmış, kınanmış.
MELAMET-ZEDEGÂN: (Melametzede. C.) f. Ayıplanmış, kınanmış kimseler, azarlanmış olanlar.
MELHAME: Kanlı harb. * Büyük muharebe sahası.
MELHAME-İ KÜBRÂ: Büyük ve kanlı savaş, harp.
MENAME: Yatak, döşek.
MENAMEN: Uyuyarak. Uykuda olarak.
MENZİL-İ KAMER: Koz: Ayın dünya etrafındaki mahreki. Bu mahrekte aynı noktaya tekrar gelmek için geçen zaman.
MERGAME: Kahretmek. * Galip olmak.
MERHAMET: (Rahm. den) Acımak, şefkat göstermek. Korumak, iyilik etmek. Biçârelere yardımda bulunmak. Esirgemek.
MERHAMETBAHŞ: f. Merhamet eden. Merhametli.
MERHAMETEN: Acıyarak, merhamet ederek.
MERHAMETGÜSTER: f. Merhametli, merhamet edip acıyan.
MERHAMETPENAH: f. Merhametli.
MERHAMETPERVER: f. Merhametli, esirgeyici, acıyan.
MERHAMETPERVERÎ: f. Merhametlilik, esirgeyicilik.
MERHAMETPERVERANE: f. Acıma ve şefkat ile, esirgeyip acımak suretiyle.
MERHAMETŞİAR: f. Çok merhametli.
MERHAMETŞİARÎ: f. Merhametlilik, merhametli oluş.
MIHDAME: Hizmeti çok olan kişi.
MIKRAME: Nakışlı eşarp. Mendil. Havlu. Peştemal.
MİKDAR-I KAMET: Namaza başlamak için okunan kamet zamanı kadar.
MİKRAM (MİKRAME): (C: Mekârim) Kadınların başını ve yüzünü örttükleri nakışlı bez.
MUAFNAME: f. Afv kâğıdı. Bir şeyin muaf tutulup afvedildiğini gösteren kâğıt.
MUAHEDE-NAME: f. Ahdleşmenin yazıldığı ve imzalandığı kâğıt.
MUAMELAT: (Muâmele. C.) Muameleler.
MUAMELE: (C.: Muâmelât) Hatt-ı hareket. Davranma, davranış. Birbiri ile iş görme, amel etme. Alış veriş. * Resmi dairelerde yapılan herhangi bir iş.
MUAMERE: İmaret etmek.
MUASAME: Hıfzetmek, korumak.
MUGAMERE: (Ga, uzun okunur) Nefsini zorluğa ve şiddete zorlama.
MUGAMESE: Suya daldırışmak, birbirini suya daldırmak.
MUGAMEZE: Birini göz işaretiyle zemmetme.
MUHABBETNAME: f. Sevgisini bildiren yazılı kâğıt. Aşkını bildiren yazı.
MUHAMERE: Karışmak. * Gizlemek.
MUHAMESE: Fısıldaşma.
MUHASAMET: (Bak: Muhasama)
MUKAME: İkamet, oturma. * İkamet yeri, vatan. * Ümmet.
MUKAMEHA: Başını yukarı kaldırmak.
MUKAMERE: Kumar oynama.
MUKAVELENAME: Anlaşma yazılı olan kâğıt. Mukavele yapılan kâğıt.
MUSAHHİR-ÜŞ ŞEMSİ VE-L KAMER: Güneş'i ve Ay'ı teshir eden, istediği şekilde idare eden Cenab-ı Hak (C.C.)
MUTAMENE: Teskin etmek, sâkinleştirmek.
MUTAVASSIT-ÜL KAME: Orta boylu.
MÜBAGAME: Tatlı dillilik.
MÜCAMEAT: Cima etmek.
MÜCAMELE(T): Karşılıklı olarak iyi muamelede bulunma. Güzel ve hoş geçinme.
MÜDAMELE: İdare etme, yüzü gülme.
MÜDAMERE: Sıkıntı ve mihnet içinde sabahlama.
MÜFAGAME: Öpme.
MÜFAKAME: Cima etmek. * Büyük olmak.
MÜKAAME: Öpmek.
MÜLAKAME: Yutmak.
MÜLAMESE: (Lems. den) Birbirine dokunma, değme, el ile tutma, temas etme. * Yapışmak.
MÜLAMEZE: Ayıplamak.
MÜNAMESE: Birbiriyle sırlaşmak.
MÜNHAMENNA: Muhammed (A.S.M.) manâsına, Tevratta geçen İbrânice isimdir.
MÜRAGAME: Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak.
MÜRG-İ NÂMEBER: Güvercin.
MÜSALAHANÂME: f. Barış antlaşması.
MÜSAMERAT: (Müsamere. C.) Müsamereler, gece eğlenceleri.
MÜSAMERE: (Semr. den) Gece eğlencesi. * Mekteplerde talebelerin oynadıkları piyes.
MÜTAMETTİA: Kâr eden, kazanan, kârlı. (Doğrusu: Mütemettia)
MÜTAREKENÂME: f. Mütareke için tarafların imzaladıkları vesika.
MÜVAMERE: Müşavere etmek, istişarede bulunmak.
MÜZAHAME(T): Birbirine zahmet verme. Kalabalıktan gelen sıkıntı, sıkıştırma. * Bir yere itişe kakışa hücum etme.
MÜZAMELE: Beraberlik, muâdele.
MÜZAMENE: Zamanla çalışıp ücret almak.
MERHAMETBAHŞ: f. Merhamet eden. Merhametli.
MERHAMETŞİAR: f. Çok merhametli.
MERHAMETŞİARÎ: f. Merhametlilik, merhametli oluş.
MERHAMET-DİSAR: Çok merhametli, acıma hissi fazla olan.
NAME: f. Mektub. Risale. Kitap.
NAME-İ HİCRAN: Hicrân mektubu. Ayrılık, mektubu.
NAME-İ HÜMAYUN: Tar: Osmanlı Padişahları tarafından İslâm ve Hristiyan Hükümdarlarla Osmanlı Devletine tâbi imtiyazlı olar Mekke Şerifine, Kırım Hanına, Eflâk ve Boğdan Voyvodalarına, Erdel Kralına, Gürcü ve Dağıstan Hanlarına gönderilen mektublara verilen addır.
NAME-İ NUR: Nurun mektubu. Saadet verici mânâlar yazılı kâğıt.
NAMEAVER: (Name-âver) f. Mektup götüren.
NAMEBER: f. Mektup götüren, nameâver.
NAME-RES: f. Mektup ulaştıran, mektup eriştiren.
NEAME: (C: Neâm-Neamât) Deve kuşu. * Cemaat. * Gölgelik, gölgelenecek yer.
NEDAMET: (Nedm. den) Pişmanlık, nedâmet etmek.
NEDAMETGÂH: f. Pişmanlık yeri.
NEDAMETKÂR: f. Nedamet eden. Pişman olan.
NEDAMETKÂRÎ: f. Pişmanlık, nâdim oluş.
NEFS-İ AMEL: Amelin ta kendisi.
NEFS-İ LEVVAME: Kötülüğü işledikten sonra fenâlığını hatırlayarak insanı rahatsız eden pişmanlık hâli ve vicdan rahatsızlığı. * İnsanın, kendine ait kötülük ve günahını görüp fenalığını bilen ve hayra meyleden iradesi.
NEŞAME: Yüksek beyaz bulut.
NİZAMEN: Nizam dairesinde. Nizama ve kanuna tabi olarak.
NUHAME: Balgam.
NÜAME: Eksen. Çark veya çıkrık ortasındaki mihver.
NÜHAME: Tükrük.
NEŞAME: Yüksek beyaz bulut.
PÂ-CÂME: f. Şalvar, don, çakşır. Pijama.
PAKDAMEN: f. Eteği temiz. * Mc: Namuslu.
PAK-DAMENÎ: f. "Eteği temiz oluş" * Mc: Namusluluk.
PARLAMENTO: İng. Millet meclisi. Milletvekillerinden meydana gelen meclis ve senatonun tamamı.
PENDNÂME: f. Öğüt kitabı.
PİRAMEN: f. Çevre, etraf, yan.
RAGAME: (C.: Rugâm) Toprak.
RAHAMET: Rahim hastalığı.
RAHNAME: f. Yol ve yön gösteren kâğıt. Harita.
RAMETMEK: Boyun eğdirmek, itaate getirmek.
REHAMET: Sözün, sesin yavaş, ince ve tatlı olması.
RİCANAME: f. Bir iş için yazılan rica mektubu.
RUHSATNAME: f. İzin kağıdı.
RUZNAME: Vakit cetveli, takvim. * Günlük gazete, günlük hâdiselerin yazıldığı kâğıt. * Bir meclis veya hey'etin müzakerat proğramı. * Hergünkü gelir ve giderin kaydedilip yazıldığı defter.
SAKAMET: Bozukluk, ziyan, noksan, zarar, eksiklik. * Keyifsizlik. * Dert.
SALKAME: Azı dişlerinin birbirine dokunması.
SALNAME: f. Yıllık, senelik.
SAMECE: (C.: Samec) Kandil.
SAMED: Her şeyin kendine muhtaç olup, kendisi hiç kimseye ve hiç bir şeye muhtaç olmayan. (Allah) *Pek yüksek, dâim. * Refi' ve âli ve içi dolu şey. * Kavmin ulusu.
SAMEDANÎ: Samed olan Allah (C.C.) ile alâkalı. İlahî. Allah'a mahsus.
SAMEDİYET: Allah'ın (C.C.) hiç bir şeye muhtaç olmadığı gibi hazinesinden hiçbir şey eksilmemesi ve kudretine de hiç bir şey ağır gelmemesi.
SAMEKMEK: Çok kuvvetli adam.
SAMEM: Sağırlık.
SAMER: Bozulup fena kokmak.
SAMEYAN: Sıçramak. * Kalkmak. * Yürekli, cesaretli, kahraman, bahadır kişi.
SAMSAME: Cemaat, topluluk. * Bölük.
SARAMET: Yiğitlik, mertlik.
SARİR-İ HÂME: Kalem cızırtısı.
SEGAME: (C.: Sigâm) Beyaz çiçekli bir ot.
SEHİ-KAMET: f. Düzgün boy.
SELAMET: Kurtuluş, tehlikeden sâlim olmak. Korktuklarından, fenalıklardan kurtulmak. * Neticede imân ile kabre girmek. * Edb: Doğruluk, sağlamlık.
SEMAME: (C.: Semâm) Bir nevi kuş. * Sür'atle yürüyen dişi deve.
SER-AMED: (C.: Ser-âmedan) f. İleri gelen, başta bulunan.
SERNAME: f. Mektup, kitap vs. nin başına yazılan yazı. Önsöz.
SIDK U SELÂMET: Doğruluk ve selâmetlik için oluş.
SILAME: (C.: Sılâmât) Bölük, cemaat, topluluk, fırka.
SIMAME: Kan damarlarında tıkanıklık yapan kan pıhtısı.
SİLSİLE-NAME: f. Meşhur ve mühim kimselerin soyunu, silsilesini gösteren cetvel.
SUBH-U KIYAMET: Kıyametten sonraki sabah. Kıyamet sabahı.
SULH-NÂME: f. Sulh, barış kâğıdı.
SUR-NAME: (Suriye) f. Edb: Düğün, ziyafet, şenlik gibi halleri tasvir için yazılan yazılar.
SÜMAME: (C.: Sümâm) Bir zayıf ot. * Cem etmek, toplamak, biriktirmek.
ŞAHADETNAME: f. Bir işin yapılmasına müsaade veren resmî izin kâğıdı. Vesika. Diploma.
ŞAHAMET: Semizlik, yağlılık, şişmanlık.
ŞAKK-I KAMER: Ayın iki parça olması mu'cizesi. (Kur'ân-ı Kerimin nass-ı kat'isi ile de sâbit olan ve mütevâtir olarak da bilinen Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın parmağının işâreti ile ayın iki parçaya ayrıldığı hadisesi ki, büyük mu'cizelerindendir.)
ŞAME: f. Kadın baş örtüsü. * Arapçada: Vücuddaki ben.
ŞÂME-GEŞ: f. Başına örtü alan.
ŞARTNAME: f. Bir sözleşmede olan şartların yazıldığı resmi kâğıt.
ŞEAMET: Uğursuzluk, kötülük, bedbahtlık.
ŞEHADETNÂME: (Bak: şahadetname)
ŞEHAMET: Akıl ve zekâ ile beraber olan yiğitlik. Kahramanlık. Cür'et. Bahadırlık. * Tez anlayışlı olmak.
ŞEHAMETLÛ: Tar: İran Şahları hakkında ünvan olarak kullanılan bir tâbir idi.
ŞEHAMET: Yağlılık, semizlik, besililik.
ŞEHNAME: f. İran Şairi Firdevsî'nin destan şeklindeki eseri. * Büyük hükümdarların kahramanlık mâcerâlarını anlatan büyük manzum eser.
ŞETAME: Çirkin yüzlü ve yaramaz sözlü olmak.
ŞEHADETNÂME: (Bak: Şahadetname)
ŞETAME: Çirkin yüzlü ve yaramaz sözlü olmak.
TÂ BE KIYAMET: Kıyamete kadar.
TAAHHÜDNÂME: f. Söz verdiğine ve taahhüd ettiğine dair yazılan vesika.
TA'BİR-İ SAMEDANÎ: Allah'a mahsus tâbir. Kur'an'da beyan buyurulan en iyi tabir.
TAGAME: (C.: Tıgâm) Hor ve zelil kimse. * Ufacık kuşlar.
TAKDİRNAME: f. Bir işin beğenildiğine ve istihsan edildiğine dâir alâkadarların imzasını taşıyan yazı. Beğenildiğine dair yazılı kâğıt.
TALAK-NAME: f. Boşama kâğıdı.
TA'LİMAT-NAME: f. Yönetmelik.
TA'LİYE-İ NAME: Mektuba başlık koyma.
TAMAMEN: Büsbütün, eksiksiz ve tam olarak, mükemmel biçimde.
TAMELE (TAMLE): Havuzun dibinde kalan balçık ve tortu.
TAMLES (TAMELLES): Çörek.
TAMTAME: Pelteklik, kekemelik, tutukluk.
TEDENNÜS-İ CÂME: Elbisenin kirlenmesi.
TEVARİ-İ KAMER: Ayın gizlenmesi, görünmez olması.
TURAME: Dişte olan kamaşma.
ULLAME: Kına.
URAME: Hiddet. * şiddetli muhalefet. * Kötü ahlâk. * Edepsizlik etmek.
ÜSAME: Davar otlatmak. * Arslan.
ÜSAME BİN ZEYD (R.A.): Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın azadlısı olan Zeyd bin Harise'nin oğludur. Meşhur sahabedendir. 128 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. 75 yaşında iken 54 yılında vefat etmiştir. (R.A.)
VAHAMET: Zor, güçlük. * Ağırlık. Tehlike. Muhatara. Neticesi fena. * Hazım güçlüğü, sindirim zorluğu. * Korkulacak hal, tehlikeli vaziyet.
VASAT-ÜL KAME: Orta boylu.
VASİYETNÂME: f. Yazılı vasiyet. Bir kimsenin vasiyetini yazmış olduğu kâğıt.
VEHAMET: (Bak: Vahamet)
VEKÂLETNÂME: f. Birisine vekillik verildiğini isbat eden ve ekseriya noterlikçe tanzim edilmiş bulunan yazılı kâğıt.
YEMAME: Ehlî güvercin.
ZABT-NÂME: f. Hâdise veya vak'a yerinde alâkalı kimselerin hâdisenin oluş şeklini imzâ altında kaydettikleri kâğıt. Zabıt tutulan kâğıt.
ZAMAN-I AMEL: Üzerine alma. Deruhde etme. İltizam.
ZEAMET: Şeref, şan. Riyaset. * Yetiştirdikleri hayvanları ile birlikte harbe iştirak eden ve Sipâhi denen Osmanlı askerine öşrü alınmak üzere verilen en büyük timâr.
ZİAMET: (Bak: Zeâmet)
ZİYAME: Ayıplı olmak.
ZULAME: Mazlumun hakkı.
ZULLAME: (Zalime) Zâlimin zulümle aldığı mal.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
AMED : Sütunlar. * Birşeye devam üzere olma. * Mülâzemet etme.
AMA' : Dağbaşlarında olan duman.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...